kirazların neden bu kadar çabuk çürüdüğüne anlam veremedi.
sigarasını ve çakmağını bir eline, önceden çeşitli sesleri kaydettiği cihazını da diğerine alıp, sandalyeye çıktı. perdeyi açtı ve dağları gördü tepede; onun da karşısında bir dağlar apartmanı, ve balkon niyetine çıktığı sandalyesi vardı artık. ses kaydedicinin çalma tuşuna bastı, birden küçük tek odası karga martı ve serçelerin sabah sesleriyle yankılandı, aç karna içtiği için çok kızılacağını kurarak sigarasını yaktı. sigara yarılandığında gözlerini içeri yattığı yatağa çevirdi, yarısında vücudunun bıraktığı iz, diğer yarısında ise küçük düzenli bir boşluk vardı. kırmızı, küçücük, eski model bir arabanın korna uyarısıyla gözleri tekrar dışarı evrildi. bir anda karşı apartmanın en üst katının penceresine yanağını dayamış bir kedi göreceğini zannederken, mesai arkadaşının ona doğru dikkatle bakıp el kol işareti yaparak gülümsediğini farkedip kızardı ve balkonundan apartopar indi. mesainin ilk kahve molasındaki sohbet konusu belli olmuştu.
30.06.2010
29.06.2010
küçük oda ablukada
günaydın izmir. insanın, bazen, bu kadar sıkışmışlık ve sıcak içerisinde dahi bu kadar içinin dolu olması, bu kadar sönmüş ama bir o kadar da patlamaya muktedir volkan ruhu taşıması, bu kadar toprak altından yaba ellerini uzatmış ve el filan sallıyor olması, kulağını bu kadar düşük desibellere açık bulundurması, bu kadar iyi ıslık çalabilmesi, allahımızın bize ne kadar da iyi bir bilardo oynattığının göstergesi. düzler benim, parçalılar senin.
"bak ben seni nerenden kurtaracağım şaşacaksın
şimdi bu taşları biz çektik değil mi ocaklardan
bu asfaltı biz döktük biz onardık değil mi
bu yapıları oniki kat yapmak bizim aklımızdı
biz kurduk istersek umursamayız ya
(abluka burada başlıyordu çünkü)
ekmek yiyelim tereyağı yiyelim çocuk büyütelim
sen beraber yatacağımız yatakları hazırla
sen bir onu yap yeter bak göreceksin." turgut uyar-büyük ev ablukada
günaydın izmir. insanın, bazen, bu kadar sıkışmışlık ve sıcak içerisinde dahi bu kadar içinin dolu olması, bu kadar sönmüş ama bir o kadar da patlamaya muktedir volkan ruhu taşıması, bu kadar toprak altından yaba ellerini uzatmış ve el filan sallıyor olması, kulağını bu kadar düşük desibellere açık bulundurması, bu kadar iyi ıslık çalabilmesi, allahımızın bize ne kadar da iyi bir bilardo oynattığının göstergesi. düzler benim, parçalılar senin.
"bak ben seni nerenden kurtaracağım şaşacaksın
şimdi bu taşları biz çektik değil mi ocaklardan
bu asfaltı biz döktük biz onardık değil mi
bu yapıları oniki kat yapmak bizim aklımızdı
biz kurduk istersek umursamayız ya
(abluka burada başlıyordu çünkü)
ekmek yiyelim tereyağı yiyelim çocuk büyütelim
sen beraber yatacağımız yatakları hazırla
sen bir onu yap yeter bak göreceksin." turgut uyar-büyük ev ablukada
27.06.2010

merhaba ben mıcır. ne idüğü belirsiz. moloz hanım benim hanım. bir bilsen ne büyük bir metafor taşıyorum şu iki cümlede, ege denizi halt etmiş, o derece geniş tuzlu balıklı soğuk bazı bazı. dünyanın adil bir yer olmadığını senin nerenden anlıyorum biliyor musun? ben seni en çok nerenden nefret ettim biliyor musun? dünyanın adil bir yer olmadığını, nerden mi anlıyorum, şöyle bi lafın çoktan edilmiş olmasından; "musîkiye bayılıyorum." ya da biri seni benden önce öptüyse zaten o dünyada adaletin mına konmuş demektir benim için, hatta başka hiçbir ilave açıklamaya ispata gerek duymam. ne diyordum, eşyalarımı hazırladım demin, zeki müren'in uzun mu uzun, hatta neredeyse yirmikusur dakikalık bir şarkısı eşliğinde, iki bira münasebetinde, eşyalarımı toparladım. dank etti eskişehir'den kopmuşluğum eski eşyalarıma bakarken, kafama sanki o sırada eline ne geçerse atıyordun sen, öyle böyle değil, gripin kutusundan radyolara, uda pikaba, plaklara, plastik neye, rengarenk upuzun kenarları tırtıklı bardaklara, madonna ya james dean e, eşkıya ya, koridora, duvarda asılı ayraçlara. hepsini burda bıraktım tabii, çünkü yeni taşınacağım yerde bunların hepsinin sığacağı bir imkan yoktu, bu yüzden pinokyomu aldım sadece yanıma, birkaç tane de mektup, askerde yazmıştım, göndermemiştim, dursundu yanımda. birkaç tane de, ne almıştım lan, unutuyorum. ah ha ha şey, robinson crusoe'nun dörtkardeş yayınevinden çıkmış versiyonunu aldım bir de, robinson bu, malum eski dost, onsuz yapmayı düşünemezdim. ayraçların duvarda geçirdiği beş senelik bir ilişkinin ardından hissettiklerini hissettiğimde, anlamam gerekiyordu bu ayrılığın gerekliliğini ama insan bazen ayırt edemiyor iyiyle kötüyü, avurduna döner tekmeyi yiyince bile kendine gelmesi mümkün olmuyor. sonra günleri günleri sayıyor. a'ya da dediğim gibi, günler para gibi, harca harca harca. harca kat ve kar günleri, o harçla bir şeyler yapmaya çabala, olmasın, bir daha bir daha. yaşamak sadece bir çakmaktan ibarettir, çakarsan yanabilir, yanmaya da bilir, parmaklarının ve özellikle başparmağının hareketi bu esnada sana muhteşem bir karizma katabilir. o an dünyanın bütün parmakuçları nasıl acıyacak bilemezsin. o an dünyanın bütün balkonları nasıl içlerine dönecek, nasıl kimsesiz hissedecekler kendilerini, bilemezsin. o an dünyanın balkonda bir başına bırakılmış fidanları nasıl kurumuş hissedecek bilemezsin. o an dünyanın içinde kurumuş telvesiyle kahve fincanları nasıl falsız hissedecek bilemezsin. o an dünyanın bir balkondan yabancı bir balkona atlayan bütün kedileri ne düşündü bilemezsin. o an dünyanın bütün altı çizili satırları günlüklerine ne yazdı bilemezsin. o an dünyanın bütün paul klee'leri ne çizdi bilemezsin. o an dünyanın bütün chagall'ları ne gömdü taşraya bilemezsin. o an dünyanın bütün enstrümanlarının hangi teli koptu bilemezsin. o an dünyanın en alkoliği neyden yudum aldı, nereye kan kustu bilemezsin. o an dünyanın en sevgili çiftinden biri kızın neresine boşaldı bilemezsin. o an dünyanın en babası çocuğunu neresinden öptü bilemezsin. o an dünyanın yönetmeni hangi sahneyi çekti bilemezsin. o an dünyanın en anahtarı hangi kapıyı açtı bilemezsiniz.
bundan sonra parmakuçlarım bildiğin yanık olacak, mesleki deformasyon icabı, ve ben, bundan bunu sana gösterebilmek umudunun sadece ta kendisiyle büyük haz duyacağım.
sakallı günlerin sonuncusu
merhaba ben jüpiter. etrafında dolanıyorum. gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar filan var. bu haftasonu tatil yaptım. sıcak kumlara bastım. denize daldım. rüzgâr esti üşüdüm biraz. bira içtim biraz. şarap da içtim. ha şunu unutmamalıyım ki sangria da içtim ikram üzerine. salsa yapan bir çift arkadaşımı videoya kaydettim, çok lezzetli görünüyorlardı. ben de özledim. yüzümün fotoğraflarını çektim, çok kötü görünüyordum, güneş gözlüğüm olmadı mesela hiç. limoncello da içmiş biriyim, hem de yerinde. sangria yudumlarken aklıma şarkı geldi tabii, hem de hangisi biliyor musun, perfect day. orda geçer ya hani. tam da ihtiyacım var bu ara bu şarkıya, kış gelmeden hem de; just a perfect day / you made me forget myself / i thought i was someone else, someone good. iyi biri olarak hissetmesine de ihtiyacı var insanoğlunun. sonra bodrum'da torba koyunu geçince, yolda incir satan kızçocuğu gördüm bi tane, bu manzarayı geçen sene de görmüştüm ben. durdurdum arabayı. merhaba dedim kıza, çekingendi. sadece incir sattığı sepeti istiyordum aslında, hurdalıklarımın arasına katmak için, incir de almış oldum bu vesileyle. eve vardığımda parmağımın bir tanesini koparıp kanını dondurup sepete koydum, kokmaması ve morarmaması için tıbben gerekeni yaptım, böyle bir şeye ihtiyacım vardı, parmağıma ip bağlamak çözüm olmaktan çıkmıştı bir süredir, unutmamam için yaptım. unutmaya zaafım pek çoktu.
bugün benim için taşınma günü. sabaha karşı izmir'e geçeceğim. tek odalı bir odam olacak, teklemeyeceğimi ümit ediyorum. yeni bir başlangıç olarak addedebiliriz, ya da başka şeyler de yapabiliriz yeni bir başlangıç olarak. öfkemin altını kıstım. kısık bir ateşim var. dışardan davul zurna sesleri geliyor şimdi, keşke tanıdık olsalardı da gidebilseydim, hindistan'da o üflemeli çalgıya göre oyun oynayan yılanlar gibiyim, bir şey beni oraya doğru tedricen çekiyor. evin etrafı bira şişesi doldu. korkarım bugün de gitmesem babamı da alkolik edecektim. bugün, taşınmak ve bu yönde eşya hazırlamak üzere bir gün. eşyanın tabiatı lafı da altına işediğim laflardan. yeni bir hayata, eski işime tekrar başlamaya ihtiyacım yok aslında ama napalım şartların tabiatı bana böyle bir talepte bulundu ve ben de bunu münasip kılmaya yol alıyorum. tek odasına yerleşeceğim ufak tefek eşyamla. bilgisayarım olur yanımda, diş fırçam, diş macunum, sigara ve cüzdanım, ah telefonumu unutuyordum az kalsın. eskiden insanlar yalnız olduklarının bu derece farkında değildi, cep telefonu çıktı yalnızlık da bozuldu. gsm şirketleri ara ara dürtüyor. kitaplarım yanımda olmayacak, bunun için üzgünüm. bugün sakallı günlerin sonu, en çok da bunun için, bunun adına içmeliyim birazcık. içkiyi de bırakıyorum mına koyim. hep ben içiyorum, biraz da başkaları içsin. polaroidim de bozuldu zaten.
yok yok hemen çıkmıyorum. bir gündüz daha burdayım. hele bi karnımı doyurayım, eşyaların yerlerine dikkat kesileyim. sonra bu yazıyı da uzatırım elbet. eşyaların yerlerini unutuyorsam o zaman bende bi sorun var demektir. neyin nerde olduğunu bir türlü bulamayan kadınları sevmiyorum. onlar da beni sevmiyor zaten. daha ne.
merhaba ben jüpiter. etrafında dolanıyorum. gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar filan var. bu haftasonu tatil yaptım. sıcak kumlara bastım. denize daldım. rüzgâr esti üşüdüm biraz. bira içtim biraz. şarap da içtim. ha şunu unutmamalıyım ki sangria da içtim ikram üzerine. salsa yapan bir çift arkadaşımı videoya kaydettim, çok lezzetli görünüyorlardı. ben de özledim. yüzümün fotoğraflarını çektim, çok kötü görünüyordum, güneş gözlüğüm olmadı mesela hiç. limoncello da içmiş biriyim, hem de yerinde. sangria yudumlarken aklıma şarkı geldi tabii, hem de hangisi biliyor musun, perfect day. orda geçer ya hani. tam da ihtiyacım var bu ara bu şarkıya, kış gelmeden hem de; just a perfect day / you made me forget myself / i thought i was someone else, someone good. iyi biri olarak hissetmesine de ihtiyacı var insanoğlunun. sonra bodrum'da torba koyunu geçince, yolda incir satan kızçocuğu gördüm bi tane, bu manzarayı geçen sene de görmüştüm ben. durdurdum arabayı. merhaba dedim kıza, çekingendi. sadece incir sattığı sepeti istiyordum aslında, hurdalıklarımın arasına katmak için, incir de almış oldum bu vesileyle. eve vardığımda parmağımın bir tanesini koparıp kanını dondurup sepete koydum, kokmaması ve morarmaması için tıbben gerekeni yaptım, böyle bir şeye ihtiyacım vardı, parmağıma ip bağlamak çözüm olmaktan çıkmıştı bir süredir, unutmamam için yaptım. unutmaya zaafım pek çoktu.
bugün benim için taşınma günü. sabaha karşı izmir'e geçeceğim. tek odalı bir odam olacak, teklemeyeceğimi ümit ediyorum. yeni bir başlangıç olarak addedebiliriz, ya da başka şeyler de yapabiliriz yeni bir başlangıç olarak. öfkemin altını kıstım. kısık bir ateşim var. dışardan davul zurna sesleri geliyor şimdi, keşke tanıdık olsalardı da gidebilseydim, hindistan'da o üflemeli çalgıya göre oyun oynayan yılanlar gibiyim, bir şey beni oraya doğru tedricen çekiyor. evin etrafı bira şişesi doldu. korkarım bugün de gitmesem babamı da alkolik edecektim. bugün, taşınmak ve bu yönde eşya hazırlamak üzere bir gün. eşyanın tabiatı lafı da altına işediğim laflardan. yeni bir hayata, eski işime tekrar başlamaya ihtiyacım yok aslında ama napalım şartların tabiatı bana böyle bir talepte bulundu ve ben de bunu münasip kılmaya yol alıyorum. tek odasına yerleşeceğim ufak tefek eşyamla. bilgisayarım olur yanımda, diş fırçam, diş macunum, sigara ve cüzdanım, ah telefonumu unutuyordum az kalsın. eskiden insanlar yalnız olduklarının bu derece farkında değildi, cep telefonu çıktı yalnızlık da bozuldu. gsm şirketleri ara ara dürtüyor. kitaplarım yanımda olmayacak, bunun için üzgünüm. bugün sakallı günlerin sonu, en çok da bunun için, bunun adına içmeliyim birazcık. içkiyi de bırakıyorum mına koyim. hep ben içiyorum, biraz da başkaları içsin. polaroidim de bozuldu zaten.
yok yok hemen çıkmıyorum. bir gündüz daha burdayım. hele bi karnımı doyurayım, eşyaların yerlerine dikkat kesileyim. sonra bu yazıyı da uzatırım elbet. eşyaların yerlerini unutuyorsam o zaman bende bi sorun var demektir. neyin nerde olduğunu bir türlü bulamayan kadınları sevmiyorum. onlar da beni sevmiyor zaten. daha ne.
24.06.2010
doğulan günlerin ertesinde, sabahları, haziran'a da pek yakışan yağmurun eşliğinde, bu şarkının iyi gittiği tarafımdan sınanmıştır.
23.06.2010
bazen aslına rücu etmelidir insan
"Bu gemi ne zamandır burada
Çoktan boşaltmış yükünü
Gece de olmuş, rıhtım da bomboş
Mavi bir suyun düşünü uyutur bir tayfa
Arkada, güvertede
Ah, neresinden baksam sessizlik gene.
Yürürüm usuldan, girerim bir meyhaneye
İçerde üç beş kişi
Yalnızlık üç beş kişi
Bir kadeh rakı söylerim kendime
Bir kadeh rakı daha söylerim kendime
-Söyle be! ne zamandır burda bu gemi
-Denizin değil hüznün üstünde.
Belki yarın gidecek
Bir anı gelecek bir başka anının yerine.
İnsan bazen ağlamaz mı bakıp bakıp kendine."
edip cansever
"Bu gemi ne zamandır burada
Çoktan boşaltmış yükünü
Gece de olmuş, rıhtım da bomboş
Mavi bir suyun düşünü uyutur bir tayfa
Arkada, güvertede
Ah, neresinden baksam sessizlik gene.
Yürürüm usuldan, girerim bir meyhaneye
İçerde üç beş kişi
Yalnızlık üç beş kişi
Bir kadeh rakı söylerim kendime
Bir kadeh rakı daha söylerim kendime
-Söyle be! ne zamandır burda bu gemi
-Denizin değil hüznün üstünde.
Belki yarın gidecek
Bir anı gelecek bir başka anının yerine.
İnsan bazen ağlamaz mı bakıp bakıp kendine."
edip cansever
koca bir adam olmak yine
gece saat birbuçuk sularında, siyah film kaplı camında almira yazan, çelik jantlı beyaz bir şahin s'nin içinden üç genç çıktı ellerinde tombul bira şişeleriyle. bir tanesi bendim. gülümsüyorlardı. arabanın teybinden, orhan gencebay'ın ya evde yoksan şarkısı davul zurna orkestrasının coverıyla yükseliyordu. yağmurda ıslanmak istediler. akşamüzeri buluştuklarından bu yana içtikleri biranın haddi hesabı yoktu. evli olan ikisi sabah kalkıp işe gideceklerdi ama kırk yılda bir böylesi bir gece için çok da önemi yoktu ertesi gün yorgunluğunun. yağmurda ıslandılar biraz. pek alışıldık bir durum değildi haziran'ın yirmiüçünde oraya yağmur düşmesi. tekrar arabaya girdiler. müziği yükselttiler, şarkıyı başa aldılar. evli olan ikisinin çoluk çocuk sahibi olmak, güzel bir kadınla evlenmek, ev bark araba sahibi olmak dışında hayalleri olmamıştı hiç. şehirdışına bile sadece askerlik için çıkmışlardı. ama diğerinin hayalleri olmuştu. çocukken yine üç kişi kazdıkları havuzun içinde donları toprakla karardığında, yine üç kişi inşaat etraflarında hurdacılara satmak için boynu büyük küflü çivileri topladıklarında, yine üç kişi yazın sıcağına aldırmadan ellerinde sapanlarla zeytin altlarında kuş avladıklarında, yine üç kişi geceleri ellerine üç pilli fener alıp salyangoz avına çıktıklarında, yine üç kişi mahalle maçlarında fileleri havalandırdıklarında bile hayalleri olmuştu. "yaa işte," dediler, "hayat böyle." ayrıldılar.
sonra ben evin yolunu tuttum. sarhoştum. blind willie johnson, dark was the night cold was the ground söylüyordu zeytin ağaçlarının arasından. toprak yolda hafif hafif ıslanarak yürürken bir devriye ekibi geldi, direksiyonunda cin ali vardı. ekip arabasının üstünde siren niyetine yanıp sönen bir lamba; lamba her yanışında slayt gösterisi gibi o güne kadar öptüğüm kızların gülen gözlerle fotoğraflarını gösterip sönüyordu. çekinerek içine göz attım, koltukları sökülmüş ve içi depo halini almış bu otonun içinde o güne kadar fetiş niyetiyle kaldığım yurtlarda, evlerde, oturduğum barlarda, otellerde, sahaflarda, eski eşyacılarda besleyip büyüttüğüm bir sürü nesne vardı. bir tane pikap koluma sarıldı mesela, pjammer marka radyo boynumdan öptü, oynar başlıklı bir masa lambası kulağıma "who will take my dreams away" adlı şarkının sözlerinden fısıldadı, bol işlemeli renkli bir kız çocuğu hırkası elimden öptü, renkli karakalem çizimler yüzüme kondu, ve daha bir sürü şey. arabanın duvarlarına şiirlerim asılmıştı renkli mandallarla, tokalarla. şarkıların biri başlayıp biri bitiyordu hızla. dile kolay, yirmidokuz yıl geride kalmak üzereydi ve birikmiş birikmiş bunca şey. ... uzun süren bir uğraş sonunda çakmağımı buldum, elimdeki son bira şişesini çakmağımla açıp arabaya püskürttüm, ve tüm arabayı ateşleyip kaçtım.
sabah etrafta yarısı yanmış kağıt parçalarından sadece harfler seçiliyordu, hepsi de küçüktü.
bu dip denen şeyin de vur vur bazen sonu gelmiyordu.
gece saat birbuçuk sularında, siyah film kaplı camında almira yazan, çelik jantlı beyaz bir şahin s'nin içinden üç genç çıktı ellerinde tombul bira şişeleriyle. bir tanesi bendim. gülümsüyorlardı. arabanın teybinden, orhan gencebay'ın ya evde yoksan şarkısı davul zurna orkestrasının coverıyla yükseliyordu. yağmurda ıslanmak istediler. akşamüzeri buluştuklarından bu yana içtikleri biranın haddi hesabı yoktu. evli olan ikisi sabah kalkıp işe gideceklerdi ama kırk yılda bir böylesi bir gece için çok da önemi yoktu ertesi gün yorgunluğunun. yağmurda ıslandılar biraz. pek alışıldık bir durum değildi haziran'ın yirmiüçünde oraya yağmur düşmesi. tekrar arabaya girdiler. müziği yükselttiler, şarkıyı başa aldılar. evli olan ikisinin çoluk çocuk sahibi olmak, güzel bir kadınla evlenmek, ev bark araba sahibi olmak dışında hayalleri olmamıştı hiç. şehirdışına bile sadece askerlik için çıkmışlardı. ama diğerinin hayalleri olmuştu. çocukken yine üç kişi kazdıkları havuzun içinde donları toprakla karardığında, yine üç kişi inşaat etraflarında hurdacılara satmak için boynu büyük küflü çivileri topladıklarında, yine üç kişi yazın sıcağına aldırmadan ellerinde sapanlarla zeytin altlarında kuş avladıklarında, yine üç kişi geceleri ellerine üç pilli fener alıp salyangoz avına çıktıklarında, yine üç kişi mahalle maçlarında fileleri havalandırdıklarında bile hayalleri olmuştu. "yaa işte," dediler, "hayat böyle." ayrıldılar.
sonra ben evin yolunu tuttum. sarhoştum. blind willie johnson, dark was the night cold was the ground söylüyordu zeytin ağaçlarının arasından. toprak yolda hafif hafif ıslanarak yürürken bir devriye ekibi geldi, direksiyonunda cin ali vardı. ekip arabasının üstünde siren niyetine yanıp sönen bir lamba; lamba her yanışında slayt gösterisi gibi o güne kadar öptüğüm kızların gülen gözlerle fotoğraflarını gösterip sönüyordu. çekinerek içine göz attım, koltukları sökülmüş ve içi depo halini almış bu otonun içinde o güne kadar fetiş niyetiyle kaldığım yurtlarda, evlerde, oturduğum barlarda, otellerde, sahaflarda, eski eşyacılarda besleyip büyüttüğüm bir sürü nesne vardı. bir tane pikap koluma sarıldı mesela, pjammer marka radyo boynumdan öptü, oynar başlıklı bir masa lambası kulağıma "who will take my dreams away" adlı şarkının sözlerinden fısıldadı, bol işlemeli renkli bir kız çocuğu hırkası elimden öptü, renkli karakalem çizimler yüzüme kondu, ve daha bir sürü şey. arabanın duvarlarına şiirlerim asılmıştı renkli mandallarla, tokalarla. şarkıların biri başlayıp biri bitiyordu hızla. dile kolay, yirmidokuz yıl geride kalmak üzereydi ve birikmiş birikmiş bunca şey. ... uzun süren bir uğraş sonunda çakmağımı buldum, elimdeki son bira şişesini çakmağımla açıp arabaya püskürttüm, ve tüm arabayı ateşleyip kaçtım.
sabah etrafta yarısı yanmış kağıt parçalarından sadece harfler seçiliyordu, hepsi de küçüktü.
bu dip denen şeyin de vur vur bazen sonu gelmiyordu.
22.06.2010

acı gerçekler
insan bazı şeyleri başka pek şeylerden pek daha fazla sevebilor. resimde görmüş olduğunuz kutu mesela, hiçbir etki altında kalmadan ve tamamen kendi rızamla, dış kutulardan daha fazla sevmiş olduğum bir kutu. şahsen, terziler gerçekten gelmiş olsalar, ya da tarafımdan nasıl söylense, salı pazarının orda bir terzihanem varmış olsa vaktinda, içina tüm renkli düğmelerimi, tüm renkli ipliklerimi, boy boy elinize batmaya nazır iğnelerimi, delikli veya toplu nasıl isterseniz tüm iğnelerimi, sonracığıma ebat ebat makaslarımı, aslanlı ya da tavşanlı makaslarımı, kokulu silgilerimi, hepsini bu kutucuğa doldurup her gittiğim yere götürebilir veyahut da geceleri yastığımla birlikte onu da pışpışlayarak uyutabilirdim başucumda. siz bakmayın zencefilli kurabiye kutusu olduğuna, içine ne doldursanız bana mısın demez, bilakis misafirperverdir, ağırlamayı pek sever, gamyüküdür çektikçe çeker. ben hiç unutmam bunlardan bir keresinde içine saçlarında tokaları olan bir kız resimleri çizimlerini koymuştum renkli boyalarınla hani crayon marka, yine unutmam hiç bir keresinde de saçlarında toka niyetine kuş gagaları olan bir kız çizimlerini koymuştum, bakmayın siz benim çizime yeteneksiz oluşuma, hiçbir şeye yeterince yetenekli olmadığımı da hesabınızda tutarsanız bana uğramayarak hayattan kârlı çıkacağınızı garanti edebilir, bu hususta teminat mektupları filan yazabilirim size. bakın mektupta bile husussuzum.
senelerden geçen sene miydi neydi, bizim sayfiye evinde misafirlerim vardı; neşeli mi neşeli bir çift, aralarında ne olduğuna henüz karar verememiş ama oğlan çocuğunun epey gönüllü olduğu bir çift daha, kızkardeşim, ben, bir de şirin mi şirin kukla mı kukla muska mı muska bir tesbih böceği. bir anda müthiş bir aile olup çıkıvermiştik denize bakan müstakil yerleşimimizde. benim için en önem taşıyan şey zencefilli kurabiye filan değildi tabii o an orada, tespih mi tesbih mi teşbih mi, her neyse işte onun böceğiydi. dün o eve gittim bir sene aradan sonra. bir de lavaboda ne bulayım, evi toz bürümüş, nemden duvarlar çatlamış, kenarda yılan yuvaları bitmiş, otlar çiçekler sararmış, türlü engeller aşıp içeri girdikten ve şalteri indirdikten sonra meğer fişi teybe takılı unutmamış mıyım, cereyan içeri girer girmez teypte çalan şarkı içimi fısıldadı: dean martin sesiyle that's amore çalıyordu, ta kendisiydi, nerde görsem tanırdım kendisini, trt fm'den cocoon'dan chupee çalmasını bekleyemezdim ya. tuttum bir ağlama başlattım, bir de lavaboda ne bulayım, cereyan dedim de aklıma bitiremediğim yüzonikinci şiirim geldi, başlığı "barlarda benim adıma beş tek bi duble konuşuyo" idi, şiir şöyle başlıyordu:
gün geldiğinde ben o kafamı kıyasıya uçurduğumda
herhangi bir kadının herhangi bir erkeğe çiçek alması kadar olağan
siz hiçbir kar küresinin içine girdiniz mi
l cohen’e de çok küfrettim ben zamanında içip içip
sen hırçın bir mıknatıs icabı tuttururken beni kendi
ben o halde bir tel olurum üzerimde kuşları cereyan tutmaz
yakama iliştir bir ya da ceketimin ön cebine üçgen bir mendil
boynuna bir masal
ayaklarına kasıklarına bir yuva
koynuna bir masa kurarım beşi bir yerde
sevgilim
herhangi bir kadının herhangi bir erkeğe çiçek alması kadar olağan
siz hiçbir kar küresinin içine girdiniz mi
l cohen’e de çok küfrettim ben zamanında içip içip
sen hırçın bir mıknatıs icabı tuttururken beni kendi
ben o halde bir tel olurum üzerimde kuşları cereyan tutmaz
yakama iliştir bir ya da ceketimin ön cebine üçgen bir mendil
boynuna bir masal
ayaklarına kasıklarına bir yuva
koynuna bir masa kurarım beşi bir yerde
sevgilim
sevgilimli şiirler sevgilim
kliması o
kliması o
diye bitemeden ilerliyordu. ağlamayı sonlandırmayı düşündümse de nasıl ki askerde mustafa'yı karşımda gördüğümde tutturduğum ilk ve son ağlamam gibi bu da bir süre icap etti, engel olunamadı, hata vermiştim ve hata devam ediyordu, anadolu yakası'nda belediye otobüslerinde sıklıkla rastlanan ismet özel demişti ya, the wrong is going on, onun gibi.
bir de lavaboda ne göreyim, tesbih böceği o küçücük mandal tokanın altında kalmış ve oracıkta öylece can vermişti. bu yasa bu mateme bir son vermeliydim ve metîn olmaya karar verip acımı içime gömdüm. tesbih böceğini de gömecek bir yer bulmalıydım.
rüyamda björk ibrahim tatlıses'le düet yapıyor ve acı gerçekler'i söylüyordu. ve bu şarkı bütün istiklal'deki kasetçilerden kıyasıya yükseliyordu.
zekiydim ve bu yüzden hiç kimseye ve hiçbir şeye inanmıyordum, allah hariç.
sabah denize indiğimde bir de ne göreyim, boğazın karanlık sularına fırlattığım bu isveç menşeili zencefilli kurabiye kutusu, marmara denizi'ni, ordan bir şilebe atlayıp ege denizi'ni kıta sahanlığını filan aşıp bizim oranın sularına vurmuştu, fena halde ağlıyordu. aldım kuruladım hemen. onu ilk görüşte tanımıştım. can çekişiyordu. eve çıkarıp son sözlerini dinledim, yolda başına gelenleri anlattı. ben onu eve çıkarana kadar ölmüştü. tesbih böceğini mandal tokanın içine koydum, mandal tokayı da kurabiye kutusunun içine, denize tekrar inip kıyıda bakımsızlıktan kurumuş ve bodur kalmış bir çam fidanının olmayan gölgesini kazarak oraya gömdüm. başına da mezartaşı niyetine bir izmarit, sarı olanlardan.
19.06.2010
bütün fincanlar dolar
'the album leaf'-'always for you'
açılan yapraklar solar
ben sana bir şey söyleyeyim mi
ilaç paketlerinin jelatinleri filan
senden almak sana çarpmak kendini sonacığıma ikiye filan dölmek
üçe bölsek halbuki bir çocuk peydahlamak
ameliyat masalarından öylece miraca kalkar gibi kalkakalmak
getirekoyayım mı şu biberi ister misin
ağzıma filan sür ya da ne bileyim pipime
çalışmasın bir daha hiçbir vapuru denizlerin
şilepleri hakeza
sigara bir süre sonra sigaracık olur. çocuklarının adı izmarit
ya bizim çocuğumuz? sevmiyoruz dilara
suzidilara tabii ki
ya da muhayyerkürdi
parfümüm bittti tükendi, kuruttum terastaki bütün türemiş çiçecikleri
ıslak mendillere ne dersin, göbeğindekileri silelim mi, popondaki makileri
mandalinalara borcumuz var
portakallar oralı değil
sırf senin kulağına gidip gelsin diye diş fırçalarını seviştiriyorum porselenlerde
bira açacaklarını cebimden eksik etmiyorum
ötüyor bütün metaller her havaalanlarına girişimde
bir de çıkarıp bakıyorum ki sana aldığım kapaklı kolye
kapaklanıp kalıyorum olduğum yere
bütün bir ordu üstümden geçti daha geçenlerde
ancak ölümle, ancak kandilliden sezilmiş kandil gecelerinde
dedemin mezarı başında, hani babaannen rahmetli olmasa, dedem rahmetli olmasa
bari onları diyorum teğelleseydik birbirlerine
akraba evliliği olur muydu sizinki, siz derken senle benimki
bugün karneler günü, frapan kağıdı hediye edeceğim bütün üniversite mezunu güzelim genç kızlara
herbiri bana bakıyorlar birahane adını verdiğim alsancak caddelerinde
kardeşler bu dünya tam da bana göre
çünkü plakalar tam da benim istediğim yönde
dünya da o yönde dönmesiyle, halime istediğim hali katmakta özgür bırakıyor beni
denizi görmesi, denize bakması, denize dalması gibi bir kadının
bıyık bırakıyorum her olduğum yere
bıyık bırakıyorum her olduğum dudağa
ısırıp ısırıp bir marulu tam da orta yerinden
bütün pısırıklığının intikamını alıyorum çocukluğumun
ya da bütün ısırganlığı salıyorum çocukluğa
bıraksalar oysa
bırakmadılar
bırakmadım ki bırakılayım
doğumgünüme desen kalan üçbeş gün, tamını bilmiyorum
sayın milletvekilleri, bilyelerimi topladım ve kellerinize diktim
bir avcum vardı dünyaya karşı öpülecek
onu da biriktirdikçe biriktirdim
arabalar su birikintilerine dikkat ediyorlar artık yanımdan geçerken
ıslanamıyorum
uslanıyorum ıslanmadıkça
çünkü
bütün bu filmleri tab ettirmem lazım anlıyo musun
'the album leaf'-'always for you'
açılan yapraklar solar
ben sana bir şey söyleyeyim mi
ilaç paketlerinin jelatinleri filan
senden almak sana çarpmak kendini sonacığıma ikiye filan dölmek
üçe bölsek halbuki bir çocuk peydahlamak
ameliyat masalarından öylece miraca kalkar gibi kalkakalmak
getirekoyayım mı şu biberi ister misin
ağzıma filan sür ya da ne bileyim pipime
çalışmasın bir daha hiçbir vapuru denizlerin
şilepleri hakeza
sigara bir süre sonra sigaracık olur. çocuklarının adı izmarit
ya bizim çocuğumuz? sevmiyoruz dilara
suzidilara tabii ki
ya da muhayyerkürdi
parfümüm bittti tükendi, kuruttum terastaki bütün türemiş çiçecikleri
ıslak mendillere ne dersin, göbeğindekileri silelim mi, popondaki makileri
mandalinalara borcumuz var
portakallar oralı değil
sırf senin kulağına gidip gelsin diye diş fırçalarını seviştiriyorum porselenlerde
bira açacaklarını cebimden eksik etmiyorum
ötüyor bütün metaller her havaalanlarına girişimde
bir de çıkarıp bakıyorum ki sana aldığım kapaklı kolye
kapaklanıp kalıyorum olduğum yere
bütün bir ordu üstümden geçti daha geçenlerde
ancak ölümle, ancak kandilliden sezilmiş kandil gecelerinde
dedemin mezarı başında, hani babaannen rahmetli olmasa, dedem rahmetli olmasa
bari onları diyorum teğelleseydik birbirlerine
akraba evliliği olur muydu sizinki, siz derken senle benimki
bugün karneler günü, frapan kağıdı hediye edeceğim bütün üniversite mezunu güzelim genç kızlara
herbiri bana bakıyorlar birahane adını verdiğim alsancak caddelerinde
kardeşler bu dünya tam da bana göre
çünkü plakalar tam da benim istediğim yönde
dünya da o yönde dönmesiyle, halime istediğim hali katmakta özgür bırakıyor beni
denizi görmesi, denize bakması, denize dalması gibi bir kadının
bıyık bırakıyorum her olduğum yere
bıyık bırakıyorum her olduğum dudağa
ısırıp ısırıp bir marulu tam da orta yerinden
bütün pısırıklığının intikamını alıyorum çocukluğumun
ya da bütün ısırganlığı salıyorum çocukluğa
bıraksalar oysa
bırakmadılar
bırakmadım ki bırakılayım
doğumgünüme desen kalan üçbeş gün, tamını bilmiyorum
sayın milletvekilleri, bilyelerimi topladım ve kellerinize diktim
bir avcum vardı dünyaya karşı öpülecek
onu da biriktirdikçe biriktirdim
arabalar su birikintilerine dikkat ediyorlar artık yanımdan geçerken
ıslanamıyorum
uslanıyorum ıslanmadıkça
çünkü
bütün bu filmleri tab ettirmem lazım anlıyo musun
18.06.2010
il postino'da, müslüm gürses şarkısı söylenseydi, şöyle derdi sanımca: ben senin pulun muyum?
yalnızlığın terlikleri filan var, ah yanlız söyledim, ah yalnış söyledim, yazlığın terlikleri filan var, ah yine yanlış üstüne yalnız, yazın terlikleri filan var. yazın en güzel yanı da bu. bu arada şu konuda anlaşalım, evdeki bayat ekmek bitmeden taze ekmek almamak gibi bir düsturum var. mutabık mıyız?
izmir'deki tek arkadaşımın da ağrı'ya tayini çıktı. bu pezevenk ben eskişehir'e gittikten bir sene sonra da izmir'e tayinini çıkarmıştı. orada da bira içecek arkadaşım kalmamıştı o gittiğinde. şimdi izmir'de de kalmadı. kiminle bira içicem ben şimdi?
en iyisi cuma'ya gidip iki rekat atayım.
yalnızlığın terlikleri filan var, ah yanlız söyledim, ah yalnış söyledim, yazlığın terlikleri filan var, ah yine yanlış üstüne yalnız, yazın terlikleri filan var. yazın en güzel yanı da bu. bu arada şu konuda anlaşalım, evdeki bayat ekmek bitmeden taze ekmek almamak gibi bir düsturum var. mutabık mıyız?
izmir'deki tek arkadaşımın da ağrı'ya tayini çıktı. bu pezevenk ben eskişehir'e gittikten bir sene sonra da izmir'e tayinini çıkarmıştı. orada da bira içecek arkadaşım kalmamıştı o gittiğinde. şimdi izmir'de de kalmadı. kiminle bira içicem ben şimdi?
en iyisi cuma'ya gidip iki rekat atayım.
17.06.2010
Hayır Hayır hayır hayır
insanları yanlış tanıma tanıtma ihtimalimizin yüksecikliği yok mu, hay aksi!
bu saatlerde
.bu yüzden erken yatıyorum. bu yüzdenenerken
bir günaydın çek ordan
bu saatlerde zehra deovic, Imal jada ko kad aksam pada, filan bir şeyler diyor ama hiçbir nane anlamorum. naneyi daha ziyade kahvaltıda domates ve zeytinyağının üzerine kayık niyetine bırakorum. sen de dene güzel olor. ziyade olmaz mı, ondan da olar.
color.
ladytron, international dateline adlı şarkısında hep der ki, let's end it here.
insanları yanlış tanıma tanıtma ihtimalimizin yüksecikliği yok mu, hay aksi!
bu saatlerde
.bu yüzden erken yatıyorum. bu yüzdenenerken
bir günaydın çek ordan
bu saatlerde zehra deovic, Imal jada ko kad aksam pada, filan bir şeyler diyor ama hiçbir nane anlamorum. naneyi daha ziyade kahvaltıda domates ve zeytinyağının üzerine kayık niyetine bırakorum. sen de dene güzel olor. ziyade olmaz mı, ondan da olar.
color.
ladytron, international dateline adlı şarkısında hep der ki, let's end it here.
16.06.2010
"Syn.Üyemiz; Turgut Uyar'ın Yitiksiz adlı yeni şiir kitabı gelmiştir. İndirimli fiyatından Suboyu şubemizden temin edebilirsiniz. İyi okumalar. İNSANCIL KİTABEVİ"
işte şimdi acıdı afedersin.
metin eloğlu'nun Yitikçi adlı şiirini aklıma getirmesine ise farkındaysan hiç bahis bile oynamıyorum. daha da fena afedersiz.
işte şimdi acıdı afedersin.
metin eloğlu'nun Yitikçi adlı şiirini aklıma getirmesine ise farkındaysan hiç bahis bile oynamıyorum. daha da fena afedersiz.
11.06.2010
koskoca bir eğitim öğretim ömrünü sevdiği kızla aynı sıraya oturabilme ihtimalinin sıkıntısıyla geçirdi bir nesil. bir bakmış ki üniversite bitmiş, kepler havalarda. boynunda kravat, mülakata gidiyor. ne alaka.
ben de bilmiyorum. bugün cuma. yağmur yağmak istiyor sanırım, ama beceremiyor. geceleri iki gündür gök gürlüyor. şimdi ben bir şey bilmiyor. sonra belki.
ben de bilmiyorum. bugün cuma. yağmur yağmak istiyor sanırım, ama beceremiyor. geceleri iki gündür gök gürlüyor. şimdi ben bir şey bilmiyor. sonra belki.
10.06.2010
geçen günkü diş felaketinden dolayı bugünkü çekimden sonra alkolü zaten, bir de sigarayı yasakladı hekimim. bu yüzden üzgünüm. mamaya benzeyen yumuşak yemeğimi yedim. damağımda kocaman bir boşluk. duramepdurum zaten, dişim ağrepduru. bir ağrıkesici çaktım, bir de antibiyotik. babaannemin, duvara asılan "mavcı vermiş ortalığa" lafı ve çeşitli gülüşler geldi. uyumak istiyorum. sigara içemiyorum ve bu kötü. balkonda oturuyorum asmanın altında. "asmaya su yürüdü mü kerata" geldi çürük dişli rakıcı amcaların ağzından. kollarımda karıncalar yürüyor. ferdi tayfur'un "sigarasız da sabah olmuyor"la biten şarkısı geldi. bu karıncaları neye benzetiyorum biliyo msn, meksika esanslı çizgifilmlerde kocaman yuvarlak cipse benzer şapkalarıyla oturan farelere, oldu mu şimdi, olmadı. karınca fareye benzer mi hiç, benzer amına koyim, niye benzemesin, benim sigara içememem kadar absürd durum mu kaldı ortalıkta, dünyanın bile çivisi nerdeyken. aşkolsun. aşk soksun seni. beni zehirledi yemin ederim, pis. aptal.
dün geceyi bu gündüze bağlayan gece bir rüya yaptı bilincim ki sormayın. yedi üzerinden giden bir rüyaydı. süryani rüyalarına benziyordu. şöyle ki, bir sevgilim vardı. ve ben sevgilimle tanışmadan önce, o benimle tanışacağını öngören bir falcıya fal baktırmıştı. falcı demişti ki ona, adında işte a harfi var, h harfi var, gözleri şöyle böyle, boyu şöyle böyle, falan filan. falcı beni tanıtmıştı yani anlayacağınız. sonra o da karşısında bir gün umulmadık bir biçimde beni görünce bana aşık oluvermişti. kız da görseniz güzel mi güzel, cılız mı cılız, kara mı kuru, garip bir şeydi, ama rüyaydı ya işte bu, ben de deli gibi aşık oluyordum kıza. görseniz nasıl kucaklaşıyor, nasıl tepiniyor, nasıl sevişiyor, nasıl eğleniyor, nasıl bağrışıyor, nasıl tartışıyor, nasıl eğleniyorduk. dünyanın en büyük tutkusu gibi geliyordu ikimize de. ama her güzellikte çirkinlik arayan bu kadın milletinin inadından rüyada bile sual olunmaz gibi geliyor ya bana, rüyamdaki sevgilim de aylar geçtikçe, gerçek kaygısını ortaya çıkardı ve bana dedi ki, "falcı senin beni yedi ay sonra terkedeceğini söyledi, başından bu yana her şey falcının dediklerine uyuyor." "gidelim falcıyı öldürelim belki kehanet bozulur," dedim, dinlemedi. aklım duruyordu. "yapacah bir şey yohğ hakan dayı" diyordu askerdeki çocuklardan biri. ve rüyanın sonunda gerçekten de onu terk ediyordum. sonra falcı kadınla karşılıyordum, bana diyordu ki, "seni büyük bir beladan kurtardım." uyandığımda dişim fena ağrıyordu.
dün geceyi bu gündüze bağlayan gece bir rüya yaptı bilincim ki sormayın. yedi üzerinden giden bir rüyaydı. süryani rüyalarına benziyordu. şöyle ki, bir sevgilim vardı. ve ben sevgilimle tanışmadan önce, o benimle tanışacağını öngören bir falcıya fal baktırmıştı. falcı demişti ki ona, adında işte a harfi var, h harfi var, gözleri şöyle böyle, boyu şöyle böyle, falan filan. falcı beni tanıtmıştı yani anlayacağınız. sonra o da karşısında bir gün umulmadık bir biçimde beni görünce bana aşık oluvermişti. kız da görseniz güzel mi güzel, cılız mı cılız, kara mı kuru, garip bir şeydi, ama rüyaydı ya işte bu, ben de deli gibi aşık oluyordum kıza. görseniz nasıl kucaklaşıyor, nasıl tepiniyor, nasıl sevişiyor, nasıl eğleniyor, nasıl bağrışıyor, nasıl tartışıyor, nasıl eğleniyorduk. dünyanın en büyük tutkusu gibi geliyordu ikimize de. ama her güzellikte çirkinlik arayan bu kadın milletinin inadından rüyada bile sual olunmaz gibi geliyor ya bana, rüyamdaki sevgilim de aylar geçtikçe, gerçek kaygısını ortaya çıkardı ve bana dedi ki, "falcı senin beni yedi ay sonra terkedeceğini söyledi, başından bu yana her şey falcının dediklerine uyuyor." "gidelim falcıyı öldürelim belki kehanet bozulur," dedim, dinlemedi. aklım duruyordu. "yapacah bir şey yohğ hakan dayı" diyordu askerdeki çocuklardan biri. ve rüyanın sonunda gerçekten de onu terk ediyordum. sonra falcı kadınla karşılıyordum, bana diyordu ki, "seni büyük bir beladan kurtardım." uyandığımda dişim fena ağrıyordu.
ateş düştü
askerde devriye onbaşı nöbetçileri toplarken, özellikle gece 4-6 nöbeti dönüşünde ayrı bir ayık olurduk biz nöbetçiler, ve hiçbirinin kime ait olduğunu bilmediği şu dizeyi, "bugün de ölmedim anne" sözünü, geyiğine mırıldanırlardı birbirlerine gülerek. benim içimde, her bir dakikalık saygı duruşlarında da çalan nini rosso'nun il silenzio'su mırıldanılırdı. dün bunu düşündüm.
dün müydü, yaşlı bir tanıdığım kitaplarını bir yere bağışlayacağını, içlerinden istediklerimi alabileceğimi söylediğinde çok heyecanlanmıştım. arabayla gittim yüküm ağır olur diye. bir de baktım ki aralarında hevesle alabileceğim bir tek kitap dahi yok, zaten alınacakları meğer torunlarına ayırmış. ama fransızca orijinal kitaplar vardı. beginner bile olmayan fransızcamın onlara yetmeyeceğinin farkında olarak marcel proust'tan, baudelaire'den, moliere'den ortalama '65 yılı basımı olan birer kitap seçtim. hediye etmek için. fransızcası olana ve bunu belgeleyene hediye edebilirim. şu an sahipsizler.
dişim ağrıyor. hakan şenocak'ın diş ağrısıyla ilgili çok sevdiğim bir öyküsü vardı, onu okumak istiyorum ama hangi kitabımın hangi kolide olduğunu bilmediğim için yerleşik bir hayata geçene kadar bu mümkün olmayacak. yersizlik yurtsuzluk demişken deleuze ve guattari benimkinden bahsetmiş değil elbette, benimki daha başka.
baudelaire'in çok sevdiğim bir prensibi vardır, çalışmak. bunu açmak istiyorum dişim ağrımadığında.
içki içmediğim akşamların sabahlarında başım dönük bir hal alıyor. kaygım bozuk. içimde garip bir bulantı yükseliyor. içki içmediğim akşamlarda da aynı durum var ve bunu bastırmak için içiyorum, o zaman bu baş dönmesi ve şuur kaybını hissetmeyebiliyorum. beynimde ur mu var lan yoksa diyorum karıncaya, cevap bile vermeyip -ki biliyorum içinden ha sktir çekiyor- mohitosunu yudumlamaya devam ediyor, aptal karıncamın en sevdiği şarkı, bu aralar lila downs yorumuyla paloma negra, siz de dinleyin.
askerde devriye onbaşı nöbetçileri toplarken, özellikle gece 4-6 nöbeti dönüşünde ayrı bir ayık olurduk biz nöbetçiler, ve hiçbirinin kime ait olduğunu bilmediği şu dizeyi, "bugün de ölmedim anne" sözünü, geyiğine mırıldanırlardı birbirlerine gülerek. benim içimde, her bir dakikalık saygı duruşlarında da çalan nini rosso'nun il silenzio'su mırıldanılırdı. dün bunu düşündüm.
dün müydü, yaşlı bir tanıdığım kitaplarını bir yere bağışlayacağını, içlerinden istediklerimi alabileceğimi söylediğinde çok heyecanlanmıştım. arabayla gittim yüküm ağır olur diye. bir de baktım ki aralarında hevesle alabileceğim bir tek kitap dahi yok, zaten alınacakları meğer torunlarına ayırmış. ama fransızca orijinal kitaplar vardı. beginner bile olmayan fransızcamın onlara yetmeyeceğinin farkında olarak marcel proust'tan, baudelaire'den, moliere'den ortalama '65 yılı basımı olan birer kitap seçtim. hediye etmek için. fransızcası olana ve bunu belgeleyene hediye edebilirim. şu an sahipsizler.
dişim ağrıyor. hakan şenocak'ın diş ağrısıyla ilgili çok sevdiğim bir öyküsü vardı, onu okumak istiyorum ama hangi kitabımın hangi kolide olduğunu bilmediğim için yerleşik bir hayata geçene kadar bu mümkün olmayacak. yersizlik yurtsuzluk demişken deleuze ve guattari benimkinden bahsetmiş değil elbette, benimki daha başka.
baudelaire'in çok sevdiğim bir prensibi vardır, çalışmak. bunu açmak istiyorum dişim ağrımadığında.
içki içmediğim akşamların sabahlarında başım dönük bir hal alıyor. kaygım bozuk. içimde garip bir bulantı yükseliyor. içki içmediğim akşamlarda da aynı durum var ve bunu bastırmak için içiyorum, o zaman bu baş dönmesi ve şuur kaybını hissetmeyebiliyorum. beynimde ur mu var lan yoksa diyorum karıncaya, cevap bile vermeyip -ki biliyorum içinden ha sktir çekiyor- mohitosunu yudumlamaya devam ediyor, aptal karıncamın en sevdiği şarkı, bu aralar lila downs yorumuyla paloma negra, siz de dinleyin.
9.06.2010
bu defa gerçekten hapı yuttum galiba. ateşimi düşüremiyorum, inmiyor şakaklarımdan aşağı. korkarım birazdan ıslak bir beze saracak annem beni, bezlere de sığmam ki artık. dün akşam yirmilik dişimi çektirdikten sonra oluşan kocaman boşluğun verdiği acıya nazaran sahilde içtiğim biralar ve o esnadaki esinti çarptı sanırım. intaniye polikliniğinden sorsunlar dostlarım beni.
8.06.2010

günaydın. merhaba. ben sabah. aman sabahlar olmasın. ben rüzgarın oğlu sabuha. aman sabunlar. aman aman. kendi blogumu epeydir ziyaret etmiyordum, koyduğum son yazıya bakınca anladım zamaaanın pırr diye geçipgidiverdiğini. alttaki kuşlar gibi. orada öne çıkan üç çeşit kuşgil sesi var; serçeler, kumrular [bunun hikayesini anlatmış olmalıyım], horoz. bençektim. okumayınca yazılmıyor be monşer. yeni atasözleri yeni deyimler öğreniyorum. bol bol rakı içiyorum, hatta geçen gün öyle içmiş öyle içmiş öyle bir merhaba etmişim ki ölüme, hatırlayabilsem mesela bi ara aşağıki dünyaya gidip geldiğimi hatırlayacağım ama sarhoştum işte, hatırlayamıyorum. adamın derdi öküz, karının derdi sakız. eski manitamı değil, eski makinamı yeniden elime aldım, bodrum'un ara sokaklarında çaktırmadan fotoğraflarını çekiyorum mavi pencereli, beyaz badanalı, begonvilli evlerin, sümüksüz çocukların. ama aradığım özel bir poz var, flüt çalan bir çocuğa rastlamak istiyorum, popüler bir şarkıyı enstrümanıyla icra ederken fotoğraflamak istiyorum onu. mesela ben tayfun'dan hadi yine iyisin'i çok iyi çalardım, hadi yine iyiyiz, yine mi çiçek. diş hekimim bana aşık olacak korkarım. bir dün akşam çok içmişim yine, annem ellerine kına yakıyordu, kına çanağından bir kaşık kadar elime aldığımı hatırlıyorum, meğer onu sol elime sürmüşüm bi güzel, öyle de uyumuşum, sabah uyanınca bi baktım sapsarı, vay babayyi dedim ama babamın buna yapabileceği bir şey yoktu. iki dakikalık zevk için -benimkiler daha uzun sürer aslında, iddia ediyorum en azından yirmi dakika- yaptığım şeye bak'tım. sabah pişmanlığıydı bu işte, ertesi gün hapı da yoktu bu meretin, elim uzun bir süre kınalı biçimde dolaşacaktım. diş hekimim bana aşık olmayacaktı ne güzel. bu aralar doğa yengenizle beraberim, hemhal olduk söylemesi ayıp. bir yandan da yazasım yok yani aslında. toplu taşıma araçlarına binme korkumun üstüne üstüne gidiyorum, bol bol köy dolmuşlarına biniyorum, ehliyetim de yok aslına bakarsan, sevgilimin aktif sürücü olması lazım ki köy dolmuşlarında heba olmayalım tarlaya giderken. bana göre hava çok hoş, özellikle bu aralar, yaz tam gelmedi ya, hoşuma gidiyor. hoşlanıyorum senden, sevmemi mi tercih ederdin. bu aralar kalbim ancak hoşlanmama müsaade ediyor, ondan sonra zaten sarhoş olmuş oluyorum. akşam yedi ila gece iki arası sarhoşum, müsait değilim. saatlere özel ilgi duymaya başladım, yeni bir saat aldım, koluma taktım gezdirdim onu, hoşuma gider birilerinin koluma girmesi, ama dikkat edin elinizi falan tutarım sonra, günah benden çok uzaklara çekip gider. sana biraz dramatizasyon örneği sergileyim mi izin verirsen; askerlik dönemimi saymazsan, uzun zaman aradan sonra bu sabah ilk defa aç mideye sigara yaktım, annem kalkmadı napayım, kahvaltı için onu bekliyorum. ben '92-'10 yılları arasında geçen yaklaşık altıbin günde toplasan yüz gün anne kahvaltısı yapmadım, acısını çıkarıyorum şimdi. sefam olsun oh oh, mu. içimde kör bir mutluluk var, düşünsene, yerinden kalkıyor bu, mutlu, pat bir duvara çarpıyor kafayı, ama yılmıyor, bir daha kalkıyor, mutluluk işte, sonra bu defa bir tabelaya çarpıyor, ama yer mi anadolu çocuğu, mına bile kor, bir daha kalkıyor bu defa yine mutlu, sonra belediyenin kazdığı bir çukura düşüyor, ama adı yılmaz, kendi yılmaz, kalkıyor, yine ayakta mutluluğuyla, bu defa bir genç kızın memelerinde buluyor ellerini, pat tokadı yiyor, hahahah, yine yılmıyor. şaka şaka, kız onu öpüyor ve yine mutlu oluyorlar.
ne mi yapıyorum bu aralar? düşünüyorum tabii ki. çapa yapacak halim yok herhalde.
3.06.2010
sabun kokusunun ışınlayıcılığından bahsetmiştim, bunu şimdi hatırlamanın tam sırası. birayı/şarabı her türlü bardaktan ya da şişeden içebilirim ama rakıyı asla, illa ki uzun ince olacak, içemem başka türlü, içim rahat etmez. askerde en çok dinlediğim şarkılardan bir mixtape yapsam mı diyorum, ama bu yanlış oldu, çünkü askerde şarkı dinleyemedim, söyleyebildim sadece, en çok söylediklerimden demeliydim, bir evet mixtape. sigarayı zoraki bırakmış olan dayımın sigara özlemine ortak oldum bugün, vicdanım zor durumda, yardım et. ben de sana karşıdan karşıya geçerken yardım ederim, ödeşiriz, olmaz mı. babam çok ilgili ve müdahildir benim, korkuyor benden, bu kadar içmemden, yarın psikiyatra götürmeyi teklif etti, "o çözemez bunu" dedim, dün benimle dalga geçtiğini unutmadım tabii, 'oğlum garasevdaya düşmüş,' diye.
bir kez gelseler bana, ben onlara on adım gidenlerdenim. kitap arasında saç teli biriktirenlerdenim. sevdiğinin el yazısına bile şükredenlerdenim. yarın günlerden perşembre, bugün daha doğrusu, perşembre çarşambra deyince fransızca gibi oluyor, seviniyorum ansızın. can çekiştiğimin farkındayım, küçükken avladığım kuşların gazabına geldim sanırım. gaddar olduğumdan bahsetmiş olmalıyım. böyle bir film vardı sahi, gaddar diye, selma güneri o filmde de gelmiş geçmiş bütün türk filmlerinin en alımlı kadınıydı, ona aşık olmuş olmakla gurur duyabilirim. babaannem bir kızdan bahsetti bugün, appecikmiş, öyle dedi, ne demekti peki bu, bembeyaz. yeterince yöreselim sanırım. her akşam saat yedi ile sekiz arasında sadece bir saat süren yöresel istekler programını dinleyip içebiliyorum, ne güzel. allah'a her zaman şükretmemiz gerektiği gerçeğini hiçbir zaman aklımdan çıkarmıyorum. israil'e filistin üzerinden, filistin'e israil üzerinden giden gemi için düşündüklerimi sadece kendime saklıyorum, çünkü sevmiyorum ben bunları konuşmayı. galatasaray hakkında konuşmaktan kaçındığım kadar sevmiyorum, yoksa tabii geçen gün chill-out festivale giderken gördüm inşa edilen yeni stadı. yine de sözüm var, dayımı istanbul'da inönü'de bir kez olsun beşiktaş maçına götürmeden göçersem bu dünyadan, işte o zaman gerçekten gözlerim aralık gideceğim. dayım bugüne kadar gördüğüm en kral adamı çünkü dünyanın, babamdan zaten daha kraldır ama emrahla raşitle bile boy ölçüşebilir krallıkta gerektiğinde. emrah dedim de apayrı bir konuya geçmek zorundayım, üzgünüm:
emrah, m.'ye 'sevgilim' diye hitap eden cümlelerini birleştirerek şiir yazdı. aslında 'ona' yazmamıştı. ama ona 'ona' yazdığını söyledi. o da 'buna' inandı. emrah'a aşık oldu. bütün kadınlar kendilerine şiir yazılsın ister. kadın olmamakla birlikte ben de isteyebilirim aynısından, ama baskıcı bir ortamda büyüdüğümden isteklerimi direkt söyleyemeyebilirim, üzgünüm. emrah onu sevgilisi olduğuna inandırdı. emrah'ın kızıl sakallardan oluşan bir fotoğrafı vardı ve ona 'onu' gönderdi. ben emrah'ın sevgilisini elinden aldım çünkü emrah benim sevgilimi kendi sevgilisiyken önemsememişti. sonra bir de ben önemsemedim sevgilimi. sevgilim cebimden aşağı düştü. kafasını yere çarptı. bu defa gerçekten ağlamıştım. ama sevgilim gerçekten ağladı mı benim. hiç bilmiyorum. sevgilim, emrah'ın eren'in diğerlerinin, benim hıncımı benden çıkardı. bunu çok bağırdı çağırdı. en son gördüğümde öfke doluydu, onu terk edişime hazırlık yapıyordu. benim niyetimse sevgilimi terk edip onunla sohbet etmekti. onunla konuşabilmem için onu terk etmem gerekiyordu. hikaye ve kamera burada emrah'a dönüyordu. sevgilim, emrah'ın sevgilisi olduğunu bile bile ona aşık oldu. emrah, sevgilisini 'onunla' aldatmaya karar vermişti ama yapmadı. sadece şiir yazdığını söyledi ve bu durumdan şiirlerine pay çıkardı sadece. ben emrah'tan daha iyi şiir yazardım ama yapmıyordum, aşıkken şiir yazamıyordu bazen insan. insan her şeyi 'bazen' yapıyordu sadece, bazen.
sembolik bir içler acısı.
çok içtiysem ışık açık uyurum. bunu annemden başka kimse bilmez.
bir kez gelseler bana, ben onlara on adım gidenlerdenim. kitap arasında saç teli biriktirenlerdenim. sevdiğinin el yazısına bile şükredenlerdenim. yarın günlerden perşembre, bugün daha doğrusu, perşembre çarşambra deyince fransızca gibi oluyor, seviniyorum ansızın. can çekiştiğimin farkındayım, küçükken avladığım kuşların gazabına geldim sanırım. gaddar olduğumdan bahsetmiş olmalıyım. böyle bir film vardı sahi, gaddar diye, selma güneri o filmde de gelmiş geçmiş bütün türk filmlerinin en alımlı kadınıydı, ona aşık olmuş olmakla gurur duyabilirim. babaannem bir kızdan bahsetti bugün, appecikmiş, öyle dedi, ne demekti peki bu, bembeyaz. yeterince yöreselim sanırım. her akşam saat yedi ile sekiz arasında sadece bir saat süren yöresel istekler programını dinleyip içebiliyorum, ne güzel. allah'a her zaman şükretmemiz gerektiği gerçeğini hiçbir zaman aklımdan çıkarmıyorum. israil'e filistin üzerinden, filistin'e israil üzerinden giden gemi için düşündüklerimi sadece kendime saklıyorum, çünkü sevmiyorum ben bunları konuşmayı. galatasaray hakkında konuşmaktan kaçındığım kadar sevmiyorum, yoksa tabii geçen gün chill-out festivale giderken gördüm inşa edilen yeni stadı. yine de sözüm var, dayımı istanbul'da inönü'de bir kez olsun beşiktaş maçına götürmeden göçersem bu dünyadan, işte o zaman gerçekten gözlerim aralık gideceğim. dayım bugüne kadar gördüğüm en kral adamı çünkü dünyanın, babamdan zaten daha kraldır ama emrahla raşitle bile boy ölçüşebilir krallıkta gerektiğinde. emrah dedim de apayrı bir konuya geçmek zorundayım, üzgünüm:
emrah, m.'ye 'sevgilim' diye hitap eden cümlelerini birleştirerek şiir yazdı. aslında 'ona' yazmamıştı. ama ona 'ona' yazdığını söyledi. o da 'buna' inandı. emrah'a aşık oldu. bütün kadınlar kendilerine şiir yazılsın ister. kadın olmamakla birlikte ben de isteyebilirim aynısından, ama baskıcı bir ortamda büyüdüğümden isteklerimi direkt söyleyemeyebilirim, üzgünüm. emrah onu sevgilisi olduğuna inandırdı. emrah'ın kızıl sakallardan oluşan bir fotoğrafı vardı ve ona 'onu' gönderdi. ben emrah'ın sevgilisini elinden aldım çünkü emrah benim sevgilimi kendi sevgilisiyken önemsememişti. sonra bir de ben önemsemedim sevgilimi. sevgilim cebimden aşağı düştü. kafasını yere çarptı. bu defa gerçekten ağlamıştım. ama sevgilim gerçekten ağladı mı benim. hiç bilmiyorum. sevgilim, emrah'ın eren'in diğerlerinin, benim hıncımı benden çıkardı. bunu çok bağırdı çağırdı. en son gördüğümde öfke doluydu, onu terk edişime hazırlık yapıyordu. benim niyetimse sevgilimi terk edip onunla sohbet etmekti. onunla konuşabilmem için onu terk etmem gerekiyordu. hikaye ve kamera burada emrah'a dönüyordu. sevgilim, emrah'ın sevgilisi olduğunu bile bile ona aşık oldu. emrah, sevgilisini 'onunla' aldatmaya karar vermişti ama yapmadı. sadece şiir yazdığını söyledi ve bu durumdan şiirlerine pay çıkardı sadece. ben emrah'tan daha iyi şiir yazardım ama yapmıyordum, aşıkken şiir yazamıyordu bazen insan. insan her şeyi 'bazen' yapıyordu sadece, bazen.
sembolik bir içler acısı.
çok içtiysem ışık açık uyurum. bunu annemden başka kimse bilmez.
2.06.2010
geçenlerde japon bir misafirimiz vardı. numoro amca, 68 kuşağından, bir yıldır istanbul'da bir makina firmasının genel müdürlüğünü yapıyor. her heyse, bu amca gençliğinde gitaristmiş, deep purple'lardan led zeppelin'lerden açıldı sohbet, hâlâ onları dinliyormuş. ben de pink floyd'un türk olduğunu iddia ettim her zamanki gibi. güldük.
"do you listen to seviyorum songs?" dedi. "seviyorum song?" dedim. arabeski kastediyormuş.
"do you listen to seviyorum songs?" dedi. "seviyorum song?" dedim. arabeski kastediyormuş.
bu adamın canı sıkılmaktadır çünkü bu pekala rastlanan bir durumdur çünkü altı ay öncesinden yarım bıraktığı soluksuz iş hayatına geri döneceği için kaygılanmaktadır çünkü askerlik onun için sanki son bir mola gibidir çünkü bundan sonrasında bu tarz bir serbestlik içerisine giremeyeceğinden ve hayatla başa çıkmak zorunda kalacağından korkmaktadır çünkü hayat kendisinden sadece bunu bekliyor gibi oynamaktadır.
bu durumda bu adamın aklına eskiden yazmış olduğu bir yazı gelir ve onu bloguna koyar:
‘Free Friday’
“Cuma’nın gelişi perşembe’den bellidir,” olmakla birlikte bu yazı bir cuma yazısı hüviyeti taşımakta olup…
Frengistan’da ‘free friday’ olarak tabir edilen uygulama, artık, sadece plazaların yüksek katlarında değil mühendislik gerektiren bazı kamu iktisadî teşekküllerinde de var. İnsanlar, diğer hafta içi günlerde giydikleri resmi üniformalarını cuma gününe özel olarak giymek zorunda kalmıyorlar, onun yerine daha rahat, gündelik giysilerle işe gidebiliyorlar.
Yalancı meme.
Ne menem bir rahatlıktır cuma günü en ‘jeans’ (kot pantolon, ‘cins’ diye okusak ve anlamını buna yorsak yeridir) kotları giymek. Bunun malzeme bilimiyle ilişkisini kurabilir miyiz, deneyelim: Çoğu malzeme eğer ısıyla işlem görecekse önce hazırlanır, şekil verilir, ardından da yüksek sıcaklığa ısıtılır. Hazırlama işleminde malzeme bünyesine yoğun miktarda gaz girebilir; ısıtma işlemi sırasında malzemenin içindeki gözeneklerde buluşmuş olan gaz dışarı atılmalıdır. Aksi takdirde bu gazlar birleşerek isyan çıkarabilir ve malzemeyi göbeğinden çatlatabilir. Çalışan kişiler de hafta içi ısınıyorlar yüksek sıcaklıklara kadar, sonra haftanın son günü de gazlarını almak gerekiyor.
Cuma gününün başka bir anlamı da var tabii, akşam dışarı çıkılır mesela. Şirket, çalışanını düşünür bu konuda. Benim memurum akşam eve gidip de üstünü değişmekle falan zaman harcamasın, önce Schlotzsky’s Deli’de yemeğini yesin, ardından da aksın âlemlere, o da içindeki gazı atsın dışarı. Hani gömlek altına siyah tişört giyme modası vardır ya, işte o buradan doğmuştur. Adam akşam eğlenmeye gidecektir (eğlenmeye gitmek, kızkaçıran efekti var burada, ‘fiyuvv’, ‘hepimiz sarışına gitsek ne olur ki?’) fakat gömlek giymek durumundadır mesaide. Akşam işten çıkar, bir bira iki bira derken sıcaklamaya başlar. Sonra bir bakmışsınız ki gömlek elde mendil niyetine, halay muhabbetinin bir sembolü olmuş veya Şenses modeli bele bağlanmış, bir sağa bir sola.
Anlatacağım olay, bir Cuma gününe onun ‘free friday’ olduğunu unutarak giren kişinin dramıdır. Sabah uyanır zar zor, bir süre debelenir yatakta, keşke saat çalmasaydı, bozulsaydı ama çaldı, o kadar uyumasına rağmen –altı saat de az değildir hani- neden hâlâ üzerinden ‘AS 900’ geçmiş gibi hissettiğine anlam veremeyip, bu gemi ne zamandır burada sorusunu sorar kendine. Sonra, ‘hayda vira’ nidasıyla doğrulur, çoraplarını geçirir ayağına, hemen başucu civarında bulunan hırkaya uzanır.
O da ne! Hırka uzamış, bir garip olmuş, sanki Küçük Prens’in pelerini, hemen sırtına geçirir. Perdeyi açar. Evet, yan gezegendeki kraterden Ruhi Bey el sallamaktadır ona, diğer taraftakinde ise onun tavla arkadaşı Muhsin Bey güne çoktan başlamış çiçeklerini sulamaktadır. Yüzünü yıkar, şiddetle çarpar suyu yüzüne, etrafa dağılan su damlaları birer hüzmedir, hatta birer saksıdır onlar. Aslında viskozitesi yüksek olan her damla yuvarlağa yakın şekliyle yeni bir gezegendir, üzerinde nice küçük prensler ve çiçekler yetişecektir onların. Hayalini kuruladıktan sonra keskin bir bakış atar asılı olan posterlere. Ve kurduğu hülyayı malihülya haline getirmeden radyonun düğmesine basar. Çok tedirgin ifa edilen bir eylemdir bu, ya kötü bir şarkı çıkar da bu güzel başlayan günü mahvederse, o yüzden büyük bir istekle çağırmalıdır güzel bir şarkıyı. Hani Perhan’ın gözleri ve enerjisiyle çatalı adamın boynuna saplaması gibi, o da öyle kuvvetli bir istekle çağırmalıdır ki ve enerjisini tamamen o yöne sarf etmelidir ki bütün radyo vericileri o enerjiye göre yönlendirmelidir kendilerini.
Ve evet, bir Rumeli türküsü: Sabah oldu uyansana / Gül yastığa dayansana. ‘Lay lay lom,’ harika, işte budur. Yaptı gene yapacağını, şu ritme bak, uşşak mıydı segâh mı? Evet, bugün güzel bir gün olacak. Çay suyunu koyar, bu ayrı bir ritüeldir tabii, anlatmaya kalksa roman olur. Sonra takım elbisesini, cicilerini bicilerini giyip evden çıkmaya hazırlanırken kulağı yine radyodan yükselen nağmededir: Deli gönlü bir dilbere bağladım. Evet, hayır, hayır, bahsi arttırıyorum: bugün çok güzel olacak.
Çöpler gece toplanmış, sokaklar sabah temizlenmiş, havada serin bir lodos kokusu var. Sanki taa Çıldır Gölü’nden gelen bir ördek yeşilinin kokusu. Servis gelir ve biner. ‘Günaydın’lık bir gündür, aslında nadiren içten gelen bir kelimedir. Genelde haydan gelir huya gider, fakat bugün içten gelmiştir: “Herkese günaydın.”
O da ne! Evet, günaydın ayd dın dın dın. Herkes neden böyle kotlu, bluzlu, Hello Tommy, hi Diesel, wow Mr. Lacoste, how are you now are you, nolmuş ki bu servis gezegenine. Bugün, cuma mı? Ama hayır… Cuma, nasıl bu kadar habersiz gelebilirsin? Cuma, sen benim yaverim, dostum değil misin? Cuma, bir haber salmayı çok mu görürsün?
Ben hangisini atladım peki, ‘pazartesi’yi mi? Hayır, çok iyi hatırlıyorum onu, çay dökülmüştü üzerime. ‘Salı’yı da hatırlıyorum ‘şerefsiz bey’den fırça yemiştim, nasıl unuturum. ‘Çarşamba?’ Bir saniye… ‘Perşembe?’ dün olmalı, bugünü hatırladığıma göre dünü de hatırlıyor olmalıyım. Şoför Bey lütfen kapat radyoyu, zihnimi toparlayamıyorum, ya da adam gibi bir şey çal, sabahın körü sabahın körü çekilmiyor popyıldızı. Durun bir dakika, ‘çarşamba’ya bir şey olmuş. Nerde ‘çarşamba?’ İmdat’ı arayıp, “Biz çarşamba n’aptık?” diye sorsam mı? Ben öldüm dirildim mi ‘çarşamba’, uyuyup uyandım mı? Uyanınca çocuk mu oldum? Çünkü dünü hatırlıyorum, ama ‘çarşamba’ yok. Yüzde yirmi pazar payına sahip olan olan ‘çarşamba.’ Güneşsiz günlerin yüzde yirmisini alıp kaçtı mı?
Ne yaptınız ulan ‘çarşamba’ma?
“Üçüncü gün, yorgun
Ev aklımda. Gitmeyi unuttum.” Turgut Uyar, Yenilgi Günlüğü
dipnot: aslında aşk benim için nedir biliyor musunuz. "bu adamın canı sıkılmaktadır"la başlayan bir yazıyı okuyan güzeller güzeli kadının zihninde canlanan 'bir adam vardı canı sıkılan' reklamını zihnine koyması ve onu compose mail düşüncesinin subject kısmına iliştirip adamın can sıkıntısını gidermeye gelmesi ve adamın zihninde doğurttuğu 'acaba'ların etrafına birer zil takıp hemen sarı ampullerin altına zula etmesi ve her rüzgârda o zillerin seslerini dinletmesidir. ugh.
bu durumda bu adamın aklına eskiden yazmış olduğu bir yazı gelir ve onu bloguna koyar:
‘Free Friday’
“Cuma’nın gelişi perşembe’den bellidir,” olmakla birlikte bu yazı bir cuma yazısı hüviyeti taşımakta olup…
Frengistan’da ‘free friday’ olarak tabir edilen uygulama, artık, sadece plazaların yüksek katlarında değil mühendislik gerektiren bazı kamu iktisadî teşekküllerinde de var. İnsanlar, diğer hafta içi günlerde giydikleri resmi üniformalarını cuma gününe özel olarak giymek zorunda kalmıyorlar, onun yerine daha rahat, gündelik giysilerle işe gidebiliyorlar.
Yalancı meme.
Ne menem bir rahatlıktır cuma günü en ‘jeans’ (kot pantolon, ‘cins’ diye okusak ve anlamını buna yorsak yeridir) kotları giymek. Bunun malzeme bilimiyle ilişkisini kurabilir miyiz, deneyelim: Çoğu malzeme eğer ısıyla işlem görecekse önce hazırlanır, şekil verilir, ardından da yüksek sıcaklığa ısıtılır. Hazırlama işleminde malzeme bünyesine yoğun miktarda gaz girebilir; ısıtma işlemi sırasında malzemenin içindeki gözeneklerde buluşmuş olan gaz dışarı atılmalıdır. Aksi takdirde bu gazlar birleşerek isyan çıkarabilir ve malzemeyi göbeğinden çatlatabilir. Çalışan kişiler de hafta içi ısınıyorlar yüksek sıcaklıklara kadar, sonra haftanın son günü de gazlarını almak gerekiyor.
Cuma gününün başka bir anlamı da var tabii, akşam dışarı çıkılır mesela. Şirket, çalışanını düşünür bu konuda. Benim memurum akşam eve gidip de üstünü değişmekle falan zaman harcamasın, önce Schlotzsky’s Deli’de yemeğini yesin, ardından da aksın âlemlere, o da içindeki gazı atsın dışarı. Hani gömlek altına siyah tişört giyme modası vardır ya, işte o buradan doğmuştur. Adam akşam eğlenmeye gidecektir (eğlenmeye gitmek, kızkaçıran efekti var burada, ‘fiyuvv’, ‘hepimiz sarışına gitsek ne olur ki?’) fakat gömlek giymek durumundadır mesaide. Akşam işten çıkar, bir bira iki bira derken sıcaklamaya başlar. Sonra bir bakmışsınız ki gömlek elde mendil niyetine, halay muhabbetinin bir sembolü olmuş veya Şenses modeli bele bağlanmış, bir sağa bir sola.
Anlatacağım olay, bir Cuma gününe onun ‘free friday’ olduğunu unutarak giren kişinin dramıdır. Sabah uyanır zar zor, bir süre debelenir yatakta, keşke saat çalmasaydı, bozulsaydı ama çaldı, o kadar uyumasına rağmen –altı saat de az değildir hani- neden hâlâ üzerinden ‘AS 900’ geçmiş gibi hissettiğine anlam veremeyip, bu gemi ne zamandır burada sorusunu sorar kendine. Sonra, ‘hayda vira’ nidasıyla doğrulur, çoraplarını geçirir ayağına, hemen başucu civarında bulunan hırkaya uzanır.
O da ne! Hırka uzamış, bir garip olmuş, sanki Küçük Prens’in pelerini, hemen sırtına geçirir. Perdeyi açar. Evet, yan gezegendeki kraterden Ruhi Bey el sallamaktadır ona, diğer taraftakinde ise onun tavla arkadaşı Muhsin Bey güne çoktan başlamış çiçeklerini sulamaktadır. Yüzünü yıkar, şiddetle çarpar suyu yüzüne, etrafa dağılan su damlaları birer hüzmedir, hatta birer saksıdır onlar. Aslında viskozitesi yüksek olan her damla yuvarlağa yakın şekliyle yeni bir gezegendir, üzerinde nice küçük prensler ve çiçekler yetişecektir onların. Hayalini kuruladıktan sonra keskin bir bakış atar asılı olan posterlere. Ve kurduğu hülyayı malihülya haline getirmeden radyonun düğmesine basar. Çok tedirgin ifa edilen bir eylemdir bu, ya kötü bir şarkı çıkar da bu güzel başlayan günü mahvederse, o yüzden büyük bir istekle çağırmalıdır güzel bir şarkıyı. Hani Perhan’ın gözleri ve enerjisiyle çatalı adamın boynuna saplaması gibi, o da öyle kuvvetli bir istekle çağırmalıdır ki ve enerjisini tamamen o yöne sarf etmelidir ki bütün radyo vericileri o enerjiye göre yönlendirmelidir kendilerini.
Ve evet, bir Rumeli türküsü: Sabah oldu uyansana / Gül yastığa dayansana. ‘Lay lay lom,’ harika, işte budur. Yaptı gene yapacağını, şu ritme bak, uşşak mıydı segâh mı? Evet, bugün güzel bir gün olacak. Çay suyunu koyar, bu ayrı bir ritüeldir tabii, anlatmaya kalksa roman olur. Sonra takım elbisesini, cicilerini bicilerini giyip evden çıkmaya hazırlanırken kulağı yine radyodan yükselen nağmededir: Deli gönlü bir dilbere bağladım. Evet, hayır, hayır, bahsi arttırıyorum: bugün çok güzel olacak.
Çöpler gece toplanmış, sokaklar sabah temizlenmiş, havada serin bir lodos kokusu var. Sanki taa Çıldır Gölü’nden gelen bir ördek yeşilinin kokusu. Servis gelir ve biner. ‘Günaydın’lık bir gündür, aslında nadiren içten gelen bir kelimedir. Genelde haydan gelir huya gider, fakat bugün içten gelmiştir: “Herkese günaydın.”
O da ne! Evet, günaydın ayd dın dın dın. Herkes neden böyle kotlu, bluzlu, Hello Tommy, hi Diesel, wow Mr. Lacoste, how are you now are you, nolmuş ki bu servis gezegenine. Bugün, cuma mı? Ama hayır… Cuma, nasıl bu kadar habersiz gelebilirsin? Cuma, sen benim yaverim, dostum değil misin? Cuma, bir haber salmayı çok mu görürsün?
Ben hangisini atladım peki, ‘pazartesi’yi mi? Hayır, çok iyi hatırlıyorum onu, çay dökülmüştü üzerime. ‘Salı’yı da hatırlıyorum ‘şerefsiz bey’den fırça yemiştim, nasıl unuturum. ‘Çarşamba?’ Bir saniye… ‘Perşembe?’ dün olmalı, bugünü hatırladığıma göre dünü de hatırlıyor olmalıyım. Şoför Bey lütfen kapat radyoyu, zihnimi toparlayamıyorum, ya da adam gibi bir şey çal, sabahın körü sabahın körü çekilmiyor popyıldızı. Durun bir dakika, ‘çarşamba’ya bir şey olmuş. Nerde ‘çarşamba?’ İmdat’ı arayıp, “Biz çarşamba n’aptık?” diye sorsam mı? Ben öldüm dirildim mi ‘çarşamba’, uyuyup uyandım mı? Uyanınca çocuk mu oldum? Çünkü dünü hatırlıyorum, ama ‘çarşamba’ yok. Yüzde yirmi pazar payına sahip olan olan ‘çarşamba.’ Güneşsiz günlerin yüzde yirmisini alıp kaçtı mı?
Ne yaptınız ulan ‘çarşamba’ma?
“Üçüncü gün, yorgun
Ev aklımda. Gitmeyi unuttum.” Turgut Uyar, Yenilgi Günlüğü
dipnot: aslında aşk benim için nedir biliyor musunuz. "bu adamın canı sıkılmaktadır"la başlayan bir yazıyı okuyan güzeller güzeli kadının zihninde canlanan 'bir adam vardı canı sıkılan' reklamını zihnine koyması ve onu compose mail düşüncesinin subject kısmına iliştirip adamın can sıkıntısını gidermeye gelmesi ve adamın zihninde doğurttuğu 'acaba'ların etrafına birer zil takıp hemen sarı ampullerin altına zula etmesi ve her rüzgârda o zillerin seslerini dinletmesidir. ugh.
küpe takmadım takmayacağım. bunca küpe varken kulağımda. piercing'im olmadı olmaz. bunca halka varken yüreğimde. bütün bunlar edebiyat mı, edebiyattan safsatadan mı ibaret? bence diil. süslü sözleri severim, gerçeklik içeriyorlarsa. soluksuz yazar soluksuz okurum, nefes boşluklarıyla okunurum.
gerçeklikten ve sevmekten bahsediyorduk di mi en son, değil mi, hem de kendi kendimize. önce süslenir püslenirsin belki, kokular sürünürsün, tıraşını olursun, sakallıysan yüzündeki fazlalık tüyleri alırsın jiletle neyim, dişlerini bir enerjik fırçalarsın. "aşk iyidir bak, duyumunu arttırır insanın e. cansever-" zihnin parlar. yazarsın yazarsın, kur yaparsın, laf çarparsın gözlerine yumuşaklıkla. flört edersiniz bir süre. elini tutarsın, öpersin. kahramanı olursun, babası abisi sevgilisi olursun. kızın olur karın olur annen olur. kahvaltılarınız olur. akşam yemekleriniz, aç karınlarınız. etrafta biriken tozlarınız. hediyeleriniz. gerçeklik daha yeni başlamıştır. gerçeklik, onu mu bunu mu giyeyim sence'ye döner artık. gömleğimi ütüler misin. bana bir çift çorap çıkarır mısın çekmeden. yıkandıktan sonra yıllardır ipte asılı duran çamaşırları birlikte katlama biçimine dönüşür gerçeklik. bulaşıkların sen yıka ben durularım tiplemesidir bazen. o tişört çok açık değil mi sevgilim, memelerin görünecek bakışıdır. o topuklarla benden uzun oldu ya neyse bakışıdır. yoldan geçen güzel bir kadına fırlattığın gayrıihtiyari gözlerinin onun tarafından yakalanması ve senin bunun farkında olmandır. kimin vakti varsa faturaları onun ödemesi. bakkala inmenin erkek vazifesi olması. sucuyu çağırmanın da. sevişmelerinizde fısıltıyla söylenen ayıp küçüklüklerin sonradan hatırlanmaması, hiç oralı olunmaması, ama bir dahaki sevişmede tekrar kulaklara uğraması. zil çaldığında ikinizden başka kimse umrunuzda olmadığından kapının açılmaması. beraberken telefonların nerde olduğunun bile bilinmemesi. ya dişimde bir şey kaldıysa'dan dişimde bir şey var mı sevgilim'e yönelme durumudur. düşülen aptalca durumlara birlikte atılan kahkahalar. aptalca durumlardan çıkan büyük kocaman tartışmalar, ardından kapıyı çekip gitmeler, gidememeler. ağlayarak öpüşmekler sarılmaklar. bunların hepsi gerçekliktir. boynundaki sırtındaki poposundaki benleri, ayağındaki yanık izinin kaynağını sadece sizin biliyor olmanız. orasındaki tüylerin rengini bilmeniz, sünnet izinizi bilmesi. evet evet bunlar gerçekliğe kayan ve tanımlanamayan belirsizliklerdir. başkalarına aptalca gelen takıntılarınızı onun bilmesi ve bunlara dikkat etmesi, onun aptalca takıntılarına söylenseniz de dikkat etmeniz. ekmeğin kabuğunu sizin yiyip, içini ona ayırmanız. arada bir özel geceler yapmanız. aklınızda aniden peydahlanan bir sürpriz yapma fikri. kargocunun birinden kıyafet kiralayıp sürprizinizi kendi ellerinizle kapıya kadar getirmeniz, onun sizi tanımaması. tatil planları. yeni bir şarkı duyduğunuzda hemen birbirinize göndermeniz. temizlik vakti geldiğini ikinizin de birbirinize hatırlatması ama sarılıp küçük aptallıklar yapmak daha eğlenceli geldiğinden yerinizden bir türlü kalkamamanız. koltuğun neresine sizin neresine onun oturacağının bütün duvarlarca bilinmesi. gece birbirinizden ayrı uyanıp hemen tekrar sarılmanız. sarhoş uyumalarınız. kusarken telaşlıca başında beklemeniz. ayda bir karnı ağrıması. halı saha maçlarında sizi izlemeye gelmesi. gecenin bir yarısı sizden su istemesi, söylenerek ya da söylenmeden alıp gelmeniz. ayrı düştüğünüzde ikide bir birbirinizi arayıp karşılıklı susmanız, ya da telefon açık kalsa, msn penceresi açık kalsa diye düşünüp hayatınızı devam ettirmeye çalışmanız. arada yaptığınız kıskançlıklarınız. ya giderse diye ileriye dönük hayaller kurmaktan korkmanıza rağmen kurmadan yapamamanız. sonra onun gerçekten gitmesi. sonra sizin gerçekten gitmeniz. giden birinin mutlaka olması. olmasa buralarda olmamanız. bütün bunlar gerçektir, olmuştur, olmaya da devam etmektedir belki. sonu nedir? üç tane sonu olabilir hayatın. delirmek. ölmek. kendini normale çekmeye çalışmak. bu üç ihtimalden başkası gelmiyor aklıma. ilk iki şık çok zor ve giden siz değilseniz daha tercih edilebilir. ama yapamıyorsanız, o zaman normale dönmekten başka çareniz yok. normalleşmek. bütün bunların tekrar yaşanabileceğinin, hem de daha tatlı daha eğlenceli daha keyifli, çok büyük bir tehlike içerse de yaşanabileceğinin farkına varıp normale dönmek. şairin en sevdiğim lafını devreye sokuyorum şimdi: "yol belli. eğ başını usul usul yürü şimdi." evet böyle demek gerekiyor sanırım. usul usul yürümeye devam etmek, içerdeki volkanların pimlerini birer birer çekip, hayatın en kalabalık yerinden içine atılan bir intihar komandosu olmak. böylesi gerekiyor bizlere. güler yüzlü, enerjik, usul ama heyecanı tükenmemiş insanlara ihtiyacı var dünyamızın. dolu deli deli dolu insanlarımız olmalı bizim etrafımızda. yıkılmış tükenmiş yıpratılmış, delirmeyi ölmeyi denemiş olabiliriz, ama bunu yapamayacağımızı anladıktan sonra kendimizi boşluğa salmış değil de çabaya alıştırmış olmalıyız. içi yanan içi ezilen ama yine de içini dökmeye karşı bile insan arayan, yani arayan kişilere tutunmalıyız. araması tükenmişler zor oluyor. tabii benim gibi alkoliklerden de uzak durabilirsiniz :) ona bir şey diyemem. ama üşenmeyip aşağıya bir şarkı koyduk onu indirin bari.
hem ne demiş şarkıcı, "katıla katıla gülmemiz gerek."
gerçeklikten ve sevmekten bahsediyorduk di mi en son, değil mi, hem de kendi kendimize. önce süslenir püslenirsin belki, kokular sürünürsün, tıraşını olursun, sakallıysan yüzündeki fazlalık tüyleri alırsın jiletle neyim, dişlerini bir enerjik fırçalarsın. "aşk iyidir bak, duyumunu arttırır insanın e. cansever-" zihnin parlar. yazarsın yazarsın, kur yaparsın, laf çarparsın gözlerine yumuşaklıkla. flört edersiniz bir süre. elini tutarsın, öpersin. kahramanı olursun, babası abisi sevgilisi olursun. kızın olur karın olur annen olur. kahvaltılarınız olur. akşam yemekleriniz, aç karınlarınız. etrafta biriken tozlarınız. hediyeleriniz. gerçeklik daha yeni başlamıştır. gerçeklik, onu mu bunu mu giyeyim sence'ye döner artık. gömleğimi ütüler misin. bana bir çift çorap çıkarır mısın çekmeden. yıkandıktan sonra yıllardır ipte asılı duran çamaşırları birlikte katlama biçimine dönüşür gerçeklik. bulaşıkların sen yıka ben durularım tiplemesidir bazen. o tişört çok açık değil mi sevgilim, memelerin görünecek bakışıdır. o topuklarla benden uzun oldu ya neyse bakışıdır. yoldan geçen güzel bir kadına fırlattığın gayrıihtiyari gözlerinin onun tarafından yakalanması ve senin bunun farkında olmandır. kimin vakti varsa faturaları onun ödemesi. bakkala inmenin erkek vazifesi olması. sucuyu çağırmanın da. sevişmelerinizde fısıltıyla söylenen ayıp küçüklüklerin sonradan hatırlanmaması, hiç oralı olunmaması, ama bir dahaki sevişmede tekrar kulaklara uğraması. zil çaldığında ikinizden başka kimse umrunuzda olmadığından kapının açılmaması. beraberken telefonların nerde olduğunun bile bilinmemesi. ya dişimde bir şey kaldıysa'dan dişimde bir şey var mı sevgilim'e yönelme durumudur. düşülen aptalca durumlara birlikte atılan kahkahalar. aptalca durumlardan çıkan büyük kocaman tartışmalar, ardından kapıyı çekip gitmeler, gidememeler. ağlayarak öpüşmekler sarılmaklar. bunların hepsi gerçekliktir. boynundaki sırtındaki poposundaki benleri, ayağındaki yanık izinin kaynağını sadece sizin biliyor olmanız. orasındaki tüylerin rengini bilmeniz, sünnet izinizi bilmesi. evet evet bunlar gerçekliğe kayan ve tanımlanamayan belirsizliklerdir. başkalarına aptalca gelen takıntılarınızı onun bilmesi ve bunlara dikkat etmesi, onun aptalca takıntılarına söylenseniz de dikkat etmeniz. ekmeğin kabuğunu sizin yiyip, içini ona ayırmanız. arada bir özel geceler yapmanız. aklınızda aniden peydahlanan bir sürpriz yapma fikri. kargocunun birinden kıyafet kiralayıp sürprizinizi kendi ellerinizle kapıya kadar getirmeniz, onun sizi tanımaması. tatil planları. yeni bir şarkı duyduğunuzda hemen birbirinize göndermeniz. temizlik vakti geldiğini ikinizin de birbirinize hatırlatması ama sarılıp küçük aptallıklar yapmak daha eğlenceli geldiğinden yerinizden bir türlü kalkamamanız. koltuğun neresine sizin neresine onun oturacağının bütün duvarlarca bilinmesi. gece birbirinizden ayrı uyanıp hemen tekrar sarılmanız. sarhoş uyumalarınız. kusarken telaşlıca başında beklemeniz. ayda bir karnı ağrıması. halı saha maçlarında sizi izlemeye gelmesi. gecenin bir yarısı sizden su istemesi, söylenerek ya da söylenmeden alıp gelmeniz. ayrı düştüğünüzde ikide bir birbirinizi arayıp karşılıklı susmanız, ya da telefon açık kalsa, msn penceresi açık kalsa diye düşünüp hayatınızı devam ettirmeye çalışmanız. arada yaptığınız kıskançlıklarınız. ya giderse diye ileriye dönük hayaller kurmaktan korkmanıza rağmen kurmadan yapamamanız. sonra onun gerçekten gitmesi. sonra sizin gerçekten gitmeniz. giden birinin mutlaka olması. olmasa buralarda olmamanız. bütün bunlar gerçektir, olmuştur, olmaya da devam etmektedir belki. sonu nedir? üç tane sonu olabilir hayatın. delirmek. ölmek. kendini normale çekmeye çalışmak. bu üç ihtimalden başkası gelmiyor aklıma. ilk iki şık çok zor ve giden siz değilseniz daha tercih edilebilir. ama yapamıyorsanız, o zaman normale dönmekten başka çareniz yok. normalleşmek. bütün bunların tekrar yaşanabileceğinin, hem de daha tatlı daha eğlenceli daha keyifli, çok büyük bir tehlike içerse de yaşanabileceğinin farkına varıp normale dönmek. şairin en sevdiğim lafını devreye sokuyorum şimdi: "yol belli. eğ başını usul usul yürü şimdi." evet böyle demek gerekiyor sanırım. usul usul yürümeye devam etmek, içerdeki volkanların pimlerini birer birer çekip, hayatın en kalabalık yerinden içine atılan bir intihar komandosu olmak. böylesi gerekiyor bizlere. güler yüzlü, enerjik, usul ama heyecanı tükenmemiş insanlara ihtiyacı var dünyamızın. dolu deli deli dolu insanlarımız olmalı bizim etrafımızda. yıkılmış tükenmiş yıpratılmış, delirmeyi ölmeyi denemiş olabiliriz, ama bunu yapamayacağımızı anladıktan sonra kendimizi boşluğa salmış değil de çabaya alıştırmış olmalıyız. içi yanan içi ezilen ama yine de içini dökmeye karşı bile insan arayan, yani arayan kişilere tutunmalıyız. araması tükenmişler zor oluyor. tabii benim gibi alkoliklerden de uzak durabilirsiniz :) ona bir şey diyemem. ama üşenmeyip aşağıya bir şarkı koyduk onu indirin bari.
hem ne demiş şarkıcı, "katıla katıla gülmemiz gerek."
1.06.2010
Yalnızlığın Bıyıkları Var
a) kedi bıyığı
b) pos bıyık
c) fındık bıyık
d) kordela
*************************
eski evlerin sokak kapılarında, kapıyı çalma ifadesi olan el figürü'nden çok korkmak var ben.
çekirdek, ince belli küçük çay bardağıyla ölçülür ve kağıt külaha konur, satılır, yenir, içlenir.
sen, olsan da, bir kutu kolanın, kutu biranın neyim, üzerindeki açma halkasını bir sen bir ben vurup vurup düşürmeye çalışsak. anlatamadım di mi, öğretirim ben merak etme.
*************************
hadi bütün bölük, hep beraber:
oğoğo
armut dalda asılsın
hakan çavuş nasılsın
o güzel dudaklardan
o güzel yanaklardan
güzel kızlar asılsın
************************
2009 model arkadan vuruk bir acım var. rüyamda kurbağalar basmıştı her tarafı, ve yattığım odanın hemen penceresinden dalan limon ağacına bir maymun tırmanıyordu. hayvanları seviyorum sanırım.
a) kedi bıyığı
b) pos bıyık
c) fındık bıyık
d) kordela
*************************
eski evlerin sokak kapılarında, kapıyı çalma ifadesi olan el figürü'nden çok korkmak var ben.
çekirdek, ince belli küçük çay bardağıyla ölçülür ve kağıt külaha konur, satılır, yenir, içlenir.
sen, olsan da, bir kutu kolanın, kutu biranın neyim, üzerindeki açma halkasını bir sen bir ben vurup vurup düşürmeye çalışsak. anlatamadım di mi, öğretirim ben merak etme.
*************************
hadi bütün bölük, hep beraber:
oğoğo
armut dalda asılsın
hakan çavuş nasılsın
o güzel dudaklardan
o güzel yanaklardan
güzel kızlar asılsın
************************
2009 model arkadan vuruk bir acım var. rüyamda kurbağalar basmıştı her tarafı, ve yattığım odanın hemen penceresinden dalan limon ağacına bir maymun tırmanıyordu. hayvanları seviyorum sanırım.
31.05.2010
davul zurna orkestrası beni öyle kendimden geçirmiş ve dizlerimi öyle yere vurmuşum ki morarmışlar. güdük zeybek efendi, nolacak.
mahalleye, bir traktör kasasının içinde, samanlar üzerine yayılmış karpuzların üstünde oturan hasır şapkalı bir çocuğun ergenliğe yüz tutmuş sesinde "karpuzcu" nidası yayılıyorsa yaz gerçekten gelmiş demektir.
ve karıncalar, tabii ya, evi işgal etm şler ve klavyem n b le üstünde f nk atıyorlarsa ve ben onları ezmemek ç n bazı harflere basamıyorsam yaz kes n gelm şt r.
mahalleye, bir traktör kasasının içinde, samanlar üzerine yayılmış karpuzların üstünde oturan hasır şapkalı bir çocuğun ergenliğe yüz tutmuş sesinde "karpuzcu" nidası yayılıyorsa yaz gerçekten gelmiş demektir.
ve karıncalar, tabii ya, evi işgal etm şler ve klavyem n b le üstünde f nk atıyorlarsa ve ben onları ezmemek ç n bazı harflere basamıyorsam yaz kes n gelm şt r.
30.05.2010
bugünlerde, arkadaşlarıyla dışarı çıkıp kakara kikiri takılabilen, eğlenmese de eğleniyor gibi yapabilen, en az bir arkadaşı olup onunla dışarıda ya da evde buluşabilen, içmeye sıçmaya gidebilen, hele hele facebook hesabı filan olup orda arkadaşları olan hiç kimse, bana hissizlik taslamamalıdır. ben dışarı çıkarım, düğünlere sosyal olaylara fenasıyla katılırım, belki herkesten fazla yakın arkadaşım vardır, şimdi gel desem istanbul'dan ankara'dan eskişehir'den antalya'dan aksaray'dan bursa'dan afyon'dan izmir'den sorgusuz sualsiz gelecek dünyanın en kral insanları olan arkadaşlarım vardır, ve ben buna rağmen buraya gelip yalnızlık taslıyorsam ben sahtekarım evet, ama bu başka birilerinin de sahtekar olmasına engel değil. dünya üzerinde elinde tesbih taşıyan kırk yaş altı erkekler ve dedemi vuran adam haricinde kimseden nefret etmedim etmeyeceğim.
kısık ateşte türk kahvesinin başında ha taştı ha taşacak diye beklemek bile ne kadar yoruyor insanı, hayat nasıl yormasın.
hey mister dj, biz üç kişiydik, üç ev arkadaşı, bir de yancımız vardı tabii nazım. üçlüden birini bu haftasonu dünyaevine soktuk. bir baktım gelinin arkadaşları ailesi filan ağlıyor gelin gidiyor diye, beni de bi ağlamak tuttu, tuttu bırakmadı, tam da gelini alacağız o sıra, kapısının önündeyiz, en önde de damadın yakın arkadaşlarından ben varım. herkesin gözü damadın arkadaşlarının üzerinde, içip de gelmişlerdir taşkınlık yapmasalar diye, halbuki hiçbirimiz içmemiştik, ve kadınlar bizi izliyor farkındayım ama ağladım ağlayacağım napiiim. sonra söke ovasına benzeyen alnımdan süzülen terlerle birleştirdim bir iki damlayı. tuzlu su neticede.
kısık ateşte türk kahvesinin başında ha taştı ha taşacak diye beklemek bile ne kadar yoruyor insanı, hayat nasıl yormasın.
hey mister dj, biz üç kişiydik, üç ev arkadaşı, bir de yancımız vardı tabii nazım. üçlüden birini bu haftasonu dünyaevine soktuk. bir baktım gelinin arkadaşları ailesi filan ağlıyor gelin gidiyor diye, beni de bi ağlamak tuttu, tuttu bırakmadı, tam da gelini alacağız o sıra, kapısının önündeyiz, en önde de damadın yakın arkadaşlarından ben varım. herkesin gözü damadın arkadaşlarının üzerinde, içip de gelmişlerdir taşkınlık yapmasalar diye, halbuki hiçbirimiz içmemiştik, ve kadınlar bizi izliyor farkındayım ama ağladım ağlayacağım napiiim. sonra söke ovasına benzeyen alnımdan süzülen terlerle birleştirdim bir iki damlayı. tuzlu su neticede.
bugünlerde evdeyken aynen şöyle geçecek zamanım: beş saniye süren tekrarlar halinde: ona benziyor, o mu acaba, ona benziyor, benziyor, sırtı, saçları saçları, çok benziyor, o mu ki lan, o galiba, ama yok, sırtındaki benler, evet evet, poposu, beli, bacakları, ona benziyor, o sanırım, ha siktir yemin ederim o lan, yüzünü bi dönse, o mu, ya oysa, değil gibi sanki, o o, harbi o galiba. yüzünü döner, ve o değildir. beş saniye süren bir çarpıntı ve bunun tekrarlarından ibaretim bugünlerde.
başım umman.
yok canım ne alakası var.
dünyanın kendisi bile anlaşılır değil ki ben olayım.
dünya parmağımın üstünde bir siğil, okutacağım.
başım umman.
yok canım ne alakası var.
dünyanın kendisi bile anlaşılır değil ki ben olayım.
dünya parmağımın üstünde bir siğil, okutacağım.
bugün pazar, beni erkenden kaldırdılar.
insan, dünyanın kendine sundukları karşısında hangisini üstüne alınıp alınamayacağına karar veremediği zaman sarhoş oluyor. tut ki bir kızı seviyorsun ya da sevmek üzere içerde aynanın karşısına geçmiş hazırlık yapıyor, kravatını düzeltiyor, saçlarına -jöle kullanmam ama benzetmede ayrımcılık da yapmam- jöle sürüyorsun. tut ki ondan bir mektup mesaj felan bekliyorsun, seviyor mu sevmiyor mu fallarına yatırıyorsun gecelerini, ve fakat en nihayetinde hiçbir şey beklememeye başlıyorsun, çünkü ne söylediğinde neyi ne kadar üstüne alınacağını bilemiyorsun, oyun mu oynanıyor acaba diyorsun. işte, dünyaya karşı tavrın da aynen böyle. bu yüzden her gece sarhoş oluyor, her sabah mideni bulandırıyorsun. [içses: "dostum sen de benim midemi bulandırıyorsun."] dünyadan hiçbir şey almamayı tercih ediyor, seyirci kalıyorsun. şahit oluyorsun. dünyayla aranızda hiçbir şey geçmiyor, uzaktan seviyorsun. o da senden umudu kesip başka birilerine gidiyor. sonra da orospu oluyor. sonra da gidip onu kurtarıyorsun, o hayattan çekip evinin kadını yapıyorsun. [teşbihin istiarenin metaforun mına koyim, bana bir şey olmasın.]
hâlâ aynı şevkle hasta siempre dinleyebiliyor olmam fevkalade. bu, bu, inanılmaz bir şey. İÇİMDEKİ TEK YOL DEVRİM.
insan, dünyanın kendine sundukları karşısında hangisini üstüne alınıp alınamayacağına karar veremediği zaman sarhoş oluyor. tut ki bir kızı seviyorsun ya da sevmek üzere içerde aynanın karşısına geçmiş hazırlık yapıyor, kravatını düzeltiyor, saçlarına -jöle kullanmam ama benzetmede ayrımcılık da yapmam- jöle sürüyorsun. tut ki ondan bir mektup mesaj felan bekliyorsun, seviyor mu sevmiyor mu fallarına yatırıyorsun gecelerini, ve fakat en nihayetinde hiçbir şey beklememeye başlıyorsun, çünkü ne söylediğinde neyi ne kadar üstüne alınacağını bilemiyorsun, oyun mu oynanıyor acaba diyorsun. işte, dünyaya karşı tavrın da aynen böyle. bu yüzden her gece sarhoş oluyor, her sabah mideni bulandırıyorsun. [içses: "dostum sen de benim midemi bulandırıyorsun."] dünyadan hiçbir şey almamayı tercih ediyor, seyirci kalıyorsun. şahit oluyorsun. dünyayla aranızda hiçbir şey geçmiyor, uzaktan seviyorsun. o da senden umudu kesip başka birilerine gidiyor. sonra da orospu oluyor. sonra da gidip onu kurtarıyorsun, o hayattan çekip evinin kadını yapıyorsun. [teşbihin istiarenin metaforun mına koyim, bana bir şey olmasın.]
hâlâ aynı şevkle hasta siempre dinleyebiliyor olmam fevkalade. bu, bu, inanılmaz bir şey. İÇİMDEKİ TEK YOL DEVRİM.
excuse me, i'm sorry i'm late
bu cümleyi oniki yaşımdayken öğrendim. ben oniki yaşımdayken çok zekiydim. zehir gibiydim. gözlerim parlardı, gözlerimden anlarlardı zekamı. parlak parlak bakmakla tanınırdım. kafam çok çalışırdı. kezzap gibi cümleler kurardım. tamaron gibi kelimelerim vardı. bazen de muhallebi gibi, kaşıklar mıyız? ve ben, bir arkadaşımla konuşurken oniki yaşımdaki so sweet günlerime geri dönerdim, çünkü o zamanlar kibrit kutusu biriktirirdim. ismi lazım değil, arkadaşım beni o zekai tunca, o zeki müren günlerime geri döndürürdü. şimdiki gibi bir müren balığını andırmıyordum o zamanlarda elbette, ve biz, arkadaşımla nette yazışırken, allah cümlenizi inandırsın aynı safta atari oynar gibi konuşurduk, aynı cinsiyetten olmamıza rağmen benim sevgililerim bile kıskanırdı şuh sohbetimizi. ama aramızda adı konmayan bir flört olmadı, aramızda adı sanı belirsiz bir karşılaşma bile olmadı, aramızda ortak sarhoşluk harici hiçbir bok olmadı, aramız buna gerek bile görmedi. her neyse, madem ki sözkonusu olan şey allaklık bullaklık ve arkadaşlık, insan bazen arkadaşını arkadaşlığından istifa etmeye zorlayabilir. kinik olmamın yanında kinsiz bir insanım, bu da demek olur ki arkadaşlarıma karşı sonsuz bir müsamaham var, küserim elbette, güzelliğinden gelir bu küsme huyum ama eninde sonunda bir masaya oturduğum zaman gözlerimin mat bakması haricinde arkadaşlığımda bir değişim gözleyemezsiniz. hatta eğer son virgülü hatırlıyorsanız, ordan bile devam edebilirsiniz. tabii, bir de tekrar herhangi bir masaya oturmaya gerek olmayacağı inancımı asla değiştiremezsiniz. masadan kalkılmışsa tuvalete gitmemiştir ya insanlar, evlerine dağılmışlardır ve evlerin yolları ayrıdır. ya da hiç alakasız, burda paragraf yapmam lazım ama istemiyorum, ya da ben büyüdüm korkarım, askerlik mi büyüttü bilmiyorum, eskişehir'i terk mi büyüttü bilmiyorum, bilmiyorum. ve arkadaşım oyuncaklarını alıp evine döndü, top onun topuymuş meğer, mahallenin ortak malı değil. benim de topum olmuştu elbette, ama çoktan kesti elinde bıçağıyla gaddarlardan herhangi biri. her neyse, uzatmanın anlamı yok, bazen vedaya lüzum bile olmaz arkadaşlar arasında, çünkü bunu bilebilirim, anlayabilirim, yapabilirim. bazı küçük nesneler vardır, evinizin bir köşesinde durur, hatta bazen yıllarca durur, bazen tozunu alırsınız arasıra, bazen de unutursunuz sonra görüp aa bu neydi lan deyip modası geçmişliğinden dolayı çöpe atarsınız. hiçbirinin bir önemi yoktur, her şey bana yapılabilir, ben de her şeyi herkese yapabilirim, KOMPLE MUKADDERAT.
arkadaşlar şöyledir böyledir; arkadaşlar bazen kesseler acımaz; arkadaşlar bazen incedir inceltir; arkadaşlar bazen kaş gibidir, kimi gözlerde sıkı durur, kimilerinde alınması gerekir; arkadaşlar bazen cömert bazen namerttir; arkadaşlar bazen götlük yapabilir çünkü biliyoruz ki alem göt olmuş; arkadaşlar harika insanlar olabilir; arkadaşlar beşikten mezara kadar da olabilir; arkadaşlar geceden sabaha kadar da olabilir; arkadaşlar bazen unutulanlar unutanları asla unutmaz filan gibi şeyler yazarlar hatıra defterlerine çünkü hatıra defteri diye bir şey olmuş olan bir şeydir; arkadaşlar kan arkadaşı da olabilirler; arkadaşlar evlenebilebilirler; arkadaşlar birkaça ayrılır, içki arkadaşı, oyun arkadaşı, okul arkadaşı, zamparalık arkadaşı, kumar arkadaşı; arkadaşlar şöyle böyle de olabilir, AMA ARKADAŞLAR İYİDİR
bu cümleyi oniki yaşımdayken öğrendim. ben oniki yaşımdayken çok zekiydim. zehir gibiydim. gözlerim parlardı, gözlerimden anlarlardı zekamı. parlak parlak bakmakla tanınırdım. kafam çok çalışırdı. kezzap gibi cümleler kurardım. tamaron gibi kelimelerim vardı. bazen de muhallebi gibi, kaşıklar mıyız? ve ben, bir arkadaşımla konuşurken oniki yaşımdaki so sweet günlerime geri dönerdim, çünkü o zamanlar kibrit kutusu biriktirirdim. ismi lazım değil, arkadaşım beni o zekai tunca, o zeki müren günlerime geri döndürürdü. şimdiki gibi bir müren balığını andırmıyordum o zamanlarda elbette, ve biz, arkadaşımla nette yazışırken, allah cümlenizi inandırsın aynı safta atari oynar gibi konuşurduk, aynı cinsiyetten olmamıza rağmen benim sevgililerim bile kıskanırdı şuh sohbetimizi. ama aramızda adı konmayan bir flört olmadı, aramızda adı sanı belirsiz bir karşılaşma bile olmadı, aramızda ortak sarhoşluk harici hiçbir bok olmadı, aramız buna gerek bile görmedi. her neyse, madem ki sözkonusu olan şey allaklık bullaklık ve arkadaşlık, insan bazen arkadaşını arkadaşlığından istifa etmeye zorlayabilir. kinik olmamın yanında kinsiz bir insanım, bu da demek olur ki arkadaşlarıma karşı sonsuz bir müsamaham var, küserim elbette, güzelliğinden gelir bu küsme huyum ama eninde sonunda bir masaya oturduğum zaman gözlerimin mat bakması haricinde arkadaşlığımda bir değişim gözleyemezsiniz. hatta eğer son virgülü hatırlıyorsanız, ordan bile devam edebilirsiniz. tabii, bir de tekrar herhangi bir masaya oturmaya gerek olmayacağı inancımı asla değiştiremezsiniz. masadan kalkılmışsa tuvalete gitmemiştir ya insanlar, evlerine dağılmışlardır ve evlerin yolları ayrıdır. ya da hiç alakasız, burda paragraf yapmam lazım ama istemiyorum, ya da ben büyüdüm korkarım, askerlik mi büyüttü bilmiyorum, eskişehir'i terk mi büyüttü bilmiyorum, bilmiyorum. ve arkadaşım oyuncaklarını alıp evine döndü, top onun topuymuş meğer, mahallenin ortak malı değil. benim de topum olmuştu elbette, ama çoktan kesti elinde bıçağıyla gaddarlardan herhangi biri. her neyse, uzatmanın anlamı yok, bazen vedaya lüzum bile olmaz arkadaşlar arasında, çünkü bunu bilebilirim, anlayabilirim, yapabilirim. bazı küçük nesneler vardır, evinizin bir köşesinde durur, hatta bazen yıllarca durur, bazen tozunu alırsınız arasıra, bazen de unutursunuz sonra görüp aa bu neydi lan deyip modası geçmişliğinden dolayı çöpe atarsınız. hiçbirinin bir önemi yoktur, her şey bana yapılabilir, ben de her şeyi herkese yapabilirim, KOMPLE MUKADDERAT.
arkadaşlar şöyledir böyledir; arkadaşlar bazen kesseler acımaz; arkadaşlar bazen incedir inceltir; arkadaşlar bazen kaş gibidir, kimi gözlerde sıkı durur, kimilerinde alınması gerekir; arkadaşlar bazen cömert bazen namerttir; arkadaşlar bazen götlük yapabilir çünkü biliyoruz ki alem göt olmuş; arkadaşlar harika insanlar olabilir; arkadaşlar beşikten mezara kadar da olabilir; arkadaşlar geceden sabaha kadar da olabilir; arkadaşlar bazen unutulanlar unutanları asla unutmaz filan gibi şeyler yazarlar hatıra defterlerine çünkü hatıra defteri diye bir şey olmuş olan bir şeydir; arkadaşlar kan arkadaşı da olabilirler; arkadaşlar evlenebilebilirler; arkadaşlar birkaça ayrılır, içki arkadaşı, oyun arkadaşı, okul arkadaşı, zamparalık arkadaşı, kumar arkadaşı; arkadaşlar şöyle böyle de olabilir, AMA ARKADAŞLAR İYİDİR
27.05.2010
istanbul gidişat vapuru
zeki ile metin konuşuyorlardı ve metin, hiç müdahale etmeden aynen aktarıyorum, şöyle dedi: "ulan insan istanbul'dan gider mi be?"
istanbul'dan her gidişimde bir türlü gidemiyordum. gitme! diyordu birisi ve ben manipülasyona en açık halimle, gitmiyordum. sonra da, hiç müdahale etmeden aynen aktarıyorum, şöyle diyordum: "gördünüz işte! koştum ama yetişemedim!"
bu defa hiç de öyle yapmadım. hiç müdahale etmeden doğruca gidişatın yolunu tuttum.
depresyona girmeden önce mutlaka hazırlık yaparım.
zeki ile metin konuşuyorlardı ve metin, hiç müdahale etmeden aynen aktarıyorum, şöyle dedi: "ulan insan istanbul'dan gider mi be?"
istanbul'dan her gidişimde bir türlü gidemiyordum. gitme! diyordu birisi ve ben manipülasyona en açık halimle, gitmiyordum. sonra da, hiç müdahale etmeden aynen aktarıyorum, şöyle diyordum: "gördünüz işte! koştum ama yetişemedim!"
bu defa hiç de öyle yapmadım. hiç müdahale etmeden doğruca gidişatın yolunu tuttum.
depresyona girmeden önce mutlaka hazırlık yaparım.
24.05.2010

la vida es un carnaval
dear diary,
yesterday i chilled out all the day
it was very kind of you insisting me there to stay
all the environment around me was fascinating, amazing
the happiness of mine was enormous
thank god for this huge life (la vie, la vita, la vida...)
tercümesi: lounge fm geçen yıla kadar yalnız takılmıştı, geçen yıl yine bu kulvarın önde gelenlerinden radyo oxigen'le birleşerek lounge o2 adını aldı ve ikisi birlikte benim dağbaşlarında bile internet aramama sebep oldu. kaygının kafanın derinliklerine doğru itildiği, onun yerine insan beyninde içinde tavşanlarıyla bir havuz inşasına girişildiği bu müzik türüne öncülük eden, ev hayatına düşkün insanlar için özel bir yeri olan bu radyo kanalı 2007 yılında içinde At The House Of Clerkenwell Kid adlı mucize başta olmak üzere, Koop Island Blues, Don't Leave Me This Way, A Quiet Conversation, Bittersweet Faith gibi yükseltileri de barındıran bir toplama albüm hazırladı. istanbul benim için upuzun bir süre bu albüm oldu işte. bunu dinledikçe uzaklaştım içimin uçurumlarından, bunu dinledikçe sığındım istiklal'in kadıköy'ün ara sokaklarına. bunu dinledikçe elini filan tutup çukurcuma'ya indim. bunu dinledikçe heyecanımdan ayakkabılarım bile fırladı ayağımdan. bunu dinledikçe dünyayı beğendim. bunu dinledikçe güzel gelmeye başladı güzellikler. o yüzden bu toplama albümün indimde ve inimde kıymeti çok büyüktür.
sene 2010'a geldiğinde, güneşle karışık bir mayıs günü bana yapılan bir sürprizle kendimi bu kanalın öncülüğünde gerçekleşen festivalde, kemer country'de buldum. çok aşina olduğum bir durum değildir bu tarz eğlenme aktiviteleri ama istanbul bir süre benim için bu festival olacak, bundan eminim.

bugün çukurcuma günü, imza günü yapacağım. yine sağlıcakla kalacağım.
it was very kind of you insisting me there to stay
all the environment around me was fascinating, amazing
the happiness of mine was enormous
thank god for this huge life (la vie, la vita, la vida...)
tercümesi: lounge fm geçen yıla kadar yalnız takılmıştı, geçen yıl yine bu kulvarın önde gelenlerinden radyo oxigen'le birleşerek lounge o2 adını aldı ve ikisi birlikte benim dağbaşlarında bile internet aramama sebep oldu. kaygının kafanın derinliklerine doğru itildiği, onun yerine insan beyninde içinde tavşanlarıyla bir havuz inşasına girişildiği bu müzik türüne öncülük eden, ev hayatına düşkün insanlar için özel bir yeri olan bu radyo kanalı 2007 yılında içinde At The House Of Clerkenwell Kid adlı mucize başta olmak üzere, Koop Island Blues, Don't Leave Me This Way, A Quiet Conversation, Bittersweet Faith gibi yükseltileri de barındıran bir toplama albüm hazırladı. istanbul benim için upuzun bir süre bu albüm oldu işte. bunu dinledikçe uzaklaştım içimin uçurumlarından, bunu dinledikçe sığındım istiklal'in kadıköy'ün ara sokaklarına. bunu dinledikçe elini filan tutup çukurcuma'ya indim. bunu dinledikçe heyecanımdan ayakkabılarım bile fırladı ayağımdan. bunu dinledikçe dünyayı beğendim. bunu dinledikçe güzel gelmeye başladı güzellikler. o yüzden bu toplama albümün indimde ve inimde kıymeti çok büyüktür.
sene 2010'a geldiğinde, güneşle karışık bir mayıs günü bana yapılan bir sürprizle kendimi bu kanalın öncülüğünde gerçekleşen festivalde, kemer country'de buldum. çok aşina olduğum bir durum değildir bu tarz eğlenme aktiviteleri ama istanbul bir süre benim için bu festival olacak, bundan eminim.

bugün çukurcuma günü, imza günü yapacağım. yine sağlıcakla kalacağım.
23.05.2010
22.05.2010
"üzerimde yıldızlı gök ve içerimde ahlak yasası"
siz hiç sabahın kör yedibuçuğunda sahaflar çarşısını gezdiniz mi? gezip de ilk ve son baskısı kitapçı raflarına bile çıkamadan sahaflara düşmüş kitabınızı tanımadığınız isimlere imzalayıp sahaf raflarına geri bıraktınız mı? siz hiç ..? have you ever really loved a woman?
istanbul üstüme alınmamı istercesine istiklal caddesi'ne mayısların yirmiikisinde bile yağmur bırakıyordu. ayaklarım ıslanmıştı ve sanki cizlavit içerisindelermiş gibi utanmasalar vıccık vıccık diye sesler çıkartacaklardı. sesleri tarif etmek ne kadar da zor değil mi? bu yüzden yazmak çoğunlukla yetersiz kalıyor.
gece geç ve bol alkollü yatmama rağmen yine erken kalkmıştım ve kahvaltımı yaptıktan sonra soluğu balıkçılar çarşısının ordaki sahaflarda almıştım. midem, kafam, ellerim, ayaklarım hepsi farklı dünyaların uzuvlarıydı.
başım dönmekle dönmemek arasında kararsız ve bir ileri bir geri yaparken midemde iç savaş çıkmıştı. akşam yuvarlamış olduğum biralar gaz kabarcıkları püskürterek rakı gölcüklerinin üstüne yürüyor, rakılar ise buna bembeyaz bir duman ablukasıyla karşılık veriyordu.
midem şehre su veren bir su deposu gibiydi, tepede, yalnız.
ben de bir dağ yamacında sarnıç gibiydim, içimde kuşlar yılanlar, insanlar epeydir gerek duymuyorlardı.
içinde isyan çıkan ve bunu dışarı sezdirmemek için bütün kapılarını pencerelerini kapatmış fakat isyanı bastıramamış, tekme tokat bir truva atı'ndan farkım yoktu.
hatta içim o denli farklı toplumsal eylemlere gebeydi ki kah iki japon pinpon oynuyor, kah iki dalmaçyalının çıldırmış bir şekilde oynadığı squash'e sahne oluyordu.
her şeyin bir hikayesi vardır biliyorsunuz, hatta buna bazı alanlarda sosyoloji dendiği bile oluyor. ben bunun için buradayım ve hikayesi olan şeyleri seviyorum. sular seller gibi yazmaya ihtiyacım vardı ve bu yüzden istanbul'u ve bir otel odasını seçmiştim. otel odasının banyosu aynı istanbul'da ilk çıktığım zemin kat kapıcı dairesinin banyosu gibi kokuyordu ve bu bile yeterdi. karıncalarla birlikte çıktığım tek odalı o evde başlattığım muhteşem yalnızlık infazı tek tek odaların tren vagonları misali birbirine eklenmesiyle devam ediyor ve dünyanın en güzel kadını beni yine bütün açık ve kapalı alanlarda yalnız koyuyordu. evet, her şey sadece bir kadın içindi, bunun için yazmaya başlamış, bunun için de devam etmiştim. daha doğrusu dünyadaki her şey sanki iki kişilik koltuklara ayrılmıştı. insanların çift yaratıldığı tezine inanmış, bunun yanında kant'ın birtakım felsefelerini kabullenmiştim. bu alanda alıntı yapmaktan oldukça kaçınılır ve ben yazdıklarımı okudukça beğenirim.
telefonum çaldı. eski bir okurumdu:
-neden böyle şeyler yazıyorsun, iyice saçmaladığının farkında mısın?
-beni ben mi sandın, yandın aldandın.
-giderek hastalaşıyorsun. bu kadar suçlamamalısın kendini.
-bu benim suçum.
-nedir o?
-kendini suçlamak.
-tamamen laf salatasından ibaretmiş gibi yapıyorsun.
-o yüzden gerçek hayatta konuşmama hakkımı kullanıyorum. modern ve güdük bir dünyam var.
-insanların seni yanlış tanımasından korkmuyor musun?
-hangi insanların? kim onlar?
-seni okuyanlar.
-herkesin beni yapayanlış tanıması en büyük isteğim. dün s.'ye onunla aramızda geçen bir şeyden esinlenerek yazdığım bir öyküyü okuttum. dakikalarca güldük. bunun için yazıyorum. hem ben okunmuyorum, araştırılıyorum, ve bu hoşuma gitmediği için bolca yalan yazıyorum. confessions of a dangerous mind çekiminde değiliz burda.
-içmeyi bırakmalısın artık.
-dünyada çok güzel kadınlar var biliyor musun ve hiçbirisi beni kıskanmıyor.
-aptalsın bence. eskort al bi tane yanına, onunla takıl.
-insan bir şeylerin sonuna yaklaştığını hissettikçe itirafçılığı artar biliyor musun? ve türkçemizde itirafçı anlamına gelen muterif, mutiraf, matrif filan gibi bir kelime olması lazım ama bulamadım, kafamı kaşıyorum şimdi.
-o eski yazıyı da son yazdıklarını kamufle etmek için koydun di mi?
-okurlarımın çok zeki olduğunu tahmin ediyordum, evet. ama burası altıüstü bir blog değil. o yüzden günlük yazıyormuşum gibi düşünmeni istemiyorum.
-basbaya günlük yazıyorsun işte.
-neyse ne.
kapattık telefonu.
müzik dinlemeyi özlediğimden ve bilgisayarımı yanımda getirmediğimden doğruca bir internet kafenin yolunu tuttum. sekizyüz kez raoui dinledim, sözlerini araştırıp inceledim. bugün cumartesi. dünyanın yedi harikasından biri. sen beni öpmezsen ben seni asla öpemem bunu unutma. dışarda insanlar eylem yapıyorlar galatasaray lisesi'nin önünde. şimdi gidip onlara katılacağım. sağlıcakla kalacağım.
siz hiç sabahın kör yedibuçuğunda sahaflar çarşısını gezdiniz mi? gezip de ilk ve son baskısı kitapçı raflarına bile çıkamadan sahaflara düşmüş kitabınızı tanımadığınız isimlere imzalayıp sahaf raflarına geri bıraktınız mı? siz hiç ..? have you ever really loved a woman?
istanbul üstüme alınmamı istercesine istiklal caddesi'ne mayısların yirmiikisinde bile yağmur bırakıyordu. ayaklarım ıslanmıştı ve sanki cizlavit içerisindelermiş gibi utanmasalar vıccık vıccık diye sesler çıkartacaklardı. sesleri tarif etmek ne kadar da zor değil mi? bu yüzden yazmak çoğunlukla yetersiz kalıyor.
gece geç ve bol alkollü yatmama rağmen yine erken kalkmıştım ve kahvaltımı yaptıktan sonra soluğu balıkçılar çarşısının ordaki sahaflarda almıştım. midem, kafam, ellerim, ayaklarım hepsi farklı dünyaların uzuvlarıydı.
başım dönmekle dönmemek arasında kararsız ve bir ileri bir geri yaparken midemde iç savaş çıkmıştı. akşam yuvarlamış olduğum biralar gaz kabarcıkları püskürterek rakı gölcüklerinin üstüne yürüyor, rakılar ise buna bembeyaz bir duman ablukasıyla karşılık veriyordu.
midem şehre su veren bir su deposu gibiydi, tepede, yalnız.
ben de bir dağ yamacında sarnıç gibiydim, içimde kuşlar yılanlar, insanlar epeydir gerek duymuyorlardı.
içinde isyan çıkan ve bunu dışarı sezdirmemek için bütün kapılarını pencerelerini kapatmış fakat isyanı bastıramamış, tekme tokat bir truva atı'ndan farkım yoktu.
hatta içim o denli farklı toplumsal eylemlere gebeydi ki kah iki japon pinpon oynuyor, kah iki dalmaçyalının çıldırmış bir şekilde oynadığı squash'e sahne oluyordu.
her şeyin bir hikayesi vardır biliyorsunuz, hatta buna bazı alanlarda sosyoloji dendiği bile oluyor. ben bunun için buradayım ve hikayesi olan şeyleri seviyorum. sular seller gibi yazmaya ihtiyacım vardı ve bu yüzden istanbul'u ve bir otel odasını seçmiştim. otel odasının banyosu aynı istanbul'da ilk çıktığım zemin kat kapıcı dairesinin banyosu gibi kokuyordu ve bu bile yeterdi. karıncalarla birlikte çıktığım tek odalı o evde başlattığım muhteşem yalnızlık infazı tek tek odaların tren vagonları misali birbirine eklenmesiyle devam ediyor ve dünyanın en güzel kadını beni yine bütün açık ve kapalı alanlarda yalnız koyuyordu. evet, her şey sadece bir kadın içindi, bunun için yazmaya başlamış, bunun için de devam etmiştim. daha doğrusu dünyadaki her şey sanki iki kişilik koltuklara ayrılmıştı. insanların çift yaratıldığı tezine inanmış, bunun yanında kant'ın birtakım felsefelerini kabullenmiştim. bu alanda alıntı yapmaktan oldukça kaçınılır ve ben yazdıklarımı okudukça beğenirim.
telefonum çaldı. eski bir okurumdu:
-neden böyle şeyler yazıyorsun, iyice saçmaladığının farkında mısın?
-beni ben mi sandın, yandın aldandın.
-giderek hastalaşıyorsun. bu kadar suçlamamalısın kendini.
-bu benim suçum.
-nedir o?
-kendini suçlamak.
-tamamen laf salatasından ibaretmiş gibi yapıyorsun.
-o yüzden gerçek hayatta konuşmama hakkımı kullanıyorum. modern ve güdük bir dünyam var.
-insanların seni yanlış tanımasından korkmuyor musun?
-hangi insanların? kim onlar?
-seni okuyanlar.
-herkesin beni yapayanlış tanıması en büyük isteğim. dün s.'ye onunla aramızda geçen bir şeyden esinlenerek yazdığım bir öyküyü okuttum. dakikalarca güldük. bunun için yazıyorum. hem ben okunmuyorum, araştırılıyorum, ve bu hoşuma gitmediği için bolca yalan yazıyorum. confessions of a dangerous mind çekiminde değiliz burda.
-içmeyi bırakmalısın artık.
-dünyada çok güzel kadınlar var biliyor musun ve hiçbirisi beni kıskanmıyor.
-aptalsın bence. eskort al bi tane yanına, onunla takıl.
-insan bir şeylerin sonuna yaklaştığını hissettikçe itirafçılığı artar biliyor musun? ve türkçemizde itirafçı anlamına gelen muterif, mutiraf, matrif filan gibi bir kelime olması lazım ama bulamadım, kafamı kaşıyorum şimdi.
-o eski yazıyı da son yazdıklarını kamufle etmek için koydun di mi?
-okurlarımın çok zeki olduğunu tahmin ediyordum, evet. ama burası altıüstü bir blog değil. o yüzden günlük yazıyormuşum gibi düşünmeni istemiyorum.
-basbaya günlük yazıyorsun işte.
-neyse ne.
kapattık telefonu.
müzik dinlemeyi özlediğimden ve bilgisayarımı yanımda getirmediğimden doğruca bir internet kafenin yolunu tuttum. sekizyüz kez raoui dinledim, sözlerini araştırıp inceledim. bugün cumartesi. dünyanın yedi harikasından biri. sen beni öpmezsen ben seni asla öpemem bunu unutma. dışarda insanlar eylem yapıyorlar galatasaray lisesi'nin önünde. şimdi gidip onlara katılacağım. sağlıcakla kalacağım.
20.05.2010
bu yazıların yazıldığı istanbul hasreti bol günlerin ve şimdi çekilen bu yazıların yazıldığı eskişehir'e hasret günlerin huzurunda tekrar edeceğim bir süre:
Blues, Kafe, Kış, Yükseltgenmiş Ortam ve Bir Kahramanlık Örneği
Öğlen yemekte mandalina vardı. Kim soydu benim için dersin? Kimse. Üstelik yemekhaneden odaya kadar peçeteye sarılı hâlde taşıdım… dım… Entarisi dım dım yar. Gelir diye umdum yar.
Epey olmuş bir yerlere gitmeyeli; bugün nereye gidelim dersiniz? Aslında ben dün gittim ama fırsatım olmadı sizi de götürmeye. Zaten hepinizi götüremiyorum, tam ‘ben de gelcem, ben de gelcem’ deyip atlıyorsunuz benlen (güzel bir kelimesin sen), sonra da yarı yolda iniyorsunuz, düşüyorsunuz, zıplıyorsunuz, kayıyorsunuz… suz… süz, alkolsüz.
Dün, yani pazar günü, bu arada kimlerin dünüydü pazar? Ona göre, aynı düzlemde buluşalım. Dün, dışarı çıkmamıştım, pencereden kafamı uzattım, havayı kendime tek muhatap aldım. Havanın adı soğuk idi ayaz idi, soğuk idi ayaz idi. Dedim, ‘şöyle bir çıkayım, üşüyeyim,’ ama evdeki hesap tabii ki uymadı çarşıya ve iyi bir dondum, iliğime işledi bu iyilik. “Ne kadar iyisiniz!” dedim havayta. Şu typo’dan (bilgisayar kaynaklı yazım hatasından) ‘hayta’ kelimesine geçeyim dedim ama hadi neyse geri dönelim.
“Ne kadar iyisiniz!” deidm havaya. Yahu bak bu sefer de böyle ‘deidm’ oldu. Buradan da almanca birkaç kelimeye hafif kaygan geçişler yapardım ben, ama neyse, ‘du’ bakalım… Hava soğuktu. Üşüdüm üşüdüm, daldan elma düşürdüm. Elmamı yediler, bana cüce dediler. Bu maniyi öğrenmek için çok uğraştım ben, ama kimseler söylemedi. Zaten kimse ne mani okudu, ne bilmece sordu, ne masal anlattı bana. Ben de diyorum ki; benden geçti artık ama bari ben size anlatayım dilim elverdiği ölçüde. Fakat gelgelelim, hayat acımasız, soğuk ve zalim, bazı insanlara. İşte, popçu bir adam var ve böyle bir şarkı yapmış. Böyle de masal anlatılmaz bilirim ama ne de olsa zamane çocuğuyuz, olsun o kadar farkımız. Evet Kâmilciğim, mandalina diyorum, soyamam diyorum, limon diyorum, bilumum narenciye diyorum, dokunmam diyorum, hey sana diyorum, bak ne diyorum. Türk kökenli Rum.
Bazı yazarların kendilerini kaleme bıraktıklarını duymuştum, ben de ‘kendimi klavyeye bırakayım da götürsün beni gitmek istediğim yere’ dedim ama olmadı, üstelik o kadar da kelime oyunu filan yaptı ama bir türlü Blues’a varamadı. Varam dedim varılmıyor diye de seslendi bak şimdi. Hahah. Malûmunuz arada yazmayarak birkaç gün boşluk bırakınca oluyor böyle, e zaten yollarda epey boşluk doldurduk yokluğumuzda, yokluğunuz ise giderek katlanılmaz bir hâl alıyor, belirtmeden geçemedim.
Ufukta bir kelime daha vardı sanki, kahvaltı, alt, üst, kahvealtı, kahve, hah, kafe. Dün hava soğuktu ya, tam böyle İç Anadolu soğuğu, ama güzel soğuk. Ben severim o tarz bir soğuğu, ne de olsa tabiî altım kuru, sığınacak bir evim, işim ve sairem var. Aslında olmadığı zamanlar da oldu ama sırası değil. Sıra sayın güzel soğuğun.
Soğuk, sırayı İstanbul’a vermiş, kaynak yok. Kanyak da yok. ‘Hoh hohh’lamak lazım ellere. Dün, pazar günü, öğleden sonra tam İstiklâl’e çıkılacak, hava soğuk olacak, ve bir kafeye sığınılacak bir gündü. Nitekim yaptı bunu kahramanımız. Anlatalım.
Saat ikibuçukta evinden çıkan arkadaş Kahraman, sahil yönüne mi İstiklâl’e mi gitseydi diye düşünürken, (bu şey’ler zaten hep böyle başka bir şey yapar iken olur, İngilizcedeki ‘while’ kalıbının vurdu mu oturttuğu cümlelerdir bunlar Türkçemizde, ‘when’ de aynı anlama gelebilir arasıra, keyfine bağlı. Ha ben İngiliz asıllıyım da o yüzden bahsedeyim dedim, ama işte Türkçeye asılıyorum, hatta âşığım, gördüğünüz gibi işime geldi mi şapkasız da çıkmam) Kahraman, İstiklâl Caddesi’ne çıkmaya karar verdi. Çok üşürse gireceği bir delik muhakkak bulunurdu orda. Hem yürürken rengârenk berelere sarmalanmış güzel yüzler de yanından gelip geçebilirlerdi, geçebilirdiler, diler içinden bir şeyler gözünün önüne kirpik düştüğünde ama bunun için bir insan olmalı kişinin gerektiğinde ki sorsun ona ne dilersin ne dilesin kişi ki baksın soranın yüzüne ‘seni dilerim’ içinden desin sonra da söylemesin ki soran merak etsin hem de desin ‘şimdi sen söylemezsin’… korkar çünkü dileyen, gerçek olmamasından… Kahraman indi otobüsten, yürüdü biraz. İsterse kraliçesi gelsindi, beklemezdi o ‘Burger King’in önünde. Tramvay durağında bekledi biraz birini bekliyormuş gibi.
Bekledin mi sen hiç? Çok yaptım ben, çok bekledim birini bekliyormuş gibi, ama şimdi konu ben değilim, konu Kahraman, hemen ona geçelim. Bu Kahraman, yıllarca ‘vatman’ kelimesini bildiğini göstereceği bir ortam bekledi, ne var ki şartlar bir türlü olgunlaşmadı ve bu yaşına gelmesine rağmen kullanamadı hâlâ o kelimeyi. Vatka’ya kadar yaklaştı, lâkin öteye geçemedi. Bir gün bir yerde görürseniz sırf jest olsun diye uygun bir ortam hazırlarsanız, mesela ona sorarsanız ‘bu tramvayların şoförlerine ne denir?’ diye, gerçi böyle sorarsanız cevap vermeyebilir, o ânı çok beklemiş olsa da. Herkesin her sorduğuna cevap vermeyebilir, böyle de bir gariptir. Siz işinizi bilirsiniz, bilirsinzi. Sorarsanız, o da söylerse, çok sevinir, çocuk gibi olur, içinden tabiî. Çünkü ‘santralegoist’tir. Bu kelimeyi yeni uydurdum, zaten kökü bana ait değil, ‘center’ yani ‘merkez’den geliyor. Neden şehirlerimizde İngilizce yer yön bilgileri olduğuna bir türlü anlam ‘verememeişim’dir. Elin gâvuru ‘centrum’ kelimesine bakıp da senin şehir merkezine ulaşacak, üstelik sen bunu taşra ilçelerinde dahi yapıyorsun. Ve üstelik o ‘centrum’ kelimesi Langenscheidt sarı sözlükte yoktur. Kahraman’da o sözlükten başkasını (üstelik Milliyet henüz eğitim devrimini yapmamış ve o kırmızı Redhouse evlere adım atamamıştır, devrimine affedersiniz kupon biriktirdiklerim) alacak para yoktur, ve kıvrım kıvrım kıvranır o merakına mucip olduğu kelimenin karşılığını bulmak için. Sonra da büyüyünce artistlik yapıp böyle ‘mucip’li filan kelimeler kullanır ki başkaları bir ihtimal sözlük açmak zorunda kalsın da onun çektiklerini anlasın. Kıvraman işte, n’olcak.
Kahraman, böyle çalaşekil, çelişkili bir şekilde bana öyküsünü anlattırırken -ki ben onu her anlatışımda unuturum ne anlatacağımı- kendisi de karıştırdı ne anlatacağını, tövbe tövbe, ne işim var benim böyle adamlarla. ‘Üstleik’ adını da kendi koydu ha, ukalâ. Bak bak, şimdi de beni uyarıyor yanlış yazmışım üstelik kelimesini, ve hemen de yorumunu koydu beyimiz, neymiş, bugün çok ‘üstelik’ kullanmışım. Ulan bağlaç gibi bağım bağım bağlanasın, üstelik üst üste ‘vosvos’lar gibi göklere yükselesin de, arkanda sen ölürken bir çingene müziği çala. (Rakım Çalapala, bir çocuk kitapları yazarıdır ve bu da Kahraman’ın bir ortam olsa da şununla ilgili bir şeyler anlatsam dediği bir adamdır, ama ben tavsiye ederim ki sormayın, ben sordum, adamın çenesi bir düştü bir düştü bir düştü bir düştü bir düştü bir düştü ki) (hayır, unuttum.)
Birini aramaya karar verdi Kahraman. Baktı telefonuna, size kim olduğunu söylemeyeceğim birini aradı. Tahmin edersiniz, hatta ben söylemeden aklınıza bile gelmiştir zaten ne tip bir varlık mucizesi olduğu aranılan kişinin. Yoksa girdiği kafede mi tanışsaydı, ahahah, nasıl sallayacağını da karıştırdı. Bazen beni böyle güldürmüyor mu bu çocuk, bazen bana ‘çocuk’u ‘çojuk’ diye yazan kızları bile makul göstermiyor mu?
Yalan bir yana, dün gitti bizimki, hava çok güzel bir soğuktu İstiklâl’de. Galatasaray’a kadar indi, üşümeyi özlediğini düşündü ve bu yüzden Tünel’e kadar devam etti. Tam tünele gelmişti ki, Haliç’ten gelen hava kütlesini suratına yiyince gerisin geri adım atmaya başladı. Kumbaracı Yokuşu’na bir asker selamı durdu, hatta utanmasa, boyuna bosuna bakmasa İstiklâl Marşı okuyacaktı da zor vazgeçirdim. Ne mısralar geldi geçti aklından, Yüksekkaldırım’da güpegündüz, o şiiri öyle bestelemek gerçekten herkesin harcı değildi. Bravo’ydu. Değil’i, ‘deil’ yazanlar bizden ‘diil’di. Ve yürürken bir kafeye oturmaya karar verdi. Bugün -yani bize göre dün- Blues günü olmalıydı ama şöyle hafiften bir şeyler. Taksim’de bir kafeye girmelilerdi ikisi. Biraz karanlık bir yer, yoook, öpüşmek için filan değil, mekân olarak öyle, hafiften izbe, nemli ama sıcak, duvarlarda posterler olmalıydı; James Dean, Jimi Hendrix, İndim Derelerine, Janis Joplin, Bir Garip Yolcuyum Hayat Yolunda, Bir Kızıldereli Kızı, loş ışıklar altında tamamen ahşap masalar, sandalyeler, taban, sarı loş ışıklar, hani Adiloş Bebenin Ninnisi’ni okurken bir his vardır, sen Blues dinlersin ama o hissi bilirsin, işte Kahraman sensin. (belki Woodstock da aynı kapıya mı çıkarkine belki)
Bardaklarda çay, bayatlık toleransı düşük. Fonda, Tam Kahraman içeri girerken Peter Green, Black Magic Woman’ı söylesin. Vay be desin Kahraman, adam olsun, canımı yesin, ben ona ne şarkılar çaldırırım, kendim özel ‘dj’i bile olurum.
Ama önce, böyle yalnız olmaz. Bir kadın olmalı Kahraman’ın yanında, olmalılığından değil ama kendiliğinden, onlar birbirlerini öylece buluverdiklerinden, lazımlıktan filan hiç değil, aşklığından, başkalığından, oysa aslında aynılığından başka tüm asıl aşklarla. Sırf insanın gözlerinde ayçiçekleri açtırmalığından. Fonda mesela Rolling Stones’dan Honky Tonk Woman çalsaydı, bazen de sözlerine önem verilmeden sırf melodileri için dinlenseydi şarkılar. Veya şey çalsaydı, şey çalsın işte, Miss You yine Rolling Stones’dan, (İngilizce bir şiir yazıyor olsam, ‘very nice tones from Rolling Stones’ gibi bir kadife, pardon kafiye yaratır mıydım acaba?).
Siyaha dönük bir ahşap rengi var ya, renklerden de pek anlamaz ki Kahraman, o yüzden benim anlatma işimi de zorlaştırıyor, en iyisi, şeyi de dinleyelim biz Johnny Cash’den A Thing Called Love. Arkadan tüm kafe, ‘ğuhuuu’ diye seslensin, anlatamadım ama anlamanızı bekledim, ona göre. Karma bir tarzımız olsun, aa bir bakmışsın bir klasik geliyor Red River Valley. Ama olmaz ki sayın yazar, ne o, John Cale deil mi bu (hadi bu seferlik ‘deil’i kabul ediyorum, keyfimiz yerinde) I Keep A Close Watch, üstelik dj üç kez başa aldı şarkıyı birinci dakikasına kadar, en güzel yeri. Ama şimdi âşık oluruz biz sayın beyaz, minik büyük harf, Joan Baez: renkli bi kağıda yaz.
Kafe öncesine geri dönelim. Tam girmeyi tasarladığı kafenin olduğu sokağa dönerken yine aklında saçma sapan düşüncelerle önüne bakmadan yürürken birine çarptı. Minimal bazı öykülerdeki gibi güzel (Şimdi maalesef insan gözünün bir bakışta birkaç satırı okuyabilmesi yüzünden istediğim şeyi anlatamayacağım şurada, istediğim sürprizi yapamayacağım okuyucuya, oldu mu şimdi sayın göz.) bir tesadüf olacaktı ama devreye ben girdim, bunun benim öyküm olduğunu birden hatırlayarak özellikle son zamanlarda takınmış olduğum rahatsız edici puşt anlatıcı tavrımla devam ettim. “Önüne baksana lan,” dedi çarptığı adam. “Neyse,” dedi, “uymayayım şeytana.” Sonra kafeye girdi. Tek başına göze çarpmadan oturabileceği bir küçük masa kestirdi gözüne. Küçük çayını söyledi, hemen sigarasına davrandı. “Davranma ulan, yakarım,” dedi Kadir İnanır. Gülümsedi Kahraman, aklına böyle bir şey geldiği için değil. Anlattığı bu kadar saçma şeyin belki de o birazdan kafeye girecek kişi tarafından şu an okunduğunu düşündüğü için.
Blues, Kafe, Kış, Yükseltgenmiş Ortam ve Bir Kahramanlık Örneği
Öğlen yemekte mandalina vardı. Kim soydu benim için dersin? Kimse. Üstelik yemekhaneden odaya kadar peçeteye sarılı hâlde taşıdım… dım… Entarisi dım dım yar. Gelir diye umdum yar.
Epey olmuş bir yerlere gitmeyeli; bugün nereye gidelim dersiniz? Aslında ben dün gittim ama fırsatım olmadı sizi de götürmeye. Zaten hepinizi götüremiyorum, tam ‘ben de gelcem, ben de gelcem’ deyip atlıyorsunuz benlen (güzel bir kelimesin sen), sonra da yarı yolda iniyorsunuz, düşüyorsunuz, zıplıyorsunuz, kayıyorsunuz… suz… süz, alkolsüz.
Dün, yani pazar günü, bu arada kimlerin dünüydü pazar? Ona göre, aynı düzlemde buluşalım. Dün, dışarı çıkmamıştım, pencereden kafamı uzattım, havayı kendime tek muhatap aldım. Havanın adı soğuk idi ayaz idi, soğuk idi ayaz idi. Dedim, ‘şöyle bir çıkayım, üşüyeyim,’ ama evdeki hesap tabii ki uymadı çarşıya ve iyi bir dondum, iliğime işledi bu iyilik. “Ne kadar iyisiniz!” dedim havayta. Şu typo’dan (bilgisayar kaynaklı yazım hatasından) ‘hayta’ kelimesine geçeyim dedim ama hadi neyse geri dönelim.
“Ne kadar iyisiniz!” deidm havaya. Yahu bak bu sefer de böyle ‘deidm’ oldu. Buradan da almanca birkaç kelimeye hafif kaygan geçişler yapardım ben, ama neyse, ‘du’ bakalım… Hava soğuktu. Üşüdüm üşüdüm, daldan elma düşürdüm. Elmamı yediler, bana cüce dediler. Bu maniyi öğrenmek için çok uğraştım ben, ama kimseler söylemedi. Zaten kimse ne mani okudu, ne bilmece sordu, ne masal anlattı bana. Ben de diyorum ki; benden geçti artık ama bari ben size anlatayım dilim elverdiği ölçüde. Fakat gelgelelim, hayat acımasız, soğuk ve zalim, bazı insanlara. İşte, popçu bir adam var ve böyle bir şarkı yapmış. Böyle de masal anlatılmaz bilirim ama ne de olsa zamane çocuğuyuz, olsun o kadar farkımız. Evet Kâmilciğim, mandalina diyorum, soyamam diyorum, limon diyorum, bilumum narenciye diyorum, dokunmam diyorum, hey sana diyorum, bak ne diyorum. Türk kökenli Rum.
Bazı yazarların kendilerini kaleme bıraktıklarını duymuştum, ben de ‘kendimi klavyeye bırakayım da götürsün beni gitmek istediğim yere’ dedim ama olmadı, üstelik o kadar da kelime oyunu filan yaptı ama bir türlü Blues’a varamadı. Varam dedim varılmıyor diye de seslendi bak şimdi. Hahah. Malûmunuz arada yazmayarak birkaç gün boşluk bırakınca oluyor böyle, e zaten yollarda epey boşluk doldurduk yokluğumuzda, yokluğunuz ise giderek katlanılmaz bir hâl alıyor, belirtmeden geçemedim.
Ufukta bir kelime daha vardı sanki, kahvaltı, alt, üst, kahvealtı, kahve, hah, kafe. Dün hava soğuktu ya, tam böyle İç Anadolu soğuğu, ama güzel soğuk. Ben severim o tarz bir soğuğu, ne de olsa tabiî altım kuru, sığınacak bir evim, işim ve sairem var. Aslında olmadığı zamanlar da oldu ama sırası değil. Sıra sayın güzel soğuğun.
Soğuk, sırayı İstanbul’a vermiş, kaynak yok. Kanyak da yok. ‘Hoh hohh’lamak lazım ellere. Dün, pazar günü, öğleden sonra tam İstiklâl’e çıkılacak, hava soğuk olacak, ve bir kafeye sığınılacak bir gündü. Nitekim yaptı bunu kahramanımız. Anlatalım.
Saat ikibuçukta evinden çıkan arkadaş Kahraman, sahil yönüne mi İstiklâl’e mi gitseydi diye düşünürken, (bu şey’ler zaten hep böyle başka bir şey yapar iken olur, İngilizcedeki ‘while’ kalıbının vurdu mu oturttuğu cümlelerdir bunlar Türkçemizde, ‘when’ de aynı anlama gelebilir arasıra, keyfine bağlı. Ha ben İngiliz asıllıyım da o yüzden bahsedeyim dedim, ama işte Türkçeye asılıyorum, hatta âşığım, gördüğünüz gibi işime geldi mi şapkasız da çıkmam) Kahraman, İstiklâl Caddesi’ne çıkmaya karar verdi. Çok üşürse gireceği bir delik muhakkak bulunurdu orda. Hem yürürken rengârenk berelere sarmalanmış güzel yüzler de yanından gelip geçebilirlerdi, geçebilirdiler, diler içinden bir şeyler gözünün önüne kirpik düştüğünde ama bunun için bir insan olmalı kişinin gerektiğinde ki sorsun ona ne dilersin ne dilesin kişi ki baksın soranın yüzüne ‘seni dilerim’ içinden desin sonra da söylemesin ki soran merak etsin hem de desin ‘şimdi sen söylemezsin’… korkar çünkü dileyen, gerçek olmamasından… Kahraman indi otobüsten, yürüdü biraz. İsterse kraliçesi gelsindi, beklemezdi o ‘Burger King’in önünde. Tramvay durağında bekledi biraz birini bekliyormuş gibi.
Bekledin mi sen hiç? Çok yaptım ben, çok bekledim birini bekliyormuş gibi, ama şimdi konu ben değilim, konu Kahraman, hemen ona geçelim. Bu Kahraman, yıllarca ‘vatman’ kelimesini bildiğini göstereceği bir ortam bekledi, ne var ki şartlar bir türlü olgunlaşmadı ve bu yaşına gelmesine rağmen kullanamadı hâlâ o kelimeyi. Vatka’ya kadar yaklaştı, lâkin öteye geçemedi. Bir gün bir yerde görürseniz sırf jest olsun diye uygun bir ortam hazırlarsanız, mesela ona sorarsanız ‘bu tramvayların şoförlerine ne denir?’ diye, gerçi böyle sorarsanız cevap vermeyebilir, o ânı çok beklemiş olsa da. Herkesin her sorduğuna cevap vermeyebilir, böyle de bir gariptir. Siz işinizi bilirsiniz, bilirsinzi. Sorarsanız, o da söylerse, çok sevinir, çocuk gibi olur, içinden tabiî. Çünkü ‘santralegoist’tir. Bu kelimeyi yeni uydurdum, zaten kökü bana ait değil, ‘center’ yani ‘merkez’den geliyor. Neden şehirlerimizde İngilizce yer yön bilgileri olduğuna bir türlü anlam ‘verememeişim’dir. Elin gâvuru ‘centrum’ kelimesine bakıp da senin şehir merkezine ulaşacak, üstelik sen bunu taşra ilçelerinde dahi yapıyorsun. Ve üstelik o ‘centrum’ kelimesi Langenscheidt sarı sözlükte yoktur. Kahraman’da o sözlükten başkasını (üstelik Milliyet henüz eğitim devrimini yapmamış ve o kırmızı Redhouse evlere adım atamamıştır, devrimine affedersiniz kupon biriktirdiklerim) alacak para yoktur, ve kıvrım kıvrım kıvranır o merakına mucip olduğu kelimenin karşılığını bulmak için. Sonra da büyüyünce artistlik yapıp böyle ‘mucip’li filan kelimeler kullanır ki başkaları bir ihtimal sözlük açmak zorunda kalsın da onun çektiklerini anlasın. Kıvraman işte, n’olcak.
Kahraman, böyle çalaşekil, çelişkili bir şekilde bana öyküsünü anlattırırken -ki ben onu her anlatışımda unuturum ne anlatacağımı- kendisi de karıştırdı ne anlatacağını, tövbe tövbe, ne işim var benim böyle adamlarla. ‘Üstleik’ adını da kendi koydu ha, ukalâ. Bak bak, şimdi de beni uyarıyor yanlış yazmışım üstelik kelimesini, ve hemen de yorumunu koydu beyimiz, neymiş, bugün çok ‘üstelik’ kullanmışım. Ulan bağlaç gibi bağım bağım bağlanasın, üstelik üst üste ‘vosvos’lar gibi göklere yükselesin de, arkanda sen ölürken bir çingene müziği çala. (Rakım Çalapala, bir çocuk kitapları yazarıdır ve bu da Kahraman’ın bir ortam olsa da şununla ilgili bir şeyler anlatsam dediği bir adamdır, ama ben tavsiye ederim ki sormayın, ben sordum, adamın çenesi bir düştü bir düştü bir düştü bir düştü bir düştü bir düştü ki) (hayır, unuttum.)
Birini aramaya karar verdi Kahraman. Baktı telefonuna, size kim olduğunu söylemeyeceğim birini aradı. Tahmin edersiniz, hatta ben söylemeden aklınıza bile gelmiştir zaten ne tip bir varlık mucizesi olduğu aranılan kişinin. Yoksa girdiği kafede mi tanışsaydı, ahahah, nasıl sallayacağını da karıştırdı. Bazen beni böyle güldürmüyor mu bu çocuk, bazen bana ‘çocuk’u ‘çojuk’ diye yazan kızları bile makul göstermiyor mu?
Yalan bir yana, dün gitti bizimki, hava çok güzel bir soğuktu İstiklâl’de. Galatasaray’a kadar indi, üşümeyi özlediğini düşündü ve bu yüzden Tünel’e kadar devam etti. Tam tünele gelmişti ki, Haliç’ten gelen hava kütlesini suratına yiyince gerisin geri adım atmaya başladı. Kumbaracı Yokuşu’na bir asker selamı durdu, hatta utanmasa, boyuna bosuna bakmasa İstiklâl Marşı okuyacaktı da zor vazgeçirdim. Ne mısralar geldi geçti aklından, Yüksekkaldırım’da güpegündüz, o şiiri öyle bestelemek gerçekten herkesin harcı değildi. Bravo’ydu. Değil’i, ‘deil’ yazanlar bizden ‘diil’di. Ve yürürken bir kafeye oturmaya karar verdi. Bugün -yani bize göre dün- Blues günü olmalıydı ama şöyle hafiften bir şeyler. Taksim’de bir kafeye girmelilerdi ikisi. Biraz karanlık bir yer, yoook, öpüşmek için filan değil, mekân olarak öyle, hafiften izbe, nemli ama sıcak, duvarlarda posterler olmalıydı; James Dean, Jimi Hendrix, İndim Derelerine, Janis Joplin, Bir Garip Yolcuyum Hayat Yolunda, Bir Kızıldereli Kızı, loş ışıklar altında tamamen ahşap masalar, sandalyeler, taban, sarı loş ışıklar, hani Adiloş Bebenin Ninnisi’ni okurken bir his vardır, sen Blues dinlersin ama o hissi bilirsin, işte Kahraman sensin. (belki Woodstock da aynı kapıya mı çıkarkine belki)
Bardaklarda çay, bayatlık toleransı düşük. Fonda, Tam Kahraman içeri girerken Peter Green, Black Magic Woman’ı söylesin. Vay be desin Kahraman, adam olsun, canımı yesin, ben ona ne şarkılar çaldırırım, kendim özel ‘dj’i bile olurum.
Ama önce, böyle yalnız olmaz. Bir kadın olmalı Kahraman’ın yanında, olmalılığından değil ama kendiliğinden, onlar birbirlerini öylece buluverdiklerinden, lazımlıktan filan hiç değil, aşklığından, başkalığından, oysa aslında aynılığından başka tüm asıl aşklarla. Sırf insanın gözlerinde ayçiçekleri açtırmalığından. Fonda mesela Rolling Stones’dan Honky Tonk Woman çalsaydı, bazen de sözlerine önem verilmeden sırf melodileri için dinlenseydi şarkılar. Veya şey çalsaydı, şey çalsın işte, Miss You yine Rolling Stones’dan, (İngilizce bir şiir yazıyor olsam, ‘very nice tones from Rolling Stones’ gibi bir kadife, pardon kafiye yaratır mıydım acaba?).
Siyaha dönük bir ahşap rengi var ya, renklerden de pek anlamaz ki Kahraman, o yüzden benim anlatma işimi de zorlaştırıyor, en iyisi, şeyi de dinleyelim biz Johnny Cash’den A Thing Called Love. Arkadan tüm kafe, ‘ğuhuuu’ diye seslensin, anlatamadım ama anlamanızı bekledim, ona göre. Karma bir tarzımız olsun, aa bir bakmışsın bir klasik geliyor Red River Valley. Ama olmaz ki sayın yazar, ne o, John Cale deil mi bu (hadi bu seferlik ‘deil’i kabul ediyorum, keyfimiz yerinde) I Keep A Close Watch, üstelik dj üç kez başa aldı şarkıyı birinci dakikasına kadar, en güzel yeri. Ama şimdi âşık oluruz biz sayın beyaz, minik büyük harf, Joan Baez: renkli bi kağıda yaz.
Kafe öncesine geri dönelim. Tam girmeyi tasarladığı kafenin olduğu sokağa dönerken yine aklında saçma sapan düşüncelerle önüne bakmadan yürürken birine çarptı. Minimal bazı öykülerdeki gibi güzel (Şimdi maalesef insan gözünün bir bakışta birkaç satırı okuyabilmesi yüzünden istediğim şeyi anlatamayacağım şurada, istediğim sürprizi yapamayacağım okuyucuya, oldu mu şimdi sayın göz.) bir tesadüf olacaktı ama devreye ben girdim, bunun benim öyküm olduğunu birden hatırlayarak özellikle son zamanlarda takınmış olduğum rahatsız edici puşt anlatıcı tavrımla devam ettim. “Önüne baksana lan,” dedi çarptığı adam. “Neyse,” dedi, “uymayayım şeytana.” Sonra kafeye girdi. Tek başına göze çarpmadan oturabileceği bir küçük masa kestirdi gözüne. Küçük çayını söyledi, hemen sigarasına davrandı. “Davranma ulan, yakarım,” dedi Kadir İnanır. Gülümsedi Kahraman, aklına böyle bir şey geldiği için değil. Anlattığı bu kadar saçma şeyin belki de o birazdan kafeye girecek kişi tarafından şu an okunduğunu düşündüğü için.
çift kişilik
oh be! dünya varmış!
dünya bir varmış bir yokmuş. yazmazsa kendine/dünyaya zarar verme ihtimali olan insanlardan mıydım bilmiyorum, ama bende de bir hasan alilik, cemil kavukçuluk olduğu muhakkaktı ve bu aralar bununla yüzleşiyordum.
istanbul'a düştüm, elimde bir adet yeni defter. genelde defter almam, hediye ederler, bu da onlardan biri, üç dört iş arkadaşımın hediyesi. yedi gün ayırmıştım kendime, nasıl geçeceğini tasarlamadığım yedi gün, nasıl yüzeceğimi bilmediğim yedi göl.
gelir gelmez eski dostum E aradı, illa ki buluştu benimle. onun deli doluluğuyla, yüksek hayat enerjisiyle, yüksek topuklarıyla güne başlamak çok iyi geldi. ne var ki günüm öyle devam etmemekte ısrarlıydı çünkü önümdeki iki günü bir metin eloğlu şiirine ayırmıştım ve o bana ayrılan koltuklar daha önce başka birilerine daha satılmış. sabah doğrudan taksim'e geçtim, niyetim bir an önce otele yerleşmekti. zira otelin rezervasyonunu internet üzerinden yaptırmıştım ve nasıl bir yerde kalacağım konusunda merak içerisindeydim. ve tabii elimdeki, ameliyatımı tehdit eden valizi bir an önce bırakmak istiyordum. valizim çok güzeldir bu arada benim. siz hiç valizi güzel bir insanla yüzyüze geldiniz mi?
evvet, tam da istediğim gibi istiklal'e çok yakındı ve otelim rahmetli ustam sadri alışık'ın adını verdikleri caddedeydi. karşısında polis merkezi olduğundan güven veriyordu? ne de olsa resmî olarak hâlâ askerdim ve bu nedenle taksim gibi bir yerde hareketlerime dikkat etmem gerekiyordu.
iki kişilik bir oda ayırtmıştım birazcık daha fazla bir meblağ ödeyerek. zaten aylardır beklediğim bir özmükafat olduğu için bu bir hafta süresince paranın gözümde hiç değeri olmayacaktı. hem yalnız bir erkeğin her zaman bir kadına sarılarak uyuma ihtiyacı vardır ve uzzun zamandır bir kadına sarılıp uyumamıştım. hiçbir zaman çapkın da olamamıştım. unutmayın ki her erkek çapkın olmak ister.
otele yerleştikten sonra hemen çıkıp urban'a gittim. sevdiğim bir arkadaşımın bana hediyesi olan bu mekan, taksim yöresinde en rahat ettiğim yerlerden biriydi ve zaman zaman hem akıllı hem güzel kızların akınına uğraması da cabasıydı. bir hafta önce, metin eloğlu şiirinin adıma bıraktığı heyecan dolu zarfı ve yanındaki hediyesini aldım. sevinçle mesaj attım. bu sırada dünyanın en cömert ama bir o kadar da goygoycu insanı olan arkadaşım E beni bekliyordu ve doğruca yanına gittim. üç ay önce sigarayı bırakmıştı ve beni görünce nedense canının sigara ve alkol çektiğini söyledi. birer bira ısmarladık. ömrünce hiçbir şeyin tiryakisi olamayacağına emin olduğum bu arkadaşıma içim rahat bir şekilde sigara ikram ettim. dünyada insanlar ikiye ayrılır mademoiselle; her şeyin tiryakisi, müptelası, bağımlısı olma riskini her zaman taşıyanlar ve bu riske hiçbir zaman aday dahi olamayacak olanlar. hangi tarafta olduğumu iyi biliyordum.
hayatımın hiçbir döneminde, son bir yıldır, tam bir yıldır hissettiğim denli yalnız hissetmemiştim kendimi. bunun nedeni aylar önce sevgilimden ayrılmış olmak, ya da sarılacak kimsemin olmaması değildi. nitekim herkes aylar önce bir sevgilisinden ayrılmıştır, evli değilse. nitekim mesele bu olsa, bunu uzun sürelerce yaşamışlığım olmuştu ama şimdiki gibi bir eksiklik -onun eksikliği olmayan bir eksiklik- çekmemiştim. bir yıl önce şehir değiştirmiş olmam sanırım bu yalnızlık hissinin asıl nedeniydi. gerçi, bu şehir değiştirme travmasını da daha önce defalarca yaşamıştım ama bu defa içimdeki çanlar duvarlarıma bir başka vuruyordu. askerliğim süresince iyice iç edilen, postallarla tekmelenen özgüvenim de tükenmesiyle bu hissi perçinledi. halbuki ben kendimi bildim bileli elimde bir çekiç, dünyanın çivisini çakmaya çalışan bir insan oldum. enerjim hiç tükenmezdi ama şimdi resmen can çekişen bir maymunu oynuyordum safaricilerin gözleri önünde. hoyrat, acımasız bir hükümdar, bir hakan iken, şimdi sünepe bir hasen haben. sürekli su damlatan, ne ısıtmaya ne soğutmaya gücü yetmeyen, enerji niyetine alkol tüketen hantal bir klima gibiydim. düğmeme basıldığında ııh bile diyemiyordum. beş şekerli çay içen birinin hiç şeker atmadan aldığı ilk yudumda hissettiği tatsızlık gibi bir şeydim. aaa, şeker atmamış mıyım ben buna gibi bir hayalkırıklığıydım. halkibu, tanrım, yakından tanırım, beni tam kıvamlı bir insan olarak bina etmişti. orta.
ve gol.
yıllardır tiksindiğim şair bozuntularına, duygu simsarlarına, kavanoz götlü alçak kazanovalara dönüşmeye başlamıştım bir yandan. görmüyor muydun iki kişilik oda kiralıyordum otelde, bilinçaltımda ne yatıyor olabilirdi sence, sarılmak sarılınmak sarmalamak hikaye miydi peki, sonrası iyilik güzellik miydi sarılmanın. ömrümce olmadığım basiretsizce karı kız peşinde koşan, alkolik bir yazar bozuntusu mu olmaya çabalıyordum. çabalamaktan ziyade oraya doğru yol mu alıyordum. facebook'tan sahte isimle güzel kadınlara mesajlar atmalar, edebi yetenek kullanarak kadınları etkilemeye çalışmalar. hepsinin sonunda bu çift kişilik yatağın üstündeki pike mi vardı. hani bukowski'den nefret eden ben, hani ahşap kokulu retro dekore ev ve içinde salınan nazlı yar.
bütün bunların farkındaydım, süt gibi peynir gibi farkındaydım. ben elden gidiyordum. ve elimin bir ucundaki şeytandı.
otelim roma'da kaldığım otele çok benziyordu. girişi, odam, tuvaleti, alt kattaki kahvaltı salonu, lobisi. ve bu, beni çok mutlu etmişti.
istanbul, tarihteki en iyi son mekanlarından biridir. istanbul'da son vermek benim içimde bir ukdedir. köprünün üstünde yürüdük A ile. ben onun yanındaydım, o bilmediğim bir yerlerde. köprü çok caziptir mesela; aşağı bakma, aşağıyla şakalaşma dürtüsü uyandırır bende. sonra, otel odası; o da aynı şekilde şiirseldir. bu yüzden ikinci kattaki odamı dördüncü kata aldırdım. kimdi, kaan mıydı, zafer ekin miydi, karıştırıyorum, sel iyi bilir bu hususu. neden çift kişilik yatak peki? terk eden sevgilinin ardından süsü vermek için mi?
"hakan bey eşiniz bugün gelmeyecek mi?" dedi resepsiyonist. kafa salladım, evet, yarın, belki yarindan da yakin, gelecek. medeni hali bekar. peki yatağın diğer yarısında yatan kimdi? yastıktaki saç telleri, çarşafta meni izleri, telefonda son arananlar, konuşma kayıtları, gelen giden mesajlar. sonra hemen basit klişe bir senaryo. epeydir de film izlemiyorum halbuki.
gözlerinde ayçiçekleri büyüten A'yla tekrar görüşmeyeceğimiz kesin bir şekilde vedalaştıktan sonra moralim bozulmuştu. evet, sohbetim bir kişiyi daha açmamıştı, ve bu yüzden biriyle yalnız kalmaktan iyice korkar olmuştum. ve bunu bir daha asla yapmayacaktım. yoksa, o yazıları yazan kişi gerçekten ben değil miydim? "yazmayacaksan niye yaşıyorsun yavşak," dedim kendime. "yaşamıyorsan niye yazıyorsun lan yavşak?" dedim. biraz kızdım. bugünlerde oldukça kızıyordum zaten. evet evet yazmakta kesinlikle daha başarılıydım ve kendimi mühendislik hayatıma tevdi edip, kırk yaşımdan sonra yazdıklarımı gün yüzüne çıkarıp yazdıklarımın filme çekilmesini, oynanmasını seyretmeli, o zamanın sosyal ağlarına üye olup, evlenmiş boşanmış bir çocuk babası, tecrübeli olgun yazar imajıyla yolunu şaşırmış sarhoş genç kızlara yoldaş olmalıydım; ya da gerçekten georges perec gibi, salinger gibi münzevi bir hayat sürüp ölene kadar kimse tarafından tanınmamalıydım; ya da yazmaktan tamamen elimi çekip bir ev bir yazlık bir araba sahibi, üç çocuk babası, orta düzey yönetici olmalıydım; ya da böyle klişe edebi terennümler edip kendine sarılınma teklifi gelene kadar hiçbir kadına el sürmeyen, kendini alkole adamış, geçkin bir siroz-kanser risklisi olup çift kişilik yatak özlemiyle tek kişilik bir yataktan tek kişilik bir mezara kaldırılan, yakın arkadaşlarına mezarına şarap dökülmesini vasiyet eden ve her doğumgününde bu isteği gerçekleştirilen bir ölü olmalıydım; ya da niye bu kadar ciddiye alıyorsun ki, koy götüne deyip hayatın kendince akışına bırakmalıydım; ya da gerçekten sağlam bir hayat, klasik basit şeylerle mutlu olunan, güzel kadın güzel çocuklar, yeni iç açıcı öyküler içerisinde bir hayat; ya da bu otel odasında, dur son bir sigara içeyim.
moralim askıda bir şekilde asmalımescit'e yürüdüm. bu kahrolası şehirde herkes birbirine o kadar benziyordu ki, yandan önden arkadan, herkes ama herkes. birine benzettiğim birini gördüm, moralimin amına kodum, ağzına sıçtım. zaten bahane arıyordum, gittim iki bira çaktım. çift kişilik kodumun yatağı için etraftakilere göz attım. bir bira daha yuvarladım midemin çeperlerine. keyfim yas tuttu. hava bile kararmamıştı daha. gündüz hiç adetim olmadığı üzere uyumak istedim. otele gidip uzandım. saat gece on olmuştu, acıkmıştım, dışarı çıktım. hiç adetim olmadığı üzere gecenin o saatinde bir şeyler atıştırdım. iyice ayılmıştım ve moralim, üzerinde flamingoların oynaştığı bir göl gibiydi; moralim, üzerinde birkaç tarihi binanın keşfedildiği ve bir kısmının toprak altından yüzeye çıkarıldığı, merak uyandıran ama dokunulamayan bir sit alanı gibiydi.
peyote'ye gittim. kapıdaki pezevenkten tek başıma terasa çıkıp çıkamayacağımın olurunu aldıktan sonra köşeye, bir hoparlör dibine oturdum. hem yıllar yılı gelmeyen bir sarmaşığı bekleyecek hem de keyfimce müzik dinleyecektim. beni tanıyanlar tek başıma bara gitmeyi sevdiğimi, doğduğu toprakların insanı çektiğini ve benim barda doğduğumu bilirler. "bir bira lütfen." birinci biram bitmek üzereydi ki, bir kız geldi, güzeldi. oturabileceği bir yer olup olmadığına baktı, sanırım bulamayıp aşağı indi, iki dakika geçmeden tekrar çıktı, karşımda boş duran tabureye oturup oturamayacağını sordu, "tabii ki!" dedim. sesim logaritmik olarak azalır böyle durumlarda, ki'nin duyulmadığından eminim. şair ceketim, güneşte yanıp kızarmış kelim, özene bezene uzattığım ama çıkarken aynı saygıyı göstermeyen seyrek, dağınık, siyah sarı kızıl sakallarım, biram, sigaram ve ben, bay öksürük, bu güzel kadınla seviyeli bir sohbete ne derdim acaba. allah mı derdim; a mı b mi c mi derdim; cool adam pozlarıma, doğduğum çorak kıl çadırlara geri dönüp beni gözleriyle tanımasını, ne kadar da özümde iyi bir insan olduğumu anlamasını, çift kişilik yatağı aklımdan bile geçirmediğimi, ama sarılsak sarınsak fena mı olur tereddüdüne düştüğümü, filan, kısaca, bana laf atıp konuşmaya döndürmesini ve sohbetimin ne kadar da çekilmez olduğunu, hatta çekilmez bile olmadığını çünkü olmadığını kendi gözleriyle görmesini mi beklerdim. elbette bu şık.
çok güzeldi. gençti. kaşlarını almamıştı. tırnakları kısaydı. hiçbir kadına yakıştığına inanmadığım boynunu çevreleyen o şeyden takmıştı, biraz samimi olunca takmaması yönünde uyarabilirdim. zayıftı. gözleri bakmayı biliyordu. o, önündeki peyote'nin konser programını karıştırırken meğer ben onu süzmüşüm bir süre. devam ettim. saçları düz ve uzundu. çok güzeldi lan. kalkıp gidecek diye ödümün pimi çekilmişti. sigaramın dumanı rahatsız ediyor muydu acaba? yanıbaşımızda saksılar halinde baş hizamızda çiçekler vardı, botanik bahçesinde bir klip çekiminde gibiydik. çiçeklerden saçlarına değen bir tanesine uzandı, "gerçek mi bu acaba?" deyip gözlerini saksının toprağına yöneltti. "sen mi?" demedim tabii kıl çapkınlar gibi. "gerçek herhalde," dedim ama bizim 'herhalde' güme gitti yine. koyu, boru gibi bir gerçekle yüzyüze geldi kızcağız. bir süre çiçeklere baktık. ben, onu mu yesem bunu mu yesem diye düşünen bir kaplumbağa gibi, o ise ya bunlara da kıyamam ki diye düşünen bir ceylan gibi bakıyordu. sıra bendeydi, konser programına bakıp bakamayacağımı sordum; bakabilirdim; baktım. eee, baktım da ne oldu. kafamda, gündüzkileri de sayarsam dört bira vardı ve su kaynatıyordum.
"konser için mi geldiniz?" dedim. "evet." dedi. ben peyote'ye gelmeyeli nerden baksan birbuçuk sene olmuştu, ne konser veren grupları ne de istanbul alternatif müzik piyasasını tanıyordum. kahrolası, yanlış bir yerden girmiştim. sonra onu soru bombardımanına tuttum. neye uğradığını şaşırdı mı bilmiyorum. konuşuyordu, konuştukça gözlerine bakabiliyordum, gözleri gittikçe güzelleşiyordu, durduramıyordum. ben insanların gözlerine pek bakamam, bedendilcilerine göre sahtekarın tekiyim. hayır, elbette aşık filan olmuyordum, hatta bu hikayenin sonunda da olmayacaktım. sadece mutluydum, bana bu bir haftalık bohemian rhapsody boyunca eşlik edebilecek birini bulmuştum, hem de kendiliğinden, anadilinden, ve en güzelinden. o da değil de, karşımda güzel bir kadın ve onun gözleri, ve benim bira içen kekeme gözlerim, ürkek yunus ellerim. rahattık işte, ortada hiçbir artniyet yoktu, inan ki çift kişilik yatağın boş tarafı bile yoktu. ne zamandır şöyle yayıla yayıla yatmamıştım zaten. sohbet ilerledikçe ona askıntı olacağımı sanacak sanrımı da çekip kenara fırlatmıştı gülen yüzüyle. konuşuyorduk. cümlelerimin son kelimeleri bile sudan çıkıp kafalarını anlık olarak kaldırmıyorlardı artık, düpedüz dubaya yatmış güneşleniyorlardı. ben bugüne kadar hiç kimseye yaşından küçük gösterdiği konusunda doğru söylememiştim, bu doğruyu ilk ona söyledim.
gece her zaman yaptığını yapıyordu ve ilerliyordu. saat bir gibi konser başladı ve biz alt katta konser alanındaydık, birlikte, gereken mesafede. bilet bulamadığım için aynı akşamki nouvelle vague konserine gidememiştim ama kısmette alternatif bir konser varmış. kurban olduğum allah, zaman zaman nankörlük etsem de bayılıyorum yaptıklarına. konser insanı olmadığımı söylemiş miydim, elime içkimi alıp ayakta hafiften salınarak müzik dinleyemem. nitekim yer bulduk ve oturarak müziği dinlemeye koyulduk. bu tarz ortamlarda korktuğum şeylerden biri başıma geldi ve sarhoşun biri henüz adını bile bilmediği arkadaşıma yanaşmaya başladı. gerilmişti, gerilmiştik. ama hâlâ türk silahlı kuvvetlerine zimmetliydim ve olay çıkarmak istemiyordum. sarhoşlara karşı her zaman hoşgörüsüz olmuşumdur, genelde kuvvetle iterek ya da bir tokatla işleri biter ama sarhoş arkadaşımız henüz tacizini bunu hak edecek boyuta vardırmamıştı ve ben de yeni arkadaşımın gözünde bir barbar olarak yaşamaya devam etmek istemiyordum. adamı uyardım. hafifçe ittim. arkadaşımla yer değiştirdim ve bu sorunu bu şekilde tatlıya bağlayıp gecenin güzel kokusunu bozmadık. allah'ım bir kızılderili obasındaymışcasına tütsülüyordu sağolsun. ama konser de her zaman yaptığını yapacak ve bitecekti. peki sonra?
sonra biz, tanıştığımıza memnun olacak ve tekrar karşılaşmayı umarak yollarımızı ayıracaktık. şahsen ben olsam öyle yapardım. ve yaptım.
oh be! dünya varmış!
dünya bir varmış bir yokmuş. yazmazsa kendine/dünyaya zarar verme ihtimali olan insanlardan mıydım bilmiyorum, ama bende de bir hasan alilik, cemil kavukçuluk olduğu muhakkaktı ve bu aralar bununla yüzleşiyordum.
istanbul'a düştüm, elimde bir adet yeni defter. genelde defter almam, hediye ederler, bu da onlardan biri, üç dört iş arkadaşımın hediyesi. yedi gün ayırmıştım kendime, nasıl geçeceğini tasarlamadığım yedi gün, nasıl yüzeceğimi bilmediğim yedi göl.
gelir gelmez eski dostum E aradı, illa ki buluştu benimle. onun deli doluluğuyla, yüksek hayat enerjisiyle, yüksek topuklarıyla güne başlamak çok iyi geldi. ne var ki günüm öyle devam etmemekte ısrarlıydı çünkü önümdeki iki günü bir metin eloğlu şiirine ayırmıştım ve o bana ayrılan koltuklar daha önce başka birilerine daha satılmış. sabah doğrudan taksim'e geçtim, niyetim bir an önce otele yerleşmekti. zira otelin rezervasyonunu internet üzerinden yaptırmıştım ve nasıl bir yerde kalacağım konusunda merak içerisindeydim. ve tabii elimdeki, ameliyatımı tehdit eden valizi bir an önce bırakmak istiyordum. valizim çok güzeldir bu arada benim. siz hiç valizi güzel bir insanla yüzyüze geldiniz mi?
evvet, tam da istediğim gibi istiklal'e çok yakındı ve otelim rahmetli ustam sadri alışık'ın adını verdikleri caddedeydi. karşısında polis merkezi olduğundan güven veriyordu? ne de olsa resmî olarak hâlâ askerdim ve bu nedenle taksim gibi bir yerde hareketlerime dikkat etmem gerekiyordu.
iki kişilik bir oda ayırtmıştım birazcık daha fazla bir meblağ ödeyerek. zaten aylardır beklediğim bir özmükafat olduğu için bu bir hafta süresince paranın gözümde hiç değeri olmayacaktı. hem yalnız bir erkeğin her zaman bir kadına sarılarak uyuma ihtiyacı vardır ve uzzun zamandır bir kadına sarılıp uyumamıştım. hiçbir zaman çapkın da olamamıştım. unutmayın ki her erkek çapkın olmak ister.
otele yerleştikten sonra hemen çıkıp urban'a gittim. sevdiğim bir arkadaşımın bana hediyesi olan bu mekan, taksim yöresinde en rahat ettiğim yerlerden biriydi ve zaman zaman hem akıllı hem güzel kızların akınına uğraması da cabasıydı. bir hafta önce, metin eloğlu şiirinin adıma bıraktığı heyecan dolu zarfı ve yanındaki hediyesini aldım. sevinçle mesaj attım. bu sırada dünyanın en cömert ama bir o kadar da goygoycu insanı olan arkadaşım E beni bekliyordu ve doğruca yanına gittim. üç ay önce sigarayı bırakmıştı ve beni görünce nedense canının sigara ve alkol çektiğini söyledi. birer bira ısmarladık. ömrünce hiçbir şeyin tiryakisi olamayacağına emin olduğum bu arkadaşıma içim rahat bir şekilde sigara ikram ettim. dünyada insanlar ikiye ayrılır mademoiselle; her şeyin tiryakisi, müptelası, bağımlısı olma riskini her zaman taşıyanlar ve bu riske hiçbir zaman aday dahi olamayacak olanlar. hangi tarafta olduğumu iyi biliyordum.
hayatımın hiçbir döneminde, son bir yıldır, tam bir yıldır hissettiğim denli yalnız hissetmemiştim kendimi. bunun nedeni aylar önce sevgilimden ayrılmış olmak, ya da sarılacak kimsemin olmaması değildi. nitekim herkes aylar önce bir sevgilisinden ayrılmıştır, evli değilse. nitekim mesele bu olsa, bunu uzun sürelerce yaşamışlığım olmuştu ama şimdiki gibi bir eksiklik -onun eksikliği olmayan bir eksiklik- çekmemiştim. bir yıl önce şehir değiştirmiş olmam sanırım bu yalnızlık hissinin asıl nedeniydi. gerçi, bu şehir değiştirme travmasını da daha önce defalarca yaşamıştım ama bu defa içimdeki çanlar duvarlarıma bir başka vuruyordu. askerliğim süresince iyice iç edilen, postallarla tekmelenen özgüvenim de tükenmesiyle bu hissi perçinledi. halbuki ben kendimi bildim bileli elimde bir çekiç, dünyanın çivisini çakmaya çalışan bir insan oldum. enerjim hiç tükenmezdi ama şimdi resmen can çekişen bir maymunu oynuyordum safaricilerin gözleri önünde. hoyrat, acımasız bir hükümdar, bir hakan iken, şimdi sünepe bir hasen haben. sürekli su damlatan, ne ısıtmaya ne soğutmaya gücü yetmeyen, enerji niyetine alkol tüketen hantal bir klima gibiydim. düğmeme basıldığında ııh bile diyemiyordum. beş şekerli çay içen birinin hiç şeker atmadan aldığı ilk yudumda hissettiği tatsızlık gibi bir şeydim. aaa, şeker atmamış mıyım ben buna gibi bir hayalkırıklığıydım. halkibu, tanrım, yakından tanırım, beni tam kıvamlı bir insan olarak bina etmişti. orta.
ve gol.
yıllardır tiksindiğim şair bozuntularına, duygu simsarlarına, kavanoz götlü alçak kazanovalara dönüşmeye başlamıştım bir yandan. görmüyor muydun iki kişilik oda kiralıyordum otelde, bilinçaltımda ne yatıyor olabilirdi sence, sarılmak sarılınmak sarmalamak hikaye miydi peki, sonrası iyilik güzellik miydi sarılmanın. ömrümce olmadığım basiretsizce karı kız peşinde koşan, alkolik bir yazar bozuntusu mu olmaya çabalıyordum. çabalamaktan ziyade oraya doğru yol mu alıyordum. facebook'tan sahte isimle güzel kadınlara mesajlar atmalar, edebi yetenek kullanarak kadınları etkilemeye çalışmalar. hepsinin sonunda bu çift kişilik yatağın üstündeki pike mi vardı. hani bukowski'den nefret eden ben, hani ahşap kokulu retro dekore ev ve içinde salınan nazlı yar.
bütün bunların farkındaydım, süt gibi peynir gibi farkındaydım. ben elden gidiyordum. ve elimin bir ucundaki şeytandı.
otelim roma'da kaldığım otele çok benziyordu. girişi, odam, tuvaleti, alt kattaki kahvaltı salonu, lobisi. ve bu, beni çok mutlu etmişti.
istanbul, tarihteki en iyi son mekanlarından biridir. istanbul'da son vermek benim içimde bir ukdedir. köprünün üstünde yürüdük A ile. ben onun yanındaydım, o bilmediğim bir yerlerde. köprü çok caziptir mesela; aşağı bakma, aşağıyla şakalaşma dürtüsü uyandırır bende. sonra, otel odası; o da aynı şekilde şiirseldir. bu yüzden ikinci kattaki odamı dördüncü kata aldırdım. kimdi, kaan mıydı, zafer ekin miydi, karıştırıyorum, sel iyi bilir bu hususu. neden çift kişilik yatak peki? terk eden sevgilinin ardından süsü vermek için mi?
"hakan bey eşiniz bugün gelmeyecek mi?" dedi resepsiyonist. kafa salladım, evet, yarın, belki yarindan da yakin, gelecek. medeni hali bekar. peki yatağın diğer yarısında yatan kimdi? yastıktaki saç telleri, çarşafta meni izleri, telefonda son arananlar, konuşma kayıtları, gelen giden mesajlar. sonra hemen basit klişe bir senaryo. epeydir de film izlemiyorum halbuki.
gözlerinde ayçiçekleri büyüten A'yla tekrar görüşmeyeceğimiz kesin bir şekilde vedalaştıktan sonra moralim bozulmuştu. evet, sohbetim bir kişiyi daha açmamıştı, ve bu yüzden biriyle yalnız kalmaktan iyice korkar olmuştum. ve bunu bir daha asla yapmayacaktım. yoksa, o yazıları yazan kişi gerçekten ben değil miydim? "yazmayacaksan niye yaşıyorsun yavşak," dedim kendime. "yaşamıyorsan niye yazıyorsun lan yavşak?" dedim. biraz kızdım. bugünlerde oldukça kızıyordum zaten. evet evet yazmakta kesinlikle daha başarılıydım ve kendimi mühendislik hayatıma tevdi edip, kırk yaşımdan sonra yazdıklarımı gün yüzüne çıkarıp yazdıklarımın filme çekilmesini, oynanmasını seyretmeli, o zamanın sosyal ağlarına üye olup, evlenmiş boşanmış bir çocuk babası, tecrübeli olgun yazar imajıyla yolunu şaşırmış sarhoş genç kızlara yoldaş olmalıydım; ya da gerçekten georges perec gibi, salinger gibi münzevi bir hayat sürüp ölene kadar kimse tarafından tanınmamalıydım; ya da yazmaktan tamamen elimi çekip bir ev bir yazlık bir araba sahibi, üç çocuk babası, orta düzey yönetici olmalıydım; ya da böyle klişe edebi terennümler edip kendine sarılınma teklifi gelene kadar hiçbir kadına el sürmeyen, kendini alkole adamış, geçkin bir siroz-kanser risklisi olup çift kişilik yatak özlemiyle tek kişilik bir yataktan tek kişilik bir mezara kaldırılan, yakın arkadaşlarına mezarına şarap dökülmesini vasiyet eden ve her doğumgününde bu isteği gerçekleştirilen bir ölü olmalıydım; ya da niye bu kadar ciddiye alıyorsun ki, koy götüne deyip hayatın kendince akışına bırakmalıydım; ya da gerçekten sağlam bir hayat, klasik basit şeylerle mutlu olunan, güzel kadın güzel çocuklar, yeni iç açıcı öyküler içerisinde bir hayat; ya da bu otel odasında, dur son bir sigara içeyim.
moralim askıda bir şekilde asmalımescit'e yürüdüm. bu kahrolası şehirde herkes birbirine o kadar benziyordu ki, yandan önden arkadan, herkes ama herkes. birine benzettiğim birini gördüm, moralimin amına kodum, ağzına sıçtım. zaten bahane arıyordum, gittim iki bira çaktım. çift kişilik kodumun yatağı için etraftakilere göz attım. bir bira daha yuvarladım midemin çeperlerine. keyfim yas tuttu. hava bile kararmamıştı daha. gündüz hiç adetim olmadığı üzere uyumak istedim. otele gidip uzandım. saat gece on olmuştu, acıkmıştım, dışarı çıktım. hiç adetim olmadığı üzere gecenin o saatinde bir şeyler atıştırdım. iyice ayılmıştım ve moralim, üzerinde flamingoların oynaştığı bir göl gibiydi; moralim, üzerinde birkaç tarihi binanın keşfedildiği ve bir kısmının toprak altından yüzeye çıkarıldığı, merak uyandıran ama dokunulamayan bir sit alanı gibiydi.
peyote'ye gittim. kapıdaki pezevenkten tek başıma terasa çıkıp çıkamayacağımın olurunu aldıktan sonra köşeye, bir hoparlör dibine oturdum. hem yıllar yılı gelmeyen bir sarmaşığı bekleyecek hem de keyfimce müzik dinleyecektim. beni tanıyanlar tek başıma bara gitmeyi sevdiğimi, doğduğu toprakların insanı çektiğini ve benim barda doğduğumu bilirler. "bir bira lütfen." birinci biram bitmek üzereydi ki, bir kız geldi, güzeldi. oturabileceği bir yer olup olmadığına baktı, sanırım bulamayıp aşağı indi, iki dakika geçmeden tekrar çıktı, karşımda boş duran tabureye oturup oturamayacağını sordu, "tabii ki!" dedim. sesim logaritmik olarak azalır böyle durumlarda, ki'nin duyulmadığından eminim. şair ceketim, güneşte yanıp kızarmış kelim, özene bezene uzattığım ama çıkarken aynı saygıyı göstermeyen seyrek, dağınık, siyah sarı kızıl sakallarım, biram, sigaram ve ben, bay öksürük, bu güzel kadınla seviyeli bir sohbete ne derdim acaba. allah mı derdim; a mı b mi c mi derdim; cool adam pozlarıma, doğduğum çorak kıl çadırlara geri dönüp beni gözleriyle tanımasını, ne kadar da özümde iyi bir insan olduğumu anlamasını, çift kişilik yatağı aklımdan bile geçirmediğimi, ama sarılsak sarınsak fena mı olur tereddüdüne düştüğümü, filan, kısaca, bana laf atıp konuşmaya döndürmesini ve sohbetimin ne kadar da çekilmez olduğunu, hatta çekilmez bile olmadığını çünkü olmadığını kendi gözleriyle görmesini mi beklerdim. elbette bu şık.
çok güzeldi. gençti. kaşlarını almamıştı. tırnakları kısaydı. hiçbir kadına yakıştığına inanmadığım boynunu çevreleyen o şeyden takmıştı, biraz samimi olunca takmaması yönünde uyarabilirdim. zayıftı. gözleri bakmayı biliyordu. o, önündeki peyote'nin konser programını karıştırırken meğer ben onu süzmüşüm bir süre. devam ettim. saçları düz ve uzundu. çok güzeldi lan. kalkıp gidecek diye ödümün pimi çekilmişti. sigaramın dumanı rahatsız ediyor muydu acaba? yanıbaşımızda saksılar halinde baş hizamızda çiçekler vardı, botanik bahçesinde bir klip çekiminde gibiydik. çiçeklerden saçlarına değen bir tanesine uzandı, "gerçek mi bu acaba?" deyip gözlerini saksının toprağına yöneltti. "sen mi?" demedim tabii kıl çapkınlar gibi. "gerçek herhalde," dedim ama bizim 'herhalde' güme gitti yine. koyu, boru gibi bir gerçekle yüzyüze geldi kızcağız. bir süre çiçeklere baktık. ben, onu mu yesem bunu mu yesem diye düşünen bir kaplumbağa gibi, o ise ya bunlara da kıyamam ki diye düşünen bir ceylan gibi bakıyordu. sıra bendeydi, konser programına bakıp bakamayacağımı sordum; bakabilirdim; baktım. eee, baktım da ne oldu. kafamda, gündüzkileri de sayarsam dört bira vardı ve su kaynatıyordum.
"konser için mi geldiniz?" dedim. "evet." dedi. ben peyote'ye gelmeyeli nerden baksan birbuçuk sene olmuştu, ne konser veren grupları ne de istanbul alternatif müzik piyasasını tanıyordum. kahrolası, yanlış bir yerden girmiştim. sonra onu soru bombardımanına tuttum. neye uğradığını şaşırdı mı bilmiyorum. konuşuyordu, konuştukça gözlerine bakabiliyordum, gözleri gittikçe güzelleşiyordu, durduramıyordum. ben insanların gözlerine pek bakamam, bedendilcilerine göre sahtekarın tekiyim. hayır, elbette aşık filan olmuyordum, hatta bu hikayenin sonunda da olmayacaktım. sadece mutluydum, bana bu bir haftalık bohemian rhapsody boyunca eşlik edebilecek birini bulmuştum, hem de kendiliğinden, anadilinden, ve en güzelinden. o da değil de, karşımda güzel bir kadın ve onun gözleri, ve benim bira içen kekeme gözlerim, ürkek yunus ellerim. rahattık işte, ortada hiçbir artniyet yoktu, inan ki çift kişilik yatağın boş tarafı bile yoktu. ne zamandır şöyle yayıla yayıla yatmamıştım zaten. sohbet ilerledikçe ona askıntı olacağımı sanacak sanrımı da çekip kenara fırlatmıştı gülen yüzüyle. konuşuyorduk. cümlelerimin son kelimeleri bile sudan çıkıp kafalarını anlık olarak kaldırmıyorlardı artık, düpedüz dubaya yatmış güneşleniyorlardı. ben bugüne kadar hiç kimseye yaşından küçük gösterdiği konusunda doğru söylememiştim, bu doğruyu ilk ona söyledim.
gece her zaman yaptığını yapıyordu ve ilerliyordu. saat bir gibi konser başladı ve biz alt katta konser alanındaydık, birlikte, gereken mesafede. bilet bulamadığım için aynı akşamki nouvelle vague konserine gidememiştim ama kısmette alternatif bir konser varmış. kurban olduğum allah, zaman zaman nankörlük etsem de bayılıyorum yaptıklarına. konser insanı olmadığımı söylemiş miydim, elime içkimi alıp ayakta hafiften salınarak müzik dinleyemem. nitekim yer bulduk ve oturarak müziği dinlemeye koyulduk. bu tarz ortamlarda korktuğum şeylerden biri başıma geldi ve sarhoşun biri henüz adını bile bilmediği arkadaşıma yanaşmaya başladı. gerilmişti, gerilmiştik. ama hâlâ türk silahlı kuvvetlerine zimmetliydim ve olay çıkarmak istemiyordum. sarhoşlara karşı her zaman hoşgörüsüz olmuşumdur, genelde kuvvetle iterek ya da bir tokatla işleri biter ama sarhoş arkadaşımız henüz tacizini bunu hak edecek boyuta vardırmamıştı ve ben de yeni arkadaşımın gözünde bir barbar olarak yaşamaya devam etmek istemiyordum. adamı uyardım. hafifçe ittim. arkadaşımla yer değiştirdim ve bu sorunu bu şekilde tatlıya bağlayıp gecenin güzel kokusunu bozmadık. allah'ım bir kızılderili obasındaymışcasına tütsülüyordu sağolsun. ama konser de her zaman yaptığını yapacak ve bitecekti. peki sonra?
sonra biz, tanıştığımıza memnun olacak ve tekrar karşılaşmayı umarak yollarımızı ayıracaktık. şahsen ben olsam öyle yapardım. ve yaptım.
18.05.2010
merhaba ben eşref. benim de saatim var. merhaba ben red kid, i'm a poor lonesome cowboy. merhaba ben dead can dance. merhaba ben bazen. merhaba ben david bowie'nin the man who sold the world yorumunda arkada çalan çıkırık çıkırık sesleri. merhaba ben joe, hani var ya, hey joe. merhaba ben jude, hani var ya hey jude. merhaba ben lord, oh lord won't you buy me a mercedes benz. merhaba ben lord, hani knows it would be the first time. merhaba ben can. merhaba ben cin ali. merhaba ben şarap. merhaba ben çakmak. merhaba ben limonata, bu durumda sen de limonitam oluyorsun, ki o vakit güzel olur. merhaba ben makilerin orası. merhaba ben akdeniz'in ufka doğru mora çalan mavisi. merhaba ben delice. merhaba ben erken dönem blues. merhaba ben izmarit. merhaba ben güneş kremi. merhaba ben hoparlör, bir yanıyla aparlo. merhaba ben detan sinekkıran. merhaba ben cüzdan. merhaba ben kar küresi. merhaba ben bozuk para. merhaba ben lezzet unsuru. merhaba ben küpşeker. merhaba ben şeker oğlan. merhaba ben tebeşir. merhaba ben şiir. merhaba ben vitamin. merhaba ben kaplum. merhaba ben toplum. merhaba ben kurbağa. merhaba can, fin can. merhaba les enfants du perdu. merhaba ben ry cooder. merhaba ben without you i'm nothing. merhaba ben ben etiket. merhaba ben defter kitap kaplama kabı. merhaba ben basarım her türlü kalıbı. merhaba ben enaniyet unsuru. merhaba ben allame-i cihan. merhaba ben çikilop. merhaba ben çilekop. merhaba ben çinekop. merhaba ben aile ansiklopedisi. merhaba ben tik tak. merhaba ben yüzgöz. merhaba ben zımba. merhaba ben kışlanın önünde bülbüller öter, üzülme sevdiğim bugünler geçer. merhaba ben telefon, cep telefonu. merhaba ben zeytinyağlı barbunya. merhaba ben tarlalardan çalınarak yenen çiğ bakla. merhaba ben üç artı bir yüzelli metrekare. merhaba ben kombi. merhaba ben sizle bir şiirimi paylaşmadan edemeyeceğim:
Tam bi Şiir
doğrudan kaleye
kombi gibiyim el dost
özgürlük ve bağımsızlık benim biraz karakterim oluyor merkezi sistemlere karşı
çok yanarsam zor onulur acılar yaşatıyorum sahibeme her aybaşı
hiç gürültüsüzüm size, belki birazcık kendime, yanan içten içe içten içe
ve bu bendeki öyle bir iç ki, şiire çarşı
zombi gibiyim el dost
geceleri ilginçtir berhudar oluyorum pervaneyken derbeder hikâyelere
korkutmalarımı göklerinize bırakmış salınırken yukarıda kaybettiğim irtifalarla
“sıfatları at, sıfatları at,” diye bağırıyor ordan, yüzyıllık sakinlerine sancılar saçtığım hancı
tombi gibiyim el dost
eski bir ilkokul dostunu hatıralatıyorum ağzı yumurta buram buram
hepiniz yediniz ulan beni
tahtaya kalkıldığında önündeyken haritanın
bir el önlüğün cebini oyar oyar oyarken
billur tuzlar akar akar akarken
bütün ezberlere ayarken
teneffüslere yakın akıllarda, yeşil mi sarı mı diye ışık yakmışlığım da çoktur
düşündükçe yanıyor şuram şuram
dombi gibiyim el dost
hani şu dombilinin memleketi
arka bahçede şiire iki tek attırırken bastı
büyük şairler beni.
kaleden kaleye gol olmaz.
Tam bi Şiir
doğrudan kaleye
kombi gibiyim el dost
özgürlük ve bağımsızlık benim biraz karakterim oluyor merkezi sistemlere karşı
çok yanarsam zor onulur acılar yaşatıyorum sahibeme her aybaşı
hiç gürültüsüzüm size, belki birazcık kendime, yanan içten içe içten içe
ve bu bendeki öyle bir iç ki, şiire çarşı
zombi gibiyim el dost
geceleri ilginçtir berhudar oluyorum pervaneyken derbeder hikâyelere
korkutmalarımı göklerinize bırakmış salınırken yukarıda kaybettiğim irtifalarla
“sıfatları at, sıfatları at,” diye bağırıyor ordan, yüzyıllık sakinlerine sancılar saçtığım hancı
tombi gibiyim el dost
eski bir ilkokul dostunu hatıralatıyorum ağzı yumurta buram buram
hepiniz yediniz ulan beni
tahtaya kalkıldığında önündeyken haritanın
bir el önlüğün cebini oyar oyar oyarken
billur tuzlar akar akar akarken
bütün ezberlere ayarken
teneffüslere yakın akıllarda, yeşil mi sarı mı diye ışık yakmışlığım da çoktur
düşündükçe yanıyor şuram şuram
dombi gibiyim el dost
hani şu dombilinin memleketi
arka bahçede şiire iki tek attırırken bastı
büyük şairler beni.
kaleden kaleye gol olmaz.
merhaba ben ahmet, kul ahmet. merhaba ben sarıcaoğlan. merhaba ben çalar saat. merhaba ben büsbüyük saat. merhaba ben cemil meriç, tanıştırayım bu da lamia hanım. merhaba ben milli eğitim müfettişlerinden hüseyin şevki topuz. merhaba ben lefter küçükandonyanis. merhaba ben hammamizade hasan dede efendi. merhaba ben 65daysofstatic. merhaba ben you, you're awesome. merhaba ben rakı, yeni. merhaba ben iyotlu sofra tuzu, yakarım yaraları. merhaba ben karanlık. merhaba ben cinnet modern. merhaba ben kar, yağarım bazen. merhaba ben atıf, -ta bulunulan. merhaba ben kolonya. merhaba ben this is your captain speaking. merhaba ben hakan talking here. merhaba ben modern talking. merhaba ben george, bu da arkadaşım lennie. merhaba ben bar, bildiğin bar. merhaba ben halk oyunu, folklorik öğe. merhaba ben şarj aleti. merhaba ben pepe, pepir, kekeme. merhaba ben evleniyoruz mutluyuz. merhaba ben eşkenar küme. merhaba ben denklem. merhaba ben nota, ali kemal nota. merhaba ben vurucu tim. merhaba ben muhabere çavuş emeklisi. merhaba ben ssk emekçisi. merhaba ben müzik kutusu. merhaba ben kuş gurusu. merhaba ben göz. merhaba ben elveda. merhaba ben merhaba. merhaba ben mevlid-i şerif. merhaba ben tanrıların arabaları. merhaba ben fakir bir baykurt. merhaba ben enaniyette sınır tanımaz. merhaba ben sen. merhaba ben doksanlar. merhaba ben sex drugs n rocknroll. merhaba ben hasta siempre. merhaba ben mayalardan mononoke. merhaba ben harper, the drugs don't work. merhaba ben tom, jerry'nin gediklisi. merhaba ben tom amca'nın kulübesi. merhaba ben johnny cash. merhaba ben tüm zamanların. merhaba ben nöbet, tutulan cinsten. merhaba ben bulaşık. merhaba ben kirli çıkın. merhaba ben tıraş, enseleri de alalım doktor. merhaba ben anlam, verilemeyen türden. merhaba ben beş şehir. merhaba ben bir efsaneydi efsaneydi senle beraber olmak. merhaba ben kapıcı cafer. merhaba ben benim adım cemil. merhaba ben kaygısızlar'ın eleman. merhaba ben süt, ılık içiniz. merhaba ben belle, seton mokon direnvante purel. merhaba ben düşünme sanatı. merhaba ben ceycey. merhaba ben mustafa. merhaba ben dünya haritası. merhaba ben borazan. merhaba ben vladimir nabokov, uçarım bazen. merhaba ben lolita, yok artık. merhaba ben laksatif. merhaba ben stres ve başa çıkma yolları. merhaba ben lambalı radyo. merhaba ben tütün, sarınız sarılınız sarmalayınız. merhaba ben iyi geceler. merhaba ben kum saati. merhaba ben living next door to alice. merhaba ben jel. merhaba ben wilyım tel. merhaba ben selobant. merhaba ben solo, hem yumuşak hem hesaplı. merhaba ben solo, test. merhaba ben sensiz saadet neymiş. merhaba ben ses. merhaba ben seda. merhaba ben kuzu. merhaba ben bıldırcın. merhaba ben kirpi. merhaba ben japon. merhaba ben koreli. merhaba ben lakap. merhaba ben tek. merhaba ey güzel çiçek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
