ama arkadaşlar iyidir



31 05 2010

ben bir sevsem, sana öyle bir merhaba derim ki bir oğlumuz olur, biz gözgöze gelir gelmez.
davul zurna orkestrası beni öyle kendimden geçirmiş ve dizlerimi öyle yere vurmuşum ki morarmışlar. güdük zeybek efendi, nolacak.

mahalleye, bir traktör kasasının içinde, samanlar üzerine yayılmış karpuzların üstünde oturan hasır şapkalı bir çocuğun ergenliğe yüz tutmuş sesinde "karpuzcu" nidası yayılıyorsa yaz gerçekten gelmiş demektir.

ve karıncalar, tabii ya, evi işgal etm şler ve klavyem n b le üstünde f nk atıyorlarsa ve ben onları ezmemek ç n bazı harflere basamıyorsam yaz kes n gelm şt r.

30 05 2010

BÜYÜK İTİRAF itiraf ediyorum: bütün çabam birinin takım elbisemin ceketinin düğmelerini sıkılaştırması için, çünkü ben sıkılgan bir çocuğum ve sunum yaparken, iş toplantılarında en mühim oyuncağım ceketimin düğmeleridir. hatta onları koparıp ağzıma atarım, yutma burnuma sokma tehlikem bile var.
dünyadaki insanları birkaça ayırıyorum. her zaman kötü olanlar, her zaman iyi olanlar, bir de benim gibi aşk hayatında (? wow) özel hayatında (? fiyuvv) kötü olup normal (normal derken?) hayatında dünya iyisi olanlar. HEPİMİZE ÖLÜM.
BAZEN demeyi çok önemsiyorum. insan her şeyi bazen yapıyor.
bugünlerde, arkadaşlarıyla dışarı çıkıp kakara kikiri takılabilen, eğlenmese de eğleniyor gibi yapabilen, en az bir arkadaşı olup onunla dışarıda ya da evde buluşabilen, içmeye sıçmaya gidebilen, hele hele facebook hesabı filan olup orda arkadaşları olan hiç kimse, bana hissizlik taslamamalıdır. ben dışarı çıkarım, düğünlere sosyal olaylara fenasıyla katılırım, belki herkesten fazla yakın arkadaşım vardır, şimdi gel desem istanbul'dan ankara'dan eskişehir'den antalya'dan aksaray'dan bursa'dan afyon'dan izmir'den sorgusuz sualsiz gelecek dünyanın en kral insanları olan arkadaşlarım vardır, ve ben buna rağmen buraya gelip yalnızlık taslıyorsam ben sahtekarım evet, ama bu başka birilerinin de sahtekar olmasına engel değil. dünya üzerinde elinde tesbih taşıyan kırk yaş altı erkekler ve dedemi vuran adam haricinde kimseden nefret etmedim etmeyeceğim.

kısık ateşte türk kahvesinin başında ha taştı ha taşacak diye beklemek bile ne kadar yoruyor insanı, hayat nasıl yormasın.

hey mister dj, biz üç kişiydik, üç ev arkadaşı, bir de yancımız vardı tabii nazım. üçlüden birini bu haftasonu dünyaevine soktuk. bir baktım gelinin arkadaşları ailesi filan ağlıyor gelin gidiyor diye, beni de bi ağlamak tuttu, tuttu bırakmadı, tam da gelini alacağız o sıra, kapısının önündeyiz, en önde de damadın yakın arkadaşlarından ben varım. herkesin gözü damadın arkadaşlarının üzerinde, içip de gelmişlerdir taşkınlık yapmasalar diye, halbuki hiçbirimiz içmemiştik, ve kadınlar bizi izliyor farkındayım ama ağladım ağlayacağım napiiim. sonra söke ovasına benzeyen alnımdan süzülen terlerle birleştirdim bir iki damlayı. tuzlu su neticede.
bugünlerde evdeyken aynen şöyle geçecek zamanım: beş saniye süren tekrarlar halinde: ona benziyor, o mu acaba, ona benziyor, benziyor, sırtı, saçları saçları, çok benziyor, o mu ki lan, o galiba, ama yok, sırtındaki benler, evet evet, poposu, beli, bacakları, ona benziyor, o sanırım, ha siktir yemin ederim o lan, yüzünü bi dönse, o mu, ya oysa, değil gibi sanki, o o, harbi o galiba. yüzünü döner, ve o değildir. beş saniye süren bir çarpıntı ve bunun tekrarlarından ibaretim bugünlerde.
başım umman.
yok canım ne alakası var.
dünyanın kendisi bile anlaşılır değil ki ben olayım.
dünya parmağımın üstünde bir siğil, okutacağım.
bugün pazar, beni erkenden kaldırdılar.

insan, dünyanın kendine sundukları karşısında hangisini üstüne alınıp alınamayacağına karar veremediği zaman sarhoş oluyor. tut ki bir kızı seviyorsun ya da sevmek üzere içerde aynanın karşısına geçmiş hazırlık yapıyor, kravatını düzeltiyor, saçlarına -jöle kullanmam ama benzetmede ayrımcılık da yapmam- jöle sürüyorsun. tut ki ondan bir mektup mesaj felan bekliyorsun, seviyor mu sevmiyor mu fallarına yatırıyorsun gecelerini, ve fakat en nihayetinde hiçbir şey beklememeye başlıyorsun, çünkü ne söylediğinde neyi ne kadar üstüne alınacağını bilemiyorsun, oyun mu oynanıyor acaba diyorsun. işte, dünyaya karşı tavrın da aynen böyle. bu yüzden her gece sarhoş oluyor, her sabah mideni bulandırıyorsun. [içses: "dostum sen de benim midemi bulandırıyorsun."] dünyadan hiçbir şey almamayı tercih ediyor, seyirci kalıyorsun. şahit oluyorsun. dünyayla aranızda hiçbir şey geçmiyor, uzaktan seviyorsun. o da senden umudu kesip başka birilerine gidiyor. sonra da orospu oluyor. sonra da gidip onu kurtarıyorsun, o hayattan çekip evinin kadını yapıyorsun. [teşbihin istiarenin metaforun mına koyim, bana bir şey olmasın.]

hâlâ aynı şevkle hasta siempre dinleyebiliyor olmam fevkalade. bu, bu, inanılmaz bir şey. İÇİMDEKİ TEK YOL DEVRİM.
excuse me, i'm sorry i'm late

bu cümleyi oniki yaşımdayken öğrendim. ben oniki yaşımdayken çok zekiydim. zehir gibiydim. gözlerim parlardı, gözlerimden anlarlardı zekamı. parlak parlak bakmakla tanınırdım. kafam çok çalışırdı. kezzap gibi cümleler kurardım. tamaron gibi kelimelerim vardı. bazen de muhallebi gibi, kaşıklar mıyız? ve ben, bir arkadaşımla konuşurken oniki yaşımdaki so sweet günlerime geri dönerdim, çünkü o zamanlar kibrit kutusu biriktirirdim. ismi lazım değil, arkadaşım beni o zekai tunca, o zeki müren günlerime geri döndürürdü. şimdiki gibi bir müren balığını andırmıyordum o zamanlarda elbette, ve biz, arkadaşımla nette yazışırken, allah cümlenizi inandırsın aynı safta atari oynar gibi konuşurduk, aynı cinsiyetten olmamıza rağmen benim sevgililerim bile kıskanırdı şuh sohbetimizi. ama aramızda adı konmayan bir flört olmadı, aramızda adı sanı belirsiz bir karşılaşma bile olmadı, aramızda ortak sarhoşluk harici hiçbir bok olmadı, aramız buna gerek bile görmedi. her neyse, madem ki sözkonusu olan şey allaklık bullaklık ve arkadaşlık, insan bazen arkadaşını arkadaşlığından istifa etmeye zorlayabilir. kinik olmamın yanında kinsiz bir insanım, bu da demek olur ki arkadaşlarıma karşı sonsuz bir müsamaham var, küserim elbette, güzelliğinden gelir bu küsme huyum ama eninde sonunda bir masaya oturduğum zaman gözlerimin mat bakması haricinde arkadaşlığımda bir değişim gözleyemezsiniz. hatta eğer son virgülü hatırlıyorsanız, ordan bile devam edebilirsiniz. tabii, bir de tekrar herhangi bir masaya oturmaya gerek olmayacağı inancımı asla değiştiremezsiniz. masadan kalkılmışsa tuvalete gitmemiştir ya insanlar, evlerine dağılmışlardır ve evlerin yolları ayrıdır. ya da hiç alakasız, burda paragraf yapmam lazım ama istemiyorum, ya da ben büyüdüm korkarım, askerlik mi büyüttü bilmiyorum, eskişehir'i terk mi büyüttü bilmiyorum, bilmiyorum. ve arkadaşım oyuncaklarını alıp evine döndü, top onun topuymuş meğer, mahallenin ortak malı değil. benim de topum olmuştu elbette, ama çoktan kesti elinde bıçağıyla gaddarlardan herhangi biri. her neyse, uzatmanın anlamı yok, bazen vedaya lüzum bile olmaz arkadaşlar arasında, çünkü bunu bilebilirim, anlayabilirim, yapabilirim. bazı küçük nesneler vardır, evinizin bir köşesinde durur, hatta bazen yıllarca durur, bazen tozunu alırsınız arasıra, bazen de unutursunuz sonra görüp aa bu neydi lan deyip modası geçmişliğinden dolayı çöpe atarsınız. hiçbirinin bir önemi yoktur, her şey bana yapılabilir, ben de her şeyi herkese yapabilirim, KOMPLE MUKADDERAT.

arkadaşlar şöyledir böyledir; arkadaşlar bazen kesseler acımaz; arkadaşlar bazen incedir inceltir; arkadaşlar bazen kaş gibidir, kimi gözlerde sıkı durur, kimilerinde alınması gerekir; arkadaşlar bazen cömert bazen namerttir; arkadaşlar bazen götlük yapabilir çünkü biliyoruz ki alem göt olmuş; arkadaşlar harika insanlar olabilir; arkadaşlar beşikten mezara kadar da olabilir; arkadaşlar geceden sabaha kadar da olabilir; arkadaşlar bazen unutulanlar unutanları asla unutmaz filan gibi şeyler yazarlar hatıra defterlerine çünkü hatıra defteri diye bir şey olmuş olan bir şeydir; arkadaşlar kan arkadaşı da olabilirler; arkadaşlar evlenebilebilirler; arkadaşlar birkaça ayrılır, içki arkadaşı, oyun arkadaşı, okul arkadaşı, zamparalık arkadaşı, kumar arkadaşı; arkadaşlar şöyle böyle de olabilir, AMA ARKADAŞLAR İYİDİR

27 05 2010

istanbul gidişat vapuru

zeki ile metin konuşuyorlardı ve metin, hiç müdahale etmeden aynen aktarıyorum, şöyle dedi: "ulan insan istanbul'dan gider mi be?"

istanbul'dan her gidişimde bir türlü gidemiyordum. gitme! diyordu birisi ve ben manipülasyona en açık halimle, gitmiyordum. sonra da, hiç müdahale etmeden aynen aktarıyorum, şöyle diyordum: "gördünüz işte! koştum ama yetişemedim!"

bu defa hiç de öyle yapmadım. hiç müdahale etmeden doğruca gidişatın yolunu tuttum.

depresyona girmeden önce mutlaka hazırlık yaparım.

24 05 2010




la vida es un carnaval

dear diary,

yesterday i chilled out all the day
it was very kind of you insisting me there to stay
all the environment around me was fascinating, amazing
the happiness of mine was enormous
thank god for this huge life (la vie, la vita, la vida...)

tercümesi: lounge fm geçen yıla kadar yalnız takılmıştı, geçen yıl yine bu kulvarın önde gelenlerinden radyo oxigen'le birleşerek lounge o2 adını aldı ve ikisi birlikte benim dağbaşlarında bile internet aramama sebep oldu. kaygının kafanın derinliklerine doğru itildiği, onun yerine insan beyninde içinde tavşanlarıyla bir havuz inşasına girişildiği bu müzik türüne öncülük eden, ev hayatına düşkün insanlar için özel bir yeri olan bu radyo kanalı 2007 yılında içinde At The House Of Clerkenwell Kid adlı mucize başta olmak üzere, Koop Island Blues, Don't Leave Me This Way, A Quiet Conversation, Bittersweet Faith gibi yükseltileri de barındıran bir toplama albüm hazırladı. istanbul benim için upuzun bir süre bu albüm oldu işte. bunu dinledikçe uzaklaştım içimin uçurumlarından, bunu dinledikçe sığındım istiklal'in kadıköy'ün ara sokaklarına. bunu dinledikçe elini filan tutup çukurcuma'ya indim. bunu dinledikçe heyecanımdan ayakkabılarım bile fırladı ayağımdan. bunu dinledikçe dünyayı beğendim. bunu dinledikçe güzel gelmeye başladı güzellikler. o yüzden bu toplama albümün indimde ve inimde kıymeti çok büyüktür.

sene 2010'a geldiğinde, güneşle karışık bir mayıs günü bana yapılan bir sürprizle kendimi bu kanalın öncülüğünde gerçekleşen festivalde, kemer country'de buldum. çok aşina olduğum bir durum değildir bu tarz eğlenme aktiviteleri ama istanbul bir süre benim için bu festival olacak, bundan eminim.

bugün çukurcuma günü, imza günü yapacağım. yine sağlıcakla kalacağım.

23 05 2010

jim morrison her zaman der ki:

When the music's over

Turn out the lights
epeydir bu kadar guzel bir dunya esliginde bu kadar guzel sarkilar dinlememistim. uzgunum leyla : )

22 05 2010

"üzerimde yıldızlı gök ve içerimde ahlak yasası"

siz hiç sabahın kör yedibuçuğunda sahaflar çarşısını gezdiniz mi? gezip de ilk ve son baskısı kitapçı raflarına bile çıkamadan sahaflara düşmüş kitabınızı tanımadığınız isimlere imzalayıp sahaf raflarına geri bıraktınız mı? siz hiç ..? have you ever really loved a woman?

istanbul üstüme alınmamı istercesine istiklal caddesi'ne mayısların yirmiikisinde bile yağmur bırakıyordu. ayaklarım ıslanmıştı ve sanki cizlavit içerisindelermiş gibi utanmasalar vıccık vıccık diye sesler çıkartacaklardı. sesleri tarif etmek ne kadar da zor değil mi? bu yüzden yazmak çoğunlukla yetersiz kalıyor.

gece geç ve bol alkollü yatmama rağmen yine erken kalkmıştım ve kahvaltımı yaptıktan sonra soluğu balıkçılar çarşısının ordaki sahaflarda almıştım. midem, kafam, ellerim, ayaklarım hepsi farklı dünyaların uzuvlarıydı.
başım dönmekle dönmemek arasında kararsız ve bir ileri bir geri yaparken midemde iç savaş çıkmıştı. akşam yuvarlamış olduğum biralar gaz kabarcıkları püskürterek rakı gölcüklerinin üstüne yürüyor, rakılar ise buna bembeyaz bir duman ablukasıyla karşılık veriyordu.
midem şehre su veren bir su deposu gibiydi, tepede, yalnız.
ben de bir dağ yamacında sarnıç gibiydim, içimde kuşlar yılanlar, insanlar epeydir gerek duymuyorlardı.
içinde isyan çıkan ve bunu dışarı sezdirmemek için bütün kapılarını pencerelerini kapatmış fakat isyanı bastıramamış, tekme tokat bir truva atı'ndan farkım yoktu.
hatta içim o denli farklı toplumsal eylemlere gebeydi ki kah iki japon pinpon oynuyor, kah iki dalmaçyalının çıldırmış bir şekilde oynadığı squash'e sahne oluyordu.

her şeyin bir hikayesi vardır biliyorsunuz, hatta buna bazı alanlarda sosyoloji dendiği bile oluyor. ben bunun için buradayım ve hikayesi olan şeyleri seviyorum. sular seller gibi yazmaya ihtiyacım vardı ve bu yüzden istanbul'u ve bir otel odasını seçmiştim. otel odasının banyosu aynı istanbul'da ilk çıktığım zemin kat kapıcı dairesinin banyosu gibi kokuyordu ve bu bile yeterdi. karıncalarla birlikte çıktığım tek odalı o evde başlattığım muhteşem yalnızlık infazı tek tek odaların tren vagonları misali birbirine eklenmesiyle devam ediyor ve dünyanın en güzel kadını beni yine bütün açık ve kapalı alanlarda yalnız koyuyordu. evet, her şey sadece bir kadın içindi, bunun için yazmaya başlamış, bunun için de devam etmiştim. daha doğrusu dünyadaki her şey sanki iki kişilik koltuklara ayrılmıştı. insanların çift yaratıldığı tezine inanmış, bunun yanında kant'ın birtakım felsefelerini kabullenmiştim. bu alanda alıntı yapmaktan oldukça kaçınılır ve ben yazdıklarımı okudukça beğenirim.

telefonum çaldı. eski bir okurumdu:

-neden böyle şeyler yazıyorsun, iyice saçmaladığının farkında mısın?
-beni ben mi sandın, yandın aldandın.
-giderek hastalaşıyorsun. bu kadar suçlamamalısın kendini.
-bu benim suçum.
-nedir o?
-kendini suçlamak.
-tamamen laf salatasından ibaretmiş gibi yapıyorsun.
-o yüzden gerçek hayatta konuşmama hakkımı kullanıyorum. modern ve güdük bir dünyam var.
-insanların seni yanlış tanımasından korkmuyor musun?
-hangi insanların? kim onlar?
-seni okuyanlar.
-herkesin beni yapayanlış tanıması en büyük isteğim. dün s.'ye onunla aramızda geçen bir şeyden esinlenerek yazdığım bir öyküyü okuttum. dakikalarca güldük. bunun için yazıyorum. hem ben okunmuyorum, araştırılıyorum, ve bu hoşuma gitmediği için bolca yalan yazıyorum. confessions of a dangerous mind çekiminde değiliz burda.
-içmeyi bırakmalısın artık.
-dünyada çok güzel kadınlar var biliyor musun ve hiçbirisi beni kıskanmıyor.
-aptalsın bence. eskort al bi tane yanına, onunla takıl.
-insan bir şeylerin sonuna yaklaştığını hissettikçe itirafçılığı artar biliyor musun? ve türkçemizde itirafçı anlamına gelen muterif, mutiraf, matrif filan gibi bir kelime olması lazım ama bulamadım, kafamı kaşıyorum şimdi.
-o eski yazıyı da son yazdıklarını kamufle etmek için koydun di mi?
-okurlarımın çok zeki olduğunu tahmin ediyordum, evet. ama burası altıüstü bir blog değil. o yüzden günlük yazıyormuşum gibi düşünmeni istemiyorum.
-basbaya günlük yazıyorsun işte.
-neyse ne.

kapattık telefonu.

müzik dinlemeyi özlediğimden ve bilgisayarımı yanımda getirmediğimden doğruca bir internet kafenin yolunu tuttum. sekizyüz kez raoui dinledim, sözlerini araştırıp inceledim. bugün cumartesi. dünyanın yedi harikasından biri. sen beni öpmezsen ben seni asla öpemem bunu unutma. dışarda insanlar eylem yapıyorlar galatasaray lisesi'nin önünde. şimdi gidip onlara katılacağım. sağlıcakla kalacağım.

20 05 2010

bu yazıların yazıldığı istanbul hasreti bol günlerin ve şimdi çekilen bu yazıların yazıldığı eskişehir'e hasret günlerin huzurunda tekrar edeceğim bir süre:


Blues, Kafe, Kış, Yükseltgenmiş Ortam ve Bir Kahramanlık Örneği



Öğlen yemekte mandalina vardı. Kim soydu benim için dersin? Kimse. Üstelik yemekhaneden odaya kadar peçeteye sarılı hâlde taşıdım… dım… Entarisi dım dım yar. Gelir diye umdum yar.

Epey olmuş bir yerlere gitmeyeli; bugün nereye gidelim dersiniz? Aslında ben dün gittim ama fırsatım olmadı sizi de götürmeye. Zaten hepinizi götüremiyorum, tam ‘ben de gelcem, ben de gelcem’ deyip atlıyorsunuz benlen (güzel bir kelimesin sen), sonra da yarı yolda iniyorsunuz, düşüyorsunuz, zıplıyorsunuz, kayıyorsunuz… suz… süz, alkolsüz.



Dün, yani pazar günü, bu arada kimlerin dünüydü pazar? Ona göre, aynı düzlemde buluşalım. Dün, dışarı çıkmamıştım, pencereden kafamı uzattım, havayı kendime tek muhatap aldım. Havanın adı soğuk idi ayaz idi, soğuk idi ayaz idi. Dedim, ‘şöyle bir çıkayım, üşüyeyim,’ ama evdeki hesap tabii ki uymadı çarşıya ve iyi bir dondum, iliğime işledi bu iyilik. “Ne kadar iyisiniz!” dedim havayta. Şu typo’dan (bilgisayar kaynaklı yazım hatasından) ‘hayta’ kelimesine geçeyim dedim ama hadi neyse geri dönelim.

“Ne kadar iyisiniz!” deidm havaya. Yahu bak bu sefer de böyle ‘deidm’ oldu. Buradan da almanca birkaç kelimeye hafif kaygan geçişler yapardım ben, ama neyse, ‘du’ bakalım… Hava soğuktu. Üşüdüm üşüdüm, daldan elma düşürdüm. Elmamı yediler, bana cüce dediler. Bu maniyi öğrenmek için çok uğraştım ben, ama kimseler söylemedi. Zaten kimse ne mani okudu, ne bilmece sordu, ne masal anlattı bana. Ben de diyorum ki; benden geçti artık ama bari ben size anlatayım dilim elverdiği ölçüde. Fakat gelgelelim, hayat acımasız, soğuk ve zalim, bazı insanlara. İşte, popçu bir adam var ve böyle bir şarkı yapmış. Böyle de masal anlatılmaz bilirim ama ne de olsa zamane çocuğuyuz, olsun o kadar farkımız. Evet Kâmilciğim, mandalina diyorum, soyamam diyorum, limon diyorum, bilumum narenciye diyorum, dokunmam diyorum, hey sana diyorum, bak ne diyorum. Türk kökenli Rum.



Bazı yazarların kendilerini kaleme bıraktıklarını duymuştum, ben de ‘kendimi klavyeye bırakayım da götürsün beni gitmek istediğim yere’ dedim ama olmadı, üstelik o kadar da kelime oyunu filan yaptı ama bir türlü Blues’a varamadı. Varam dedim varılmıyor diye de seslendi bak şimdi. Hahah. Malûmunuz arada yazmayarak birkaç gün boşluk bırakınca oluyor böyle, e zaten yollarda epey boşluk doldurduk yokluğumuzda, yokluğunuz ise giderek katlanılmaz bir hâl alıyor, belirtmeden geçemedim.

Ufukta bir kelime daha vardı sanki, kahvaltı, alt, üst, kahvealtı, kahve, hah, kafe. Dün hava soğuktu ya, tam böyle İç Anadolu soğuğu, ama güzel soğuk. Ben severim o tarz bir soğuğu, ne de olsa tabiî altım kuru, sığınacak bir evim, işim ve sairem var. Aslında olmadığı zamanlar da oldu ama sırası değil. Sıra sayın güzel soğuğun.

Soğuk, sırayı İstanbul’a vermiş, kaynak yok. Kanyak da yok. ‘Hoh hohh’lamak lazım ellere. Dün, pazar günü, öğleden sonra tam İstiklâl’e çıkılacak, hava soğuk olacak, ve bir kafeye sığınılacak bir gündü. Nitekim yaptı bunu kahramanımız. Anlatalım.

Saat ikibuçukta evinden çıkan arkadaş Kahraman, sahil yönüne mi İstiklâl’e mi gitseydi diye düşünürken, (bu şey’ler zaten hep böyle başka bir şey yapar iken olur, İngilizcedeki ‘while’ kalıbının vurdu mu oturttuğu cümlelerdir bunlar Türkçemizde, ‘when’ de aynı anlama gelebilir arasıra, keyfine bağlı. Ha ben İngiliz asıllıyım da o yüzden bahsedeyim dedim, ama işte Türkçeye asılıyorum, hatta âşığım, gördüğünüz gibi işime geldi mi şapkasız da çıkmam) Kahraman, İstiklâl Caddesi’ne çıkmaya karar verdi. Çok üşürse gireceği bir delik muhakkak bulunurdu orda. Hem yürürken rengârenk berelere sarmalanmış güzel yüzler de yanından gelip geçebilirlerdi, geçebilirdiler, diler içinden bir şeyler gözünün önüne kirpik düştüğünde ama bunun için bir insan olmalı kişinin gerektiğinde ki sorsun ona ne dilersin ne dilesin kişi ki baksın soranın yüzüne ‘seni dilerim’ içinden desin sonra da söylemesin ki soran merak etsin hem de desin ‘şimdi sen söylemezsin’… korkar çünkü dileyen, gerçek olmamasından… Kahraman indi otobüsten, yürüdü biraz. İsterse kraliçesi gelsindi, beklemezdi o ‘Burger King’in önünde. Tramvay durağında bekledi biraz birini bekliyormuş gibi.

Bekledin mi sen hiç? Çok yaptım ben, çok bekledim birini bekliyormuş gibi, ama şimdi konu ben değilim, konu Kahraman, hemen ona geçelim. Bu Kahraman, yıllarca ‘vatman’ kelimesini bildiğini göstereceği bir ortam bekledi, ne var ki şartlar bir türlü olgunlaşmadı ve bu yaşına gelmesine rağmen kullanamadı hâlâ o kelimeyi. Vatka’ya kadar yaklaştı, lâkin öteye geçemedi. Bir gün bir yerde görürseniz sırf jest olsun diye uygun bir ortam hazırlarsanız, mesela ona sorarsanız ‘bu tramvayların şoförlerine ne denir?’ diye, gerçi böyle sorarsanız cevap vermeyebilir, o ânı çok beklemiş olsa da. Herkesin her sorduğuna cevap vermeyebilir, böyle de bir gariptir. Siz işinizi bilirsiniz, bilirsinzi. Sorarsanız, o da söylerse, çok sevinir, çocuk gibi olur, içinden tabiî. Çünkü ‘santralegoist’tir. Bu kelimeyi yeni uydurdum, zaten kökü bana ait değil, ‘center’ yani ‘merkez’den geliyor. Neden şehirlerimizde İngilizce yer yön bilgileri olduğuna bir türlü anlam ‘verememeişim’dir. Elin gâvuru ‘centrum’ kelimesine bakıp da senin şehir merkezine ulaşacak, üstelik sen bunu taşra ilçelerinde dahi yapıyorsun. Ve üstelik o ‘centrum’ kelimesi Langenscheidt sarı sözlükte yoktur. Kahraman’da o sözlükten başkasını (üstelik Milliyet henüz eğitim devrimini yapmamış ve o kırmızı Redhouse evlere adım atamamıştır, devrimine affedersiniz kupon biriktirdiklerim) alacak para yoktur, ve kıvrım kıvrım kıvranır o merakına mucip olduğu kelimenin karşılığını bulmak için. Sonra da büyüyünce artistlik yapıp böyle ‘mucip’li filan kelimeler kullanır ki başkaları bir ihtimal sözlük açmak zorunda kalsın da onun çektiklerini anlasın. Kıvraman işte, n’olcak.

Kahraman, böyle çalaşekil, çelişkili bir şekilde bana öyküsünü anlattırırken -ki ben onu her anlatışımda unuturum ne anlatacağımı- kendisi de karıştırdı ne anlatacağını, tövbe tövbe, ne işim var benim böyle adamlarla. ‘Üstleik’ adını da kendi koydu ha, ukalâ. Bak bak, şimdi de beni uyarıyor yanlış yazmışım üstelik kelimesini, ve hemen de yorumunu koydu beyimiz, neymiş, bugün çok ‘üstelik’ kullanmışım. Ulan bağlaç gibi bağım bağım bağlanasın, üstelik üst üste ‘vosvos’lar gibi göklere yükselesin de, arkanda sen ölürken bir çingene müziği çala. (Rakım Çalapala, bir çocuk kitapları yazarıdır ve bu da Kahraman’ın bir ortam olsa da şununla ilgili bir şeyler anlatsam dediği bir adamdır, ama ben tavsiye ederim ki sormayın, ben sordum, adamın çenesi bir düştü bir düştü bir düştü bir düştü bir düştü bir düştü ki) (hayır, unuttum.)

Birini aramaya karar verdi Kahraman. Baktı telefonuna, size kim olduğunu söylemeyeceğim birini aradı. Tahmin edersiniz, hatta ben söylemeden aklınıza bile gelmiştir zaten ne tip bir varlık mucizesi olduğu aranılan kişinin. Yoksa girdiği kafede mi tanışsaydı, ahahah, nasıl sallayacağını da karıştırdı. Bazen beni böyle güldürmüyor mu bu çocuk, bazen bana ‘çocuk’u ‘çojuk’ diye yazan kızları bile makul göstermiyor mu?

Yalan bir yana, dün gitti bizimki, hava çok güzel bir soğuktu İstiklâl’de. Galatasaray’a kadar indi, üşümeyi özlediğini düşündü ve bu yüzden Tünel’e kadar devam etti. Tam tünele gelmişti ki, Haliç’ten gelen hava kütlesini suratına yiyince gerisin geri adım atmaya başladı. Kumbaracı Yokuşu’na bir asker selamı durdu, hatta utanmasa, boyuna bosuna bakmasa İstiklâl Marşı okuyacaktı da zor vazgeçirdim. Ne mısralar geldi geçti aklından, Yüksekkaldırım’da güpegündüz, o şiiri öyle bestelemek gerçekten herkesin harcı değildi. Bravo’ydu. Değil’i, ‘deil’ yazanlar bizden ‘diil’di. Ve yürürken bir kafeye oturmaya karar verdi. Bugün -yani bize göre dün- Blues günü olmalıydı ama şöyle hafiften bir şeyler. Taksim’de bir kafeye girmelilerdi ikisi. Biraz karanlık bir yer, yoook, öpüşmek için filan değil, mekân olarak öyle, hafiften izbe, nemli ama sıcak, duvarlarda posterler olmalıydı; James Dean, Jimi Hendrix, İndim Derelerine, Janis Joplin, Bir Garip Yolcuyum Hayat Yolunda, Bir Kızıldereli Kızı, loş ışıklar altında tamamen ahşap masalar, sandalyeler, taban, sarı loş ışıklar, hani Adiloş Bebenin Ninnisi’ni okurken bir his vardır, sen Blues dinlersin ama o hissi bilirsin, işte Kahraman sensin. (belki Woodstock da aynı kapıya mı çıkarkine belki)

Bardaklarda çay, bayatlık toleransı düşük. Fonda, Tam Kahraman içeri girerken Peter Green, Black Magic Woman’ı söylesin. Vay be desin Kahraman, adam olsun, canımı yesin, ben ona ne şarkılar çaldırırım, kendim özel ‘dj’i bile olurum.

Ama önce, böyle yalnız olmaz. Bir kadın olmalı Kahraman’ın yanında, olmalılığından değil ama kendiliğinden, onlar birbirlerini öylece buluverdiklerinden, lazımlıktan filan hiç değil, aşklığından, başkalığından, oysa aslında aynılığından başka tüm asıl aşklarla. Sırf insanın gözlerinde ayçiçekleri açtırmalığından. Fonda mesela Rolling Stones’dan Honky Tonk Woman çalsaydı, bazen de sözlerine önem verilmeden sırf melodileri için dinlenseydi şarkılar. Veya şey çalsaydı, şey çalsın işte, Miss You yine Rolling Stones’dan, (İngilizce bir şiir yazıyor olsam, ‘very nice tones from Rolling Stones’ gibi bir kadife, pardon kafiye yaratır mıydım acaba?).

Siyaha dönük bir ahşap rengi var ya, renklerden de pek anlamaz ki Kahraman, o yüzden benim anlatma işimi de zorlaştırıyor, en iyisi, şeyi de dinleyelim biz Johnny Cash’den A Thing Called Love. Arkadan tüm kafe, ‘ğuhuuu’ diye seslensin, anlatamadım ama anlamanızı bekledim, ona göre. Karma bir tarzımız olsun, aa bir bakmışsın bir klasik geliyor Red River Valley. Ama olmaz ki sayın yazar, ne o, John Cale deil mi bu (hadi bu seferlik ‘deil’i kabul ediyorum, keyfimiz yerinde) I Keep A Close Watch, üstelik dj üç kez başa aldı şarkıyı birinci dakikasına kadar, en güzel yeri. Ama şimdi âşık oluruz biz sayın beyaz, minik büyük harf, Joan Baez: renkli bi kağıda yaz.



Kafe öncesine geri dönelim. Tam girmeyi tasarladığı kafenin olduğu sokağa dönerken yine aklında saçma sapan düşüncelerle önüne bakmadan yürürken birine çarptı. Minimal bazı öykülerdeki gibi güzel (Şimdi maalesef insan gözünün bir bakışta birkaç satırı okuyabilmesi yüzünden istediğim şeyi anlatamayacağım şurada, istediğim sürprizi yapamayacağım okuyucuya, oldu mu şimdi sayın göz.) bir tesadüf olacaktı ama devreye ben girdim, bunun benim öyküm olduğunu birden hatırlayarak özellikle son zamanlarda takınmış olduğum rahatsız edici puşt anlatıcı tavrımla devam ettim. “Önüne baksana lan,” dedi çarptığı adam. “Neyse,” dedi, “uymayayım şeytana.” Sonra kafeye girdi. Tek başına göze çarpmadan oturabileceği bir küçük masa kestirdi gözüne. Küçük çayını söyledi, hemen sigarasına davrandı. “Davranma ulan, yakarım,” dedi Kadir İnanır. Gülümsedi Kahraman, aklına böyle bir şey geldiği için değil. Anlattığı bu kadar saçma şeyin belki de o birazdan kafeye girecek kişi tarafından şu an okunduğunu düşündüğü için.
çift kişilik

oh be! dünya varmış!

dünya bir varmış bir yokmuş. yazmazsa kendine/dünyaya zarar verme ihtimali olan insanlardan mıydım bilmiyorum, ama bende de bir hasan alilik, cemil kavukçuluk olduğu muhakkaktı ve bu aralar bununla yüzleşiyordum.

istanbul'a düştüm, elimde bir adet yeni defter. genelde defter almam, hediye ederler, bu da onlardan biri, üç dört iş arkadaşımın hediyesi. yedi gün ayırmıştım kendime, nasıl geçeceğini tasarlamadığım yedi gün, nasıl yüzeceğimi bilmediğim yedi göl.

gelir gelmez eski dostum E aradı, illa ki buluştu benimle. onun deli doluluğuyla, yüksek hayat enerjisiyle, yüksek topuklarıyla güne başlamak çok iyi geldi. ne var ki günüm öyle devam etmemekte ısrarlıydı çünkü önümdeki iki günü bir metin eloğlu şiirine ayırmıştım ve o bana ayrılan koltuklar daha önce başka birilerine daha satılmış. sabah doğrudan taksim'e geçtim, niyetim bir an önce otele yerleşmekti. zira otelin rezervasyonunu internet üzerinden yaptırmıştım ve nasıl bir yerde kalacağım konusunda merak içerisindeydim. ve tabii elimdeki, ameliyatımı tehdit eden valizi bir an önce bırakmak istiyordum. valizim çok güzeldir bu arada benim. siz hiç valizi güzel bir insanla yüzyüze geldiniz mi?

evvet, tam da istediğim gibi istiklal'e çok yakındı ve otelim rahmetli ustam sadri alışık'ın adını verdikleri caddedeydi. karşısında polis merkezi olduğundan güven veriyordu? ne de olsa resmî olarak hâlâ askerdim ve bu nedenle taksim gibi bir yerde hareketlerime dikkat etmem gerekiyordu.

iki kişilik bir oda ayırtmıştım birazcık daha fazla bir meblağ ödeyerek. zaten aylardır beklediğim bir özmükafat olduğu için bu bir hafta süresince paranın gözümde hiç değeri olmayacaktı. hem yalnız bir erkeğin her zaman bir kadına sarılarak uyuma ihtiyacı vardır ve uzzun zamandır bir kadına sarılıp uyumamıştım. hiçbir zaman çapkın da olamamıştım. unutmayın ki her erkek çapkın olmak ister.

otele yerleştikten sonra hemen çıkıp urban'a gittim. sevdiğim bir arkadaşımın bana hediyesi olan bu mekan, taksim yöresinde en rahat ettiğim yerlerden biriydi ve zaman zaman hem akıllı hem güzel kızların akınına uğraması da cabasıydı. bir hafta önce, metin eloğlu şiirinin adıma bıraktığı heyecan dolu zarfı ve yanındaki hediyesini aldım. sevinçle mesaj attım. bu sırada dünyanın en cömert ama bir o kadar da goygoycu insanı olan arkadaşım E beni bekliyordu ve doğruca yanına gittim. üç ay önce sigarayı bırakmıştı ve beni görünce nedense canının sigara ve alkol çektiğini söyledi. birer bira ısmarladık. ömrünce hiçbir şeyin tiryakisi olamayacağına emin olduğum bu arkadaşıma içim rahat bir şekilde sigara ikram ettim. dünyada insanlar ikiye ayrılır mademoiselle; her şeyin tiryakisi, müptelası, bağımlısı olma riskini her zaman taşıyanlar ve bu riske hiçbir zaman aday dahi olamayacak olanlar. hangi tarafta olduğumu iyi biliyordum.

hayatımın hiçbir döneminde, son bir yıldır, tam bir yıldır hissettiğim denli yalnız hissetmemiştim kendimi. bunun nedeni aylar önce sevgilimden ayrılmış olmak, ya da sarılacak kimsemin olmaması değildi. nitekim herkes aylar önce bir sevgilisinden ayrılmıştır, evli değilse. nitekim mesele bu olsa, bunu uzun sürelerce yaşamışlığım olmuştu ama şimdiki gibi bir eksiklik -onun eksikliği olmayan bir eksiklik- çekmemiştim. bir yıl önce şehir değiştirmiş olmam sanırım bu yalnızlık hissinin asıl nedeniydi. gerçi, bu şehir değiştirme travmasını da daha önce defalarca yaşamıştım ama bu defa içimdeki çanlar duvarlarıma bir başka vuruyordu. askerliğim süresince iyice iç edilen, postallarla tekmelenen özgüvenim de tükenmesiyle bu hissi perçinledi. halbuki ben kendimi bildim bileli elimde bir çekiç, dünyanın çivisini çakmaya çalışan bir insan oldum. enerjim hiç tükenmezdi ama şimdi resmen can çekişen bir maymunu oynuyordum safaricilerin gözleri önünde. hoyrat, acımasız bir hükümdar, bir hakan iken, şimdi sünepe bir hasen haben. sürekli su damlatan, ne ısıtmaya ne soğutmaya gücü yetmeyen, enerji niyetine alkol tüketen hantal bir klima gibiydim. düğmeme basıldığında ııh bile diyemiyordum. beş şekerli çay içen birinin hiç şeker atmadan aldığı ilk yudumda hissettiği tatsızlık gibi bir şeydim. aaa, şeker atmamış mıyım ben buna gibi bir hayalkırıklığıydım. halkibu, tanrım, yakından tanırım, beni tam kıvamlı bir insan olarak bina etmişti. orta.

ve gol.

yıllardır tiksindiğim şair bozuntularına, duygu simsarlarına, kavanoz götlü alçak kazanovalara dönüşmeye başlamıştım bir yandan. görmüyor muydun iki kişilik oda kiralıyordum otelde, bilinçaltımda ne yatıyor olabilirdi sence, sarılmak sarılınmak sarmalamak hikaye miydi peki, sonrası iyilik güzellik miydi sarılmanın. ömrümce olmadığım basiretsizce karı kız peşinde koşan, alkolik bir yazar bozuntusu mu olmaya çabalıyordum. çabalamaktan ziyade oraya doğru yol mu alıyordum. facebook'tan sahte isimle güzel kadınlara mesajlar atmalar, edebi yetenek kullanarak kadınları etkilemeye çalışmalar. hepsinin sonunda bu çift kişilik yatağın üstündeki pike mi vardı. hani bukowski'den nefret eden ben, hani ahşap kokulu retro dekore ev ve içinde salınan nazlı yar.

bütün bunların farkındaydım, süt gibi peynir gibi farkındaydım. ben elden gidiyordum. ve elimin bir ucundaki şeytandı.

otelim roma'da kaldığım otele çok benziyordu. girişi, odam, tuvaleti, alt kattaki kahvaltı salonu, lobisi. ve bu, beni çok mutlu etmişti.

istanbul, tarihteki en iyi son mekanlarından biridir. istanbul'da son vermek benim içimde bir ukdedir. köprünün üstünde yürüdük A ile. ben onun yanındaydım, o bilmediğim bir yerlerde. köprü çok caziptir mesela; aşağı bakma, aşağıyla şakalaşma dürtüsü uyandırır bende. sonra, otel odası; o da aynı şekilde şiirseldir. bu yüzden ikinci kattaki odamı dördüncü kata aldırdım. kimdi, kaan mıydı, zafer ekin miydi, karıştırıyorum, sel iyi bilir bu hususu. neden çift kişilik yatak peki? terk eden sevgilinin ardından süsü vermek için mi?

"hakan bey eşiniz bugün gelmeyecek mi?" dedi resepsiyonist. kafa salladım, evet, yarın, belki yarindan da yakin, gelecek. medeni hali bekar. peki yatağın diğer yarısında yatan kimdi? yastıktaki saç telleri, çarşafta meni izleri, telefonda son arananlar, konuşma kayıtları, gelen giden mesajlar. sonra hemen basit klişe bir senaryo. epeydir de film izlemiyorum halbuki.

gözlerinde ayçiçekleri büyüten A'yla tekrar görüşmeyeceğimiz kesin bir şekilde vedalaştıktan sonra moralim bozulmuştu. evet, sohbetim bir kişiyi daha açmamıştı, ve bu yüzden biriyle yalnız kalmaktan iyice korkar olmuştum. ve bunu bir daha asla yapmayacaktım. yoksa, o yazıları yazan kişi gerçekten ben değil miydim? "yazmayacaksan niye yaşıyorsun yavşak," dedim kendime. "yaşamıyorsan niye yazıyorsun lan yavşak?" dedim. biraz kızdım. bugünlerde oldukça kızıyordum zaten. evet evet yazmakta kesinlikle daha başarılıydım ve kendimi mühendislik hayatıma tevdi edip, kırk yaşımdan sonra yazdıklarımı gün yüzüne çıkarıp yazdıklarımın filme çekilmesini, oynanmasını seyretmeli, o zamanın sosyal ağlarına üye olup, evlenmiş boşanmış bir çocuk babası, tecrübeli olgun yazar imajıyla yolunu şaşırmış sarhoş genç kızlara yoldaş olmalıydım; ya da gerçekten georges perec gibi, salinger gibi münzevi bir hayat sürüp ölene kadar kimse tarafından tanınmamalıydım; ya da yazmaktan tamamen elimi çekip bir ev bir yazlık bir araba sahibi, üç çocuk babası, orta düzey yönetici olmalıydım; ya da böyle klişe edebi terennümler edip kendine sarılınma teklifi gelene kadar hiçbir kadına el sürmeyen, kendini alkole adamış, geçkin bir siroz-kanser risklisi olup çift kişilik yatak özlemiyle tek kişilik bir yataktan tek kişilik bir mezara kaldırılan, yakın arkadaşlarına mezarına şarap dökülmesini vasiyet eden ve her doğumgününde bu isteği gerçekleştirilen bir ölü olmalıydım; ya da niye bu kadar ciddiye alıyorsun ki, koy götüne deyip hayatın kendince akışına bırakmalıydım; ya da gerçekten sağlam bir hayat, klasik basit şeylerle mutlu olunan, güzel kadın güzel çocuklar, yeni iç açıcı öyküler içerisinde bir hayat; ya da bu otel odasında, dur son bir sigara içeyim.

moralim askıda bir şekilde asmalımescit'e yürüdüm. bu kahrolası şehirde herkes birbirine o kadar benziyordu ki, yandan önden arkadan, herkes ama herkes. birine benzettiğim birini gördüm, moralimin amına kodum, ağzına sıçtım. zaten bahane arıyordum, gittim iki bira çaktım. çift kişilik kodumun yatağı için etraftakilere göz attım. bir bira daha yuvarladım midemin çeperlerine. keyfim yas tuttu. hava bile kararmamıştı daha. gündüz hiç adetim olmadığı üzere uyumak istedim. otele gidip uzandım. saat gece on olmuştu, acıkmıştım, dışarı çıktım. hiç adetim olmadığı üzere gecenin o saatinde bir şeyler atıştırdım. iyice ayılmıştım ve moralim, üzerinde flamingoların oynaştığı bir göl gibiydi; moralim, üzerinde birkaç tarihi binanın keşfedildiği ve bir kısmının toprak altından yüzeye çıkarıldığı, merak uyandıran ama dokunulamayan bir sit alanı gibiydi.

peyote'ye gittim. kapıdaki pezevenkten tek başıma terasa çıkıp çıkamayacağımın olurunu aldıktan sonra köşeye, bir hoparlör dibine oturdum. hem yıllar yılı gelmeyen bir sarmaşığı bekleyecek hem de keyfimce müzik dinleyecektim. beni tanıyanlar tek başıma bara gitmeyi sevdiğimi, doğduğu toprakların insanı çektiğini ve benim barda doğduğumu bilirler. "bir bira lütfen." birinci biram bitmek üzereydi ki, bir kız geldi, güzeldi. oturabileceği bir yer olup olmadığına baktı, sanırım bulamayıp aşağı indi, iki dakika geçmeden tekrar çıktı, karşımda boş duran tabureye oturup oturamayacağını sordu, "tabii ki!" dedim. sesim logaritmik olarak azalır böyle durumlarda, ki'nin duyulmadığından eminim. şair ceketim, güneşte yanıp kızarmış kelim, özene bezene uzattığım ama çıkarken aynı saygıyı göstermeyen seyrek, dağınık, siyah sarı kızıl sakallarım, biram, sigaram ve ben, bay öksürük, bu güzel kadınla seviyeli bir sohbete ne derdim acaba. allah mı derdim; a mı b mi c mi derdim; cool adam pozlarıma, doğduğum çorak kıl çadırlara geri dönüp beni gözleriyle tanımasını, ne kadar da özümde iyi bir insan olduğumu anlamasını, çift kişilik yatağı aklımdan bile geçirmediğimi, ama sarılsak sarınsak fena mı olur tereddüdüne düştüğümü, filan, kısaca, bana laf atıp konuşmaya döndürmesini ve sohbetimin ne kadar da çekilmez olduğunu, hatta çekilmez bile olmadığını çünkü olmadığını kendi gözleriyle görmesini mi beklerdim. elbette bu şık.

çok güzeldi. gençti. kaşlarını almamıştı. tırnakları kısaydı. hiçbir kadına yakıştığına inanmadığım boynunu çevreleyen o şeyden takmıştı, biraz samimi olunca takmaması yönünde uyarabilirdim. zayıftı. gözleri bakmayı biliyordu. o, önündeki peyote'nin konser programını karıştırırken meğer ben onu süzmüşüm bir süre. devam ettim. saçları düz ve uzundu. çok güzeldi lan. kalkıp gidecek diye ödümün pimi çekilmişti. sigaramın dumanı rahatsız ediyor muydu acaba? yanıbaşımızda saksılar halinde baş hizamızda çiçekler vardı, botanik bahçesinde bir klip çekiminde gibiydik. çiçeklerden saçlarına değen bir tanesine uzandı, "gerçek mi bu acaba?" deyip gözlerini saksının toprağına yöneltti. "sen mi?" demedim tabii kıl çapkınlar gibi. "gerçek herhalde," dedim ama bizim 'herhalde' güme gitti yine. koyu, boru gibi bir gerçekle yüzyüze geldi kızcağız. bir süre çiçeklere baktık. ben, onu mu yesem bunu mu yesem diye düşünen bir kaplumbağa gibi, o ise ya bunlara da kıyamam ki diye düşünen bir ceylan gibi bakıyordu. sıra bendeydi, konser programına bakıp bakamayacağımı sordum; bakabilirdim; baktım. eee, baktım da ne oldu. kafamda, gündüzkileri de sayarsam dört bira vardı ve su kaynatıyordum.

"konser için mi geldiniz?" dedim. "evet." dedi. ben peyote'ye gelmeyeli nerden baksan birbuçuk sene olmuştu, ne konser veren grupları ne de istanbul alternatif müzik piyasasını tanıyordum. kahrolası, yanlış bir yerden girmiştim. sonra onu soru bombardımanına tuttum. neye uğradığını şaşırdı mı bilmiyorum. konuşuyordu, konuştukça gözlerine bakabiliyordum, gözleri gittikçe güzelleşiyordu, durduramıyordum. ben insanların gözlerine pek bakamam, bedendilcilerine göre sahtekarın tekiyim. hayır, elbette aşık filan olmuyordum, hatta bu hikayenin sonunda da olmayacaktım. sadece mutluydum, bana bu bir haftalık bohemian rhapsody boyunca eşlik edebilecek birini bulmuştum, hem de kendiliğinden, anadilinden, ve en güzelinden. o da değil de, karşımda güzel bir kadın ve onun gözleri, ve benim bira içen kekeme gözlerim, ürkek yunus ellerim. rahattık işte, ortada hiçbir artniyet yoktu, inan ki çift kişilik yatağın boş tarafı bile yoktu. ne zamandır şöyle yayıla yayıla yatmamıştım zaten. sohbet ilerledikçe ona askıntı olacağımı sanacak sanrımı da çekip kenara fırlatmıştı gülen yüzüyle. konuşuyorduk. cümlelerimin son kelimeleri bile sudan çıkıp kafalarını anlık olarak kaldırmıyorlardı artık, düpedüz dubaya yatmış güneşleniyorlardı. ben bugüne kadar hiç kimseye yaşından küçük gösterdiği konusunda doğru söylememiştim, bu doğruyu ilk ona söyledim.

gece her zaman yaptığını yapıyordu ve ilerliyordu. saat bir gibi konser başladı ve biz alt katta konser alanındaydık, birlikte, gereken mesafede. bilet bulamadığım için aynı akşamki nouvelle vague konserine gidememiştim ama kısmette alternatif bir konser varmış. kurban olduğum allah, zaman zaman nankörlük etsem de bayılıyorum yaptıklarına. konser insanı olmadığımı söylemiş miydim, elime içkimi alıp ayakta hafiften salınarak müzik dinleyemem. nitekim yer bulduk ve oturarak müziği dinlemeye koyulduk. bu tarz ortamlarda korktuğum şeylerden biri başıma geldi ve sarhoşun biri henüz adını bile bilmediği arkadaşıma yanaşmaya başladı. gerilmişti, gerilmiştik. ama hâlâ türk silahlı kuvvetlerine zimmetliydim ve olay çıkarmak istemiyordum. sarhoşlara karşı her zaman hoşgörüsüz olmuşumdur, genelde kuvvetle iterek ya da bir tokatla işleri biter ama sarhoş arkadaşımız henüz tacizini bunu hak edecek boyuta vardırmamıştı ve ben de yeni arkadaşımın gözünde bir barbar olarak yaşamaya devam etmek istemiyordum. adamı uyardım. hafifçe ittim. arkadaşımla yer değiştirdim ve bu sorunu bu şekilde tatlıya bağlayıp gecenin güzel kokusunu bozmadık. allah'ım bir kızılderili obasındaymışcasına tütsülüyordu sağolsun. ama konser de her zaman yaptığını yapacak ve bitecekti. peki sonra?

sonra biz, tanıştığımıza memnun olacak ve tekrar karşılaşmayı umarak yollarımızı ayıracaktık. şahsen ben olsam öyle yapardım. ve yaptım.

18 05 2010

merhaba ben eşref. benim de saatim var. merhaba ben red kid, i'm a poor lonesome cowboy. merhaba ben dead can dance. merhaba ben bazen. merhaba ben david bowie'nin the man who sold the world yorumunda arkada çalan çıkırık çıkırık sesleri. merhaba ben joe, hani var ya, hey joe. merhaba ben jude, hani var ya hey jude. merhaba ben lord, oh lord won't you buy me a mercedes benz. merhaba ben lord, hani knows it would be the first time. merhaba ben can. merhaba ben cin ali. merhaba ben şarap. merhaba ben çakmak. merhaba ben limonata, bu durumda sen de limonitam oluyorsun, ki o vakit güzel olur. merhaba ben makilerin orası. merhaba ben akdeniz'in ufka doğru mora çalan mavisi. merhaba ben delice. merhaba ben erken dönem blues. merhaba ben izmarit. merhaba ben güneş kremi. merhaba ben hoparlör, bir yanıyla aparlo. merhaba ben detan sinekkıran. merhaba ben cüzdan. merhaba ben kar küresi. merhaba ben bozuk para. merhaba ben lezzet unsuru. merhaba ben küpşeker. merhaba ben şeker oğlan. merhaba ben tebeşir. merhaba ben şiir. merhaba ben vitamin. merhaba ben kaplum. merhaba ben toplum. merhaba ben kurbağa. merhaba can, fin can. merhaba les enfants du perdu. merhaba ben ry cooder. merhaba ben without you i'm nothing. merhaba ben ben etiket. merhaba ben defter kitap kaplama kabı. merhaba ben basarım her türlü kalıbı. merhaba ben enaniyet unsuru. merhaba ben allame-i cihan. merhaba ben çikilop. merhaba ben çilekop. merhaba ben çinekop. merhaba ben aile ansiklopedisi. merhaba ben tik tak. merhaba ben yüzgöz. merhaba ben zımba. merhaba ben kışlanın önünde bülbüller öter, üzülme sevdiğim bugünler geçer. merhaba ben telefon, cep telefonu. merhaba ben zeytinyağlı barbunya. merhaba ben tarlalardan çalınarak yenen çiğ bakla. merhaba ben üç artı bir yüzelli metrekare. merhaba ben kombi. merhaba ben sizle bir şiirimi paylaşmadan edemeyeceğim:

Tam bi Şiir

doğrudan kaleye

kombi gibiyim el dost
özgürlük ve bağımsızlık benim biraz karakterim oluyor merkezi sistemlere karşı
çok yanarsam zor onulur acılar yaşatıyorum sahibeme her aybaşı
hiç gürültüsüzüm size, belki birazcık kendime, yanan içten içe içten içe
ve bu bendeki öyle bir iç ki, şiire çarşı

zombi gibiyim el dost
geceleri ilginçtir berhudar oluyorum pervaneyken derbeder hikâyelere
korkutmalarımı göklerinize bırakmış salınırken yukarıda kaybettiğim irtifalarla
“sıfatları at, sıfatları at,” diye bağırıyor ordan, yüzyıllık sakinlerine sancılar saçtığım hancı

tombi gibiyim el dost
eski bir ilkokul dostunu hatıralatıyorum ağzı yumurta buram buram
hepiniz yediniz ulan beni
tahtaya kalkıldığında önündeyken haritanın
bir el önlüğün cebini oyar oyar oyarken
billur tuzlar akar akar akarken
bütün ezberlere ayarken
teneffüslere yakın akıllarda, yeşil mi sarı mı diye ışık yakmışlığım da çoktur
düşündükçe yanıyor şuram şuram

dombi gibiyim el dost
hani şu dombilinin memleketi
arka bahçede şiire iki tek attırırken bastı
büyük şairler beni.

kaleden kaleye gol olmaz.

merhaba ben ahmet, kul ahmet. merhaba ben sarıcaoğlan. merhaba ben çalar saat. merhaba ben büsbüyük saat. merhaba ben cemil meriç, tanıştırayım bu da lamia hanım. merhaba ben milli eğitim müfettişlerinden hüseyin şevki topuz. merhaba ben lefter küçükandonyanis. merhaba ben hammamizade hasan dede efendi. merhaba ben 65daysofstatic. merhaba ben you, you're awesome. merhaba ben rakı, yeni. merhaba ben iyotlu sofra tuzu, yakarım yaraları. merhaba ben karanlık. merhaba ben cinnet modern. merhaba ben kar, yağarım bazen. merhaba ben atıf, -ta bulunulan. merhaba ben kolonya. merhaba ben this is your captain speaking. merhaba ben hakan talking here. merhaba ben modern talking. merhaba ben george, bu da arkadaşım lennie. merhaba ben bar, bildiğin bar. merhaba ben halk oyunu, folklorik öğe. merhaba ben şarj aleti. merhaba ben pepe, pepir, kekeme. merhaba ben evleniyoruz mutluyuz. merhaba ben eşkenar küme. merhaba ben denklem. merhaba ben nota, ali kemal nota. merhaba ben vurucu tim. merhaba ben muhabere çavuş emeklisi. merhaba ben ssk emekçisi. merhaba ben müzik kutusu. merhaba ben kuş gurusu. merhaba ben göz. merhaba ben elveda. merhaba ben merhaba. merhaba ben mevlid-i şerif. merhaba ben tanrıların arabaları. merhaba ben fakir bir baykurt. merhaba ben enaniyette sınır tanımaz. merhaba ben sen. merhaba ben doksanlar. merhaba ben sex drugs n rocknroll. merhaba ben hasta siempre. merhaba ben mayalardan mononoke. merhaba ben harper, the drugs don't work. merhaba ben tom, jerry'nin gediklisi. merhaba ben tom amca'nın kulübesi. merhaba ben johnny cash. merhaba ben tüm zamanların. merhaba ben nöbet, tutulan cinsten. merhaba ben bulaşık. merhaba ben kirli çıkın. merhaba ben tıraş, enseleri de alalım doktor. merhaba ben anlam, verilemeyen türden. merhaba ben beş şehir. merhaba ben bir efsaneydi efsaneydi senle beraber olmak. merhaba ben kapıcı cafer. merhaba ben benim adım cemil. merhaba ben kaygısızlar'ın eleman. merhaba ben süt, ılık içiniz. merhaba ben belle, seton mokon direnvante purel. merhaba ben düşünme sanatı. merhaba ben ceycey. merhaba ben mustafa. merhaba ben dünya haritası. merhaba ben borazan. merhaba ben vladimir nabokov, uçarım bazen. merhaba ben lolita, yok artık. merhaba ben laksatif. merhaba ben stres ve başa çıkma yolları. merhaba ben lambalı radyo. merhaba ben tütün, sarınız sarılınız sarmalayınız. merhaba ben iyi geceler. merhaba ben kum saati. merhaba ben living next door to alice. merhaba ben jel. merhaba ben wilyım tel. merhaba ben selobant. merhaba ben solo, hem yumuşak hem hesaplı. merhaba ben solo, test. merhaba ben sensiz saadet neymiş. merhaba ben ses. merhaba ben seda. merhaba ben kuzu. merhaba ben bıldırcın. merhaba ben kirpi. merhaba ben japon. merhaba ben koreli. merhaba ben lakap. merhaba ben tek. merhaba ey güzel çiçek.
merab ben mahmut. dalgacı olan değil canım, öbürü. bazen kendimi tanıtma ihtiyacı hissederim. hemcinslerimin aksine geceleri pek sevmem. sabahlara bayılırım. hele hele o kerahat vakti yok mu, çok başarılıdır gerçekten, tanrımı sever sayar takdir ederim. takdir etme yönüm benim de zayıf kalmıştır tabii, eleştirmeye daha çok vakit ayırırım. dilim kötüdür, ağzım bozulabilir, yine de kibar ve asal bir sayı olduğumu değiştirmemeli bu, sence değiştirmeli mi. aslında gayet de bölünebilen biriyim, benim de obeb'im okek'im var. tahtaya kalktığımda önlüğümün cebini yırtarım sıkıntıdan. hiçbir zaman ödevlerimi zamanında yapmam ama okul birincisiyim, nerden geliyi bu değmanın suyu. son onsekiz senede ortalama dörtbuçuk yılda bir şehir değiştirdim ve zaman zaman oraların ağızları arasında bocalıyorum. merab ben köstek. mecazi anlamda değil. mizacım bozuk değil, tazeliyorum sürekli. en korktuğum şeyden biri yanımda kalemtıraş yokken kurşum kalemle yazmaktır (kemal tıraş'a sevgilerimi yolluyorum bu arada). ya biterse diye zula yapmak mühim tabii. sevgiyi de zula yaparım yaparım sonra bir boca ederim ki şaşarsın, kimse beni bu kadar sevebilir miydi ki dersin, yaparım bilmezsin.

izninle bana müsaade.
merab ben zehir. atım araptır benim, aman yüküm şaraptır benim. türküleri severim. otobüste gelirken hep kafamda kurarım, şunu yazayım bunu yazayım, gelince bir bakarım sıfır. cover'lara bilhassa ilgi duyarım. cover şiirler yazarım. sigaranın jelatinini kıvırır kıvırır kıvırırım, hemen çöpe atmam, alışkanlı kişte. ilk nefes çok önemlidir. ilk öpücük gibi. böyle bir dizi vardı di mi, hemen aklınız oraya gitsin şimdi, neydi karakterin adı kırikıri. kraker gibi. sevgilim de güzel tabii, kelime babında. güzel olmayanın bu dünyada işi yok, ve ben, bu güzellik ajansında çay dağıtıyorum etrafa, göze çarpmamam bu yüzden, orda yatıp kalkıyorum. reklamcıları sevmem, çünkü bazıları çok zeki ve bize reklamları hoş gösterebiliyorlar. istanbul'da kalsam çoktan reklamcıydım. bir dünya markasıydım. dünya bir markadır ayrıca. euro'nun altında kalsa da. merhaba derim sevdiğim şekillerde, bazen h'nın üstüne basa basa, bazen sadece meraba, bazen kızlar gibi mıriba, morobo. buradan maraba'ya geçmek çok hoşuma gider, eski marabalardanım, dünyanın pek çok ilkel sektöründe çalıştım. dondurmacılık bile yaptım. külahtan külaha bir aşk yaşamak istiyorum seninle, sonra altı yıl arayla iki çocuk. özel ilgi alanlarım var benim de. hesap makinelerini sevmem, rakamlarla bir şeyler yazmayı bu yüzden bilmem. ahah mürekkebim bitiy. kötüdür bu espri mesela, espri bile değil, söylesene kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümde. arabesk müzikle aramızdan bir dere akar. dolaylı yöresindenim tür kedebiyatının. yazılarımı gündüz ayık kafayla yazarım. yarın istanbul'a uçarım. bohemian rhapsody, ya da la boheme. sağlıcakla.
merab ben ziya. sigaralardan winston box, özel bir sebebi yok, alıştım sadece. yoksaaa, ben de eski camelcılardanım allah'ım, ben de ben de. camel filters contain a blend of choice turkish and american tobaccos to bring you full smoking satisfaction with camel quality. hey yavrum hey, bok var gibi ben gittim bunu halıkent mahallesindeki masalara kazıdım, tabii o devirde kağıt kalem ne arar, çok da efkarlıyım o aralar, onbeş yaş boru mu, bir sakalım bile yok. neyse, demem o ki içkiler arasında karar veremiyorum. özel bir tercihim yok. şampuanlardan nar özlü olabilir. parfümlerden de ne alınırsa kullanırım. kendim almam. kokusuz tatsız sertliği yüksek bir suyum, iç iç kudurmalısın bence. şu an açım mesela, bu da demek olur ki yanıma yaklaşılmaz, her an gümleyebilirim, kimseyi tenzih filan da edemem. şeker hastası değilim. hanımın elinden ne olsa yerim. bekarım. alasmarladık.
merab ben müştak. bu ismi ortaokulda bir üst sınıfımdaki gözlüklü bir çocuktan hatırlıyorum. ismi ilgimi çekmişti, yoksa muhabbetim yok. isimlere özel ilgim var. çoğunlukla muhabbetim yoktur, mahabbetin kel anlamına bayılırım. arapçanın fonetiğini sadece kuran'da seviyorum, konuşulurken ve şarkılarda asla. tabii bir de gafsa ile souad massi'yi tenzih ederim. abdulbasid abdussamed'in kıraatını çok beğenirim misal. benimki de fena sayılmaz laf aramızda. biz yörükler birbirimizden kız alıp verirmişiz eskiden, ben öyle yapmadım. çaylardan en çok hamzabey çayını ve ağva göksu çayını severim (boy boy fotoğraflarım var her ikisinin kenarında rakıyla boy boy çocuklarımız olmuş), bir de çaykur'dan henüz vazgeçemedim, lipton'un kokusu biraz yabancı bana, kötü kokular alıyorum, yine de tekelciliğe karşıyım, çaykur açısından bahsetme gereği hissettim. bizim eve çok misafir gelir gider, bi türlü rahat yok mına koyim. hadi ben kaçtım.
merab ben müşfik. en sevdiğim oyuncak su tabancası. yirmidokuz yaşındayım. bazı şarkılara bayılırım. zihin yaşımı ölçmeye çalışırken pek çok problemle karşılaşıyorum. pillerin bitmesini bilimsel olarak açıklayabilirim. sigara kullanıyorum, leblebi gibi. leb demeden evet evet bende bu huy var. cep telefonum cebimde ikamet eder hassaten. agnostik olduğum yönünde şüphelerim sıfıra yakınsak. askerliğimi yaptım dünden beri, resmi olarak bitmedi. resme karşı yeteneğim zayıf, hayalgücüm geçer (beş üzerinden iki), vasat yani. vasat lafı vasıflı bir laf. karnemde hepsi pekiyi dönemlerim oldu benim de, ama bunu ne tür bir ilkokulda okuduğuma bağlıyorum ben daha ziyade. ordan oraya, ordan oraya, bağlamayı severim. içki içmeyi severim. terimin içki kokmasından hazzetmesem de engel olamayabilirim. bağlamayı severim, tamburu (yaylısı ayrı mızraplısı ayrı), klarneti bilhassa, ses çıkaran cihazlara ilgim var. en büyük uğraş alanlarımdan biri kendimim, epey vaktimi alıyorum. görüşürüz.

13 05 2010

Kaplumbağalar

(Sahne dikdörtgen ve onbeş metrekare bir banyodan ibarettir. Derinlemesine uçta bir küvet uzanmaktadır. Küvet içerisinde bir miktar su birikmiş ve iki adet su kaplumbağası burada yüzmektedir. Küvet üzerindeki banyonun köşesine asılmış iki adet biri mavi biri pembe el örgüsü lif bulunmaktadır. Banyonun girişinde bir lavabo, üzerinde ağzından baloncuklar çıkaran kız çocuğu şeklinde bir ayna, aynanın önünde bir bardak içerisinde birbirine dönük biri mavi biri pembe olmak üzere iki diş fırçası ve lavabonun yanında da klozet bulunmaktadır. Klozette oturan mavi dar pantolonunu indirmiş, bacakları ve poposunun çok az bir kısmı gözüken genç kız, elinde Deniz Arslan çevirisiyle yayımlanmış Gönül Yakınlıkları’nı okumakta ve gözü kitapta, aklı kitaptaki satırlardan çok uzakta, o sırada belden üzeri çıplak tıraş olan genç adamla konuşmaya başlayacaktır. Erkek tıraş köpüğünden bir avuç alır ve kızın dudaklarının üstüne sürer, kız gülerek kafasını arkaya atar ve erkeğin lavaboya dönmesiyle konuşma başlar.)

Kız: Kendini kessen daha iyi bence.
Erkek: Sakallarımı kesince beni sevmeyeceğinden çok korkuyorum.
Kız: Tabii ki sevmeyeceğim. Sen de bu sabun gibi kaygan olacaksın artık.
Erkek: Bana bir sigara yakar mısın?
Kız: (Sigarayı yakar, iki derin nefes çekip klozetten kalkmadan erkeğe uzatır). Midem ağrıyor. Pazara gidip toka almalıyım.
Erkek: Kasığımda bir alfabe fren sıkıyor seni böyle görünce. Dıgıdık dıgıdık dıgıdık.
Kız: Sevme kızım yanarsın diye söyler miydi sana da annen?
Erkek: Güzelim sen sevişirsin benimle Rebeka’nın yerine.
Kız: Üzgünüm, sinyal bulunamadı.
Erkek: Seni klibimde oynatabilir miyim?
Kız: Soğuktu ve yağmur çiseliyordu adlı klibinde mi?
Erkek: Haha.
Kız: Çok güzel güldüğünü söylemiş miydim daha önce?
Erkek: Yirmidörtlü tuvalet kâğıtları ömür boyu yetecek gibi geliyor di mi insana?
Kız: Sen hiç orospuya gitmedin mi gerçekten?
Erkek: Hahaha, ben gitmedim ama o bana birkaç kez geldi, çay içtik.
Kız: Kaç şeker?
Erkek: Bunu bana soran ilk kişisin ve birazdan talimatların doğrultusunda, kanunun namına kendimi kestiğimde son olacaksın.
Kız: Kaplumbağa Kanunları.
Erkek: Hindistan cevizli sabun alalım buraya.
Kız: Kıymıkların batmayacak mı artık memelerime?
Erkek: Sakallarımı toplasana, çelenk yapıcam onlardan, balkona asıcam.
Kız: Sevmediğim çocukları balkonuma gömerim.
Erkek: Sifonda biri var, çekiyorum çekiyorum gitmiyor.
Kız: Seni düşünmemeye çalışıyorum ama her yerden çıkabiliyorsun. Hamamböcekleri gibi.
Erkek: Hımm, nemli biri olmamla bir ilgisi olabilir.
Kız:Varsayım mıyım ben?
Erkek: Evet! Anna da çok uydurmuşum seni.
Kız: Basit ve sıradan bir hayat yaşamak istiyorum.
Erkek: Bayramlarda el öpmeye de var mısın?
Kız: Sincapa benziyor muyum sence?
Erkek: Ağaçkakana daha çok.
Kız: Küçükken çok korkardım tek başıma tuvalette olmaktan. Ben duş alana kadar babaannem klozetin üstüne oturur beni beklerdi.
Erkek: Şimdi de ben tıraş olurken sen beni bekliyorsun.
Kız: Hem de çişimi yapıyorum… Her yeri ıslattııın.
Erkek: Beni de kurula.
Kız: Köpük kaçtı gözüme, yardım etsene çıkarmama.
Erkek: Dur şurda kenarı incili bir yazma olacaktı annemden kalma.
Kız: Üflesene.
Yanlışlık


Aramızda bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda kişi tarafından tanınan cevval karakterimiz Efkâr Hazinses, görüşmediğimiz zamanların ardından yaslı gitmiş, şen gelmiştir, aç koynunu o gelmiştir. Kendisine yönelttiğim, “Sen hiç kalabalıkta anne diye başkasının elini tuttun mu lan Efkâr?” soruma karşılık, olayı Hacivat-Karagöz münasebetine çekmeyi düşünüp, “Ben hiç alabalıkla zenne diye taş kasının belini bükmedim,” gibi saçma bir cevap vermiş, verdiği cevabın saçmalığının bilincine kendisini daha uyarmadan vararak, “Madem sordun, o halde sana bu sorunla ilgili bir hatıramı nakledeyim,” buyurmuştur. Bana da aktarması düşer, gökten de üç elma.

Belki konuyla pek ilgisi yok, nitekim bu herif kalabalıkta hiç anne diye başkasının elini tutmadı. Ben biliyorum, çünkü annesi yoktu, onu doğururken ölmüştü. O nedenle acısını deşmeden, kendisine hem analık hem babalık yapan sarhoş babasıyla yaşadığı bir olayı anlatayım.

Sarhoşzedelerden Efkâr, henüz kendini sağlı sollu ismine (efkâra) batırıp bulamadan, ve dolayısıyla ateşlere atmadan (hani balığı sağlı sollu una bulayıp tavada kızaran yağa atarsın ya, burada bu metaforu kullanmış metafor züppesi) önce, takriben yedi yaşında filanken, dünyadan anladığı sadece bakkal vitrininde filelere sarılmış plastik toplar iken, babasıyla köyde düğüne gider. Babası (Muhsin Mahsun Hazinses olur kendileri), Efkâr’ın eline birkaç kuruş verip, “Skttrriiiii,” narasıyla bulunduğu mıntıkadan uzaklaşmasını istemiştir çünkü köy meydanında kurulan bol rakılı, bol mezeli düğünde rahat rahat rakısını içecek, kafayı bulduktan sonra davula selam çakıp, zurnaya nazır, zeybeklere rahmet okutacaktır. Aklı zaten bir karış havada olan oğlu, onun o hâlini görür de özenir diye de ona arkadaşlarıyla top neyin oynamasını, çember member çevirmesini, ama yüz buldu diye çaya atlamamasını yoksa gelip onu sağ ve sol elinin ayalarına bulayacağını (yine mi aynı metafor be dayı) telkin etmiştir. Efkâr da ortamdan bir koşu uzaklaşıp, büyük bir coşku ve komünizm anlayışıyla arkadaşlarını toplayıp, “Lan oğluuum, Memet, Recep, babam bana para verdi, hadi dondurma yiyelim,” der, der demesine de laf aramızda babasının verdiği para ancak iki kişinin dondurma yemesine yetecektir ve bu durumda babasından ek para istemek durumunda kalacaktır.

Düşünürler taşınırlar; fikri ortaya atan odur, ve eğer biri babasından para istemek zorundaysa bu işi yapması gereken kişi de odur, çünkü eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmüş, ağızları sulandırmış, dilleri burmuştur, ve bunu çözmek zorundadır. Buna pek anlam veremese de (burada biraz siyaset yaptı komünist ahlak ve sosyalist paylaşım ideası hakkında ama konudan fazla uzaklaşmamak için ben sansür koyuyorum) kafasında arkadaşlarını haklı çıkarıp babasının yanına dönmek üzere; iki davul, iki zurnadan mürekkep esmer orkestranın yürekleri kâh gümlettiği kâh kederle inlettiği meydana ilerler. Bu sırada hâlâ babasından parayı ne yüzle isteyeceğine dair senaryolar yazmaktadır (hatta rivayet odur ki kendisinin yazılı veya sözlü anlatım üzere vasatın azıcık üzerinde bir beceriye sahip olmasının sebebi küçüklüğünden beri peşinden ayrılmayan baba korkusu ve bu korkudan yırtmak için yazdığı senaryolardır).

Düğün alanına doğru yürürken bir bira kutusuna tekme atıp yoldan geçen bir teyzeye isabet ettirmesin mi bizim sakarlık müessesesi, teyzeden küfür yememek için uçaradım masaların kurulduğu, rakıların taca oturduğu, pancar salatasının kırmızısının kalpleri hoplattığı, ‘uzun ince bardaklarımız vardı’nın gerçekten de var olduğu, limonun sıkım sıkım sıkıldığı, bir cins isim olarak efkârın buram buram koktuğu meydana gelir.

Aniden geldiği için de, kendini bir anda İstanbul’da bulan taşralı gibi, cüceler ülkesinde bulan dev Gulliver gibi, rakip yarıalanın sıkı ettenduvar defansı içinde bulan tek santrafor gibi (…) hisseder. Bu hissedişe iyice vakıf olup sindirdikten ve ifraz ettikten sonra gözleriyle babasını arar. Ve babasının ilerde sağdan üçüncü masada arkası dönük biçimde oturduğunu görür.

Hava sıcaktır, zaten bu yüzden de dondurmaya sarılıp soğuklayacaklardır ya (gerçi bunun konuyla ilgisi yok), babasına yaklaşmaktadır ve o da ne; babasının gömleği yukarı doğru hafifçe sıyrılmıştır, popo çatalı gözükmemekle birlikte onun biraz üzerindeki, erkeklerde sıklıkla görülen, hatta konuyu şirinleştirmek için çırpındığı aşikâr olan bir rivayete göre tavşan tüyleri olarak anılan ‘üstderiürünüolanipliksiuzantı’ları (bildiğiniz kıl) fark eder. Kendisi de şirinlik muskasıdır ya, aklınca babasına şaka yapmak isteyip, isteyeceği paraya zemin hazırlayacaktır; ama nasıl?..

O tüyleri hafifçe çekerek.

Yavaşça yaklaşır arkadan, tam da adam rakı bardağını kaldırdığı sırada elini o kara tüylere uzatır ve yakalayabildiği kadarını çeker (hani tek mi çift mi hesabı) ve fakat elinin muvazenesi tutmamıştır ve tuttuğu tüyleri maalesef ki biraz hızlıca çekmiştir (gerçekten de o bilindik eşek şakası tek mi çift mi hesabı), ve adam şşööyyllee ağırca dönüp bakar:

“Napıyon lan keraneci?”

Susar bizimki, hatta zorlasak ‘afal afal susmak, aval aval pusmak’ diye de bir deyim bile türer buradan.

“Kimsin oğlum sen?”

Evet, kimdir Efkâr o anda, yerin kaçıncı katına inmiştir henüz adam ikinci cümlesindeyken, daha çok yolu var mıdır acaba? Veya bu bakışların ardından şöyle güzel bir bulamaç gelip, çatıp dayanacak mıdır sağlı sollu yanaklarına? Veya Allah’ın sopası var mıdır ki ona müracaat etse de cezasını o verse?

“Siktir git lan, almiim ayağmın altına seni, zibidi.”

Tozaradım uzaklaşır Efkâr. Bir daha kimseyi, sadece arkadan görünüşüne bakarak tanıdığını düşünmeyecektir.




Yıllar önce anlattığım bu öykü, içinde büyük gerçeklikler taşımaktadır. Ve şimdi benim bu gerçekliği tekrar buraya taşımamın sebebi, tarihin yine benim üzerime basıp tekerrür buyurmasıdır. Bunu bu şekilde hikâye edemedim elbette, nitekim o eski yeteneğimi epey budadım ama yine de anlatma iştiyakım, iştiham zaman zaman rükuya duruyor ellerimde. Benden iki yaş gençlikte kızkardeşim var. Farklı bir şehirde yaşar. Annem onun yanına gider bazen. Bilirsiniz. Ben de memleket izni için, annem orada bulunduğundan kardeşimin evine gittim bir keresinde. Daha önce bir kez gitmiş olduğum için hayal meyal hatırladığım apartmanın önüne geldiğimde, sürpriz yapmak niyetiyle annemi aramamıştım. Kardeşim zaten işteydi. Annem de onun evindeki tadilat için orada bulunuyordu. Apartmanın giriş kapısı açıktı ve elimdeki küçük valizle oraya girdiğimde, ikinci mi üçüncü mü kattı derken kendimi açık olan ikinci kattaki dairenin kapısının önünde buldum. İçerde tadilat vardı ve işçi olduğunu sandığım adamlar girip çıkıyordu. Ben de bir tanesine kolay gelsin dileyip içeri mutfağa yöneldim. Mutfakta arkası dönük bir kadın, evet evet arkadan annem gibi şişmanca, onun kesiminde ve renginde saçlara sahip, ayağında bol pazen etek, evet evet, annem bu diyerek... Kadın bir döndü, pırrr döndüm ben de. Gençtim, sakallıydım, işçi sanmış olmalı. A a a a gibi bir şeyler çıktı ağzımdan. Hafızam durdu bir süreliğine. Başımdan aşağı kaplıcalar ılıcalar şifalı şifasız tüm kaynar sular usul usul damladı, çin işkencesi misali tıp tıp tıp. Adımlarım da geri gidiyordu bu sırada pıt pıt pıt. Hiçbir şey diyemeden çıktım daireden. Üçüncü kattaymış bizim kardeşin evi meğer. Daire girişinde kolay gelsin dediğim adam da evin sahibiymiş.

Yaparım bazen böyle şeyler, normal karşılıyorum.
hÂLÂ

misal, çocuklar okula gidiyor mavi önlükleriyle, hoş ben siyah önlük giymiş olsam da mavilerin ilk demlerine rasladım, bilirim. kız çocuklarının saçları örülmüş, toplanmış, tokalanmış. erkeklerin pantolonları kuru götlerinden düşmek üzere. oynadıkları oyunlar oynadığımız oyunlarla hemen hemen aynı.

misal, mahalleye ekmekçi geliyor hâlâ, kasası kapalı bir arabada sandık sandık ekmekler, o arabanın içinin kokusunu duyabiliyor musunuz. simit ya tükenmiş ya da tükenmek üzere oluyor. eğer öğlenciysem, -okullar kalabalık olduğundan sabahçı öğlenci sistemi vardı- kahvaltı yaptıktan sonra tavuklara yem ve su vermek ilk işim, onlar da hayatlarını sürdürmekteler evimizin hayat bölümünde. ve sonra keyfime bakıyorum okula gidene kadar, keyfimin büyük kısmını büyük bir heyecanla sinha moça (küçük hanım) izlemek oluşturuyor. namussuz ekmekçi ali dayı tam da dizinin en heyecanlı yerinde geliyor. -ali dayı'nın sağ olması ve aynı mesleği devam ettirmesi benim için mühim bir gösterge, memleket kavramının tecellisi, ona inancımın garantisi.-

misal, çocukların saçlarında hâlâ bit ve sirke aranıyor. herkes kendi çocuğunun saçındaki bit için sorumlu bir çocuk arıyor.

nohut (beyaz leblebi) yiyince insanın dudakları beyazlıyor :)

12 05 2010

insan alışkan bir varlık. "her şeye alışılıyor be doktor."

doktor ananneme sormuş, "teyze, gençlik geri gelir mi?" anannem kızmış, "hıı, geli, bekle geli, eben gençliği gelir" demiş. neden cinsel uzuvlar dahil bazı öncel kelimelerimiz çift heceli ve birbirini tekrarlayan hecelerden ibaret. baba, anne(a), nene, pipi, kuku, meme, buna birkaç örnek daha gösterebilirsiniz. benim babam çöpçü. marazi anlamda kullandım tabii bunu. en sevdiğim hastalık afazi. anannemden öğrendiğim kadarıyla sevdiklerimize hitap ederken kokum deriz biz. her şeyi normal karşılamak ne zaman öğretilebilen bir durum. ha bir de şey dicem, normal koşullar altında çok sevdiğim bi laf ve anlaşılan bu ki gitmiyor bu.

10 05 2010

annekastre

varoluşsal bir gerekçe ile intihara meyil verilen toprakların günde iki kez sulanıp, tımar edilmesi. otlarının yolunması. ennime ennelir gün hedyesi almadım. almak istemyodum. hediye uzak ve soğuk gelip üşüttü beni. bugnlerde çöllerde sıçcak delik bulamamak ızdırap kıldı ensemde. berber elini ensemin köklerinde gezdirip benimi kesti ve kanattı, "pardon abi!" eyledi saçlarımda parmakları elinde pamuk. ennama ennalar gün hediyesi çok tüketici diye değil ama her yer çanta, terlik polaris, ayakkabı aynı style, parfüm sürmez daha ziyade limon çiçekli kolonya, polonyalı mendil, aynı şekil bluzlar tanesi yirmi lira, bunlar gereksiz kıldı hediye niyetimi. annler günü sevmedim ben. hiçbir sevmemezlik edindim kendim,e, edinburgh dükü gibi bir insandım, gün boy kendime müzik dinletebilürdüm. billurl, geçiniz. annime süpriz seçtim annilir günü. babmla iksini iksirledim, bi araya getirip bir arya söyletmedim ama kendim icra ettim. tuttum kıllı kolundan ve babma kitaptan ezbere bi ralıntı yaptım. ben gideceğim dedim. temmuz onbeşde abbas yolcu dedim. önümü kesmeyin dedim. ben duramıyorum dedim. evlere sığamıyorum dedim. ann ağlamaya başldı. tuz yüklü sular gözlerinden süzüldü. gemim gidiyor baştan türksünü söyyordum çimdn.

babam kitaptaki bab gibi cevap vermedi. otr otrduğn yer'de dedi. ağzımı bıçak açma

6 05 2010

Babet Ağacı

Kız- 20’li yaşlarda. Elbise giymiştir, saçında papatyalardan taç vardır.

Erkek- 27-30 yaşlarında. Kafasında sihirbaz şapkası vardır.

(Sahnenin ortasında bir babet ağacı bulunmaktadır. Ağacın üstünde içi boş lamba şeklinde susuşlar vardır. Sahne aydınlandığında Kız ve Erkek’i görürüz. Ağacın altında oturmaktadırlar. İkisinin de elinde elmadan yapılmış birer babet vardır.)

Erkek: Askerdeyken en çok neyi özlediklerimden biri nedir biliyor musun?
Kız: Bilmem.
Erkek: Çekirdek. Hani şu Tadım’ın 1 tl’lik paketleri gözümde çitlendi durdu, çitiledim ve astım buna benzer özlediğim her şeyi.
Kız: Beni özlemedin mi?
Erkek: Hımm, sen, hani şu misketlerdeki göz müsün?
Kız: Gerçek ismin nedir?
Erkek: Ahmet, Kul Ahmet, mahallî şairim ben. Geçen gün neyi farkettim biliyor musun, sivilcelerim simetrik çıkıyor, biri sağ yanağımdaysa diğeri solda. Kendini küçük çocuklara öptürür gibi, hadi şimdi de bu yanaktan.
Kız: Aptal. Deden şarapçı mıydı senin?
Erkek: Gerçekten inanıyor musun birinci lige çıkacağına?
Kız: Sen anca orkid reklamlarında oynarsın bu reklamlarınla.
Erkek: Orkide reklamında oynayacağım ben.
Kız: Gözlerin ne güzelmiş.
Erkek: -miş derken?
Kız: Mischa Barton’dan daha güzel ağlarım ben.
Erkek: Babetine bahse girerim bunu yapamazsın.
Kız: Çok sıkılıyorum.
Erkek: Son günlerde duyduğum en güzel cümle neydi biliyor musun, “otuzuna yaklaşmış genç bir adamın gerçekten canı sıkılıyor olabilir.”
Kız: Kızın napıyor?
Erkek: Kızı camiye bıraktım, oğlanı da kreşe vereceğim seneye.
Kız: Ahmet Haşim misin mübarek!
Erkek: Mübarek zatlardan kim kaldı? Eski sembolistlerdenim. Haşinim. Barda doğdum.
Kız: Bardak kadar boyunla bunca safsata, aferin çocuum sana.
Erkek: Yeni bir eve taşımak istiyorum kendimi. ‘93’de yazdığım gibi tekrar dünyanın en güzel şiirlerini yazmak istiyorum.
Kız: Ben ip atlıyordum o zaman.
Erkek: Mayıs çocukları büyüyecek artık. Bak sana babet aldım.
Kız: Üstümüzdeki ağaçtan mı çaldın?
Erkek: Hah, onu ben diktim zaten.
Kız: Kaç pille çalışıyorsun sen?
Erkek: İki satır yeter de artar bile.
Kız: Kışlıkların arasına kaldıracağım korkarım seni.
Erkek: Mevsimliğim yavrum ben.
Kız: İftara çok var. Puff.
Erkek: Dedim sana biraz daha iç beni diye.
Kız: Taklit de yapayım mı sana?
Erkek: Hadi şunu iç de kalkalım. Eve gidelim.
Kız: Burası neresi ki şimdi?
Erkek: Burası TRT Ankara Radyosu. Başka büyük yok. Kapanış
değerli marianne,

"kâmiiil, çay bas!" diye seslendim mutfaktaki anneme.
"yarın bi gün elin kızına da böyle seslenirsin çay istediğinde!" dedi.

a) "hiç romantik değilsin be anne," dedim.
b) "evlilik aşkı süründürüyor be anne," dedim.
c) "babama sormak istiyorum," dedim.
d) vakit kaybetmeden başka bir soruya geçtim.

renoir, ilelebet senin
özgürlük sarhoşu

tekrar ediyorum: dün evde yoktum, ovalarda dolaştım.

çoğunlukla yaptığım gibi kağıt kalem almamıştım yanıma. cep telefonumun mesaj kaydedilen bölümü ise benim gibi virgül üstüne virgül koklayan bir yazman için kifayetsiz kalıyordu. kalem bulursam kağıt kolay, deyip arabanın torpido gözünü açtım ve iki ucu açılmış yarım bir kurşunkalem buldum. kurşun kalemlerin her iki ucu açık olması ya da arka tarafının kemirilmiş olması, benim gibi 'görüntü' tutkunları için tahammül edilmesi zor bir sahnedir ancak içinde bulunduğum o an böyle bir raslantıyı ummazdan gelecek lükse sahip değildim. nitekim doğanın ortasında tek başıma, buna şükretmeli ve bir an önce kağıt arayışına koyulmalıydım. içi boş bir hıyar tohumu kartoneti buldum otların arasında. renkli ön yüzünde aynen öyle yazıyordu ve arka tarafı beyazdı. hemen ele geçirdim. hışırt.

birlikte balığa geldiğimiz arkadaşım zıpkınıyla suya dalmıştı ve ben kenarda, yüzme bilmeyen çocukların su kenarında kumla, kaleyle, kovayla vakit geçirmesi gibi kendi kendime eğleniyordum. kumum kalem, kalemim ve kağıdımdı bu durumda. [kum kitabı; borges bey amca'ya selam saldım] kulum kölem de olurlardı aynı zamanda. ... asli görevim, o an yaptığımız yasak avcılıktan dolayı erketeye yatıp onu korumak ve ani bir jandarma müdahalesine karşı suya taş atıp kargı dibine saklanmasını sağlamaktı ama o anlık gelen giden yoktu. bir taraftan askerde öğrendiğim gizlenme taktiklerini de pratiğe dökebileceğim bir ortamda olduğum için heyecan duyuyordum ama jandarmalar bile yalnız bırakmıştı beni ve ben her sessizlikte yaptığım gibi yazmaya koyulmuştum. çayın kenarındaki kargıların ve benim gibi bodur makilerin rüzgâra selam dururken çıkardıkları sesler ve uzak tarlalarda yonca sulayan pancar motorlarının sesi haricinde tık yoktu. tıp.

gölge bir ılgın altı bulup bunları yazmaya koyuldum. ılgın çok güzel bir kız ismidir ama o kadar da güzel görünümlü bir bitki değildir. hatta adı ılgın olan bir arkadaşım kendisine fotoğrafını çekip yolladığımda epey hüsrana uğramıştı. yine de haksızlık etmek istemem çünkü ılgın bu çayırların en has bitkisidir. bir kere, odunundan çok güzel mangal kömürü olur ve derler ki yılan balığı en güzel ılgın ateşinde pişer. gel gel yanalım ateş-i aşka. dup.

bu arada yolda gelirken gördüğümüz ve ezmemek için büyük çaba sarfettiğimiz -ezseydik işimiz rast gitmezmiş, ama ezmediğimiz için işimiz akgına gidecekmiş, öyle dermiş eski yörükler- yılan, sürekli gözümün önüne geliyor ve sanki oturduğum ılgın ağacının altında tepemden bakıp benimle saklambaç oynuyordu. tıss.

her yerde irili ufaklı böcekler vardı. kırmızı, turuncu, ne renkte ve ne türde ararsan, sanki koca kıçımla bu böceklerin habitatının orta yerine kurulmuştum ve onlar da bana karşı stratejik bilgisayar oyunlarındaki küçük yaratıklar gibi savaş inşasına girişmişlerdi. biri koluma tırmanıyor, bir bakıyorum sırtım kaşınmaya başlamış, bir bakmışım biri seyrek ve kısa saçlarımın arasından aşağı yuvarlanıyor ve bu sırada burnuma basıyor. bir diğeri de desen minyatür tarzan misali kirpiklerimden birine tutunup kulağıma sıçrıyor. ayakabbılarım desen onlar için birer mağara ya da sığınak. hiçbirine dokunmadan, ezmeden hıyar tohumu desenli kağıdıma yazıma odaklanmıştım ki aklıma evden getirdiğim fotoğraf makinesi geldi. yahudi asıllı olduğundan şüphelendiğim -yahudileri tenzih ederim, deyim sadece- babamın bir süpermarketten büyük ucuzluktan mal bulmuş mağrıbi gibi aldığı xacti marka dijital makineyle sanat çalışması yapmaya karar verdim. bu yörede meşhur olan kovboy şapkamı kafama geçirdim ve arkadaşım sudan gelene kadar -evet o bir eşekti, arkadaşım eşek- kendimden bir korkuluk yaptım. bu sırada öğlen sıcağı tepeme usul usul işemeye başlamıştı -işlemek değil, lütfen- . bir kadeh rakı koydum ve onüç yaşındayken fotoğrafçı alaeddin'den öğrendiğim sanatımı icraya koyuldum, tabii o zamanlar körüklü makinalarla çalışırdık ama olsundu, insan yeter ki istesindi. andy warhol'a selam çaktım. kışşt.

sonra elinde kurşun ve zıpkınıyla bir ses de duymayayım mı, "lan ateşi yakmadın mı daha hasan?" diye yükselen. rüzgârın hışırtıları arasında şahsıma yönelik bir iki küfür kelamı daha yükseldi sanırım ama sanatda olur böyle şeyler deyip bozuntuya vermedim. ağzımı bozduğum için balıklardan özür dilerim ama yaklaştıkça susmuyor ve giderek atasözü ormanı olan babasına benziyordu bu pezevenk, çünkü "senin kışt dediğin keçi ormandan çıkmaz amına koyim" deyişi çileden çıkarmıştı beni. cebimden tek ateşli silahım olan çakmağımı çıkardım ve korkuluk olan kendimi bir kenarda çalılıkların arasında terkedip ateşi yakmaya koyuldum. hişşt.

nihayetinde rakıları koyduk fincana. akşamüstü olmak üzereydi ve yerel radyoda yöresel istekler programı başlayacaktı. hemen aradık ve ne alakadır demesinler halep türküsü'nü istedik. birer lakap uydurduk kendimize. tam adımıza okunan bu şarkı başladığında da kadehlerimizi tokuşturup dünya'ya içtik. ayakkabıları çorapları çıkarıp zil zurna oynadık.

rakımızdan bir kadeh de korkuluğa ikram ettik.










4 05 2010

'günaydın' bazen gecikir, işe gitmez hatta, evde oturayım bugün de der. gitmediğim, gitmediğim zaman anlaşılır filan der. oturur saçmalar. eline bir bıçak alır günaydın, enstrüman niyetine sabah sabah, kulağını tırmalar evdeki meyvelerin. kendine bir çay yapar günaydın, demlenmesini bekler, demlenir demlenmez kendine bir bardak çay koyar. şöyle bir mutluluk duysam da tüm dünyaya çay ısmarlasam diye hayal kurar, bunu hangi şairden mi yoksa kendisinden mi ısmarladığını hatırlayamaz. günün ilk sigarasını içende aklını başına devşirir günaydın, aklını sabah kalktığı yerden toplar, yatağına çekidüzen verir. müziğe basar, hemen çeker bastonunu bastığı yerden. günaydın'ın on tane bastonu vardır, sizin bastonlarınızla bir yakaya geldiğinde bu bastonlar, işte o zaman bırakın yürümeyi kanatlanır bütün aksak, topal, hatta çolak hayvanat ve nebatat.

renkler vardır. ve burdadır.

3 05 2010

tutanaktır

aşağıdaki rezillik rüsvalıklarımı bahar temizliği münasebetiyle elden çıkarma gereği hissettim. bunlar iki senelik mallar. en yenisinin bile cesedi çürümüştür. bugüne kadar manzum niyetle ne yazdıysam hepsini atıyorum. kitaplarına almadığı şiirler diye bir başlık altında dahi yayımlanmasını reddediyorum. ne güzel kendi kendime pek güzel gelin güvey oluyorum.
48 HRF 1981

ben zor bi herifim melahat
çanakkale geçilmez bilirim
ben de biraz zor geçinilirim
ha bir de, dışarıdan bazen dinozor gibiyim
içimin komodininin en üst çekmecesinin komedisini görsen
sevişirken “ezergeçerus geldi,” deyip
içini gıdıklayabilirim
memelerini yüreğini sıcaklayabilirim
içimden geldiğince çok da güzel öperim

o değil de
ben zor bi harfim melahat
her lisanda bulunmam
her gasteden kesilmem
akrostişi, huzur ve sükûneti bozarım
hele bir de kazıdıkça kazara belirirsem
kabusu olurum yazarın
yine de, almasan da bir dene derim ben melahat
nasılsa devir kullan at
evir çevir devir devşir emzir beni heyhat
lütfen rezil beni vezir melahat
ona öyle demesem olmazdı
çünkü, bu, bayat, çok, hayta, bir, hayat


sanırım mesele şu
ben zor bi herifim melahat
başkaca “şöyle biriyim” diyemem mesela
evet hayır değilim, şöyle öyle ya da böyle biri değilim
ne divaneyim ne akilim
azrail dayım müsaade etmedi ki şöyle kuytu ölü bir köşeye sinleneyim
sınık sinik (I) sinik (II) bir karakterim
ama zor bi herifim
iyi sileyim bu hafızayı iyi sileyim
azalt beni melahat
daha fazla öksürtmeyeyim


sen beni daha iyi tanırsın ya melahat
seni sevmek demek vücudunu sevmek demek değildir




sev sev ki olmasın sende zerre gurur
gururun olduğu yerde aşkımız ızdırabolur
lüleburgazlı mahallî şair suat dayı’dan duymuştum bunu
şimdi dolaşıyor tüm türkiye’de mahalleli âşıkların cep telefonlarında
biz de dolaşsak nasıl olur melahat?
sanki yeter aslında birer peri bacası olsak
ömür boyu birbirimize tüteriz
kendimiz çalar kendimiz söyleriz
benimle kavilleşsen
bir muhabbet kuşu bile olurum sev diye sen


şükran hemşire: “gene börek almışsınız!”
zeynel: “ne çıkar! hoşuma gidiyor size börek almak. beraber yiyelim mi?”



ben çok zor ve çoktan seçmeli bi herifim melahat
bu şiirimde aşkımı anlattım sana
boşver bunları burda kalsın bu hafriyat
moloz dökmek de serbest üstüme



sanırım neye benzediğimi artık şaşırdığım bir vakit oldu melahat
sen iyisi mi şekerim bitince beni at.
Üşüş Başıma

attilâ ilhan’dan

aysel gel başıma tam sana göreyim
aysel biliyorsun ne zamandır peşindeyim
aysel hadi ama seniyim
seni çok seneyim

aysel tam bensin banasın kuş
aysel kon başıma bir tanesin
seni bekliyordum bari geçerken uğra
ben ve çayım hep tazeyiz sana
küp şeker hiç üşenmem kırarım ikiye
gel çift sır küpü olalım

aysel tam da hayallerimdeki acısın

aysel gel başıma kafama sadece seni takayım
biliyorum biraz erketedeyim yıllardır mahmut’um dalgacıyım
mamafih eski klasik bir â, belki tel bir siyahım firketeyim tokayım

aysel çabuk
saat tam arka sayfayı çevirmek üzere
dönmeliyim adi bir şaire dönüşmeden önce

aysel hadi serin olacak sanki hava

aysel gel başıma
bütün saatlerim denizi dalga geçiyor
bütün balıklar ölümüme ayselâ okuyor

aysel hadi
başım üşüyor.
Bırak Hacı Ya

sigarasız bir kamyon şoförü gibiyim
sigarasız bir gerilla nasıl olursa ben de öyleyim
veya sigarasız keith richards mı demeliydim

sigarasız gerilla sigarasız gerilla sigarasız gerilla
(bunu kendime üç kere söyledim)

bir yanım kırıldı sigarayı bırakınca
kâh bacağı kırık bir karınca
-bir karıncanın bacağı vücudunun kaçta kaçı eder
neresine siner bu geri kalan dumansız keder-
işte nöyle bir şey

kırıldım bir yanım
bazan yürüyemiyor gibi oluyorum tüm yolculuklarım muavinsiz
bazan dilenesim bile geliyor; devrim affet: yar bana bir sigara
nefessiz kalmak bile sanat olmaktan çıkıyor alabildiğine lirik
kafessiz kalmış bir muhabbet kuşuna hayır işlediniz mi sandınız onu serbest bırakınca
kendiniz

çayı bardağından başka bir yere koyamazsın düşün bir
bardak çayın kafesi
demek mi ki her şey herkesin, herkes her şeylerin kafesi
-ben işemedim miki işedi-
hey gidi efelerin efesi
sigara bırakılır mı sandın
yandın aldandın

fevzi atlıoğlu ile saz eserleri
pink floyd pulse konseri
çaya atılan kırık bir karanfil
hiçbiri

yıllardır okeye döndürüyorum şiirimi
ben siz sigara sız hiç biri

bıraktım ya mesela ben
sanki duyamıyorum diğer kulağımdan gelen sesi
eşitsizlik ve dengesizlik var bakışlarımda
bir gözüm ömrümün gerisinde duran kültablasında
izmarit, mahalle aralarında dolaşan bir amcanın ‘var baliiik’ sesine tekabül

teröristler çubuk içiyor dağlarımda
sigara şimdi serbest bırakıldı ya boğazlarımda
dumanlar yankılanırken mağaralarımda
bir pakette yirmi harami taşıyor yük trenim
birer eşkıya da mesken tutmuş vagon aralarında

iyi günde kötü günde ölümde dirimde

sigara ben artık uçamıyorum sanırım
tek bacakla yürünmüyor veya tek kol kaş göz bilumum uzuv
abarttım mı sanki
gerçek olmak gerekirse bir inat üstüne devam etti hayat
yoksa pek çok şeyi bırakmamayı nasıl biliyorduysa bu içimdeki tutkal
seni de bırakmayabilirdi

seni de
seni de
hey sen!
seni de
onu da
bunu da
şunu
da
da
den den
Evet


sarı bir adam biliyor sadece
zühtü ile meryem [hangisi önce]
bu mutlu gününüzde
çuvaldız hep bana

şu saatlerde evet dedi
ayağına bastı oonun
oonun ayağına bastı
evet
ayağıma bastın çocuk
çok kötü bastın çocuk
tırnağı biraz fazla kesmek gibi dibinden
acı
geçecek
bir iki günü bulur

bu evet'in denmesi

yaktın yandırdın beni
yıktın yıkadın beni
yıkadın ve dolaba kapadın
ve biz içerdekiler büyük bir gürültüyle yıkıldık
ıpıslak
'sen içerdeyken ben'
aldırma ulan 128
ben içerdeyken sen
evet; çoşkuyla, közlerinde kahkahalalalalarla
gözlerimde balyozlaşlarıyla
talaşlarla
çapaklarla
kaynak kıvılcımlarıyla

sonusuza kadar evet
artık sizin de bir defteriniz
içine çocuklarınızın adları
zühtü meryem hilal gülnihal boranalp kürşat kutadgu bilig



“çekirdek eğlencelik
çekirdek eğlencelik” (arada bir nakarat)



insan üzülen bir varlıktır kurt
tarkan viking kanı içecek bu gece
insan üzülen bir varlıktır kurt
where will you sleep tonight mesela
veya bu gece bütün gerçekler gerçeğe girecek
çuvaldızı giren çıkanı bana benim hesabıma yaz allah'ım
veresiye kabul etmezsen bu gece topluca kapatırım
o veresiye kalmadan

prozit şerefe prozit
bu saatlerde evet demiş olmalı
evet dediniz ve kaybettiniz hanfendi
gülünüz
bir defter kazandınız bordo bereli
bunu atatürk'e borçlu olmalısınız pek medeni
prozit şerefe prozit
o ağacın altını şimdi anıyor musun
siktir git
yaktım o ağacı bütün ormanı aman ormancı canım ormancıyı
elinle yaktığın ateşi gözyaşınla söndüremezsin orman ihbar alo yüzyetmişyedi
yengen elmayı yedi
o ağaç prozit
ondan kestiğim filizi sivriltip sivriltip
kürdan değil
kalbime tekmil
selam durdum ciğerlerime dokundum
o saatlerde evet dedi
bir adet sarı lamba bunu biliyordu başından beri
bana söylemedi
küfür yok bebeğim küfür yok
aci

biz acıyla emirgan'da barbut atardık bebeğim
biz hacıyla eskişehir'de mazbut birer tatardık
çekik içli
boşver bunları
şu saatlerde he dedi

acı
önümden çekil moruk
şu saatlerde taca çıktım
rüzgâr çıktı
aldı beni götürdü
hepimiz topuz
topunuz topsunuz ey dünyalılar
imza diye bir şey ne için var
ne için neye bu kahkahalar

şu saatlerde evet
çuvaldızı kendime













Okuyucu Yorumları

skipjames: modern bir ümit besen bestesi gibi duruyor. nikah masasına terennüm.
buddyguy: bu ne lan!
bigmaceomerriweather: kendimi buldum. ilk zamanlarımda yazdığım şarkı sözlerine benziir.
kokotaylor: kuku düşkünü bir ergen kedinin uzanamadı ciğere mundar mı murdar mı diyor siz.
susantedeschi: bir erkek beni böyle öfkeyle sevmiş olsa, bilmem nasıl olur ki.
alifarkatouré: doğulu bir hava sezdim.
mississippifredmcdowell: mississippi kenarında rakı içer gibi.
ibrahimsadri: aa, benim dizeyi çarpmış, ece ayhan’dan çarptığım dizeyi. ortak bir bağımız olmalı, veya bir anısı filan.
ormancı: şimdi babanı laciverde boyadın.
Madonna Olacakmış

madonna olacakmış
gülmeyin
belki yarası var
çok gülümsemiş, mutsuz olmamış
belli şakası var

(nil)



kahvaltım olsana madonna
gözlerin sürsün yüzümdeki bu çorak tarlayı
ayçiçekleri zeytinler filan sulayalım çayla
sen sen ol kahvaltım ol
tamam olacaksın
madonna da ol
parmak bas en zayıf notalarıma
kezzap tuztuhu filan dök bütün havuzlarıma
yeter ki canlanayım, demleneyim
bakma şimdi kıyıya vurduğuma

kahvaltım ol madonna
madonna ol
gülmesinler
güldüğünü hissedeyim
gözlerin yeni açmış birer domates
maraz bulmuş bu ağacı ilaçla madonna
gülgillerden filan isteteyim seni
çilekler gibi yayıl topraklarımın üstüne
kalemin bedenlerinde birer adet benek
nokta noktalı bir şeyler
gül bana madonna
reçelim olmanı isteyeceğim sanırım senden bir ömür
kahvaltım olur musun madonna
bergamotlayalım akdeniz’in bütün yaylalarında
yörüklere maya çalalım
akdenizlere her inişimizde kelebekler’den kelebek toplayalım

hissediyorum bazen
madonna olacaksın
gülmenden içinden dışından ellerinden ağzından telinden telvenden
hele o çayda açtığın yol koku doku dokun yok mu
gel al bu yolcuyu bir çay içir yüzünün dinlenme tesisinde

kahvaltım olur musun madonna
sabahları acıkmayı o’ndan öğrendim
sana ben öğreteyim
çörek otu toplayalım böreklerin üzerinden
gözlerine filan dönüşsünler
kaç zeytin yediğimizi unutalım
zeytini ağacıyla birlikte yiyelim
çekirdekler başımızdan konfeti döksünler
ekmekler arkamızdan ağlamasın
tabak çatal orkestrası la cumparsita çalsın
biliyorum madonna olacaksın
kahvaltım da olur musun
altını birlikte alırız bu hayatın
sofra bezini kuşların önüne dökeriz
tuş sesleri ovalara yayılır
yeter ki olalım madonna
birbirimizin dikişlerini fırçalarız
kanal tedavilerimizi yaparız

evimizin planını anaokullu bir çocuğa çizdiririz
kahvaltım olursun
bir dağın eteklerinin plilerine bir soframız
ne de bahtiyarız
her daim meyve bulunduranım ol
ziyanı yok madonna da ol
bırak dökülsün temizleriz
güneş girsin doktor girmesin o bizim evimiz
miras değil zo alınterimiz olur
annem sana terlik pabuç alır

bora’nın ve üçsan’ın saklama kapları güzel, kaliteli, bak bunun üç tanesini bir milyona aldım
ne dersin, madonna olacak mısın? kararlı mısın?

kahvaltısı olalım birbirimizin
çayı çemberi çekirdeği
panzehiri zembereği
battaniye altına girip yoğurdu bekleyelim sütler gibi


ah madonna
sen çok hülyalı bir kız olacaksın
madonna olacaksın
işte geldiniz (I)
mayıs

hıdrellez gibisiniz
işte geldiniz
hoş geldiniz

o o
gözleriniz! de mi buradaymışlar
hoş gelmişler

dostlarım, beni bu iskeleye fena bağladılar

sofranızı uzaktan seyrediyorum
burada ha bu babaya bağlı kalıp
tahir olmaya özenip
tahripkâr tahrirler karalıyorum

hayır, kusurunuza bakmıyorum
sorun da yok, tek başıma içiyorum

işte geldiniz
hoş geldiniz
yollarımız gözlerinizde kalmıştı
ne de içtendiniz

neredeydiyseniz neredeydiniz
BANA NE GETİRDİNİZ?

bu evcil harflerin afacan evciliklerine gözlerinizle mi göçlerinizle mi dikkat edersiniz?

şimdi söyleyin bakalım
sizin de var mıdır herhangi bir ederlesiniz
mayıs’ın altısında bir dilekle geceden suya bırakılan
sabaha gerçekleşmesi beklenen
yahut bir şarkıda içli mi içli mi içli mi içli söylenen?

işte geldiniz
eliniz boş gönlünüz loş geldiniz
devlet başta kuzgun leşte geldiniz
bu ne rahatlık! sergüzeşte geldiniz?
bu kadar da geç kaldınız, sanki eldiniz
yine de yine de hoş geldiniz

şimdi bu iskeleden üstüme -tütün- basıp
ıslıklı bir şarkı tüttürüp
geçip gidiniz.


o değil de, çileğe pudra şekeri veya bildiğimiz şeker dökmeli miyiz sence?
-bence hayır. bundan yana değilim.

2 05 2010

külüstüre binip ilerlememizle gelişti pek çok şey. artık murat 124'ler yok biliyorsunuz piyasada, onun yerini murat 131'ler aldı. çelebi adını verdiğim murat 131, lpg donanımlı arabamıza atladık yola çıkarken, yokuşlarda gaza yüklenip aşağı inerken boşa alıyorduk elbette tasarruf açısından, yemin ederim yaptık bunu. çam ağaçlarının etrafını çevrelediği, yılların sıcağının asfaltı yiyip bitirdiği yollarda seyreyledik bir süre. ve düğün evine vardık. saat öğlen onikiyi yeni yeni geçiyordu. beş adet müstakil evden ibaret kümenin ortasındaki hareketlilikten hangisinin düğün evi olduğu rahatlıkla sezilebiliyordu; yol kenarına park etmiş arabaları ve davul zurna sesini takip ederek, harım girişinde gelenleri karşılayan şişman düğün sahibiyle tokalaşıp, okuntu adını verdikleri ucuz hediyelerimizi verdik ve hayırlı olmasını temenni ettik.

üç erkektik ve oğlan düğünü denilen gündüz yemekli içkili eğlentiye katılmaya gelmiştik. gelirken, aramızda, erken mi geldiğimize dair tereddüt içeren ufak yollu bir tartışma taşımıştık ama eniştem son noktayı koymuştu, "oğlum geç gidersen ne yiyecek bir şey kalır ne de adama bakarlar, millet kafayı tuttu mu senle ilgilenen kalmaz, en iyisi onbirbuçuk oniki arası gitmektir." diyerek. arabadan iner inmez davul zurna gürültüsünü duyunca içim cızz etmişti benim, nicedir özlediğim bir sesti ve rakı da olacaktı yanında. gündüz rakısı. beni bir sandalyeye iple bağlayıp, önümde davul zurna eşliğinde rakı içerseniz pek âlâ bir işkence yapabilirdiniz nefsime.

babamı temsilen orda olduğuma dair anekdotumu dile getirdim ve selamlarını ilettim düğün sahibine ve bize hemen gölgesi değerli bir masa ayarlandı. tam saatinde gelmiştik, etrafımızda içmeye başlamış sadece iki masa vardı. masamızın üzerine üçüncü hamur bir kağıdın örtü olarak yayılmasını bekledik. ortacı çocuklar kollarına birer kırmızı yazma bağlamışlardı ve bu şekilde kendilerini belli ediyorlardı. bu gençler genelde düğünü olacak olan gencin arkadaşları veya akrabalarıdır, benim de bu kutsal vazifeyi muhtelif düğünlerde yerine getirdiğim olmuştur. masanızın bir ihtiyacı olduğunda onlardan birine seslenirsiniz, ki çoğu zaman seslenmenize gerek kalmaz çünkü onlar sürekli kontrol halindedir, malum sarhoş masası tehlikelidir, bekletmeye gelmez.

bir masalık kalabalık oluşmasını bekleyen üç kişi daha geldi ve altı kişilik, diğer üyelerini de simaen tanıdığım bir masa oluşturduk. evet, aralarında beni gerecek herhangi biri yoktu ve ortamın tadını rahatlıkla çıkarabilirdim. mezeler ve yemekler gelir gelmez, düğün sahibi, onların kiloluk dedikleri 100'lük bir yeni rakı getirdi, onu görür görmez gözler açıldı. bazı düğün sahipleri paradan kısırganarak(?) burgaz veya diğer düşük markalı rakıları alır ve bu durum ziyaretçi ahalisinin gözlerini kısar. masanın en yaşlısına sakilik görevi verildiği rakı şişesinin eline tutuşrulmasından hemen anlaşıldı ve uzun ince bardaklarımız doldu. ortacı gençlerden buz ve su rica edildi.

bu sırada iki davul ve iki zurnadan oluşan orkestra iki metre ötemizde sanatını icra ediyordu. aslında benim için pek rakı içmeye hacet yoktu sarhoş olmak için, bu orkestranın sanatı yeterdi artardı ama yine de ikisi bir arada tadından yiyemeyeceğim bir şölene dönüşecekti benim için. üstelik, düğün evi, bir dağ yamacında, bizim külüstürün bile zar zor ikamet edebildiği bir yolun sonunda konuşlanmıştı ve taşlar, kayalıklar, kızılçam ormanlarının hemen altında bizimle birlikteydi. bu ayrıntıların tarafımca görülmesinin ve önemsenmesinin kaynağı ise bir yörük ailesinin düğününü kutlayacak oluşumuzdu. keçiler ve çoban köpekleri dağdan aşağı doğru nazar halindeydiler. alçaklı yüksekli kurulan pek çok yemek masası ve civarda seken başları yazmalı keklik gibi yörük kızlarının kaçamak gözlerle seyri akıbetimi koyulaştırıyordu.

ilk yudumlar, 'hadi bakalım, hoşgeldik' denilip kadehler tokuşturularak alındı ve gayrısı herkesin kendi rakı içme kararına bırakıldı. daha önce de tecrübe ettiğim üzere bu tarz masalarda sürekli kadeh tokuşturmak adap dışıydı. herkes içme hızını kendi keyfine göre ayarlardı çünkü malum, bu rakıydı ve adam çarpardı, adamı adam içinde rezil rüsva da edebilirdi. yudumlar arttıkça, kadehler dolup boşaldıkça orkestra tüm hünerini sergilemeye devam ediyor ve özellikle zurnacı, attığı sololarla keyfime keyif, düşünceme düşünce, hissime his katıyordu. saat yine öğlen olduğunu belirtmek istediğim üzere iki'ye geldiğinde ilk 100'lüğümüzü bitirmiştik ve yenisi masamıza teşrif etmişti.

işte her şey o andan sonra başladı. davul zurna ekibi herkesin kafayı aşağı yukarı tuttuğuna inanarak hem bahşiş toplamak hem de kafaları iyice zil zurna etmek üzere masaları dolaşmaya başladı. hatırı sayılır muhtarlar, köyün ihtiyar meclisi, beldenin öğretmeni, damadın arkadaşları, biz... bizim masamıza buyurup "afiyet bal şeker olsun, isteğiniz var mı" şeklinde baktıklarında daha önceden cebimde hazırladığım üzere beş tl'lik banknotlardan birini iyice kıvırıp zurnanın deliğine sokuşturdum ve istediğim şarkıyı fısıldadım. zurnacı iyice kulağımın dibine yaklaştı ve allah kompresör mü verdi kendisine ciğer niyetine bilmiyorum ama ne verdiyse üflemeye başladı enstrümanına. bazı şarkılar, ehil olmak şartıyla bu orkestranın elinde içinden çıkılmaz birer labirente dönüşür, bile isteye kobay niyetine döner dolaşırsınız müziğin ahenginin içinde ve sonra labirentin rasgele bir yerinde sızar kalırsınız. bir beşlik daha çıkardım ve bir şarkı daha istedim. eniştemin kulaklarımı hedef alan sesini duydum sonra, "lan pezevenk, sarhoş mu edeceksin bizi!"

...

eve geldim ve istedim ki bana bir kahve yap. çoraplarımı filan çıkar. çay pişir. öp ve ayılt beni. evlen filan benimle.