ama arkadaşlar iyidir



31.03.2011

bunu bana kim yazdı?

"buraya geleli neredeyse dört aya yaklaşıyor.

bu dört ayda seni çok düşündüm. ve düşündükçe de sana karşı belki de haksızlık ettiğim duygusuna kapıldım. galiba çok daha açık davranmalıydım, dürüst bir insan gibi.

ne olursa olsun, galiba sana karşı haksızlık ettim. ama ben de sendeledim, ben de kendimi yaraladım. kendime bahaneler bulmaya ya da kendimi haklı göstermeye çalışmıyorum, gerçek bu. eğer seni yaraladıysam, senin yaran aynı zamanda benim yaram demektir. bu yüzden beni suçlama. ben eksik kalmış biriyim. sandığından çok daha fazla. işte bunun için beni suçlu bulmanı istemiyorum. eğer benden nefret edersen, paramparça olurum. ben senin gibi, kabuğuma çekilemem. gerçekte nasıl olduğunu bilmiyorum, ama ben seni böyle görüyorum. bu yüzden, sana zaman zaman öyle imreniyorum ki, belki bu nedenle seni gereğinden uzaklara sürükledim.

...

bana bakan doktor dışarıdakilerle yeniden ilişki kurmaya başlamamın zamanı geldiğini söylüyor. "dışarıdakiler", sıradan bir dünyada yaşayan normal kişiler ve onları düşününce aklıma sadece senin yüzün geliyor. açıkçası, annem ile babamı görmeyi canım pek istemiyor. ayrıca, sana açıklamam gereken birçok şey var. başarabilir miyim bilmiyorum, ama bunlar çok önemli ve susarak geçiştirilecek şeyler değil.
ama tüm bunları söylediğim için sana ille de yük olmam gerekmez. özellikle kimseye yük olmak istemiyorum. beni sevdiğini hissediyorum, bundan çok mutluyum ve sana bunu bildirmekle yetiniyorum. şu sırada bu yakınlık belki de gerekmiyor.

bazen düşündüğüm oluyor, eğer normal koşullarda karşılaşsaydık da birbirimizden hoşlansaydık ne olurdu acaba diye. sen de, ben de sağlıklı olsaydık (başlangıçta öyleydik değil mi?) ne olurdu acaba? ama bu, fazlasıyla önemli.

istediğin zaman gel. seni yeniden görmek düşüncesi beni mutlu ediyor. zarfa bir kroki koyuyorum. mektubumu uzattığım için beni bağışla."

29.03.2011



bununla beraber dokuz etti galiba. filmi izlemedim henüz, pek de önemli değil. her şeyden, klibinden filan bağımsız, ben bu şarkı.

27.03.2011

malum kafa derdest. cuma gece kucağa yatıp şarkılar filan söyledim sanırım. nerdeyse bütün repertuarımı döktüm. sarhoşlukla beraber. güzel bir şeyler oldu muhakkak da hatırlayabilsem bir de. cumartesi gündüzleri çalışmıyorum. akşama liseden arkadaşım geldi, geçmişi yad etmek üzere.

ama gündüzünde, işyerinden bir arkadaşımla buluştuk. "alayım seni ahretlik, denizkıyısına gidelim," dedi. olur dedim, işyeri münasebetlerine karşıyımdır genelde. onun arabası var. bindik, "ben bilmiyorum valla, yabancısıyım, suskun denizboyu martılar, eve yalnız dönüyorum ben de, alışamadım bu kente," dedim. anlamadı elbette. istediğin yere gidelim demek istedim yani.

"biraz midye alalım, ikişer de bira. ben araba kullanıcam biliyorsun, fazla içemem," dedi, olur verdim. o iki tane aldı, ben de birazcık daha fazla. araba kullanamıyor olmanın acısını çıkarmalıydım. bindik, izmir'in dışına çıktık, hep deniz kıyısında seyrettik. "seni çok güzel bir yere götüreceğim bak," dedi. merakla yolu izlemeye devam ettim. iki tarafında deniz olan, köprü gibi bir yolda seyrettik bir süre, ama yoldu bildiğin, denizi tam ortasından yaran bir yol. bunu bir yerden hatırlasan keşke. ben gördüğüm güzel yerleri hep biriyle düşlerim. yani çok mu beğendim, 'buraya onunla da gelelim' olurum hep, 'onu da getireyim, çok sever' olurum. o bazen olur, bazen olmaz. hem everybody hurts sometimes. sonra durduk, "burası sağdıç," dedi. harika dedim.

beş saat sonra eşi gelecekti ve onu havaalanından almaya yetişmek zorundaydı, o kadarlık vaktimiz vardı. biraları ve midyeleri açtık. "kaç gece kaç kere geldim buralara tek başıma kasalarca birayla," dedi. "hatta birinde devriye gezen polisler arabanın anahtarını alıp sabah geri bıraktılar," dedi. "kaç kere burda sabahlayıp işe geldim," dedi. o işe o şekilde geldiğinde henüz pek sohbetimiz yoktu ama ben de başka yerlerde sabahlayıp işe o şekilde gidiyordum. tam boşanma arefesinde geliyordu o an gittiğimiz yere biliyordum. ve onunla gidiyordu. biralarımız bitti.

beni şehrin işlek barlarından birinin oraya bıraktı. şimdi yeni eşini almaya gidiyordu.

24.03.2011

kolaylıkla kitap tavsiye etmediğim, bunu aslında çok sevdiğim ama bir türlü cesaret edemediğim, teori düzeyinde bilinir bir gerçektir. bilinmirse de bilinsin şimdiden itibaren. ali teoman ölmüş. ölünün ardından genellikle bol konuşurum. ve konuşursam iyi konuşurum. ali teoman pek tanınmayan bir yazarımızdı. kendisini gizli kalmış bir istanbul masalı kitabıyla tanıdım. onu okuduğumda bu tarz bir kitap adı beni cezbetmişti elbette, ve bir istanbul masalı'nın tvde fink attığı zamanlardı. bu kitabın okuduktan sonra beni adının çağrışımlarıyla yanılttığını çok iyi anlamıştım, ama kitabı pek anlamamıştım. aradan yıllar geçti, kitapsız kaldığım bir gün bir daha okudum, ve bir daha da unutmadım bu adamı. bir garip cindi zümrüdüanka, uykuda çocuk ölümleri... ama aramızda bu adamın adını ilk defa duyanlar vardı ve ben adı ilk defa duyulan insanlar için iyi bir uygulama alanıydım. özellikle arayıp bulurdum. insan ünsüz olacak. şimdi, demem o ki, caymazgillerin düğüm attığı edebiyatımızda, çok fazla bir şey beklemeden, edebiyat adına bir şeyler hissetmek ve farklı bir koku duymak için bu adamı okuyabilir, en azından deneyebilirsiniz. zaten kitapları incedir, pişman olsanız da pek zaman kaybetmezsiniz. özellikle cafe esperanza'yı okuduktan sonra kesin kararımı vermiş bulunmamla birlikte, rahmetlinin edebiyatı biraz elit kavramlar üzerinden gider, elit de demeyelim de aristokrat bir havası vardır, aristokrat da değil de hakiki bir burjuva kanadındandır, bu bağlamda kendisini pek yanaşamadığım enis batur ve lale müldür edebiyatlarıyla bağdaştırırım. nitekim benzeri bir durum rahmetli mehmet günsür'de de vardır ama günsür tüm bu isimlerden bana en yakın olanıdır. çünkü biraz daha sıraiçi şekilde anlatır, ama teoman gayet sıradışıdır. yoksa siz hâlâ okumadınız mı günsür'ün caique adlı öyküsünü ve diğerlerini. kayıkçı'nın günlüğünü boşuna okuyorsunuz o halde. yani, tanınmamışlardan bahs açmışken, ali teoman ve mehmet günsür rahmetlilere bir bakın derim ben.

22.03.2011


merhaba merhaba!


yazmadan geçen birtakım günler var. o günler, hani yazmadan geçenler, hayattan geçen ta kendileri. . bi mod var da, ona giremiyorum bi türlü. çektiğim şutlar direkte bile patlamıyor. biliyor musunuz, iyi bir şutun direkte patlaması ve geri dönmesi futbolcunun duyacağı gurur ve yaşayacağı ego patlaması için gol olmasından yeğdir, ben bunu bilirim.


dün gece erkenden yatmış bulundum. çünkü gece uyanıp fabrikaya gitmem gerekiyordu. nitekim bunu böyle yaptım, bu şekilde. bu arada masa lambamın ampulu patlamış durduk yere, sinirlendirici. her neyse, erkenden yatarken düşündüm kü, gece kalkmamda kolaylık olsun müziği açık bırakayım, nitekim bunu aynen yerine getirdim. gece bir de uyandım ki ne çalsın, bu şarkı, bir de ne görüyordum ki, bu film, orange road,


12.03.2011

THAT'S AMORE

uçakta ilerlerken aklıma bir şarkı takıldı gördüğüm manzaranın da etkisiyle. mükemmel bir kadın sesi bozukluğu hissedilir aksanıyla mükemmel bir notalar teşebbüsünün ardından bulutların üstünden bıraktım ben kendimi diyordu.

bologna guglielmo marconi havaalanına indim. ben bu adı bir yerden biliyordum, ilkokulda etrafımdaki nesneleri, vd. her şeyi icat eden insanların isimlerini öğrenmeye çalışırken rastlamıştım. unutmam mümkün değildi. ve sayın marconi çok mühim bir cihazın mucidiydi, radyo. var mı ötesi.

adımın yazılı olduğu karta ve onu tutan adama merhaba yaptım. kendimi tanıttım, atladık arabaya ve kırk dakika kadarlık bir seyirden sonra otele bıraktı beni. saat öğleden sonra bir'i gösteriyordu, üç'te almaya gelecekti.

otelde ingilizce bilen kimse yoktu, neyse ki kapıdan geçen anna imdada yetişti. yerleşimi tamamladıktan sonra güneşli etrafa göz gezdirdim, elimde imkansızın şarkısı vardı. bitmesine az kalmıştı ve onu giderken otelde bırakacaktım. kimbilir, di mi ya. ya da kaybolup giderdi belki zıvana niyetine. bazı şeyler imkansızdır bilirsiniz.

fabrika ziyareti ve görüşmelerden sonra tekrar otele bıraktılar beni. otelde yemek servisi yoktu ve sanayi bölgesi içerisindeydi. bir sanayi bölgesinden biraz daha modernine ama yine de fabrikalar diyarına hareket etmiştim, makinalaşmak benim kaderimde mi vardı, trrrrrum trrrrrrum trrrrrum! trak tiki tak! akşama rasgele açık bulduğum ve yemek için girdiğim bir restoranda italyan yemek terimleriyle baş etmeye çalışırken, olmayan ingilizcesiyle yardım etmeye çalışan akdenizli sıcak garson teyzeyle ahbab olduk. sürahiyle servis ettikleri beyaz şarabı yoluma koyduktan sonra devamında bir şeyler içebileceğim bir bar/pub sordum. saat onbire gelmek üzereydi. claudia beni çalıştığı restoranın yakınında bulunan bir disco?ya götürdü. o gün dünya kadınlar günü olması münasebetiyle içeri sadece kadınlar alınıyordu, ve dışarda soğukta bekleyen erkekler sabırsızlanıyordu. benim arkadaşı olduğumu söyleyerek kapıdan diğer erkeklerin haset dolu bakışları altında içeri girmemi sağladı ve restorana döndü. içeri girdiğimde mürettebat haricindeki tek erkek bendim ve o bir rüya olmalıydı, hâlâ emin değilim gerçekliğinden. kocaman bir gece kulübü, kadınlar günü, ve ben. fantastico!

ertesi gün sabah alınma, fabrika ziyareti, iş konuşmaları, pazarlıklar, espressolar, sambucalar, limoncellolar, espriler, sigaralar, makinalar makinalar ekipmanlar.

velhasıl, that's amore aklımdan çıkmadı. gittiğim bir barda çalan gocce di memoria'yı duymak da mesud etdi beni pek fazla. genel italyan müziklerini sevmemekle birlikte

bells will ring ting-a-ling-a-ling, ting-a-ling-a-ling
and you'll sing "vita bella"
hearts will play tippy-tippy-tay, tippy-tippy-tay

dışarı çıktıkça sana yaklaştığımı hissediyorum.

"her b
iri küçük birer italyan kasabası olan parmaklarını öpüyorum"
enis akın - işte geldik (vı)

7.03.2011



MY MY MY DELILAH
WHY WHY WHY DELILAH

ses yükselir. kurduğum şeyleri unuturum. beyaz bir kadın düşlerim. hep beyaz her yeri beyaz. keep breathing. yatıya kalmayı pek istemem. vaktiyle bir eskici varmış, çekinme eskici içeri buyur demiş ona içerdeki sakallı rakı amca. dünyalar güzeli karanfil napcaz senle. beni ben mi sandın yandın aldandın.

-bana bir dövme yaptıralım, ama bana özel bir şey olsun, farklılığımı belirtsin olur mu?
-ama bana özel bir şey hiç yok ki dünya üzerinde
-bana özel bir şey yok mu, saçmalama. lütfen ben fena bir akla sahipsin. dikkat çekici, çıldırtıcı, şaşırtıcı.

GIRL GIRL GIRL GIRL GIRL YOU'LL BE A WOMAN SOON

ses yükseltir. kivi. o kadav o kadav ki bilemezsiniz, o kadav ki, o kadavra ki a merhab. ben sen den kaçt ıkça sıkça çaça ça. name, from, to, flight, class date, time: from time to time. çocuklar bakın gelin burda nölü bir adam var. burda kesat var. burda küçükesat ankara var. burda bir ceset vaaar. ıslak tüm bu sevdalılar. hey hey, san diyorum a, sana sana. düzensiz, aritmik, atipik, irregular bir, ne desem, anizotropik, gayrıkabili rücu bir çek bu, çek çek bitmiyor kodumun dünyasının derdi, derdi bizleri fena gerdi.

MY GIRL MY GIRL MY GIRL, MY GIRL, WHERE DID YOU SLEEP LAST NIGHT

pe ki öyle olsun. de ki öyle olsun. şöy ile bi rayıralım sevdiklerimiZİ t a m ortadan üçe. böyle olur mu. nede nolmasın. nedenenenenenen ama nededendenden. kuzum babası yeni işlere mi girmiş. kuzum babası baksın bakalım ona ne almış. kuzum babası onu öpmemiş mi bugün hiç. kuzum sevgilisi onu çok mu özlemiiiş. böyle olur mu. nededindenneden. bazen tarihe geçeriz biz. fışkırttığımız zekamızla, olan ya da olmayan zekamızla, yaptıklarımız ve yapmadıklarımızla yapamadıklarımız. tarihe geçmeyiyse, reddederiz bazen.

Hâlâ mı Ali – KendiNden alınan intikam

Moloz: merhaba merhaba!
Mıcır: merhab a!
Moloz: favori çikolatan ne?
Mıcır: çoğu.
Moloz: orası istanbul radyosu mu?
Mıcır: sanâne radyosu burası.
Moloz: sen ayşe misin?
Mıcır: ayşe miyim?
Moloz: evet.
Mıcır: ayşe’yimdir o zaman.
Moloz: oya olmadığın muhakkak. olmanı da istemem zaten. emel de değilsin. ışıl da olamazsın, o başka bir.
Mıcır: peki, sen nesin?
Moloz: taş değilim. kaya da değilim. benim de bir kalbim var. inanmıyorsun.
Mıcır: inanmıyoruuum.
Moloz: belediye camiinden anons ettiricem görürsün. göreceksin.
Mıcır: ne diyeceksin.
Moloz: etme bulma dünyası bu eyyuhellzine amenu diyeceğim. karşıdaki handa toplanan nalcılar geçmişlerine yancılar hep bir ağızdan. cuma’dan çıkınca özellikle. köfte ekmek söyleyemeyecekler açlıklarından. çünkü artık orası kullanılmayan bir han. ama orda bir dükkân. işte orada bulacaksın.
Mıcır: ne diyorsun anlaşmıyorum.
Moloz: mustafa kandıralı bile besame mucho’yu çaldıysa bunda bir iş vardır diyorum. sizin evin ordaki telefon kulübesine bıraktığım mesajları alıyor musun?
Mıcır: hayır, boş laf tırıvırı. mesaj bırakacağına jeton bırak.
Moloz: öyle ya. sağlık olsun bazen.
Mıcır: bu kadar sütliman olmana gıcık oluyorum. beni öpmek ister miydin?

[bu aralar tom jones ve delilah'yla çıldırıyoruz]

1.03.2011

tam da bir çılgınlık yapayım diyorudım bu ara ama blogger'ı kapatmışlar, dini bir lider ölmüş, ne? siyasi mi, ne alakası var, ben içerdeyken. bugün işyerimi birbirine kattım. birbirine girdim ben ve amirim. açtı ağzını yummadı bir türlü, ben diyeyim yarım saat, sen de bir saat habire pırrrrrrrrr. hatam yoktu tabii ki bütün memurlar gibi. üstelik de dişi. her dişi kuşun eti yenmez farkındayım. ama ben de bunca üstüne gelinmeyi kaldıramazdım, skerim demedim tabii, erkek olsa derdim muhakkak, "ama siz," diye girdim söze, ve lafı ağzımdan aldı. tam "ama siz," diyorum lafı tekrar tekrar ağzımdan alıyor ve artık geri vermiyor. böyle yapacaksan seninle çalışamayız dedi, ben de yapacağım çünkü ben buna inanıyorum dedim. kurabildiğim tek erkekçe cümle bu oldu. kimden güç alıyorsun, dedi. sustum, ve personel birimimize gidip imzalayıp verdim. boru mu, sektörün geleceği istifa ediyor, hahaha, kolay mı kabul etmek, etmediler tabii. halbuki ne kadar sevinecektim. belki dünyanın bir ucunda beni düşünenler vardı, belki dünyanın bir ucunda beni isteyenler vardı, fırsat bu fırsat olurdu, askerliğimi de yapmıştım, ehliyetimi geri almama daha sekiz ay vardı ama olsundu. belki azat etseler beni, ne kadar da uçabilirdim ben buna, bir kanat çırpar iki dakika süzülmeme yetirirdim onu, tasarruflu kullanırdım kanatlarımı. belki kodumun dünyasının hiçbir ucunda kimse beni istemese de ben gidecek yer bulurdum, yapacak iş. olmadı, olmayacak biliyorum. yediğim laflarla kalacağım. çalışmak bana göre değil dedim kendi kendime, gözlerim filan doldu, aldırmadım. ortaokuldaki rehberlik hocasının yaptığı testte boşuna mı bahçıvanlık çıkmıştı sanki bana uygun meslek. zaten blogger'ı kapattıklarını ilk duyduğumda hayatımda ilk defa artık bu ülkeden gitme zamanının geldiğini anladım, samimiyim ki ilk defa. iki güzel çocuğunun da panjurunun da balkonunun da mına korum deyip.

ben şimdi, birazcıktan içki içeceğim, ve bilirsiniz yazılarımı salim kafayla mutlaka yazarım. sonrasından mesul değilim. ben şimdi. ben, kaç kere ben, perşembe akşam istanbul. salı modena.

27.02.2011



annem deli midir.

annemden içinde ihtiyaç, vs. olan bir koli hazırlayıp kargoyla göndermesini isterim. içinde mutlaka şöyle bir şey bulunur, özellikle kış aylarında. gördüğümde hissettiklerim ... ya da hep şöyle denir, böyle babadan böyle bir erkek evlat. biz burda, böyle bir anneden böyle bir erkek evlat dersek ne anlaşılır acaba.

19.02.2011

aşkımız aşkımız derken. aşkımızı en son ne zaman suladık sevglm. yo hayır, aşk tesadüflere bırakılacak bir şey değildir, şahsen ben olsam bırakmazdım, tutardım peşinden sappık gibi takip eder sonra bir dükkâna girdiğine yağmur altında bekler, sonra çıkmazsa hay diye küfreder-dim. çıkarsa sevgilisiyle buluşana dek onun olurdum. bunu boşverdim. izmir'de yağmur muşambalardan tepelere damlarcasına yağardırken kendime sabah onbir sularında bir birayı çok mu göremezdim, hayır hayır. you don't have to, roxanne. kafa da kafaymış ha, kafa da kayaymış ha. iyi yağmur yaptı bugün hakkaten, bahar da geliyo mu ne oy. akşama dolunay var, bize de bekleriz galiba. dolunay tanrının başarılı bir projesi, müthiş bir senkronizasyon ve ahenk, ile uyumu, hele o sahneler adeta başarılı bir fotoğrafçının elinden çekilmiş, deklanşöre abanılmış gibi. o sekanslar yok mu o sekanslar, bilemedim ne diyeceğimi ben şimdi. müzik müzikse müziktir artık. anita lane hep söyler, tekrar tekrar söyler, the world's a girl der mesela, yalan mı mını kıyım.

16.02.2011



- bence park ve bahçeler müdürü olmalıymışsın sen
- sobacı ve emsali sanatkârlar odası müdürlüğü de kabulum
- akvaryum manyakları derneğine üye misin
- ne zaman bırakacaksın
- seni mi
- beni ve mle kafa bulmayı
- kafa yapma sen de o zaman
- sahi misin sen
- bizatihi ahi olduğum söylenir
- yıldız parkı mı abbasağa parkı mı
- soğuktu ve yağmur çiseliyordu
- bundan da bahsettim di mi, sana anlatmadığım bir şey kaldı mı
- sana bi kolye aldım, kalp şeklinde, kapaklı
- aa kalp kapakçıklarında sorun var bunun
- hayatta en çok yeni yıla kimlerle girdiğini merak ediyorum sanırım
- hayatına merak edeceğin yeni şeyler ekleyebilirim
- nasıl gülüyorsun
- that's amore söyler gibi, gamzem yok ama dudağım sağa çeker gibi gülüyorum
- ben de elimle ağzımı kapatırım özellikle kahkaha atarken
- bunu benim hoşuma gideceğini bildiğinden söylemiş olabilir misin böyle yapmadığın halde
- evet beni sevmen için her seveceğin şeyi yapabilirim ama bu doğru değil
- beni hiç görmediğin halde bana bu kadar aşık olduğuna nasıl inandın
- seni buna inandırabileceğime nasıl inandım
- bana niye gıcık oluyorsun
- bunları boşvermeliyiz, olmalı mı olmamalı mı
- sevgilim çok güzel bir kelime değil mi
- evet kelile ve dimne'den geliyor
- binbir gece masalları'nı tercih ederim
- benim olursan sana her gece okuyacağıma and içerim ama bir daha şartla
- nedir o
- rengarenk giyeneceksin, rengarenk olacaksın, hep güleceksin
- çenemi avuç içime dayayıp, parmaklarımı da sağ yanağıma perde yapayım mı
- evet evet evet! öyle yapıp bana bak

15.02.2011




- benim arkadaşım olsana
- ne arkadaşlığından bahsediyorsun sen
- ne bileyim sen paleti tut ben boyayayım mesela
- ama kıskanmak yok ona göre
- ama ben kıskanırım ona göre
- saçını da keserim istersen. saçını da çekerim istersem
- hep ben konuşayım ama. sen hep dinle beni. sadece güzel günlerde görüşelim. güneşli ve çiçekli günlerde
- bana uyar bu ama bir şartla
- neymiş o
- çiçekli fırfırlı elbiseler giyip fırıl fırıl dönmeni istiyorum etrafımda pırıl pırıl
- beni en yakın ağaca kadar kovalayacak mısın bir de
- dalga geçtiğimi mi düşünüyorsun
- bunu kesinlikle böyle yapıyorsun
- kibrit ister misin?
- evet evet evet! köküme de suyundan lütfen!
- keşke bana oyun oynamasan
- arkadaşlık isteyen kimdi aramızdaki
- buna çalışıyorum
- ama arkadaşlık bir süre sonra aşka dönüşecek tamam mı
- başka türlüsünü istemem zaten
- külotlu çorap çok güzel bir şey olsa gerek, en azından renkleri, palet gibi
- aa benim bir sürü var, hepsinden birkaç tane
- ankara’daki bütün sokakların çiçekçilere çıkıyor gelmesi gibi bana, benim için çin çin de giyecek misin
- giymemle çıkartman bir olmayacaksa neden olmasın, biraz zahmetli çünkü
- sevgilin çok mu yakışıklı
- sevgilin çok mu güzel
- onunla evlenmeyeceğim ki
- benim sevgilim artık yok
- yok artık!
- delikdeşik yüzünde sivilce izleri bulunan, kel erkekleri sever misin
- ben çirkin erkekleri severim. neden bu kadar aleladesin
- sıkıcı desek?
- sana aşık mı olsam napsam
- fazla bir tercihli yönelim (preferential orientation) oldu bu bilimsel olarak
- bu son konuşmamız galiba
- tek insansınnnn, tek insansınnnnnn…..
- benimle konuşurken zekanı kullanma olur mu, yapay oluyorsun
- ben de babam da dedem de içkiye ve karıya kıza vursak kendimizi rahmetli rahmetli
- kadının elma soyması kadar öyküsel olurdu bu
- benim arkadaşım olsana
-

14.02.2011


ne diyorduk, where is my mind

kibrit kutuları mıydı koynumuzda büyütüp beslediğimiz. konyaklar mıydı ceplerimizde taşıdığımız. beni de kandırıyorlar. hani cayman adalarından yüzerek yorgun argın bluefields kıyılarına dayanıp, sahile vurur vurmaz şaraba dayadın ağzını. yorgunluk attın orda bir latin güzeliyle tavla oynayıp, gücün kuvvetin yerine geldi mi, “davran bakalım küheylan, neslihana varalım gayrı” deyip vurdun tekrar kendini yol ağızlarına.

hani kurşun sıksan geçmez geceden, bu değil. hani el salvador'dan yukarı doğru eline dürbünü alıp baktın, bir inci önüne geçti, görüş alanını kapattı. sek sek oynarken yapıldığı gibi bir üst tura mı tırmandın.

hani bir şarkı duyar da insan, bu da değil. hani yanlış attığın zar seni, “başlangıç noktasına geri git” kutucuğuna oturttu ve kendini panama'nın güneybatısında soledad nahiyesinde buluverdin tekrardan. yalan mı, değil.

hani o bırakıp giderken seni, bu hiç değil. hani o sırada bi şarkı çalmaya başladı sen kulaçlarını karayip denizlerine savurmayı temel tasarladıktan ve ilk demiri oralara çakmayı planladıktan sonra, pek tabii: i was swimmin' in the carribean / animals were hiding behind the rock / except the little fish / but they told me, he swears / tryin' to talk to me to me to me

hani rüyalarımı bölmeyecektin, bu da nerden çıktı. hani “little fish” kısmına takıldın şarkının, ve aklın, nerde bu diye sorduğun ta kendisi,

a) ordan “big fish little fish” deyişine gitti pj'in ve, devamında i lost my heart under the bridge. a.1) “lulu on the bridge” mi? a.2) “la fille sur le pont” mu? a.3) galata köprüsü mü?

b) ordan “big fish” repliği, “Merhaba. Sen beni tanımıyorsun ama benim adım Edward Bloom ve sana aşığım.”

c) ordan bir başka şarkısal replik, “this is a film about dramatic relationship between man and fish. the man stands between life and death. the man thinks... the fish is mute, expressionless.”

ne diyorduk, abartmamalı!

13.02.2011

bu kaldığım açık cezaevi tipi diyardan şehir merkezine ulaşmak için iki ihtimalim oluyor, birisi ilçe merkezlerinden birinden gelen yolcu otobüsleri, bir saatte bir. diğeri ise yirmi dakikada bir geçen kasaba minibüsleri. birinciyle yolculuk etmek takdir edilir ki daha rahat ve hızlı, ikinciyle ise daha uzun sürüyor çünkü civar kasabalara uğrayıp habire kornaya basılıp, izmiir izmiir diye bağırılarak gidiliyor. özellikle pazarın kurulduğu günlerde sıkış depiş olabiliyor. benim hangisini kullanmam takdir edilir tarafınızdan? eğer acelem yoksa elbette ikinci vasıta. çünkü ben insan görmeye, hayat görmeye gidiyorum şehir merkezine, diğer otların arasına karışmak istiyorum ki fark edilmeyeyim. insan görmezsem hayat görmezsem yazamıyorum, yazmam için seninle oturup iki çift laf etsek, bu bile yeter, yoksa abarttığım filan yok, latife ediyorum arasıra.

...

kardeşiyle arasında beş altı yaş olan bir kız çocuğu ister istemez kendi gözleriyle direkt olarak kardeşinin bebeklikten çocukluğa geçmesine şahit olacaktır. evdeki yaşam tarzına göre hatta kardeşinin bebekliğiyle bizzat ilgilenip annesine yardımcı olabilir bu kız çocuğu. bu durumda kardeşinin cinsiyeti çok önem kazanıyor, bu kız çocuğumuz kendisinden beş altı yaş küçük erkek kardeşinin büyümesine mi tanıklık ediyor, yoksa aynı şekilde kız kardeşinin büyümesine mi tanıklık ediyor. ben bu şartlarda büyümüş, kardeşinin bebeklikten çocukluğa geçişiyle bizzat ilgilenmiş bir kız çocuğunun yirmi-otuz yaş arasındaki halini çok merak ediyorum. her iki durumda da.
yeni şeyler yazmak hadi

şehir merkezinden uzak düşmek, kalabalıktan, hunhar bir kalabalıktan, kibar bir kalabalıktan uzak düşmek yoruyor beni, yaşıyor olmaktan da uzaklaştırıyor, dün karışınca fark ettim bunu. gündüz alsancak'ta sevdiğim kitabevine uğradım, iki şairin imza günü vardı ve bu yüzden takım elbiseli döpiyesli bir gülümsemeler yumağı sis gibi çökmüştü, hemen dergilerimi alıp kaçmalıydım, bir daha yakın bir zamanda uğrayamayabilirdim, küçücük bir raf üzerinde sıralanmış dergilerin yeni sayılarını karıştırmakta olan kadının bırakmasını bekledim çünkü gövdesiyle rafı kapatıyor ve ben göremiyordum, nihayet döndü ve geri çekildi niyetimi anlayıp. ben dergilere bakarken beni izlediğini fark ettim, benim karıştırıp bıraktıklarımı bir de o karıştırıyor, bakıyor ve bırakıyordu. elinde bir tanesinde karar kılmıştı sadece. yasakmeyve'yi aldığımı gördükten sonra bana döndü ve anlamak için saliselerce uğraştığım kısıklıkta bir tonla "şiir?" dedi, "evet," dedim, gözleri epey etkileyiciydi ve bunu bir süre kullandı gözlerime karşı, bense projektör yemiş bir tavşana döndüm birkaç saniye, "sadece şiir mi?" dedi, "hayır," dedim, "dergi olarak şiir, romanı ve öyküyü kitaplardan takip ediyorum," "hangi dergiler?" dedi, çok kısık sesle konuşuyordu, ses tellerinden ziyade gözlerini kullanıyordu, anlamakta zorlanıyordum, arkamızda imza günü başlamıştı ve benden tedirgindim, yetişmem gereken bir randevum vardı, ama cevap verdim elbette. kadının şiir konusunda ne bildiğini, benden daha sıkı bir takipçi mi, edebiyat öğretmeni mi, şair mi, ümit yaşar oğuzcan şiiri okuru mu, ne olduğunu bilmediğim için vereceğim cevap okurlar üstü bir cevap olabilirdi, ya da fazla basit bir geçiştirme de yapabilirdim, "heves dergisi vardı, onu biliyor musunuz?" dedim, "evet kapandı" dedi, "evet ordaki arkadaşları takip ederim genellikle," dedim, "toplumcu yenilikçi" dedi, "hayır" dedim, "sadece yenilikçi"

cevabının ikinci kısmıyla gözümdeki şiir bilgisi büyük bir yara almıştı. heves'i bilmesi büyük puandı ama toplumcu yenilikçi olarak bilmesi heves'e bir hakaretti, "ben de otuz kadar dergide şiir yayımladım," diyerek ikinci bir yara daha açtı, benim gözümde iyi bir şairin sadece belli başlı yerleri olur, fazla yayılmaz. elimdeki dergilerden birini göstererek "burada da varım," dedi. içimden, nasıl yani dedim, genç bir şair ve ben tanımıyordum, yüzünü bilmemem elbette olasıydı ama izmir'de olup da bilmemem zordu, "kimsiniz?" dedim, adını söyledi, duymuştum ama bilgim yoktu. "aa, evet duydum," dedim, sevindiğimi ifade ettim. dışarı çıkıp bir sigara içmeyi önerdi, kabul ettim, ayakta içilen birer sigaradan sonra, "otursak?" dedi kitabevinin hemen yanındaki sandalyeleri gösterip, "şeyy aslında benim vaktim pek yok da," dedim. "sevgilinle mi randevun var?" dedi, "hayır, diş hekimimle" deyip gülümsedim.

gözleri bir süre daha eşlik etti bana son etapta yetiştiğim belediye otobüsünün camında. sonra unutmuşum, bugün aklıma geldi. facebook'tan eklememi söylemişti, korkuyorum.

9.02.2011

m.külahlı'nın yeni videosunu seyrettin mi
çay yapiim mi sana
bira ister misin
karnen nasıl
iş ve işçi bulma kurumuna kaydoldun mu
örgütte havalar nasıl
şu kalemin ucunu açar mısın lütfen
bornozumu bulamıyorum yıkamış mıydın onu sen
yarın traş olmalıyım, iki gün oldu göze batar
"düş ben gibi bir aşka, sadakat ne imiş gör" adlı şarkıyı bilen dinlemiş biri olacak mı ömrümün bir kenarında
çaya atılan şekerin standart bir değeri var mıdır olacak mı bir gün üçü birarada gibi
üçü birarada olan adalara yarımada adını taksak
adını kahpe koysam bıraksam öyle kalsa
tecrübelerimden pekiştirerek keşfettiğim çeşitli mest etme tekniklerim var elbette
bu sadece deneme üretimiydi, mass production'a geçtiğimizde gör sen şahane nasıl olunurmuş
telefon faturan ne kadar geldi
su faturasını önümüzdeki ay mı ödesek diyorum
şu sigarayı da azaltsak iyi olacak
sana ağrı kesici mi alayım gelirken bira mı istersin yoksa
tuvalet kağıdımızın kalitesini düşürebiliriz pekala
yeter ki hayattan tasarruf etmeyelim
seni ısırabilirim south american girl
şu uzun gecenin gecesi olalım mı ne dersin
we all leave in a yellow submarine miyiz hâlâ
şu gömleğimin düğmesi düştü ya, bulamıyorum da, buna muadil bir şey ayarlayamaz mıyız
valla tam on sene önce aldım ben bu botları
masa lambalarına şeyy lambalarını, seviyoruz di mi
ama en çok da akvaryumları seviyoruz

dünyanın en çok bu huyunu seviyorum

8.02.2011

"çok güzelsin," akla ilk gelen bu oluyor di mi. sanki başka diyecek bir şey yokmuş gibi, ama hakkaten öyle çok güzelsin. kadın da aldanıyor buna, korkarım aldanılmayacak gibi değil. ama yüzyıllık köhne çapkın da, en kaşları alınmış rötuşlu erkek de hep aynı cümleyi kullanıyor: "çok güzelsin." başka peki? ama ilk akla gelen hakkaten de o oluyor. kadının çok güzel olması, sanki başka bir özelliği yokmuş gibi. sanırım bu, memelerin çok güzel olabilir, demekten daha basit bir şey olduğundan, ya da, daha başka yerlerinin de çok güzel olması ihtimal dahilinde, demekten daha basit olduğundan. bilmem ki. ama çok güzelsin. taş gibisin diyecek hali yok ya dangalağın, o daha sonraki merhalelerde. ama bugün ispanyol meyhanesinde bir kadın çığlık çığlığa şarkı söylüyor desem mesela, çok güzelsin demek anlamına gelir miydi. ben çok güzelsin demekte zorlanırım çünkü, öyle olsan bile. üstelik adamakıllı sarhoşuz dersem mesela, bu şu anlama gelir ki çok güzelsin, hakkaten çok güzelsin. ya da şöyle de diyebilirdim, yuvamı çiçekledim sen bir meleksin diye, yollarını bekledim görüneceksin diye. alıntı yaparak elbette, hem şarkıdan hem şiirden. şöyle bir şey belirdi şimdi aklımızda, çikolatalı çorba, neden olmasın di mi, ama çok güzelsin. bir an için üzgünüm sanıyorum bazen, halbuki öyle değilim di mi. ama yani bu kadar da güzellik, bilmem ki ne desem. bu demek olabilir mi ki memelerini görmek isteyebilirim, görmüş ve onlardan çok memnun kalmış olabilirim, birbirimizi çok iyi ağırlamış olabiliriz. ne kadar da uzak bir düşünceler bütünlüğü bunların bütünü. bitsin bu koşu. yeter yeter, kafi kafi, ölecekse kölelim. "çok güzelsin," her şey bu kadar basit di mi, önemli olan bunu dediğin zaman buna inandırabilmek, ki bunun yolu da çeşitli yollardan mı geçiyor, ben bilmiyorum, çalışmam lazım bu konuya, yine de hazırlıksız yakalanmayı tercih ederdim.

4.02.2011

bulunca dinlediğim şarkılardan bazıları

sting - mad about you: bu şarkı, hepimizin sevdiği saydığı şarkılardan elbette. şimdi albüm adı vs verip de ansiklopedik bilgiye girmeyeceğim. eminim çoğunuz bu şarkıyı benim öğrenişimden daha önce keşfettiniz. ama benim için bu şarkı mecidiyeköy'de anlam kazandı. 7eleven denen bir mekanda sarhoş bir kadıköy gecesinin sonlarına doğru. i'm lost without you.

sade - no ordinary love: sade, evet duru ses, kadın sesi, yıpranmış kadın sesi, böyle bir ton var. kendisinin yorumunu çok severim. , daha sonra deftones cover'ıyla da tanıştığım bu şarkı, sade, your love is king, ve niceleri. güzel güzel.

ian brown - sweet fantastic: şarkılar hakkında pek yorum yapmak istemiyorum. ben winamp'ı açtığımda, kafam güzelken keşfettiğim zamanlarda defalarca dinlediğim ve sonrasında uzak kaldığım bu şarkıların biraz üstünden geçiyorum. bu şarkıdan sonra aynı albümde bulunan solarized'ı ve başka bir albümden so young'ı tavsiye ederim.

mavi sakal - ben kimleyim: bu albümün hikâyesini birkaç önceki sayıda anlatmıştım. şimdi seçti winamp rasgele.

ferdi özbeğen - gündüzüm seninle: her dinleyişte yeni yeni keşfettiğim bir şeyler var bu adamın ses tonunda. tavernacı filan deyip hor görürdüm, ama giderek, gün geçtikçe hayranlığım artıyor bu ses tonuna. bu şarkının tamam kendisi güzel ama yok yok yalan deme, büyük adammış kendisi. albümlerinin filan kapaklarına bakıyorum da, şöylesi bir fotoğraf camlanıyor gözümde. fotoğrafçı ön taraftan çekiyor, bir piyano var, ben piyanonun başında oturur vaziyetteyim, gövdemden yukarısı görünüyor sadece fotoğrafta, siyah bir takım elbise, beyaz gömlek, siyah kravat, yanımda da ayakta bir kadın, gülerek çalmaya devam ediyormuşum hissi veriyorum fotoğrafa bakana. hımm. ilginç.

ömür göksel - ağlıyormuşsun: yukarıdakine benzer bir tonlama, söyleyişte bir boşvermişlik, bir kalenderlik, bir kadirşinaslık bu adamın sesinde de var. ben çok kıymetli buluyorum bunu. gittiysen gittin, başlatma gidişine deyip, kadehe sarılan bir duruş var bu şarkılarda. bi acaip.

hacı taşan - bugün ayın ışığı: dünyanın en güzel türkülerinden. sözleri bi kere bambaşka.

moby - extreme ways: kabaca bir hesap yaptım, bu şarkı beni iyi bir kafayla direksiyona geçirip yediyüz kilometre yol yaptırabilir. bu da demek olur izmir'den istanbul'a varmama az kalmıştır, bi dinlenme tesisinde yüzümü yıkamaya filan inmişimdir.

john lennon - stand by me: program şarkıları rasgele seçiyor ve ben sevmediklerimi atlıyorum, sıradaki ilk sevdiğim şarkıya takılıyorum. bu da o klasik umut pompalarından biri. meşhur, malum, meşum.

cathedral - solitude: black sabbath'ın farklı bir dönemlerinde icra ettikleri farklı bir şarkılarının cover'ı. kendilerinden dinlemeyi elbette tercih ederim ama şansımıza bu çıktı. dur ve dinle ve dur şarkısı. çok yoğun bir şey. fena kıvamlı.

bruce sprinsteen - protection: bu concon şarkı sanırım üstadın kendisine ait. donna summer yorumunu da çok beğeniriz çekirdek ailecek. manidar ve keyifli, dinlemeye devam ediniz.

nida tüfekçi - çamlığın başında tüter bir tütün: çeşitli kaynaklarda ziya'nın türküsü olarak da geçiyor olmalı. nida tüfekçi ve neriman tüfekçi birlikteliği apayrı bir dünya olmakla birlikte nida bey'in gönlümde yeri çok yüksek katlarda ve bol manzaralıdır. bu türküde şöyle de bir söz var, acı çekmeyenin yüreği bütün, paylaşmak istedim. ... nida tüfekçi demişken, şu derenin alıcı, yorumuna değinmeden geçmemeliyim, iz bırakırım. edalım amman amman, sahi edalı nasıl olunuyor bilen var mı aranızda değerli genç kadınlar. peki, o halde aynı sınıfa mensup olan şu türküye de değinelim, süpürgesi yoncadan. durup düşünelim bence, süpürgenin yoncadan olması ne demektir. bedia akartürk'ün de çok haz alarak yorumladığı belli olan bu türkü de kıymetlilerimizdendir, kaldırır adamı kendi kendine odasının orta yerinde zıplatır. ama nida tüfekçi sazları ve düzenlemesi daha bir karadüzen.

the white stripes - in the cold cold night: aha, tam da dün müydü bugün müydü bu ikilinin ayrıldığını okumuştum nette bir yerlerde, isabet oldu kendilerinden bir cover'a tesadüf etmemiz. şarkı güzel, onlar napsın ki.

schiller mit heppner - dream of you: bak yine concon şarkılara geçti bizimki. ama özellikle müzik sözkonusu olduğunda hiçbir zaman yiğidin hakkını yememişimdir, yine de bu elemandan i feel you dinlemeyi her zaman tercih etmişimdir.

nick drake - sunday: oldu mu şimdi o şarkıdan sonra bu şarkı. çeşitli insanların ruh hallerinin gelgitlerine benzedi bu iş. intihar yüreklisi nick drake'dan bir hoş sada, huzurlarınızda.

empyrium - moonromanticisim: bir arkadaşımın flütüyle yorumladığı bu doom şahanesi, nefesinin seslerini duyuruyor, üzgünüm size yollamam lazım.

ercüment batanay, müzeyyen senar - leyla'm leyla'm: birlikte elli yıl adlı bu yüzyılların birlikteliği albümünden ercüment batanay üstadın sesiyle kayıtlar altına alınmış bu şarkı. hani bu tambur üstadının sesini, şarkı söyleyişini duyduğumda benim kıyasıya, beis yok ağlıyasım gelir. çok fena bir şey. öyle bir şey ki, müzeyyen senar, bu adam onun arkasında çaldı diye ne kadar gururlansa yeridir.

müzeyyen senar - çok geceler bekledim: üstadenin odeon yıllarından kalma bu kaydında, sesi henüz bozulmamış ve harika bir berraklıkta, bu şarkının yeri de ayrı tabii, eskişehir yıllarımdan kalma. kalbimi hep boş tuttum / gelir girersin diye.

orhan gencebay - tanrıya feryat: bu şarkının açılışını benim anlatmamla anlamanız mümkün değil. dinlemeniz icap eder. babamın en sevdiği orhan gencebay şarkısıdır, bendeniz de severim. babam dedim de, dün babamı gördüm, somut ve gerçek olarak. hoşgeldin oğlum dedi, sarıldık. omzunu tuttum, yorgun görünüyorsun dedi, hayat yordu beni baba dedim, gülüştük. babamla böyle arabesk şakalaşmalarımız çoktur. iyi anlarız birbirmizin dilinden. benim hâlâ anlayamadığım şeyse hangimizin daha çakal olduğu. ben mi onu yürütüyorum o mu beni; muhtemelen o beni yürüttüğünü düşünüyor, bense onu suya götürüp susuz getireceğimi düşünüyorum. babamı gördükçe duygulanıyorum, bildiğin duygulanıyorum, ağlıyasım filan geliyor. turgut uyar'ın palyaço şiiri geliyor aklıma. bu meseleyi açmam lazım.

enrico macias - beyrouth: bu benim pek saydığım amcadan güzel bir yorum. fransa'da akrabam olsun ve rahat rahat gidip geleyim isterdim hep, pekala kendisi olabilirdi kendisi.

feryal öney - hata benim: bu güzide eser, güzide'ye saygılarımla bu arada, benim güzidemde yurtdışlarında filan konservatuarlarda okutulacak derecede müthiş bir bestedir, neşet ertaş'a mensuptur. kardeş türküler solistliğinden tanıdığımız feryal hanım da hoş yorumlar. ama bestenin kendisi ayrı bir dünya. hani bir sorgu memuru, onun işi sorgulamaktır, sana gelir ve sen potansiyel suçlusundur, sana gelir ve sen kesin suçluymuşsun gibi sorgulamaya başlar. işte orda yapması gereken, sorguya başlamadan önce seni yüzde yüz suçlu kabul etmek, ve meslek icabı da seni sorgulayarak aklamaya çalışmaktır.

anlattım mı? hata benim günah benim.

31.01.2011


outer space is a lonely place

-oğlumuz olursa defol kızımız olursa aptal koyucam adlarını
-oğlumuz olursa moloz kızımız olursa mıcır koyucam adlarını
-salak koysan daha isabetli bir vuruş olurdu bilirsin, beynimden ışınlanmışa döndürebilirdin beni
-şurası çok acıyor, bak bi, bi dokun
-benim de şurası acıyor ama buna kafa yoran yok
-kendini arabanın önüne atıyosun, bok yoluna gidiyorsun. kaldırımda beraber elele yürüyorduk halbuki
-telefon rehberindeki ismimi değiştir ve "çiğ kadın" yap, olur mu
-bu eski sevgililerimden hangisini bile unuttuğum birinin adını "kezban" diye değiştiren sen misin rehberimdeki
-keşke beni arasan ve sesini duyabilsem
-hani senin bi benin vardı omzunun üstünde, onu boyayabilir miyim her defasında farklı renkte
-bana mısır püskülü koleksiyonunu göster lütfen
-turunçgillerden misin sen
-yanımda olmadığın günlere yama yapıyorum ben
-kalbindeki basın toplantısında tek gastecin olmak istiyorum, yalnızca bana konuş
-ama beni daha fazla sevmezsen davamız düşecek sevgilim
-yanımda olmadığın günlerde tebdil-i kıyafetle kanalizasyona düşüyorum
-bizim bilmeceli masalımızda onlarca lamba arasından sadece bir tanesi bu duya uygundu sevgilim ve ben bunu sonunda buldum
-bensizken, seni nasıl sevdiğimde ışığı bir dakka aç kapa
-kalbimdeki ozon tabakası delindi senin yüzünden, ekolojik dengem bozuldu, habitatımdan ayrı düştüm
-gömleğinin düğmelerini üzerindeyken dikip iğneyi kalbine çuvaldızı kendime batırmak istiyorum sevgilim
-"bi daha o kızı görmiyceksin konuşmıycaksın selam bile vermiyceksin"
-okul var mı bugün, öğretmenini seviyor musun
-ben bugün üzgün bir çorba içtim
-taklit de yaparım istersen
-sevdim inanamıycaan kadar seni esmer kız
-üzgünüm reytingin düştü koçum

çok hopba bir kız mı, hayır bence değil. muntazaman zaman / murtaza'm aman. yeni türkü yazdım olmuştu muymuş? burası duştur, gel yıkan bence. yolları tokuştur. bam teli atanda / kafa sökende. yeni türküm devam ediyor, şurası tırt izmir radyosu. alkışlalar doldu bugün / aney / arthur doğdu bugün. ne demiş hacı hasrettin: "ye türküm ye.", orası tırtıl istanbul radyosu.

belki de o bir delgi. tavus kuşu çalarım. biliyorum sen de madonna olacaksın. belki de blues biri o. hoşlanmak yetmez ayrıca. belki de istanbul beşiri hoyratı. ahaha delgeç de bir ilgeç, buyur geç içerimden, delebilirsin, deli mi ne, ne münasebet. kaç dakikalık bir şarkı olmalı sence, makul bir şöy seyle. makus talihimi yeneyim. muhabbet kuşu da sen olursun, sevsin diye zeki müren. aman yesinler yesi

hani bir istikbal marşı olduğunu hiçe sayıyorum, o halde bir şiir dünden beridir. ahmet akif koyanlar varsa da çocuklarının adını, farketmez o da bir şairdir. down sendromlu mic inc. keşişlemenin hangi yönden estiğini ezberleyince şair olacaksın. bu satıra da çocuklarının yazsaydım üsttekiyle aynı yere gelecekti, den den, gibi. noktalar arasında boşlukları uzat lütfen, yoruldum.

elved hesabına göre a [ebced değil miydi diyecek ordan meraklı bir azbilir]

kucağıma oturtup onu çok söveceğim. hayır, kimsenin buna izin vermesine izin vermeyeceğim.

elved a.

-kuantuma çakayım sana bi şey olmasın doktor

27.01.2011



ben bu gif özellikli parçayı bir tumblr üstünde görüp. bana bakmamla birlikte bir şeyler hatırlatması, daha da ihtimallisi çağrıştırması da cabası. hayır hayır hayır, kimseyi hatırlamadım. kendmi hatrladm. mesela sene doksansekizin yaz ayları, haziran temmuz ağustos'un üçünden biri olmalı. adı güzel olan bir yerleşim yeri var bizim o tarafta. hem de anayol üzerinde bi sayfiye yeri. ben lis 2'den lis 3'e geçmişim, babam da ben ders çalışayım için bana kıyak geçmiş ve arkadaşının o sayfiye yerinde bulunan, boş bulunan yazlığını bir aylığına benim için tutmuş. evi bok götürmekte, uzun süredir kirli kalmış, kimsecikler girmemiş, örümcek yuvası bir ev. içeri girdim annemle, temizledik, bana yiyecek aldık yetmesi planlandığı kadar. sonra bizimkiler, ben o zaman üniversite sınavına hazırlanmaktayım, çok ders çalışmamı tembihleyip ortadan kaybolmuşlar. ben onyedi kadar yaşımda yalnız olup eve yerleşmişim. korkusuz bir korkak olup ben. mavi sakal'ın kan kokusu albümü çıkmış o sene. uzay heparı da o sene mi ölmüş ne, kan kokusu'nu dinleyip duruyorum. sabahları altıbuçuk gibi uyanıpdurup, denize gidiyorum denizin çarşafsı haline gözlerimle bizzat şehadet etmeye. şüheda fışkıracak denizi sıksam şüheda. sonracığıma, sigaraya başlamışım yalnızlıktan. aç karna bi tane kısa camel tellendiriyorum. eve çıkıp kahvaltı yapıyorum. onlarca test kitabı getirmişim. okuduğum lise ve hayatımın bana biçtiği hedefler icabı çok ders çalışmam gerekiyor. içimden gelmiyor. aklımda bi kız var, tırmalıyor, elime birkaç kitap alıyorum, beni tımarlıyor.

hani biz bazen yaparız; bir yere yetişmeye hızla koşarken ceplerimiz de doluysa bir şey düşürmüşüz gibi zannedip, hop durup aranırız, bazen bunu bir ses duymuş gibiliğimizden anlarız. bir at, bir at da koşarken bir şey düşürmüş gibi hissetmiş midir hiç kendini,

tabii bu arada şeyde fonda şey çalıyor, buena vista social club'dan o meşhur albüm, gitarda ry cooder var, adamın adı gitar adı gibi zaten, nerde görsem tanırım. ben sotemde getirdiğim kitapları okuyup okuyup okuyorum, denize filan giriyorum. olta sallıyorum denize. o kızkardeşiyle denize ayaklarını sallandırıp üstüne öyküsünü yazan meşhur kadını tanımamışım daha, onun da o sıralar bacaklarındakiler tüy olsa gerek, ben tüyleri seviyorum bu arada. ne diyoduk, yalnızlık arasıra tık tıklatıyor, etrafta bi tane kafe var, adı şey, bir şey nine'nin yeri, şimdi ben hatırlamıyorum ama nine işletiyor. ortalık yerli yazlıkçı dolu, güzel kızları var, bakıyorum, etkiliyor ve etkileniyorum ama o aklımdaki kız pek fena ediyor beni, hergün bi kontörlü kart alıp aramaktan vazgeçerek çöpe atıyorum. bi kere cesaret işte, ev telefonu ya mübarek, babası çıkıyor. o zaman tabi biz kızların babalarından abilerinden korkulduğu çağlardayız.

akşamı ediyorum örümceklerle. tavanlarda felan dolaşıyorlar, yazlıkların sarı balkon lambalarına baktıkça büyüyor örümcekler. ben de zayıfım o zamanlar, örümcek adam gibiyim, dolaşıyorum, birkaç bira atıp, herif yaşımı soruyor, ondokuz diyorum, yemiyor ama veriyor yine de birayı ve kısa camel'ı. sahile iniyorum, işte deniz bu fotoğraftakinden, aynısı. şiirler ne kötü şiirler. yine de özlüyorum tabii.

ova sokak, halıkent mahallesi, ayazma, gül reçelleri, güney kampus, levent lvz sb sitesi, ortaköy mezarlığı, yüzüncü yıl, mecidiyeköy gülbağ, kumbaracı yokuşu, guatemala, basın şehitleri cad., eskişehir, çınar apt., bodrum, kadıköy, hasanpaşa, izmir, sığacık, alsancak, guatemala, izmir, melbourne, when the music's over...
“Merhaba. Sen beni tanımıyorsun ama benim adım Edward Bloom ve sana aşığım.”

23.01.2011

sen de kimsin

iki günlük bir doğa oturumuna çıkmışdım. cuma akşamından oltayı salladım. yemenimi bağladım. yemenimde hare vardı, ne bu çare derde vardı. her damla yaş oyuk oyuk iz bırakırdı kalbimde, hayat şarap gibiydi keder de vardı neş'e de. yola çıktım. günlerin köpüğünü otobüste gerçekleştirdiğim üç saatlik yolculukta uyuyarak atmaya kalkıştım, ama bazıları köpüklü severdi mutlak. otobüsten indiğimde yağmur biraz önce dinmiş fakat tekrar yağmak üzere son hazırlıklarını yapıyordu. kömür kokuyordu ve işte bu önemli bir ayrıntıydı. orda doğalgaz yoktu, kaloriferli ev pek yaygın değildi, doğal olarak ısınmak için tek çare soba yakmaktı ve bizim mahalledeki cümle alem soba yaktığından ortalığı leş gibi bir kömür kokusu bürümüştü. akşamları sis mahiyetinde evlerin çatılarına ve sokaktaki insanların sırtlarına tünüyordu. olsun, ne çıkar bundan.

saat epey geçti, onbire varmak üzereydi ve bizimkilere beni yemeğe beklememeleri konusunda ısrar etmişdim. onlar da varacağım saat üç aşağı beş yukarı belli olduğundan o saatte taze olacak şekilde çay demlemişlerdi, sobanın üzerine kestane sergisi açmışlar ve gözleri televizyonda, kulakları merdivende yükselecek adımlarda beni bekliyorlardı. nitekim geldim. televizyonda zamanın yüksek hit alan dizilerinden biri vardı, çay sobanın üstünde fokurdamaktaydı ve birazdan damağıma hitap edecekti. o saatlerde yemek yemeyeceğimi, yanımda yiyenden de hazzetmeyeceğimi iyi bilen annem, yine de ister miydim diye çorbanın hazır olduğunu söyledi, hadi dedim bir tas yiçeyim. babam şakaya kondu sonra, "iç oğlum iç, sayende biz de içelim, sen gelmesen annenin çorba filan yapacağı yok," dedi. "nankör," dedi annem sinirli sinirli ona dönüp. gün içinde buna benzer yüzelli cümle kurdukları kesindi. gece oldu. epey yorgun olsam da otobüste uyuduğumdan saat yarım olmasına rağmen uykuya pek ihtiyaç duymuyordum. biraz sohbet ettik.

sabah oldu. sobalı evde yaşamanın, özellikle kaloriferli sisteme alıştıktan sonra, çeşitli zorlukları vardır. bir oda hakikaten sıcaktır ama diğer odalar öyle mi ya, onlar da morg gibidir benzetmesi ayıp. kardeşim de geldi sabah. çekirdek aileyi tamamladık. kahvaltı, hahah köy kahvaltısı, müthişdi elbette. filan, akşama tüm ailenin toplanmasını istedim. ben öyle isterim ve ben istedim diye olur. kuzenler, halalar, aileler, torunlar, yemekler, rakılar, yağmurlar. babaannem bu tabloda eksikti birkaç aydır. kötüydü bu eksiklik. kuzenim kötü bir hastalığıa yakalanmıştı. kötüydü. ama mutluyduk topluca. kuzenimin kızı, ilkgözağrım giderek büyüyordu, ona anlatıyordum şimdi hatırlamadığım bir şeyler. başka bir kuzenim, çocukluk yaverim, o da burdaydı. bir gün önce içtiği rakıların çarptığı, yüksek tansiyondan dolayı artık bir dur demesi gereken bizim 'gocaman' da ordaydı, herkes ordaydı. tablo müthişti. ben toplarsam toplanırlar.

yağmuru çok severim. hakiki aileleri çok severim. bizim baba bey bizim evin terasına epey hakimdir. artık işe yaramayan metal su deposunu bozup onu şömine haline getirmiş, haftasonları üstü kapalı terasa çıkıp, bu şömineyi yakıyor, ve anneme yemeğini mezesini hazırlatıp rakıyla zevki sefaya dalıyor. ben de oraya gittiğimde onlara eşlik ediyorum. rakıyı yedikçe sesimizin tonunu ayarlamakta zorluk çeksek de, tartışmalarımız belli bir desibeli aşmadan kapanıyor ve anlaşamadığımız yerlerde işi sessizliğe döküp dışarıda yağan yağmura bırakıyoruz sözü. epey bir şehir, bir iki ülke gezdim ama ben oraya yağan yağmuru hiçbir yerde böyle şiddetli böyle güzel görmedim. mesela istanbul'a yağan yağmur, ankara'ya yağan yağmur yağmur değil kesinlikle. ahmak ıslatan gibi bir şey sadece. ama orda öyle mi, cats and dogs mübarek, öyle böyle değil. harika oluyor seyretmesi, dinlemesi, seviyorum nitekim.

sabah uyandığımda da yağmurun çatıya vuruşlarını hissederek gülümsedim kendime, gördüğüm, annem seslenmeden önce görmekte olduğum erotik rüya da cabası. kalktım, yatağımı topladım, etrafa göz gezdirdim nerdeyim diye. sonra kuşları duydum yine, acaip bir ses potansiyeli var orda bulunan kuş cennetinin, buna tavuklar horozgiller da dahil. ve sonra gördüğüm limon ağaçları. allahım böyle bir güzellik pek az. limon ağaçları. limonlar. dünyanın en tatlı mayhoşları. evet, kafam güzelleşiyordu sanırım.

20.01.2011

incecikten bir kar yağar, tozar elif elif diye. dar heji roke adlı şarkıyı pek severdi, askerde birlikte nöbet tuttuğu, türkçesi kıt diyarbakırlı arkadaşından bu türküyü söylemesini isterdi. o da, "ben söyleyemem dayi, ama bak sana ne dinleteceğim!" deyip, yanındaki yasak cep telefonundan sevgilisini arar ve onunla önce kürtçe birkaç cümle konuşup telefonu hoparlörler açık moduna getirir ve kızın sesini doğanın köründe yankılatırdı. işte bu pek hoşuna giderdi bizim komutanın.

bugün dolunay yine ordaydı. ve ben bunu düşünerek sevmeye karar verdim. "napıyorsun?" dedim, "duruyorum." dedi. "hay allah iyiliğini versin!" deyip gülümseyerek yürümeye devam ettim, cebimin bana uzattığı anahtarla ayaklarımın beni götürdüğü odanın kapısını açtım, içeri dahloldum, ayın orda durmaya devam edeceğini biliyordum. umarım, tam da doğaya açılmayı planladığım cumartesi günü ortadan kaybolmuş olmazdı. hâlâ inanılmaz geliyor bana ikimizin de tek bir aya bakıyor olmamız, bu kadar olamaz tanrım.

aşk bu mu

sevda bu mu

hayat bu mu

bir müddet içtikten sonra, müzik ve ses ona yetmez olurdu. artsın artsın isterdi. daha önce sıkça burda anlatırdı ki bara bu yüzden sık giderdi. evde diyelim. içer ve içtikçe bir müddet sonra müziğin sesi yetmez olurdu. hep de her zaman da komşular muhakkak olurdu. onlardan ayıplığından çekinirdi. ve dolayısıyla en yakın bulduğu kulaklığı kulağına zapt edip sesi sona kadar açardı. kulaklık edinemezse, iki adet hoparlörü iki adet eliyle tutar ve iki adet kulağına götürürdü ardışık olarak. işte bu müthiş gelirdi. ve bunu sadece arkadaşı nazım ortalıkta dolanıyorsa rahatlıkla yapabilirdi çekinmeden, aksi halde yalnızlık gerekirdi, yoksa arkadaşlar ne derdi ama iyi olmalarına iyi.

19.01.2011

merhaba, ben johnnie walker,

bugün akşam işçıkışı karanlık gökyüzüne bir göz atayım dedim. gökte yuvarlak bir cisimcikle gözgöze geldik. bugün akşam işçıkışı karanlık gökyüzüne gözüm kaydı. bir de ne göreyim. dolunay, yusyuvarlak, koccaman. buna benzer bir şeyden bundan birkaç yazı önce bahsetmiş olmalıyım. dünya üzerinde her şey yolunda giderse, ozon tabakası delinmezse, kıyamet kopmazsa birkaç yazı daha sonra bahsederim gibime geliyor. insanın gibisine gelmesi nasıl bir şeydir bilirsin.

dolunay bende hep su kenarında içen adamları çağrıştırır. hep mi bunu çağrıştırır yahu,

i'm keeping walking.

16.01.2011

yalnızlık başa bela, insana neler yaptırmıyor ki. biz buna güzelim şarkıyı piç etmek diyorduk eskiden:


nereye bakıyo bu adamlar
bugün ergin günçe'nin ölüm yıldönümü. bana şiiri tekrar tekrar öğretir. eminim çoğumuzda kitabı yoktur. şunları burdan okuyalım lütfen. sonra da bana şairin bu şiirleriyle anlatmak istedikleri konusundaki düşüncelerinizi yazarsınız.

avcı

kalbim bu sessiz sonbaharda
bugün atlaslara inanma sakın
düz bir tepsidir dünya
yolun sonuna ulaştın artık
güzel bir durum kıyısındasın

bir kırmızı fenersin bir hayli dokunaklı
uzayan kar tipisi altında
kalbim, dağların kaybolmuş senin
kurtlar falan inmiştir bembeyaz ovalara
bir ağlayışı sustuğun belli
şarkılarını söylerken

kalbim göller bölgesindesin
ne olur gölgeli yollardan yürü
avcısın, çünkü bir orman içindesin
sulardan içiyorsun, meyvelerden yiyorsun
tırmanmak istiyorsun bir tepe daha
güleçsin nedense bir çocuk gibi
köpeğine gençliğini anlatıyorsun

güneş bir portakal çığlığıyla battı
tutukluk yapıyor kırma tüfeğin
derme çatma kulübenden uzaksın
kalbim bir telgraf çek kendi kendine
seni bekliyor son yolculuğun
tenha bir istasyonda

ilk karakola teslim ol ya da
köpeği bir dostuna emanet bırak
ormanda bir köşeye göm fişeklerini
anıları bir müzeye gönder istersen
bunca yıl yaşadın yakalanmadın
güzel suçlar işledin bir tarih oldun artık
eğer bana sorulacak olursa

her hüznü her sevgiyi ayakta alkışladın
gül kökünden bir pipo
bir yasemin ağızlık
yadigar kalsın bezirganbaşı
tüm avcılara yadigar kalsın





gençölmek

ay mıdır kar mıdır pencerede
boğulmuş çocukları martılara taşıyan
kara köpek karşı kıyıda uluyor
bence o çocuk öyle gülmemeli

atları çayıra saldım diş kamaştıran erik ağaçları altına
nisan toprağı kalbimde ağarıyor
bence o çocuk öyle gülmemeli
şimdi bir kadın çay demlese

bahçemdeki korkuluk nar ağacıdır
erken ölmüş, iyi giydirilmiş
sular soğuyor ovada duran ince gölgesinde
büyük ateşler, kuytu köyler gibi

alınlarına vişne çiçekleri yağan
o kızlar, delikanlılar ve lohusalar
oyulmuş bir bebektirler ıhlamurdan
kestane mangalları, masallar, talikalar

ölüm alışsın artık bize
bir dans gibi bahçemize gelsin
gelsin otursun ılık minderimize

ben o çocuk öyle gülmemeli
ay kar gibidir pencerede




saçmasapan bir şiir

"kedi pepik". evet, kendisi bir çeşit bilgelik taşır
"çuv köpek" ise öldü. ömrümün yorgun kısımlarıdır
aklımla ben birbirimizi oynatıyoruz
tarlam yağmura esintiye deliliğe açıktır

kaç gündür boş duran bir tabanca gibiyim
insan şapkasız da delirebilir kumral ve sarışınsa

aklımdan geçenler bugünlük bunlar
ve tabii birtakım hovardalıklar
vergi ödemeden yaşıyor olmalıyım

yüzüm de bir kedidir boş zamanlarımda
kalbimde kuş kadar bir köpek havlar
kafkas haritasından çerkes köylere indik biz
atlarını vurdu ve-gömdü, kente-yerleşti
gümüş eğerlerini karartıp sakladı
ne diye homurdanır sanki dedem

iğdiş geyik gibidir çerkes tabanca olmayınca
çaresi arada kovboy sinemaları

kamu düzeni ile aramda fark var

şakayla öfkeyle geçti şu son beş on yılın delilikleri
bir köpektir çerkes aklı, ağzından bulutlar akar
ben maymundan falan türemek istemedim
kediden, köpekten ve attan gelirim

evde herkesten daha iyi yazarım
arada bir pencereden bakarım ve daha eğlencelisi
yokuştan ilk çıkanı öldürmektir işim

tuhaf bir adamım arada tabancam tutukluk yapar

aklımdan geçenler bugünlük bunlar
ben asılırken bile gülen adamım

sevr ve lozan bana vız gelir

çerkesler bile eskir zamanla fakat
şimdi anladım ki bende ölüm kokan bir dalgınlık
yaşar
kaç kere söyledim evdekilere
"n'olur bir kedi alalım, n'olur bir köpek alalım
"insan boş bir tabancadır ama bakarsın birgün
patlar!
komşulardan çekinmesen hüngür müngür ağlarsın
o zaman da hergele gazeteler yazar

aklımdan geçenler bugünlük bunlar
oğlum ergin sen galiba üzüntülü adamsın

tanrı bile baksana senle oyalanıyor

çerkesce konuşmayı bilmezsin, lazca bilmezsin
unuttun bıçak atmayı ve saplamayı
adam olsan bir köpek ve bir tay edinirdin
ellerini yalar keçilerin sabah esintisinde
bana kalırsa kendinden boşan
bir celsede boşanırsın
yeter artık bu kadar yabancılaşman!

13.01.2011

kolları bağlı odysseus

bunu yarın hatırlamak için yazdım. yarın ya da daha sonra bunu yazmalıyım.
bizim ergenliğimizde ve onu takip eden ilk gençliğimizde çok sevilirdi, adettendi. şimdiki durumun nasıl olduğunu bilemiyorum, ilkgençleri takip etmekte zorlanıyorum. "abi, niye böyle oluyo bu amına kodumun dünyasında?" dedi stajer çocuk. ilk defa küfrettiğini duydum o uysalın. işyerinde böyledir, yanındaki iş arkadaşlarıyla daha çok diğerleri hakkında dedikoduya evrilir muhabbet, ve kimsenin bunu sevmediği gibi ben de sevmem, ve ama diğerlerinden farkım, ben bunu sevmemekle birlikte yapmam. başka ne konuşacaksın, özellikle benim gibi cümle fakiriysen. işe odaklanırım, harıl harıl çalışırım, hem de görsen öyle böyle değil, şaşarsın bu salyangoz nasıl böyle fırıl fırıl dönüp emir alıyor rica ediyor diye. her neyse, böyle stajer çocuklar geldiği zaman da sohbet ayaküstü kahve molalarında aşka meşke dayanıyor, çünkü onların duyguları pek taze, hem de lise çağındaysa.

bu çocuğun en büyük lüksü neskafe içmek. "abi neskafe içelim mi?" en tatlı sorusu bu, "şunu halledelim de içelim ahmet," diyorum, bi koşu hallediyoruz. sonra o kahvelerimizi hazırlıyor. "abi şunu içmesen?" diyor sigarayı gösterip, "adamı hasta etme lan!" diyorum ve susuyor. fakir bir çocuk, hem de epey fakir, babası yok, bizdeki stajından çıktıktan sonra bi ekmek fırınında çalışıyor geceleri. haftanın üç günü bizde, iki günü okulda. meslek lisesi son sınıf öğrencilerinin böyle bir staj zorunluluğu var.

üzgünüm, benim anlattıklarım genelde böyle arabesk oluyor ama napiim yaşadıklarım öyle. bu çocuk birbuçuk yıldır bir kızdan hoşlanıyormuş. hoşlanmak ne demek? seviyormuş. anlatıyor: "abi, bir sene uğraştım telefonunu alabilmek için, en sonunda verdi, mesajlaşmıştık, görüşecektik, dün görüşmeyelim diye mesaj attı." "derdi neymiş?" "bilmiyorum abi, dün msn'de kamera açtık, yarım saat belki bir saat konuştuk. sonunda ağladı, 'görüşmeyelim,' dedi kapattı." "niye ağladı ki?" "bilmiyorum abi, 'ben senin düşündüğün kadar sana layık değilim,' dedi."

içimden gülüyorum, hâlâ aynı hikayeler yürürlükte demek ki diyorum kendi kendime. devam ediyor: "hani gıda çarşısı var ya abi, orda bi mahalle var, biliyorsundur?" derken yüzünün şekli değişiyor, orda oturan insanların durumlarını anlıyorum yüzüne bakınca. sen de anlıyor olmalısın ben böyle deyince, şüpheyle karışık. zaten iki ihtimal var öyle değil mi, ya çok fakirlerdir gecekondu mahallesidir, ya da geneleve yakın bir mahalledir ve kadınları da öyledir. "gıda çarşısını biliyorum da mahalleyi bilmiyorum, ama anladım," dedim. "işte abi, ben de 'önemli değil ben seni seviyorum' diyorum ama ikna edemiyorum kızı."

"ahmet, bırak bu işi, vakit kaybetme böyle durumlarla, sonra dönüp bakar ben napmışım ben kimi ne kadar sevmişim deyip vahlanırsın, şimdi sana çok büyük geliyordur ama geçecek," dedim. şöyle bi geçmişe gittim. "ben altı sene bekledim," dedim. "sonra noldu abi?" dedi. "davetiyesi geldi, ben de üstüne şiir yazdım, sonra günlük kabuğu yaktım ve yakarken o şiirle tutuşturdum." dedim. bizim orada birisi öldüğünde ardından okunan mevlitlerde günlük yakarlar. ama ben hiç ben kimi niye de sevmişim diye vahlanmadım. durdum.

sonra sahile gittim. ben herkesle uzun saatler geçiremem sahilde. biraz seçiciyimdir o konuda. hele bir de içki de içmiyorsam çok zordur. hint kumaşı olduğumdan değil, fıtrat icabı. yoksa beni kimler seçsin. sonra aklıma gelmiştiği geldi aklıma. sahi, o, kimseyi çok sevmiş miydi, soracak gibi oldum, soracağımı anlar gibi oldu, sormadım, söylemedi. o, benimle yaklaşık aynı dönemde yaşarken ergenliğini, ilkgençliğini, o da çok sevmişti de ondan mı böyle uzaktı, ondan mı böyle uzaklaşmak üzerine kurmuştu hayatını. onun da, "ben de ..." diye başlayan bir kocaman hikayesi var mıydı hepimizi hüzne garkedecek, olmuş olmalıydı da ben bunu zaten dinlemeyi kaldırabilir miydim o kadar seviyordumken. aklıma takıldı.

bizim zamanımızda çok sevilirdi. en yakın arkadaşınla aynı kızı severken bile çok sevilirdi. hâlâ da öyledir bazı yörelerde.

görüşürüz.

10.01.2011

iyileşmeye başladığımı canımın içki çekmesinden anlıyorum, ki bu iyileşmenin başlangıç safhasını canımın sigara çekmesi ve dumanın kokusunu almam oluşturur. askerden döndüğümden bu yana bu kadar ara vermemiştim. "dikkat!" çekilirdi, ve iki saat soğukta, tam da ocak soğuğunda ayakta eğitim aldıktan sonra komutan lutfeder ve, "bir dakika!" deyip duraklar, ki bu duraklamanın süresi de nizama tabidir, "istirahat et!" diye bağırır, beşyüz kişinin elleri ceplerine gider, bu bir dakikada soğuğun şişirdiği ve vücudu ısıtmak için kıyasıya doldurduğu böbrekleri mi boşaltacaksın, yoksa sigara mı içeceksin. dalga geçer gibi. gibisi fazla. koskoca bir ordu dalgalarla büyüyor, "kim geliyor, kim geliyor, astlarıyla üstleriyle örnek bir bölük." gerizekalılar.

beni çok mu yalnız bıraktılar sevgilim

hani insan bazen hayalin bir ucundan tutar da sonrasında sonrası kendiliğinden gelir, bana böyle olur çoğunlukla. bir kurmaca yazacağım zaman da böyle olur, banyoda otobüste tuvalette yatakta vs aklıma bir fikir tüner ve sonrasında bir bakarım ki zihnim onu kanatlandırmış, ve o an yazmam gerekir. hayal de şöyle, ben tek başıma içmeyi çok severim. haftanın bir gününü insan görmek için dışarıda geçiririm, dışarıdaysam ve akşamsa bilin ki içiyorumdur, ama bu içilen şey bana kesinlikle yetmez. o akşam ne kadar içmiş olursam olayım, ertesi gün veya başka bir gün mutlaka tek başıma içmeliyim. tek başıma içerken de kendi seçtiğim müziklerle girerim, ilk kadeh veya şişede bir şeyler karalarım, ondan sonra hiçbir şeye dokunmam, öylece dinlemeye ve içmeye devam ederim. yeterince kafayı bulmuşsam bilin ki msn'deyimdir. msn'de online isem bilin ki içiyorumdur. içmiyorsam kesinlikle online değilimdir. hiç çaktırmıyorum değil mi, ama bu hep böyle gelişir. hani şimdi, hayal dedik ya, ben bi başlarım, sevdim, çok sevdim, sevildim de, evlendik, birkaç hafta geçti, ikimiz de normal buluyoruz, sonra bana haftada bir gün tek başıma içmeyi çok görecek mi, ya da ben haftada bir gün tek başıma içip müzik dinleme ihtiyacı hissetmeye devam edecek miyim, bunlar büyük arşivsel sorular, elbette hiç önemi yok ama düşünmüyor değilim.

"gidiyorsun işte, gitmektesin
mani mi dinlemektesin
aptalım ki ağlamaktayım" bu replikler hangi filmdendir bilene iki adet bira, fıçı

duman, yürekten: bu şarkı başlar başlamaz elim mouse'a gidiyor ve hemen şarkıyı ikinci dakika ellibeşinci saniyeye getiriyorum. bunu ikiyüzelli kez yapmışımdır rahat, özellikle içerken, hemen elim hoparlörün kulağını çekip çeviriyor ve ortamdaki ses etrafı rahatsız edici boyuta geliyor ama kendimi alamıyorum. tekrar üstüne tekrar. bu pek çok şarkıya yaptığım bir uygulama. napiim, olduğu gibi sevemiyorum pek çok şeyi, illa bir tenkit illa bir koca dırdırı, üzgünüm leyla.

duman, ah: bu şarkıyı ben keşfettim desem, üstüne bir de yemin etsem, yemin ederim başım ağrımaz. sene ikibiniki aralık, ankara'dan hiç içime almadığım ama altı yıl ağzımda gevelediğim bir arkadaşımın aşkısını kusup gelmişim, tekme tokat girişmiş bana sıvılar, sabaha karşı otobüsten inip güneş doğmadan yağmurlu bir beşiktaş sabahında dördüncü kattaki öğrenci evimize girmişim, bir de ne göreyim çatı nasıl damlatıyor, ev arkadaşım seferber etmiş bütün kap kacağı, dım tıs dım tıs usul usul damlıyor, uzakdoğu işkencesi işte bu. ev arkadaşım gamsız, bendeyse her ikimize yetecek seviyede gam, işte o sıralar çatımızdaki nemin duvarımızı yıktığı gibi o gam ben yiğidi yıkıyor, pür pak ediyor. sonra bir öykü patlatıyorum sulu sepken diye, acaip iyi gidiyor duruma. öyküyü en sonda bulacaksınız, daha önce de koyup silmiş olmalıyım buraya. şimdiki zamanın bir hiçi olarak geçmişle bir kısa süre daha idare edeceğim, bahara kadar, baharda biliyorum yine gelecekler. işte o zamanlar duman'ın bu albümü çıktı, "her şeyi yak" adlı müthiş yorumlarını da içeren. ah'ı o zaman ben keşfettim. bu kadar.

blind lemon jefferson, matchbox blues: işte benim sevdiğim tarzda bir blues şarkısı. ben daha önce de ifade etmiş olmalıyım ki küçüklüğümde kibrit kutusu koleksiyonu yapardım, hatta fotoğrafını da göndermiştim dünyadaki bir kişiye. tuttum sonra büyüdüm ama kibrit kutusu gibi kızları sevmeye devam ettim, edeceğim.

chet baker, thrill is gone: şarkının yaratıcısı b.b.king'in çakıp söylediği versiyonuyla bu yorum arasında dağlar var. klasik caz dinleyemem çeşitli sebeplerden dolayı ama chet baker başka, bir de chet baker'ı nedense cesare pavese ile eş zamanlı anarım, onu dinlediğim ilk zamanlarda onu okuduğumdan olabilir. birlikte hareket ederler. severim. bu şarkıyı hayata karşı ilham beslemek amacıyla b.b.king'den dinlemek lazım gerektiğini düşünüyorum.

the tea party, temptation: aa bu şarkıda bağlama var, iyi şarkı. bu albüm de iyidir. temptation deyince aklıma tom waits gelir elbette. hepsi iyidir, hepimiz çok iyi insanlarız. sevgilim beni neden yalnız bıraktın.

turgay özüfler, ah helidoni mou: sait faik öykülerinden kalma bir alışkanlıkla aşık olduğum rum kadınlarına adıyorum bu enstrümantal çileyi, onları hiç görmemiş olsam da. ah helidoni mou, kes bu kordonu, bunu bir yerden hatırlayan var mı?

moby, dream about me: moby bu, az değil. büyük adamdır gözümde, büyük balıktır. çok büyük. bu şarkıya gerçekten yakılır.

the whitest boy alive, island: evet bu son dönemlerin concon grubu da mayıs sonunda istanbul'da nevizade'de şahika tarzı bir yerin terasında karşılıklı içmek için müthiş bir bahane. ben olsam hiç durmaz sürkeli çalardım, öyle bir ortamı bulmuşum, daha ne isteyim.

tofiq guliyev, sene de qalmaz: bu yorum beni şöyle bir uzbekistan'a kırgızistan'a kazakistan'a gönderir, ama kapıyı kapalı bulur ve geri dönerim.

cesaria evora, bia d'lulucha: benim de ilk olarak ausencia ile tanıdığım bu halam, bu şarkısıyla epey bir sabah benimle dans etti, halalarla dans etmenin tadı başkadır. onlar kızları gibi değildir, gülmeyi bilirler. gülen kadınları seviyorum, gülen insanları seviyorum. bir kadın gülmeyi bilmelidir. bazı şarkılar öyledir, o çalarken karşınızda bir ihtimal oturuyorsa o ihtimal evrensel bir gerçeğe döner, size de olmalı bu, izin verin.

markos vamvakaris, mavra matia mavra fridhia: yunan ezgilerine uğramadan geçemedi winamp. bu bindokuzyüzotuzlardan kalma amcada ise sadece yunan melodizmi yok, ekstradan akdenize uzanan bir kısrak başı var, portekiz fadolarının tadını almanız bile mümkün buzukiyi dinlerken.

üç hürel, son günümüz: türk popunun medar-ı iftiharı ve aşılamamış bir topluluğu olarak çok sevip çok saydığım bu grubun yine önde gelen şarkılarından biri. iyi bir veda oldu bu post için. bu adamda harika bir ses rengi var. tayf mübarek.

bu da hediye:



M. yöresinde deniz otlarından ve kabuklarından elde edilen İsmiLazımDeğil kişi mizacı; safra, muhat (balgam), kan (dem) ve sevdadan üretilip, yurt odalarında ve nemli binalarda eskitilmiştir. Alkole batırıp duman altında saklayınız.
Suyuk


Sulu Sepken

Şimdi hatırlıyorum da, ağlamaktan gözlerim şişmiş miydi acaba? Fark etmişler miydi ağladığımı, fark edip sana söylemişler miydi; Rıza çok kötüydü dün akşam, hastaneye kaldırdık, diye. Acımış mıydın bana? Sarhoştum, hatırlamıyorum.

Kanunî Rıza Paşa, çıktığı Ankara seferinden büyük kayıp ve yenilgiyle döndü sayın edebiyat tarihi öğrencileri. Kendi kendine koyduğu, kafasında hepsinin kellesi başına birer ampul yaktığı, beraber yatıp kalktığı ancak kimsenin oralı bile olmadığı şifahi maddelerden oluşan kanunlarıyla İstanbul’dan Ankara’ya dostlarını ziyarete çıkmıştı.

Orada, kahpe Bizans asıllı olduğunu sonradan keşfettiği bir kadınla tanıştı. Tabii bu gönülçelene karşı ne kanun kaldı ne hesap kitap; defteri dürüldü, o kış ortasında yegâne ısıtıcısı olan ciğeri söküldü bu devletlere taş çıkartacak güzel tarafından. Ardından da sadece şuh bir kahkaha bırakmasın mı! İstanbul’a geri dönüş için yeterli cesareti topladıktan sonra, bıraktığı şehrin Yıldırım Beyazıt’tan bu yana gelen lanetinin kendisini de vurduğunu düşündü trende, rakının yaverliğinde. Ha Timurlenk, ha ÇileOPapatya.

Döndüğünde de tabiat kanunları yakasına yapıştı Paşa’nın. Sabaha karşı trenden indiğinde şehir acayip yağmurduyordu. Rumeli Ovası sise gömülmüş, yağmurun yansımalarıyla aydınlanmaya çalışıyordu. Bu yoğun yağmuru, Bolu Dağı’nın zirvesine astığını sanarak geçici bir rahatlık yaşadığı ve fakat aslında başkentten bu yana onu takip eden terk edilmişlik yumağına yordu. Buna benzer, ha bire bir şeyleri bir şeylere yorar, oralardan kendine yeni yeni kanunlar ve kararlar tasarlar, kafasında ölçüp biçip, nice faniyi hayalgücünün darağacında asardı. Yorduğu şeylerle en çok da kendini yorardı ya, doğası böyleydi Paşa’nın.

Yağmurdan ve yakasını bir türlü bırakmayan terk edilmişlik yumağından kaçmak için bir an önce son kattaki dairesine sığınmak istiyordu. Ev arkadaşını uyandırmamak için kapıyı sessizce açtı ve odasına girdi. Işığı açtığında, dışarıdaki yağmurun yoğunluğu çok azalmış bir biçimde, adeta bir piyangonun teselli ikramiyesiymişçesine odasında da yağdığını fark etti. Ne var ki; ev arkadaşı bu durumu daha önce keşfetmiş olduğundan, pencere kenarındaki yatağının üzerine saray mutfağından geniş tencereler siper etmişti; kornişlerden damla damla mermi yağıyordu... Paşa duraksadı, bütün çağların kızgın adamlarının diline doladığı sunturlu birkaç küfür savurdu. “Fesuphanallah,” buyurmayı ihmal etmedi cümlenin sonunda… Yıldırım’ın gözyaşlarıydı bunlar, kesin… bırakmamıştı işte peşini... Morali bozuldu, hanedanın tek üyesi olduğundan ve hemen yan odada kıçını devirip yatmış, atlarını otlatırken bir ağacın altında uyuyakalmış seyis gibi horuldayan ev arkadaşından ne köy olurdu ne kasaba, ne sadrazam ne veziriazam.

Yalnız kalmak istemedi, sabah sabah uykusu da kaçmıştı, en iyisi milattan beri arkadaşı olan Hüseyin’e gitmekti; komşu komşunun bazen kahvaltısına da muhtaç olabilirdi. İki sokak yürüyüp zili çaldı. Paşa’nın yaveri Hüseyin’in gözlerinden biri açılmış diğeri de açılmak üzereydi kapıyı açtığında. “Hayırdır lan!” dedi. Paşa, bu kaba karşılamaya karşın istifini bozmadı; bozgun yemiş, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş olsa dahi, o hâlâ Kanunî Rıza Paşa’ydı.
Hiç konuşmadan içeri girdi. Hüseyin tuvalete gittiği sırada müstakbel zevcesi uyanıp, “Kimmiş o hayatım?” diye seslendi: “Rıza’ymış canım.” Hemen kalktı Feride Hatun. ‘Hayırlı sabahlar’ı bırak, zamaneye uygun ‘günaydın’ bile demeden, “Rıza, ayrılmışsınız?” dedi. Şaşırdı Paşa, ne çabuk ulaştırmışlardı güvercinler haberi. İçindeki ateşi harladı, dumanıyla okkalı bir küfür daha gönderdi Ankara’nın burçlarına. “Öyle oldu,” dedi.

Kahvaltıda ayrıntıları anlattı. Başlangıçta birer tırtılken Susam Sultan’ı coşturan; ve Paşa’nın bütün temkinliliğini, kanunu, dinini kitabını alaşağı eden, sonsuz biat etmiş bir yeniçeri ordusuna benzeyen aşk böcüklerinin, birden nasıl olup da Sultan’ın midesinde semirerek, rengarenk kelebeklere değil de, isyan eden hamamböceklerine dönüştüğünü anlayamadığını ve sonunda zaten elinde zar zor tuttuğu kara parçalarını da orada bıraktığını anlattı… Doğanın rutubet teorisi gözlerine hükmetti Paşa’nın…

Hüseyin ve Feride, Rıza’yı yalnız bırakmanın sakıncalı olacağını düşündüklerinden o akşam onlarda kalmasını istediler. Kendine gelir diye de iki bira içirdiler. Eve gitmeye kararlıydı Paşa, dediği de dedikti ayrıca. Zaten kafasına yağan sazlı sözlü sağanaklar, eve gidip iki bira daha içerek rahat bir uyku çekmesini, ertesi gün de elinde kalan son sokakları saymasını emretmişti. Susam Sultan bütün sokaklarını dolaşmış olsaydı, onu terk edemezdi.

Hüseyinlerden kalkıp evine vardığında, tam şehrin anahtarını yerleştirmişti ki kapının altından sular aktığını fark etti. Yooo, bu kadar rutubet fazlaydı; sarayın çatısı uçmuştu da yağmur içeri mi yağmıştı tümden, yoksa içindeki iki bira hacminden ibaret olan sarhoş deniz, Paşa’nın sultankayığını bu şiddette sanrıya yol açacak kadar mı dalgalandırıyordu… Anahtarı çevirdi, sağ ayağı bir su birikintisine doğru gömüldü, sonra da diğeri… Işığı açtı. Sarayı su basmıştı ve hamam-ı hümayundan gelen su sesleri her yerde yankılanıyordu. İki ayağında on balık büyüdü banyoya gidip, kim bilir ne zamandır açık olan musluğu kapatana kadar… Hemen ev arkadaşını aradı, söylediğine göre gündüz sular kesikti ve dışarıda yağan yağmura nispet yaparcasına ikisinin de beyninde şimşekler çaktı; telefon dalgalarıyla, Rıza’dan ev arkadaşına, Rıza’dan ev arkadaşına, küfürler iletildi… “Çabuk buraya gel.”

Hayatın böyle dramatik bir olayı bu kadar sulandırması çok ilginçti.

O sırada önünden bir terlik geçti gitti Paşa’nın, kayık misali. Bunu Susam Sultan hediye etmişti ayacıkları üşümesin diye. Duygulandı… Biraz vakit olsa, üzerine sövgülerini yazdığı bir kâğıttan yapacağı gemiyi, sarayın içinden geçen nehre bırakıp, ‘şu terliği takip et’ der miydi, veya bu da durumun vahametine bir olta mı sallardı, bilemiyordu.

Birkaç dakikaya geldi ev arkadaşı. Sular kesikken musluğu açık bırakmıştı ve olan olmuştu. Evdeki, pardon, saraydaki suyu kovalarla camdan beş kat aşağı boşaltarak tahliye ettiler. Hüseyinlere gitti o gece Rıza. Ev arkadaşı da sevgilisine.
Anlaşılmıştı... Fetret Devri kaçınılmazdı; tebdil-i mekân ilk umuttu.
Ertesi gün, sular çekilince başka bir eve çıkmaya karar verdiler.

Kanunları olduğu gibi çeşitli ritüelleri vardı Paşa’nın, ‘taşınmak’ ayininde olduğu gibi. Müzik açtı, birkaç bira aldı eşyalarını kolilerken. Ev arkadaşı işten gelene kadar sakin sakin yapacaktı bu işi. Her ganimette gözleri doldu, birer yudum aldı, şarkılar dalga dalga yayıldı. Yardıma gelecek olan Reşat’a telefonda şarap ısmarladı. Hüseyin de çıktı geldi birkaç birayla. Herkes bir tarafını işgal etti sarayın. Saray orkestrası ‘yârin bu kadar cevri gelir miydi hayale’ diye inlerken… Koliler, bantlar, çuvallar, battal boy çöp poşetleri. Bir taraftan da alkoller. Kafayı buldu Paşa. Fena buldu hem de…

En son gömme dolabın içindeki giysileri katlarken görülmüştü, sonra da dolabın içinden yükselen hıçkırık sesleri, ‘yüreğim kanıyor’. Tuzlu sular, yağmur suları, biralar, şaraplar, kanlar, bütün salgılar*, hepsi birbirine karıştı.
“Paşa Çıplak!” diye bağırdı sırılsıklam muzip bir tahtakurusu.

Tebâ el koymadı duruma, sustular, üzüldüler. Ev toplandı o gömülmüş hıçkırırken. Gece oldu. Evi o halde bırakıp ertesi gün gelerek boşaltma kararı aldılar. Rıza’yı hiç, bu kadar (parantez içinde) görmemişlerdi… çıkardılar… kendi aralarında konuşup en yakın ev olan Hüseyinlerinkine götürülmesinde sözleştiler.

Gidemedi oraya kadar bile. Gözlerini kapayamadı. Daha da ağlayamadı. İçinden hiçbir şey çıkaramadı Rıza. Birikti, birikti, birikti…

“Alkol koması,” dedi başmabeyinci. Sabaha karşı serum yarılanmıştı ki kendine geldi Kanunî Rıza Paşa. Nöbet değiştiren hemşirelerden biri sordu Hüseyin’e, “Ne oldu arkadaşınıza?” “Şarapla birayı karıştırdı da ondan oldu herhalde.” “Biz de karıştırıyoruz ama bize bir şey olmuyor,” dedi kötü kalpli cadı.

Oysa, altı üstü ormanda yediği elmadan zehirlenmişti Kurbağa Prens.


* * *


“Ananne, ben Fetret Devri’nden çıkana kadar bana ‘Paşam’ deme, olur mu?”

“O ne ki oğlum?”









* Ortaçağ Avrupası’nda geçerli olan felsefeye göre, evreni oluşturan ve ‘anasır-ı erbaa’ olarak anılan ateş, su, hava ve toprak insanın dış dengesini sağlarken, ‘ahlât-ı erbaa’ olarak anılan ve mizacı oluşturduğuna inanılan salgılar kişinin iç dengesini oluşturur. Bu salgılar safra (sarı), balgam, dem (kan) ve sevda (kara safra)’dır ve ideal insanda her salgının eşit miktarda bulunduğu görüşü egemendir. Salgılardan birinin eksik ya da fazla olması halinde kişi asabi, ağır tabiatlı, sıcakkanlı ya da melankolik mizaçlı olabilir.










9.01.2011

altı günlük bitmez tükenmez bir mesai sarhoşluğunun ardından, üzerinize afiyet biraz soğuk almışlığımdan dışarı da çıkamadığımdan, bloga uğramayayım da napayım. film de izlemek istemiyorum. müzik varsa yoksa müzik. ve dua, işyerinde bir sorun çıkmasın da çağırmasınlar. sizlerle bir oyun mu oynasak, ya da çoğunlukla gibi kendi kendime mi oynasam.

evet izmir'i tek başıma elime yüzüme bulaştırdım, içinden çıkamadım, yardım istedim sadece, olmadı.

şarkılara mı baksak biraz winamp'ın insafına göre. klavyedeki "b" tuşu shuffle modundaki winamp'ta sıradaki şarkıya geçer, "z" tuşu ise bir önceki şarkıyı tekrar çalar, bunu bilmek epey iyi bir şeydir. en azından ben çok faydalandım.

stevie wonder, superstition: funky bir ritm. fena değil pazar günü.

the cure, close to me: iyidir iyi. bu grubun baslarını herkes gibi ben de çok seviyorum. hoparlörlerim de tazeyken, the holy hour dinlemeden geçmeyeyim en iyisi. bu arada bu faith albümü bindokuzyüzsensenbir'de çıkmıştı diye hatırlıyorum. ben doğduğum yıl. ne demiş müslüm gürses, yağmurlu bir günde doğdum anamdan, gökler ağlıyordu ben doğdum diye. evet evet bu albüm yağmurlu bir havaya ve lise yıllarında geri vokallerinde öpüşülen izbe kafelerin kasvetlerine pek uygun, ki benim lise yıllarımda böyle bir hayatım olmadı, kafe köşelerinde öpüşmekten ziyade yollarda öpüşmeyi kesinlikle tercih ederim laf aramızda. müslüm gürses demişken bir hileyle ona geçebiliriz.

müslüm gürses, hangimiz sevmedik: görece hareketli olan bu şarkı, kafası özellikle keyifliyken daha bir keyif verir insana. sarhoşken araba kullanma isteği doğurur içinde. sarhoşken araba kullanmak konusunda iki kez ceza aldım, bunun hoş olmadığının farkındayım, napayım dünyadan çıkış yollarını sarhoşken daha içim rahat arıyorum ve ama duvara karşı'da depeche mode'un i feel you'suyla açılan sarhoş ve arabalı sahnesini unutamıyorum. o halde buna geçelim.

depeche mode, i feel you: bu şarkının placebo coverı da vardı, tam da brian molko havasında bir şarkı gerçekten de, ama orijinalinin yeri ayrı elbette. shuffle please;

thao with the get down stay down, bag of hammers: ne biçim bir ismi var bu grubun, bir albümüyle arşivimde yer eden bu grubun aynı albümden en beğendiğim şarkısıdır bu, indie kavramıyla tekrar tanıştırıyor bizi.

ilhan irem, dua: oha, biraz sert bir geçiş oldu yerli müziğe. ama iyi şarkıdır, hem de epey iyi. ilhan irem deyince de aklıma boşver arkadaş filmi gelir. tarık akan ve güzelliğinin doruklarında bir selma güneri seyrederiz bu filmde. fonda hep ilhan irem'in plaktan çalındığı özellikle gözlenen boşver arkadaş şarkısı. böylesi tek şarkı üstüne bina edilmiş filmleri de ayrı bir severim eğer o şarkı güzelse. ama bu filmde selma güneri'nin bulunması, benim için filmin defalarca izlenirliğini, özellikle de tarık akan'ın boşver arkadaş çaldığı bir sahnede onu tokatlayarak yaptığına pişman ettiği sahnesiyle arttırıyor. selma güneri'nin varisi olarak, yani pek çok kimsenin güzel bulmadığı, güzel bulanlara şaşırdığı bir kadın olarak, ama benim güzellik anlayışıma tam da uyduğu için, şimdilerde ceren moray'ı gösteriyorum. pek çok kişinin ismini bile bilmemesi önemli ve kendiliğinden bir kriter elbette. selma güneri deyince kadir inanır'la oynadığı gaddar ve özellikle askerin dönüşü adlı filmleri de unutmamak lazım. askerin dönüşü'nü izlememiş biri eksiktir bana kalırsa, tamamlarız o ayrı mesele.

metro, son gidişim: kesmeşeker'lerin murat çekem ve mercury'lerin kramp'ların fink attığı tarihlerden bir doksanlar grubu, yumuşak, alımlı, basit bir müzik. avucumda gökyüzü adlı albümde yer alan bu şarkı ve hemen öncesindeki siyah kadın adlı şarkılar, yok yok bu albümün tümü başarılı. platonik bir pazar günü albümü, bahara daha varken.

george mcrae, rock your baby: evet bu soul klasiği, taa yetmişli yılların ilklerinden kalma. iliklerin alkolle sıvılandırılmasına teşne, keyifli, dansa yönelik bir şarkı, nitekim hatırlayacaklar olacaklardır ne güzel günlere gebe olduğunu bu şarkının. plağı da vardı bende.

taksim trio, gitti de gitti: of, müthiş bir orhan gencebay bestesi olan bu şarkı, bu grubun enstrümantal yorumuyla bir kez daha canlanmış, aslına rücu etmiş. çarpıcı bir yorum, özellikle girişteki elektrobağlamanın kalın tonları ve hüsnü'nün klarneti, aradaki kanun solo da grubun "biz bir şey yapmadık, şarkı zaten iyiydi," demeye getirdiklerinin delili gibi.

l'ham de foc, historia curta d'un vent: yerel esintiler, özellikle semah usüllü bağlama esintileri taşıyan bu şarkı ve bu grubun yaptığı diğer şarkılar, oturup soluklanmalık.

saban bajramovic, pena: evet güzel bir tercih sevgili winamp. bu şarkı söylerken ağzından sigara dumanları ve katranlar çıkaran çingene amcamız, bizim şarapçı sülo'ya çok benzettiğimden midir nedir, severim. roman milli marşı olan djelem djelem yorumu ise önceki yorumcular dinlenince epey ilginç gelir insana.

placebo, commercial for levi: black market music albümündeki versiyonu kesinlikle akustik versiyonundan daha tercih edilesidir benim için, plase don't die, evet bence de.

keb' mo', am i wrong: benim anladığım bağlamda blues yapmayan, john lee hooker sınıfında kabul ettiğim bu güzel amca bu klasiği epey güzel icra ediyor. yine de blues deyince benim aklıma keb' mo'dan ziyade mississippi john hurt, skip james, blind willie johnson filan gelir.

bob dylan, tangled up in blue: of of, hemen şarkıyı değiştiriyorum, uzun zamandır dinlemediğim amcamdan istek yapıyorum, blowin in the wind. how many times must a man look up, before he can see the sky.

metin alkanlı, gül dalında öten: ikibindörtte miydi neydi, incesaz, eylül şarkıları adlı ikinci albümünde bu şarkıyı yorumlamıştı. ben o sıralar tam bir incesaz fanatiğiydim, albümleri çıkar çıkmaz alırdım, hâlâ da alırım ama eski şevkle değil. hangi albümde kırklar dağının düzü adlı türküyü yorumlayacaklar diye bekler dururdum. bu türkü kırması şarkıyı da ilk olarak onlardan duymuştum fakat o sıralar meğer arşivimde böyle bir cevher varmış da farkında değilmişim. dünyada nefret ettiğim ve nefretimin sonsuza dek süreceğinden emin olduğum kişilerden olan ercan saatçi öncülüğünde üç serilik bir altın mikrofon albümü hazırlanmıştı. hatırladığım kadarıyla '65-'66-'67 senelerinde altın mikrofon yarışmalarında ödül alan şarkıları içeriyordu bu seri, ve bu metin alkanlı yorumu da ordan kalmadır. beni fena eder, ince gitar soloları içeren bu altı dakikalık şarkı bir şarkının hakkı nasıl verilire emsal teşkil eder.

ayşe tütüncü, mutluluk: sehr schön. mehmet güreli ve hatırlayamadığım iki kişinin daha katılımıyla hazırlanan bu vapurlar-blues albümünden nadide bir parça. dinlemeli, o zamanlar eve yalnız dönenlere adamıştım bu şarkıyı, peh, hiçbir şey değişmemiş yedi sekiz senedir.

arto tunç, damla damla gözyaşları: izlediğim kötü bir filmin bana kazandırdığı sanatçılardan biridir arto tunçboyacıyan ve bu şarkı da gönlümde onun en iyisidir. okan bayülgen ve mali erbil'in oynadığı hemşo adlı filmin müzikleri beni fena sarsmıştı ve çoğunlukla yaptığımız gibi sonuna kadar bekledim kim ne çalmış diye. orda topun poşetten çıkıp düştüğü bir sahne vardır ve bu şarkı orada girer devreye. on numara. sanatçının aile muhabbeti adlı albümündedir.

çağdaş türkü, yarın gece: hımm, bu dinlemesi zor şarkı, dinlendiğinde acıtan şarkı epey epey eski. tolga çandar'ın sesinden. bu tarihler bu albümü keşfetmemle birlikte haydar ergülen'in beni anladığına kanaat getirdiğim ve artık şiirlerini okumayı bitirdiğim tarihlerdir. daha sonra sadece kuzguncuk oteli'ni birkaç kez dönüp dönüp okudum o kadar. ondan sonra yolum ahmet erhan, birhan keskin ve didem madak kavşağında didem madak'ın yönünü seçtiğim bir yoldur. yine de hepsi sağolsun, severim.

enrico macias, aux talons de ses souliers: keyifli. bizdeki sev kardeşim'e tekabül eden, bu sesini çok beğendiğim amcadan. adieu mon pays'le tanışmamı ve kendisine hayranlık uyandırmamı sağlayan şarkı. taksim şarkıları toplama albümünde yer almış ilk olarak arşivimde.

barış manço, çoban yıldızı: oy oy, sarı çizmeli mehmet ağa albümünün bende en öne çıkan şarkısı, geri vokalde kuş cıvıltıları, enstrümantal. barış manço'nun bir türlü keşfedilemeyen, müziğe başladığı dönemlerin de havasına uygun müthiş psychedelic ruhunun geç kalmış bir temsili. şimdilerde baba zula filan seviyorum ya, barış manço bu adamların yaptığı müziğin yerli temelini taa o zamanlar atmıştır, erkin koray'la birlikte. ama örnek verirsek, erkin koray mogwai iken barış manço godspeed you! black emperor'dur.

nusrat fateh ali khan & eddie vedder, the long road: bu da müthiş bir birliktelik. ses ve saz birlikteliği, hepsi bir arada.

böyle bir yazının hiç bitmeyeceğini elbet biliyoruz. daha çok yolumuz var. şimdi lütfen bana old and wise'ı çal.

8.01.2011

tabii o zamanlar yeşil çay yok. o zamanlar nutella da bu denli objet petit a'ya, bir fetiş nesnesine dönüşmemiş, hatta o zamanlar nutella da yok, varsa bile bizim evlerimiz için çok lüks, annelerimizin kendi elleriyle yaptıkları şokella!lardan diş macunu tipli çokokrem'e ya da sarelle'ye terfi edebilsek sevineceğiz. o zamanlar eddie vedder & bruce springsteen my hometown söylüyor. ben de buna içleniyorum. pekala.

kapı komşum kapımı çaldı, "bıçağını versene," dedi. verdim, "sende kalabilir." dedim. bugün kapı komşumla ikimiz de çalıştıktan sonra dedik ki evde meyve yok kahvaltılık malzeme yok, en yakın ilçeye inip bir şeyler alalım. benim boğazım iki günden bu yana çok kötü. tom waits o buharlı lokomotifli sesiyle halt etmiş. bugün bir arkadaşım sabah günaydın'ımı ve ardından sesimi duyunca aynen şöyle dedi: "kesinlikle bir kızla bu ses tonunu paylaşmalısın, ama lütfen telefonda, yüzünü görmesin." epey güldüm, öğleye kadar idare etti bana bu tatil gününde mesaiye rağmen. sabahtan beri boğazım ağrımadan sigara içebilmek için bitki çayı üstüne bitki çayı yapıyorum. içimi bi bitki örtüsü bi de duman kapladı, farkındayım ama içmeden olmuyor işte. ha bir de bitki çaylarına karıştırdığım kaşıklarca bal. umarım bu gece bu ballar beni rüyamda erotizmin doruklarına çıkarmazlar.

söylemesi ayıp kivi almıştık, bilirsiniz c vitamini canavarı. öyle diyolar. hastalık da başa geldi bi kere. theraflu'ya sardım olmadı. kiviyi denedim. kivi mevsimi açıldı işte. bir haftadır da içki içmemiştim, bugün sesine noldu diyen müdürüm, içtin di mi buzlu rakıları, dedi. babam sesimi duysa o da aynı tepkiyi verirdi. ne alakası var. içmiyorum işte artık, en azından eskisi gibi. bıçağımı komşuma vermiştim. aklıma ne geldi biliyo musun, bizim askerde en çok yediğimiz şey, havuç kızartması ve kiviydi. neredeyse her yemekte bunlar vardı. bıçak kullanmak yasaktı. hatta bu yüzden bir keresinde bir kavgada atelyeden yürüttüğüm tornavidayı bıçak niyetine kullanmak zorunda kalmıştım. ben kızdırmaya gelmem, ve üç senede bi kere kızarım. kiviyi kaşıkla soymakta üstüme yoktu, işte aklıma bu geldi.

tabii o zamanlar bıçak yok. askerlik bana bunu da öğretti. bravo ona.

neymiş de blog yazmayı bırakacakmışım. nerden esti ki. sanki başka bir dünyam varmış gibi. al işte gerisingeri döndüm. bu vesileyle kimlerin okuduğunu da öğrenmiş olduk iyi mi.

o zamanlar şarapçı sülo var bir de. büyük amcam. annemin amcası. idollerimden biri. içer içer içer. oturur ve içer. karısı yarım dünya, ama gençlik fotoğraflarıyla bir keşfedilseymiş hani audrey hepburn'müş, anna karina'ymış, hepsi halt ederdi. kızından biliyorum, torunlarına bakınca emin oluyorum. karısı söylenir durur, ve ona karısı bile şarapçı sülo der, oğlu da sülo der lafı geçince. o habire içer, kızı evlenirken düğün merasiminde bile kılını kıpırdatmaz, gözünü şişesinden ayırmaz.

everybody else's just green. bloguna takayım, sana bir şey olmasın evlat. alkol yok. kafamda çeşitli bitki çayları. şerbetlenmek istiyordum halbuki bu cumartesi akşamı. şimdiyse şeyi söylüyor eddie vedder, long nights.

3.01.2011

dik duran boş pet şişelerden daha gıcığı yoktur, her an devrilebilirler. çağımızda marlboro'yu camel'dan daha içilesi buluyorum, bunu diyen camel'ın camel olduğu zamanlardaki tiryakisi, o günlerin şanını yiyor hâlâ. o logo camel'ı terk ettiği günden bu yana kendine gelemedi camel, her gün içilir durur.

kahvelerimizi koyduk ve birbirimize ilerledik. -işte bu kocaman bir düş-.

değerli dostlarım, bu blog kendi rızasıyla ve hiçbir baskı altında kalmadan burada yayın hayatına son vermiştir. hiç kimse sorumlu değildir. yayına başladığı dörtbuçuk kadar yıl öncesinden bu yana takip edenlere, katkıda bulunanlara, header yapanlara, paylaşanlara, okuyanlara, tiksinenlere, nefret edenlere, sevenlere sevilenlere, dünyanın tüm kadınlarına teşekkür ederim. ... sevdiğim bir yazar yazmayı bıraktığında ve haber dahi vermediğinde kendimi daha da yalnız hissettiğimden, bunu ben böyle yaşadığımdan, böyle bir açıklama yapma ve veda etme gereği duydum, ama neyzen tevfik'in kendi sesinden gerçekleşen cızırtılı bir ses kaydında üstad diyor ki: geçer.

bu blog sizlerin de farkında olduğu gibi kısır bir anlatı döngüsüne girdi. ben de maddi ve manevi olarak aynı döngüde olduğumdan ve blog artık bana kaçış keyfi vermediğinden, geçmişini anlata anlata bitiremeyen yazarlardan da pek hazzetmediğimden burada tadında bırakmayı uygun gördük biz ailecek, efkar'ın eleman'ın kamil'in ahmet'in ali'nin mustafa'nın telefon'un hepsinin selamı var. ... blogun ilk zamanlarında burada olanlar bilir ki bu yazmalı günlüğün amacı bana beraber içki içmek için arkadaş olacak birilerini bulmaktı. bunu yüzyüze gerçekleştirdiğim kişi sayısı iki oldu, gelecekte gerçekleştireceğimi umduğum kişi sayısı da iki oldu. bazılarıyla da msn semalarında haftanın alkollü günlerinde eyledik bu keyifli eylemi, dostlar sağolsun. ... karşılığını beklemeden şarkı göndermek, birlikte içki içme teklifinde bulunmak, ve bilumum mektubat için adresim thealph@yahoo.com dur. alıntı yapmak, kestirip atmak, küfretmek, bodoslama dalmak, ağlayıp sızlamak, gülmek, vs. için de başvuru adresi aynıdır.

sağlıcakla kalın. mutedil olun.

2.01.2011

tanıştığımıza memnun olsak ya

neden ensenden soğuk damlıyor bu gece. mesela keith richards'ı ya da atıyorum tim burton'u neden seviyor olduğumu düşünüyorum günlerdir: benim yapamadıklarımı yapabildikleri için olmasa gerek, daha başka bir şey var bu havalarda. biliyorum beni hep bu havalar. bazen diyorum nolur ki. hep böyle misindir, hep böyle sallanan bir çift baykuş tipli kolye gibi. hep böyle miyimdir, hep böyle sallanan bir baykuş kafası gibi, içe çekilmiş. kocaman bir kafam var, apaçık bir alnım. i remember felan diyor şarkıda. feminen bir ifade di mi felan.

hep böyle miskin misindir. mışkin diye bir karakter olmak gidiyor içimden bazen. burdan oraya ne kadar yazar acaba. karnı filan ağrır mesela sizlerin. bir şarkı çalarsınız. gecenin bir yarımında kapı çalar gibi olur, cama tıklar gibi olur bi rüzgar, ürperirim ben de bazen. kafaları berenin yakıştığı ve yakışmadığı kafalar olarak ikiye ayırıyorum. saçları berenin altından sarkan ve sarkmayan saçlar olarak ortadan ikiye ayırıyorum. ortaikide başıma gelen bir hastalıkla ortadan ikiye ayrılıyorum. kısa boylu erkeklere uzun saçın yakışmadığı ne kadar malumumuz. bir de şey var, üstümüze yeni bir giysi alıyoruz fakat onu denerken ayna karşısında yaptığımız ilk bakış yüzümüz ve saçlarımıza yönelik oluyor. ondan sonra belki giysi kazak pantolon tişört gömlek.

sen bunları nerden biliyorsun. kayıtta mıyız. bana iyi davranmaman için bir sebep göremiyorum. ben kimseye bir şey yapmadım. benim yükselenim ahmet. kapının arasına terlik sıkıştırdığımı fark etmedin mi, ne vardı dönüp gidecek, evdeydim ben oysa. yemek yedikten sonra afiyet olması kaçınılmazdır biliyosunuz. eğer mesajına hemen cevap vermiyosam bil ki kendime kontör yüklüyorumdur. kıyafetlerimi aşık olma dönemlerimde yenilerim, üstümdekiler korkarım yakında yama isteyecek.

bu neye benziyor biliyo musun, sen bir kağıda serçe çizersin sözgelimi, bakanlar kanarya zanneder, sen bir turunç çizersin, onlar bergamot zanneder, tutup reçelini yaparsın sen de, ne güzel olur. reçel yapmasını bilmek gibisi var mı. hanenize ay doğacak ve ekstradan on puan ilave edilecek. elinde akşamdan kalma milli piyango biletiyle yeni yılın ilk resmî gününün gazete sayfalarını yoklayan ve ardından boşluğa doğru bir sigara yakan bir baba kadar dokunaklı bir sahne çoktur. benim babam sigara içmez, annem de içmez, kardeşim de. blues dinleyemiyorsam bil ki kötü vaktimdeyimdir.

misafirliğe gidilen evlerde kolonya ve şekeri kimin dağıttığı çok önemlidir. toplumsal bir sorumluluk bu. günümüzde her şey. yazılmaktan ne kadar da uzak günler bunlar.

kibrit ister misiniz?