ama arkadaşlar iyidir



18.09.2021

 Son otel akşamı


Her şeyle her şeyin arasındayız

Birine öyle uzak, ötekine bu kadar yakın

23.06.2021

4.0 

Merhaba,

Bu bu bu gün dalya dedik. Bu işin böyle olacağını nerden bilebilirdik. 

Gün içinde kendimi sürekli bağırmak isterken yakalıyorum, 'hey hey, çekemedim Akçagız'ın göçünü' diye bağırmak istiyorum. 

Bugün bir devrin sonuna geldik, dolayısıyla bir devrin de başına. 

Bu devriklik başımıza geldi. 

17.06.2021

 Merhaba'ydı tabii

Lisede sevdiğim kız "merhaba" yazmazdı, "meraba" yazardı, bunu hiç unutamam. Üstelik; adı, Türkçe miydi, Türk Dili ve Edebiyatı mıydı, her neyse işte o derste, en iyi kompozisyonları o yazar, o dersten en yüksek notları o alırdı, üstelik babası o ilin Milli Eğitim Müdürlüğü'nden emekliydi, üstelik on parmağında on marifetti. Çünkü bunu bilerek yapardı. Ben de bazen yazdıklarımızın yazdığımız gibi okunması gerektiği tarafında oldum. Bazense yazdıklarımızın konuştuğumuz gibi okunması. Bazen yazdıklarımızın sustuğumuz gibi okunması. Korkarım çok taraf değiştirdim. Tarafgir. Merhaba. Maraba. Berhava. ve çeşitli kelimeler susular. Bazı insanlarsa benim gibi sasılar. 

"Günler günlerimize tane tane damlarken." Günler şakaklarımızdan tane tane damlarken. Yüzümüzden aşağı bir akgın. Sabahları katıldığımız toplantılar. Katlettiğimiz kendimiz. Ki sabahlar daha kaliteli olmamalı mıydı. Geçiniz. Rüyalarımız kendimizle toplantılarımız, rüyalarımız diyorum kendimizle yaptığımız toplantılardır. Şimdi yoklar, Mehveş, meneviş. Mehlika, çeşitli isimler. İnsan 40 yaşına yaklaşırken çeşitli özel isimleri hatırlamakta sakınca görmüyor, daha bir özgür daha bir boşvermişimdünyaya oluyorsunuz. 

- Tamam da, 

- Tamam da ne? 

- Tamam da, 

- Tamam da ne.

Size Mıcır ile Moloz'un hikayelerini anlatmışdım. Daha neler anlattım üstelik. Bazı semt isimleri çok güzel. Bazı isimler bazı saatler bazı terlikler bazı seramikler fincanlar içkiler kahveler kupalar sigaralar. Biz bunları birbirimize anlatamadık. Fırsat olmadı diyelim. Ama elbet bir gün doğacaktır vadettiği günler Hakk'ın. Sizlere ZeZe bitkisini tavsiye ediyorum. Odalarınıza yeşilliğiyle küşayiş verir. Geyikleriniz ona bir başka hasetle bakar. Bakar bakar bakar. 

İnsanın 40 yaşında en çok da zamanı olmuyor, ki yazabilsin. 

14.06.2021

Bir Otel De Sizin Adınız

Sonra sizlere öyle birkaç arkasız söz sıralayayım. 

 Merhaba,

Birbirimizi bolca a yırdık. Birbirlerimize ay rı lıklar boca etdik. Sonra suçu ıslak mendillere mi atdık. Yağ satdık bal satdık, ustamız olmadı biz satdık. Sahi bir mendil niye sanar Ahmet Abi. Bir mendil ne olduğunu sanar. Her şey sandaldandı o kadar. Sandalwood. Woodstock. Woody Woodpecker. dUR bakalım heybeden daha neler çıkacak; hah; Polonyalı mendil. Ötesi yok, bence burada durup dinlenmelisiniz :) Yoksa siz de bir vakit birilerinin dinlenme tesisi miydiniz?

Malum babalarımız annelerimiz hep derler, sayılı gün çabuk geçer. Şunun şurasında ne kaldı. ... Bundan yaklaşık kırk takvim yılı öncesinde Ege'nin bir ilçesinde müstakil tek katlı bir evin tek katında dünyağa geldim. Ebemin kim olduğunu hatırlamıyorum ama ebem varmış. Ebeme hiç küfrettirmedim. Şiddete karşıyım ama bunun için gerekti ve adam vurdum, orta ikiye gidiyordum. Ha beddua edenler olmuştur o da ay rı. Her neyse, ebe diyorduk. Körebe diye beni seçdiler, kırk yıldır döner dururum da bulamam. 

 Merhaba ey güzel çiçek,

Biz sanki o zamanlar dünyağa neden geldiğimizi hiç sorgulamıyor muyduk sahi neydi. Oysa evet hiç öyle yapmıyorduk. Dünyanın toprağıyla teyemmüm biz, yo hayır biz öyle yapmıyorduk. World was on fire. Parmaklarımıza ve özellikle tırnaklarımıza çıraklıklarımızın siyah izleri sirayet ederken sanki o izler ömürlerimizden hiç silinmeyecekmiş gibi hissetmiyor muyduk sahi. Duvarlara yazı yazanlar arasında biz neden yer almıyorduk. Yo, öyle değil muhabbet kuşu. Evet bir muhabbet kuşu da ben olurum sev diye sen. Şimdi, dur, başa dönelim. Günler yeni ağarıyordu, sabah kalkılıp işe gidilmiyordu, dur ben bunu hatırlamalıyım, woke up on a good day. Aklıma sürekli Istanbul üşüşüyor. Bir sandalyeden doğrulup kalkıyorum mutfağa. MUTFAKTA BİRİ Mİ VAR? MUTLAKTA BİRİ Mİ VAR? Herkesin soru işareti kendine. Herkese benden çay. Hermes'e benden çay. Mizantropluk filan, sahi biz bunları yaşadık mı. Duyan da Fransa'da yaşayan bir sevgilimiz oldu sanır. Halbuki biz bu dünyağa düştük düşeli. Çatalları kendimize, bıçakları düşmanlarımıza batırdığımız bir çocukluk. Kendi mayhoş tadımızın farkına vardığımız bir ergenlik. Yo, o ağaçlara ben tırmanmadım, o memeleri ben öptüm o ayrı. Biz oralardan kendimize bir gecekondu beğendik. Aman neyse, tırnaklarımızla kazıyarak ulaştığımız bu yerde uzlaşmamak için elimizden ğeleni yapamadığ, yapamadığ, yapamadık. Blues sevdik. Öğrenmeyi sevdik. Şimdi, kollarımda lekelerin arttığı, motor melekelerimin azalmağa başladığı bu yaşımın arefesinde, "güzel gözlerinin meyhanesinde" [kalp kalp kalp] yüzümde kızarıklıklar. Durun sahi bunu anlatmalıyım, ortaikide okulun rehberlik hocasına gitmişdim, ben konuşurken yüzüm çok kızarıyor diye, bakın insanların talihi eğitilmezdir. Tarihin eğilir bükülür bir şey olmadığına da yıllardır inandım zaten, 16 C, Açık. Geçti sevdalarla ömrün, ihtiyar oldun o gün. 

Yine kaşlarımı çatdığım bir akşam. Geçen gün Hasan'la konuşduk, Mustafa'yla da konuştuk, Selim'le de konuştuk, Nazım'la da konuştuk. Dedik ki konuşabilmek ne bileyim. Tabii çeşitli konuştuklarımız oldu. Konuştuğumuz oldu. Have I told you lately that I loved you. Kiremitler, kuruyemiş kabukları filan. Sahiller, çadırlar. 

Yo ben bu yaşın adamı değilim arkadaş. 

4.06.2021

 I remember you well in the Chelsea Hotel


Merhaba. Güle güle abi. Merhaba.

Bu hafta Badem öldü. Badem son sanıyorum -almost- bir senedir büyük bir teselliydi. 'Porto Teselli'ydi. Dimitra Kopulo'ydu rahmetli. Leonard Cohen bir gözü kör bir köpek olsaydı kesin Badem'e benzerdi, ama değildi. Beşiktaş'ta bir tekel bayii vardı, hemen Kartal Heykeli'nden yukarı doğru tırmanırken sağda, adı Küçük Ev'di, yine burada mutlaka anlatmış olsam gerek - [bazen burada kesin anlatmışımdır diye aradığım şeyleri bulamıyor ve şaşıyorum, hayret, nasıl anlatmamış olabilirim ki diyorum, bazense burada anlattığımı hiç hatırlamadığım bile şeyleri alakasız bir websitesinde bu blogun linkiyle görüvermez miyim, şaşıyorum, 'şaşıyorum hâlâ insanı kanatan hakikatler olmasına', küçük kliklere, linklere, klinkerlere, herbirine her birine.] [İnternet öyle bir alem ki oraya koyduğunuz her şey bir gün elbet karşınıza geri çıkacaktır ki biz buna reenkarnasyon diyeceğiz gelecek nesillerde, buraya koyduğunuz her şeyin bir gün karşınıza çıkması sizi kırk yaşına geldiğinizde utandırabilecek ya da en azından mahcup kılabilecektir, neyse ki kırk yaşında değilsiniz değilseniz.] - beni Dimitra/o Kopulo şaraplarıyla tanıştırmıştı, o zamanlar Kısa Ballıca içiyordum, pakedi 1.000 TL idi. İşte o adam, sonra Eskişehir'deki o adam, bakkalından kasabına, manavından tezgahtarına zihnim insanlarla dolu. Sizleri hiç saymıyorum farkındaysanız. Di gel otur o güzel boyuna ben de ölim. Makinistinden hostesine imamından müezzinine zihnim. Bazen Mustafa'yı düşünüyorum geçtiğimiz günlerde doğumgünü olan. İnsan diyorum, hayatında hiç alkollü içki içmemiş, nasıl olur da katlanır, zihnini nasıl atlatır, aklım almoor, ama demek ki olmuş ve oluyor. Olur a.

Gel bana güle güle de. Hem biz burada kırk yaşına yaklaşıyoruz bayım. Şimdi, buradan hep beraber Çin'e gözyaşı gönderelim mi ne dersiniz.  

3.06.2021

Merhaba idi Bayanlar Rotringler,

Yaş ilerledi. Yaş ilerledi de insan kurudu mu, su çürüdü mü, suydun sen de bırakmadılar mı gidesin? [Bıraksalar*] Bundan yıllar önce yine bir akşam Eskişehir'de evde müzik dinliyorum, o zamanlar 20'li yaşlardayım, Muse filan çok meşhur, Muse bence hakkıyla meşhur, hem adı Muse, ne kadar güzel, ne kadar talisman, yine hatta belki tarihlerden 3 Haziran, 2009. Yo buraya nostalji kuşağına gelmedim. Demem o ki, pek çok şeyi çok geç öğrendim. Yani öğrendiğimi anladığımda akıl alır gibi değil dedim hatta kendime. Kendime o hatta bir minibüs aldım. Yok, bu gün bu itiraflara hazır olmadığımı fark ettim şimdi. Demem o ki, bunu lütfen 'demem o ki' tonlamasıyla okumayın, o bir lafın gelişidir beni bilenler bilir. Düşünsene adam film çekiyor ve karakterlerinden birinin lakabı İskoç, diğerinin Maradona, elbet her şeyin bir hikayesi var. Misal, ben şiirleri sesli okuyup sesimi kaydederken -ki yaparken çok keyif aldığım bir hobidir- 'her' kelimesinin her geçtiği yeri 'er' şeklinde okuyormuşum gayrihtiyari. 'erkese benden çay.' parmaklarım kaşınıyor kaşıntılardan. gözlerim doğuyor dünyanın beni kestiği konturlardan. İlk güneş gözlüğümü aldığımda -ki hâlâ güneş gözlüklerine inanmam- otuz sanırım yedi yaşındaydım. Bana ilk güneş gözlüğüm hediye edildiğinde -ki hâlâ güneş gözlüklerine inanmam- otuz sanırım üç yaşındaydım ama kendim alana kadar hatra binaen dahi olsa takmadım. Güneş ilk gözümü aldığında sanırım altı yaşındaydım. Ha benm gözlerm çok güneşler çalmıştır o ayrı mesele ve bilahare. 

Kırk, kendime yorulabilir bir insan olduğumu itiraf etmeğe yeltendiğim ilk yaş olacak gibi görünüyor. Ki henüz bunu kabullenmiş değilim ama sanki bu yaşımdan sonra ben de diğer insanlar gibi yorulan biri olacağım sanırım. Bence, bundan Gülen Adam gibi Yorulan Adam adlı bir film yapabilirdiniz. Yorulmam yani, yorulmak nedir bilmem ben. 

Yaş dönümü demişken, geçtiğimiz günlerde pek çeşitli Mustafaların doğumgünüydü Mayıs'ın 22'sinde. Kuğu gibiydi Mustafa di mi, 22'yi kuğuya benzetmiştik yine yıllar önce burada sizinle birlikte. Kırk yaşamamdan itibaren sevdiğim sevmediğim herkesin doğumgününü kutlamağa karar verdim, nasılsa illa ki birilerinin o gün doğumgünü olduğundan haberdar oluyorsunuz, kutla gitsin, tüm insanlık kendini iyi hissetsin, ben kutladım diye değil, onun günü kutlandı diye. Benim kadar kendini insanlar kendini iyi hissetsin diye adayan azdır. Yakınlarıma zulmüm ayrı. 

Bu kırık kırk yaş arefesinde kendimi hayatımın hiçbir döneminde bu kadar çirkin hissetmemişdim. Ki ben güzel bir çocukluk ve gençlik geçirdim.


* Buna daha önceki yazılarımda değişmişdim.

1.06.2021

Herkesin bir Istanbul'u vardır ben bilmez miyim. Herkesin bir Istanbul'u bir de Istanbul'suzluğu. 

Dün Beşiktaş, bugün Bornova, reva bana. Şayet iyi bir Türk musîkişinası olsaydım insanları makamlara benzetecekliğimden hiç şüphem yok lakin o kadar Beşiktaş Musîki Derneği, bir o kadar Çırağan Musîki Derneği üyeliği yapmış olmama rağmen basit hanendelikten öteye geçemedim, nazarî bilgim de kısıtlı kaldı, yoksa elbette hepiniz birer makamdınız hiç şüphe yok. Yine makamsınız makamsanız ama sadece isim benzerliği, Suzidilara, Evc, Suzinak, Şevkefsa, Nihavend, Sultaniyegah, Hicaz, Ve Saire.

Evet Taksim'e bir cami yapılmış, Levent'e bir cami yapılmış ve bu bana dokunuyor üzgünüm.
Derdim cami, havra, kilise, mescid, hamam, her ne ise yapılması değil, şehirlerimizi bozmayalım derdim. 
Derleer derler. 

Çok Üzgünüm başlıklı bir şiir kitabı vardı hiç sevmediğim bir adamın. Ama şöyle bi durup düşündüğünde şiir kitabı adı olarak müthiş bir seçim olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. İnsanların ve timsahların haklarını teslim ederim. Bugün gördük değil mi, Ioanna Kuçuradi bir programda, hak-çıkar-menfaat kavramları üzerine konuşuyordu. Köylüleri neden sevmemeliyiz biliyor musunuz, çünkü menfaat ve çıkar kavramlarını ötekileştirememişlerdir, itememişlerdir. 

Ben şimdi burada bu uçakta Istanbul'dan İzmir'e seyrederken haftasonu Ah Gözel Istanbul belgeselini seyrettik. Belgesel üzerine tartışırız elbet ama Istanbul bilgim sevgim üzerine tartışmayalım fakat değerli Istanbul! severek ayrılalım.

28.05.2021

Merhaba, 

Her şey sandaldandı o kadar. Atıflarıma matufsunuz biliyorsunuz. Atıflarımdan medet umarsanız bildiriniz, mail atınız. Her yazdığım bir şeye çağrışım yapar bu bu arada burada dipnot. Atfederim, çağrışım ne kadar Türkçe kaldı di mi bu arada, ara'da yani. Arafta değil, ara'da. Atûf da Allah'ın güzel isimlerinden biridir bu arada. 

Son cümlemi sandaldandı o kadar diyerek bitirmişim malum. Hakan Taşıyan'ındı di mi, sandalcı diye bi şarkısı olsa gerekti. O ada gitti karaciğerinden köreldi. 

Bundan yıllar önce yine tarihler 27-28-29 Mayıs diyor. Kim diyebilir ki 'bundan sekiz yıl önce bugün' dediğinizde tarih yine 28 Mayıs'ı gösterir. Hayır, göstermez. Çünkü yıllar artıktır malum. Ama onca milyonlarca yıllık insanlar ve timsahlar tarihçesinde bir-iki günün lafının edilmemesi gerektiğini düşlüyorum düşlerimde. Yani, bundan sekiz yıl önce bugün, Selen, Selin ve ben Bostanlı'da Catch'in bahçesinde oturuyoruz. Tuborg içiyoruz onların özel isteği üzerine. Ehliyetimi ve arabanın anahtarını atıyorum masaya. Haftasonu Ayvalık'a gitmenin planlarını yapıyoruz.  Haftasonu biter bitmez pazartesisi Haziran'da da ben uzun yıllardır çalıştığım işyerimden ayrılıp onun komşusu olan işyerine geçiş yapacağım. Kutlamalı bir haftasonu olacak. Derken Gezi olayları patlak veriyor ve biz kendimi Istanbul'da mı buluyorum, yoksa Ayvalık devam mı. Böyle bir şeyler. Evet bu gün o olaylar gerçekleşmeğe başlayalı sekiz yıl oldu ve tarihte bugün Taksim'de bir cami açılışı yapıldı. Benim ilkgençliğim Taksim'de geçdi. [İkinci gençliğime ayrıca geliriz] Bir devir son buldu bir daha sanki, bence, gibi geliyor bana yoksa şüphen mi var. Fuckin genius actually. Kiliseden havradan yana olmadığım kadar camiden de yana değilim ve ama sembolizmden hiç hoşlanmam. Ulusların, mafyaların, devlet adamlarının, devlerin, devirlerin, partilerin ve başkanlarının, cumhurbaşkanlarının sembolizm sevdasından hiç hoşlanmam, bir devrin hayatını skmenin hiç anlamı yoktur ama yaparlar, ve bu yüzden biz içimize çekiliriz, yazıklar olsun biz içlerine çekilenlere. Anamız babamız bizi böyle yetiştirmiş olmanın hesabını korkarım vermek zorunda kalacaktır diye. 

Tarihe imreniyorum, nasıl bu kadar acımasız bu kadar hoyrat olabildiği hususunda. Üç dört yıl önce temelini attığı bir binanın acısını bugün daha bi güzel çıkartabiliyor.

Bi kırk yaş müktesebatını bile rahat yaşatmadı.

Bugün emekli şair K. İskender'in doğumgünüymüştü ve aslından onun indinde indie nevinden bir şeyler yazacaktım lakin uzak durduğum haberler canıma yetdi bugün. Du bakalım, bulacağız bir müsekkin. 

MUBİ'de Mystery Train var di mi, birkaç kez daha izleyeyim, sonra uyku kardeşim ver elini. 

Blue Moon, you saw me standing alone. 

27.05.2021

Merhaba,

Saat 22.22. Fatih'in Istanbul'u fethettiği saatten oldukça uzak lakin güne yakınsamışız. Birbirine muvazi iki salmışız. Salmışlar bizi sanırsın Göksu Deresi'ne, aheste çekiyoruz kürekleri mehtab uyanmasın. Yıllar önce Mehtab'dan bahs açmıştık hatırlarsınız, hatırlarsanız. Hatta bir bahisti ki parlayan gümüşten. Porsuk Çayı'nın kıyısında oturdum ağladım. Yıllar önce böyle bir seri yapmağa yeltenmişdim, "... Irmağı'nın kıyısında oturdum ağladım" cümleli ve fotoğraflı bir silsile. Velhasıl yapmış idim de lakin araya pandemiler futbol maçları tezahüratlar karaciğer sancıları karınca baskıları ve muhtelif aliteratif halüsinasyonlar seyran edince yarım kaldı. Nice ceylan boyunlu kadınlar ve Ahmet Erhan şiirleri ve Franko Buskas şiirleri ve erguvanlar ve ıhlamur kokuları filan İstanbul arası. Sonra, sonra Italyan musîkisine merak buyurdum, klasikleri dinlemeğe başladım, yaşım kırka doğru kırk nala ilerliyordu, Achille Togliani, Nilla Pizzi filan kendimi İtalyan kasabalarında bulmağa yeltendim. Ne dediniz, yoksa Nilla Pizzi, İtalya'nın Yüksel Özkasap'ı mıdır?

Yazılarımda özel isim kullanmağa bayılırım. Daldan dala dala daldan dala sekmek. Daldan bir kuş gelecek döne döne, bir kuş gelecek daldan döne döne, daldan gelecek bir kuş döne döne. Bu tekerlemeyi Susam Sokağı'ndan biliyor olsanız gerek. Aslı böyle değildi tabii ki. Hangimiz aslımıza hürmeten sadık hidayet kalabiliyoruz ki ;) 

Sonra oluşturduğum playlist'imin adını İtalyan Kasabası koydum. Acaba dedim İtalyan'ı da Istanbul gibi I ile mi yazmak icap ederdi? Sonra dedim ki kendime, ne alakasI var? Bütün soru işaretlerim kendimedir tabii her zamanki gibi. Başkasına sorup da cevap alamamaktansa kendine sorar kendin kurar kendin düşünür kendin söylersin. Mufassal kıssa başlarsın garip efsane söylersin. Deli gönül neylersin. Ne demiş şair, deli gönül gezer gezer gelirsin. Yok, aslında şunu da demiş temel olarak, deli gönlü bir dilbere bağladım. Ha bir de şunu demiş, bir gözleri ahuya zebun etdi beni felek.

Bu yazdıklarım, kırka mendil bağladığımız şu günlerde, mendiller ifade ve iade ederken birbirimize, merdiven de dayadıksa eğer, bu yazdıklarım potburi yerine geçer ve zihninizden zihin seçer, çekiliş yapar. Çekiliş, karaya çekiliş, kıyıya çekiliş. Ne demiş Erkin Koray bir şarkısına isim vermeyi de kafasına koyarak, Düşünüş. 

Düşünüş yapanlara Düşünür diyorsak şayet, Çekiliş yapanlara [kenara/kıyıya/karaya] Çekilir diyebilir miyiz. Çekilmez bir adam oldum yine, huysuz aksi hay aksi nalet. Süper şiir değil mi dostlar. Şayet ben bir amigo olsaydım, bir GS maçının arefesinde bütün stadı haykırttırırdım bu şiirle. Ben amigo olsam neler yapardım da işte olamadık bir miço bir de amigo. 

Her şey sandaldandı o kadar. 

25.05.2021

Merhaba,

Kırk yaşıma merhabalar kala, kırk yaş denilen şeyin bu kadar ucuz olacağını hiç düşünmez idim. 

Ucuz değil miydi yoksa, yoksa bu yaşa muhtelif bedeller ödeyerek mi geldik? Yoksa elimizin sırtına bedel diye dövme mi yaptırdık, ya kelimize mi yoksa? Yoksa gayet ucuzduysa.

Ne zamandır birkaç satırlık saltanatımı burada sürdüreyim istiyordum, lakin, fırsat, zaman ya da her ne lazımsa işte o, olmamıştı. Olamamıştı. Bu geride kalan birkaç günü buna yorayım istedim. Geride kalan birkaç günün geleceğe ait olması da bu işin erbaini olsa gerek. 

Kendimi, kedimi, bendimi, lenfimi, lenflerimi, lenslerimi, que chez ces gens-là'larımı, kendimi nerelere de koymalarımı, hepsini bir bir konuşmalı yaklaşan günler içinde. Niyetim bu, lakin elbet olmayacak. Ve sizlere yine bahardan, geçen geçmekte olan geçmesi muhtemel günlerden ve günlerin ömürde tekabül ettiği sayılardan, yeğenlerden gençlerden uçurtmalardan, güzel isimlerden adlardan, adalardan, heybelerden, vapurlardan, herkese benden. 

"Hey maestro, bu masaya dört sarı votka ve bir ayrılık şarkısı daha."*

*Tabii buralara takıntılısı olduğumuz şiirlerin, şarkıların, insanların, kitapların, filmlerin anekdotları bolca gelip gezecek.


Günlerin Davrandığı

Merhaba, bu günlerde hiç paragraf yok. Ardıardıardıardına cümleler cümleler. Cemi cümle, cümbür. Günler gümbür. Gümler gümbür gümbür. 

Evde olduğumda görmeyi ıskalayamadığım bir nine var, balkona çıktığımda o aşağıdan geçiyor ve çöp dökmeğe gidiyor oluyor. Çok kambur olduğundan, boyu, taşıdığı çöpü doğrudan çöp kutularına atmağa yetişmiyor ve bu nedenle kaldırımı geçip çöp kutularına arka taraftan dolaşması gerekiyor. Fakat bacakları kaldırıma çıkabilecek kadar güçlü değil, bu yüzden de belediyenin bisiklet, vb. için meyil düzenlediği tarafa kadar yürüyüp oradan yükselerek çöp kutularının düşük kotta kalan kısmına gelip çöplerini atıyor. Bu bana Kieslowski filmlerinde yer alan aynı insanları hatırlatıyor. Kieslowski filmlerinde yer alan yaşlılar da aynı şekilde kamburluklarından ve boy kısalıklarından geridönüşümlü malzemeleri ilgili kutuya atmakta zorlanırlardı hatırlarsınız. Tabii o filmlerde bu sahnelerin bizlere kıydığı bir mesaj daha vardı. Aldık mıydı o mesajı. 

Şimdi artık,

12.03.2021

Merhaba Bay Tombo,

Mektup dediğimiz ne ki, değil mi. Şubat geçmeden yetişeyim istedim lakin bu isteğim gerçekte kendine yer bulamadı. Gerçek parşömen kaplandı. Şubat geçmeden olmadı, Şubat bu yüzden geçdi gitdi. Mard'ın da bu minvalde geçmesini ve gitmesini beklemedeyiz. 

Akşamdan beri en son ne zaman şarabı şişeden içtiğimi hatırlamağa çalışıyorum, hatırlayamıyorum. Halbuki seneleri tanırdım, senelerde yanılmazdım. Hakan in da house, gimme the music, akşam dediğimiz gibi. Akşam gibi akşam. 

Mandalina çekirdeklerinde bi hüviyet seziyorum. Bana önceki hayatlarında insanmışlarmış gibi geliyorlar, hakkaten bak, bi de bu gözle bak. 

İnsanları, kendilerine dedelerinden plak kalmışlar ve kendilerine dedelerinden plak kalmamışlar olarak ikiye ayırdığım oluyor. Ve sonra diyorum ki bu hayatta kötü oyunculuğum bulunan ne çok güzel sahne mevcut. İnsanları çok fazla ayırdığımı fark ediyor ve vazgeçmeye meylediyorum sonra, sonra nolmuş?

Bilenler bilir, benim sorularım soru değildir. Ben soruları sonuna soru işareti koymadan, bırakmadan sorarım, cevapları kimseye bırakmam, kendim cevaplamaksa hiç işim değildir, sorular cevap istemez. Ne gerek var. "Hiçliğine bakarsın." demiş şair rahmetli müteveffa ve virgül. 

Görüşürüz Mr. MR Tombo. Görüşeceğiz Mr. Tombo, el Tombo.

21.08.2020

merhabalar. nasıl gidiyor arabalar? 

benim bunu espri sayıp sürekli dile getiren bir ingilizce hocam bile oldu biliyor musun. ben de elbette tam kafiyelere inanıyorum, kafiye olsun diye yaptığım şeyler muhakkak oluyor ama bu kadarı da fazla, a yoo, asla. ben yazmayalı blogger'ın kullanıcı ara yüzü bile değişmiş, user friendly olmaktan uzaklaşmış, kendi haline çekilmiş, bir dost bulamadım gün akşam oldu deyi inlemiş. en son yazdığım/aktardığım yazı da ne kadar kötüymüş, onun üstüne laf söylenmiş olsun diye geldim biraz da bu akşam ben buralara. 


-buralara sık geliyor musun?

-arasıra bazı bazı. gelsen bile gönlüm razı. 


benim masamda her zaman bir kurşun kalem, nerden baksan iki kalemtraş, bir adet silgi, olur. olmazsa olmaz. bir vakit bir portekizli ile iş için buluştuğumuz toplantıların ilkindeydik, adam çantasından kalemtraşı ve kurşun kalemi çıkarmaz mı, orada anlamıştım iyi anlaşacağımızı. ondan sonra ver elini porto, ver elini aveiro, ver elini leiria, ver elini karanfil elden ele. viskiyi neden seviyorum biliyor musunuz, hayır çok sevmiyorum ama seviyorum, ahşap koktuğu için, ahşap fıçılarda yıllarca dilendirildiği için üzülüyor olmakla birlikte ona elimde avucumda vereyim ne varsa diye biraz da. merak etme, konuşurken de böyleğim. göçmüş bir leyleğim, sadece boyum kısa. sahi, en son ne zaman kibrit kutusu kokladınız? sizin de sevdiğiniz matchbox'larınız olmuş muydu? benim bir kere oldu şairin giyindim. ve kuklarımız, ve kuklalarımız ve kulaklarımız sayın seyirciler. captain hook. elini hatırlıyor musunuz? bugün hoca'ya cuma günlerinin anla m ve önemi n den ve robinson'dan bahsettim biraz. aslında neden captain hook'tan da bahsetmemişsem*, şimdi aklıma üşüştü. darlar hep düşeşti. 

[yazılarımda imla hatası yoktur, hepsi bile isteye yapılmıştır, yeni okuyuculara not]

yani şair, "darlar hep düşeşti." derken klostrofobisinden bahsediyor aslında. ki kişi, "darlar hep düşesti." de diyebilirdi. böyle deseydi ne anlama gelecekti, kadınların erkekleri kapana kıstırdığı filan diye yorabilirdiniz. ama yapmadınız değil mi. 

there is a place where lovers go, to cry their troubles away. aslında burada özel bir şey demek istememiştim, sadece şu an dinlediğim şarkıda bu sözler geçiyordu daye yazdım. daye çingene dilinde üstelik demektir. bu akşam da nedense demeklere sardıysam, ben de bilemedim. alıştırma yapmak için sanıyorum. bu arada dream a little dream of me, bunu kim, gizem mi güzel söylerdi, a yoo, diana krall, a yoo, joss stone mu yoksa, neee, norah mı. bence artık sıkılındı. 

şimdi birazdan gündelik hayatıma geri döneceğim, gündelikçi değilim bu arada ama günübirlikçi olduğum söylenebilir sanıyorum. tamam uzattım, uzatmağa bayılıyorum. abi ada'ya geleceğim elbette. balık avlar mıyız birlikte. ben size bir şey söyleyeyim mi ben, masamda hesap makinasının ne işi var, cetvelin, post-it'lerin. elleri kullanalım elleri. konuşurken çalıştıramadığım elleri.

görüşürüz, görüşeceğiz bence. 



*lieutenant dan'den neden bahsetmemişsem. 

adamlar işin anlam ve önemini kavrayıp böyle bir müzik grubu bile kurmuşlar. bayılıyorum bu ecnebilere. görüşelim. 





30.06.2020


Mart 10, 2009

ÖFKE BUNUN NERESİNDE

bugün dükkânı sen aç kâmil. önünü süpür, çiçekleri sula, çayı koy, gelen giden olur. "cuma'ya gitti gelecek," de. fiş kes. radyonun sesini çok açma. içimde bir kÖpek var, boşa havlamaktan sesi kısılmış. soğuması için pencere dışına konulmuş bir kutu içecek gibiyim, üşüdüm de içeri almadılar mumunu koyum. soğuması için dışarıya bırakılmış bir duble rakı gibiyim, su yok, havayla ilişkiye girdim, sonra yağmur yağdı bizi bastı ve saçlarıma aklar düştü. sana mektub yazacaktım, kâğıt kalem hazırladım, çayı koydum, sigarayı yaktım, bir de baktım ki deprem oluyor, kolonun altında yaşıyorum, ufak tefek sıyrıklarla atlatmam bile gerekmedi, bi bok olmadı, sadece kaşım patladı, mektub yazacağım kâğıtla pansuman yapmak zorunda kaldım. "sevgili öğrenciler, dün gece hangilerinizi uyku tutmadı, gidin uyuyun hadi," diyen bir hoca olmak istedim birden, birkaç Fonksiyon, yok yok fonksiyonel birkaç şiir yazdım. neşem kaçınca hep yaptığım gibi farklı farklı "hasta siempre comandante che guevara" yorumu dinledim birkaç adet. bana o yörelerden üzerinde bebek  figürleri olan ayna getiren arkadaşımı andım. internetten kukla satın aldım, hoşuma gitmedi, maaşım yatmadı ve acısını kuklamdan çıkardım, bir yumruKta burnunu kırdım. rüyamda 'gölgesizler'i izledim, oh bu filmi de beleşe getirdim. uyandığımda saat tam altıydı. radyo 3 de keyifsizdi bu sabah radyo 4 de. hayatta her şeyin olacağına inanırdım da radyo 4'ün pop veya fantezi eser çalacağına inanmazdım, yemin ederim bu dünyanın çivisi çıktı, ibresi şaştı. vay ibre vay. saatim çizildi bu arada. duvara çarptım. hayır evdeki kırık kapıyı nE zaman kırdığımı hatırlamıyorum, çok ayıkmış olmalıyım. sarhoşken daha çekilir oluyorum sanırım. bilmiyorum. bilmiyorum deyince kendimi güçsüz hissetmiyorum, bilmemek mutsuzlaştırmıyor beni. hay aksi yönde ilerleyelim beyler. allah bizi inandırsın kahvaltının bile şekeri yoktu, balın şekeri çıkmıştı hemen kaloriferin üzerine koydum. perdenin deliklerinden gökyüzünü gözetledim. acelemden çayı tazeledim. türkçe sözlükte acele'nin karşılığını taze olarak belirledim.

21.06.2020


Ocak 04, 2009

biberleyelim evlat

şimdi çatılar bütün uzuvlarını kaptırmışken kara, sokak lambalarımı kestiler çocuktum. belki patara plajı’nda bu soğukta ne yapardır kaplumbağalar. güneşin değdiği yerden öpmek lazım tüm bu yazılı manifatura ve mefruşatı. gök yumurta üstüne yumurta fırlatıyor üstüm. kalın tabanlarım keçe aldılar kendilerine seyyar satıcıdan, seyyar olmaktan memnuniyeti nedir acaba sormak lazım, her şeyi sormak lazım, sormadan mümkünatı yok tüm bu evveliyatın. kara basıyorum iz oluyor. tombala oynuyorum, kaşım gözüm yar. içtim biraz, sonra karda yürüdüm. kartopu attım kendime. çocuk parkı yaptım garın orda, kardan. bardan adamdı bizim ziya. çok içmiş olduğumu. sallandım. insanlar gördüler. porsuk’un kenarında yürüdüm, içimden bir atlı geçti kayığıyla dıgıdık dıgıdık, anlayamadım. eğlendim. üşüdüm çok. en çok ayakları üşüyor insanım. atkım tıpkı benim gibi kokuyordu. sigarayla karşık bir hava vardı, karlı. kaybettiğim şapkam için kardan bir mezar yaptım, ağladım. cinderella benim külüme muhtaçtır diye biliyordum, komşu da komşunun. komşu komşu hu. ah ya, evde yoklar, doğalgazdan zehirledim o çocukluğu ben, intihar bombası yerleştirdim poşumun içine, atlarımın koşumuna dehledim, deh deh düldül sen bülbülsün ben bir şeyler. şüphesiz ki diğergam bir insandım ama sevgilime eziyet ben. eziyet de bir meziyet hey ziya. sizim ben, sizsiniz siz. o içinden duman çıkardığımız evi hatırladım, korktum, lületaşından bir kuş yonttum. yangın yananındır. şiir okuyum dedim biraz, kuyular geldi aklım, vaz. o kim bu kim şu kim, ya şu, ya bunda evetdır. içmeye niyetlendim çok. birbirine hiç de paralel olmayan, birbirini kesmeyen de bir sürü dünya sahibi idim, ne demişler atalar, mal sahibi mülk sahibi hani bunun ilk sahibi. sekiz adet yüreğim vardı yanlış saymadıysam, sekizi de sessiz, sert sessiz. hani bana hani bana demiş, müthiş de bir insan sevgisi tanrım ne yaman. “sıkıştıkça” ile başlayan bir cümle kurasım geldi. şarkı söyledim:
- “küçük kız, küçük kız, söyle bana nerdeydin? bu sabah bekledim, oynamaya gelmedin. bu sabah bekledim, hiç görünmedin?”
- “sormayın halimi, ah neler oldu. yüreğim sıkıştı, gözlerim doldu. başıma gelenler, eğer bilseniz. çok üzüntü duyar, ağlardınız siz.”
çok geldi sonra şarkı uzun içimden. ‘madonna olacakmış’ dedim ya, inanmadınız, ama neden inanmazdınız. bu sırada karda açtığım kuyular çok derin oluyordu ve içine tüm pislikliklerimi dolduruyordum ve merdivenlerden düşüyordunuz. babam da artık beni aramıyordu, ismail amca da. ismail de amma da isim ha be kâmil. diğer dostlarım da unutmuştu beni. ben de yeni dostlar bulmakta pek mahir miydim neydim, çok kalleş biri olduğum su götürmez bir gerçek idi ve kendimi eşek suya üç tur düzenleyene kadar dövmeliydim. bi tur versene be ersan. bisikletine koyim ersan. ben merak etme oynayabilirim çıkma araba lastikleriyle, ellerimizin en sevdiğimiz rengi. ahah, aloe vera’lı bakım kremi. çocuğumun ismini aloe vera koymayı düşledim. ellerimden öpmelisin, avcumu öpmelisin, avcumdan su içmelisin, ellerim gözlerimdir benim, dolayısıyla bir öpüşte iki kuş. ya kuşlar, kuşlara ne demeli, sofralarımızın daim konukları kuşlar, onlar da mı yalandı. kuşlar, balıklar, hayvanları seviyor olmalıyız. bu işte bir cinlik var, eti cin. mahirdim evet, yeni dostlar bulmakta mahirdim, erkek olursa mahir, kız olursa çayan, yeni dostum olursa da adı ‘teğmen dan’. sağlam adamdı allah var, bana hiç benzemiyordu. kalemi bastırdıkça kara, bastırıyordum. sokak lambalarımı kestiler, traktör bisikleti çiğnedi, ezdi, kar ellerinden tutmuştu çatıların, kollarını da istiyordu. vallahi hayat pek zordu, hem de benim gibi dünyalar savaşı oynayan biriyle inanılmaz zordu ve neden bu kadar kalpsizdim bilmiyordum, küçükken kalp yerine bir pil sahibi miydim, kalbimi kumbaraya mı atmıştım, orada mı birikiyordu, yoksa annem benim annesi değil miydi, ahahah işte buna pek güldüm dostum ‘lieutenant dan’. sahi fransız teğmen’in adı neydi, kadını vardı bir de onun değil mi. ayva reçelim bitmek üzereydi ve annemi aramalıydım. içinden o dumanlar çıkardığımız evi hatırladım, annemin çocukluk evlerine benziyordu o sokak, oysa ben hep o sokakları gezmek, bu yüzden sanırım, yani içinde bunca sokak varsa ve hepsine bir şair ismi verilmişse, bir insanın içinde yani bunca sokak, sokaklarda top oynayan çocuklar, topunuzu keserim ulan, camları kırıp çok uzaklara çekip gitmiş çocuklar varsa, içinden duman çıkan ahşap kagir verandalı evler varsa insanın içindeki sokakların içinde, benim gibi oluyor diyebilirim sözgelimi, az kalpli ve bu yokuşu çıkmakta zorlanıyorsunuz farkındayım, kalp kelimesini de yasaklıyorum size genç şairler, bana yürek ve kalp kelimeleriyle gelmeyiniz, kalbinizi kırarım, sokak deyiniz mesela kalp yerine, ya da sokak lambası filan, onu o kadar eskitemedik henüz, esnetiyoruz mütemadiyen, siz iyisi mi harım veya avlu deyin.
havlu atmayın.

19.06.2020


Aralık 22, 2008

pencereden kar geliyor

“Bir yılbaşı gecesiydi. Dondurucu, kavurucu bir soğuk vardı. Yoldan geçenler paltolarının yakasını kaldırmışlar, atkılarına bürünmüşler, hızlı hızlı yürüyorlardı. Kimi evine geç kalmış, acele ediyor, kimi bir eğlence yerine gidiyordu.” ...

ellerimde mağaralar var. ellerimde mağaralarınkiler gibi yarıklar. sodra dağı’nın eteklerinin plilerinde kurulan bir evimiz vardı, birkaç da bacamız muhakkak. bacalarıyla meşhur bir kasabanın yoz bir çamurunda doğmak ne demektir bunu hepimiz biliyoruz. taraçanın ve verandanın ne anlama geldiğini hâlâ bilmiyorum, veronika ölmek istiyor bunu biliyorum, bazı kelimeleri hiç bilmek istemeyebilir bir insan, bunda mutabık mıyız, sundurmanın ise yağmurdan koruduğunu biliyorum. pergola ve ferforje’yi ise mesleki olarak biliyorum, gayrihtiyari bildiğimiz şeyler de vardır, bunu hepiniz biliyoruz. güzel kelimeler nitekim. ne demiştik, kır evinin verandasında bir rüzgâr gülüne rastladın, ve popüler kültür iliklerine kadar işledi. ellerimde karnıyarıklar var. ellerimde mağaralar. ellerimdeki mağaralardan teröristler yetiştiriyorum, peşmergelerim anaokuluna gidiyor. ben annemin son dostuyum, vere ağlamış. ne demiştik sevgilim, benim de en sevdiğim mısram “baba bana balkon almadın” oluyor durup düşündüğümde. durmadan düşünemiyorum ne yazık ki, durup durup, bir şehri tam kalbinden vurup, ah yine yaptı annesi. albayım albayın al beyinleri var ellerimdeki yetişkinlerin, kırkırmızı. kıskırmızı. kırmızısı kıt bir hayat başka türlü ne bileyim işte, çekilmiyor sanki. chris norman’ın midnight lady şarkısını erotik bulan var mı, ben inanın bulmuyorum, ahaha, ara ki bulasın. ayrıca ellerimdeki çocukların süper bir top sahası var, seksenlerden kalma kıçlarında biten şortları, galasataraylı beşiktaşlı formaları, arkasında on numara, metin ali feyyaz. bir çocuğun ramazanda taraçatıya çıkıp top sesini dinlerken baktığı dağın deliklerinde ne canavarlar büyürdü bilir misiniz hepimiz, o dağın eteklerini çekiştirir dururum hâlâ. anneler oğullarında alıyor soluğu. soluk oluk oluk oğul oğul kokuyor kış geldiğinde, “hoh!” de. aşk sence bir oyun mu, tri lay lay lo.

kış gelirken şeb-i aruz’la başlayan haftayı kibritçi kız haftası ilan ettiğim malumunu ilam etmiş miydim sizlere. ah hayoor, ne yaparsın ki şarkılar illa ki bitmeye programlanmış. repeat after me. kış geldikçe aklıma kibritçi kız geliyor, onu hepiniz tanıyor musunuz, tanımanızı isterdim, lakin bu durum zihin sağlığımız için zararlı, yine de zihne küşayiş verdiğini saklayamam. ve aklıma şükrü enis regü’nün “elma ağacı” şiiri, sizlerle paylaşmak istedim: 

Yine başladı soğuklar / Boyuna yağıp duruyor yağmur / Esiyor rüzgâr acı acı / Nasıl geçireceksin bu kış / Elma ağacı? / Gölgen de yok ki sana arkadaş olsun. / Tek başına kaldın bu kış kıyamette... / Artık kimse bakmaz oldu yüzüne; / Dallarına tırmanmıyor çocuklar / Kuşlar uğramıyor semtine. / Üzülme, bu günler çabuk geçer / Bir bakarsın bahar geliverir; / Yeniden allanıp süslenirsin. / Bizim için yine çiçek açar, / Meyve verirsin!

maalesef andersen masalları tutuştu ilk ellerime, ve ömer seyfettin, özellikle kaşağı ve diyet. en çok kibritçi kız’a ve kurşun asker’e takıldım -bu yüzden üzerinde balerin olan müzik kutuları da pek içimden gelir bana-. kış geldi. hayat bilgisi kitaplarında tanrım neden insanlar hep yılbaşlarına kar yağarken giriyorlar diye düşünüyorum yirmiyedi senedir. bu ülkenin elleri var, kesik elleri, parmakları. benim de gördüğüm en bıçkın tamlamadır “bu ülke”. cemil meriç’in toprağı bol olsun. ben hep kar bekledim yeni yıllarında. bir de, her defasında dedemi bir daha görebilmek için bir kibrit çaktım. bu yüzden, işte bu yüzden, sırf bu yüzden işte. en uzun gece’yi de geride bıraktığımız şu günlerde ellerimizde çıralarla yürüyoruz hayali hıdrellezlerde, bu yüzden mi yazdım “işte geldiniz” diye hıdrellez’e, ne demiş mfö ‘bir zamanlar fırtınalar estirirdim’ adlı şarkısında, “ah ne bileyim ben.”

araba arkasından boşa koşan köpekler gibi. siz öyle sanıyorsunuz. senin baban hiç mcdonald’s yavrum. önüne baksana be adam. bir şeyi ne kadar da ucuza aldığını komşusuna anlatan adam. her sabah karısını öperek arabasından uğurlayan banka şefi adam. kravatlı adam. iki keklik seke seke bizim evi yol eyledi. bak yeminle söylüyorum doktor. pike yapışı gibi bir ak babanın. insanity’nin crescendo’su gibi. vecihi çılgın pilotum benim. baba yaşaar. şükran hemşire’nin hangi filmde oynadığını merak edip üstüne bir de bulanlara benden iki bira, üçüncüsü o anki kafama bağlı, google’da yok... gördünüz işte koştum ama yetişemedim. kuş uçurtmadım içimde. sessizliği kapana kıstırdım. kayrak uçurtmalarla allahıma mektup yazdım. küflenmiş posta kutularının kilitleri, korozyona karşı duramadım. ahaha hayatın dolgusu düştü. babalar hep haklı çıkar bizim oralarda. ben uzun şiirleri pek okuyamıyorum sayın edip cansever. dikkat yarış atları! bir evden ayrılmanın vaktinin geldiğini duvarlara astığım güzide sanat mahsullerinin birer birer düşmesinden anlıyorum, size de hatırlatmıştım aylar önce marilyn monroe’nun düştüğünü, bildiğiniz gibi. izlediğim hiçbir filmin sonunu hatırlamıyorum, o yüzden hiçbir şeyi sonlandırmıyorum, sonsuza rehin bırakıyorum.. tam oniki hafta oynadı bu film, kapalı gişe. renkli. bir kitap çıkarırsam adı “renkli” olabilir. siz bir şey anlamayın diye. bunu da anlayın diye anlatıyorum. her anlatılan şey anlaşılması içindir anlamsız olsa da. beni geleceğe kaldırın, mesela, kadehinizi diyorum. siz de bitlendiniz mi ilkokulda, upuzun saçları vardı kızların, muhakkak, şu kızın saçlarını tokalasak da mı saklasak, şu saçları tokalamalı mı tokalamamalı mı. e daha dur daha dur dahadurdaha. güzelim sen sevişir misin benimle rebeka’nın yerine. sevme kızım yanarsın, diye söylerdi annen. i remember everything, bu yüzden the walk adlı şarkıdan hoşlanıyorum, açılıyor açılıyor ama kapanamıyorum. bu uzun kışa giriş gecelerinden birinde, hani kaloriferler. tıkabasa doludur televizyonlar. biz boş zamanlarımızda sigara içiyoruz müdürüm.

balavca deresi geçerdi mahallenin önünden. içinde bilumum pislik. kış geldi mi yağmur yağdı mı dolar taşardı, bildiğin gibi değil. dolar taşardım kış gelince ben de, bildiğim gibi değil. pencereden kar geliyor, derken mahalleminizin ince ılık sesli şarkıcısı, gurbet bana zor geliyor, diye de eklerdi bunu hepiniz bilirdiniz. bildiğiniz gibi değil. pisliğini balavca deresine akıtan bir kireç fabrikası vardı, ilk icadım fabrikanın atıklarından tebeşir imâl etmek olmuştur. imâl usûlleri makina mühendisliği’nin önemli teorik derslerinden biridir.

ikinci palto film günleri başladı şehrimizde. bir şarap için cumartesi’den daha güzel bir isim bulmak ne kadar zorsa bir film festivali için de bu kadar güzel bir isim ancak böyle bulunabilirdi -itinayla cümle düşürürüm-. güzel filmler var, itinayla bozduğum beyin kimyamın redoksunu tamamlayabilirsem, tepkimeleri eşleyebilirsem bir iki filme gitmek istiyorum, tam da karın beklendiği şu günlerde, yeni paltomla birlikte. palto dediğinin yakası kalkık olur arkadaş. çünkü dikkat et, sokak lambasının altından paltomun yakasını kaldırmış ben geçiyorum, balkonunun baktığı sokaktaki boşluğa tebeşirle “seni seviyorum” yazıyorum.