ama arkadaşlar iyidir



8.11.2010

İnadına Başıboş Aşk - Turgut Uyar

Beni koptuğum yerde Bağlayın
Aşkımı bir kutu kibrit gibi cebimde taşıyorum
bir Hotanto küpesi gibi kulağımda taşıyorum
Eski şaraplar için içimde taşıyorum
Birgün size verebilirim

Ben bu şehre nerden geldim
Bir avuç gökyüzü için başım havada
Dedim ki yalnızlığım inadına büyüsün
Üç dört kişi arasında inadına çoğalsın
İnadına sahipsiz gelişsin aşkım
Bir uğultu gibi dört yönümde
İnadına sahipsiz
Bir kadın düşüneyim o beni düşünmesin
Bir dağ düşüneyim nerde olduğunu bilmeyim
Oturdum üç kişi için bir şiir yazdım
Oturdum aklımı peynir ekmekle yedim
Paralarım cebimde kaldı harcayamadım
Beni bir kahvede bekleyin sarhoşsanız
Birgün size verebilirim

Ben bu şehre deliler gibi sevdalı geldim
Nasıl çıkıp gideceğim belirsiz
Umutsuz bir pazar ikindisi parklarda
Üç kere görünüp kaybolacağım
Beni bir sıtma gibi tutun bırakmayın
Aşkımı birisine vermeliyim
İçimde kaldıkça sonsuz kaldıkça itici
İnadına zalim başıboş kahredici
İnadına beni yalnız bırakan
İnadına
Birgün size verebilirim
içinde bi tane saat mi var bilemedim, duvar saati mi ne. guguk kuşu saat başlarında kafasını uzatıp çıkaracak oluyor ama nafile, sadece içinin duvarlarına kafa atmış olmakla kalıyor, dakika başı hem de. içinde bi tane saat mi var bilemedim, duvarda duran, içindeki sarkaç bir sağa bir sola bir ortaya bir arkaya hareket eden, çarparak ilerleyen. içinde bi paket var, bomba olduğundan şüpheleniliyor, birazdan gelecek bombacı mülayim.

benim biram geldi hocam, dedi. benimki zaten başımda nöbet tutuyor ,dedim, ve ne yapacağımıza karar verdik. sonra dömisek diye bir şey öğrendim, pek lezzetliydi. ama bu kadar içilmez, hakkaten bu kadar içilmemeli, artık çocuk değilsin.

artık çocuk değilsin.

7.11.2010

abre los ojos

bugün günaydın. bugün işe gitmem gerekiyordu, gitmedim. oturdum youtube'u araştırdım ve engellenmeden nasıl girileceğini öğrendim. kahvaltı yaptım. günaydın. bir litre şarabı iç etmişim, aptal ben. yine her zamanki uyanma saatimde uyandım, saatler altıyı geçmek üzereydi. akşam birilerine saçmalayıp saçmalamadığımı düşündüm, bu sefer fazla saçmalamamıştım sanırım. her neyse, çay faslının ardından kendime bir kahve demledim sade sek. oturdum videoları filan açtım. sevdiğim quote'ları barındıran şarkılar filmler izledim. hoşuma gitti. paylaşmak istedim.

ikisinde de ortak nokta "i'll see/tell you in another life when we are both cats."
birinde özellikle "she's the saddest girl ever to hold a martini" var, o da ayrı bir dünya.

6.11.2010

* bir okuyucu mektubundan hareketle.

evet adam orada oturuyordu.

"karışmıştır artık..." neredeyse son iki dakikadır önümdeki kahve fincanını karıştırdığımı fark edince, böyle seslendim kendime.

gecelediğim otelden çıkıp kahvaltımı yaptıktan sonra, okuyamayacağımı bildiğim, bir hevesle aldığım üçü öykü biri şiir kitabını çantama atarak, sigara içmem lazım deyip bir köşebaşına dikildim. çantamdan geceden kalma su şişesini çıkarıp alkolün daralttığı damarlarımı suyla açmaya niyetlendim. suyla sigara içmeyi de severdim. önümden güzel kızların geçme saatleriydi bunlar, emindim, bir sigaralık zaman diliminde birini bekliyor gibi yaparak onlara rahatça bakabilecektim. bu işlek caddeden bu öğle saatinde geçen yüzlerce insanın beni tanıyor olma ihtimali zaten çok düşüktü.

bebek arabasındaki oğlu ve annesiyle ordan geçen iş arkadaşım ebru'nun seslendiğini duydum; "napıyosun bakiim sen burda?" hiç görmediğim ama mesai saatlerimizde yeterince anlatarak meşhur ettiği oğluna baktım, maşallah dedim. henüz benim sevecenlik gösterebileceğim yaşa ermemişti, önce o arabadan inmesi lazımdı bunun için, benim için. "bak amcası, emir de büyüyünce senin gibi piyasa yapacak buralarda," dedi. yalnız olup olmadığımı sordu, saatime bakıyor gibi yaparak, "arkadaşım gelecek, o'nu bekliyorum," dedim. tipik evli çocuklu kadın mesai arkadaşları gibi, "kız mı erkek mi?" dedi imalı bir şekilde. "maalesef erkek," dedim.

iyi günler dileyerek uzaklaştılar. ben de nerde kaldı bu lavuk edasıyla görüşürüzümü diledim. oradan uzaklaşmalı ve onların tavaf bölgesinin dışına çıkmalıydım artık, yoksa arkadaşım beni ekti yalanına sığınmak zorunda kalırdım ve pek inandırıcı olmazdı. elimde boğumlarından kıvırıp küçülterek atmaya çöp kutusu aradığım su şişesinin plastik sesiyle, genellikle oturduğum bir kafeye yöneldim.

önümden güzel kokusu ve kıvırcık saçlarıyla, elinde üniversite hazırlık kitaplarıyla bir kız geçti. öss'ye hazırlanmak için yaşlı duruyordu. içimden, "öğretmensiniz herhalde?" dedim. "nerden bildiniz!" şeklinde şaşırarak konuya açıklık getirmeme fırsat verebilirdi böylelikle. sessiz kalmayı ve kokusunu sürdürmeyi tercih etti.

duvarda asılı menüsünün yazı karakterlerini sevdiğim kafe ionia'ya oturdum. tam olarak adres veremeyeceğim ama kıbrıs şehitleri caddesi'ni kesen sokaklardan biri üstünde. yazıların karakterleri önemlidir benim için. misal trebuchet'yle yazılan cafe ionia'yla verdana'yla yazılan cafe ionia, veya courier'le yazılan bir olur mu hiç, bunlar hep farklı ifadeler taşır.

bunca kitap okuduk, bunca film izledik... şimdi senaryoya göre ne olması gerekir?

adresi verdik, tarihin haftasonu olduğunu okurumuz keşfetmekte zaten zorlanmadı, ve ne oldu dersiniz? heteroseksüel ve sıradan romantik bir hayat peşinde olduğumuza ve yazarımız da erkek olduğuna göre, kendisini merak eden güzel, alımlı, ve zeki dişi okurumuz bir cumartesi günü öğlen saatlerinde yazarımızı ayıkken yakalamak ve merakına görsel bir gem vurmak üzere izmir'in meçhul bir semtinden alsancak'a doğru otobüse kentkartını okutup yola çıktı. yola çıkmadan önce google vasıtasıyla bir miktar tarama yaparak koordinatları belirlemişti zaten. ilgili mekana vararak, etrafta yalnız oturan, ön taraftan hafif kelleşmiş, koyu renk giyim hesabına sahip koca kafalı bir adam aradı gözleri. ilk etapta bulamayınca, tedirginliğin de verdiği ustutuplulukla 'en azından bir çay içeyim, belki gelir' edasıyla sandalyesini çekti. etrafa göz gezdirmeye devam etti. bu sırada komşu kafenin sandalyesinde oturan ve tam da tariflere uyan genç adam onu izliyordu. çay soğudu, kadın bekledi. düşlediği üzere mekanın ekstra bir hüviyeti yoktu, herhangi bir kafeydi. çay bitti ve güzel giyimli güzel kokulu güzel genç kadın hesabı ödeyerek gitti.

genç adam, ileride bir gün bu genç sıfatını kullanamayacak olmanın bilinçaltına yerleşmiş korkusuyla aynı hayatı yaşamayı sürdürdü. boheme yakın, gençliğin hüküm sürdüğü bu ara sokaklarda fink atan, mesai düzeninden ve belli saatlerde tabldot disiplininden bağımsız bu hayat onu imrendiriyordu. kafenin içinde çalan şarkılar, misal o anlık king crimson'dan epitaph onu alıp yurtdışlarına, ne bileyim olur olmaz yerlere götürmeye devam ediyordu. peki, bu hayat, haftasonlarına endeksli, internet bakışlarıyla yaşama körlüğüne sebep olan bu hayat ne kadar daha böyle sürüp gidecek, bu çakmağın gazı ne zaman bitecekti. bu entel bakışmalar ne zaman güneş gözlüğünü takıp karanlığa eyvallah edecek ve yerini saf, iki ve birkaç yıl sonra üç kişilik bir üç oda bir salonda konaklayacaktı.

başka bir haftasonu, artık kışın kendini iyiden iyiye ege mege dinlemeden, ılıman iklimlerin adını kötüye çıkarasıya hissettirdiği, insanların cuma cumartesi akşamları kapalı mekanlara hücum ettiği bir haftasonu öğlesi, cumartesi, adam lahana gibi üstüste giyinmiş, ayaklarının üşümesine engel olamaz bir halde aynı kafenin bahçesinde oturuyor ve yeni aldığı kitapları çay eşliğinde hevesle karıştırıyordu.

vazgeçmiş genç kadının yolu tesadüfen oraya düşmüştü ve aklına adam geldi. nasıl biriydi, o yazıları yazan insanın elleri nasıldı mesela, arkadaşlarıyla buluşmadan önce o sokaktan geçmeye karar verdi.

4.11.2010

yarın akşamüstü izmir'e ne dersiniz

28.10.2010

dedik ki izmir'e -aha istanbul çıkacaktı az kalsın ağzımdan, allah söyletecekti, sürçtürdü, süpürdü [ve biliriz ki onun süpürgesi yoncadandır]- yağmur yağmış. işten erken çıkalım, dedim ahmet'e. ahmet beni kırmaz dinler sağolsun, kırmadı, incitmedi, kırılmadı, açık seçik sizle takılmadı, daralmadı. ahmet de kim biliyor musunuz, hani bazen başıma gelmeyen şeyleri kendim yaşamışım gibi anlatıyorum ya, işte onlar aslında ahmet'in başına gelen şeyler. hani bazen yaşadığım şeyleri başka birinin başına gelmiş gibi anlatıyorum ya, işte onlar aslında ahmet'in üstünden anlattığım şeyler.

benim saat sabah altıdan beri tanık olabildiğim kadarıyla bugün izmir'in bu yöresinde yağmur hiç hız kesmedi, birara geceden kalmış olabileceğini düşündüm, yağmur da bana benzer, çoğunlukla akşamdan geceden kalmış olur. öğleye doğru kendime gelmek için adım attım ki bir baktım hâlâ yağdırmakta mevlam su. şimdi keşke bir pencerenin arkasından yüksek bir kattan yağmuru izleyebiliyor ve cama vuruşlarını hissedebiliyor olsaydık. sahi ıslanmaktan nasıl korkar hale gelmiş bulunduğumu anlatayım biraz da. hastalık filan derdi taşımıyor insanoğlu beş-onbeş yaş arasında. boylu boyunca çamurlu yağmur suları içinde hoplayıp zıplayabiliyor. hatta ailesi bir süre sonra onu durduramayacağını anlayıp bari naylon çizme alayım da sağlık suları içinde yüzsün veledim diye düşündükten sonra o güvenli sularda yüzmek yok mu, onun zevki. evin sıcak olduğunun bilinci ve dayanağı da var aklın bir köşesinde, gittin mi ısınacağın şart. eline bir ip alıp, ucuna kolpadan bir kancayla çamurlu sulara balık yakalayacağım hayaliyle olta niyetine atıp boş boş büyümeyi beklemeye ne demeli. evrim olsa o sudan balık çıkarırdı bir kez olsun bana, sadece arada sırada kurbağalarla rastlaşırdık elbet, üstümde haklarını ihmal edemem. her ne kadar mevsim geçişleri tanrımız tarafından ihlal edilmiş olsa da çağımızda, bana dokunuyor bunlar. e dünyanın dengesi de oynadıkça, çivisini çıkardıktan sonra kaybedince, bi daha bulamayınca, mevsimler hep değişiyor oluyor. biz de öyle oluyoruz ister istemez. bak daha sözü ay'ın hallerine vardırmadım bile, mevsimlerdeyiz henüz. ay zaten sandalyesinden bi kalkıp eli belinde piste çıkıp oynamaya bi başladı mı, durdur kendini durdurabilirsen, kafası güzel oluyor insanın ister istemez. hele böyle işten gündüz saatlerinde çıkması yok mu, çalışmamış gibi benziyor insan bir şeylere.

yine de üniversiteden dersten çıkmış gibi yapabiliriz gibi geliyor bana hâlâ. umutluyum bu konuda. bunun için vardiyalı sisteme geçmeye bile razıyım, sırf dörtte çıkıp okuldan çıkmışım edası yaşayabilmek için. ama yedide sekizde dokuzda onda çıkınca aynı hissi bulamıyor insan. ben seni tanıyorum bi kere sevgilim, senin ciğerini biliyorum ben, sessiz sedasız açardın gecelerde, biliyorum, benim çok konuşmama izin verirsen bu şekilde laf salatalarına hazır olman gerektiğini de biliyorsun. benim uyuz atlı bir prens çakması olduğumu da biliyorsun, ne kadar da polim yapabileceğimi, kükremiş sel gibi olup bendimi çiğneyip aşabileceğimi de, de de. ama hazır yağmurla karşılaşmışken ve ege'de yağmurun hakikaten başka olması hususiyetine eğilerek, yine de şemsiyeden yana olmadığımı, ilgilerinizi arz ederim sevgilim. fesat olduğum, biraz kesat olduğum, boş baktığım doğru ama yine de kötü bir insan olduğumu söylememeli kimse. ayıp ederler yani. hem bi kere, ben kendimi gülün dibinde buldum yani, bunu unutmamanı ve ilgili sunumunda dikkatleri bu yöne çekmeni rica ediyorum.

bu çocuğun anası babası yok mu arkadaş dedirtmedim malum küçükken, ölçülü ağırbaşlı efendi, içten planlamacı, saman altından suyu ark sistemiyle tasfiye eden, çaktırmadan şehre su veren depoların üstüne tüneyip baykuşları gözetleyen, babaannesini uyutup en çok da yağmur altında pencereden uçup giden biri olsam da, su getir dediklerinde su götürdüm, tavukları yemlemeyi unutmadım, sularını eksik etmedim, üzüm kes dediklerinde üzüm kestim misafirler dalından taze taze yesin güzelleşsin diye. tanımadığım insanların incir ağaçlarından incir çalma girişimlerim oldu elbette ama sırf tanrı kulağıma fısıldayıp ipucunu taa o zamanlardan içime sarkıttığından; mülkiyete inat. zaten ne zaman ağaca çıktıysam yakalandım, sırf sen ağaca çıkıp düşme tehlikesi yaşama diye sevgilim, sen aşağıda bekle, eteğini biraz kaldır, içim zıplasın ah şimdi ağacın üstünde değil altında olmak vardı diye, eteğine kopardığım incirleri yavaşça bırakayım yukardan. o sırada o pezevenk sahibi geldi afedersin ağaçların, inmedim ben de mına koyim, sana dedim sen kaç ben oyalarım, ağaca da çıkamadı, alttan habire dürtükledi kargıyla sopayla, birinde tüfekle geldi işte o zaman kaçtım. sonra akşamüstü oldu sen yanıma geldin mahcup. kızmadım tabii beni bırakıp gittin diye, ben ısrar etmesem yapmazdın biliyorum.

dedim ya izmir'e yağmur yağdı yağıyor yağacak diye, ben bugün çalışmak istemiyorum sevgilim. çıkalım biraz dolaşalım istiyorum. çakmak ıslansın sigara yakamayayım ziyanı yok. paçalarımız ıslansın. boşver boşver. evet evet. paçalarım ıslandı. çakmağım da ıslandı. sigarayı da yakamadım. küfrettim biraz, mazur gör. insanlar kaçıştırıyorlardı. bugün içimden söylediğim şarkıları sayayım mı sana, sabaha mavilim'le başladım. iş arkadaşım eşlik etmeye başlayınca bitirdim mini konserimi. tenhada buluşalım mavilim. sonra şeye geçtim, karadır kaşların ferman yazdırır,.. karşıdan karşıya geçtim.

sonra bizim mahalleye bi çocuk geldi sevgilim. sen bu masalı bilmiyorsun. istanbul'dan geldi çocuk. adı ahmet. biraz tepeden inme oldu tabii mahallemize yapılan bu atama. özellikle ben mahalle reisliğimin zirvesindeyken. sert de bir çocuktu on bir yaşında. orada kalsa büyüdüğünde istanbul piçi olacaktı belli ki. öyle bir geldi ki çocuk. ufak bir müdahaleyle törpüledim elbette, ama sınırları belli ölçüde at oynatmasına izin verdim çünkü çocuğun müthiş bir öyküsü vardı sevgilim. zaten anlatmasını bilmeyen insanların hayatları böyle olur. diğerleri de anlatır. bu çocuk, bir yaşındayken istanbullu zengin bir aileye evlatlık veriliyor bizim ilçeden. fakir bir ailesi var, hatta öyle fakir ki babası annesini para karşılığında başka erkeklere izin veriyor. üç tane de büyük kardeşi var. çocuk orijinal anne babasını tanımadan başka bir ailenin oğlu olarak büyümeye başlıyor. ailenin maddi durumu gayet iyi. gel gör ki, bu iş hep böyle yürümüyor. çocuk onbir yaşında ve erkenden ergenliğe girmek üzereyken, ailesi iflas ediyor. beş parasız kalıyorlar istanbul'da ve o derece ki çocuk öz ailesinin yanına geri gönderiliyor. o sırada öz ailesi bizim mahalleye yerleşiyor bir kira evinde. annesi aynı işi yapıyor hâlâ. çocuk birden kendini fakir bir ailede, sanayide tamirci çıraklığı yapan üç abiyle birlikte, belediyede sezonluk çöpçülük yapan bir babanın yanında buluyor. ve bizim mahallede buluyor. gettonun kenarında. bir banliyömüz eksikti. o sana başta bahsettiğim çamurların içinde, kış çamurlarının, kurbağalı derelerin yanında. naylon çizmeli çocuklarla birlikte. o çocuğun düştüğü kaosa düşmeden düşmüş gibi yapabilir mi insan sence. geçenlerde kuzenlerden birinin düğününde gördüm çocuğu, çok fazla kalmamışlardı bizim mahallede. ben de kalmadım zaten, ortaokula gittim başka şehre. [ortabir kavramını hatırlıyor musun sevgilim] o beni tanıdı, ben onu tanıdım, ahmet abi nasılsın dedi, iyiyim ozan sen nasılsın dedim. eski bir dostumu görmüş gibi hissettim. abisi sanayide dükkan açmıştı, onun yanında çalışıyordu. bir gün uğrayacağımı ve çayını içeceğimi söyledim.

ben insanların çayını içmeyi çok severim sevgilim.

27.10.2010

tam sigarayı götürüyordum ağzıma ki burnuma türk kahvesi kokusu getirdi izmarit. nerden esti bilmiyorum ama yaptı bunu, inkar edemem. koklama huyum biraz abartılıdır, görürsen farkedersin sen de bunu, farketmeden ben açık edeyim diye düşündüm. bildiğin her şeyi koklarım, kahveyi tabağı çatalı içkiyi armudu elmayı saçlarını , ayrıntıya girmesem iyi olur. hepsini. gün içinde durduk yere ellerimi kokluyorsam saçma bulma lütfen, yaparım sık sık. burda türk kahvesi ne bulabilirim ne de yapabilirim ne de de yaptırabilirim şu an, bunu geçtik. rakının rakısını fazla koydun mu çarpar insanı. hah şimdi şuraya gelelim, ki, benim bazen için güzel kadın kavramım nedir; oturacak haftanın cuma akşamı, evlisin tabii o zaman o kadınla, karşındaki masaya, iki olay örgüsü var burda devrede, birincisini açık edeyim önce, senin hanım oturacak, güzel ya malum, karşında, sen rakını açmış ve ilk dubleyi doldurmuş bulunuyorsun bu sırada, arkadan zeki bey hafiften terennüm ediyor, birazdan sabite tur gülerman girecek devreye, o sırada senin hanım sana bakıyor, ve bana öyle bakma diye utanıp başını öne eğiyor, sen sevmişin belli ki, öyle bakıyorsan diyecek bir lafım yok sana, işte senin hanım seni kendisine öyle baktıracak, rakının ikinci dublesinde dedirtecek sana ne istersen, evet evet ne istersen, sen bakmaya devam edeceksin. ikinci olgu sen üçüncü kadehi dolduruptuktan sonra girecek devreye, hadi diyeceksin, hadi suzan, hadi saadet, hadi, başlayacak söylemeye, güzel kadın esansı yayılacak odanıza. sonrası iyilik güzellik tabii, sonrası allah kerim dedirtir bazen insana. yalanları geçelim de nereye gelelim kamil,

hep böyle mi olur?

26.10.2010

doktorun bu günlerde morali bozuk biraztırıktan. canı sıkkın. mutfakçığına gidiyor içki doldurmaya ama bardağı lavaboda bırakıp geri oturuyor, sonra soruyor ben ne yapacaktım diye, hah hatırlıyor, hay mına kuyum çekip lavaboda unuttuğu -boş- bardağı hatırlayıp sandalyesinden doğrulup doldurup geri geliyor. iki gündür bir eğitime seminere ne derseniz deyin katılıp geldi. otellerde kaldı yine. halbuki bu doktor yirmi yaşına kadar otel nedir bilmemişti, hatta edip cansever'in oteller kenti'ni okurken sorardı nasıl bir şey acaba diye, sonra bi başladı seri, bitmedi, bitecek gibi de durmaz. o eğitimde, seminerde, ne derseniz deyin, tatil gibi geldi valla doktora, izmir manzaralı, hem de en denizinden, yüksekte, taa beşinci katta, uzun zamandır böyle oturup ilgisini çekmeyen şeyler dinlememişti. uykusu geldi. şimdi insanlar da merak ediyordur bu herif bu kadar harıl ne yazıyor diye, bunları yazıyor oysa. halbuki her şey yansıda powerpoint düzeninde, amca da anlattıkça anlatıyor tekdüze, doktor daha iyi sunum yapar allah inandırsın. doktorun canı çoskıkılıyor. yazdıkları yüzünden okunmasın diye bazen kendine durup saçmalıyor. esneyecek esneyemiyor. kahve de yok. insanlar hiç pozisyon değiştirmeden oturabiliyorlar saatlerce. dünya aynı sıkıcılığına devam ediyor. bugün yağmur'a gidebilir doktor. yağmur bir orospu'nun mesleki adı. bütçe yapacak bugün doktor, program yapacak. uykusu geldi ama şimdi. redemption song çalsa kendine gelirdi mutlaka. bizim doktor bir yazıya odaklanmışsa ne yazdığını onu izleyerek -onun farkında olmadığı- mimiklerinden anlayabilirsiniz ve jestlerinden. jest insanıdır doktor laf arasında. günlük plan yapacak. uyku saatini, günlük alkol talimini düzenleyecek, toleransı yüksek program olacak. göbeği bile eritir bakarsın, nick cave gibi skinny ceketler trousers filan giyer. ay sonunu zarzor getirmeyecek bundan sonra, otellere bira kasalarına yedirmeyecek paracıkları.

doktor bugün gazozunu bile içmedi. taraçadan verandadan cumbadan, üçünden birden atladı ama üçüncü kattan çakılan bir izmaritin marifetini paylaşamadı. arkasında oturan kız kokusuyla doktoru içine çekti ama kızın içini bulamadı doktor, bekledi ki kendisi şey etsin, hiç de bulamaz zaten çakmak beyinli. doktorun canı bugün çok öfkeli. doktorun kendisinden üç yaş büyük bir kuzeni var, kız kanser, doktor bununla büyümüş, kanser her yerini sarmış allah belasını vermiş doktorların. besbelli ölecek, iki çocuk annesi, biri bir buçuk yaşında diğeri irem. what should happen. negotiation. three or four days filan dedi şimdi sunumcu amca, doktor birden kendine geldi. the project officer, herif bildiğin halis ingiliz. even worse in this case. pıtikyulırli. tea and coffee break.

kağıdın üzerinde sıkılma belirtileri gösterdi doktor. sonra çay kahve arasında yedinci kata çıktı terasa sigara tellendirmeye, vapur klark çekti ordan, swimming in the caribbean diye şarkı geçti aklından. doktorun canı bildiğin sıkıldı. a.yı aramak geldi içinden, bildiğin konuşamayacaklardı yine. kimseyi aramak istemiyordu doktor epeydir, bu bir belirtiydi, bildiğin depreşyon depreşiyordu. yani şimdi ölecek miydi bu kızcağız, o salak kız o salak kuzen bildiğin ölecek miydi, bütün çocukluğunu siker atardı eğer öyle bir şey yaparsa doktorun, ağzına işte o zaman sıçardı,

anekdot: geçenlerde bir arkadaşı aradı doktoru. dedi ki allah belanı verdi di mi, doktor da dedi ki, verdi valla. o arayan arkadaşı doktorun tescilli arkadaşıydı, hani ne derse tutturacak cinsten ve doktor üstünde hakkı olan. doktor resmen yalvardı arkadaşına, tamam bana beddua ediyorsun, etmeye devam et, ama lütfen biraz da beni düşün ederken, tamam allah belamı versin ama lütfen biraz da işe yarar cinsten beddua et, mesela geber de, biliyorsun sen içten dediğin zaman olur böyle bir şey. resmen yalvardı doktor arkadaşına, gözleri doldu doktorun, mesai saati olmasa bildiğin ağlayacaktı, o an fenasıyla istediği bir şeydi çünkü o, olmaz dedi arkadaşı, anladı, ölemeyecekti daha doktor, vardı daha çekeceği belli ki. the financial situation. some financial difficulties. hahaha. standard travel budgets should not be used. have to ensure participative management -not a dictatorship-.

bana ne yap biliyor musun dedi doktor. sarıl. mesela sarıl. bu çok önemli. sonra alnıma dokun elinin ayasıyla. sür sür, aksın gitsin bütün karakediler sktir olup. sonra bir daha sarıl. kötü fallar da ortadan kalksın. sonra bi daha sarıl mesela, orda olduğunu bileyim burda. sonra ayaklarıma dokun, güçsüz ellerinle. sık. sarıl. bana bunu yap dedi doktor.

project management should be ligthweight and flexible, this is R&D, not civil engineering.

bildiğin tozuttu bu doktor.

22.10.2010

"beni ne yap biliyor musun"?

20.10.2010

müzik

ege'nin en çok yağmur huyunu sevmedeyim. içerinden eline fincanla neyim bakarken pek keyifli, dışarı çıkınca bir çırpıda sefiller'i oynuyorsun. yaşadığım diğer şehirlerin böyle bir huyu yoktu mesela, ondan aramızda hep bir soğukluk oldu onlarla. şimdi, şehir iyi, gerisi kötü.

günaydın, gönyeden sapmak üzereyi(m/z/k)

17.10.2010

günaydın, groove is in the heart babe

hemen konuya giriyorum. dün akşam fena bi akşam olmadı. tekdüze bir göl çalkantısıyla, dalga demiyorum dikkat buyuralım, gölde olsa olsa çalkantı olur, o da rüzgâr varsa, her neyse, o durgun su mübarekliğinde süregiden hayatımın akşamlarına tam da bir yenisini katmak üzereydim ki dün akşam, ani gelişmeler peydahlandı ilerleyen saatlerde. ... işten yedide çıktım, hemen duş alıp sekizdeki servise attım kendimi. merkeze inip biraz insan görmeliydim, izmir'deki tek has arkadaşım özgür'ü aradım, buluşma yerini kararlaştırıp buluştuk. daha önce de gittiğim ama bir türlü sevemediğim, özgür ve arkadaşlarının takıldığı bir bara oturup bira söyledik. saat dokuza çeyrek bir kesik atmıştı. ugh. meğer bu salyangozu, adı güzel (z.) kendi güzel sevgilisi terk etmiş. hem de haklı ve kolayca üstesinden gelinemeyecek bir gerekçeyle. biralar geldi biralar gitti. saat on gibi aradı z.'yi, anlaşılan sesi affetmeye meyilli tonda geliyordu. geliyoruz biz dedi, hazırlan seni bi yere götüreceğim dedi. pat diye kalktık son yudumlarımızı alıp, taksiye atladık. taksiyi bekletip z.'yi aldık evinden, yüzü asıktı, normalde sarılırdık, bana bile sadece merhaba dedi ve bindi taksiye, özgür'ün suçunun ortağı gibi hissettim kendimi.

havuzlu meyhane diye bir yer varmış mersinli'de, özgür bahseder dururdu zaten, ama ben biriyle başbaşa gitmek istemem öyle yerlere, meyhaneler özellikle birahane tipiyse -ki birahanelerden hiç hazzetmem- sohbet mekanlarıdır. ki ben sohbet edemem, özellikle bir erkekle. özellikle içki içerken. erkek adamlar içer içer, dünyayı ve kadınları kurtarırlar öyle yerlerde, müzik yoktur genelde, ki içkili bir yere gitmeden önce ilk sorduğum soru müzik var mı, varsa nasıl sorusudur. dün akşam emri vaki oldu tabii, bir de ilişkisini kurtarması için işbirlikçi olmam gerekiyordu, z. beni sever o bakımdan. neyse, mekana vardık, iki katlı, alt katında küçük bir havuz olan hakiki bir meyhane, adı havuzlu birahanesi diye geçiyor ama tipik birahaneler gibi karanlık bir havası yok. üst kata çıktık. belki içerde yüz kişi vardı ama tek bir kadın yoktu, bir tane mi olmaz, valla yoktu. bu beni tedirgin etti tabii, içerdeki tek kadın bizim masamızda oturuyordu ve yüz erkek dönüp dönüp o kadına bakabilirdi ve bu yüz erkek sarhoştu ve ben bu konuda biraz nasıl derler biraz yerliyimdir işte. her neyse, rakılar geldi, mezeler geldi. kuru et diye bir şey getirtti özgür mekanı tanıyan olarak. ben bu sırada z.'nin gerginliğini azaltmaya çalışıyordum. özgür'le fazla muhatap olmak istemiyordu, olduğunda da laf sokuyordu ve ortam geriliyordu, ama niye gelmişti öyleyse bizimle, kadın yüreği işte, affetmek istiyordu belli ki. ama kendine de konduramıyordu, aradaydı, anlıyordum. mekanın mezeleri gerçekten de on numaraydı, ben biraz ağız tadı yoksunuyumdur, yıllardır sadece doymaya ve üstüne sigara yakmaya endeksli yaşadığımdan. ama o mezeler çok güzeldi. mekan da güzeldi. saatlerimiz bu gibi durumlarda onbirbuçuğu gösterirdi ve içerden bir müzik sesi duyuldu. göçmen orkestrası. izmir'in bu yönünü seviyordum. ederlezi yükseliyordu içerden, kırcali'yle arda arası yükseldi ardından, rodop dağları bre pakize'm yükseldi. meyhaneye gelen bir grup, orkestrayı -orkestar- özel olarak tutmuştu ve masaya gelmiyorlardı, öğrenmiştik işin aslını. ama ben çağırdım mı geldiler. özgür göçmen kızı'nı istedi, ben ederlezi avela'yı istedim ama anlaşamadık ederlezi'yi çaldılar. nazım'ın eşi maacir'di, nazım'ı arayıp dinlettim, bu gibi durumlarda içip içip aramak kavramı girer devreye bilirsiniz, keyif işte, paylaşmak lazım düsturuyla.

ben yalnız içerken de malum alkol kimyayı bozduğundan, fizikle çarpıştırdığından, dil tarih coğrafya hepsini içiçe piç ettiğinden, matematiği unutturduğundan, bu gibi duygulanımlara gark olarım. elime telefonu alır ona bun mesaj atma isteği duyarım. o an aklıma geleni paylaşma isteğidir bu, çünkü alkol o hissi yoğunlaştırmış yoğunlaştırmış ve çiğ tanesi halinde, küresel, yüzeyi gerilimli bir biçimde beynime bırakmıştır. benim de onu yüzeye yaymam icap eder ve bunun için mesaj atarım. ama isterim ki karşımdaki bana cevap yazmaya çalışmasın, empati kurmaya çalışmasın, sadece o mesajı aldığına dair bir boş mesaj gönderse mesela yeğdir benim için. emrah'a bol bol mesaj atarım mesela yalnız içtiğimde, ama cevaplarını okumam bile. her neyse,

z.'nin ara ara keyfi yerine geliyordu. orkestrayı da görünce ferahlıyordu belli ki, ama ara ara da özgür'ün yaptığı aklına geliyor ve birden yüzü kesiliyordu. gecenin birine doğru mekan kapanmaya hazırlanırken özgür bir sürpriz daha çakıp alevli meyve tabağı hazırlattı, üstüne adını yazdırmıştı z.'nin. o zaman biraz büyülendi işte z. kadınlar ne tuhaf, kimi bunu ne kadar bayağı bulurken kimi etkilenir. kadınlar ne güzel. sonra veda ettik o güzel havuza, içindeki kaplumbağalara ve kırmızı turuncu balıklara. istersen seni de götürürüm bi akşam.

öğrenci evlerine vardık z.lerin. bir biraya daha yerim vardı ve içtim. sabah işe gitmem gerekiyordu, gece üç olmuştu. evde gergin bir ortam vardı. z.nin ev arkadaşı daha tavır koymuştu özgür'e, onun sevgilisi zaten orda oturmuş bilgisayarda ödev yapıyordu ve sallama herifin tekiydi, daha önce de karşılaşmış ve sevmemiştik birbirimizi. bira bitti, saat üçbuçuğa gelecekti eninde sonunda. orda kalmak istemedim, sıktı beni, bunalttı o hava. pazar sabahı işe gidecek olma düşüncesi zaten kemiriyordu. otobanın kenarındaydı evleri, indim sokağa. otobana geçtim. oturdum biraz. yürüdüm. yürümeye kalksam yirmi yirmibeş km. yolum olacaktı. sarhoştum ama o kadar da değil. yine de yürüdüm biraz. hava çok tazeydi, güzeldi. arabalar da çarpmamak için elinden geleni yapıyorlardı insana. azcık daha yürüdüm, yokuşu görünce korktum. etti mi sana saat dört. apo abi'yi aradım, gel beni al dayı dedim. geliyorum dedi. indirim de yaptı.

akşama görüşürüz, şimdi fabrikanın tişörtünü giyip işe gitmem lazım. demiş miydim, akşama görüşelim. nolur lütfen please. onbiri bulur kendime gelmem. pazar günleri fabrikayı seviyorum, rahatça sigara içilebiliyor laboratuarda. kumru alayıp poğaçacıdan. puaçiciii. kumru güzel isim. kumru mu koysak. adını kahpe koydum bırak öyle kalsın. ben gideyim şimdi. hava da ne güzel. tam balık havası. piknik havası. sarılalım gezelim dolaşalım havası. oynaya oynaya gelin çocuklar, el ele el ele verin çocuklar. kendinize gelin çocuklar. hava diyorum pek güzel. ortaköy'den hisar'a yürüsen koymaz adama. tavuskuşu havası. tarlakuşu havası.

tarlakuşunu biliyo musun

15.10.2010

kimimiz büyük konuşmamalıyız, misal ben. askeri cumhuriyet sınırları içerisindeyken ahd etmiştim, bi daha cuma akşamlarını kapalı alanda geçirirsem beni şey etsinler diye, ama geçen haftalara kadar tuttuğum bu sözümü son birki haftadır yerine eda edemedim. eda güzel isimdir ayrı ca. her neyse, bugün bazılarımız işten eve kendini zor attı, hem de sırf cumartesinin akşamlarına güvenerek. çıkıyorsun cuma akşamı tam da izmir'in orta yerine, sonra noluyor o yorgunlukla, iki bira içip vatoz çarpmış gibi oluyorsun, boyoza benziyorsun, gevrek gibi susamlanıyorsun alkol sosuyla, esnemeye başlıyorsun, ve tadı olmuyor. oysa sabahında şöyle alarmsız zilsiz sekize dokuza kadar uyunan cumartesi öyle mi ya, akşamına kuvvet tazelemiş ve bir kasa birayı iç edebilir kapasitede oluyosun.

bizim neslimiz şahsında şu medeni kanunu piç etmeseydi aslında fena mı olurdu. sözgelimi akşam işten yorgun eve geldin, ayaklarını ayağında ayakkabı diye taşıdığın şeylerin içine paketleyip seni eve gönderdiler, eciş bücüşsün, eve vardık yani onu diyorum. açlığı boşver, sen çıkardın çoraplarını, ben çıkardım çoraplarımı, sonra getirdim bi leğen koydum önüne suyu ısıtıp, başladım ayaklarını ovalamaya, sen aslında bunun ne kadar da önemli bi olay olduğunun, bizim neslimizin bununla yıllarca boşa dalga geçtiğinin farkına vardın, ayak lan bu, boru mu, demiştik ya hani insan ayaklarından başlar aşık olmaya gibi bir şey, sonra sıra bende dedim ben, sen getirdin benim için bir leğen ılık su, ben ayaklarını ovaladıktan sonra, kötü enerjini ayaklarından çekip sktiredip seni toprakladıktan sonra o sırada ne desem yapardın aslında da yine de ayaklarla başlayaydık biz madem, ocakta yemek de yoktu nasılsa, işten gelmiştik, ben aç ve huysuzdum bu yüzden ama olsundum. hatta üşümüşsem daha da huysuzdum, ama olsundum. iki çıplak bir hamama iyi giderdi. çok romantiğim de mi, biliyom.

taşınıyor muyuz?

aslında elimde yeterli laboratuar imkanı olsa ölen bir insanın kemiklerinden elmas yapabilirim bunu biliyorum. cümlelerine aslında ile başlayan insanlara acımayınız, onlar bu kaderi kendileri değiştirmek için bir halt etmemişler ve kendilerine sunulana tüneyip kalmışlardır. yok yok, bi sürü şey vardı işten eve gelirken kafamda yazacak, topluca maça gitti ibneler. dur gelir belki birazdan.

tanışıyor muyuz?

14.10.2010

kimbilir kimlerin doğumgünü bugün. ondördü yani ekimin. kimbilir hangi ilçelerin semtlerin pazarı kuruldu bugün. perşembe, haftanın günlerinden.
o.5 uçlu ince rotring'im bozuldu ve bence günün olayı buydu. iki tane rotring'im var, ince, ki rotring dediğin ince'dir zaten. biri '94 den diğeri '99 dan kalma. bozulan yeni olan. eskisi evde bir kutu içinde şimdi nerde bilemiycem. ama bu bozulan görece yenisi için üzüldüm valla, yayı gevşemiş sanırım. onlardan bulunmuyor ki artık. hadi bul da göreyim.
bugün ben biraz blog yazdım. ne mutlu bana. yatma saatimi öteledim, zaten bugünlerde hırpalamakla hırpalamamak arasında ince bir çizgi var vücudu benliği. ben hiç yazmasam, sen anlasan, ondan sonra da bana yazmalısın filan desen demeye devam etsen, yazmadığım halde yani. ben arasıra geri dönüp, hımm, bunu italik yapmalıyım felan desem.

12.10.2010

internetim olmayalı nerden baksan yedi sekiz dokuz gün olmuş, ve bu sürede ne çok şey hiç değişmemiş. bugünlerde herkesin kapüşonu var, bi sevimsizler bi sevimsizler bi görseniz, hele o erkek olanları yok mu, ama ne kullanışlı di mi bi bilsem. bugün bizim kosti ölmüş, dedemin ikizi. babam son iki senede iki amcasını, bi halasını, bi annesini kaybetti, daha ala yaprak dökümü mü olur, yaşlanmak buysa gerek.

ben o sırada bu geceye sarkan bir iş için işçinin birinin altından girip üstünden çıkmakla, yani kafalamaya çalışmakla meşgulüdüm. işi olmayan bir işidi ama rica minnet yaptırmam gerekiyordu. nitekim başardım ama bu iş yüzünden geceyi fabrikada geçirmem gerekebilecekti, ve annem aradı, böyle böyle dedi, kosti amcan ölmüş dedi. başka bir işçi ben telefonu kapattıktan sonra "abi bize iş çıkardın ya" dedi sitemle gülümseyerek. bak dedim telefonu gösterip gülümseyerek, "büyükamcam ölmüş, ben burdayım." susuştuk üzülerek.

aslına bakarsan, drama derdinde filan hiç değilim şu an. tek düşündüğüm elimdeki projeyi sağlığa kavuşturup şu iki aydır başımın saçını yiyen işi başımdan savmak. ve bunun için sabahı beklemek durumundayım. aslına bakmanı istiyorum ki şu an bu da mühim değil, biliyorsun bazen benim için hiçbir şey mühim olmaz, da peki nedir o zaman mühim olan. mühim de neymiş lan,

yazarak anlatamayacağımı bildiğim, yani bu ölçüde muhteşem, sıradışı, olağandışı, vs. olan şey azdır diye düşünmedim hiç. ama bu cümleyi öyle bi kurmak istedim anlamı daha da pekiştireyim, kuracaktığım cümle şu idi ki, bu kosti namlı, namını gavur bir rum komutanından alan rahmetli moruk öyle apayrı bir adamdı ki, dedemle bu adamın ikiz olduğuna billahi inanmazdınız görseniz ikisini. ama adını kimse bilmezdi, herkes öyle bilirdi onu, kosti, hatta beş erkek oğlunun dördünü birden kosti'nin memet, kosti'nin nihat, kosti'nin x, kosti'nin y, filan diye çağırırlardı. aksiydi, huysuzdu, küfürbazdı, gavurdu, rakıydı, birinci'ydi. yelekti, cep saatiydi, fötr şapkaydı, menderes'ti, pamuktu, balıktı, karamekeydi. ne diyelim, allah rahmet eylesin, evet ondan, gani gani. toprağı bol olsun.

şimdi ben alıyorum o toprak deyip geçtiğiniz şeyi, ondan bir mamul yapıyorum. ara mamul ve yarı mamulleriyle birlikte. bildiğin mamul. mahsul değil, mamul.

o değil de, bugünlerde kendimi mamut yemiş bir boa yılanı gibi hissediyorum. mevsim değişiyor, hissediy, hasss.

hele bi işletmeye gidip geleyim, geliyorum, çayı demle, rakının üstüne pek severim.

3.10.2010

elbet her şey ortaklıktan yana değil dünya üzerinde, ya da elbet her şey ortaklıkla anlam kazanmıyor ama yine de aradığımız ilk olarak şey o. geçen haftasonu adana üzerinden mersin'e geçtiğim bana dünya üzerinde yaşaması en anlamlı gelen insanlardan birini evlendirmek ve bu törende en yakın iki arkadaş kontenjanından üstüme düşeni yapmak üzere. yaptım nitekim. ama ben zannettim ki adana'da iki satır ahmet erhan okumaya fırsatım olur, filan, anma yaparım kendimce, olmadı, yetmedi zaman. mersin'de kendimi adetleri yerine getirirken buldum. ha elbet kendime ayırabildiğim iki üç satırlık saati de körfez'e bakıp yudumlanarak geçirdim. allah'tan dolunay da ordaydı da pek yalnızlık hissettim. filhakika, bu neydi lan, ay dolunayken etrafım biraz kalabalık olur.

her neyse, mesela birine bir fırtına tuttu bizi diye türkü söylerken o size hayranlıkla dahi olsa bönlük içerisinde bakıyorsa, vehamet sözkonusudur maalesef. ya da siz ona adam cebinde taşır senin gibi gelini diye mesaj bıraktığınızda bu ne ki la iyi mi kötü mü diyor bu adam diye işkilleniyorsa bunda pek bir hayır yoktur maateessüf. girişte bulundurduğum ortaklıkta bahsim bundandı. aslında son zamanki gibi yazasım yok da, yazmalı bir işim de olmadığından, sadece arasıra excel'e uğradığımdan, ellerim klavyeden uzak kalmasın diye biraz langırt oynayım dedim. insan bu, hayaller kurar, birlikte langırt oynamanın bile hayali misal güzeldir.

hayat bu bisiklet sürmeye benzer dedi amcanın biri bu haftasonu. ben benzetmeyi sevdim ama kendime göre yorup yonttum. evet, sahi, bazen boşa almaya benzemiyor mu. en çok da hayıtları hatırlatıyor bana artık olmayan. hayıt deyince, mesela kimse bunu bilmek zorunda değil, işte burda ortaklık devredışı kalıyor ve ayrılık'ın faidelerinden nemalanmak burada devreye giriyor. ben birine hayıt'latı tarif edebilmeliyim ki aramızda ortaklık vuku bulsun. bu da ortak olursa o zaman mahallecilik olaya el atar ki o zaman babamdan farkım kalmaz, ki bu kötü.

en çok da, orta yerde "unutamazsın" adlı şarkıyı dilimden kayıtlara düşürmek istedim şu an bir an.

15.09.2010

ne mi yapıyorum. ne mi yapıyorum. ne mi yapıyorum. ne mi?

sabah oluyor. işe geç asla kalmıyorum.

9.09.2010

kalem takacak kadar olmalı kadının saçları, öyle olmalı
insanlar filmlerde içip içip ertesinde kendilerini bi yerlerde buluyolar . bu gece buna muktedir bir ben hissediyorum içimde. bilemedin yarın gece.
bugün bayram idi. kutlu oldu mu farkında değildim. son yirmi yıldır, evet ıskalamıyorum tam yirmi yıldır ilk defa bayram namazına gitmedim, gidemedim, çünkü işe geç kalacaktım gitseydim. bugün ben ve işçi dostlarım çalıştık, yarın da çalışacağız. mühim değil, herkes çalışabilir diye düşünebilirim pekala, bunda sorun yok. sorun şurda ki, bari bayramlara yabancılaşmasaydım, bunu dilerdim pekala tanrıdan. tanrıdan dilemişken bu kadar dilek. yani uzak kalmak yabancılaşmayı beraberinde getirebiliyor pekala. zaten bu kadar şeye sırtımı dönmüşken bari bayram da bunların içerine dahlolmayaydı, oldu bi kere, gerisi gelir artık, tatil gözlükleriyle uzaktan bakarım bayramlara. zaten bu bayram babaannesiz ilk bayram olacaktığından bir garip olacaktı, bu hususta kıskandım kardeşimi, kuzenlerimi filan, onlar bayramda orda olduklarından bu garabeti iliklerine kadar tattılar mesela, ben yaşayamadım bu aşkın ızdırabını.

şimdi yaz gitti ya, sivrisinekler ev içlerine daha bi hücumbot oldular. odaların belli köşeleri var ilgi duydukları. doğanın dengesini bozmadan üstesinden gelmek istiyorum bu durumun, bi düşündüğüm var elbet. aşığım seviyorum.

bugünün demininde bi sevdiğim aradı, ve bana bir pasaj okudu. hayat böyle bi şey.

8.09.2010

bayramda açığız

yıllar önce yine burda sorduğum sigara içmeyen kamyon şoförü var mıdır sorumu değiştiriyorum, sigara içmeyen orospu var mıdır?

6.09.2010

"
- yazarım sana.

- yazma. o zaman, o zaman bekliyor insan. e buraya az insan geliyor, çok insan gidiyor. kalan da bekliyor ama.. bazen çok uzun bekliyor... yani hani mesela zannediyorsun ki bir yoldan birisi gelecek. boş, uzun bir yol. devamlı ona bakıyorsun. sonra kimse gelmiyor... yazma, boşver.

- ben seni hiç unutmıycam...

"
istanbul terk

rüyamda sabiha gökçen'den istanbul'a iniyordum bilmemkaçıncı kez hayatımda. eski bir arkadaşımı, epeski, gördüm. evlenmişti, yüzünde simsivilceler peydah olmuştu. güzel kızdı eskiden, hâlâsında da öyleydi rüyamda. bense bir gariptim. vapurda karşılaştığım beş yıl aradan sonralık arkadaşım, bana sımsıkı sarılıp özlemlerimizi bir kenara attıktan sonra beş yıl öncesinin kendi gençliğine gidip geldi ve "yaşlanmışsın lan," dedi, "yaşlanmışım di mi" dedim tam onu diyeceğini anlayıp o sözünü bitirmeden önce, "ama daha bi karizma olmuşsun" dedi. gülüştük vapurun karanlıklarına -artık sigara içilmeyen- doğru. yanında yine bir arkadaşım arkadaşım vardı. indik ben vapurdan. sonra o rüyamdaki meşhur arkadaşımı gördüm işte rüyamda. rüyam rüya oldu. nasıl olur ki dedim. annem ölüyordu. mezarını ben kazıyordum bir taraftan. hayır sığmaz buraya sığ oldu diye kendimi yiyordum. bir taraftan da annemi nasıl gömerim anasnı skym diyordum. annem çünkü canlıydı daha. canlı canlı ölü ölüymüş gibi toprağa gömmemiz gerekiyordu rüya icabı. o gece kadıköy otel'de kalıyorduk sevdiğimle birlikte. sevdiğim kimdi hatırlamıyordum, rüyamda gördüğüm arkadaşım değildi ama seviyordum sanki yine de onu da. annemi de seviyordum sevmesine. ama o gece bana tripcan deyince o sevdiğim dediğim, benim rüyalarıma bintürlü bir şeyler ziyaret etti, tavaf ettiler rüyalarımı, rüyamda mı seviyordum yoksa gerçekte miydi hatırlamıyorum. telefonum vardı bir taraftan aklımın kıyısında, idl beni aramıştır mıdır annem aramıştır mıdır babam merak mı etmiştir ya da ne kadar etmiştir filan soruları bilahare ama avea kaç mesaj atmıştır mesala filan, bunlardan uzaksamak istiyordum. yağmur da yağmakla birlikte bir sabah rüyamda arkadaşım, adı nilüfer, çok yıpranmıştı. ikimize birden acıyordum ben, şöyle bir şarkı geçmekle beraber, in another life when we are both cats, o an işte bu şarkı çok anlamlı geliyordu. derken birlikte karaköy'den eminönü'ne bağladıkları köprünün üstüne çıktık, hatta yalan olmasın beşiktaş'tan oraya kadar yürüdük, ayaklarım sızlıyordu uyandığımda. tam köprünün üstüne geldiğimizde körpe kollarından çekip onu durdurdum, bu sırada bi taraftan annemin mezarını kazıyordum, çektim, denize baktık, ayşe'yle de bakmıştık, ayaklarımı kaldırdı bi kuvvet, gastelere çıkmayacağımdan emin olsam atlayacaktım o zaman, sonra bi sözlük yazarı geldi aklıma akıllarıma zarar, intihar boylayan. sonra annem o mezara sığmayacaktı, kiloluydu biraz neredeyse tüm annelerim gibi, oysa ben kilosuz annelere gıptaydım, sırf annem kendini güzel hissetsin, babamın altında ezilmesin diye. boğazın kokusunu duyunca birazdan hakikaten ağlayacaktım, yanımdaki arkadaşım birden değişip adını da beraberinde değiştirecekti. merve filan mı olacaktı doksan neslinin yüzde doksanı gibi. kadıköy'ün kokusu beşiktaş'ın kokusu eminönü'nün kokusu hepsi başka başkaydı ve ezberimdeydi. sonra biz otel ararken arkadaşımla, burası gönlümüzce sevişmek için uygun dedik içimizden ve karar kıldık. tam sevişirken gözümün önünde tek resimli bir resm-i geçit yaşandı, oydu işte, kısık sesiyle bana bak diyordu, baktıkça adı değişiyordu. rüyaydı bütün çektiğimiz, rüya kahrım rüya zindan. sevişmenin ortasında kalkıp aşağı tekel adaptasyon şubesine iniyordum rüyanın da ortasına yakın bir yerde. beş tane bira alıp geliyordum dört tanesini indireceğimden emin. rüyamda bari eksik olsaydı ya, olmuyordu işte mına çaktığım. sonra, dedim ki ona, yüzünde başka bir isim, bana niye hiç güzel bir şey söylemiyorsun, söylemiyor muyum dedi, söylemiyorsun dedim, söylediğimi sanıyordum dedi, karşılıklı sanıştık bir süre. sonra saçlarını çektim, hoyrat bir insan oldum çıktım yine, dudağını kanattım, kendimden geçtim, kendimden geçtik. hamile olabileceğini söyledi, nasıl yani dedim, daha bir ay bile olmadı biz sevişmeye başlayalı, bu kadar çabuk olamaz dedim. benden öncesinde nasıldın dedim, orası biraz karışık dedi, hımm dedim. bozuldum elbette her seven herkes gibi. skerim bu aşkın ızdırabını yerini yurdunu dedim. bu sırada rüya devam ediyordu, eminönü'nden bir kutu dia film almıştım tam, rüya bitti mi, bitmedi, annemin mezarını kazma sürecim bitmişti ve en yakını olarak onu oraya benim indirmem gerekiyordu canlı canlı, indirdim tabutun içinde.

ağladım. oysa bunların farkında değildi. bana küs müsün diyordu son gördüğümde.






1.09.2010

bana güvenebilirsiniz. bazen. size bir şey söyleyeyim mi, size bilip bilmediğinizi bilmediğim bir şey söyleyeyim mi, ben çok su içerim günlerin boynunca, barajlar dolusu sular içerim. size bir şey desem, seviyoruz, çok seviyoruz, öyle ki iftar vakti anonslarına senkronize ve nazaran tüm camilerin hoparlörlerini sabote edip, zeki müren'den kahır mektubunda geçtiği şekliyle hep sana hep seni hep bizi gibi bir anons yaptırıp cehennetlerin diplerinde inci arayacak kadar çok sevebiliyoruz. vücudumuzun kınından sıyrılıp kendimizi kılıç misali yollara meyhanelere sokaklara dökecek kadar çok seviptirebiliyoruz. seviyoruz nitekim, olur böyle şeyler. sözgelimi, ki bunun bize gelişi böyle, ancak aynı acısıyla satabiliriz size, kâr koymadan, işte o gelişiyle, kendimizi önümüze gelene öptürecek kadar seviyoruz. bazen yapıyoruz bunu, siz de dahil bunu yapıyorsunuzlara. hep zaten aynı kişiler de değil miyiz. siz voltaj düşmesini bilir miydiniz, hani ışıklar göz kırpar topluca, buzdolabı titrer ve kendine gelir, internet bağlantı ışıkları kırmızıya çalar döner, winamp tırrrr yapar. saçlarına tokayım, bize bir şey olmasın. misal, sigarayı bazen öyle böyle değil sevişim, uykuyu desen öyle, erkek kalkmayı sabahları erken anlat anlat bitiremem sevişimi, ne zaman bir kadeh alsam elime o da ayrı bir dünya bütünleşmesi. bugün bir arkadaş en tatlı günah zinadır dedi, yemin ederim tereddüt ettim, alkol mü değil mi acaa diye, nitekim epey bi başabaş yarıştı, sonra zinada karar kıldım, ama en tatlı günahlar ikisi bir arada olanlardır, üçü bir arada olanlar çok tatlı oluyor, ben o kadar şekerli içemiyorum.

hani şu martı'nın meşhur yazarı, hani şu meşhur martı'nın yazarı richard bach uzak diye bir yer yoktur yazmış bir kitabına başlık niyetine. bu kitabı tüm sesimle okuyup sana kasede çektim. biliyorum çok kötü okuyorum ama dilimden gelen bu kadar, süzgünüm leyla. duruyorum işte, ve bu işte bir iş var diyorum. ilk defa durgunluğumu seven biri çıktı geçen haftalarda, şaşırdım bu işe. şimdi durmak meselasını bira açsak, dünya dönüyor hani malum, ben de dünyayla birlikte döndüğüm için, dünyaya göre momentimi alırsak sıfır çıkıyorum, yani duruyor görünüyorum, ama dünyayla birlikte hareket ettiğimi düşünürsek aslında durmamış oluyorum, senin nerden baktığına bağlı yani aslında durum, durum derken duruştan bahsediyorum.

hem, gerinmeyi kim sevmez.

30.08.2010



bu blog üzerinde söylenmemiş yeni bir şey yokt. kitaP okuyorum. sahilde kafka, hediye. yoksa doğan kitap'tan çıkmış kitap mı alırım ben. yargılıyım. telefonla konuşmayı hiçbir şartla sevmiyorum, mesaj yazmayı çok anlamsız buluyorum. gözlerim görmüyor'sa aklım şaşıyor, mihriban. mihrimah sultan'a selamlar. yarın da hediye bir kitap alacağım ama hiç hevesli değilim buna çünkü nasıl bir şey olacağını az çok kestirebiliyorum, hediye almama lüksümüz var mı. doğadan'ın earl grey çayı içki içmediğimiz akşamlarda çok acı, hiç beğenmedim. nerde ışıl'ın full bitkili çayları. kahvenin de günde üç fincandan fazlası zararlı olsa gerek. fabrikada stajerleri üstüme saldılar sigarayı azaltmam husunda, ben de onlara 'o zaman bana sangria bulun getirin' dedimse de anlatamadım derdimi. "o zaman bize iki soslu patlıcan kızartma getir," quote budur hacı. şimdi bunu açıklamadan önce kitabıma geri dönmeliyim, tam rükua gidiyordum.

29.08.2010

bloga yazmıyorum ama şarkı, yok yok şarkı da koyamıyorum. niye ben de bilmiyorum. bu geçen on günde dünyanın şarkısını söyledim bi sürü. bu ay önem verdiğim en bir derginin kapanış ayı, bundan sonra çıkmayacak, haberiniz olsun ki bir derginin kapanması demek başka birinin çıkacağı da demektir. bu da benim için demek olur ki tekrar kendimi iyi bir yazı verirsem edebiyat alemi içersinde hissedebilirim, henüz karar veremedim, ya da iyi, hakikaten iyi bir şeyler yazmam lazım. geçen hafta kolumu öyle bir yakmışım ki geçmiş oldu, geçmedi hâlâ, izi kalacak, işk kazası. hayatımın son mühim iki haftasonunu geçirmiş bulundum. özleyeceğim şeyler hissettim. bloga yazmıyorum biliyorum, yazacak ne var ki. yarın mesai var, yarın zafer bayramı. ben bilmiyor. ikimizin aynı kişi olduğundan şüpheleniyorlarmış onunla. bende şeytan tüyü varmış. yüzümden pozitif bir sıcaklık yayıyormuşum etrafa, şimdi uydurdum bunları popomdan. popom bembeyaz kalmış geçen bi baktım da. bu yaz da hiç bronzlaşmadan geçti gitti. sonbahar da geçer gider bu gidişler.

daha demin koluma aloe vera'nın şeffaf sütünden sürdüm, yanığa iyi geliyormuş. bu aloe vera meğer yıllardır bizim peder babanın çiçekleri arasında dururmuş da haberim yokmuş, ne bileyim diken tipli bir şey diye önemsememiştim, halbuki her şeyin estetik olarak dışavurumcu olmasını beklememeliyiz öyle değil mi; bak bana mesela, tipime baksan dışavurum sıfır, ama içim öyle m ya, içevurum gani. sarı'yı arayasım var nicedir, ama konuşasım sıfır kimseyle, ona sık sık olur böyle şeyler ordan biliyorum. cuma cumartesi, iki gün içmedim, süper. onunlayken içmeye ihtiyaç duymamak diye bir kavramım vardır benim, ilk başlarda aldatıcı olabilirim, ilk günlerin heyecanıyla kesebilirim içmeyi, sonra bir bakarım ki onun da farkı yok, içmeye devam. sen yat ben geliyorm. bugün bundan altı sene öncesinin bir hatırasıyla seviştim, tam üzerindeyim, saatlerce sürse filan diyorum, ağlayasım geliyor mutluluktan, aşık mı oldum tekrar, kesinlikle evet, absolument dedim güldük, evet evet burası biraz muğlak.

bu haftasonu izimkilere bbi posta koydum bbi sürprizler sergiledim ki şaşırdık şaşırdılar. hani atlayıp ispanya'ya gitsem ve geri dönmesem bu kadar ancak şaşırırdılar. bana kitap okudum, hediye filan aldım, yaverim askerden dönmüştü onu kucakladım. yaverim benim dünya üzerindeki en büyük değerim, özlersem onu özlerim. ben bugüne kadar kimseyi özlemedim biliyor musun nihal. geçen hafta belki bir istisna yaşatır gibi oldum kendime ama,; aması olmamalı hiçbir özlemenin. özlemenin varlığına inanıyor muyum, sahi bilmiyorum bunu, bunu bilmiyorum. diş macunlarının tüplerini sonununununa kadar sıkmak sıkmak istiyorum. ama bak pekala hiç bırakmayacak gibi pekala sarılabilirim, aldanma çocuksu mahsun yüzüne, mutlaka terk edip gidecek bir gün.

hem yadırgamak da neymiş, arkadaş arkadaşı yadırgar mı ulan, o zaman inanmam ki ben o arkadaşlara. hani ama arkadaşlar iyidir, ama aması var işte bunun bunları da ve ben bundan hoşlanmıyorum. yani ama, arkadaş arkadaşı yadırgamamalı yoksa arkadaş arkadaşlığına inanmaz onun, elbette arkadaş arkadaşlığını bilip dürüst olmalı, ama arkadaş diğerine göre hata olduğunu bile bile yaptığı bir şeyi o arkadaşına açık etmeye de korkmamalı ki onu bu nedenle kaybetmekten korkmamalı, yoksa ayıp olmaz mı o arkadaşlığa. ben korkmaz mıyım arkadaşların arkadaşlıklarından bu yüzden. sktir et, en iyisi yüksekkaldırım'dan aşağı sallanabilmek, çukurcuma'ya da inebiliyorsak en ne mutlu. ya da alsancak sahilinden bir gecemiz varsa başbaşa şarkılar türkülerle, o zaman başka bir şey istemiyorum ben.

ne zamandı tam hatırlamıyorum, bundan birkaç birkaç gün kadar önceydi, vazgeçip uzaktan senin yanında kendime cevapsız soru sormuştum, kaybolup giderken fırtınalarda gönlümce bir ıssız ada bulmuştum, fark etmeden fark etmeden senin olmuştum, her neys, bir arkadaşımla oturduk konuştuk, ben içki içtim, o içmezdi zaten, ona bir paket sigara hediye ettimdi aromalı, iki tane de zeytin tanesi, ben içmeye devam ettim, ama arkadaşlarımı onların yanındayken tedirgin etmeyecek cinsten bir içişim vardır her zaman benim. sonra ney, dedi ki gidelim artık, iyi dedim, barmene bana bir pet şişeye cin sprite yapsana dedim çaktırmadan, yaptı sağolsun, içtiğim gecelerde hakikik bir alkoliğimdir, sabahına dek durabilirim içerek, gittik otele yatmaya, sen napıyorsun dedi elimdeki pet şişeyi görünce, hhiç dedim. hiiiç.

bu kolumdaki yanıktan sonra kolumda kâh çocukların çizdiği güneşe benzer kâh kirpiye benzer bir dövme gibi oluştu. bu gece bir bakalım kimi oynayacağım, bil. sahi, siz kalemlere inanır mıydınız nihal? bloga yazmıyorum necedir, bu haftasonu ben bilmem yalnızca şarkılar mırıldandinidandinik.

16.08.2010

bu defa bir büyük açtık , hayırlısı

11.08.2010

ona, "geldim pencerene, aşağıdaki cips şapkalı adamları görüyor musun?" dedim.

nerden bilsin benim ömrümde zoraki de olsa ilk ezberlediğim şiirin a. muhip dıranas'tan serenad olduğunu, ve onu, şiiri sevdiğimi.
bir kuşu sevmek okşamak için avcuna aldığında, avcunun içine sığdırdığında, sen ne kadar da sevgi beslesen de ona, yaratılışı icabı o senin ona zarar vereceğinden korkacaktır. sen yine de titre üzerine, güzel olsun böylelikle her şey.

9.08.2010

poplin popoplin popoplin pijama

kalinka maya: benim ahududum, benim böğürtlenim
honey, i'm home!

ben geldim, oğlun, hayırsızın. sana birini getireceğim, hazırlık yapıyor, çantasını topluyor. merak ediyor. içine beni koyup sana getireceğim onu. içime onu koyup getireceğim beni sana.

bir oğlum olursa adını olum koysam olur mu aybalam, olumlunun olumu. olumlulukları seviyorum. ve şu an bunun için pek çok sebebim var. sebebim ol. sevmeyenleri sevmiyorum. bunu küçümseyenleri, direnişçiliğin böylesini, her dem ve daim somurtkanlığı sevmiyorum. hareketi seviyorum, ardından muhakkak bereket geliyor, denedim ve gördüm. içim geçmiş olsa da güleryüzü, iç hareketi, tomar tomar sevinci seviyorum. dünyaya bıraktığımız mesajlar var, şahsen ben öyle yapıyorum. merhaba dünya, oldukça heyecanlanıyorum, ellerim titriyor mesajlarımı bırakırken, bardaktaki su gibi çalkalanıyorum. çalkalamak istiyorum, tortularını kaymaklarını hepsini yudum yudum içmek istiyorum. ciddiyim, hevesliyim, heves olmazsa olmazlığına inanıyorum. allah bana sorduğunda canlılık diliyorum. rakıya kendimi koyup beyazlıyorum. beyaza bakıp bakıp beyazlıyorum. böyle zamanlarda bire bin veriyorum. ne güzel oluyorum.

metin eloğlu söylüyor: lokman hekimin sev dediği.

5.08.2010

ne alaka



hiç bırakmayacak gibi sarılmak. bazılarımız onun soyadı benim adımın arkasına nasıl olur diye, ya da, benim soyadım onun adının arkasına nasıl olur diye, düşündük mü, mutabık mıyız burda. halbuki. üç sesli kanarya bir kapı zili sesidir, onu tanrımız bize gönderdi, istersek telefon melodimiz de olabilir ama bence bunlara ne hacet. ölenle ölünmediğini pekala aklıma kazıdık, lakin ölenle bir tarihin yerin dibine girmesi hususunu açıklığa kavuşturamadım henüz, çalışmalarım devam ediyor. meyvelerin durdukça yumuşamalarından hiç hoşlanmıyorum, mesela erik, dursana ağaçta durduğun gibi sert ve dik, hımm yine sapıttık konudan, benim dışım fesat, içimde bir şey yok. julyen kelimesini bana m. öğretti bizzat doğrayarak, ama sonra unuttum ben öğrendiklerimi. şimdi babaannesi ve dedesi olmayan gençlerle aynı koşullardayız. büyüklerimiz derler ya hep evleneceğiniz insanın ailesi sizin ailenizle uyumlu olmalı diye, bunu düşünür dururum ben ne gerek var monakoyum diye. ama bir de şöyle düşünmek lazım, doğacak çocuklarımızın ebeveyn sevgisinin yanında bir de üstebeveyn sevgisine ihtiyacı var. düşünsene deden veya babaannen veya ananneni, en azından birini ne kadar sevdiğini. benim dedem olmadı mesela, o yüzden bayramlarda sevgisiz büyüdüm, heeeyt. kolumdaki 0.5 yarası senin yüzünden. tabakam dedemin yadigarı. kimin şiiriydi du. epeydir şiirle aramız bozuk, dozajında tutuyorum bu bozukluğu, tamir etmenin biliyorsunuz modası geçti, şimdi kullan boz ve at zamanı. eskiden öyle miydi doktor, bi pantolonda beşbin yamayla dolaşırdık biz, bisikletlerimin tekerleği patladığında kendim yama yapardım ben, i am talented about bicycles. ben bi fabrikada çalışıyorum mühendisçi olarak. rakının yanında bira sahiden iyi gidiyor. gidiyor gidiyor. winamp shuffle çok dangalak ve münasebetsiz bu akşam, asabımı bozuyor, kısayol b'ye basmak zorunda kalıyorum sürekli maximize ederek, huff. humming one of your songs. özlemedim mi diyeyim yani şimdi, yalan mı edeyim. sinek görür görmez birden kendini havada bulan ve çırpılan ellere hastayım. ellerimi mazur görmeni diliyorum onlarla buluştuğunda, merhaba, ne kadar banyo yaparsam yapayım geçmeyebiliyor tırnaklarımdaki boya lekeleri, üzgünüm leyla. tuzlu ve buzlu badem kadar kıyak bir kadın biliyor muyum ben. aman ben de ne biliyorsam beynamaz beynamaz. haftasonu için sabırsızlanıyorum, kesin mesai çıkacak bu yüzden. çamaşırlar da birikir, özellikle çamaşır makinesi kullanmayı tercih etmeyen bir insansan bu birikintiye hasta olursun, daha önce de demiştim ya bulaşıkların da ilginç bir birikme stratejisi vardır. ama bulaşık makinası boşaltmak kadar ve yıkanmış çamaşırları makinadan çıkarıp asmak kadar ve kuruyan çamaşırları katlamak kadar üşengeçlik gerektiren birkaç daha örnek verilebilir iş mutlaka vardır. ezelde -dizi değil lan öbürü- de vardı bu, hatırlarım, bi kore gazisiyle konuşsak bu konuya dair örneklerini alabiliriz rahatlıkla. günde bin kere gerinsem boyum uzar macaba, yanında kısa kalmaktan da korkmuyorum aslında, varsın küçük enişte desinler, kütük enişte diyemezler nasılsa. bana işyerinde dişi bi iş arkadaşım geçenlerde kibar odun dedi, tam da beni tarif ediyordu hassaten. çocukluğumuzun ekollerinden cevat prekazi demiş ki, "... romantik futbol oynuyordu." işte budur, cümle kuracaksan böylesi, konuşacaksan böyle cümle kuracaksın, ya da kuramıyorsan benim gibi susacaksın, içinde biriken pası da bu şekilde yazarak atabilirsin, örneği çok, illa verdirtme bana şimdi. elmaların bi anlamı olmalı, herkes tutturmuş bi nar, bok var. bi kenarı sağlam ama diğer tarafı çürük meyvelerin sağlam taraflarını mutlaka yerim ben, -bir kadından da bunu beklerim- manav çocuğu değiliz nihayetinde, seçerek alsak da gözden kaçırdığımız oluyor, ya da zamanla her şey zaten çürüyor. var mı öyle ayvayı soyayım derken yarısını kabuğuyla çöpe göndermek, allah alla.

gelicem birazdan, şimdi fotoğraflara bakmalıyım. 21:37

1.08.2010

benim de artık rahmetli diye anacağım bir babannem var. yarın işbaşı olması gibi. ben geldim şimdi, yollarda arabalar uzunlarını yakmış yolları süpürüyorlardı. bazı çocuklar yeni bebek doğarken bazı yaşlılar terk-i diyar ediyorlardı ben yoldayken. tahtalı köyü boyluyorlardı. herkes beni bekliyordu cenazenin kalkması için. avluda toplanmışlardı. otobüsten indim. yürüdüm biraz eve. halamların ordan girdim içeri. kalabalıktı. bütün mahalleli oradaydı, köydeki akrabalar da gelmişti. [içmesem bunları anlatamazdım asla] tek eksik bendim. yıkanmadan önce bakmak ve son kez görmek istersem diye bekletmişlerdi evinde. ben bakmadım, bakmam da. babam ayağa kalktı görür görmez. ben o sırada hâlâ inanmakla inanmamak arasında direniyordum. ben ona sarılır sarılmaz ağlamaya başladı, ki pek rastlanan bir hadise değildir. onu öylesiye çökmüş görmemiştim hiç. allahım sabır ver diye kıvranıyordu. gözlerim doldu ama o an sırası değildi benim için. ben o an teskin edici konumdaydım, sonra gelecekti benim sıram. halamın matemi duyuluyordu, beni görünce daha fena oldu halam. çünkü babaannemin en sevdiği torunu ve onu tek seven torunu bendim. ve bizzat mezarının içine girdim, alttan kavradım onu, bıraktım toprakla başbaşa. oğlu ve torunu girsin dediler. allah belamı versin.

ters köşe yaptı babaannem. alayımızı kontrpiyede bıraktı. kimse böyle bir şey yapmasını beklemiyordu ondan. zaten bi kere, yalan söylüyorum, babaannem değildi o benim, nenemdi düpedüz, şimdi burda şehircilik oynamanın manası yok, nasıl babamın annesi değil de anasıysa. kimse sevmedi nenemi, dedem dahil. onun da kimseye kendini sevdirmek gibi derdi olmadı hiç. ben sevdim ama ya. harbi sevdim. kimse sallamadı onu. ben bile sallamadım, "oğlum ölmeden senin mürüvvetini görseydim, elini çabuk tut" dedi, "acele etme," dedim, çünkü inanmadım öleceğine, gideceğine. harbi harbi gitti. sikti attı. o kadar iş buyurmayı severdi ki hiçbir torunu geçmek istemezdi kapısının önünden, hafiye gibi geçerlerdi ya da. ben göğsümü gere gere, ekmek almaya göndereceğini bile bile, sofra bezini dökmeye göndereceğini bile bile, küpten su doldurtacağını bile bile, bulaşık yıkatacağını bile bile, göz damlası burun damlası yaptıracağını bile bile, takvim yapraklarını kopartacağını bile bile, geçerdim kapısının önünden, hepsini de yapardım. çünkü o bana anlatırdı.

sosyolojiye bu yüzden merak salmışımdır ki, yaşlılara eskiden hürmet edilmesinin sebebi geçmişin ancak onlar sayesinde öğrenilmesidir. yaşlılar olmazsa, yazılı kaynaklar kısıtlı olduğundan, görsel kaynaklar neredeyse hiç olmadığından, geçmiş öğrenilemezmiş. geçmiş, yani tarih sadece yaşlılardan öğrenilebilirmiş, o yüzden de yaşlılar el üstünde tutulurmuş. şimdi böyle bir şeye gerek kalmamış tabii internet çağında. benim kafam biraz geriden geldiği için ben yaşlılara hâlâ hürmet eder ve onların anlattıklarını dinlemeye devam ederim. benim dedem hakkında herhangi bir yazılı kaynak yoktu ve ben dedemi görmedim, dedemin adı sadece sahip olduğu tarlaların tapu senetlerinde ve kore gazileri arasında geçerdi, babaannem anlattı bana asıl önemli şeyleri. babamın aşkları yazılı kaynaklarda geçmezdi, sadece nenem anlattı bana bildiklerimi. yörüklerin sırtlarında çocukla nasıl hasır dokudukları yazılı kaynakların pek umrunda olmazdı, bir ellerinde bir çocuk sırtlarına sarılı diğeri nasıl pamuk topladıkları pek filmlerde geçmezdi, yedi çocuğun beşini sağlık sorunları yüzünden en büyüğü üç yaşına bile varmadan nasıl kaybettiklerini adnan menderes pek umursamazdı, bunları bana babaannem öğretti.

bundan sonra yine kimse kapısının önünden geçmeyecek. kardeşim, ona iyi bakamadığı için suçluluk hisseden babama teselli vermeye çalışıyordu, artık ölümün etkisini atmış görünüyorduk üzerimizden. ailenin büyüğü olan benim yorumumu sordu babam, dedim ki, allah sanırım nenemi gördü. nenemin ne kendine ne sizlere faydası olmadığını gördü. o yüzden de onu aldı. kimse, hiçbir torunu kapısının önünden geçmek istemezdi, birinize ziyarete geldiğinde hiçbiriniz iyi ki geldi demezdiniz, uykusu gelse de gitse diye beklerdiniz. şimdi hepiniz ağlıyorsunuz. ve hiçbiriniz öleceğine inanmıyordunuz. hepiniz ona, dedeme ettiklerini çekeceğini, daha çok yaşayacağını ve acı çekeceğini söylüyordunuz. ve o şimdi, hepinizi koydu gitti, ben bile beklemiyordum bunu nenemden. ama kimse sanırım -haklı da olsa haksız da olsa- onun kadar hor görülmemiştir ve allah ona acıyıp onu aldı, bir anda çekip aldı hem de.

bundan sonrası var bir de. seksen yıldır var olan ve bunun neredeyse son otuz yılına şahadet etmiş olduğum birinin artık olmayacağına alışmak, inanmak. öylesi orijinal birinin gerçekten yaşamış olduğuna artık kimseyi ikna edemeyecek olmak, bizzat gösteremeyecek olmak, bunlar zor.

hangi arkadaşım beni ziyarete gelirse gelsin mutlaka onun yanına götürürdüm. hem değişik insanlar görüp biraz ferahlasın diye, hem de arkadaşlarım böyle yerel birinin ağzından çıkanları duysun diye. sıkılırdı çünkü son on yıldır. fazla uzak yerlere gidip gelemezdi, kiloluydu, hızlı hareket edemezdi, bacakları tutmazdı, halsizdi, komşular da illallah demişti onun ziyaretlerinden, çünkü gidecek başka yeri yoktu. onunsa konuşmaya anlatmaya ihtiyacı vardı. o ömrü boşa yaşamadığını hissetmesi gerekiyordu ölümün yaklaştığını duyumsamamak için. onu dinleyen yoktu. ben hariç. ben üç dört beş altı bira alıp onu yanıbaşıma alır, ve anlattırırdım. ne anlatırsa dinlerdim. kolay kolay kimseyi dinlemem ama onu dinlerdim. uzattırırdım sorular sorarak. anlatırdı o da.

şimdi küçüklüğümde yaptığım yaramazlıkları anlattırabileceğim kimse kalmadı. kimseye birinci ağızdan; annemler işteyken yaz sıcağında onu uyutup evden kaçarak kuş vurmaya gittiğimi; o bir an dışarıda çamaşır yıkarken mahallenin bütün çocuklarını eve toplayıp tüm sucukları çiğ çiğ yediğimizi; o bir an ineklerle uğraşırken mahallenin bütün çocuklarını eve toplayıp yatakları yüklüğü altüst ettiğimizi; bir hıdrellez gecesi kireç çukuruna kaçtığım için babamın şerrinden sığınmak adına onunla koyun koyuna yattığımızı, nene beni babana söyleme diye yalvardığımı; neleri neleri.

yok, bildiğin yok.

ben uzun zamandır etrafa zarar vermemiştim.

29.07.2010

benim bir kere babaannem ölmüş. babam ben arayıp haber verir bu gibi durumlarda. ve ben cenazesine yetişirim. cenazelere yetişmek için çok hızlı araba kullanır ve kendim de yolda cenazelik olurum ama artık ehliyetim olmadığından araba beni kullanacak ve sabrımı suistimal etmemesini rica ediyorum kendisinden. şimdi evde yas havaları hakim. telefondan halamın yükselen sesini duydum, kulaklarım çınladı. babam zaten yıllardır babasızdı, şimdi annesiz de kaldı. ben çoksuz kaldım. bizim sürahi hanım sahi neden böyle yaptı dersiniz, apansız, daha benim düğünümü bekleyecekti, acele etme demiştim ben ona. şimdi benim seninle tanıştıracak orjinal bir tanıdığım kalmadı sayılır, kosti de giderse tamam sana bile gerek kalmayacak demektir. babaannem değil, nenem öldüyse aşkımız da bitmiş demektir, çünkü sana onun şiveli sözlerini söyleyip seni güldürmenin artık buruk bir pratikliği olacaktır ve bu benim içime batar. nenem, beni baktı, beni çiğ yumurta ve süt içirdi gecenin bi yarısı uyandırıp, aksi halde ben burda olmayacaktım. ama şimdi o yok. birileri mutlaka yok olur.

28.07.2010

eskişehir'i özledik biz. ben ali ahmet ayşe afitap alengir, hepimiz. biz birden grup vitamin'in solistlerinden birinin, eskişehir'de sktiribottan bi barın önünde "burda çalacak" gibisinden resmini gördüğümüzde moralim bozuk, cereyan kesik olduk. hayatımın inan en acıklı en düşünceli anlarından kayda değerlerinden biriydi. istanbul gibi bir şarkı yaptıktan sonra üstelik. ben de zamanında istanbul gibi bir şarkı yapmıştık. grup bitamin müzik aleminde ne idiyse ben de şair olarak şiir aleminde o idim.

biz aliyle alışverişe çıktık. balık ya da külbastı et filan aldık. ali fena pişirdi. ben rakı açtım. ben içki içerim. be ben işe giderdim, ali okula. alilerin evde kedi vardı. aliyle biz, tam filimliktik. ben aliye hediye olsun diye setüstü ocak ve yanında hediye edilen reçelden aldım. ali çok iyi reçel yapardı. ali reçel gibiydi zaten kendisi.

ben, aslında gitmek istiyorum. ama bu sorumluluğu alamıyorum bir türlü, bunun bencaliyetine aklım ermiyor. anam var bi kere, üzülür yani, onun kafayı yemesine izin veremem giderek. şimdilik buralardayım. buralardayım. starbucksta kahve içmeye benzemem.

26.07.2010



evlerde oturmak tam da bana göre. birine uzak öteki berimde. bıyıklarım yok. sakallarım traş bıçaklarına emanet. tıraş değil inadına traş, halbuki doğrusu tıraş. dişler dişler, dişleri kamaşıyor şairlerin yıldızlardan. sonbahar mutlaka gelecek, ama ben inanmıyorum mevsimlere. yahut inanıyorumdur mutlaka. her şeye inandığım gibi, ve kadar. boru hattı döşedim mutluluklarıma, ordan hüüp diye içme içme çekyorum. plaklarımız emekli, plakalarımız yoksul. küçük şehirlerde malum harfleri ve rakamları sınırlıdır. plakalardan isimler türetme yaşlarımız gerilerde gerilerdi, elimi alnıma kasket şeklinde tutup gerilere gerilere bakıyorum ama göremiyorum, geçmiş gözümü alıyor. ayh ne kadar da yıvışık biri cümüle oludur bu. arabalar yanlarımızdan akın akın. akın var, balkona akın. evlerde oturmak bana göre değil. ben nerde oturaydım ya. bıktım senden ve senden ve senden ve, ve ne. neler planladım kendime. tam mesaj atıyorum mesaj atıyorum tanrıma, o gelinceye kadar ben sarhoş olmuş oluyorum, gelir gelmez sızıp kalıyorum. dün gece güzel bir evde yattım, sabah da işe geç kalktım. yani ne demeden olmaz, hani bir şey demeliyiz mesela, demeliyiz ki o şeyi demeden olmaz. ali demeden olmaz. veli desen ayrı bir dünya. dünyamın fünyesini çektim, fünyesi elimde, pimi, atamıyorum, satamıyorum, ustam ölmüyor bir türlü ben satamıyorum. sigara kullanırım elbette. görenler şaşırmaz. görenlerin şaşırdığı ve şaşırmadığı şeyler olarak ikiye ayrılıyoruz dünyamızda yaşattıklarımızı. görenler şaşı. bozuk paraların kokusundan nefret ediyorum, ki genel olarak metalik kokuları beğenmiyorum. baharat özlüleri tercih ederim, ha tabii bir de kadın kokusu, malum scent of a woman, ya da por una cabeza adlı tango, öyle değil mi cash. ah hah ha. o filmi her zaman iddaa etmişimdir ki ben daha iyi çekerdim, ama dedemin bıyıkları olsa halam ne olur muydu öyle bir atasözümüz de hakim tabii dünyamıza, bıyığını sktir et de dedem sağ olsaydı ben böyle olur muydum. olmazdım bence. o halde, şöyle diyoruz: dünyayı sürekli bir önizleme halindeyiz, baskı önizleme, düzeltmeye çalışmakla geçiyor, tam bastır diyeceğim, tam yazdır diyeceğim, hop bir hatamı fark edip baskı önizlemeyi kapat diyorum, düzeltiye başlıyorum. kısayolu da yok kodumun dünyasının. dünyanın yaptığı yayınları düzenli olarak takip etmelisiniz siz de benim gibi. annem çalışırdı benim. her hatırlardığımda sayısı değişmek koşululuyla tam onüç tane bakıcı değiştirdim, hiçbirini ben seçmedim. hepsi de mahallemizin evde kalmış kızları ya da çocuğu olmayan kadınlarıydı. tombul bir çocuktum, yanaklarımda o yılların izi var, tonbul. divanın altına saklanırdım, ilgi beklerdim hepiniz gibi. sigaraya başladım, diye bir pozum var 97 den kalma. hani siz okula başladım diye çektirmiştiniz. şiir severim, ama yazamam. okumayı severim ama okuyamam. kuma severim ama getirmem. koleksiyoncu olduğumu söylemiş miydim, kemik koleksiyoncusu, kemiğin tadı ayrı biliyor musunuz, yiyemiyorsun bi kere, evelip geveleyip duruyosun. hiçbi bok anlamıyosunn. allah kabul etsin. kandil geceleri.

sahi, siz bardaklara inanır mıydınız.

25.07.2010




hello emptiness

merhaba boşluk. güzel boşluk. güzel ve gidiyor. ben aslında yoğum. cep telefonlarımızı kapatmıyoruz ya artık, açılış mesajlarımızın da pek önemi kalmadı. geçen gün bi kapattım benimkisini, sonra açtım, açılış mesajım neymiş dersiniz: hello emptiness. hani şarkıda da geçiyor ya, bye bye love, işte ordan da çağrışımla. hem de yukarıda italik dizilmiş enis akın çağrışımlarıyla. birden fazla çağrışım sahibi olmamızı ileride psikanalistler ahmet'in hayatındaki guido sendromu olarak niteleyecekler.

"elini tutabilir miyim?" dedi. "olur." dedim. aradan birkaç sigara geçti. "seni öpebilir miyim?" dedi, "neden olmasın!" dedim. saat öğlen ayıktı, dört suları karaya hükmediyordu.

sonra dönüşte gittim dayanamadım parmak arası terlik aldım. çok mutluydum. yakışıp yakışmadığı umrumda değildi. izmir güneşi parmaklarımı kavurmuştu nitekim. insanın ayağı rahat olmadı mı beyni de rahat olmuyoru malum.

insanların kollarındaki, ve ilerleyen sürelerde vücutlarındaki benlere dikkat kesilirim, onun sağ kolunda altı taneydi, yedi olmalıydı halbuki, bir tanesini gözden kaçırmış olmalıyım, ya da saklanmıştır benki benden.

you really think so deeply about stuff, dedi bana. bunu bir kompliman olarak algıladım, defterime dürüp koydum.

cumbalı bir ev olsan ne güzel olurdu. cumbalı bir ev, izmir'in bazı evleri gibi, doğurgan bir kadını çağrıştırır bana. hamile kadın gördüğümde duygulanırım ben, inanamazsınız gözlerimin buna verdiği tepkiye, dolarlar. dün akşam barda da gördüm, hemen bira içip içmediğine dikkat ettim, içmiyordu, kocasının yanında duruyordu eğleniyorlardı sadece. güzeldi bu.

stabilo kalem kullanıyorum dedim ya, mesela onun kapağını kaybolmasın diye arkasına takarak yazamam ben, kötü bir görüntü oluşturuyor, kapak kenarda dursun. kaybolursa yenisini alırız, para bok.

insanı sarhoş ettiğim kesin. ve yalnızlık zor zanaat.

bir düdük yat bir düdük kalk. bir düdük yat bir düdük sürün.

bu haftasonunun en mühim atılımı kolay kolay yapmayacağım bir şeyi yapmış olmamdı. cumartesi günü, akşamüzeri olmuştu, yemek yedim, dedim ki şimdi içmeye başlarsam gecenin sonunu getiremem, çay may içeyim. alsancak'ta ara sokaklardan birinde ionia adlı hoş bir cafe var, oraya uğradım, çay söyledim. oturuyordum, karşı çaprazımda topsakallı bir adam tanıdık geldi. daha önce görmediğim ama kitaplarından gazetelerden tanıdığım bir yüzdü bu. şu cümleyi, hayatıma kıyan şu cümleyi, bu dünyadaki en büyük mutluluk, bu dünyanın şahidi olmaktır cümlesini kuran adamdı bu. napsaydım, üç kişiyle birlikte oturuyor çay ve samsun 216 içiyordu. hemen gidip içinde o cümlenin geçtiği kitabı tekrar satın aldım en yakın kitapçıdan, ve masasındakilerden özür dileyerek, ellidördüncü sayfayı açıp, bana buraya bir şeyler yazar mısınız dedim. can alıcı cümleler ellibeşinci sayfadaydı ama ellidörtte başlıyordu olay. neden kitabın başına değil, dedi, masasında oturan ve gözlerime fena bakan genç kadın, bu sayfa benim için çok önemli dedim. merak ettim, dedi. yazar da o sayfada neler yazdığını anımsamak için bir süre göz attı. adımı sordu sonra, adıma ithaf etti sadece ve tarihi not düştü. bir de teşekkürler yazdı. bir sevindim bir sevindim. normalde değer vermem bu tarz şeylere ama o cümle önemliydi benim için ve bu fırsat karşıma gelince kaçırmak istemedim. biraz da bu vesileyle yazarın kendisini iyi hissetmesini sağlamak istedim, belki bu amacıma ulaştığım için iki kez teşekkür etti. şimdi iki tane aynı kitaptan oldu elimde. imzasız olanı okumamış birine hediye ederim. hemen bi bara gidip bu durumu kutlamak istedim. iki bira yuvarladım. yaşadığım bu sevinci anlayabilecek birilerine anlatmak istedim, biri telefonumu açmadı, diğerini aramam uygun olmayabilirdi, başka da kimse yoktu.

otururken yakışıklıyımdır.

22.07.2010

azrail gelmiş de can talep eyler


açıkta bir şey bırakmaya gelmiyor bu dünyada, karıncalar hemen üşüşüyor:

çukurcuma'da yeşil koltuklar satılır ya hani. buruşmuş sigara paketlerinden ve sigaralardan nefret ederim. tarz olarak soft paketler bana daha uygundur ama bu takıntım yüzünden box alıyorum istemeye istemeye. sigara pakedini açar açmaz naylon şeridi düzgünce katlar ve paketten çıkan kağıdı o naylona sarıp küçük kare haline getirir ve onu atacak bir çöpkutusu ararım, bunu yıllardır yaparım. bugüne kadar de'yi ayrı yazmayı bilmeyen herhangi bir kadınla birlikte olmadım. cep telefonunda mesaj yazarken bile noktalardan sonra bir boşluk bırakırım. bu da benim boşluklara olan düşkünlüğümden mi gelir bilmiyorum. boşnakları severim ayrıca. ekmek almaya gittiğinde gelene kadar ekmeğin ucundan yer misin sen? ona göre baştan anlaşalım, ama ben de dayanamayabilirim, söz veremem. çamaşırları asarken ağzında mandalla seni hayal etmek, ne bileyim işte, karnına leğeni dayamış bir şekilde balkona çıkarken düşünmek, bunlar benim hoşuma giden şeyler.

amaan boşver. sktır et hatta üşenmezsen.

21.07.2010



aslında, her şeyin bir aslı astarı mevcut malum. işten çıktığında normalde normal olmak için pek takadim olmuyor. zaten rutinin dışında giden bir şey yaşamamışsam buraya uğramam, ya da, rutinin dışında cümleler kuramayacaksam vaktim olsa dahi buraya uğramamaya gayret ederim. ama dün zaten kendimi ifşa eden bir yazıyı taslakta unutmuşken, bugün de dünkü ifşamın minvalinde bir yorum alınca dayanamadım. diyordu ki okurumun beni anlattığı arkadaşı, entellektüel abaza. entelektüellerin dikkat ettiği şeylerden biri bu kelimenin tek l ile mi çift l ile mi yazıldığıdır. tek l ileyse o kelimenin geçtiği yazıya dikkat kesilirler, çift l ile ise, entellektüel kelimesinde olduğu gibi, o zaman arada bi fark olduğunu anlarlar. çünkü entelektüeller bu kelimeyi entelektüel şeklinde yazarken, entellektüeller bu kelimeyi entellektüel şeklinde yazar. abaza kısmına gelince, bu kelimenin anlamını henüz çözebilmiş değilim, ben askerdeyken bir de günümüz türkçesine apaçi deyimi dahil olmuş istanbul türkçesinden, ben ilk defa askerdeyken duydum istanbul mukim bir arkadaşımdan. duyduğum kelimeleri üstüme alınmayı severim, apaçi de hem telaffuzu, hem çağrışımları, hem duruşu ile has bir kelime, deyim olarak da yerinde, bunu da tuttum. bana apaçi diyen olmadı henüz ama o da olur korkarım yakında. yıllar önce de biri kırsal duyarlılık deyimini kullanıp beni yerlere vurmuştu, mebzul haklıydı, o vakitler taşraya dair öyküler anlatırdım sıklıkla, ve yine yalnızlık üzerinden saptığım kadın kız mevzularına epeyce düşkündüm.

yaptığım şeyleri severim. bu saatte işten dönüyorsam bundan gocunmam ve şikayet etmem. hakkımda böyle şeyler söyleniyorsa hak ettiğimdendir ama zerrece gocunur muyum, bence yapmam. yıllar önce yine bu masada, insanları ikiye ayırmıştık hani sizlerle birlikte, üstad mehmet ve berk vardı o zamanlar, züleyla da vardı hatırlar belki, başka da kimse okumazdı zaten beni; sevgilisi tarafından haklı veya haksız terk edildikten sonra ona orospu/orospuçocuğu diyenler ve bunu demeyenler, olarak. sizce ben hangi gruptayım; demeyenler, bilmem anlatabildim mi. ben skorcunun zeki ve ahlaklısını severim. skorcu muyum? bence değilim. kendi halinde, halis, temiz niyetli bir acı çektiriciyim. ikisi bir arada nasıl olabilir derseniz, üçü bir arada oluyor da ikisi niye olmasın, der geçiştiririm. geçiştirmek üzere bir hayatım, ve geçişli cümleler kurmak üzere bir yazım tarzım vardır. bugüne kadar sahi niye kitap çıkarmadım, ya da bundan sonra niye çıkarmayacağım di mi, vardır elbet bu hususta da düşündüğüm, sorulmadığı zaman söylenmez bazı şeyler, ya da şu an işime böyle geldiği için bunu dedim. bilme manlatabildim mi, "mama, uğuğu" diye şarkı söyleyen kimdir, freddy civadır, bazen kötü espri yaparım, bazen de iyisini yapar ve uzun süre bunun üstüne yatarım.

şimdi, şu son günlerde yazdığım bol genç kızlı yazılara gelelim: insanların beni niye okuduğu mühim elbette benim için. diledim ki o kadar temiz olduğum zannedilmesin, ve hakkımdaki beklentiler düşünceler nelerdir mealini yansıtacak bir ak göt kara göt ayrımı yapayım. nitekim yaptım.

ben armudu dişlerim / sapını gümüşlerim

20.07.2010

"ben senin hayatından gittim oğlum, hadi dur o sarı odalarda durabilirsen" ne demek? içki içince kulaklarımın ağır işittiğini işittim. dün akşam evlenen çiftlerden biri göçmendi, göçmen orkestrası geldi, ben çok sevdim. hele bir de rodop dağları bre pakizem çiçek döşeli şarkısını çalınca çıkıp ortaya durasım geldi. göresim geldi. bu adını verdiğim türküyü nazım ve benden başka kimse sevmedi. nazım'ı bu yüzden çok yakın arkadaşım olarak sevmiş olabilirim. mesela mapushane çeşmesi yandan akıyor yandanı veya bahçede hanımeli sen ettin beni deliyi sadece sarı'yla ikimizin sevmesi gibi. bazı şeyleri sadece iki kişi becerebiliyor, bu nedenle ikili ilişkilere ve sohbetlere meftunum. karı kız düşkünü olan herhangi ama halis ve temiz bir erkek olduğumu artık anlamış olmalısınız hepiniz. ben de günahkar pullarından allahım. ben senin pulun muyum. ya da ne bileyim işte. hayatta en sevdiğim şey içki içip müzik dinlemek. bu ilk ikisi bir bütün ve tek, ikincisi kadınlar. bu yüzden, bazı geceler sadece o gece olduğu kadarıyla kalmalıdır. el eleyse el ele, dudak dudağaysa dudak dudağa, gözgözeyse göz göze, ya da her neyse işte. bu yüzden üstelemediğim için pişman olmadım hiçbir zaman. hesap kitap gözetmem yani bu gibi meselelerde. uyumak için çağırdıysam uyumak içindir. sevişmek içinse ya da her neyse işte onun içindir. yalnız dinleyip müzik kalmayı pek severim. edalım senin yüzünden bu halim. arasıra aklıma cümleler gelir, onları sahiplerine iade ederim, pek sevinirler. "bütün gün hayranlıkla izliyorum sizi. çalışırken nasıl da umarsızsınız dışarı karşı. kahve içerken ne kadar da dışarı bakıyorsunuz oysa. mükemmel desem yeri var." bi süre sonra günde elli tane bira içebilirmiş gibi gelir insana, kimseyi rahatsız etmeden. sadece sen ne güzel sevdin beni demin kısmına kısa bir ziyaret gerçekleştirerek.
bu gece uyumasam mı dedim kendime. kendimi dinledim sonra. bu çıktı. bu gecenin akşamında çeşitli şeyler yaşadım hepiniz gibi. misal, işyerinden bi arkadaşın düğününe gittim. her işyerinin belli bir fiziksel engelli vatandaş çalıştırma koşulu olduğunu biliyorsunuz. bizimkindeki fiziksel engelli arkadaşlardan biri benim bölümümde, emir komuta zincirim altında ikamet ediyor. o arkadaş fiziksel engelliler derneğinden tanıştığı bir kızla evlendi bu akşam. gelin tekerlekli sandalyede geldi düğün salonuna ve sandalyesinde oynadı tüm kıvrak havalarda. dans edemedi. bu bir, dank. şükretmek bana göre değil, ama başka konularda anlaşabiliriz tanrım.

bu gece uyumasam mı amına koyim dedim kendime. düğün dönüşü beni kaldığım pansiyona bırakan arkadaşımın kızını aldım arabanın arkasında kucağıma. üçbuçuk yaşında, mışıl mışıl bir şey, kıvır kıvır saçları var. annesi yirmisekiz yaşında, kalbinde kronik ritm bozukluğu var ve bu aralar gitti gidecek. bu iki, dank. neye göre nasıl şükür.

sonra, arturo bandini kulağıma bir şeyler fısıldadı, hatta avi pardo'nun çevirisine göre aynen şöyle dedi: çok güzel bir geceydi, bir daha asla tekrarlanmayacak. bunu hatırlamayı geçen gün dunia'yla yaşadığım geceye borçluyum.

bu gece uyumasam mı