ama arkadaşlar iyidir



31.07.2011

gel bana güle güle de
kaç kurtul benden
hırsız polis
iyi polis kötü polis
erkek adama erkek damat
adanalıyık
erkek adamın erkek oğlu
keban barajı
nil nehri ve amazonlar
ontario gölü
kerem
aşık ve başka bir şey olmak
kaşık pozisyonu
terket benden
konuş benimle
beni sev
balkona çık
kurtar kendini benden
at beni
erkek adı bulut
kız adı harika
marital status
yaz ve mevsim

ağlıyorum yine nilüfer söylüyor. kendime karşıdaki çaycıdan megafonla bi nilüfer söyledim. söylemeye ve konuşmaya devam ediyorum. hayat beni buna itiyor. aşk bir havuzdur içine aptallar düşer, ama beni ittiler. ne kadar da ergendik tanrım. tanrım bizi niye o kadar ergen yarattın. mesela selçuk alagöz ve orkestrası bindokuzyüzaltmış sonlarından bu yana ararım diyor. hatta ekliyor, sorarım, ıssız gecelerde, sevgilim nerde. yatak o kadar küçük olmalıydı ki yaz maz demeden düşmeyelim diye birbirimize sımsıkı sarılarak uyumalıydık, seviştikten sonra bile. halbuki ben kokun üstümden hiç eksik olmasın diye hayal tarıyordum.

rıfat ya da rifat neyse de rafet hakkaten garip isim. kuşlar özellikleri yazları otogarlarda cinnet getiriyorlar, geçiriyorlar, ikisini de kabul ediyor tdk. ayrıca susamak da en çabuk bulaşan hastalıklardan biri, birincisi esnemek. şeffaf askılı sutyen, boncuklu askılı sutyen, bunlar yanlış hareketler. bazen bu ne güzel kız diyorum, yanındaki annesine bakınca soğuyorum.

klimalar tıp tıp su damlatırken saatlerin ilerliyor olmasına tekabül ediyor bu. pazarlarda hâlâ çocuklar sebze meyve satıyor, manavlar çok pahalı biz o yüzden halk pazarından alışveriş yapıyoruz ve ilçeden ilçeye pazarın hangi gün kurulduğu değişiyor, yeni taşındığımız ilçede ilk buna uyum sağlıyoruz. charlotte hâlâ sometimes.

her şeyin bi önizlemesi bi fragmanı bi bi şeyi var ama hayatın yok. reva mı bu tanrıdan. tanrıdan diledim bu kadar dilek hem.

30.07.2011


yakınlarda bu bitkiyi gören tanıyan var mı? bu bitki benim yıllardır adını arayıp sorduğum ama bir türlü resmi veri elde edemediğim bir bitkidir, denizkıyılarında yaşayan köylüler bile isim takmamış buna, geçenlerde nerden baksan yüz yaşında bi teyzeye sordum, bilemedi. yurdumuzun şahitleri olduğum güney ege kıyılarında bolca rastlamışlığım ve kokusuna mest olmuşluğum vardır. zaten kokusu dışında dikkat çekici herhangi bir yönü yoktur. epey ağır bir kokusu vardır ve çoğunluk tarafından sevileceğini sanmıyorum. ama ben sevdim, sevmekdeyim. şimdi şu vakitte nerden bulduğumu sorarsanız, karşıya istasyona geçmiştim, orda yol kenarında bir koku cezbetti, ve hemen fotoğrafladım. adını öğrenebilene bir kasa bira benden.

masa örtüsü defaulttur, aman diyeyim.
bulunca dinlediğim bazı şarkıların devamı

erkut taçkın - beyaz ev: hoparlörde duyar duymaz beni bu yazı silsilesinin devamına iten şarkı oldu bu bugün için. bu yazı dizisinin daha önceki bölümlerinde de dinlemiş olabilirim, fark etmez, ne de olsa burda bizbizeyiz. evet bu şarkı benim için tahrip gücü epey yüksek bir şarkı. sanatçının diğer hiçbir şarkısından aynı etkiyi alabildiğimi söyleyemem. hemen ilk duyduğum zaman ve şartlardan bahsedeyim. sene ikibiniki olmalı, taksim'de cumhuriyet meyhanesi'nden biraz daha aşağı doğru ilerlersen sahibinin sesi adlı bir mekanı görürdün. bana orayı o ara takıldığım dergideki arkadaşlar öğretti. sonra ben orayı bir sevdim bir sevdim ki sorma. yetmişler türkçe popa merak salışım da o zamanlara rastlar. sakallı dj, adı metin'di diye hatırlıyorum, bu şarkıyı çalardı. müjgan'la ben ağlaşırdım. adını ve söyleyenini öğrendim sonra. başkalarını da taşıdım o mekana. "ı" sevmezdi orayı, hem de hiç sevmezdi. "g" çok severdi. facebook'ta orada çekilmiş bir fotoğrafım var diye hatırladım şimdi. her neyse, bu şarkı orada yer etti hayatımda. sonra beyaz evlere girdim çıktım epey. n.'nin beşiktaş'taki evi bu şarkı için o kadar uygundu ki, aynı zamanda s.'nin yalıkavak'taki yazlıkları da bu şarkıya mekan teşkil etti bir süre. neyse ne, iyi şarkıydı bir zaman, epey bi çaldım ben bunu.

nora luca: icra edenin adını şimdi bir çırpıda yazamayacağım ama tony gatlif'in gadjo dilo filminde ve film müzikleri albümünde geçer. etkili bir film ve şarkı, ki filmin müzikleri çok iyiydi zaten genelinde. eskişehir'de a. ile izlemiştik diye hatırlıyorum, hatta tony gatlif'i seviyor oluşumun temelini de o zaman atmıştık. güzel bir kadın nick'idir aynı zamanda.

portishead - carry on: kendilerinin az bilindiğini düşündüğüm bir şarkısı. ağır alkol alınmış bir gecenin yatağa düşmeden önceki son sallantılarını hatırlatıyor bana. aynı zamanda erotik bir tavır var şarkıda. bir taraftan da depresif bir hava. radiohead'in idioteque'inin uzaktan akrabası bu taraftan. temposu yüksek.

bülent ersoy - her gece yollarda gözledim seni: kasım inal tekin'e ait hüzzam şarkı. tipik, iki dörtlüklü. bendeki konser kaydı, bülent ersoy'un sesten ibaret olduğu zamanlar, müthiş bir ses ve icra birlikteliği. bir benim arkamda yok zaten şöyle bir orkestra. enstrümantasyon da hüzzam makamına çok uygun.

tanju okan - çal çingene: bu yazıları yazarken genelde müdahale etmediğimi, kendimi winamp'ın ve arşivimin insafına bıraktığımı daha önce söylemiş olmalıyım. bu şarkı, normalde elimi atıp da dur şunu bi dinleyeyim dediğim şarkılardan olmadı hiç. ama şimdi dinlerken tekrar fark ediyorum ki hakikaten güzel şarkı. misal, şimdi yanımda olmalıydın, temmuzun otuzu mu ne, kahvaltı ardından kahve faslı derken maddi durumumuz zayıf ya, çeşme'ye foça'ya filan gidememişiz haftasonu, evde sıcaktan gevremişiz, ev kredisi ödüyoruz dikkat etmemiz lazım, ama bir bira fena mı olurdu, deyip markete iniyorum, ikişer tane bira ve yanında birer tane max alıyorum, max'ları sana çaktırmadan buzluğa atıyorum, çünkü saat dört gibi canının tatlı şeyler çekeceğini biliyorum. birinci biradan ikinci biraya geçerken bu şarkı çıkıyor piyasaya, güzel oluyor.

tindersticks - rented rooms: oldu mu şimdi. aptal bir şarkı. gerek yok yani şimdi şu keyfi bozmaya. benim de böyle asfalt dökülmüş bir sesim olsa diye bazen düşünmedim değil elbette. yaylılar iyi ne olursa olsun. yarıda keselim en iyisi.

vonda shepard - tell him: n.'ye öğrettiğim ve o zamanki platoniğine, şimdiki karısına dinleterek epey bir fayda gördüğü şarkı diye hatırlayyacağım ben hep bunu :) ally mcbeal'de geçiyormuş, benim cnbc-e vs. dizileriyle hiçbir zaman aram iyi olmadı. doğrusu dizilerle aram iyi olmadı. ama cnbc-e dizileriyle hiç olmadı. koylü müyüm. ne dersen de on numara şarkı, hep erkekler kadınlara söyleyecek değil a.

bonnie tyler - total eclipse of the heart: hımm, bak bu ağır oldu şimdi. kadınsı bir eyleme geçti sanki winamp. büyük şarkı. en son stockholm'de gittiğim karaoke barda genç bir çocuk söylemişti sevgilisiyle birlikte, sonrasında beni de sahneye çıkmaya iten şarkı bu olmuştu zaten. insanın evinde geniş bir müzik sistemi olacak ve bu şarkı bazı anlara eşlik edecek. şahsen bir barda kayıttan müzik çalıyor olsam bu şarkıyı es geçmezdim. klasikler gecesi. ama bağırmadan eşlik edilmez ki. i really need you tonight. iyi geldi şimdi.

nida tüfekçi - şu derenin alıcı: hem kayıt hem icra çok iyi. kıvrak türkülerimizden. kafiyeler çok yerinde. alıç da mı diksek bahçeye, bıldırcınlar rahat eder, ama alıçları kendilerinden bitmeleri üzerine doğanın takdirine bırakmak mı lazım yoksa. silifke yöresine ait bir türkü olup erkin koray tarafından tımbıllı adıyla da yorumlanmışlığı ve türk hafif müzik tarihine altın harflerle yazılmışlığı vardır. elinde bağlamayla birini görsem anında alnına silah dayayıp bu türküyü çaldırırım.

luke - take me home: iyi bir başlangıç. al sana gayet iyi bir haftasonu şarkısı.

cem karaca - beyaz atlı: çok güzel bir bağlama atışıyla girer bu türkümsü. beyaz atın süvarisi yorulmuş. şovmen beyaz da bunu jenerik olarak kullanmıştı programında, hatta ben de ilk oradan duydum sanırım. beyaz atlı pire olası geliyor insanın.

bush - glycerine: gliserin diye şarkı mı yapılır demeyin, bomba bile yapılır. taa epey müntehir olduğumuz çağlardan kalma bir şarkı, bush'un diğer sevdiğim şarkıları yanında sönük kalır bana göre ama yine de dinlemek lazım, en azından letting the cables sleep kadar kötü etmez insanı, ya da edebilir, arada kaldım.

alim qasimov - kör arabın mahnısı: azeristanın yetiştirdiği mühim şahıslardan birinden çıkma önemli bir eser. kör arap tamlaması benim için önemli, memleketimde kör bir arap vardır çünkü, ve araplar önemlidir. zamanında halep ve civarından ev ve tarla bağ bahçe işlerinde yardım etmeleri amacıyla zengin ailelere transfer edilen arapların halep türküsü, cezayir, vs adlarıyla yaktıkları türkülerin geri planında onların dramını duyarım. ve bir tanesi davulculuk da yapar, kördür.

ry cooder - feelin' bad blues: bir şarkıya isim verip o isme göre bir enstrümantal eser yaratmak zor olsa gerek, ya da sonradan mı isim vermek. üstad bunu bu eserinde de başarmış. ama ben bunu gmaildeki nickimde de belirtmeye çalıştım ki: feelin' dad blues, da güzel bir isim olurdu freudal bir gerilimle babasını hatırlamaktan korkarkorkmazkorkan bir erkek genci için. sonracığıma, feelin' dead blues, ne dersiniz, hoş olmaz mı.

music makes the people to be continued, devam edecek.

25.07.2011

ben krepin nasıl olduğunu ilk sene kaç öğrendim, ama mazisi pek uzun değildir bilesin. peki o zaman bana bir kez yüzünü göster, merhaba filan de, ben de merhaba merhaba dersem bil ki. de'yi da'yı ayrı yaz yeter. kırmızı ruj sürme lütfen. bana kızdığında benim kavga çıkarmamı bekleme, kavga edemem ben. hep affetmek ve affedilmek isterim. kızayım istemem.

fransızca tabii, de, biliyorsun dil en iyi anavatanında öğrenir, tutup beni kolumdan oraya götürmen gerekebilir, ama orda balkon yoksa gelmem ona göre.

yani günaydın diyecektim ben sadece ama lafı her zamanki gibi uzattım. ben zaten saksılardaki çiçeklere de kıyamadım bir türlü. dalından koparılmış çiçek mi alınırmış, ya arsayı alacaksın, ya da gücün yetmiyorsa saksısını al, o da makbul. kiminin parası kiminin duası. hhhhhhhh [burda yazıyı hıçkırık tuttu]

bazen kalbimde öyle bir deprem oluyor ki her şey yerli yerine oturuyor. bazen içimde öyle birr depremi müteakip öyle bir tsunami oluyor ki dünyanın bütün cankurtaranlarını bir kaşık suda boğuyor.

dünyanın bütün floresanları, birleşin.

dünyanın küpeleri tekrar çok büyük.

bugün işyerinde iki aylık olan cıvık bir çocukla ben akşam mesaiye kalınca sohbet ettik biraz. söz ortamda bulunan eski ve iyi arkadaşa gelince, "hadi bakalım doktor, patlat bi doktor" dedi. çaresiz derdimin sebebi belli / dermanı yaramda arama doktor / şifa bulmaz gönlüm senin elinden / boşuna benimle uğraşma doktor diye dökülüvermişim. konu nerdense benim çok içiyor olmama geldi. sonra o cıvık çocuk dedi ki, "abi benim babam alkolik. keman çalar ve içip ağlar." ve cep telefonunda kayıtlı bulunan videoyu gösterdi. "ulan," dedim, "böyle bir adamdan senin gibi bir çocuk nasıl," diye şaka yollu üzüldüm. babasının o videosunu gösterirken tüyleri diken dikendi ve gözleri dolmuştu keratanın. o zaman içimden dünyanın gerçekten acayip bir kavşak olduğunu anladım.

tatile gidelim yeter.
güzelliği ilk tercihine yerleştirdim.
şimdi, benim aklıma bu sabah tiamat'ın gaia'sını tam altı yıldır hiç dinlememiş olduğum mu geldi, ve bu geliş aklıma başka şarkıları da mı getirdi, işte hatıranın burası biraz belirsiz, şu saatte sabah saatlerine tam olarak dönmem ve müthiş bir yazar hafızasıyla/hayalgücüyle ayrıntıları kusursuz betimlemem mümkün değil. ama biz bir zamanlar böyle şarkılar dinliyorduk, biz dediğime de aldırmayın siz, ben dinliyordum, şahsen dinliyordum. sonra işe gittim. resmi olarak haftanın ilk işgünü olması benim için pek bir şey ifade etmiyordu, nitekim bunun cumartesisi pazarı olmayabiliyordu bazen. ama inan ki bu çarşamba öğleden sonra kesin boşum, işim yok, ara beni şeyde buluşalım, ımm, alsancak'ta tabii, eski kokulu başka bir semt bilmiyorum çünkü izmir'de. ayrıca evlendikten sonra bu sistem değişecek elbette, o zaman cumartesi pazarım benim de olacak, pardon yahu, ikimizin. her neyse, bugün sabah mükellef domatesli salatalıklı hatta yeşil taze biberli kahvaltımla bir çeyrek ekmeği mideye indirdipdip sigaramı tellendirdikten sonra içimde ulan dedim, bugün birkaç şarkı daha dinleyeyim eskilerden, do you dream of me, dedim. this punishment, dedim. nerde metal kokusu varsa içime çektim avradını. dying to meet you ile karar kıldım.

gece vardiyasından mesaiyi devraldım. etrafım kalabalıklaştı, stajerler, yeni mühendisler, eski işçiler, vs. didem madak'ı tanıyan kimse yoktu aralarında. bir bu eksikti. bu bir eksiklikti.

24.07.2011

yaptım ve üzüldüm derkenki üzüntü ile yapmadım, yapsa mıydım, derkenki üzüntü arasındaki yedi farkı bulalım lütfen.
didem madak'ın pazar sabahının dibinde bana yaptıkları. bu iyi olmadı. kendisi ile ilgili düşüncelerime blogdaki önceki yazılardan birkaçında ulaşılabilir. birhan, haydar, hepsi bir yana, didem bir yana idi bende.

şimdi işe gitmem lazım. allahtan iş var, bunları düşünecek takat bırakmıyor insanda. sıkılmaya üzülmeye çok az zaman kalıyor.

23.07.2011

güzellik kaçıncı planda
gece tüm işini bitirdikten sonra masanın üzerinde -bilhassa sonradan seyretmek üzere- biriktirdiği bira şişelerini izlerken, yerde leşlerini seyreden muzaffer edalı bir askere mi benzer alkolikler. ya da şöyle olur onlar böyle yaparken, şişeler masanın üstüne sığmaz olur, ama o sonradan manzarayı seyredip yabancılaşmak istemediğinden içi boş şişeleri masadan ayırmaz, ama bu sığmazlık öyle bir raddeye gelir ki süre sonra, içmek üzere açtığı şişeyle yeni bitirdiği şişe yanyanadır, o izmarit dolmuş kültablasını daha fazla meşgul etmek istemediğinden, söndürmek üzere sigarasını boş olduğunu umduğu şişelerden birine atmaya yeltenir, atar, ve bu genelde yeni açtığı bira şişesine tekabül eder; olsun, o küllü öyle küllü de içer.

her ölüm erken ölümdür, dedi işyerindeki çocuk, şefin babası ölünce, ama, diyerek devam etti. ama bunun bir şey olduğunu besbelli bilmeden, kulaktan dolma.

amy de ölmüş diyorlar. dudağının üstündeki piercing'i bana verseler keşke.

20.07.2011

sıcak su tam açıkken soğuk suyu açma teşebbüsünün ardından geçen zamanla birlikte sıcak suyun tadı kaçtı, bu işe fena bozuldu, kendini saldı. suyun olabildiğin/ce tazyikli akması gibi güzel bir şey var mı, size bu satırları duşun altından mı yazıyorum yoksa, suda yazan kalem icat olundu, mertlik namertlik konuşulur oldu ortalıkta dört bir ağızdan.

şair, nehri mi yüzyıla, yüzyılı mı nehre benztiyordu o şiirinde. şaşmıştım epey ben bu işe.

inciri kabuğunu soymadan bile yiyebilenler var. allah'ım yarattığın şu meyveye bi bakar mısın, yaramazlık yapıyor. bir kadın memesi ancak bu kadar hoş bir benzetmeyle anlatılabilirdi allah'ım, yolun açık olsun diyorum. tanrım dikkat et kutunda dünya var. tanrım peki bu benim sırtımda taşıdığım dünya, diyelim ki ayağım taşa takılıp bacaklarım sürçse, düşse kırılan cinsten mi?

tanrım kötü kullarını sen affetsen ben affetmem (bergen: tek gözlü bir nakarat)

adı pınarbaşı olan herhangibir köye muhtar olarak atamamın yapılmasını görüşlerinize arz ederim.

kadıköy'de mi kalsam taksim'de mi karar veremedim.

burda şehre uzak bir enlemde ikamet ediyor olmak da bir ne yazık.
ikinci ne yazık olansa burda şehre uzak bir boylamda ikamet ediyor olmak.

hayat hep bu kadar güzel olmak zorunda mısın.
hayat saçlarını hangi kuaföre kestiriyorsun.
hayat geceleri makyajını silmeden uyumadığın doğru mu.
hayat bu akşam da çok güzelsin.
hayat bu akşam her zamankinden daha güzelsin.
hayat saçlarını boyatmak ne kadar da yakışmış sana, açmış sanki seni.
hayat yakarken kaç faktörlü yağ öneriyorsun kurbanlarına.
hayat eskisi gibi kontağı çevirirken gaza basmıyomuşsun yeni arabalarda, ne diyosun buna, enjeksiyon mu diyosun, benyaptım mı diyosun.
hayat parfümünü çok sık değiştiriyosun. bi de küresel ısınma dersin.
hayat o elbiseyi nerden aldın. nee, terziye mi diktirdin. peki terziler gelmiş, ona ne buyurursun.
hayat sana edecek iltifat bulamıyorum.
hayat sizi düğünümüzde gelin olarak pistlerde görmek isteriz.

19.07.2011

karıncalar bu alemin casuslarıdır.

18.07.2011

ciddiyetten hoşlanmadığımı söylemiş miydim. süpürgesi yoncadan adlı türkümüz sanki önce bestesi yapılmış da sözler sonradan oturtulmuş hissi veriyor bana. on numara bir türkümüz. nida tüfekçi'nin albümleri çok güzel. hakediş diye tek bir kelime var. bedia akartürk, makbule kaya, seha okuş, emel taşçıoğlu, neriman altındağ, seha okuş, muzaffer akgün, arzu aldemir, sabite tur gülerman, bunlar güzel kadın sanatçılarımız, kendileriyle gurur duymakta kararlıyız. ama bir ajda pekkan öyle mi ya, ne yaptı allasen müzik adına, ben de bunu anlamıyorum, şişirme star nolcak. yeri geliyor sigaradan aldığımız ilk nefes bizim için ne çok önem taşıyor. bak şimdi, donna summer'ın da yeri ayrıdır bende kadın sanatçımız olarak. şarjı bitmek üzereyken bunu tekrar tekrar hatırlatan cep telefonumuz, şarjı dolduğunda sadece sessiz bir ışık yakmakla yetiniyor.

incir çıkmış ya pazarlara, düşünsene yaz gelmiş, ortası olmuş, sona doğru ilerliyor ki incirler olgunlaşmış. üzüm de çıkarsa bitti demektir yaz. ben göremeden bitmesi ne acı, yakıştıramadım allahımıza. atalet mi bu sanki benimki.

bana göre moment aldığını mı sanıyorsun tanrım?

suyun çalkalanması -şöyle bir durup düşündüğünde- hiç de ilginç değil. ama bazen de o kadar ilginç ki şaşarsın. msn'in bile penceresi var, gereğinde balkonu bile olur, ama benim öyle mi, bir balkonum bile yok. napıyorsun, anlıyo musun. biz bodrum'da torba kavşağından girdik içeri gündoğan'a doğru, sonra orda stabilize yolda ilerlerken -tabii ben ehliyet sahibiyim o zamanlar- incir satanlardan küçük bir kızı seçtik incir almak için. şapkası filan var. [bence güneş de kesin şapka takıyordur o kel kafasına.] incirin içinde bulunduğu bir hasır sepetimiz oldu parasını verince. incirleri de mideye indirince sepet bize kaldı. bağlarını tek tek çözdük diye hatırlıyorum, yanlışım olursa sen beni uyar.

apartmanda birinin birisi öldüğünde her zaman ilk etapta bir ölüm sessizliği gelişir. kendine yer bulur. could i have this kiss forever, ne düetti be kanka, bi de şey vardı o ara meşhur, marc anthony ile neydi o kadının adı, şey diyorlardı şarkıda, i want to spend my lifetime loving you, bomba pop zamanlardı, seviyorduk nitekim.

bana kavununu mu versen, onu da siftah edemedim bu yaz, yaz geçmeden tatsaydım. üzümler çıkmadan lütfen. eylülde gel, yok artık. duma duma dum, portakalı soydum, dün bir yalan uydurdum, ben bir yalan uydurdum, ben dün bir yalan uydurdum, başucuma astım. karanfilli var mentollü var karanfilli var mentollü var. şayet toprak reformu dolaylarında devletim beni ağa yapsa ve bana geniş bir köy bağışlasaydı, o köyün adını pekala karanfilli koyabilirdim. kızımızın adını da karanfil mi koysak napsak, pek tatlı geldi şimdi düşüncesi.

neyse, benim şimdi çıkmam lazım. adın dilimde bir hızma gibi, parlıyor, o yüzden adını söyleyip çıkıyorum. duyarsan gel.

16.07.2011

bu saatlerde bu gün bu rda arkadaş pek bu lunmaz
bu neçim hikaye böyle

o zamanlar epey kısa olan saçlarım sağ ve sol önden iki yola ayrılmış, ortasında çalılıklar var, bir bit yolunu kaybetse sağdan mı soldan mı atak yapsam diye karalar bağlar, o derece. kafamın iki dönerli orta yerinde de güller açıyor, bir boşluk hissi hakim. kullandığım kellik ilacı da bir kaşıntı yapıyor ki sormayın gitsin. nereye gitsem elim saçlarımda, kaşındıkça kaşınıyor, ama biliyorum bunun sebebi bir yerden saç gelecek, hani muhtelif bölgenizdeki kılları kestikten sonra tazeleri çıkarken de öyle olur, ordan biliyorum.

o zamanlar temmuz ayının ortalarındayız. imalat sektöründe sınıflanan, türkiye'nin en büyük beşyüz şirketi sıralamasında capital dergisinde kendine yer edinmiş bir ağır sanayi fabrikasında tam zamanlı mühendislik yapıyorum, mühendisliğin yanında zaman zaman yalakalık, zaman zaman politikacılık, zaman zaman amelelik de yaptığım oluyor. yükselmesi an meselesi olan, işletmenin geleceği gözüyle bakılan, geleceği parlak bir zeka timsaliyim. fabrikanın o anki genel müdürünün adıyla anıyor içerdeki diğerleri adımı, geleceğin -atıyorum- cemal süreya'sı diyorlar mesela türk şiirinden örneklersek.

bense daha farklı bir kafadayım. napacağım bu kendimle diyor, kafamı kaşıyorum habire. otuzuma merdiven dayamışım, hatta o senenin bir sonraki senesinde otuzu kırka bağlayan yaşlardan gün almaya başlayacağım, kafam da hayli karışık. yirmiiki yaşımdan beri düşündüğüm işler hiç de düşündüğüm gibi ilerlememiş, üstelik aradan sekiz sene geçmiş. dünya tarihine bakıyorum, pek çok büyük şair yirmibeşinde ilk şiir kitabını çıkarmış, ben otuzumda olmama rağmen herhangi bir dayalı taşım yok. pek çok büyük müzisyen daha yirmiyedisinde ununu eleyip eleğe asmış ve otuzuna varmadan çekmiş gitmiş, bense hâlâ ne yapsam diye düşünmekle meşgulum. pek çok insan otuzunda iki çocuk, hadi bilemedin bir çocuk sahibi olmuş, onun geleceğini hazırlamakla meşgul, hatta öyle bilinçliler ki bu yaşlarda sünnet yaptırırsak freud icabı çocukta ilerde cinsel ve bunun getirdiği psikolojik sorunlar peydah oluyor, diye düşünüp hareket ediyorlar, ama ben hâlâ boşa akıtıyorum menilerimi. ve kafam kaşınıyor, allahtan fazla beyazım yok diyerek teselli buluyorum.

o zamanlar böyle geçiriyorum günleri. kadınlarla başım dertte. yirmiikimde zaman kaybetmeden mezun olmuşum üniversitemden bok var gibi, sonrasında akademiye girmişim, bir altı yıl orda zaman kaybetmişim, sonra da o anlar çalıştığım, şimdi anlattığım işime girmişim. işe girerken, bende adettendir, diye şehir değiştirmişim. şehir değiştirmek hayatımdaki ortalama dört yıllık bunalım periyoduma geri döndürmüş beni. ve üstüne üstlük, gündüz vakti içip gidip beş senelik yüksek tazminatlı bir sözleşmeye imza atmışım. sırf kendimi bağlamak istedim belki de. ve şu anlattığım zamanlarda bu sözleşmeden geriye üç yıllık bir çile kalmış. askerliğimi bitireli bir sene olmuş ve daha o günün bugününde rüyama komutanlarım girmiş, yine, saksı gibi ne duruyorsun, demiş, diyememişim ki ben durmakla meşhurum. emredersiniz komutanım, dışında ağızlardan ses çıkarmak zor.

o zamanlar fabrikada üretimle ilgili problemlerle ilgileniyorum. ki üretim demek problem demek. istatistiklere göre günde onbir kilometre yol katediyorum. yürüdüğüm ortamdaki hava sıcaklığı geçtiğimiz haftasında yetmişdört derece santigrat ölçülmüş, işletmemiz tarafından yoğun mineral kaybına takviye amaçlı olarak günde iki kez soda dağıtılıyor. sıcağın verdiği bunaltıyla gerçekleşen yanmalar parmak kopmaları ve kan-gövde davaları da cabası. işçisini seven şef işçisine kola, fanta ne bulursa dağıtıyor.

ve yine sarhoş olduğumu düşündüğüm bir an peder beyimle bir sözleşme yapıp yeni işyerimin bulunduğu il merkezinden bir ev satın alma gafletinde bulunmuşum. neymiş de, lojmanda kalırmışım, giderim olmazmış, evi kiraya verirmişim, kira ve maaşımdan arttırdığımla da krediyi ödermişim. evcil bir insanım ya, buna kanmış olabilirim, ya da bana bir şeyler içirmiş olmalı. bunu kabul ettim, sağolsun kiracı kirasını sektirmiyor, maaşımdan da bir şeyler kalıyor. ama lojman? nasıl bir yer,.. organize sanayi bölgesinde, akşamüzeri saat altıdan sonra tek alışverişin karşıdaki benzin istasyonundan yapılabildiği, üç katlı, üst katlarda evli çiftlerin oturduğu daireler, ve alt katta bekar stüdyo daireleri. en yakın şehir merkezine otuz kilometre. ve düşünün ki ben o zamanlar ehliyetimi alkollu araç kullanmaktan ikinci kez emniyet mensuplarına teslim etmişim.

nitekim zor zamanlarmış o zamanlar, şimdi hatırlıyorum da. bunların üzerinde zemin bulduğu o yılın temmuz ayı orada bulunduğum ikinci yılın tam da dönümü. iki sene öncesinde birini itmişim hayatımdan, düşmüş, iflah da olmazmış zaten. geçen senesinde ise biriyle saatlerde konuşmuşum. ona gitme diyememişim. beklerim de diyememişim. sadece, demişim, ben ellili yaşlarımda anlatmak için yaşamıyor olmayı dilerdim bunları, demişim, ama şu an yaşadıklarımız sadece ellili yaşlarımda bir hoş hatıra olarak hafızama kazınsın diye yaşanıyormuş gibi hissediliyor, demişim, ve gitmiş. bu senesinde ise bir sürpriz doğmuş temmuzun.

o zamanlar o fabrikaya gelen torpilli stajerler de lojmanda kalma hakkına sahiptir. ama bir kızın o lojmanda kalması, stajı bittikten sonra akıl ruh sağlığı yerinde ayrılması pek mümkün değiltir. ve bir kız gelmiş annesi ve kız kardeşiyle beraber. ben otuz yaşındayım. stajer kız biraz gecikmiş okullulardan, yirmibeş yaşında, kız kardeşi ise onyedi. anneleri de çakır gözlü, şişman, bildiğin bizim anne tipinde, ananne olmaya belki yirmisinden beri aday. küçük kız çok güzel, yirmisinde yirmibirinde gösteriyor. öyle bir yüzü var ki değme dünya güzellerine taş çıkartır. poposu biraz büyük ama ziyanı yok ayak bilekleri ince olduktan sonra. ben o zamanlar dudakların insan hayatındaki yerine yeni yeni hakim oluyorum ve o küçük kızın dudaklarında belli ki hayat var, o derece kendiliğinden kımız ve kırmızı. büyük kız ise tam bir tarz sahibi, çenesinde ve kaşlarında piercing'ler, öyle bir fabrikada tüm fabrikaya meydan okumak gibi bu, hele öyle bir lojmanda dedikoduya sms yollamak gibi bir şey bu. ki o dövmeleri gören sivrisinekler içtimaya duruyor, o derece tarz. ikisi de birbirinden güzel. ama küçük kız daha bir ilgimi çekiyor. normalde lojman ahalisiyle sadece epey bir günaydınım ve iyi akşamlarım var. ama onlar geldikten sonra lojmanın havası değişiyor, yıllardır kurumuş kenardaki kuyunun suyu canlanıyor, yavrulama zamanını yeni geçmiş serçeler tekrar yumurtluyor.

büyük kız hergün stajına gidiyor, küçükse mütevazi lojmanda dairesinde annesiyle beraber kah internet başında kah dışarda diğer mühendis evhanımlarıyla sohbet ederek günlerini geçiriyor. onlara sorduğumda, bir aylığına staj için şehir merkezinde kiralık ev bulamadıklarını, o yüzden lojmanda kalmak istediklerini, ama buranın böyle bir yer olduğunu bilseler böyle bir şeye yeltenmeyecektiklerini, söylediler. ben de zamanla alışacaklarını onlara hatırlattım.

akşam mesai çıkışlarında bir şey beni onlarla lojman bahçesindeki piknik bankında oturmaya çekiyor. normalde dairesinden sadece iş saatlerinde çıkan benim gibi biri için ahaliyle akşamları bahçede muhabbet etmek, bu bir şeye benzetilesi bir şey değil. ama yapıyorum, o iki güzellik, özellikle küçük olanı, beni bakmalarıyla öyle bir çekiyor ki, elim ayağım şaşırıyor. ki bu konularda hakkaten şapşalımdır ilk zamanlarda.

o zamanlar benim de değişik bir yaşantım var işte. her gün içmeyi adet edinmişim kendime. arasıra yaramazlık yapıp barlarda kadınlarla tanışıyor, onlarla sonu gelmeyecek ilişkilere giriyor, sonra yine bara gidip o kadını barda bekliyorum. haftaiçi gecelere kadar işime sarılıp kendimi yoruyor da yoruyorum. kitap filan okumuyorum. yazı da yazamıyorum. bir acaip zamanlar o zamanlar. o geri gelecek mi diye bekliyorum, gemiyle gemilerle falan uğraşıyor, bir şeylere çok nadiren kafa yoruyorum. bir ay boyunca ehliyetimi geri almak için sürücü davranışlarını geliştirme eğitimine gitmişim, ordaki tiplere baka baka kararmışım, bu eğitim beni alkollu araç kullanmaktan uzaklaştırmak yerine iyice alkoliğim tribine kaptırmış. kursa katılanlar olarak hepimize alkolik olduğumuz belletilmiş ve kurtulma ihtimalimizin yüzde bir olduğuna da inandırılıp, nasılsa kurtulamayacağız deyip, yada ben kurtulmayayım o kurtulsun deyip doksandokuzumuz kendini o bir kişiye feda ederek, içmeye devam etmişiz. neler de neler. babam tipi bir yaklaşımla hayattaki her şeyin insan için olduğuna iyice emin olduğum zamanlar o senenin temmuz zamanları. ben otuz yaşındayken.

küçük kızla aramda onüç yaş var. bu benim vicdanımı yoran bir şey. geleneksel bir bakış açısıyla büyütülmüşüm ve bu yaş farkı bana acaip geliyor. bunu kendisine söylediğimde, bu onyedi yaşındaki kızın bana dediği ne olsa, aşkın yaşı yoktur ki. lojmanın merdivenlerinde başbaşa oturuyoruz. arasıra eve uğramam lazım deyip daireme girip iki yudum içip geri geliyorum, daha rahat konuşabileyim diye. ablası ilk zamanlar biraz soğuk, dışarı bahçeye pek çıkmıyor. ben de bu sırada her gece küçük kızla merdivende oturup, diğer komşu evablaların bakışlarına aldırmayıp konuşuyorum. onu dinliyorum. çok çekiyor beni ama diyorum bir türlü, o onyedi ben otuz. pınar kür'ün 'büyük aşk'ında vardı sanki diye kendimi ikna etmeye de çabalıyorum. aklıma hatta beni bu kitapla tanıştıran elif geliyor, hâlâ okuyor mudur hikâyelerimi diyorum. taa o zamanlar, düşünsene.

küçük kızın çok güzel tokası yere düşüyor, alıyor ve geri vermiyorum. toka önemli bir aksesuar değil mi ama kadında, ben ki firketeye şiir yazmışım o zamanlar.

sonra sonra büyük kız, kardeşiyle ben otururken yanımıza gelmeye başlıyor. ben ki, bir akşam küçük kızla oturmadan evvelinde çok ama hakkaten çok içmişim, ve onun beni beklediği merdivene uğramadan edememişim. uğradığımda ablasıyla oturduklarını görmüşüm. o zamanlarda bir akşam işte bu, sonra ben bir konuşmuş, bir anlatmışım ki ablası da küçük kız da gülmekten kırılmışlar, ve o kaç zamandır sustuğum günlere şaşmışlar.

ertesi gün büyük kız yanımızdan ayrılmaz olmuş. bana bakar bakar bakar olmuş. sonra ben hissetmişim ki bana vurgundur. ben küçük kıza, küçük kız bana, ablası bana.
beni sev

paris'e hiç gitmedim. merak ettim. birileri bir şeyler anlattı oradaki hatıraları dahil. paris, texas adlı film uzun süre en sevdiğim film oldu, güncelliğini koruyor. ara ara l. cohen'in en sevdiğim şarkılarını değiştiriyorum içinde. avalanche filan diyor, your love affair filan diyor. fransızcam yoktur. hatta hatırlatmasan bir kur ders aldığımı bile unutmuştum az kalsın. üstü kaldı ne verdiysem dünyaya, alamadım. bu yüzden biraz eksideyim, iki yakamı bi araya getirmekte zorlanıyorum. bilezikciyan ud çalıyor. müdürüm izne çık diyor. daha var diyorum, nereye gitsem bilmiyorum, kiminle ne yapsam bilmiyorum. ramazan'a rastlıyor biliyorum. gittiğim bir yurtdışından birkaç tane magnet ve iki kar küresi almıştım arkadaşlarıma veririm diye, alırken isimlerini düşünmeksizin. malum kar küreleri değerlidir, herkese veremeyiz.

bazı pazar günleri çalışmak zordur, zor gelir insana, psikolojik bir zorluk sadece, askerliği hatırlattığından.

hadi beni dışarı çıkart. bana balkon al. tatile götür.

beklemenin daniskası

zaman zaman gidenler olur. hatta bazen bu gitenler bu gitmelerini ardışık senelerin benzer zamanlarına rastgetirirler birbirlerinden habersiz. geride durup kendine orta şekerli bir çay demleyenler, gitenlerin artlarından düşünerek uzaklaşırken kendilerine çekidüzen verme ihtiyacı hissederler. bir şeyleri içine kapayıp bantlanan mukavva olma hissinden de uzaklaşmak isterler. mıcır ile moloz'un hikâyesini filan yazarlar tekrardan. bir ot mot bir şeyler dikip onu sulamak isterler. çiçek sulamanın insanı mevcut dünyasından uzaklaştırmakta en başarılı eylemlerden biri olduğunu düşünüyorum. bir diğeri bir koroyla şarkı söylemek iken başka bir diğeri de küçük hayvanları, özellikle kümes hayvanlarını yemlemektir. hiçbiri tabiatında böyle bir amaca hizmet etmese de bir yandan böyle ulvi bir uzaklaştırma yan etkileri vardır, pozitif yan etki. her yan etki negatif olacak değil a.

11.07.2011

- o gemi diyorum, mutlaka bi gün gelicek.

10.07.2011

dur şimdi. şöyle düşün. dünyanın küpeleri çok büyük. ve çember şeklinde. ben bir aslanım. dünyanın çember küpelerinin çeperlerinde ateş yanıyor. dünya bir sirk. la vida es un carnaval. hayat bir karnaval. ateşin içinden geçiriyolar beni. dünyanın küpeleri çok büyük. hafif yanıklarla atlatıyorum çoğunlukla. ateş-i suzan-ı firkat yaktı cism ü canımı. bunu da hafif sıyrıklarla atlatmıştım. çünkü dünyanın küpeleri çok büyük ve bir aslansan ve bir sirkse, ateşin içinden geçmek durumunda kalıyosun. ve sevgilim sen bi türlü bana açılamıyosun.

tırnaklarını kesmeyi unutan insan. vücudunun muhtelif bölgelerindeki kılları kesmeyi ihmal eden insan, öyle deme seven var sevmeyen var. dişlerini fırçalamayı binbir zahmet unutmayan insan. tüm bunlar insan. günaydın porselenciğim, nasılsın. insan bi kahvaltıya filan davet eder, unuttuk mu kahvaltının tindersticks şarkılarıyla olan bağlantısızlığını. nasıl nasıl anlatsam, nasııııl.

"ablanın adı neymiş," dedim. "öykü," dedi. "dünyanın en güzel adı mı yani," dedim. "bilmem ki ben," dedi, gülerek kaçtı. tekrar geldi, "benim adım neydi söyle bakalım," dedim. utanarak, "unuttum ki," deyip gülerek kaçtı. öykü ona, "gel ada, ben sana abinin adını söyleyeceğim," dedi. ben de zaten adını pek iyi bildiğim öykü'nün benim adımı öğrenip öğrenmediğini merak ettiğim için ada'ya sormuştum hedef şaşırıp, şaşırtıp, şaşırttırırırırp. lapps.

"kaç yaşındasın?" dedi. "boşver," dedim. hiç bu kadar fazla gelmemişti yaşım kendime. söyle! diye ısrar etti. "aslında sormayacaktım ama geçenki konuşmamızda kardeşinin yaşının yirmisekiz olduğunu söyleyince şaşırdım, o yüzden soruyorum, yoksa yirmialtı filan diye tahmin ediyordum." "otuz, tam otuz," dedim. onunkini sormadım. gerek yoktu. keşke gösterdiği yaşta olsaydı.

"bira kokuyorsun," dedi. "ya ama niye öyle diyorsun şimdi, çok mu kötü," dedim. "hayır, hayır, babam da böyle kokardı," dedi. sustuk. "içince ne kadar tatlı oluyorsun, demin ne kadar çok konuştun öyle." "çok mu konuştum, keşke sen de biraz içseydin." dedim.

kendimi dünyayı suda eritip kafaya dikmiş gibi hissediyordum bazen. bu yetmedi. kendimi dünyanın suyuna ekmek banıp yemiş gibi hissediyordum bazen. bu da yetmedi. "salata yapma," diyordum kendime bazen. kendimse buna müdahale edip, "dünyanın söğüşü daha iyi olur." diyordu.

meşeler gövermiş varsın göversin. evlerinin önü de hâlâ mersin.

4.07.2011

saygıdeğer romalılar,
iskoçyalılar, içimizdeki irlandalılar ve belçikalılar, izmirliler bursalılar, londralı stockholmlüler, birleşik krallıklılar, antalyalı ankaralı manisalı muğlalılar, özellikle izmirliler bursalılar ve istanbullular, birleşik arap emirliklerililer, tekrar ediyorum manisalılar, konyalı kayserililer, eski trabzonlular, ve izmirliler bursalılar manisalılar,

sizi gözüm bir yerden ısırıyor.

gözüm bir yerden ısırgan. ısırgan tohumu pek çok derde deva imiş, ama hasta olmadan önce tüketmen gerekiyormuş, hasta olduktan sonra faydası yokmuş. ısırgan tohumunu saka adını verdiğimiz o hani rengarenk kuşlar da çok sever, hatta kendilerine halk arasında diken kuşu diye isim bile verilir zaman zaman. tarlakuşlarının halk dilimizdeki adı ise tepeli'dir çünkü kendilerinin müthiş ötüşlerinin yanında tepelerinde horozlarınkine benzer ibik timsali bir organları vardır. halk arasında benzer bir kuşa baltalı adı verildiği görülmüşse de baltalı kışın sıcak bölgelere akın ederken, tarlakuşu daha ziyade bahar aylarında aynı bölgelerde ikamet eder, zaten baltalı epey iri ve beyaz sarı tüyler barındıran renkli bir kuştur, tarlakuşu ise boz ve toprak rengindedir, toprakla özellikle yeni sürülmüş toprakla çok kolay kamufle olarak siz ordan etrafta hiçbir canlı yokmuşcasına geçerken birden ayağınızın altından havalanıp sizi ürkütebilir, tabii sizin yeni sürülmüş tarlada ne işiniz var, bence elinizde tohumlar bir şeyler ekiyorsunuz. tarlakuşunun aşkımız üzerindeki çağrışım ve izdüşümlerine değinmeden geçmek durumundayım bu mevzuu, çünkü her şey tek tarafından sıkıca kopçalanmışken diğer tarafını örümcekler örmüş.

ve şimdi hafız burhan tekrar ediyor:

1.07.2011

bu şapkada hiç mi tavşan kalmamış?

ah kalamıştan. kayığı salınca aşağı, ımm, şeyden, neydi o moda yokuşu'ndan. yağmur başladı birden. biz karınca taneleri nereye kaçacağımızı şaşırmış bulduk kendimizi. sonra, güney mi güney amerika'dan etraflarında kız çocuklarının sarılı olduğu bir ayna buldum ben. ameriko vespuçi'ye selam saldım, sattı bana motosikletini. aldık biz o motosikleti tuttuk macaristan'a yola çıktık. birden sığacık iskelesi'nde bulduk kendimizi, rüzgar mı rüzgar bir rüzgar vardı. onun etekleri benim iskeletime sığınmıştı. sonra donunu ve sutyenini yıkayıp güneşe astı, güneş bir beğendi bir beğendi bunu sormayın, güneşin erkeklik uzvu kendine geldi uzunca araddan sonra. dördüncü kattan aşağı baktığımızda o kırmızı vosvos hep aynı yerdeydi, sami amcası'nın vosvosu, o da her kimse. sami dinine mi inanıyorduk yoksa mayalardan mı geliyorduk. denizin kıyısına biraz kaya çaldık, tuttu allahıma. bizim durduğumuz yerde öyle bitkiler bitti ki, sanırsın orman, sanırsın aile çay bahçesi. yine de bu benim ortaya saçmama engel olamadı küçüklerimi. memesinin üstünde ben mi vardı, ben mi vardımm, hiç mi yanlış hatırlamam ben, hiç mi hatırlamam hiçbir hem de şeyi. vakit bulursan, ımm, şeyy, arasıra beni özle.

yanında olmadığım günler, benim için, arasta'ya çıkıp halk arasına tedbirsiz bir kıyafetle karışıp iç sıkıntımı esnafla konuşarak gidermeye çalıştığım günlere benziyor. esnaf arasında terziler ve kuyumcular yoğunlukta, terziler habire sökükleri dikiyorlar, kuyumcular da altın işliyorlar. ne var ki içtiğim çay üstüne çay yetmiyor dilimde bıraktığın tadın eksikliğini yamamaya, onbinlerce şeker ya da çikolata damlacığı vız geliyor tadına kıyaslamaya. yamalı pantolları pek severdim çuçukluğumda, sanki seni beklemeye kendimi o zamandan alıştırmışım, gibi geliyor. o çamurdan evleri de sen içine giresin, ocağını tüttüresin diye bina etmişim, ellerim boşuna yarılmamış, zihnim boşuna yorulmamış sevgilim. hayat sürprizli prizlerle doluydu sevgilim ve tıpkı bilmeceli gibi sadece bir fiş bir duya uyacaktı ve onu bulamasam masal çokkötü sonlanacaktı, ama ben buldum ve şimdi o yoldan gidiyorum.

seni nasıl sevdiğimde ışığı bir dakka aç kapa.

sahi ben bunları neremden uyduruyorum. sonra aldım birkaç tane mektup yolladım isveç'ten aşağlara. bir barbar bir barbara gel beraber demiş birader-i-can beraberim. brothers in arms. kötü, ve tüm bunlar hayat. ırmaktan geçerken o taşın altındaki balçık hareket etmeseydi pekala paçalarım ıslanmayabilirdi ya da dereyi gördüm sanıp pekala paçalarımı sıvamış gibi yapabilirdim. ama bunların hepsi kurallı. sen kuralsız mısın, yüklemsiz misin, yüksüz müsün. hamile kadınlara yüklü derler bizim oralarda. bizim oralar da ne uzak yaptı be hacı, sahi. burnum de ne kanama yaptı, başım desen, hiç ağrı mı yapardı. buncadan.

defterin üstüne bir şey dökülmüş, hayır damlamamış, boca olmuş. sayfalarında birtakım köpükler yapmış. onyüzbin galoncuk yapmış. bu ne ya. confusion filan diyor bu şarkı. ben hiçbir şeyi dinleyemem, arada bir kelimelere takılırım sadece, ordan da muhakkak bir soruluk düşünce çıkar. sorarım. bugün bir başlık attım iş saatinde, halbuki iş saatlerinde kendime cümle kurmayı yasaklamıştım, nitekim onu da yarım bıraktım. attığım başlığa gelirsek, kafa gibi bir şeydi, attığım kafaya gelirsek aynen şöyle diyordu: porselen düşünce. kemiklerin yakılmasından sonra ortaya çıkan külden kaliteli bir porselen elde ediyor çinliler, bunu pekala biz niye yapamayalım. insan kemiklerini yaksak nasıl bir hammadde çıkar bunu merak da etmiyor de değilim. ama minimize aykırı bu. halbuki, bugün attığım başlığın arkasını getirebilseydim seninle şahika'da üç beş bira atmış kadar, ne bileyim, kadıköy'de etrafında böceklerin kol gezdiği bir otelde kalmış kadar, ne bileyim, alsancak'ta denize ayaklarımızı salıp sabahlara şarkı söyleyip oturmuş kadar, ne bileyim, orda bizimkilerle birlikte kahvaltı yapmış kadar, ne bileyim, seni çok kıskanmış kadar hissedebilirdim kendimi.

lakin, ne var ki, porselen düşüncenin gerisini getiremedim. tıpkı bu.

28.06.2011



hangi filmde geçiyor söyle bakalım

26.06.2011

şimdi dünyanın en güzel arabistanı'ndan kaçak yaşama yergisi'ni seçmenin tam sırası.
biz üç kişiydik.

diğer ikisi birbirini gıyaben dahi tanımıyordu. a üniversiteden arkadaşım olup benden bir yaş büyüktü. h ile akran ve liseden arkadaştık. h ile ergenliği beraber takip ettik. ikimizin sivilce oranları aynıydı, sadece onun sırtında da vardı ekstradan. birbirimizi çok iyi tartıyorduk. aynı kıza aşık olduğumuz kesindi ama o an hangisi idi, bunu bile kestiremiyorduk. merdiven altlarında sigaraları gizli gizli birlikte içiyorduk. şiirden hoşlanıyor, kendi çapımızda bir şeyler karalıyorduk, bana okutuyordu ve beğeniyordum. aynı şarkıları da seviyorduk. o benden daha içte yaşıyordu sanki ama ben daha çok susuyordum. ikimizde de babalar belirgin ve anneler kısa boyluydu. annelerin giydiği terlik tipleri ve mevlitlerde taktıkları başörtüsü de aynıydı. babaların çocukluk fotoğraflarında sepya bir fon ve tarlada çalışmaktan esmerlesmiş yüzler ortaktı. aynı kızlar hayatımızı akıttı. aynı puanları aldık.

h'nin dindarlığı yüksekti bana göre. ikimiz de aynı gelenekten geliyorduk ama o kendini daha az törpülemişti bana göre. yılların yürümesiyle beraber o dine sarktı, ben içkiye. sigarayı arada bir azalttı. kadınlardan uzak durdu. ona yaklaştılar, izin vermedi. ölümden korktu.

a'yı üniversitede yanına gidip tanışarak hayatıma soktum. garip baktı ilk zamanlar bana. sonra ısındı, yine de temkinini hissedebiliyordum. bense onu çok fazla arkadaşa sahip olduğu ve benim dostaneliğime bir türlü inanamadığı için garipsiyordum. yüzünde ışıltı asılı bir adamdı. güzel gömlekleri vardı. güzel gülerdi. h de güzel gülerdi ayrıca. ben çok ve sık seven bir geçmişe sahipken onun bu dalda anlatılacak pek hatırası yoktu. bir tane anlattı, içime yetti zaten, hatta sonradan kızı da gösterdi bana. onunla da aynı kızdan hoşlanabilme olasılığımız yüksekti.

iyi arkadaşlar böyledir. mesela barış bıçakçı'yı ilk olarak sevmemin sebebi buydu, bizim büyük çaresizliğimiz'de bu duyguyu, buna bir de böyle bakılabileceğini, jules ve jim'i, iki arkadaşı anlatmıştı bana. zeki ile metin'i, edi ile büdü'yü, ve altı yıldır burda anlatageldiğim diğerlerini bu yüzden sevdim.

a bi ara cigaralığa sardı. dindar olmasına benden daha dindardı, içkiyle arası pek de hoş değildi. acaip kızarırdı. hatta bir keresinde gözümün önünde çok güzel kustu. benim içkiye yöneldiğim yıllarda bana uzaktan güzel eşlik etti. h ise tamamen uzak etti. a'ya bak dedim, edebiyat var dedim, onun okuması bana göre azdı ama beni kürk mantolu madonna ile tanıştıran o oldu. ikimiz de bakir mi bakirdik. ben daha hindim. o daha temizdi. h de benden temizdi. bu ikisi açık yürekli adamlardı. özellikle a. bir şeyi söylemiyorsa o şey 'olmadığı' için söylemiyordu.

ben bir yerden bir uçtan tutmayı seçtim. o ikisi direndiler. alabildiğine direndiler. ben tuttum gibi gelmişti bana, tutmamışım. onlar zaten tutmamayı seçmişlerdi. şimdi ayrı ülkelerdeyiz, apayrı dillerde ve dinlerdeyiz. apayrı bağımlılıklarımız var. bağlarımız ayrı.

insan özlüyor.

25.06.2011

ve müzik bize her şeyi daha katlanılmaz kıldı.

ve müzik bize her şeyi daha katlanılır kıldı.

evet adam orda oturuyordu.

karşımda jim morrison'un büyükçe çerçevelenmiş bir fotoğrafı asılı. jim morrison'u severim. tanrım yine mi bardayım. istasyon şefini oturttum karşıma. izmir'de alsancak bölgesindeki barlar, içlerine kuruldukları eski evlerin yapılarının bir sonucu olarak giriş kapısı ve holden sonra bir iç avluya açılır ve hemen hemen hepsinde yerleşim bu şekildedir. taksim'deki nevizade'yi andıran gazi kadınlar ve muzaffer izgü sokaklarındaki barların önüne yazın masalar sandalyeler atıldığını görürsünüz, ancak asıl hayat, hayat adı da verilen iç avludadır. müzik burada gerçekleşir. burada üstü açık olduğu için sigara da içilir, yalnız da oturulur, istasyon şefiyle de oturulur, jim morrison'a bakıp alkolün vücutta ettiği tavaf esnasında hayatın neresinde ne tip hatalar yapıldığı, kimlerin canının yakıldığı, kimlerin ahlarının üstü kalmayacak biçimde toplanıldığı, kimlerin canını yaktığı, kimlerin gelip kimlerin geçtiği, kim bunlar, hepsi hepsi, hangi hayallerin hangi duraklarda tökezlediği, hangi trenlerin hiç gelmediği, hangi trenlerden kimlerin hiç inmediği, hangi trenlere kimlerin binip gittiği, hiçbiri, düşünülür. arthur rimbaud, yaşamak için bile kullanmadan bedenimi, der ya. müstakil zamanlardaki düşünce taşıyor görünen halim fıtratımdandır. ciddi konularda konuşmayı sevmiyorum, ciddi olamıyorum. ne demiş jim morrison, she lives on love street.

alıp geri bıraktığım uzun çalar plaklar merak edilmiş, söyleyeyim, johnny cash-a thing called love; the smiths'den strangeways here we come ve the queen is dead; pj harvey-to bring you my love, the doors-strange days, bu kadarına param yetecekti.

yüziki senelik bir ağaç düşün, sanırsın taa melikşah'dan kalma, öyle durur yerli yerinde. gelip geçenler hayretle bakar duruşuna. işte ben öyle bazen. geceleri herkes uyuduğunda ormana karışmaya çıkar.

istasyon şefinin selamı var.
senin kitapların ve benim kitaplarım aynı kütüphanede birleşsin istiyorum.

24.06.2011

her uçağa binişimde aynı şarkı geliyor o kadının güzel sesiyle, bulutların üstünden bıraktım ben kendimi.

ne diyorduk, bugün işe gitmemeyi tercih ettim. kafa toplamaya ihtiyacım vardı. sabahtan bu yana biraz topladım sayılır. çay içmeye ihtiyacım vardı, yaptım. dünyanın ziyaretinde bulunduğum diğer ülkelerinden dönüşte başıma böyle bir toparlanma ihtiyacı hasıl olmuyordu. tanrım cuman mübarek olsun. ama stockholm, isveç, biraz farklı geldi bana. bunda yaz günü temmuzda sen terle ben sileyim, pardon yine türküye aktık, bunda yaz günü haziranda üşümüş olmamın da etkisi var, yok değil. hava durumunu önceden kontrol edip temkinli gitmeme rağmen temkinim yeterli gelmedi ve bol yağmurla karşılaşınca biraz üşüdüm, üşüdüm üşüdüm daldan elma düşürdüm. sonra kızlar, güzellerdi elbette. erkekler de öyleydi hakkını yememek lazım. stockholm boy ortalaması yüksek bir ilimiz, bunu duymuştuk, yerinde test ettim onayladım, özellikle benim gibi boyu bir yetmişle bir yetmişiki arasında değişen biri için bu önemli bir ayrıntı idi.

çocuklukta pul, bozuk para, vs. biriktirmek adettendir, bilinir. o zamanlar büyük uğraşlarla elime geçmiş olan ve üzerinde sverige yazan bu metalik paralardan birinin geçtiğimiz günlerde cebimde olması ve bunun satın aldığım biranın para üstü olarak bana verilmiş olması, meslek icabı bu metali atomuna kadar biliyor olmam, bunlar hayat.

bir gün gelecek herkes bana hakkımı verecekmiş gibi geliyor. yığınla birikmiş sevgimden dağıtmış olduğum parçalar tam ben ölmek üzereyken tekrar toplanacakmış gibi.

pazar günü iner inmez hostele attım eşyalarımı. orada iş için bulunuyordum ve iş icabı civarda bir hostelde kalmam gerekince civarın en ucuz hostelinin en sekiz yataklı odasını seçtim. eşyaları bırakıp dışarda aldım soluğu. akşamüzeri olmak üzereydi yeni yerel saatler. yeterince yorgun olduğum için hostelden uzaklaşmak istemiyordum, rasgele bir bar kestirdim gözüme ve içeri daldım. tesadüf o barın dördüncü yıldönümüymüş ve ona ait bir parti varmış, insanlar eğleniyorsa ben de eğlenmiş sayılırım her zaman, nitekim öyle yaptım. biranın fiyatına aldırmaksızın yüzdüm biraz. gecenin açılış şarkısının guns of brixton olması ve vokalistin güzelliği cabası. yanımda oturan iki kadınla sohbete daldım. insanlar çok genç duruyorlardı orda, barlara girişte kimlik kontrolü olmasına rağmen içerdeki tiplere baksanız onsekiz üstü olmalarına hayret etmeniz işten değil. sigara içmek için her dışarı çıkışımda gökyüzüne ve ardından saatime baktım, saat gece onbir olmasına, sonra oniki, sonra bir olmasına rağmen hava kararmamıştı. ilk gün böylesi bir şeyden haberim olmadığından gayet şaşırmış idim. hostele döndüğümde kaldığım odanın tavanı camekan kaplı da olunca ve hava kararmak bilmeyince ve yağmur göz açtırmadan yağınca, pek güzel sarhoş uyudum. duma duma dum.

sabahı var tabii bunun. zar zor uyanıp kongre merkezine yetiştim. bir adet sunumum vardı ve insanlar beni dinlemeye hazırken ben pek kendimi dinletmeye hazır değildim. malum topluluk önünde konuşmak hepimizde derin heyecan patlamaları yaşatır, ben bu konuda iyiyimdir, pek sorun yaşamam. sonra yeni insanlarla tanıştım bi sürü. akşama da konferansın gala yemeğinde m.yi görünce afalladım.

merhabalaştık. zamanında aynı bölümdeydik, o ikinci öğretim bense birinci öğretim, sıklıkla karşılaşıyorduk, üniversite ortalamasının gayet üzerinde bir güzelliğe sahip olduğundan gözler onun üzerindeydi, benimkiler de öyle, o ise alabildiğine mesafeli. sonra birtakım şeyler gelişti yine de. gelişmeden sonuca geçerken okul bitti. farklı bir üniversitenin koridorlarında yüksek lisans için karşılaştık bu defa. yine birbirimize varamadan okul bitti ve o farklı bir ülkeye ben farklı bir şehre doktora için hareket ettik. aradan o kadar zaman insan şehir geçti, o gala yemeği akşamı gözlerine bakınca da fark ettim bunu. hatta yaka kartım olmasa adımı hatırlar mıydı diye bile şüphelendim. dışarda sigara içtik. yemek ve şaraplar bitti derken onun birlikte olduğu grupla dışarda devam etme kararı aldık. bir ispanyol, bir yunan, bir belçikalı, bir slovak ve iki türkten oluşan keyifli bir grup olmuştuk. ama belli m.'nin tadı yoktu, o gece anladım neden olduğunu, sevgilisinden ayrılmıştı iki hafta önce. ben de iki kadar hafta önce aramızda birşeyler olduğu muhakkak birinden ayrılmıştım. sonra o bulunduğum şehre gelip beni aramıştı tam da uçağa bineceğim gece, uçuştan üç saat öncesine kadar birlikteydik hatta. ben de öyle bir karmaşadaydım yani. ama zaten dünyadaki en soğuk kadın olduğunu iyi bildiğim m.'nin daha da soğuk olmasını sağlayan o durum beni de geriyordu o keyifli grubun sohbeti içinde. neyse, gece öyle bitti, otellere dağıldık.

ertesi gün kongre tüm bilimselliğiyle devam ediyordu. artık sunumum geçtiği için rahatlamıştım, bol bol kahve içiyor, akşamın etkisini üzerimden atmaya, insanlarla bilim! üzerine konuşmaya çalışıyordum. yoksa nobel müzesinin bulunduğu şehirde nobelle işim yoktu aslında. yabancı dilde konuşmak insanı rahatlatır bilirsiniz, ya da benim için böyledir en azından, ki ben çoğunluk için de böyle olduğunu düşünüyorum, hatta belki bu yüzden hafif çakırkeyif olduğumuzda bildiğimiz yabancı dile sarılırız. o nedenle farklı bir ülkede olmak beni çok yerinde rahatlatır, ruhum kendine gelmeye zaman ayırır. hele bir de keyifli insanlar topluluğuyla karşılaşırsam, ki bu ortamı mutlaka yaratırım kendime, daha da güzel olur. o yüzden genelde yalnız gönderilmek için gayret ederdim iş seyahatlerinde.

akşam yine oldu, yine toplandık. bu defa m., grubu ekmek ve benimle yalnız kalmak istedi. benim de işime gelirdi. grubumuzla birer bira içip ayrıldık. anlatmak istiyordu belli ki, o soğuk ketum görüntüsünden de sıyrılmak istiyordu. ben türkçe'den sıyrılmaya çabalarken o türkçe konuşmayı özlemişti. ve aramızdaki baskın karakter oydu. ben biraya o beyaz şaraba devam etti gece boyunca. hava yine kararmadı. yürüdük. stockholm'de bol bol nehir, deniz, su var. havanın kararmaması insanda sabahlamış olma hissi uyandırıyor, ve bu bence çok güzel. ben dışarda birlikte başbaşa sabahlayabildiğim insanları ayrı bir yere koyarım hayatımda, ya da kendileri ayrı bir yer kiralamışlardır zaten. anlattı anlattı, ara ara ben de anlattım. sabah uyandığımızda arturo bandini'nin lafını hatırladım, "çok güzel bir geceydi ve bir daha asla tekrarlanmayacak."

turgut uyar stockholm'de yaşasaydı, yaşamış olsaydı, nasıl bir şiir yazardı çok merak ettim. yazları göğün kararmadığı bir yerde, göğe nasıl bir bakışla bakardı. enis akın zaten gidip bir sene yaşamış gibi yazıyor, sahi onunla çok sevmek'in ilk sayfasına attığı imzasında dediği gibi macaristan'a da gittik biz onun motosikletiyle. o hatırlamaz. edip cansever benim kadar içseydi bu kadar şiir yazabilir miydi çok merak ettim.

gözlerimi her kapadığımda bana bakan yüzlerce siyah camlı güneş gözlüğü görüyorum. güneş gözlüklerini sevmiyorum.

23.06.2011

ben nereye geldim yine. bugün benim doğumgünüm idi ve hayatımda ilk defa farklı bir ülkede aldım yeni yaşımdaki ilk soluğu. yeni yaş, doğumgünü, bunlar pek önemli değil di mi. bence önemli, neden mi peki, çünkü yaşlanıyosun matador. bünyenin olaylara gösterdiği tepkilerin niteliği değişiyor ister istemez. bunu geçiyorum, aslında şu son beş günde epey bir hareketli yaşantıma şahit oldu dünya. gayet güzel zaman geçirdim. stockholm sendromu'na bakıp çıkacağım diye girip çıkmadığım bar kalmadı. anlatacak pek çok şey gelişti. malum serde de kıyısında yaşamak var. müthiş bir plak dükkanıyla tanıştım, tanesi ortalama 200 sek yani yaklaşık 50 tl'ye beş tane plak almıştım onca plak arasından zar zor seçip, ama gel gelelim kredi kartım çalışmadı, ve bırakmak zorunda kaldım, üstümde de euro'dan başka para yoktu, bir gün isveçli bir arkadaşım olursa ondan bana plak göndermesini rica edeceğim.

burada hiç bahsi geçmediğini düşündüğüm taa sekiz yıl öncesinin m.'siyle orda karşılaşmayagöreyim mi. o yalnız ben yalnız, nice yıkımlar geçmiş üstümüzden. bunu iyi değerlendirdik.

ilk kez bir hostel'de yalnız kaldım, yani yalnız derken etrafımda arkadaşım olmadan, yoksa hostel'de yalnız kalmak pek adetten değildir biliyorsunuz. arasıra türk görmedim değil ama çaktırmamaya çalıştım, çünkü artık iyice ayırt ettim ki biz yunanlara, ispanyollara, italyanlara ve fransızlara epey bir benziyoruz. tip genel olarak sadece kuzeye yükseldikçe belirginleşiyor, yoksa aşağıdakilerin hepsi aynı. hostel'deki her tuvalette bulunan sim marka sıvı sabun ve üzerindeki türkçe tanımlamalar gayet ilgi çekiciydi.

yarın devam etmek istiyorum, bugün benin doğumgünü.

21.06.2011

Stockholm`un arka sokaklari benden mi sorulsa ne

19.06.2011

bu saatte uyanık olmam pek rastlanır değildir. ama öyle. ama öyle.

16.06.2011

şahsen benim chan chan adlı bir arkadaşım olsa idi ondan adeta bir gypsy kings edasıyla no volvere söylemesini isterdim.

biz de kara hayatının bir parçası olacak mıyız sevgilim? biz de kara parçasında bir hayat mı olacağız sadece sevgilim?

şahsen benim chan chan adlı bir arkadaşım olsa idi beni muhakkak marcane, alto cerdo, cueto ve mayari'ye götürürdü. chan chan mesela mutlaka benim için tarlakuşlarının seslerini bir kasede kaydeder bana dinletirdi, bunu yapardı. o da bir şey mi, uçurtma yapar gönderirdi, el becerisi yok diyelim, yaptırır gönderirdi. hahah, bu da laf mı o mikasa topun nereye kaybolduğunu bulur, yerin altını üstüne getirir bulur, lastikçide hava basar getirirdi. yahu sen ne diyorsun azizim, benim chan chan adlı bir arkadaşım olsa idi yazdıklarımı beğenirdi.

15.06.2011

i'm spinning. defterleri olur benim de gibi genç adamların. defterleri olabilir genç erkeklerin, erkeklerin el yazıları güzel olabilir. defterlerin arasında çiçekleri olabilir genç erkeklerin. gençlik geri gelir mi diye sormuş doktor ananneme, anannem basmış küfrü. soyağacı limon gibi bir aileden geliyorum, bizim evin arkasındaki limon ağacının çok bereketli olduğu düşünülürse...

bazı şarkıları ardarda dinleyebilme yeteneğine sahibim. cellatlara acımalı mıyız, mıydım mıydım, mıydım.

gözkapaklarımın darası epey yüksek, alınmalı. itinayla dara alınır.

brütal maaşı dersek çalışanlarımızın, ne demek isteriz

kız adı: limon ; erkek adı: liman

bize en yakın sağlık ocağından ilkyardım isterken çekinmeyin

hayır o bir

kişiler şekerlerini de kendi üretmeli, nitekim vücut üretince beyin buna yetişemeyebiliyor

şimdi de gecenin büyük sürprizi, rüçhan çamay: "ne haber, ne haber, daha daha ne haber?"

uzun samsun puro gibidir mübarek, çekmezsen kendiliğinden söner, bereketlidir.

"seni seviyorum", hiç de diyemem.

pah kırmışsın kalbime

seni seviyorum. binlerce teşekkür.
bazen nankör de mi oluyoruz neyin nesi. sözgelimi benim şimdi bir balkonum olsa idi ben bir balkonun bu kadar kıymetli olduğunu/olabileceğini anlayabilecek miydim. balkonum olsa idi balkon özlemi çekmeyecek, balkonumda ayaklarımı korkuluklara uzatıp seyre dalmanın hayallerini kuramayacaktım. ama şimdi bir balkonum ile yok. ve bir balkonun normal insan hayatı için ne kadar elzem olabileceğini iliklerime kadar kavramış durumdayım ve aylardır ortalama üç yazıda bundan bahsederek acımı sizlere de yaşatmaya çalışmaktayım. ya da siz beni zaten anladınız.

baba bana bir balkon al

14.06.2011

for jane or for me, ne demek istedi acaba orda. orda ya da burda, ne fark eddievedder. bizim oraca edive, ediver yapıver manasında. i remember you well in chealsea hotel. fir bincan türk kahvesi yaptım. bican sen öleceksin, kabire gireceksin, dokuz tahta altında ne hesap vereceksin. düşün ki bunlar benim sözlerim. üç adet bıldırcınım oldu, hepsini bana babam aldı, ben ondan rica minnet sipariş ettim, düşündüm ki doğada ne güzel aylam aylam yaşayan bu üç güzide hayvanı, -ne, güzide mi dedim,- evin bahçesindeki kümese hapsetmek yüce şamandan reva mıdır. ama engel olamadım, düşündüm ki bu hayvanları zaten biri yakalamış ve hapsetmiş ve beslemek için satın alacak birini, ya da restoranlarda servis etmek için satın alacak birini bekliyorlar. ben de restoranlarda masalara konuk olmamaları için satın aldım üç adetini. ben bıldırcınları çok severim çünkü. hep yanımda olsunlar istedim. istediğimde koltuğumun altına alıp gezdireyim. onlar için solucanlar gecekondular yakalayayım. ansiklopedilerde bıldırcın maddesini tarayıp en çok sevdikleri yiyeceği, lunaparkı çarpışan arabayı fillan alayım onlara. bahçenin en güzel köşesinde yer yapayım, doğayı aratmayayım, kedi sansar tilki takmayıp rahat rahat çimlensinler. nitekim yaptım. artık benim haftasonları babaevine gitmek için çok mühim bir bahannem var. iki haftaya gelmez keklikler de gelecekmiş. merak etmeyin biraz daha para kazanayım, onlara bir orman kiralayacağım. bu sevgi bana şu büyükşehirdeki işi bile bıraktırır şart ola.

so long marianne, bunu sana demiş miydim, dememişsem henüz tanışmamışızdır ama bunları burada rahatça konuşabildiğimize göre tanışmamız yakın demektir. bak ben sana bir şey söyliyim mi, ilk buluşmada elimi tutarım, elimi tutmuş elimle senin elini tutarsam bil ki bunda keramet had safhada. kızımızın adını sahra mı koysak, yok daha neler, şermin selmin selvin bunlar ne güne duruyor di mi, ha bir de solmaz var. solmaz koymazsak olmaz, öyleyse ayrılalım. ayaklarımda şu askerdeyken sürekli yürümekten çıkan yaralardan çıktı yine, terlik istirahati de vermezler ki insana reel! hayatta. çok mü yürüyorum nedir, yürümeyi az sevmiyorum, yürürken konuşmayı hiç sevmiyorum, bi kere ben konuşmayı ki sevmiyorum.

dance me to the end of love mı şimdi yani. şair büyüğüme şu geçen sene yazdığım hayali diyalog metinlerini göndereceğim. kısılmış bir yüksek sesle müzik dinlemek ne güzel oluyor bazen. yüksek sesle demek, yüskseskesle demektir konuşma dünyasında bazı kekemeler için. adam boşuna mı kitap yüzdü üstüne kolluklarıyla. can simidi attı bana, tutundum.

tehlike anında camı kırdım.

yapmayacağım üç şeyi tekrarlamak istiyorum her doğumgünümde; biri ayakkabı boyacısının önüne boyaması için ayağım içindeyken ayakkabımı uzatmak; ikisi pedikür yapılması için ayağımı, manikür için ellerimi birine uzatmak; üç sonra söyleyeceğim, hatırlayamadım birden, böyle birden sorunca aklına gelmiyor ki insanın. neydi o şarkının adı ya, hani o filmde de söylemişti o ya o kadın. neydi o kadının adı ya, hani o adamla beraber düet yapıyordu. neydi o adamın adı ya hani o kadından bir oğlu olduğu ortaya çıkmıştı yıllar sonra. neydi o yılların adı ya, yıllar olmuştu yıllar geçeli.

9.06.2011

fevzi atlıoğlu'nun saz eserleri adlı albümünü diğer sanatkarların saz eserleri yorumlarından farklı kılan entstrüman nedir, farklı ve bana göre üstün kılan desem daha güzel olumuş, kılan, klu klux klan. şu durumda bu albümü bilen ve dinleyen, konservatuar öğrencisi vs olmayan, otuz yaş altı kaç kişi vardır çok merak etmekteyim, ki ben bundan bir şiirimside de bahsettim, merak eden çoktan dinlemiş bulmuştur. bunu böyle anlatışımda herhangi bir ego sezilmemesi hoşuma gidecekti aslında, sezilmedi di mi,.

benim bir sevgilim oldu, benim şarkı söyleyişimi ve sesimi hiç beğenmezdi. kalıbımı basayım mı biz bu insanla zaten anlaşamazmışız.

adamın birine buranın adresini verdik, arasıra baksın ve bendeki müthiş cevheri keşfetsin diye. ama son tam bir senedir yazdıklarıma şöyle bir baktım da; leonard cohen'in en çok so long marianne şarkısını sevdiğimden, dolapta bulunan son tüketim tarihi geçmiş şeyleri içim rahat bir şekilde tüketebildiğimden, bir film çeksem cranberries'in dreams adlı şarkısını mutlaka kullanacağımdan, babaannem gereği her işime sağla başladığımdan, baba zula'nın son albümünü hâlâ dinleyemediğimden, bana cohen'in '79 konser kaydındaki o şarkıyı john bilezikciyan yorumuyla ilk kez dinleten o kadının şimdi nerde nasıl beşn birk bilmediğimden, evet perhkan'ın ölümüyle ağladığım için ve buna benzer bir şeye bir konuşmasında değindiği ve say something demeyi çok sevdiği için başka bir o kadını çok sevdiğimden ve adına bir dosya oluşturacak kadar öykü bile yazdığımdan, bir ömürde aralıksız bira içme rekorumun dörtyüziki günakşamı olduğundan, geceleri eğer canına susamamışsa kimsenin yanımda bir şey yememesi gerektiğinden... bunlar haricinde kayda değer bir şeyden bahsetmemişim. bu adam beni okurken vakit kaybetmez de napar. ama yine de kendime kefil olduğumu burada bildirmek durumundayım. ya da kefil aranıyor.

ama hakkaten yastığının yüzünde bıraktığı iz çok şeker olmalı.

3.06.2011

ilk kez, sevdiğini veya sevildiğini nasıl anlar insan? sevmekten kastım, aşık olma halinin sorgulanış şekline sevmek diyoruz biz. genelde çocuklar anaokulundayken freud fetret devirlerinden biriyle muhatab olduğundan cinsellik keşif temalı bir sevme duygusu yaşar, bunu geçiyoruz. çoğunlukla ilkokuldayken başlar ilk aşık olma hali, ama bunu ilk defasında nasıl keşfeder insan? bu konu hakkında çocuğun kendine sorduğu ya da danıştığı sorular nelerdir? içinden yaptığı sorgulamalarda, -yani insan aşık olup olmadığını hep sorgular gibi geldiğinden bana,- hangi kelimeleri tümlüyordur acaba? ya da; güzel kavramı, -evet çevresel etmenlerle mutlaka bir şekilde,- ; -ve yansımalarıyla,- çocuğun içine duhül etmiş olabilir ama bu güzelliği ona ilk tanıtan/keşfettiren insana olan iç tepkisini şekillendiren ilk!lik nedir? bunu merak ediyorum bu akşam.

bu arada yastığın yüzünün sağ tarafında bıraktığı iz çok şeker olmuş.

29.05.2011

yarın ne ki. kiraz siftahları ülkenin dört bir yanında, siftahı benden bereketi allahtan, cümlesini müteakip yapıldı. bu aralar yağan yağmurun kiraza ve bilumum nebatata zarar vereceği düşüncesi akılların bir köşelerinde tutulsa da, rahmettir kaçılmaz, denildi. dün gece rüyamda orta amerika'yı ziyaret ettim. ne güney ne kuzey, orta bi yerlerde. yerlilerle birtakım şiirler yazdık, helalleştik, bana bir kız çocuğu gösterdiler, meğer benim kızım olmasın mı, orda doğmuş ben napiim, hem rüya bu, rüya bütün çektiğimiz, rüya kahrım rüya zindan, nasıl da yılları buldu bir mısra boyu maceram. air adlı grup birtakım şarkılar yapmış. nida tüfekçi desen öyle, orhan gencebay hakeza, buna bir de mercedes sosa'yı ilave ettin mi -toprağı bol olsun- al sana grup karatoprak. ne alakası var bir bilsem. şimdi bundan yaklaşık birbuçuk ay mı oldu ne, ben bir kadın sevesi tuttum. seveyim de dedim nitekim. gelgelelim o benden hızlı gitti, öptü filan, elimi memelerine götürdü, orda pek güzel durduk biz ellerimle, bir muhabbet bir muhabbet. bu arada ben gelen mailleri okuyamaz, okusa da cevap yazamaz bir halete düştüm. cankurtaran yok mu.

sonra rüyam bitti mi, hiç biter mi. kızla, mazur görün alışkın olmadığımdan yabancılaşmış bir şekilde kızla dedim, orta amerika'da mukim kızımla salıncağa bindik, kızımla hızımızı alamadık lunaparka gittik. luna parkının etrafında birtakım gayrımeşru çocuklar tahterevallilerle çarpışan arabalarla felan meşgul oluyordu. kızımın anası olacak kadın, durmadan yazı yazıyordu. beni beni beni özlüyordu durmadan. yok artık dedim, giderken beni özleyeceğini hiç düşünmedin mi, aklının ucundan bile geçmedi mi, dedim; geçti elbette, hem ben özlemiyorum ki, merak ediyorum sadece, dedi; aşkımız bitti.

siz pazar günlerini çeşitli alışveriş merkezlerinde filan geçirirken ben bir mesaj attım. izmir'de, denizi izleyebileceğim, önümden arabaların insanların geçmeyeceği, yağmurdan korunabileceğim, yağmuru ve denizi birlikte izleyebileceğim bir mekan önerebilecekler miydi bana, diye. cevap veren olmadı.

dün akşam buraya harika bir şair adam geldi, tanıdığım herhangi bir kimse onu benim kadar sevmedi. tanıştık. eyvallah, dedi sıklıkla ve dikkatimi çektirircesine. dikkatimi meğer yanlış yere park etmişim, tanrı dikkatimi dağıttı ve memurlarını dikkatimi yanlış park ettiğim bölgeden çektirerek bana ceza kesti; dedi ki, bir daha götü, pardon, dikkati toplayamayacaksın. sonra şair abi birkaç şiir okudu. ben bira filan taksim ettim midemin sağ ve sol çeperlerine.

tanrım biraz olsun beynimin kıvrımlarında olsun takat bırakmaz mısın, ne biçim tanrımsın, sana inandım sana güvendim. iyilik yapmayı emrettin, tuttum; azgınlığı ve fenalığı yasakladın her cuma, uydum. daha ne yapaydım. daha nen olaydım sevgilim senin.

mediha şen sancakoğlu'nun şark ettiği dertliyim ruhuma hicranımı sardım da yine adlı meyan kökü bu saatlerde her gün ruhuma iri gelir. birleşik şeyleri seviyorum sanırım, makamlar dahil. her günüm leyla.

kadınlar tanrının kol düğmeleridir.

dağlar tanrıçalarımızın kalçalarıdır.

busaatlerde hergün durdum. dün akşamdan bıraktığım bir elmayı, üzerinde türemiş, kabileler ve klanlar halindeki bakterilere aldırmaksızın yiyebilirim, nitekim israfı sevmem. bunu bugüne kadar defalarca yaptım, ve bugün de ölmedim anne. yazılarımda -sizi uyarmak zorundayım- yoğun biçimde ve anlamda atıf bulunur. ki onların yazılarıdır ki kayıkçı'ya atıf yapmadan yazılamasınlar, buyurdu derdest dedem.

başta anlatmaya giriştiğim rüyama dönecek olursak, kızım ve annesiyle mutlu bir sona doğru yoga yapıyorduk son gördüğümde.

27.05.2011

o bana bin tane cümle kurmuştur. ben ona yüzbin tane cümle kurdum sanrısıyla, söylediğimi sanıp, beşyüz saattir susuyorumdur, ve o benden bin saattir cevap bekliyordur.

ben ona cevap verdiğimi zannedip.

gece ayın altında saatlerce oturduk ve denizi seyrettik.

gece ayın altında saatlerce oturduk ve şarkı söyledik.

susmaya devam ediyorumdur.
ben saçlarımı ne yana taradıysam o tarafa yatardı dünya, bir vakit.

26.05.2011

tenzil-i rütbe

tatar çölü'ndeki herif gibi oturuyorsun. bu her yerde böyle. seni yüzlerce kişiyle sıraya diziyorlar. hep bir ağızdan bağırtıyorlar, ezberletiyorlar. sonra koluna rütbe takıp yükseltip emrettiriyorlar, küfrettiriyorlar. bu böyle mesela. "tenzilel aziz-ir-rahim" (yasin suresi, 4. ayet.) önce tabldotunu kendin sıraya geçerek alıp mideni doyurup sıraya geçerek bırakırken, sonra masan değişiyor, yemekler sana gelmeye başlıyor. önceki halde yoğurt fiks iken şimdiki yerinde yoğurt ve salata fiks oluyor, menü masaya göre güncelleniyor. yukardan, klimalı eğreti odadan bakmaya başlıyorsun. azarlıyor azarlıyorsun. bu iki mesela. tatar çölü'ndeki herif gibi bekliyorsun. bu kitabı birine hediye etmiş bulunuyorsun, okumuyor. ben size bir şey diyim mi ben, o kitap hakkaten okunmaz. okuyabilene, yılmadan yıkılmadan okuyabilene, bitirebilene aşk olsun. hayat da mı öyle yoksa, bir süre okuyor okuyor merakla heyecanla okuyorsun, sonra bi bakıyorsun hep benzeri bir döngü, sonra sıkılmaya başlıyor ve 'sanırım gerisi de aynı' deyip kitabı kapıyor ve hayatına! dönüyorsun.

senin o baban var ya hani her sabah üniformasıyla evden çıkarken seni öpen, düğünlerde çaktırmadan gerdan kıran, oğlu sünnet olurken içi sızlayan, sen banyodan çıkınca saçlarını kurutan, işte o baba üniformasını takıp işine! gidince, onlarca kişiye küfretmeye kitmiş oluyor. küfredip sövüp sayıp saydırıp, sağ baştan saydırıp, akşam eve senle aynı masada karnını doyurmaya geliyor, elinde bir adet cocostar, sana almış.

yani demem o ki bırak bu işleri (sahi bu cümlede ne ço kanlam var)

güneşin altında oturduk ve denizi seyrettik.

güneşin muadili bir gece nimeti olmalı, ay güneşin yerini tam olarak tutamıyor. yıldızlar desen aynı. neyi koyacağız gündüzdeki gündüz eki güneşin, gecedeki adına/yerine.

güneş battıktan sonra oturduk ve denizi seyrettik.

sonra sonra oturduk ve denizi seyrettik.

"I knew these people, these two people. They were in love with each other. The girl was very young, about 17 or 18 I guess and the guy was quite a bit older. He was kind of raggedy and wild. And she was very beautiful , you know. And together they turned everything into a kind of an adventure. And she liked that. Just an ordinary trip down the grocery store was full of adventure . They were always laughing at stupid things. He liked to make her laugh and they didn’t much care for anything else because all they wanted to do was be with each other. They were always together and he, he loved her more than he ever felt possible. He couldn’t stand being away from her (ah) during the day when he went to work. So he’d quit just to be home with her. Then he got another job when the money ran out. And then he quit again. But pretty soon she started to worry."

elleriniz bazen unuttuğunuz bir şeyi sırf parmaklarınızın birbirini takip alışkanlıklarından faydalanarak hatırlayabilir. bu doğal.
sana yer kabuğu reçeli yapıcam!

19.05.2011

nemize yetmiyor el kadar hasır
didoudidoudidoudidounana

17.05.2011

beraber ve solo uykular

16.05.2011

mevsiminizi nasıl alırdınız

malum, tarla kuşları epeydir seslenmekteler. akşamüstleri biraları çağırıyor. aracısız sohbeti çağrıştırıyor karışık renkli eski bir arkadaşım. hava çok güzel ve bir balkonum bile yok. bilirsiniz dik dörtgen otellerin balkonları olmaz. hatta pencereleri bile açılmaz kimisinin, malum intiharlar otel pencerelerinde sanırım meşruiyet kazanır. ya da geçmişten günümüze böyle ilerlemiş.

13.05.2011



ben tv izlemem efendiler. bu bir övünç kaynağı asla değil ama son onsekiz aydır tv karşısında -buna maçlar da dahil- bir defada toplam bir saatten fazla durmuşluğum yoktur, bir süre daha da olmayacak. ama izlemiyor olmak bilmemeye mani değil. malum, gündüzleri itibarıyle sosyal bir varlığım. anlatıyorlar duyuyorum. facebook diye bir sergi alanı var, izliyorum. kurtlar vadisi dizisinden haberdar olduğumdan bu yana -ki nerden baksan altı yedi seneye dayanır geçmişi- dilegetirdiğim bir tespit var, ama özellikle son dönemde -ki nerden baksan üç senelik geçmişi var- ayyuka çıktı ve ben bu tespitten dolayı dizilerden iyice nefret eder oldum: arkadaşlarım, sosyal ortamımdaki paydaşlarım, güzelim türkülerimizi şarkılarımızı dizilerden öğreniyorlar. kurtlar vadisi bunun temelini atan dizi oldu ve gerisi geldi. elbette bu durumu dizi furyasının en iyi yönü olarak değerlendirmemiz mümkün, ama ben bir yandan da kıskanıyorum bunu. ben öğretseydim keşke, filan diyorum. misal, bir fırtına tuttu bizi, adlı türkü elveda rumeli'den sonra yayılınca ne kıskanmıştım.

şimdi şu sahneye geçelim. daha öncelerde burada bahsettim, bazı sabahların tam da "evlerinin önü mersin" türküsünü söylemelik sabahlar olduğundan. bu türkünün, bu ısparta zeybeğinin müthiş olumlu bir havası var, ve birlikte söylemeye o kadar uygun ki, bir dizi senaristinin/yönetmeninin bunu düşünmüş ve uygulamaya geçirmiş olması harika bir şey. bu bakımdan, şu an tv kanallarında fink atan dizilerin hiçbirinin gözümde zerre hükmü ve sahnesi yok ama bu sahnenin çekilmiş olması, masada papatyaların bulunması, kızın çok nadir anlardaki oyunculuğu ve bakışları, kızın şarap çocuğunsa rakı içiyor olma ayrıntısı, çocuğun da kızın da bu topraklardan olduklarını belirtir tipleri olması, türkünün iyi icra edilmiyor olsa da düete uygunluğunun vurgulanmış olması, deniz manzarası, ve alkol. güzel şeyler bunlar. biz buna benzer bir sahneyi daha geçen yaz çektik, hatırlıyor musun. bazı anlar unutulmaz bilirsin. bilir misin.

bir aşağıda ise yine bir diziden olduğunu duyduğum müthiş bir yorum var. sözler alakadar etmez, müzik her daim asıl.



yani diyorum ki kötü şeylerin iyi özelliklerinden yararlanmayı bilmek lazım. mesela bana diyorlar ki; bu kadar insanla nasıl arkadaş olabiliyorsun. bana diyorlar ki; sen oportunistsin. diyorlar ki; hiç çaktırmıyorsun, hatta inanamıyorum bile ama bu kadar farklı özellikte insanın seni aynı anda sevebiliyor olması bana yapmacık olduğunu ya da ilişkilerinde samimi olmadığını gösteriyor. buna benzer, bu minval üzre şeyler işte. anladınız siz.

işyerinde aktif biri olduğum için, her türlü hareketi ve oyunu rahatlıkla sezebiliyorum. kim kimin kuyusunu kazıyor, kim kiminle nerede ne yapıyor, gibi. elbet ben de kendimce hakettiğini düşündüğüm insanların kuyularıyla meşgul oluyorum zaman zaman, ama benim asıl merak ettiğim şey orayı kazınca oradan su kaç metrede çıkacak, bir nevi artezyen taraması, bir nevi petrol araştırması. bu da değil mesele, ufalıyorum biliyorum, gel iki çift lafın belini kıralım desem gelmezsin, bunu da,. da da dan dan dan. niye mi peki farklı onca kadından hoşlanıyor, ve farklı onca erkekle arkadaşlık yapıyorum. her türün, her cinsin, her familyanın çiğliğini ölçmek ve bunu gözlerimle tespit etmek için. hayatım tespit ve fark etmek üzerine kurulu. kuyuyu kazıyorum, su çıkana kadar kazıyorum, bu esnada oraya güneşten ve yağmurdan korunmak üzere bir çardak dikiyor ve altında oturuyorum. sonra, suyun mineralojik analizini yapıyor, sertliğini, pH'sını, rengini, kokusunu, vs. ölçüp biçip onu kendi halinde akmaya veya benimle birlikte bir kaba dolmaya davet ediyorum.

9.05.2011

makbule kaya der ki, gayrı dayanamam ben bu hasrete, ya beni de götür, ya sen de gitme.

26.04.2011

merhaba dünyasız.

bana kim gözlerinden anahtarlık yapmak istiyorum dedi; ben mi kime dedim. orda durdum, konak saat heykeli'nin [saat heykeli? yazar burda saatli kule demek istemiş, y.n.] önünde, banka oturdum. bekliyordum. elimde aptal bir fotoğraf makinasınesi, yazın ışığını çekiyordum. yazın akşamüstü ışığını daha bir seviyorum. bu arada yeri gelmişken, parmaklarım klavyedeki harflere büyük, kafam dunyaya kucuk geliyor. hazin geliyor, sevinçler derdimden, yaşamak ölmekten, hazin geliyor. bir yerde sanki biri mi flüt çalıyor. yan mı tutmuş, üflemiş mi, ağzıyla gereken yardımı yapmış mı partnerine. iğrençsinik insanlık. hayır bence değilim, sadece istekliyim. bir yerde de herifin biri ağacın altına çökmüş, ovayı seyrediyor, burda sözü mevsimler cümbüşü olan sana bırakıyoruz, seni sahiden buna benzetiyorum, seni sahilden sala benzetiyorum. adam, hani şu bahsi geçen, ağacın altında oturmuş, ovaya bakar iken, sigarasını evde unutmuş, hay mona koyim seslenmiş, kimse duymamış. sesler ovalarda yankı yapmaz. sesler yankı yapmak için yaylaya çıkılmasını bekler. sesler, içimizdeki sesler, kendilerini kusmak için yükseklere çıkmamızı beklerler.

benim uzun süredir ilk defa hiç yatasım gelmemek. ankara'nın taşına da bakar mısın sen, ne halt işlemiş bizden habersiz. gözlerimin yaşına da bakar mısın sen, ne hiç akmamış. kuzum babası yeni sorumluluklar mı almış işyerinde. ay ben seni süte cornflakes niyetine karıştırıp yemez miyim, vay ben seni kadeh kadeh içmez miyim.

sabah işe kalkamayacak olmak gibi korku yok. elbette sen bunları bilmezsin. kalksan da geç kalmış olacağını iyi bilirsin. felsefe üzerine fahri ortaöğrenim belgesi almak istiyorum. sosyoloji üzerine bilimsel hazırlık artı lise.

peki ya bu ağaçlar konuşabilseydi. akıllıtv de yayınlananlar gerçek mi, bütün askerler onları izliyor ona göre, plus vadi, geçer zaman ki. yağmur mu yağıyor ne, bu gürültüler de ne. bu görüntüler de neyin nesi in da front.

görüntüler görüntüler. sahilden hemen bir ilk ara sokak. orda bir restoran. iki adet zeytin tanesi [zeytin tanesinin ne olduğu konusunda ilgili tüm zirai literatür taranmış ancak ilk kez nerde geçtiği konusunda herhangi bir kaynak bulunamamıştır, bu durumda bu terimsel terimin ilk kullanımı yazara ait olmaktadır, y.n.] bir adet çantaya birlikte giriyorlar. o zeytinler epey bir yol katedip noktalı virgüllerden birine ulaşıyor. bakılıyor lar ki kararmışlar. yine de epey bir süre işgalde sadık duruyorlar canları pahasına. hiç dünyalıksız.

merhaba dunyasız. bugün burda vakit yerel saate göre henüz 00:25. bu babacan bir tabirle yarım'a beş dakika kala'ya tekabül ediyor. sen bunu geceyarım olarak da değerlendirmekte ilelebet serbestiye sahip olma hakkını haizsin.

demektir ki

19.04.2011

üç tane suat bilirim. biri isteristemez iş yerindeki arkadaşım. diğeri suat sayın. en sonuncusu da souad massi. kulaklığın tekini taktığımı, ve sonra diğerini de taktığımı hatırlıyorum, sen de hatırlıyor musun, keşke hatırlasan, raoui söylüyordu. yaz geliyor. ağustos filan.

bugün nisanın onkusuru. otuz kusurlu hareketten birini yaptı nisan bugün. yağmur yağdı. kırlangıçlar geldi bugün. belliydi, dünyanın gidişatında herhangi bir değişiklik yoktu.

onun gelişatında bir değişiklik olacak mıydı peki bu yaz. ihtizaz.

18.04.2011

"senin yüzünde hüzün vardı," dedi. bense bu tarifini beğenmedim ama içten buldum, bunu anlamış ya da bunun hakkında böyle düşünmüş olması hoşuma gitti. "bana bakarken bir şey istiyor gibi bakıyordun," dedi. bu tarifine ise bir anlam veremedim ilk önce, anlam verebilmem için cümlelerinin gerisinin gelmesini beklemem ya da buna izin vermem gerekecekti. izin vermekte zorlanmadım, ya da konuşmanın akışı kendiliğinden o şekilde gerçekleşti.

şarap içsem mi diye düşündüm, ama saat henüz erkendi [14.00] ve iki saat sonra uçağım vardı, uçağa sarhoş binmek istemiyordum. ayrıca şarap içersem onun hakkındaki düşüncelerimden emin olamayabilecektim ilerleyen saatlerde, gözüme olduğundan da güzel gelmeye başlayacaktı, şarap ya da her ne tür ise alkol beni sevmeye itecekti. sarılmaya sarılınmaya olan ihtiyacıma gem vuramayacak ona onu etkileyecek bakışlar atacak, ona onu etkileyecek cümleler kuracaktım, o an bunlar içimden gelerek yapılmış şeyler olacaksa da sonrasında yaşanacaklardan dolayı kendime geldiğimde onun adına da kendi adıma da pişmanlık duyacak, ve yine artık biriyle birlikteyken içmeme kararı alacaktım.

ama dün gecesi nasıl müthiş bir geceydi o günün. yani ne kadar da zaman olmuştu öyle bir gece yaşamayalı. "hiç de etraftaki diğerleri gibi aç aç bakmadın bana, bir şey sormak ister gibi bakıyordun, benden üzülerek bir şey isteyecek gibi bakıyordun, pornografik bakmıyordun, sen bana bakıyor olmasan da fark edecektim belki ben seni, yüzünü fark edecektim mutlaka, yüzünden yayılan hüznü fark edecektim." dedi. ben buna çok düşündüm. dün akşamki bakışları gözümün önünden hiç yitmedi. elini tuttum sıkıca. işi dalgaya vurmak istedim, "i'm a poor lonesome cowboy" mırıldandım, bilmiyordu, anlamamıştı. "ne?" dedi. "diyorum ki, i'm a melancholy man" dedim yine sözün şarkı kısmını mırıldanarak. yine bilmiyordu. nasıl bilmezdi ki. bilmiyordu ve safça bakmaya devam ediyordu. yürümeye karar verdi, ben de uydum. "yürürken belki sana daha rahat sarılabilirim," dedi. "dün gece niye senle gelmedim ki!" dedi. beş adımda bir durup bana bakıyordu. ben de o bana bakarken ona bakmamaya gayret ediyordum, durup ben de ona baktığımda, "yaaa, üfff," deyip ağlamaklı oluyordu. gözlerimden bahsediyordu.

"benimle gelsene," dediğimde saatler geceyarısı ikiyi gösteriyordu. "hayır, gelemem," demişti. üstelememiştim ben de.

şimdiyse uçağım yaklaşıyordu ve eller birbirinden uzaklaşacak, gözler de ister istemez o yönde bir tavır takınacaktı, kalplerin bu yaklaşıma göstereceği tepkiyi şimdiden kestirmek güçtü. "gitmesen?" dedi. biri bana gitme dediğinde benim ne yapacağım belli olmaz. gide de bilirim, gitmeye de bilirim. birine gitme dediğimde onun ne yapacağı belli olmadığından ona asla gitme demem. hemen cep telefonuma sarıldım, gece onikideki uçuşa bir bilet aldım, diğer bileti köşesinden yakıp ateşinden yayılan pembemaviyi izlemeye koyuldum, bunu ona da gösterdim, gözlerinin içi güldü. gülünce gözlerinin içi güldü. birkaç bir şey söyledim, "sen çok akıllı bir çocuksun," dedi. "bu memlekette akıllı olacaksın arkadaş, özellikle kadınlara karşı çok akıllı olacaksın, yoksa anandan emdiğin sütü burnundan getiriyorlar, benim birkaç kere geldi, ne süt yapmış anam," dedim kendi kendime. saçmaladığımın o kadar farkındaydım ki yani bu kadar olurdu.

nicedir böyle bir şey yaşamamıştım.

nicedir böyle bir öykü yazmamıştım.

bakışları inan ki gözlerimin önünden gitmiyordu. yanımda bir önceki geceki kızın biraz daha çirkini, biraz daha kısa boylusu oturuyordu, bir önceki geceden biraz daha farklı bakıyor ve elimi tutuyordu. dün geceki kız çok seksiydi bi kere. ama yanımdaki kız öyle miydi, aşık aşık bakıyordu bana, beni de ona bakmaya sevk ediyordu. dün geceki kız çok güzel dans ediyordu, yanımdaki kız elimi tutuyordu. dün geceki kızın yanında belki beş tane erkek arkadaşı vardı, yanımdaki dün geceki kızın ise yanında sadece ben vardım, ve o kadar da güzel giyinmemişti.

dün akşam dediğim akşam ya da dün gece dediğim gece, tek başıma bir topluluğu ziyaret edip takı merasiminden yüz bulup iflah olduktan sonra ankara'nın barlarıyla meşhur yöresine yol aldım. ankara aptal bir şehrimizdir. geçen sene bu zamanlar da askerlik vesilesiyle orada yer bulmuşluğumdan mütevellit aramızda süren ve zaman aşımına bir türlü uğratamadığım dava bir yana, geçmişte bana yaşattıklarını da yanına, hamam parası olsun, deyimine uyarcasına kâr bırakmışımdır. ankara öyle orospu bir şehrimizdir ki hiç sevmem, ama o kadar şuh ve sokulgandır ki sevmeden de edemem. burda şöylesi bir tezahürat yükseldi karşı eski açıktan, "ankara adamın ... kor (x3)" ankara gerizekalıdır. ankara şimdi hamiledir. ankara'nın karnı burnundadır.

saatlerimiz cumartesi (dün akşam/gece) on'u gösteriyordu ve ben yuvalanacak bir ağaç dalı arıyordum. her kuşun tercih ettiği belli bir yaprak biçimi mutlaka vardır. kimi seyrek yapraklı ağaçlara yuva yaparken kimi de karmaşık, görünmeyecek biçimde yaprak ve dal yumağına sahip ağaçlara yuva yapar, ben ikinci kısımdanım. her kuşun eti de yenmez ayrıca. güzel müzikler ifade eden bir barı gözüme kestirdim ve oraya yöneldim. girişte dam dedikleri insan birimine sahip olup olmadığımı soracaklar ve ben o müzikleri yakından dinleyemeyeceğim diye o kadar korktum ki, çaktırmadan kaşla göz arasında daldım içeri. barda bana ayrılan tabureye oturup bir bira söyledim, üzgünüm barda başka içki pek içilmiyor, hoş karşılayamıyorum kendimi barda bira-tekila harici bir şey içerken. etrafa göz atmaya koyuldum, siz sanırım ona 'kesmek' diye bir isim takmışsınız, sizinle takılmadığımın umarım farkına vardınız.

sonra bir çift göz ve yanındakiler sigara içmeye çıkarak bana yaklaştılar. kız o kadar güzel giyinmişti ki ben o elbisesine aşık oldum korkarım. sonra uzun siyah saçları vardı mesela. uzun düz/dalgalı siyah saçlar yeterince dikkat çekicidir. baktım ulan. kendimi hiç almadım, sürekli baktım. laf aramızda benim gözlerim güzeldir. küçükten beri öyle derler. deniz gözlü filan da değilimdir ayrıca. sadece yakından bakınca hissedilen cinsten. ama bildiğin o kadar da boş bakar ya da bakmayı bilmem ki şaşarsın. o dün akşam/gece o kıza bakarken de bunu hissettim ve kendi gözlerim adına üzüldüm. hiçbir etkileyici yönüm yoktu konuşulmadığım sürece, hem de karanlıkta. ama bakmaya devam ettim. gözlerimi kıstım, açtım. bir şeyler yaptım. sonra hissettim ki o da bana bakıyordu. evet bakıyordu. bir yandan sigarasını içerken gözlerini refleks olarak kısıyor ve o kısık gözleriyle, o renkli cepli elbisesiyle bana bakıyordu. sonra sigaraları bitti ve içeri geçtiler grup olarak. sevgilisi var mıydı acaba, ben de içeri geçer gibi durdum barın önünde, ama içeride sigara içilmediğinden fazla da yaklaşmadım. onu buldum kalabalığın arasında, dans ediyordu, gayet de etkileyici bir şekilde dans ediyordu. kıskandım. anlamsızca kıskandım. etrafında öpüştüğü koklaştığı bir erkek aradım, hepsiyle aynı samimiyetteydi. böylece iki saat geçirdim. kah önüme kah havaya kah ona bakıp. bana bakmasını yakalamaya gayret ederek.

orta yaşlı bir kadın yanıma geldi. bana bana baktı baktı. belli ki gençliğindeki güzel oluşunun izini sürüyordu. başka hiçbir şey söylemeden "şerefine" dedi. "şerefinize" dedim. sonrasında olacak şeyler kesinmiş gibi bana bakıldığında ben biraz çekinir ve korkarım, bu kadına da öyle yaptım. ki kalacak bir yer de henüz ayarlamamıştım. herhangi bir otelde kalacak, ve öğleden sonraki uçuşuma yetişecektim, o kadar. tabii ki otel tercihimi ilk olarak m. ile birlikte kaldığımız otelden yana kullanacak ve m.nin ölüsü başında bir bira tüketecektim.

güzel elbiseli kız bara doğru yaklaştı. ben de ona yaklaştım. bana baktı. evet oydu. deminden beri baktığım, ne demini, iki saattir gözümü alamadığım kız bana bakıyordu, hem de elli cm kadar yakınımdan. "merhaba," dedim. "merhaba," dedi. bardağıyla, 'dışarı çıkalım'ı işaret etti ve dışarı doğru çıktık. nasıl başladık, ne konuştuk, bilmiyorum. ama yarım saat sürdü diye hesaplıyorum. hem de ben konuştum o konuştu. nereden baksan on kişilik bir grupla gelmişti ve beni de arkadaşlarıyla birlikte onların masasında oturmaya davet etti. bunu yapamayacağımı söyledim. yani, tanımadığım o kadar insan arasında, yeni tanıştığım birinin referansıyla oturmak, ne bileyim. evet, ona kurduğum cümleyi "ne bileyim," diyerek bitirdim. elimden tutarak beni götürdü ve rahatsız olmayacağımdan emin olduğu bir sandalyeye oturttu. adımı söyledi, kimse duymadı, memnun olduk hepimiz. kimbilir nerden tanışıyorduk. kimisi iki saattir barda oturan adam olarak beni fark etmiş olmalıydı.

yanımdan kalktı ve dans etmeye başladı. kadın dans etmeyi bilmelidir evet. gece bitti. "benimle gel," dedim. "gelemem," dedi. "telefonumu almayacak mısın?" dedi.

beni uğurlarken, "seni izmir'de nerde bulurum?" dedi. ona orayı söyledim. ankara aptal bir şehrimizdi.

16.04.2011

kestirme bi ol olmalı ben den sana
ben san getirecek değil a
yerdeğiştirme yeter dostlar
özür mözür kurtarma zömrümüzdeki gediği

iki kişimiz arasında ne zaman sessizlik olsa 'konuşsana birtanem' şarkısı iner aklıma tıpkı bir vahiy gibi. böyle dediğime göre vahyin nasıl indiğine şahit olmuş olmalıyım, değil mi, hayır olmadım, teğet geçtim. susmak neyi halleder.

ses yükselir. kurduğum şeyleri unuturum. beyaz bir kadın düşlerim. hep beyaz her yeri beyaz. keep breathing.

şimdi, tabii, burdan nasıl göründüğünü bilemiyorsun, bundan doğal da bir şey olamaz. türk kahvesi yaparken soğuk suya koyacaksın kahveyi mutlaka, köpüğü daha verimli oluyor. kızlar şapka takmasın, şapkayla çıkmasın mesela, bere taksın onun yerine, şapka da neymiş, hele o kasket yok mu. sözüm madamlardan dışarı, onlar püsküllü tüylü fötr şapkalarını lütfen takmaya devam etsinler, hatta şapkadan sarkan bir tül de olursa, seviniriz. hem bere güzelle çirkin için çok iyi bir ayraçtır. bence dilinizi de fırçalamalısınız, biliyorum mide kaslarını harekete geçiriyor ve sizi zor duruma sokuyor dili fırçalamak ama sağlığımız için böyle gerekiyor.

kitapyurdu.com'dan kendime kitap bakmayı çok seviyorum, almıyorum sadece bakıyorum, gözümün kaldığı da oluyor ama napalım. gittigidiyor'dan pikap ve radyo bakmayı sevdiğim gibi. bana bir radyo alsana, ben de sana alırım, ödeşirizz.

benim o an ona göre bir kafaya sahip olmam gerekir. bekle. sigara içmek ellerinizin yaşlanmasını sonuç olarak doğurur, bu yüzden az içmelisiniz.

mutfakta biri mi var baba

13.04.2011

iki kişimiz arasında ne zaman sessizlik olsa 'konuşsana birtanem' şarkısı iner aklıma tıpkı bir vahiy gibi. böyle dediğime göre vahyin nasıl indiğine şahit olmuş olmalıyım, değil mi, hayır olmadım, teğet geçtim. susmak neyi halleder.

10.04.2011

tam telefonumu yeni bir hatırlatma kaydetmek üzere elime almış ve notu/tarihi yazıp kaydet demiştim ki hafızanın dolu olduğu uyarısıyla karşı karşıya kaldım. bu durum geçmişte not aldığım birtakım hatırlatmaları silmek zorunda olduğuma işaret ediyordu. onları şöyle bir kontrol ettim.

Merhaba sevgilim 23.03.2009 15:00
Beni sev (M.) 18.04.2009 15:00
Mahmut abi 25.08.2010 08:20
Ppp ışığı yanmıyo 25.11.2010 08:30
Aydın hoca 07.12.2010 10:00
Onur 25.02.2011 16:00
Kredi kartı 12.03.2011 11:00
Mukavemet testi 22.03.2011 11:00

muhakkak ki kişiliğim hakkında birtakım ipuçları ihtiva etmekteydiler, onlar ki bir avuç suda balık
pazar günü. şu ağaçların dili olsaydı. orda günlerden ne? karıştıyırorum. etrafta sesleri yankılanan çocukların olması hoş. lojman çocukları, oynayacak yerleri dar. artık belli, hava ısınmış, akşamları hâlâ ayaz yapsa da. yavaş yavaş terlemeye başlarız. vizyona girmesi beklenen bir film var, tarihlerle çok ilgimiz yok. akşam epey iyi bir müzikler dinledim, iyi gruptu hakkaten. bir arkadaşım dövme yaptırdı koluna, onu merak ediyorum. bu aralar dövme çok moda. geçtiğimiz aralar da çok modaydı. size osman konuk'u rahatlıkla tavsiye edebilirim ve memnuniyet duyarım. lütfen.

bir kereden bir şey olur mu?

7.04.2011

ihtisas kelimesinin anlamlarına tek tek baktım sözlükten, bilmediğim bir yönü mü var diye. tek tek cümle içinde kullandım. ihtisas yaptım kendim üstüne. bi tezler bi tezler. ege şivesiyle aynen şöyle: masalla masalla, hep masalla.

ben bu filmi oniki yaşındayken bir kez okudum elimde sinekli bakkal, yok yok çalıkuşu, yok yok mehmet rauf eylül. yok artık namık kemal, intibah. bende çok güzel intibalar bıraktı, bıraktı ve gitti. intibamı aldım sırtımda bi süre taşıdım boş küfe niyetine, sonra pazardan dönen yüklü ve yaşlı kadınlara sordum, hamal lazım mı, sağol yavrum dediler, evlerine kadar eşlik ettim, para da almadım. sonra canım biraz sert bir şeyler istedi, o sırada dolapta rakı bulsam pekala kafaya dikebilirdim, lakin rakıyı kafaya dikmenin de pek bir ehemmiyeti kalmadı şu bilyalı kapaklar çıkınca, malum damla damla düşüyor insanın ağzına, boğazından geçip içini yakıp kavurana kadar epey zaman alıyor. sert bir içki bulamayınca dream theater'dan -theatre mı yoksa- perfect strangers açtım, fena da gelmedi hani, iyi geldi yani. bu şarkının orijinal yorumunun kime ait olduğunu hep şaşırır dururururururum.

daha sert daha sert olsun istedim, saçımı çektim, hay skeyim, ne anlıyosalar bu sertlikten canhıraşlıktan. kurduğum cümleyi beğenmedim, klavyeyle hemencecik silebiliyor olmanın kolaylığına da kendimi kapıp koyvermek istedim. kendimi bırakacağım yaşları birtakım geride bırakmıştım nitekim. şarkı bitince alkışladım. bu sırada elimdeki türktipi kahveyi az kalsın bilgisayarın üstüne döktüm -ingiliztipi bir anlatımla-. mutfakta biri mi var?

mutfakta kimlerin olup kimlerin olmadığı bu yoklama çizelgesinde çok önem taşıyor sayın seyirciler. hiç mutfağa girenle girmeyen bir olur mu. sözgelimi üstüne o önlüğü takacak, tıpkı bir overlokçu gibi -overlokçuluk, sonütücülük üzerinden espri yapan tipler bana hep kolpacı ve goygoycu gelegelmiştir ayrıca, hasssasımdır eski bir emekçi olarak- işini kendi yapacak ve iş takibi çok önemli. sen bana hiç kahvaltı hazırlandın mı, burada bir mola verdi ve tüm teatral edasıyla tüttürdü günde ikiye düşürdüğü sigarasını. bizde harf hatası olmaz bacım. bizde hata olmaz. sahi fuckbodylik müessesesine bu yaşımda bile kimse inandıramadı beni, inanmamayı da dilerim, elbette işime gelir ama önceden anlaşmamız ve anlaşmanın koşullarının kesin konuşularak maddelere bağlanması şartıyla. mutfakta biri mi var?

koşarak soluğu mutfakta aldım, ağzımı musluğa dayadım kana kana. o yıllarda musluk suları biraz kireçliydi ama içilebiliyordu, zaten kirecin çocukların kemik gelişimine katkısı yadsınamaz olduğundan anneler buna terli terli olunmadığı takdirde pek ses etmiyordu. etrafa bakındım, balkona çıktım, balkon yerden ne kadar da uzaktı, karış hesabı yapayım dedim gözlerimle, ikinci katın balkonu sırasında kaçıncı karışta olduğumu karıştırıp tekrar tekrar başa döndüm, kâr etmedi, vaz geçtim. buzdolaplarının iyi soğutmamasını bir insanın hangi eksikliğiyle bir tutabileceğimizi sorguladım bir süre. mantık yürüterek ampirik bir bakışla buzdolabının asli görevi nedir, soğutmak, ve bu görevini gerektiği gibi yerine getirmiyordu. insanın asli görevi nedir konusunda çok zorlandım; çalışmak? sevmek? sevişmek? sevilmek? üremek? yemek? dışkılamak? uyumak?

insanın asli görevinin yazmak olduğuna hükmettim, ve bu insan dediğim benim, yani kendimin, görevimi yerine kayıkıyle getiremediğimden azlimi istedim. buzdolabı olarak kalmaya niyetliydim.

~aradan bir süre geçti~

6.04.2011

benim o an ona göre bir kafaya sahip olmam gerekir. bekle. sigara içmek ellerinizin yaşlanmasını sonuç olarak doğurur, bu yüzden az içmelisiniz.

5.04.2011



şöyle bir grubu olmayan her kimsenin ya da olup da böyle birini misafir edememiş her kimsenin, kendini yalnız hissetmesini doğal karşılayabilirim.

4.04.2011

bazı şarkıların hiçbir özel an taşımamalarına rağmen özel çağrışımları vardır, bilinir. örnek vermem gerekiyor değil mi bu durumda. vereyim gitsin. mevsimsel geçişler, geçilemeyen bir mevsim kişiyi etkiler bilirsiniz, bu durumla özellikle kıştan bahara geçişlerde daha sıklıkla karşılaşılır. iyi pazarlar felan dilenir bu durumda. siz de mi şu gökyüzünde yağmmur üstüne yağmmur yemiş gibi duran obur bulutlara bakar bakar da yağsat da rahatlasak diye mi düşünüyordunuz diye sorarsınız pazardan elinde fileleriyle dönenene. dağdan bir kız gelecek döne döne. dağdan kız gelmeyecek artık. dağdaki kızdan, ovadaki kızdan, platodaki kızdan topluca vazgeçtik. plazadaki kız gelir belki, o da bi sigara içip bilgisayarının başına döner. okuldaki kızın zaten topu topu bir teneffüslük vakti vardır, geçiyorum.

misal, otis redding yorumuyla sittin on the dock of the bay. ya da percy sledge yorumuyla when a man loves a woman. bugün çok klasik bir içim var, sorun değil. şimdi sizlerle şöyle bir öbek paylaşmanın sırası, perperık-a söe, okumamak size kalmış. şarkılar diyorduk, o kadar gidesim var ki, gidesim filan yok aslında. saatlerce hiç mayışmadan hiç sırnaşmadan içip sahile denize bakasım var gecelerce, başka hiçbir şey istemiyorum. nefret ettiğim şeylerden biri olan üşümek'i yaşamayacağım ne de olsa, hava fena değil. uyumak'ı da yapmayacağım. denize bakacağım sadece, gecelerce. zararı yok sabah yine işe gideyim, inan ki hiç koymaz. yeter ki akşama yine sahilde saatlerce sabaha dek oturup içebileceğimi bileyim. inan ki yıpranmam, bilakis ömrüm uzar. geçen yaz ben bunu birkaç kez yaptım, yalnız değildim o ayrı mesele, ama işe uykusuz gittiğim iki gün üstüste boyunca tattığım o çalışma şevki hiç olmadı bende. gören de akşam eve ekmek götürecek sanırdı. but my hand was made strong, by the 'and of the almighty. bunu asla unutmamalıyım. bunu da i find it very, very easy to be true / i find myself alone when each day is through / yes, i'll admit i'm a fool for you / because you're mine / i walk the line.

unutmamam gereken ve unutmayacağım ne çok şey var düny. başka bir yerden baktığımızda unutmamamız gereken ve unutmamak için not almamız gereken ne çok şey var dünya. şahsen ben olsam şunu da unutmaz ve buraya not düşerdim: every breath you take / every move you make / every bond you break / every step you take / i'll be watching you. ama gerçi bunun anısı var, o zamanlar bodrum sınırlarında bir otelde yamaklık yapıyor ve yeni öğrendiğim ingilizcemi test ediyorum. bu şarkıyı çalıyor animatör, bunun puff daddy versiyonunu, bu nasıl güzel bir şeymiş diyorum, mesaimden saatler çalıyor bu şarkı, dinledikçe seviniyorum, havuz kenarında oynaşan yabancı asıllı kızlar daha bir güzel geliyor gözüme, ıslanıyorum, hayır ondan değil, havuzdan sıçrayan sudan. habire bulaşık yıkarken ingilizcemi ilerletemiyorum. ama head of english olduğum dönemler işte. bak bu durumda şöyle diyor: all the leaves are brown and the sky is gray / i've been for a walk on a winter's day. yoksa siz hâlâ chunking express'i izlemediniz mi, forrest gump'ı sormuyorum bile farkındaysanız.

ben iyiyim. iyiliğine duacıyım. soranlara selam gönderiyorum bol bol. if i didn't tell her, i could leave today. bu şarkımızda daha ziyade yol yazılarına, -baharın da teşvikiyle,- yol vermek istedik, nitekim bu yol ayrımıyla devam etmekte herhangi bir sakınca görmüyorum. freedom's just another word, for nothing left to lose / nothing ain't worth nothing but it's free / feeling good was easy lord when bobby sang the blues / feeling good was good enough for me. bugün klasiklerden izlediğimizin bilmem farkında değil misiniz. yoksa siz hâlâ beni bir şey mi sandınız. yoksa siz evlenelim dediğimde beni ciddiye mi almadınız.

bak şimdi karşıma çıktı diye söylemiyorum ama böyle bir durumu yaşamış olsam, yaşamış olmaklığımla övünmezdim değil: love will tear us apart. ne var ki yanına bile yaklaşılmadı, açık seçik sizle takılmadı, ah. müziğin sesini giderek yükseltmeye başlamıştım ve kağıttan kapılardan dolayı komşularıma rahatsızlık arz etmemek için, -talep etmedikleri üzere,- iki sene önce bu zamanlar m. ile ankara hızlı tren seyahatimizden kalma trenden çarptığım kulaklıklarımı takındım ve öyle dinlemeye karar verdim. saygıdeğer izleyiciler, değerli hayat katılımcıları, gooser edebiyatı yaptığımı yadsımamakla birlikte kaz gelecek yerde tavukları hiçe sayacağımı da bilmenizi temenni ederim. seksenlerin disko şarkılarını, misal new order, bizarre low triangle, çok alamet-i farika bulurum. ben bir seksenler gecesi yapsam, önce doğumgünümde tutulmayan ağlama kaydımla devreye girer, soluğu prince'den when doves cry'la felan alırdım sanırım.

italya ziyaretimde bir şişe sambuca edinmiştim. bilenler bilir, mersin'e dahi gitsem, ya da nereye gidersem gideyim ilk işim akşamında şehrin işlek? barlarından birine gidip içki içmek olurum. bu huyumdan italya'nın roma, modena ve bologna bölgelerinde de vazgeçmedim. hatta hiç unutmam bir keresinde gebze'ye gitmişim, ve akşama kalacak kadar vaktim olmamış, gittiğim eğitimi ekip gündüzünde işlek bir bara girip hereke'ye selam durmuşum. işte hani bazen her şey bir anda, ama buraya dikkat çekiyorum ki, "bir anda" boş gelir ya size, o zaman her şeyi boşverirsiniz, işte ben ne zamandır bu sambucayı özel bir birliktelik için bekletiyordum, fakat bugün öyle bir an geldi ki, çakarım dedim özel anına, içeyim işte ne var. bunun için bu yazıyı bitirmeye sabırsızlanıyorum, bilirsiniz içince yazamam.

ayrıca ben seni terk filan etmedim. terk olmuştum ve bana masaj yapmanı istemediğimi istedim senden. mektubu yazacağın adres belli mi, orda kimse oturmuyor -yıllardır,- bildiğim kadarıyla.