26.09.2011
normalde insanlar her gün, eğer gerçekten normallerse, altıbuçuk yedi gibi doğarlar, gece oniki bir gibi ölürler. bir de diğer normaller vardır, eğer gerçekten normallerse, altıbuçuk yedi gibi doğarlar, gece iki gibi ölürler. bir de hepten normaller vardır, bildiğin normaldirler aslında ve bunun farkında değildirler, on onbir gibi doğarlar, üç dört beş gibi ölürler, aralıkları daha geniştir, genişlemiştir. bir de benim gibiler vardır, yarıiletken bandı gibidirler, dörtbuçuk beş gibi doğarlar, on bilemedin onbuçuk gibi ölürler. biz böyle iyiyiz.
24.09.2011
cumartesinin tadından diğer günlere çelik aşılamaya çalışan adam. havlular iyi kurutulmadığında bütün dünyadan nefret eden adam. sarhoş adam sol kulvardan sıyrılarak. bir gün buralardan -oralar nereleriyse- kaçıp gideceğim umuduyla yaşayıp bi bok yiyemeyen adam. umudunu yeşertmeye çalıştığında bi yüksek sesli hasta siempre açıp kafayı bulmaya çalışan adam. cure'dan bıkmayan adam. kendine kür üstüne kür yapan adam. alkol kürü, bir kür türü. kürsülerde konuşmaktan fena halde hoşlanan adam. o kızı bir türlü kandıramayan adam. dün akşam ne yaptığını hatırlamayan adam. unutan, fena halde unutan adam, her şeyi ama her şeyi unutan adam. dün akşam ne yediğini düşünmeyen bile adam. aklına ıstıranca gelen adam, ısırgan adam, kırıp döken sürekli yaralayan ve bundan kendini alamayan adam. nedir bu böyle aynı hikaye, suç kimde neden böyle. kendisine sürekli mesajlar gelen adam. dam başlarında yatmayı seven adam. akşam dışarı çıkmayı seven ve fakat eşlik edecek insanlara bir türlü kıyamayan addam. adam sen de, keyfimiz yerinde. sabah çaysız edemeyen ardından da mutlaka kahve içen adam, hazır kahvesini sütsüz içen adam, iki şeker lütfen. geceleri uyuyan gündüzleri çalışan adam. geceleri de bazen çalışan ve ardından ve öncesinde yine uyuyan adam. içtiğinde hiçbir şey yapmak istemeyen, sevişmek bile istemeyen, sevişmek bile istenmez mi, adam. mesajlaşmaktan telefon konuşmalarından hoşlanmayan adam. telefonu eline almayı bırak taşımak bile istemeyen adam. terbiyesiz adam. gittiği okuduğu çalıştığı durduğu yerde mutlaka birilerinin uzaktan uzağa aşık olduğu, ve uzak günün birinde bunu söylediklerinde buna şaşıran piç adam. bakışlardan zerre anlamayan adam. ıstırap adam. kadınları sadece bir gün bir gece sevişmeye bir türlü ikna edemeyen adam. şairleri sevmeyen ve bu yüzden şair olmaktan imtina eden adam. kendisine, hakkında, "onu izlemeyi seviyorum" denmesini çok büyük bir seni seviyorum cümlesi sayan adam, çünkü hayatı çok sesli senfonik şekilde yaşayan ve bunun anlaşılmasını önemseyen adam. yalnız adam. annesini seven, babasından hoşlanan adam. artık içtiğinde bile ağlamayan adam. hayatının farklı dönemlerinde farklı farklı adam. telefonunun mesaj hafızası telefon defteri gibi olan adam. kadınlar kadınlar adam. bir gün eve çıkma hayaliyle yaşayan adam. bir gün uzak ülkelerden birinde yaşama ihtimaline çaktığım adam. bir gün karısıyla eve çıkma hayaliyle yaşayan adam, balkon şart. balkon adam. "legad halagnel insâne fî ehseni takvîm." "biz insanı en güzel biçimde yarattık" gerisini getirmek istemeyen adam. yaşadığı şehri ortalama beş yılda bir güncelleyen adam ve bunun için geriye sayan adam. sol kulvardan atağa bir türlü geçemeyen köhne adam. baudelaire'in çalışmak ilkesini benimseyen adam, kafayı yememek ve daha da alkolik olmamak için bolca çalışan adam, çalışmayıp napacak adam. bir âşık suda boğulması gereken adam. memeleri çok merak eden adam. kaşıklara ilgi duyan adam. kurşun kalemleri seven adam. yeni şarkılara ihtiyaç duyan adam. kendini iyi hissediyorsa sadece şarkı bol şarkı söyleyen adam. dario moreno'dan hatıralar hayal oldu yorumunu pek ama pek çok, adamo'dan her yerde kar var yorumunu ise pek seven adam. ne varsa eskilerde var cümlesini hayatında bir kez bile kurmamış adam.
şu an şu güzel saatte işyerinden çağrılan adam. poff.
şu an şu güzel saatte işyerinden çağrılan adam. poff.
22.09.2011
very long marianne
buzdolabından çıkan buz gibi kolonyanın yerini pek az şey tutabilir. yuvasından düşüp de ölen yavru serçenin yerini pek az şey tutabilir, yaz başında daha sık rastlanmakla birlikte eylülde bunların düşmekten ziyade iyice palazlandığı görülür. lan! tavuklar karpuz kabuklarını pek sever, onlar için de kavun kabuklarının yeri muhakkak ayrıdır. ayrıca etinden ve sütünden faydalandığınız büyükbaş ve küçükbaş hayvanlarınızın en sevdiği yiyecek de doğranmış karpuz ve kavun kabuğudur, onlar için de karpuzla kavunun yeri ayrı mıdır? peki biz insanoğlu için durum nasıl? biz, karpuz ve kavunları iç ettikten sonra kabuklarını tavuklarımıza mı koyunlarımıza mı versek tereddüdünü yaşayan bir varlıklar toplamıyız.
peki aramızdan bazılarının işler güçler toplamı olmasına ne demeli.
dün rüyamda bir mesaj alıyordum, aynen şöyle diyordu: "çok etkilendim gerçekten. senin bir hayatın bile yok. neyin kafasındasın yine. antidepresan mı alkol mü." çok etkilendim gerçekten. sonra sabah uyandığımda bir mesaj daha almayayım mı, aynen şöyle diyordu: "işte bu yüzden affetmeyeceğim seni." sonra gittim no milk today diye bi şarkı besteledim, meğer yıllar önce bestelenmemiş mi, sonra gittim gündüzüm seninle diye bi şarkı daha besteledim, meğer yıllar yıllar önce bestelenmemiş mi, sonra gittim hüsnün senin ey dilber nadide kamer mi diye bir şarkı daha daha besteledim, meğer yıllar yıllar yıllar önce bestelenmemiş mi, hatta belki annabel lee'den bile önce, annabel lee de kaç hafta kalmıştı listebaşı olarak, hey didi günler dude.
sarhoş adam yeği göğü abarttı.
sarhoş adamın gördükçe seni tazelendi sanki hayatı.
sarhoş adam atına binerek uzaklaştı.
sarhoş adam gözünü bile kırpmadı.
sarhoş adam yeri göğü boşalttı.
sarhoş adam adına kurban
sarhoş adam kayığına güm güm.
sarhoş adam dam dam dam.
sarhoş adam ile topal martı.
sarhoş adam yeri geldi ah bile demedi.
sarhoş adam ah eğleniyor kendi başına ah neşesi yeter.
sarhoş adam yeri geldi.
sarhoş adam mesaj aldı attı aldı attı aldı attı, aldattı mı aldatmattı.
sarhoş adam a rahat battı.
sarhoş adam belanı mı arıyorsun be adam, böyle diyor kimi görsem, diyerek alıntı yaptı.
sarho şadam ulama yaptı.
"işte suyumuzu kestiler bu bir eylüldür ey teşrinievvel"
buzdolabından çıkan buz gibi kolonyanın yerini pek az şey tutabilir. yuvasından düşüp de ölen yavru serçenin yerini pek az şey tutabilir, yaz başında daha sık rastlanmakla birlikte eylülde bunların düşmekten ziyade iyice palazlandığı görülür. lan! tavuklar karpuz kabuklarını pek sever, onlar için de kavun kabuklarının yeri muhakkak ayrıdır. ayrıca etinden ve sütünden faydalandığınız büyükbaş ve küçükbaş hayvanlarınızın en sevdiği yiyecek de doğranmış karpuz ve kavun kabuğudur, onlar için de karpuzla kavunun yeri ayrı mıdır? peki biz insanoğlu için durum nasıl? biz, karpuz ve kavunları iç ettikten sonra kabuklarını tavuklarımıza mı koyunlarımıza mı versek tereddüdünü yaşayan bir varlıklar toplamıyız.
peki aramızdan bazılarının işler güçler toplamı olmasına ne demeli.
dün rüyamda bir mesaj alıyordum, aynen şöyle diyordu: "çok etkilendim gerçekten. senin bir hayatın bile yok. neyin kafasındasın yine. antidepresan mı alkol mü." çok etkilendim gerçekten. sonra sabah uyandığımda bir mesaj daha almayayım mı, aynen şöyle diyordu: "işte bu yüzden affetmeyeceğim seni." sonra gittim no milk today diye bi şarkı besteledim, meğer yıllar önce bestelenmemiş mi, sonra gittim gündüzüm seninle diye bi şarkı daha besteledim, meğer yıllar yıllar önce bestelenmemiş mi, sonra gittim hüsnün senin ey dilber nadide kamer mi diye bir şarkı daha daha besteledim, meğer yıllar yıllar yıllar önce bestelenmemiş mi, hatta belki annabel lee'den bile önce, annabel lee de kaç hafta kalmıştı listebaşı olarak, hey didi günler dude.
sarhoş adam yeği göğü abarttı.
sarhoş adamın gördükçe seni tazelendi sanki hayatı.
sarhoş adam atına binerek uzaklaştı.
sarhoş adam gözünü bile kırpmadı.
sarhoş adam yeri göğü boşalttı.
sarhoş adam adına kurban
sarhoş adam kayığına güm güm.
sarhoş adam dam dam dam.
sarhoş adam ile topal martı.
sarhoş adam yeri geldi ah bile demedi.
sarhoş adam ah eğleniyor kendi başına ah neşesi yeter.
sarhoş adam yeri geldi.
sarhoş adam mesaj aldı attı aldı attı aldı attı, aldattı mı aldatmattı.
sarhoş adam a rahat battı.
sarhoş adam belanı mı arıyorsun be adam, böyle diyor kimi görsem, diyerek alıntı yaptı.
sarho şadam ulama yaptı.
"işte suyumuzu kestiler bu bir eylüldür ey teşrinievvel"
20.09.2011
çok boz bir hayatım var. la llorona, seviyor muyum nedir. çok yap boz bir hayatım var. llorando, nedir. yapıbozumcu bir hayatım var, içimden bozuyorum.
bugün düşündüm de adım ve soyadımın toplamında iki tane "an" geçiyor olması nüfus cüzdanımın bana şu an için otuz yıllık bir süprizi mi acaba, sadece. çok anlayışlı olduğum anlamına gelir mi bu. ya da anları çıkarırsak benden geriye ne kalır. "kalırsa da içinde bir derin sızı kalır." bu an'lar da amma klişe yaptı ha. k.
bugün düşündüm de adım ve soyadımın toplamında iki tane "an" geçiyor olması nüfus cüzdanımın bana şu an için otuz yıllık bir süprizi mi acaba, sadece. çok anlayışlı olduğum anlamına gelir mi bu. ya da anları çıkarırsak benden geriye ne kalır. "kalırsa da içinde bir derin sızı kalır." bu an'lar da amma klişe yaptı ha. k.
18.09.2011
hayattan en büyük beklentilerimden biri zil zurna içip sabaha kadar uyumayabilmek, ve öylece işe gitmek, ama ben dayanamıyorum, uyuyup kalıyorum. bi kere uyumadan kaldım, çok hoşuma gitti, o gün bugündür onu isterim.
bütün vücudumu kapayıp öyle gitmek istiyorum kadınların yanına, sadece ellerim açıkta kalsın, onlar zaten gereken şeyleri söylerler.
bütün vücudumu kapayıp öyle gitmek istiyorum kadınların yanına, sadece ellerim açıkta kalsın, onlar zaten gereken şeyleri söylerler.
beni kimse bilmez ama hani bilenler bilir diye bir laf vardır, yeri geldi diye söylüyorum; bilenler bilir, ben sabah dinlenmiş olarak, daha doğrusu şöyle kafadan bi sekiz saat uyuyup ayılmış olarak uyanır da kendimi herhangi bir yere gitmek ya da herhangi bir şey yapmak zorunda hissetmeden kahvaltının ardından içeceğim kahveyi düşünmenin keyfini yaşar da bilgisayarımı açarsam, o gün benden bir yazı çıkabilir. ama bu günlerde öyle bir gün yaşamadım, mıyorum.
cuma akşamı gittiğim barda, oturduğum verandada içerden hafifçe eşlik eden müziğin sesine kulak kesildiğimde bu şarkının çaldığını duydum. bunu biliyor musun? dedim. evet dedim. nothing compares to you. en çok da jimmy scott yorumunu severlerdi hani ağır abiler ablalar. ama ben pop deyip geçmiştim o yıllarda. cuma akşamı bi güzel bi güzel geldi bana bu şarkı, eve gidince dinleyim dedim, ama eve değil otele yöneldim. sonra unutmuşum. bugün sabah işe gittiğimde, işyerinde hiç ummadığım umumi bilgisayardan bu şarkı yükseldi, nasıl yani dedim. şaşırdım ve aşık oldum. aşık olmanın çeşitli görünmez sebepleri vardır malum, şaşırmak da bunlardan biridir, ben daha çok bunu tercih ederim. şaşırdım ve aşık oldum. olur ara sıra. işyerinde müzik dinlemek pek bana uygun değil, en azından şu anki işyerimde. sonra öğle arasının hayalini kurdum, bir an önce daireme gideyim de şu şarkıyı bi hakkını vere vere dinleyim. aynen de sözümü tuttum. rahat birkaç gün götürür beni, sonra bi daha düşünürüz.
sence de öyle değil mi? insan dediğin bol bol sadede gelmeli. insan dediğin saudade'e gelmeli. kızın adı saadet, yeni koydum. sevdim olmadı, sevildim olmadı. beni yan bardan gönderdiler, yan bar, yancı bar, yanki bar, yankee zulu iyi filmdi, hatta bu yüzden bundan yıllar yıllar önce icq nicklerimden biri zulu olmuştu, zulu da güzel isim hani. bi müzik grubum olsaydı adını baba zulu koyardık belki.
cuma akşamı gittiğim barda, oturduğum verandada içerden hafifçe eşlik eden müziğin sesine kulak kesildiğimde bu şarkının çaldığını duydum. bunu biliyor musun? dedim. evet dedim. nothing compares to you. en çok da jimmy scott yorumunu severlerdi hani ağır abiler ablalar. ama ben pop deyip geçmiştim o yıllarda. cuma akşamı bi güzel bi güzel geldi bana bu şarkı, eve gidince dinleyim dedim, ama eve değil otele yöneldim. sonra unutmuşum. bugün sabah işe gittiğimde, işyerinde hiç ummadığım umumi bilgisayardan bu şarkı yükseldi, nasıl yani dedim. şaşırdım ve aşık oldum. aşık olmanın çeşitli görünmez sebepleri vardır malum, şaşırmak da bunlardan biridir, ben daha çok bunu tercih ederim. şaşırdım ve aşık oldum. olur ara sıra. işyerinde müzik dinlemek pek bana uygun değil, en azından şu anki işyerimde. sonra öğle arasının hayalini kurdum, bir an önce daireme gideyim de şu şarkıyı bi hakkını vere vere dinleyim. aynen de sözümü tuttum. rahat birkaç gün götürür beni, sonra bi daha düşünürüz.
sence de öyle değil mi? insan dediğin bol bol sadede gelmeli. insan dediğin saudade'e gelmeli. kızın adı saadet, yeni koydum. sevdim olmadı, sevildim olmadı. beni yan bardan gönderdiler, yan bar, yancı bar, yanki bar, yankee zulu iyi filmdi, hatta bu yüzden bundan yıllar yıllar önce icq nicklerimden biri zulu olmuştu, zulu da güzel isim hani. bi müzik grubum olsaydı adını baba zulu koyardık belki.
14.09.2011
ne olacak peki, bir şeyler olması gerekmiyor mu. halbuki ne kadar da hiçbir şey olmayacak ve bu şekilde devam edecekmiş gibi duruyor öyle değil mi, sence de öyle değil mi. balbuki herkesin ne kadar da pek çok şeyi oluyor, kendilerine hiçbir şey olmayacakmış gibi gelenler için de pek çok şey oluyor -ki bu anda burda bu şekilde bulunmamın sebebi budur - yalnız--. minas de cobre. ne kadar da hiçbir şey olmayacak. bu kadar da aşikar olmaz ki, bu kadar da şikar olunmaz ki hayata. olunmaz, olunmamalı.
12.09.2011
7.09.2011
ayabbabı
güncellenen arayüzüm giderek daha içine kapanık. giderek daha ketum. daha kötü gelerek. giderek daha merhametsiz. giderek daha anlayışlı. gelerek daha tahammülsüz. giderek daha düşüncesiz, daha pervasız, e daha dur daha durdahadur. dur ben buna bir dur. keklik gibi kanadımı süzmedim, bu.
masanın üstüne biraz tuz döktüm, onu izliyorum. karıncalar tuza da itibar etmiyor. karıncalar, kadınlar gibi, tatlı, şekerli, şerbetli şeylere daha çok minnet ediyor. karıncalar, kadınlar gibi tatlı, şekerli, şerbetli şeylere daha çok minnet ediyor. seni tatlı seni şekerli seni şerbetli şey seni.
sadece olarak iletişim kurabiliyorum. ekstraya çıkmıyorum.
yüzü düşmek. ayakları kokmak. ayabbabı. ben iyisi mi biraz kulaklıkla bağırayım, sesim hiç duyulmaz o zaman. kapının asla çalmayacağını bilmek ne kadar güzel. ya da yarın karşı komşum diyecek, -lan olum kapıyı niye açmıyosun, -uyumuşum. bu kadar.
yine bensiz bir beyaz manto. üzüm yer miyiz, yeni yıkadım. kulaklığını tak ve beni dinle. kulaklığını tak ve beni bağır çağır. geçici duyma bozukluğuma yol aç.
güncellenen arayüzüm giderek daha içine kapanık. giderek daha ketum. daha kötü gelerek. giderek daha merhametsiz. giderek daha anlayışlı. gelerek daha tahammülsüz. giderek daha düşüncesiz, daha pervasız, e daha dur daha durdahadur. dur ben buna bir dur. keklik gibi kanadımı süzmedim, bu.
masanın üstüne biraz tuz döktüm, onu izliyorum. karıncalar tuza da itibar etmiyor. karıncalar, kadınlar gibi, tatlı, şekerli, şerbetli şeylere daha çok minnet ediyor. karıncalar, kadınlar gibi tatlı, şekerli, şerbetli şeylere daha çok minnet ediyor. seni tatlı seni şekerli seni şerbetli şey seni.
sadece olarak iletişim kurabiliyorum. ekstraya çıkmıyorum.
yüzü düşmek. ayakları kokmak. ayabbabı. ben iyisi mi biraz kulaklıkla bağırayım, sesim hiç duyulmaz o zaman. kapının asla çalmayacağını bilmek ne kadar güzel. ya da yarın karşı komşum diyecek, -lan olum kapıyı niye açmıyosun, -uyumuşum. bu kadar.
yine bensiz bir beyaz manto. üzüm yer miyiz, yeni yıkadım. kulaklığını tak ve beni dinle. kulaklığını tak ve beni bağır çağır. geçici duyma bozukluğuma yol aç.
5.09.2011
"bence insanlık daha yavaş trenler icat etmeli." bence de insanlık daha yavaş trenler icat etmeli. bence de insanlık daha yavaş. bence de insanlık çok mühim. ama trenler daha yavaş. dur ben buna bir. dur ben bunu bir düşüneyim. insanlık daha yavaş trendler icat etmeli. trend mor. insanlar trenden daha yavaş inmeli, hem ne o öyle hızlı hızlı hıphızlı. hıphızlı. sadri alışık der ki, bülbülün çilesi yanmakmış güle. winston box der ki, sigara içmek cildin erken yaşlanmasına neden olur, ama bu aslında anonimin lafı değil miydi. bence insanlık sigarayı içine çekip kulaklarından üfürttürebilir. keşke geceleri hep uyusak.
3.09.2011
işte yine işe geldik. yarın dükkanı açıyoruz, önünü süpürmem için beni erken çağırdılar.
ben hiç böyle biri değilim, sen kime çektim, dedim tatilde babama. giderken kardeşime, babama/babamdan puslu kıtalar atlası'nı okumasını istediğimi söyle, dedim. altlarını çizdiğim veya işaret koyduğum yerleri okusa anlar mıydı acaba biraz. zannetmiyorum. nasılsa kardeşim de merak edip okumayacaktı. içim için için rahattı.
ilk gittiğim günler, sona yaklaştığım günler. tatil benim için bir şey ifade etmiyor. tek başına ya da aileyle olunan tatil hiçbir şey ifade etmiyor. üzerine bastığım topraklar önemli sadece. tatilse benim yapacağım şeyler belli demektir. aileye uğrayacağım, çocuklarla ilgileneceğim, onlarla minik oyunlar oynayacağım, onların gülmelerini sağlayacağım demektir.
kekliklerimden bir tanesi ölmüştü. keklikler çok hassas hayvanlardır bilir misiniz, strese çok duyarlıdırlar. bıldırcınları mesela direkt elinize alıp sevebilirsiniz ama kekliklere öyle harala gürele yaklaşmamanız gerekir. etraflarındaki diğer hayvanata dikkat etmeniz gerekir ve kafes yapıları da değişik olmalıdır. kümeslerindeki dışkıları düzenli olarak temizlemeniz gerekir. onları uzaktan sevmek icap eder. strese karşı geliştirdikleri tavır ise ölmektir, evet bildiğiniz stres kekliği öldürür. o yüzden onları o üretimci yapay kuluçkacı adamın elinden alıp babamın daha güvenli ellerine teslim ettim. yeterince olgunlaştıklarında doğaya salacağım kendi ellerimle. bıldırcınların sağlıkları yerindeydi ve tüm verimliliklerince yumurtlamaya devam ediyorlardı. hepsini gün aşırı sevdim. bazen gece hıçkırıkvari ötüşlerini duyduğumda uykudan uyandığıma sevindim.
tatile varışımın ilk günü müydü neydi, henüz içki seanslarına başlamamıştım, çay içip çekirdek çitliyorduk. birinin senin için çekirdeğin içini hazır etmesi ve topluca eline vermesi garip bir romantizm taşıyor olmalı, buna inanırım. mahalleden bi araba geçti sokaklarda yankılattığı müziğiyle, ferdi tayfur'dan bana onu sormayın çalıyordu. şarkının adı unutmak istiyorum olmalı. o an o arabanın içinde olmayı çok istedim. çünkü o arabayı daha önceki anlattıklarımdan tanıyordum, içinde kapısını açıp baksanız bira şişesi topluyormuş hissi uyandıracak, içerden bir duman bulutu fırlayacak, arabesk entegre bir araç. ilk gençliğimi hatırladım, şu an hepsi evlerinde oturup çay eşliğinde dizi izliyor olan ve ertesi gün çocuklarıyla bayramlaşmaya gelecek olan arkadaşlarımı düşündüm. soda içtim geçti.
bayram oldu. elli lira mı verdim beş lira mı verdim tereddüdüne kapılan yaşlı büyükler oldu yine, altı değil dokuz sıfır atsan da bu tereddüt değişmeyecek. para bozmak için üç tane beş liralığa karşılık bir adet yirmi lira teklif etmeme rağmen kandıramadığım küçükler oldu yine. kolonya satıcıları şöyle bir silkinip kendine geldi bayram öncesi. hâlâ bazı evlerde tütün kolonyası servis ediliyordu, travmatik bir kokuya sahiptir.
frenk incirini (babutsa) bilmeden avuçladı yine bazı çocuklar, o dikenleri ellerinin tüm vücudunda hissettiler, bu kendilerine büyük bir ilk tecrübe oldu gençlikleri öncesi. frenk incirini bilirsiniz, bol dikenli, kaktüs sınıfından bir bitkidir, meyvesi turuncu-sarı renkte olup albenili ama etrafında binlerce milimetrik dikene sahip bir meyvedir. kimi çocukların dikkatini çeker. benzetmeyi alın kapınıza asın işte, bana yaptırmayın. bazı şeyler de albenilidir, rengarenktir, elinize aldığınızda iş işten geçmiş olabilir, ondan sonra uğraş dur diken ayıklayacağım diye.
bitkilerle de haşır neşir oldum bu tatilde her zamanki gibi. uzun zaman aradan sonra hayıtlarla karşılaşınca sevindim. ılgınları tekrar sevdim. o otsu ve bol kokulu bitkinin adınını yine öğrenemedim. biberiyeye benziyor ama değil, puff.
sonra sondan ikinci gün ovaya bindim. kocaman uçsuz bucaksız bir alan. çulsuz birkaç adam. rakıya bandık kendimizi. yengecin biriyle oynaştım. yengeci neresinden tutacağın, kendisiyle nasıl muhatap olacağın önemlidir, yoksa ısırır, suya geri bıraktım. balık yakaladılar. domuz avına çıktık gecenin yarısı. ben yine izledim. işi erbabına teslim etmekte üstüme yoktur. çadırda yattık. yıldızları saymaya kalktım, iki kez birmilyon ikizyünbin onikinciden sonra şaşırıp sıfırdan başladım, hepsi ayaklarımın altına serilmişti. çakallarla oynaştık, kemik verdik gittiler.
velhasıl, geçti dost kervanı, eyleme beni.
ben hiç böyle biri değilim, sen kime çektim, dedim tatilde babama. giderken kardeşime, babama/babamdan puslu kıtalar atlası'nı okumasını istediğimi söyle, dedim. altlarını çizdiğim veya işaret koyduğum yerleri okusa anlar mıydı acaba biraz. zannetmiyorum. nasılsa kardeşim de merak edip okumayacaktı. içim için için rahattı.
ilk gittiğim günler, sona yaklaştığım günler. tatil benim için bir şey ifade etmiyor. tek başına ya da aileyle olunan tatil hiçbir şey ifade etmiyor. üzerine bastığım topraklar önemli sadece. tatilse benim yapacağım şeyler belli demektir. aileye uğrayacağım, çocuklarla ilgileneceğim, onlarla minik oyunlar oynayacağım, onların gülmelerini sağlayacağım demektir.
kekliklerimden bir tanesi ölmüştü. keklikler çok hassas hayvanlardır bilir misiniz, strese çok duyarlıdırlar. bıldırcınları mesela direkt elinize alıp sevebilirsiniz ama kekliklere öyle harala gürele yaklaşmamanız gerekir. etraflarındaki diğer hayvanata dikkat etmeniz gerekir ve kafes yapıları da değişik olmalıdır. kümeslerindeki dışkıları düzenli olarak temizlemeniz gerekir. onları uzaktan sevmek icap eder. strese karşı geliştirdikleri tavır ise ölmektir, evet bildiğiniz stres kekliği öldürür. o yüzden onları o üretimci yapay kuluçkacı adamın elinden alıp babamın daha güvenli ellerine teslim ettim. yeterince olgunlaştıklarında doğaya salacağım kendi ellerimle. bıldırcınların sağlıkları yerindeydi ve tüm verimliliklerince yumurtlamaya devam ediyorlardı. hepsini gün aşırı sevdim. bazen gece hıçkırıkvari ötüşlerini duyduğumda uykudan uyandığıma sevindim.
tatile varışımın ilk günü müydü neydi, henüz içki seanslarına başlamamıştım, çay içip çekirdek çitliyorduk. birinin senin için çekirdeğin içini hazır etmesi ve topluca eline vermesi garip bir romantizm taşıyor olmalı, buna inanırım. mahalleden bi araba geçti sokaklarda yankılattığı müziğiyle, ferdi tayfur'dan bana onu sormayın çalıyordu. şarkının adı unutmak istiyorum olmalı. o an o arabanın içinde olmayı çok istedim. çünkü o arabayı daha önceki anlattıklarımdan tanıyordum, içinde kapısını açıp baksanız bira şişesi topluyormuş hissi uyandıracak, içerden bir duman bulutu fırlayacak, arabesk entegre bir araç. ilk gençliğimi hatırladım, şu an hepsi evlerinde oturup çay eşliğinde dizi izliyor olan ve ertesi gün çocuklarıyla bayramlaşmaya gelecek olan arkadaşlarımı düşündüm. soda içtim geçti.
bayram oldu. elli lira mı verdim beş lira mı verdim tereddüdüne kapılan yaşlı büyükler oldu yine, altı değil dokuz sıfır atsan da bu tereddüt değişmeyecek. para bozmak için üç tane beş liralığa karşılık bir adet yirmi lira teklif etmeme rağmen kandıramadığım küçükler oldu yine. kolonya satıcıları şöyle bir silkinip kendine geldi bayram öncesi. hâlâ bazı evlerde tütün kolonyası servis ediliyordu, travmatik bir kokuya sahiptir.
frenk incirini (babutsa) bilmeden avuçladı yine bazı çocuklar, o dikenleri ellerinin tüm vücudunda hissettiler, bu kendilerine büyük bir ilk tecrübe oldu gençlikleri öncesi. frenk incirini bilirsiniz, bol dikenli, kaktüs sınıfından bir bitkidir, meyvesi turuncu-sarı renkte olup albenili ama etrafında binlerce milimetrik dikene sahip bir meyvedir. kimi çocukların dikkatini çeker. benzetmeyi alın kapınıza asın işte, bana yaptırmayın. bazı şeyler de albenilidir, rengarenktir, elinize aldığınızda iş işten geçmiş olabilir, ondan sonra uğraş dur diken ayıklayacağım diye.
bitkilerle de haşır neşir oldum bu tatilde her zamanki gibi. uzun zaman aradan sonra hayıtlarla karşılaşınca sevindim. ılgınları tekrar sevdim. o otsu ve bol kokulu bitkinin adınını yine öğrenemedim. biberiyeye benziyor ama değil, puff.
sonra sondan ikinci gün ovaya bindim. kocaman uçsuz bucaksız bir alan. çulsuz birkaç adam. rakıya bandık kendimizi. yengecin biriyle oynaştım. yengeci neresinden tutacağın, kendisiyle nasıl muhatap olacağın önemlidir, yoksa ısırır, suya geri bıraktım. balık yakaladılar. domuz avına çıktık gecenin yarısı. ben yine izledim. işi erbabına teslim etmekte üstüme yoktur. çadırda yattık. yıldızları saymaya kalktım, iki kez birmilyon ikizyünbin onikinciden sonra şaşırıp sıfırdan başladım, hepsi ayaklarımın altına serilmişti. çakallarla oynaştık, kemik verdik gittiler.
velhasıl, geçti dost kervanı, eyleme beni.
o akşamın üzeri saatlerinde, o taksi durağının arkasındaki küçük çay bahçesinde neyi bekliyordum, neyin vaktini geçirmeye çalışıyordum, bunu hatırlamıyorum. dikkatimi çekti. ,
yanımdaki masada ortayaşlı ama yüzü yaşından epey kırışık bir adamla yedi-sekiz yaşlarında kızı oturuyordu. önce bu kız çocuğunun adamın kızı olduğunu anlamamıştım elbette ve insanın aklına kötü şeyler hücum ediyor ister istemez, ama kızın baba dediğini duyunca ferahladım ve bir taraftan çayımı içerken konuştuklarını duymaya koyuldum. kız, adamdan gözlerini açmasını istedi, gözlerini görmek istediğini söylüyordu. adamsa gözlerinin zaten açık olduğunu, bazı insanların gözlerinin doğuştan kısık olduğunu anlatmaya çalışıyordu. kız, "baba ben gözlerimi senden almışım ne güzel," deyip mavi mavi şakıyordu. "baba ben de senin gibi gülerken gözlerimi kısıyorum," deyip tatlı tatlı gülümsüyordu. adamsa elinde bir peçete parçası buna usul ılık duruyordu.
gülmenin küçüğüne, biraz daha masumuna, biraz daha utangaç haline gülümsemek diyoruz ya, ağlamanın mağrurcası için de var mı böyle bir ifade, bunu bulamadım.
emekli maaşını o an orada bulunan kızın ve ikizinin üzerine geçireceğini ve bundan annelerine bahsetmelerini istemediğini, yirmi yaşında bu parayı çekebileceklerini söyledi. kız, kendisinin parasız nasıl geçineceğini sordu. "sen beni merak etme, beni sil, bu son görüşmemiz!" deyip banka hesap numaralarını verdi, bunları saklamasını söyledi. kız, "onsekiz yaşında çekemeyecek miyiz, illa yirmi mi olmamız lazım?" dedi. onayladı baba, "neden ki?" diye sordu sonra. kız, "hani onsekiz yaşında genç olcaz ya," diye cevapladı. babası, "sabrediverin iki sene daha!" dedi, gülüştüler.
yanımdaki masada ortayaşlı ama yüzü yaşından epey kırışık bir adamla yedi-sekiz yaşlarında kızı oturuyordu. önce bu kız çocuğunun adamın kızı olduğunu anlamamıştım elbette ve insanın aklına kötü şeyler hücum ediyor ister istemez, ama kızın baba dediğini duyunca ferahladım ve bir taraftan çayımı içerken konuştuklarını duymaya koyuldum. kız, adamdan gözlerini açmasını istedi, gözlerini görmek istediğini söylüyordu. adamsa gözlerinin zaten açık olduğunu, bazı insanların gözlerinin doğuştan kısık olduğunu anlatmaya çalışıyordu. kız, "baba ben gözlerimi senden almışım ne güzel," deyip mavi mavi şakıyordu. "baba ben de senin gibi gülerken gözlerimi kısıyorum," deyip tatlı tatlı gülümsüyordu. adamsa elinde bir peçete parçası buna usul ılık duruyordu.
gülmenin küçüğüne, biraz daha masumuna, biraz daha utangaç haline gülümsemek diyoruz ya, ağlamanın mağrurcası için de var mı böyle bir ifade, bunu bulamadım.
emekli maaşını o an orada bulunan kızın ve ikizinin üzerine geçireceğini ve bundan annelerine bahsetmelerini istemediğini, yirmi yaşında bu parayı çekebileceklerini söyledi. kız, kendisinin parasız nasıl geçineceğini sordu. "sen beni merak etme, beni sil, bu son görüşmemiz!" deyip banka hesap numaralarını verdi, bunları saklamasını söyledi. kız, "onsekiz yaşında çekemeyecek miyiz, illa yirmi mi olmamız lazım?" dedi. onayladı baba, "neden ki?" diye sordu sonra. kız, "hani onsekiz yaşında genç olcaz ya," diye cevapladı. babası, "sabrediverin iki sene daha!" dedi, gülüştüler.
14.08.2011
kuşluk vaktinin fazilet ve keremi
"ma vedde’ake rabbüke ve ma kala; rabbin sana veda etmedi/terketmedi ve darılmadı"
işte geldik, balkonsuz evlere hoşkonduk
SMALL BUT TASTY
işte geldik, tatildeydik
denizi gören bir tepeden dosdoğru ovalara indik
balkon yoksunluğu çeken bir sırtımız ağrır
fesleğenin küçük yapraklı olanına fesleğen, büyük yapraklı olanına reyhan diyoruz biz, reyhanın kokusunda hafif bir terelik de yok değil, ihmal edemem
şöyle bir hayal kurabilirdin pekala ben tatildeyken, ben mamut avlıyorum, sen çocuk büyütüyorsun, yaptın mı. sonra da eskimo usûlunce öpüşüyoruz
tanrım bir haftadır sanki ne güzelince küvetteydim, ne vardı tıpayı çekecek
voulez vous coucher avec moi, ce soir, şu meseleyi açıklığa kavuşturmakta fayda var, bana se coucher'yi uyumak olarak öğretmişlerdi, ne kadar da
RAKIYLA İLGİLENMEK
neydi unutmabeni çiçeği'nin diğer adı, öğretmiş olmalıyım. tamam lalelere sözüm yok, papatyalar hakeza. istanbul bizi özlemiş. biz de istanbul'u özlemiş olmalıyız. orada bir salıncak olmuş olmalı, üzerinde yatılır, sonra üst kata çıkılır, orada daha bir güzel yatılır
durmak, duraklamak, park etmek yasaktır
arkası devam.
"ma vedde’ake rabbüke ve ma kala; rabbin sana veda etmedi/terketmedi ve darılmadı"
işte geldik, balkonsuz evlere hoşkonduk
SMALL BUT TASTY
işte geldik, tatildeydik
denizi gören bir tepeden dosdoğru ovalara indik
balkon yoksunluğu çeken bir sırtımız ağrır
fesleğenin küçük yapraklı olanına fesleğen, büyük yapraklı olanına reyhan diyoruz biz, reyhanın kokusunda hafif bir terelik de yok değil, ihmal edemem
şöyle bir hayal kurabilirdin pekala ben tatildeyken, ben mamut avlıyorum, sen çocuk büyütüyorsun, yaptın mı. sonra da eskimo usûlunce öpüşüyoruz
tanrım bir haftadır sanki ne güzelince küvetteydim, ne vardı tıpayı çekecek
voulez vous coucher avec moi, ce soir, şu meseleyi açıklığa kavuşturmakta fayda var, bana se coucher'yi uyumak olarak öğretmişlerdi, ne kadar da
RAKIYLA İLGİLENMEK
neydi unutmabeni çiçeği'nin diğer adı, öğretmiş olmalıyım. tamam lalelere sözüm yok, papatyalar hakeza. istanbul bizi özlemiş. biz de istanbul'u özlemiş olmalıyız. orada bir salıncak olmuş olmalı, üzerinde yatılır, sonra üst kata çıkılır, orada daha bir güzel yatılır
durmak, duraklamak, park etmek yasaktır
arkası devam.
herhangi birine çağrı
ihanetten bir alıntı sağlığınla gelirsin; gelirsen
unutmabeni çiçekleriyle yaralarımı süslersin
utanılası bir şeydir katıksız pembeliğin
bu yüzden kitaplardan yalnızca
ıslık çalmasını öğrenebilirsin
tüm iyiliğin filmlerin iyi bitmesini istemek
ama bu şehre gelirsen unutma beni ara
sana bir çay ve temiz yaralara ısmarlarım
öfkem geçer, dinle yüzümü sakince bakarım
seni yalnız ben anlarım
osman konuk
ihanetten bir alıntı sağlığınla gelirsin; gelirsen
unutmabeni çiçekleriyle yaralarımı süslersin
utanılası bir şeydir katıksız pembeliğin
bu yüzden kitaplardan yalnızca
ıslık çalmasını öğrenebilirsin
tüm iyiliğin filmlerin iyi bitmesini istemek
ama bu şehre gelirsen unutma beni ara
sana bir çay ve temiz yaralara ısmarlarım
öfkem geçer, dinle yüzümü sakince bakarım
seni yalnız ben anlarım
osman konuk
2.08.2011
bugün hava biraz erken mi karardı, bana mı öyle geldi, yaz gidiyo mu yoksa diye vehmetmedim değil. vehmimde buldum gölgeni. vehminde buldum gölgemi. buldumcuk oldum. şöyle bir düşünüyorum da epeydir gölgemi oluşturabileceğim bir ortama girmemişim. epeydir şöyle kalabalık bir gruba girmemişim. düğünleri saymıyoruz, onlar ailelerimizin direği, çerçevesi. düşündüm de epeydir camı çerçeveyi indirmedim, sakin miyim neyim. parmaklarım sanki klavyenin üstünde karıncalanıyor. yoksa yoksunluk krizinde görülen sanrılar, karıncalanma hissi mi bu yaşadığım, tövbe tanrım, neyim eksik ki, ki yoksunluğunu çekeyim.
birkaç basamak çıktım, sonra yukarıdan uyuma sesleri geliyordu, uyuma da bi ses yapar ya hani üzerinize ssszlk. uyandırmayım diye geri döndüm. pardon, döndü. pardon, tanrı anlatıcıydım ben, üçüncü tekil şahıs üzerinden sevişiyor, ağlıyor, içiyor, üzülüyorum. pardon; sevişiyor, ağlıyor, içiyor, üzülüyordu.
kıpkırmızı ruj sürmeyecek. hatta dudak koruyucu krem kullanacak, o bile yetecek. saçları desen uzun. dalgalan. renkli çorapları filan olacak. rengarenk kıyafetleri. ojeleri, ama tırnaklar kısa. saçlar desen şekil şekil. ışık açık olabilir, ziyanı yok onun için. gözlerini kapatmak şart değil onun için, hatta gözlerime bak bile diyebilir, zaten de bakılır. minik yarasam dedim ona. dolgu topuk da neymiş, allasen.
tar: 10 mg. nicotine: 1.0 mg. bir 33'lük birada, bir tek rakıda, bir küçük kadeh şarapta bulunan promil yaklaşık olarak aynıdır ve ortalama kiloda bir erkekte bu değer 1 lt kanda 0.2 mg. (halk arasında 20 promil) iken bir kadında 0.3 mg.'a (halk arasında muteber bir nesne yok para gibi) çıkar.
habire de inbox yoklanmaz ki. yoksa yok işte.
şimdi görüldü mü zihni çalışırken yağlamak gerekliliği. manolo caracol diye bir adam yaşamış mesela, flamenko söylemekten belki de heba oldu adam ama siz onu nasıl da tanımıyorsunuz. illa ispanya'da yaşamak gerekmez, hele öyle guatemala filan, mars'a uranüs'e gitseydiniz diycem olmayacak.
karanlıktan hoşlanmadığımı muhtelif yerlerde münferit şekillerde bahsetmiş olmalıyım. iyelik eklerimde sorun hep vardı zaten. nereye kime neye nait nolduğumu, iye olduğumu, bir türlü karar kılamadım.
sonra bir yerde bir zımpara sesi duydu. sürtünme artıyordu. duyduğu sesin şiddeti de ona kıyasla. dünyayla aramdaki sürtünme öyle arttı ki, ya boşalıcak üstüme, ya ben onun üstüne, ya da yangın felan.
birkaç basamak çıktım, sonra yukarıdan uyuma sesleri geliyordu, uyuma da bi ses yapar ya hani üzerinize ssszlk. uyandırmayım diye geri döndüm. pardon, döndü. pardon, tanrı anlatıcıydım ben, üçüncü tekil şahıs üzerinden sevişiyor, ağlıyor, içiyor, üzülüyorum. pardon; sevişiyor, ağlıyor, içiyor, üzülüyordu.
kıpkırmızı ruj sürmeyecek. hatta dudak koruyucu krem kullanacak, o bile yetecek. saçları desen uzun. dalgalan. renkli çorapları filan olacak. rengarenk kıyafetleri. ojeleri, ama tırnaklar kısa. saçlar desen şekil şekil. ışık açık olabilir, ziyanı yok onun için. gözlerini kapatmak şart değil onun için, hatta gözlerime bak bile diyebilir, zaten de bakılır. minik yarasam dedim ona. dolgu topuk da neymiş, allasen.
tar: 10 mg. nicotine: 1.0 mg. bir 33'lük birada, bir tek rakıda, bir küçük kadeh şarapta bulunan promil yaklaşık olarak aynıdır ve ortalama kiloda bir erkekte bu değer 1 lt kanda 0.2 mg. (halk arasında 20 promil) iken bir kadında 0.3 mg.'a (halk arasında muteber bir nesne yok para gibi) çıkar.
habire de inbox yoklanmaz ki. yoksa yok işte.
şimdi görüldü mü zihni çalışırken yağlamak gerekliliği. manolo caracol diye bir adam yaşamış mesela, flamenko söylemekten belki de heba oldu adam ama siz onu nasıl da tanımıyorsunuz. illa ispanya'da yaşamak gerekmez, hele öyle guatemala filan, mars'a uranüs'e gitseydiniz diycem olmayacak.
karanlıktan hoşlanmadığımı muhtelif yerlerde münferit şekillerde bahsetmiş olmalıyım. iyelik eklerimde sorun hep vardı zaten. nereye kime neye nait nolduğumu, iye olduğumu, bir türlü karar kılamadım.
sonra bir yerde bir zımpara sesi duydu. sürtünme artıyordu. duyduğu sesin şiddeti de ona kıyasla. dünyayla aramdaki sürtünme öyle arttı ki, ya boşalıcak üstüme, ya ben onun üstüne, ya da yangın felan.
1.08.2011
31.07.2011
gel bana güle güle de
kaç kurtul benden
hırsız polis
iyi polis kötü polis
erkek adama erkek damat
adanalıyık
erkek adamın erkek oğlu
keban barajı
nil nehri ve amazonlar
ontario gölü
kerem
aşık ve başka bir şey olmak
kaşık pozisyonu
terket benden
konuş benimle
beni sev
balkona çık
kurtar kendini benden
at beni
erkek adı bulut
kız adı harika
marital status
yaz ve mevsim
ağlıyorum yine nilüfer söylüyor. kendime karşıdaki çaycıdan megafonla bi nilüfer söyledim. söylemeye ve konuşmaya devam ediyorum. hayat beni buna itiyor. aşk bir havuzdur içine aptallar düşer, ama beni ittiler. ne kadar da ergendik tanrım. tanrım bizi niye o kadar ergen yarattın. mesela selçuk alagöz ve orkestrası bindokuzyüzaltmış sonlarından bu yana ararım diyor. hatta ekliyor, sorarım, ıssız gecelerde, sevgilim nerde. yatak o kadar küçük olmalıydı ki yaz maz demeden düşmeyelim diye birbirimize sımsıkı sarılarak uyumalıydık, seviştikten sonra bile. halbuki ben kokun üstümden hiç eksik olmasın diye hayal tarıyordum.
rıfat ya da rifat neyse de rafet hakkaten garip isim. kuşlar özellikleri yazları otogarlarda cinnet getiriyorlar, geçiriyorlar, ikisini de kabul ediyor tdk. ayrıca susamak da en çabuk bulaşan hastalıklardan biri, birincisi esnemek. şeffaf askılı sutyen, boncuklu askılı sutyen, bunlar yanlış hareketler. bazen bu ne güzel kız diyorum, yanındaki annesine bakınca soğuyorum.
klimalar tıp tıp su damlatırken saatlerin ilerliyor olmasına tekabül ediyor bu. pazarlarda hâlâ çocuklar sebze meyve satıyor, manavlar çok pahalı biz o yüzden halk pazarından alışveriş yapıyoruz ve ilçeden ilçeye pazarın hangi gün kurulduğu değişiyor, yeni taşındığımız ilçede ilk buna uyum sağlıyoruz. charlotte hâlâ sometimes.
her şeyin bi önizlemesi bi fragmanı bi bi şeyi var ama hayatın yok. reva mı bu tanrıdan. tanrıdan diledim bu kadar dilek hem.
kaç kurtul benden
hırsız polis
iyi polis kötü polis
erkek adama erkek damat
adanalıyık
erkek adamın erkek oğlu
keban barajı
nil nehri ve amazonlar
ontario gölü
kerem
aşık ve başka bir şey olmak
kaşık pozisyonu
terket benden
konuş benimle
beni sev
balkona çık
kurtar kendini benden
at beni
erkek adı bulut
kız adı harika
marital status
yaz ve mevsim
ağlıyorum yine nilüfer söylüyor. kendime karşıdaki çaycıdan megafonla bi nilüfer söyledim. söylemeye ve konuşmaya devam ediyorum. hayat beni buna itiyor. aşk bir havuzdur içine aptallar düşer, ama beni ittiler. ne kadar da ergendik tanrım. tanrım bizi niye o kadar ergen yarattın. mesela selçuk alagöz ve orkestrası bindokuzyüzaltmış sonlarından bu yana ararım diyor. hatta ekliyor, sorarım, ıssız gecelerde, sevgilim nerde. yatak o kadar küçük olmalıydı ki yaz maz demeden düşmeyelim diye birbirimize sımsıkı sarılarak uyumalıydık, seviştikten sonra bile. halbuki ben kokun üstümden hiç eksik olmasın diye hayal tarıyordum.
rıfat ya da rifat neyse de rafet hakkaten garip isim. kuşlar özellikleri yazları otogarlarda cinnet getiriyorlar, geçiriyorlar, ikisini de kabul ediyor tdk. ayrıca susamak da en çabuk bulaşan hastalıklardan biri, birincisi esnemek. şeffaf askılı sutyen, boncuklu askılı sutyen, bunlar yanlış hareketler. bazen bu ne güzel kız diyorum, yanındaki annesine bakınca soğuyorum.
klimalar tıp tıp su damlatırken saatlerin ilerliyor olmasına tekabül ediyor bu. pazarlarda hâlâ çocuklar sebze meyve satıyor, manavlar çok pahalı biz o yüzden halk pazarından alışveriş yapıyoruz ve ilçeden ilçeye pazarın hangi gün kurulduğu değişiyor, yeni taşındığımız ilçede ilk buna uyum sağlıyoruz. charlotte hâlâ sometimes.
her şeyin bi önizlemesi bi fragmanı bi bi şeyi var ama hayatın yok. reva mı bu tanrıdan. tanrıdan diledim bu kadar dilek hem.
30.07.2011
yakınlarda bu bitkiyi gören tanıyan var mı? bu bitki benim yıllardır adını arayıp sorduğum ama bir türlü resmi veri elde edemediğim bir bitkidir, denizkıyılarında yaşayan köylüler bile isim takmamış buna, geçenlerde nerden baksan yüz yaşında bi teyzeye sordum, bilemedi. yurdumuzun şahitleri olduğum güney ege kıyılarında bolca rastlamışlığım ve kokusuna mest olmuşluğum vardır. zaten kokusu dışında dikkat çekici herhangi bir yönü yoktur. epey ağır bir kokusu vardır ve çoğunluk tarafından sevileceğini sanmıyorum. ama ben sevdim, sevmekdeyim. şimdi şu vakitte nerden bulduğumu sorarsanız, karşıya istasyona geçmiştim, orda yol kenarında bir koku cezbetti, ve hemen fotoğrafladım. adını öğrenebilene bir kasa bira benden.
masa örtüsü defaulttur, aman diyeyim.
bulunca dinlediğim bazı şarkıların devamı
erkut taçkın - beyaz ev: hoparlörde duyar duymaz beni bu yazı silsilesinin devamına iten şarkı oldu bu bugün için. bu yazı dizisinin daha önceki bölümlerinde de dinlemiş olabilirim, fark etmez, ne de olsa burda bizbizeyiz. evet bu şarkı benim için tahrip gücü epey yüksek bir şarkı. sanatçının diğer hiçbir şarkısından aynı etkiyi alabildiğimi söyleyemem. hemen ilk duyduğum zaman ve şartlardan bahsedeyim. sene ikibiniki olmalı, taksim'de cumhuriyet meyhanesi'nden biraz daha aşağı doğru ilerlersen sahibinin sesi adlı bir mekanı görürdün. bana orayı o ara takıldığım dergideki arkadaşlar öğretti. sonra ben orayı bir sevdim bir sevdim ki sorma. yetmişler türkçe popa merak salışım da o zamanlara rastlar. sakallı dj, adı metin'di diye hatırlıyorum, bu şarkıyı çalardı. müjgan'la ben ağlaşırdım. adını ve söyleyenini öğrendim sonra. başkalarını da taşıdım o mekana. "ı" sevmezdi orayı, hem de hiç sevmezdi. "g" çok severdi. facebook'ta orada çekilmiş bir fotoğrafım var diye hatırladım şimdi. her neyse, bu şarkı orada yer etti hayatımda. sonra beyaz evlere girdim çıktım epey. n.'nin beşiktaş'taki evi bu şarkı için o kadar uygundu ki, aynı zamanda s.'nin yalıkavak'taki yazlıkları da bu şarkıya mekan teşkil etti bir süre. neyse ne, iyi şarkıydı bir zaman, epey bi çaldım ben bunu.
nora luca: icra edenin adını şimdi bir çırpıda yazamayacağım ama tony gatlif'in gadjo dilo filminde ve film müzikleri albümünde geçer. etkili bir film ve şarkı, ki filmin müzikleri çok iyiydi zaten genelinde. eskişehir'de a. ile izlemiştik diye hatırlıyorum, hatta tony gatlif'i seviyor oluşumun temelini de o zaman atmıştık. güzel bir kadın nick'idir aynı zamanda.
portishead - carry on: kendilerinin az bilindiğini düşündüğüm bir şarkısı. ağır alkol alınmış bir gecenin yatağa düşmeden önceki son sallantılarını hatırlatıyor bana. aynı zamanda erotik bir tavır var şarkıda. bir taraftan da depresif bir hava. radiohead'in idioteque'inin uzaktan akrabası bu taraftan. temposu yüksek.
bülent ersoy - her gece yollarda gözledim seni: kasım inal tekin'e ait hüzzam şarkı. tipik, iki dörtlüklü. bendeki konser kaydı, bülent ersoy'un sesten ibaret olduğu zamanlar, müthiş bir ses ve icra birlikteliği. bir benim arkamda yok zaten şöyle bir orkestra. enstrümantasyon da hüzzam makamına çok uygun.
tanju okan - çal çingene: bu yazıları yazarken genelde müdahale etmediğimi, kendimi winamp'ın ve arşivimin insafına bıraktığımı daha önce söylemiş olmalıyım. bu şarkı, normalde elimi atıp da dur şunu bi dinleyeyim dediğim şarkılardan olmadı hiç. ama şimdi dinlerken tekrar fark ediyorum ki hakikaten güzel şarkı. misal, şimdi yanımda olmalıydın, temmuzun otuzu mu ne, kahvaltı ardından kahve faslı derken maddi durumumuz zayıf ya, çeşme'ye foça'ya filan gidememişiz haftasonu, evde sıcaktan gevremişiz, ev kredisi ödüyoruz dikkat etmemiz lazım, ama bir bira fena mı olurdu, deyip markete iniyorum, ikişer tane bira ve yanında birer tane max alıyorum, max'ları sana çaktırmadan buzluğa atıyorum, çünkü saat dört gibi canının tatlı şeyler çekeceğini biliyorum. birinci biradan ikinci biraya geçerken bu şarkı çıkıyor piyasaya, güzel oluyor.
tindersticks - rented rooms: oldu mu şimdi. aptal bir şarkı. gerek yok yani şimdi şu keyfi bozmaya. benim de böyle asfalt dökülmüş bir sesim olsa diye bazen düşünmedim değil elbette. yaylılar iyi ne olursa olsun. yarıda keselim en iyisi.
vonda shepard - tell him: n.'ye öğrettiğim ve o zamanki platoniğine, şimdiki karısına dinleterek epey bir fayda gördüğü şarkı diye hatırlayyacağım ben hep bunu :) ally mcbeal'de geçiyormuş, benim cnbc-e vs. dizileriyle hiçbir zaman aram iyi olmadı. doğrusu dizilerle aram iyi olmadı. ama cnbc-e dizileriyle hiç olmadı. koylü müyüm. ne dersen de on numara şarkı, hep erkekler kadınlara söyleyecek değil a.
bonnie tyler - total eclipse of the heart: hımm, bak bu ağır oldu şimdi. kadınsı bir eyleme geçti sanki winamp. büyük şarkı. en son stockholm'de gittiğim karaoke barda genç bir çocuk söylemişti sevgilisiyle birlikte, sonrasında beni de sahneye çıkmaya iten şarkı bu olmuştu zaten. insanın evinde geniş bir müzik sistemi olacak ve bu şarkı bazı anlara eşlik edecek. şahsen bir barda kayıttan müzik çalıyor olsam bu şarkıyı es geçmezdim. klasikler gecesi. ama bağırmadan eşlik edilmez ki. i really need you tonight. iyi geldi şimdi.
nida tüfekçi - şu derenin alıcı: hem kayıt hem icra çok iyi. kıvrak türkülerimizden. kafiyeler çok yerinde. alıç da mı diksek bahçeye, bıldırcınlar rahat eder, ama alıçları kendilerinden bitmeleri üzerine doğanın takdirine bırakmak mı lazım yoksa. silifke yöresine ait bir türkü olup erkin koray tarafından tımbıllı adıyla da yorumlanmışlığı ve türk hafif müzik tarihine altın harflerle yazılmışlığı vardır. elinde bağlamayla birini görsem anında alnına silah dayayıp bu türküyü çaldırırım.
luke - take me home: iyi bir başlangıç. al sana gayet iyi bir haftasonu şarkısı.
cem karaca - beyaz atlı: çok güzel bir bağlama atışıyla girer bu türkümsü. beyaz atın süvarisi yorulmuş. şovmen beyaz da bunu jenerik olarak kullanmıştı programında, hatta ben de ilk oradan duydum sanırım. beyaz atlı pire olası geliyor insanın.
bush - glycerine: gliserin diye şarkı mı yapılır demeyin, bomba bile yapılır. taa epey müntehir olduğumuz çağlardan kalma bir şarkı, bush'un diğer sevdiğim şarkıları yanında sönük kalır bana göre ama yine de dinlemek lazım, en azından letting the cables sleep kadar kötü etmez insanı, ya da edebilir, arada kaldım.
alim qasimov - kör arabın mahnısı: azeristanın yetiştirdiği mühim şahıslardan birinden çıkma önemli bir eser. kör arap tamlaması benim için önemli, memleketimde kör bir arap vardır çünkü, ve araplar önemlidir. zamanında halep ve civarından ev ve tarla bağ bahçe işlerinde yardım etmeleri amacıyla zengin ailelere transfer edilen arapların halep türküsü, cezayir, vs adlarıyla yaktıkları türkülerin geri planında onların dramını duyarım. ve bir tanesi davulculuk da yapar, kördür.
ry cooder - feelin' bad blues: bir şarkıya isim verip o isme göre bir enstrümantal eser yaratmak zor olsa gerek, ya da sonradan mı isim vermek. üstad bunu bu eserinde de başarmış. ama ben bunu gmaildeki nickimde de belirtmeye çalıştım ki: feelin' dad blues, da güzel bir isim olurdu freudal bir gerilimle babasını hatırlamaktan korkarkorkmazkorkan bir erkek genci için. sonracığıma, feelin' dead blues, ne dersiniz, hoş olmaz mı.
music makes the people to be continued, devam edecek.
erkut taçkın - beyaz ev: hoparlörde duyar duymaz beni bu yazı silsilesinin devamına iten şarkı oldu bu bugün için. bu yazı dizisinin daha önceki bölümlerinde de dinlemiş olabilirim, fark etmez, ne de olsa burda bizbizeyiz. evet bu şarkı benim için tahrip gücü epey yüksek bir şarkı. sanatçının diğer hiçbir şarkısından aynı etkiyi alabildiğimi söyleyemem. hemen ilk duyduğum zaman ve şartlardan bahsedeyim. sene ikibiniki olmalı, taksim'de cumhuriyet meyhanesi'nden biraz daha aşağı doğru ilerlersen sahibinin sesi adlı bir mekanı görürdün. bana orayı o ara takıldığım dergideki arkadaşlar öğretti. sonra ben orayı bir sevdim bir sevdim ki sorma. yetmişler türkçe popa merak salışım da o zamanlara rastlar. sakallı dj, adı metin'di diye hatırlıyorum, bu şarkıyı çalardı. müjgan'la ben ağlaşırdım. adını ve söyleyenini öğrendim sonra. başkalarını da taşıdım o mekana. "ı" sevmezdi orayı, hem de hiç sevmezdi. "g" çok severdi. facebook'ta orada çekilmiş bir fotoğrafım var diye hatırladım şimdi. her neyse, bu şarkı orada yer etti hayatımda. sonra beyaz evlere girdim çıktım epey. n.'nin beşiktaş'taki evi bu şarkı için o kadar uygundu ki, aynı zamanda s.'nin yalıkavak'taki yazlıkları da bu şarkıya mekan teşkil etti bir süre. neyse ne, iyi şarkıydı bir zaman, epey bi çaldım ben bunu.
nora luca: icra edenin adını şimdi bir çırpıda yazamayacağım ama tony gatlif'in gadjo dilo filminde ve film müzikleri albümünde geçer. etkili bir film ve şarkı, ki filmin müzikleri çok iyiydi zaten genelinde. eskişehir'de a. ile izlemiştik diye hatırlıyorum, hatta tony gatlif'i seviyor oluşumun temelini de o zaman atmıştık. güzel bir kadın nick'idir aynı zamanda.
portishead - carry on: kendilerinin az bilindiğini düşündüğüm bir şarkısı. ağır alkol alınmış bir gecenin yatağa düşmeden önceki son sallantılarını hatırlatıyor bana. aynı zamanda erotik bir tavır var şarkıda. bir taraftan da depresif bir hava. radiohead'in idioteque'inin uzaktan akrabası bu taraftan. temposu yüksek.
bülent ersoy - her gece yollarda gözledim seni: kasım inal tekin'e ait hüzzam şarkı. tipik, iki dörtlüklü. bendeki konser kaydı, bülent ersoy'un sesten ibaret olduğu zamanlar, müthiş bir ses ve icra birlikteliği. bir benim arkamda yok zaten şöyle bir orkestra. enstrümantasyon da hüzzam makamına çok uygun.
tanju okan - çal çingene: bu yazıları yazarken genelde müdahale etmediğimi, kendimi winamp'ın ve arşivimin insafına bıraktığımı daha önce söylemiş olmalıyım. bu şarkı, normalde elimi atıp da dur şunu bi dinleyeyim dediğim şarkılardan olmadı hiç. ama şimdi dinlerken tekrar fark ediyorum ki hakikaten güzel şarkı. misal, şimdi yanımda olmalıydın, temmuzun otuzu mu ne, kahvaltı ardından kahve faslı derken maddi durumumuz zayıf ya, çeşme'ye foça'ya filan gidememişiz haftasonu, evde sıcaktan gevremişiz, ev kredisi ödüyoruz dikkat etmemiz lazım, ama bir bira fena mı olurdu, deyip markete iniyorum, ikişer tane bira ve yanında birer tane max alıyorum, max'ları sana çaktırmadan buzluğa atıyorum, çünkü saat dört gibi canının tatlı şeyler çekeceğini biliyorum. birinci biradan ikinci biraya geçerken bu şarkı çıkıyor piyasaya, güzel oluyor.
tindersticks - rented rooms: oldu mu şimdi. aptal bir şarkı. gerek yok yani şimdi şu keyfi bozmaya. benim de böyle asfalt dökülmüş bir sesim olsa diye bazen düşünmedim değil elbette. yaylılar iyi ne olursa olsun. yarıda keselim en iyisi.
vonda shepard - tell him: n.'ye öğrettiğim ve o zamanki platoniğine, şimdiki karısına dinleterek epey bir fayda gördüğü şarkı diye hatırlayyacağım ben hep bunu :) ally mcbeal'de geçiyormuş, benim cnbc-e vs. dizileriyle hiçbir zaman aram iyi olmadı. doğrusu dizilerle aram iyi olmadı. ama cnbc-e dizileriyle hiç olmadı. koylü müyüm. ne dersen de on numara şarkı, hep erkekler kadınlara söyleyecek değil a.
bonnie tyler - total eclipse of the heart: hımm, bak bu ağır oldu şimdi. kadınsı bir eyleme geçti sanki winamp. büyük şarkı. en son stockholm'de gittiğim karaoke barda genç bir çocuk söylemişti sevgilisiyle birlikte, sonrasında beni de sahneye çıkmaya iten şarkı bu olmuştu zaten. insanın evinde geniş bir müzik sistemi olacak ve bu şarkı bazı anlara eşlik edecek. şahsen bir barda kayıttan müzik çalıyor olsam bu şarkıyı es geçmezdim. klasikler gecesi. ama bağırmadan eşlik edilmez ki. i really need you tonight. iyi geldi şimdi.
nida tüfekçi - şu derenin alıcı: hem kayıt hem icra çok iyi. kıvrak türkülerimizden. kafiyeler çok yerinde. alıç da mı diksek bahçeye, bıldırcınlar rahat eder, ama alıçları kendilerinden bitmeleri üzerine doğanın takdirine bırakmak mı lazım yoksa. silifke yöresine ait bir türkü olup erkin koray tarafından tımbıllı adıyla da yorumlanmışlığı ve türk hafif müzik tarihine altın harflerle yazılmışlığı vardır. elinde bağlamayla birini görsem anında alnına silah dayayıp bu türküyü çaldırırım.
luke - take me home: iyi bir başlangıç. al sana gayet iyi bir haftasonu şarkısı.
cem karaca - beyaz atlı: çok güzel bir bağlama atışıyla girer bu türkümsü. beyaz atın süvarisi yorulmuş. şovmen beyaz da bunu jenerik olarak kullanmıştı programında, hatta ben de ilk oradan duydum sanırım. beyaz atlı pire olası geliyor insanın.
bush - glycerine: gliserin diye şarkı mı yapılır demeyin, bomba bile yapılır. taa epey müntehir olduğumuz çağlardan kalma bir şarkı, bush'un diğer sevdiğim şarkıları yanında sönük kalır bana göre ama yine de dinlemek lazım, en azından letting the cables sleep kadar kötü etmez insanı, ya da edebilir, arada kaldım.
alim qasimov - kör arabın mahnısı: azeristanın yetiştirdiği mühim şahıslardan birinden çıkma önemli bir eser. kör arap tamlaması benim için önemli, memleketimde kör bir arap vardır çünkü, ve araplar önemlidir. zamanında halep ve civarından ev ve tarla bağ bahçe işlerinde yardım etmeleri amacıyla zengin ailelere transfer edilen arapların halep türküsü, cezayir, vs adlarıyla yaktıkları türkülerin geri planında onların dramını duyarım. ve bir tanesi davulculuk da yapar, kördür.
ry cooder - feelin' bad blues: bir şarkıya isim verip o isme göre bir enstrümantal eser yaratmak zor olsa gerek, ya da sonradan mı isim vermek. üstad bunu bu eserinde de başarmış. ama ben bunu gmaildeki nickimde de belirtmeye çalıştım ki: feelin' dad blues, da güzel bir isim olurdu freudal bir gerilimle babasını hatırlamaktan korkarkorkmazkorkan bir erkek genci için. sonracığıma, feelin' dead blues, ne dersiniz, hoş olmaz mı.
music makes the people to be continued, devam edecek.
25.07.2011
ben krepin nasıl olduğunu ilk sene kaç öğrendim, ama mazisi pek uzun değildir bilesin. peki o zaman bana bir kez yüzünü göster, merhaba filan de, ben de merhaba merhaba dersem bil ki. de'yi da'yı ayrı yaz yeter. kırmızı ruj sürme lütfen. bana kızdığında benim kavga çıkarmamı bekleme, kavga edemem ben. hep affetmek ve affedilmek isterim. kızayım istemem.
fransızca tabii, de, biliyorsun dil en iyi anavatanında öğrenir, tutup beni kolumdan oraya götürmen gerekebilir, ama orda balkon yoksa gelmem ona göre.
yani günaydın diyecektim ben sadece ama lafı her zamanki gibi uzattım. ben zaten saksılardaki çiçeklere de kıyamadım bir türlü. dalından koparılmış çiçek mi alınırmış, ya arsayı alacaksın, ya da gücün yetmiyorsa saksısını al, o da makbul. kiminin parası kiminin duası. hhhhhhhh [burda yazıyı hıçkırık tuttu]
bazen kalbimde öyle bir deprem oluyor ki her şey yerli yerine oturuyor. bazen içimde öyle birr depremi müteakip öyle bir tsunami oluyor ki dünyanın bütün cankurtaranlarını bir kaşık suda boğuyor.
dünyanın bütün floresanları, birleşin.
dünyanın küpeleri tekrar çok büyük.
bugün işyerinde iki aylık olan cıvık bir çocukla ben akşam mesaiye kalınca sohbet ettik biraz. söz ortamda bulunan eski ve iyi arkadaşa gelince, "hadi bakalım doktor, patlat bi doktor" dedi. çaresiz derdimin sebebi belli / dermanı yaramda arama doktor / şifa bulmaz gönlüm senin elinden / boşuna benimle uğraşma doktor diye dökülüvermişim. konu nerdense benim çok içiyor olmama geldi. sonra o cıvık çocuk dedi ki, "abi benim babam alkolik. keman çalar ve içip ağlar." ve cep telefonunda kayıtlı bulunan videoyu gösterdi. "ulan," dedim, "böyle bir adamdan senin gibi bir çocuk nasıl," diye şaka yollu üzüldüm. babasının o videosunu gösterirken tüyleri diken dikendi ve gözleri dolmuştu keratanın. o zaman içimden dünyanın gerçekten acayip bir kavşak olduğunu anladım.
tatile gidelim yeter.
fransızca tabii, de, biliyorsun dil en iyi anavatanında öğrenir, tutup beni kolumdan oraya götürmen gerekebilir, ama orda balkon yoksa gelmem ona göre.
yani günaydın diyecektim ben sadece ama lafı her zamanki gibi uzattım. ben zaten saksılardaki çiçeklere de kıyamadım bir türlü. dalından koparılmış çiçek mi alınırmış, ya arsayı alacaksın, ya da gücün yetmiyorsa saksısını al, o da makbul. kiminin parası kiminin duası. hhhhhhhh [burda yazıyı hıçkırık tuttu]
bazen kalbimde öyle bir deprem oluyor ki her şey yerli yerine oturuyor. bazen içimde öyle birr depremi müteakip öyle bir tsunami oluyor ki dünyanın bütün cankurtaranlarını bir kaşık suda boğuyor.
dünyanın bütün floresanları, birleşin.
dünyanın küpeleri tekrar çok büyük.
bugün işyerinde iki aylık olan cıvık bir çocukla ben akşam mesaiye kalınca sohbet ettik biraz. söz ortamda bulunan eski ve iyi arkadaşa gelince, "hadi bakalım doktor, patlat bi doktor" dedi. çaresiz derdimin sebebi belli / dermanı yaramda arama doktor / şifa bulmaz gönlüm senin elinden / boşuna benimle uğraşma doktor diye dökülüvermişim. konu nerdense benim çok içiyor olmama geldi. sonra o cıvık çocuk dedi ki, "abi benim babam alkolik. keman çalar ve içip ağlar." ve cep telefonunda kayıtlı bulunan videoyu gösterdi. "ulan," dedim, "böyle bir adamdan senin gibi bir çocuk nasıl," diye şaka yollu üzüldüm. babasının o videosunu gösterirken tüyleri diken dikendi ve gözleri dolmuştu keratanın. o zaman içimden dünyanın gerçekten acayip bir kavşak olduğunu anladım.
tatile gidelim yeter.
şimdi, benim aklıma bu sabah tiamat'ın gaia'sını tam altı yıldır hiç dinlememiş olduğum mu geldi, ve bu geliş aklıma başka şarkıları da mı getirdi, işte hatıranın burası biraz belirsiz, şu saatte sabah saatlerine tam olarak dönmem ve müthiş bir yazar hafızasıyla/hayalgücüyle ayrıntıları kusursuz betimlemem mümkün değil. ama biz bir zamanlar böyle şarkılar dinliyorduk, biz dediğime de aldırmayın siz, ben dinliyordum, şahsen dinliyordum. sonra işe gittim. resmi olarak haftanın ilk işgünü olması benim için pek bir şey ifade etmiyordu, nitekim bunun cumartesisi pazarı olmayabiliyordu bazen. ama inan ki bu çarşamba öğleden sonra kesin boşum, işim yok, ara beni şeyde buluşalım, ımm, alsancak'ta tabii, eski kokulu başka bir semt bilmiyorum çünkü izmir'de. ayrıca evlendikten sonra bu sistem değişecek elbette, o zaman cumartesi pazarım benim de olacak, pardon yahu, ikimizin. her neyse, bugün sabah mükellef domatesli salatalıklı hatta yeşil taze biberli kahvaltımla bir çeyrek ekmeği mideye indirdipdip sigaramı tellendirdikten sonra içimde ulan dedim, bugün birkaç şarkı daha dinleyeyim eskilerden, do you dream of me, dedim. this punishment, dedim. nerde metal kokusu varsa içime çektim avradını. dying to meet you ile karar kıldım.
gece vardiyasından mesaiyi devraldım. etrafım kalabalıklaştı, stajerler, yeni mühendisler, eski işçiler, vs. didem madak'ı tanıyan kimse yoktu aralarında. bir bu eksikti. bu bir eksiklikti.
gece vardiyasından mesaiyi devraldım. etrafım kalabalıklaştı, stajerler, yeni mühendisler, eski işçiler, vs. didem madak'ı tanıyan kimse yoktu aralarında. bir bu eksikti. bu bir eksiklikti.
24.07.2011
didem madak'ın pazar sabahının dibinde bana yaptıkları. bu iyi olmadı. kendisi ile ilgili düşüncelerime blogdaki önceki yazılardan birkaçında ulaşılabilir. birhan, haydar, hepsi bir yana, didem bir yana idi bende.
şimdi işe gitmem lazım. allahtan iş var, bunları düşünecek takat bırakmıyor insanda. sıkılmaya üzülmeye çok az zaman kalıyor.
şimdi işe gitmem lazım. allahtan iş var, bunları düşünecek takat bırakmıyor insanda. sıkılmaya üzülmeye çok az zaman kalıyor.
23.07.2011
gece tüm işini bitirdikten sonra masanın üzerinde -bilhassa sonradan seyretmek üzere- biriktirdiği bira şişelerini izlerken, yerde leşlerini seyreden muzaffer edalı bir askere mi benzer alkolikler. ya da şöyle olur onlar böyle yaparken, şişeler masanın üstüne sığmaz olur, ama o sonradan manzarayı seyredip yabancılaşmak istemediğinden içi boş şişeleri masadan ayırmaz, ama bu sığmazlık öyle bir raddeye gelir ki süre sonra, içmek üzere açtığı şişeyle yeni bitirdiği şişe yanyanadır, o izmarit dolmuş kültablasını daha fazla meşgul etmek istemediğinden, söndürmek üzere sigarasını boş olduğunu umduğu şişelerden birine atmaya yeltenir, atar, ve bu genelde yeni açtığı bira şişesine tekabül eder; olsun, o küllü öyle küllü de içer.
her ölüm erken ölümdür, dedi işyerindeki çocuk, şefin babası ölünce, ama, diyerek devam etti. ama bunun bir şey olduğunu besbelli bilmeden, kulaktan dolma.
amy de ölmüş diyorlar. dudağının üstündeki piercing'i bana verseler keşke.
her ölüm erken ölümdür, dedi işyerindeki çocuk, şefin babası ölünce, ama, diyerek devam etti. ama bunun bir şey olduğunu besbelli bilmeden, kulaktan dolma.
amy de ölmüş diyorlar. dudağının üstündeki piercing'i bana verseler keşke.
20.07.2011
sıcak su tam açıkken soğuk suyu açma teşebbüsünün ardından geçen zamanla birlikte sıcak suyun tadı kaçtı, bu işe fena bozuldu, kendini saldı. suyun olabildiğin/ce tazyikli akması gibi güzel bir şey var mı, size bu satırları duşun altından mı yazıyorum yoksa, suda yazan kalem icat olundu, mertlik namertlik konuşulur oldu ortalıkta dört bir ağızdan.
şair, nehri mi yüzyıla, yüzyılı mı nehre benztiyordu o şiirinde. şaşmıştım epey ben bu işe.
inciri kabuğunu soymadan bile yiyebilenler var. allah'ım yarattığın şu meyveye bi bakar mısın, yaramazlık yapıyor. bir kadın memesi ancak bu kadar hoş bir benzetmeyle anlatılabilirdi allah'ım, yolun açık olsun diyorum. tanrım dikkat et kutunda dünya var. tanrım peki bu benim sırtımda taşıdığım dünya, diyelim ki ayağım taşa takılıp bacaklarım sürçse, düşse kırılan cinsten mi?
tanrım kötü kullarını sen affetsen ben affetmem (bergen: tek gözlü bir nakarat)
adı pınarbaşı olan herhangibir köye muhtar olarak atamamın yapılmasını görüşlerinize arz ederim.
kadıköy'de mi kalsam taksim'de mi karar veremedim.
burda şehre uzak bir enlemde ikamet ediyor olmak da bir ne yazık.
ikinci ne yazık olansa burda şehre uzak bir boylamda ikamet ediyor olmak.
hayat hep bu kadar güzel olmak zorunda mısın.
hayat saçlarını hangi kuaföre kestiriyorsun.
hayat geceleri makyajını silmeden uyumadığın doğru mu.
hayat bu akşam da çok güzelsin.
hayat bu akşam her zamankinden daha güzelsin.
hayat saçlarını boyatmak ne kadar da yakışmış sana, açmış sanki seni.
hayat yakarken kaç faktörlü yağ öneriyorsun kurbanlarına.
hayat eskisi gibi kontağı çevirirken gaza basmıyomuşsun yeni arabalarda, ne diyosun buna, enjeksiyon mu diyosun, benyaptım mı diyosun.
hayat parfümünü çok sık değiştiriyosun. bi de küresel ısınma dersin.
hayat o elbiseyi nerden aldın. nee, terziye mi diktirdin. peki terziler gelmiş, ona ne buyurursun.
hayat sana edecek iltifat bulamıyorum.
hayat sizi düğünümüzde gelin olarak pistlerde görmek isteriz.
şair, nehri mi yüzyıla, yüzyılı mı nehre benztiyordu o şiirinde. şaşmıştım epey ben bu işe.
inciri kabuğunu soymadan bile yiyebilenler var. allah'ım yarattığın şu meyveye bi bakar mısın, yaramazlık yapıyor. bir kadın memesi ancak bu kadar hoş bir benzetmeyle anlatılabilirdi allah'ım, yolun açık olsun diyorum. tanrım dikkat et kutunda dünya var. tanrım peki bu benim sırtımda taşıdığım dünya, diyelim ki ayağım taşa takılıp bacaklarım sürçse, düşse kırılan cinsten mi?
tanrım kötü kullarını sen affetsen ben affetmem (bergen: tek gözlü bir nakarat)
adı pınarbaşı olan herhangibir köye muhtar olarak atamamın yapılmasını görüşlerinize arz ederim.
kadıköy'de mi kalsam taksim'de mi karar veremedim.
burda şehre uzak bir enlemde ikamet ediyor olmak da bir ne yazık.
ikinci ne yazık olansa burda şehre uzak bir boylamda ikamet ediyor olmak.
hayat hep bu kadar güzel olmak zorunda mısın.
hayat saçlarını hangi kuaföre kestiriyorsun.
hayat geceleri makyajını silmeden uyumadığın doğru mu.
hayat bu akşam da çok güzelsin.
hayat bu akşam her zamankinden daha güzelsin.
hayat saçlarını boyatmak ne kadar da yakışmış sana, açmış sanki seni.
hayat yakarken kaç faktörlü yağ öneriyorsun kurbanlarına.
hayat eskisi gibi kontağı çevirirken gaza basmıyomuşsun yeni arabalarda, ne diyosun buna, enjeksiyon mu diyosun, benyaptım mı diyosun.
hayat parfümünü çok sık değiştiriyosun. bi de küresel ısınma dersin.
hayat o elbiseyi nerden aldın. nee, terziye mi diktirdin. peki terziler gelmiş, ona ne buyurursun.
hayat sana edecek iltifat bulamıyorum.
hayat sizi düğünümüzde gelin olarak pistlerde görmek isteriz.
19.07.2011
18.07.2011
ciddiyetten hoşlanmadığımı söylemiş miydim. süpürgesi yoncadan adlı türkümüz sanki önce bestesi yapılmış da sözler sonradan oturtulmuş hissi veriyor bana. on numara bir türkümüz. nida tüfekçi'nin albümleri çok güzel. hakediş diye tek bir kelime var. bedia akartürk, makbule kaya, seha okuş, emel taşçıoğlu, neriman altındağ, seha okuş, muzaffer akgün, arzu aldemir, sabite tur gülerman, bunlar güzel kadın sanatçılarımız, kendileriyle gurur duymakta kararlıyız. ama bir ajda pekkan öyle mi ya, ne yaptı allasen müzik adına, ben de bunu anlamıyorum, şişirme star nolcak. yeri geliyor sigaradan aldığımız ilk nefes bizim için ne çok önem taşıyor. bak şimdi, donna summer'ın da yeri ayrıdır bende kadın sanatçımız olarak. şarjı bitmek üzereyken bunu tekrar tekrar hatırlatan cep telefonumuz, şarjı dolduğunda sadece sessiz bir ışık yakmakla yetiniyor.
incir çıkmış ya pazarlara, düşünsene yaz gelmiş, ortası olmuş, sona doğru ilerliyor ki incirler olgunlaşmış. üzüm de çıkarsa bitti demektir yaz. ben göremeden bitmesi ne acı, yakıştıramadım allahımıza. atalet mi bu sanki benimki.
bana göre moment aldığını mı sanıyorsun tanrım?
suyun çalkalanması -şöyle bir durup düşündüğünde- hiç de ilginç değil. ama bazen de o kadar ilginç ki şaşarsın. msn'in bile penceresi var, gereğinde balkonu bile olur, ama benim öyle mi, bir balkonum bile yok. napıyorsun, anlıyo musun. biz bodrum'da torba kavşağından girdik içeri gündoğan'a doğru, sonra orda stabilize yolda ilerlerken -tabii ben ehliyet sahibiyim o zamanlar- incir satanlardan küçük bir kızı seçtik incir almak için. şapkası filan var. [bence güneş de kesin şapka takıyordur o kel kafasına.] incirin içinde bulunduğu bir hasır sepetimiz oldu parasını verince. incirleri de mideye indirince sepet bize kaldı. bağlarını tek tek çözdük diye hatırlıyorum, yanlışım olursa sen beni uyar.
apartmanda birinin birisi öldüğünde her zaman ilk etapta bir ölüm sessizliği gelişir. kendine yer bulur. could i have this kiss forever, ne düetti be kanka, bi de şey vardı o ara meşhur, marc anthony ile neydi o kadının adı, şey diyorlardı şarkıda, i want to spend my lifetime loving you, bomba pop zamanlardı, seviyorduk nitekim.
bana kavununu mu versen, onu da siftah edemedim bu yaz, yaz geçmeden tatsaydım. üzümler çıkmadan lütfen. eylülde gel, yok artık. duma duma dum, portakalı soydum, dün bir yalan uydurdum, ben bir yalan uydurdum, ben dün bir yalan uydurdum, başucuma astım. karanfilli var mentollü var karanfilli var mentollü var. şayet toprak reformu dolaylarında devletim beni ağa yapsa ve bana geniş bir köy bağışlasaydı, o köyün adını pekala karanfilli koyabilirdim. kızımızın adını da karanfil mi koysak napsak, pek tatlı geldi şimdi düşüncesi.
neyse, benim şimdi çıkmam lazım. adın dilimde bir hızma gibi, parlıyor, o yüzden adını söyleyip çıkıyorum. duyarsan gel.
incir çıkmış ya pazarlara, düşünsene yaz gelmiş, ortası olmuş, sona doğru ilerliyor ki incirler olgunlaşmış. üzüm de çıkarsa bitti demektir yaz. ben göremeden bitmesi ne acı, yakıştıramadım allahımıza. atalet mi bu sanki benimki.
bana göre moment aldığını mı sanıyorsun tanrım?
suyun çalkalanması -şöyle bir durup düşündüğünde- hiç de ilginç değil. ama bazen de o kadar ilginç ki şaşarsın. msn'in bile penceresi var, gereğinde balkonu bile olur, ama benim öyle mi, bir balkonum bile yok. napıyorsun, anlıyo musun. biz bodrum'da torba kavşağından girdik içeri gündoğan'a doğru, sonra orda stabilize yolda ilerlerken -tabii ben ehliyet sahibiyim o zamanlar- incir satanlardan küçük bir kızı seçtik incir almak için. şapkası filan var. [bence güneş de kesin şapka takıyordur o kel kafasına.] incirin içinde bulunduğu bir hasır sepetimiz oldu parasını verince. incirleri de mideye indirince sepet bize kaldı. bağlarını tek tek çözdük diye hatırlıyorum, yanlışım olursa sen beni uyar.
apartmanda birinin birisi öldüğünde her zaman ilk etapta bir ölüm sessizliği gelişir. kendine yer bulur. could i have this kiss forever, ne düetti be kanka, bi de şey vardı o ara meşhur, marc anthony ile neydi o kadının adı, şey diyorlardı şarkıda, i want to spend my lifetime loving you, bomba pop zamanlardı, seviyorduk nitekim.
bana kavununu mu versen, onu da siftah edemedim bu yaz, yaz geçmeden tatsaydım. üzümler çıkmadan lütfen. eylülde gel, yok artık. duma duma dum, portakalı soydum, dün bir yalan uydurdum, ben bir yalan uydurdum, ben dün bir yalan uydurdum, başucuma astım. karanfilli var mentollü var karanfilli var mentollü var. şayet toprak reformu dolaylarında devletim beni ağa yapsa ve bana geniş bir köy bağışlasaydı, o köyün adını pekala karanfilli koyabilirdim. kızımızın adını da karanfil mi koysak napsak, pek tatlı geldi şimdi düşüncesi.
neyse, benim şimdi çıkmam lazım. adın dilimde bir hızma gibi, parlıyor, o yüzden adını söyleyip çıkıyorum. duyarsan gel.
16.07.2011
bu neçim hikaye böyle
o zamanlar epey kısa olan saçlarım sağ ve sol önden iki yola ayrılmış, ortasında çalılıklar var, bir bit yolunu kaybetse sağdan mı soldan mı atak yapsam diye karalar bağlar, o derece. kafamın iki dönerli orta yerinde de güller açıyor, bir boşluk hissi hakim. kullandığım kellik ilacı da bir kaşıntı yapıyor ki sormayın gitsin. nereye gitsem elim saçlarımda, kaşındıkça kaşınıyor, ama biliyorum bunun sebebi bir yerden saç gelecek, hani muhtelif bölgenizdeki kılları kestikten sonra tazeleri çıkarken de öyle olur, ordan biliyorum.
o zamanlar temmuz ayının ortalarındayız. imalat sektöründe sınıflanan, türkiye'nin en büyük beşyüz şirketi sıralamasında capital dergisinde kendine yer edinmiş bir ağır sanayi fabrikasında tam zamanlı mühendislik yapıyorum, mühendisliğin yanında zaman zaman yalakalık, zaman zaman politikacılık, zaman zaman amelelik de yaptığım oluyor. yükselmesi an meselesi olan, işletmenin geleceği gözüyle bakılan, geleceği parlak bir zeka timsaliyim. fabrikanın o anki genel müdürünün adıyla anıyor içerdeki diğerleri adımı, geleceğin -atıyorum- cemal süreya'sı diyorlar mesela türk şiirinden örneklersek.
bense daha farklı bir kafadayım. napacağım bu kendimle diyor, kafamı kaşıyorum habire. otuzuma merdiven dayamışım, hatta o senenin bir sonraki senesinde otuzu kırka bağlayan yaşlardan gün almaya başlayacağım, kafam da hayli karışık. yirmiiki yaşımdan beri düşündüğüm işler hiç de düşündüğüm gibi ilerlememiş, üstelik aradan sekiz sene geçmiş. dünya tarihine bakıyorum, pek çok büyük şair yirmibeşinde ilk şiir kitabını çıkarmış, ben otuzumda olmama rağmen herhangi bir dayalı taşım yok. pek çok büyük müzisyen daha yirmiyedisinde ununu eleyip eleğe asmış ve otuzuna varmadan çekmiş gitmiş, bense hâlâ ne yapsam diye düşünmekle meşgulum. pek çok insan otuzunda iki çocuk, hadi bilemedin bir çocuk sahibi olmuş, onun geleceğini hazırlamakla meşgul, hatta öyle bilinçliler ki bu yaşlarda sünnet yaptırırsak freud icabı çocukta ilerde cinsel ve bunun getirdiği psikolojik sorunlar peydah oluyor, diye düşünüp hareket ediyorlar, ama ben hâlâ boşa akıtıyorum menilerimi. ve kafam kaşınıyor, allahtan fazla beyazım yok diyerek teselli buluyorum.
o zamanlar böyle geçiriyorum günleri. kadınlarla başım dertte. yirmiikimde zaman kaybetmeden mezun olmuşum üniversitemden bok var gibi, sonrasında akademiye girmişim, bir altı yıl orda zaman kaybetmişim, sonra da o anlar çalıştığım, şimdi anlattığım işime girmişim. işe girerken, bende adettendir, diye şehir değiştirmişim. şehir değiştirmek hayatımdaki ortalama dört yıllık bunalım periyoduma geri döndürmüş beni. ve üstüne üstlük, gündüz vakti içip gidip beş senelik yüksek tazminatlı bir sözleşmeye imza atmışım. sırf kendimi bağlamak istedim belki de. ve şu anlattığım zamanlarda bu sözleşmeden geriye üç yıllık bir çile kalmış. askerliğimi bitireli bir sene olmuş ve daha o günün bugününde rüyama komutanlarım girmiş, yine, saksı gibi ne duruyorsun, demiş, diyememişim ki ben durmakla meşhurum. emredersiniz komutanım, dışında ağızlardan ses çıkarmak zor.
o zamanlar fabrikada üretimle ilgili problemlerle ilgileniyorum. ki üretim demek problem demek. istatistiklere göre günde onbir kilometre yol katediyorum. yürüdüğüm ortamdaki hava sıcaklığı geçtiğimiz haftasında yetmişdört derece santigrat ölçülmüş, işletmemiz tarafından yoğun mineral kaybına takviye amaçlı olarak günde iki kez soda dağıtılıyor. sıcağın verdiği bunaltıyla gerçekleşen yanmalar parmak kopmaları ve kan-gövde davaları da cabası. işçisini seven şef işçisine kola, fanta ne bulursa dağıtıyor.
ve yine sarhoş olduğumu düşündüğüm bir an peder beyimle bir sözleşme yapıp yeni işyerimin bulunduğu il merkezinden bir ev satın alma gafletinde bulunmuşum. neymiş de, lojmanda kalırmışım, giderim olmazmış, evi kiraya verirmişim, kira ve maaşımdan arttırdığımla da krediyi ödermişim. evcil bir insanım ya, buna kanmış olabilirim, ya da bana bir şeyler içirmiş olmalı. bunu kabul ettim, sağolsun kiracı kirasını sektirmiyor, maaşımdan da bir şeyler kalıyor. ama lojman? nasıl bir yer,.. organize sanayi bölgesinde, akşamüzeri saat altıdan sonra tek alışverişin karşıdaki benzin istasyonundan yapılabildiği, üç katlı, üst katlarda evli çiftlerin oturduğu daireler, ve alt katta bekar stüdyo daireleri. en yakın şehir merkezine otuz kilometre. ve düşünün ki ben o zamanlar ehliyetimi alkollu araç kullanmaktan ikinci kez emniyet mensuplarına teslim etmişim.
nitekim zor zamanlarmış o zamanlar, şimdi hatırlıyorum da. bunların üzerinde zemin bulduğu o yılın temmuz ayı orada bulunduğum ikinci yılın tam da dönümü. iki sene öncesinde birini itmişim hayatımdan, düşmüş, iflah da olmazmış zaten. geçen senesinde ise biriyle saatlerde konuşmuşum. ona gitme diyememişim. beklerim de diyememişim. sadece, demişim, ben ellili yaşlarımda anlatmak için yaşamıyor olmayı dilerdim bunları, demişim, ama şu an yaşadıklarımız sadece ellili yaşlarımda bir hoş hatıra olarak hafızama kazınsın diye yaşanıyormuş gibi hissediliyor, demişim, ve gitmiş. bu senesinde ise bir sürpriz doğmuş temmuzun.
o zamanlar o fabrikaya gelen torpilli stajerler de lojmanda kalma hakkına sahiptir. ama bir kızın o lojmanda kalması, stajı bittikten sonra akıl ruh sağlığı yerinde ayrılması pek mümkün değiltir. ve bir kız gelmiş annesi ve kız kardeşiyle beraber. ben otuz yaşındayım. stajer kız biraz gecikmiş okullulardan, yirmibeş yaşında, kız kardeşi ise onyedi. anneleri de çakır gözlü, şişman, bildiğin bizim anne tipinde, ananne olmaya belki yirmisinden beri aday. küçük kız çok güzel, yirmisinde yirmibirinde gösteriyor. öyle bir yüzü var ki değme dünya güzellerine taş çıkartır. poposu biraz büyük ama ziyanı yok ayak bilekleri ince olduktan sonra. ben o zamanlar dudakların insan hayatındaki yerine yeni yeni hakim oluyorum ve o küçük kızın dudaklarında belli ki hayat var, o derece kendiliğinden kımız ve kırmızı. büyük kız ise tam bir tarz sahibi, çenesinde ve kaşlarında piercing'ler, öyle bir fabrikada tüm fabrikaya meydan okumak gibi bu, hele öyle bir lojmanda dedikoduya sms yollamak gibi bir şey bu. ki o dövmeleri gören sivrisinekler içtimaya duruyor, o derece tarz. ikisi de birbirinden güzel. ama küçük kız daha bir ilgimi çekiyor. normalde lojman ahalisiyle sadece epey bir günaydınım ve iyi akşamlarım var. ama onlar geldikten sonra lojmanın havası değişiyor, yıllardır kurumuş kenardaki kuyunun suyu canlanıyor, yavrulama zamanını yeni geçmiş serçeler tekrar yumurtluyor.
büyük kız hergün stajına gidiyor, küçükse mütevazi lojmanda dairesinde annesiyle beraber kah internet başında kah dışarda diğer mühendis evhanımlarıyla sohbet ederek günlerini geçiriyor. onlara sorduğumda, bir aylığına staj için şehir merkezinde kiralık ev bulamadıklarını, o yüzden lojmanda kalmak istediklerini, ama buranın böyle bir yer olduğunu bilseler böyle bir şeye yeltenmeyecektiklerini, söylediler. ben de zamanla alışacaklarını onlara hatırlattım.
akşam mesai çıkışlarında bir şey beni onlarla lojman bahçesindeki piknik bankında oturmaya çekiyor. normalde dairesinden sadece iş saatlerinde çıkan benim gibi biri için ahaliyle akşamları bahçede muhabbet etmek, bu bir şeye benzetilesi bir şey değil. ama yapıyorum, o iki güzellik, özellikle küçük olanı, beni bakmalarıyla öyle bir çekiyor ki, elim ayağım şaşırıyor. ki bu konularda hakkaten şapşalımdır ilk zamanlarda.
o zamanlar benim de değişik bir yaşantım var işte. her gün içmeyi adet edinmişim kendime. arasıra yaramazlık yapıp barlarda kadınlarla tanışıyor, onlarla sonu gelmeyecek ilişkilere giriyor, sonra yine bara gidip o kadını barda bekliyorum. haftaiçi gecelere kadar işime sarılıp kendimi yoruyor da yoruyorum. kitap filan okumuyorum. yazı da yazamıyorum. bir acaip zamanlar o zamanlar. o geri gelecek mi diye bekliyorum, gemiyle gemilerle falan uğraşıyor, bir şeylere çok nadiren kafa yoruyorum. bir ay boyunca ehliyetimi geri almak için sürücü davranışlarını geliştirme eğitimine gitmişim, ordaki tiplere baka baka kararmışım, bu eğitim beni alkollu araç kullanmaktan uzaklaştırmak yerine iyice alkoliğim tribine kaptırmış. kursa katılanlar olarak hepimize alkolik olduğumuz belletilmiş ve kurtulma ihtimalimizin yüzde bir olduğuna da inandırılıp, nasılsa kurtulamayacağız deyip, yada ben kurtulmayayım o kurtulsun deyip doksandokuzumuz kendini o bir kişiye feda ederek, içmeye devam etmişiz. neler de neler. babam tipi bir yaklaşımla hayattaki her şeyin insan için olduğuna iyice emin olduğum zamanlar o senenin temmuz zamanları. ben otuz yaşındayken.
küçük kızla aramda onüç yaş var. bu benim vicdanımı yoran bir şey. geleneksel bir bakış açısıyla büyütülmüşüm ve bu yaş farkı bana acaip geliyor. bunu kendisine söylediğimde, bu onyedi yaşındaki kızın bana dediği ne olsa, aşkın yaşı yoktur ki. lojmanın merdivenlerinde başbaşa oturuyoruz. arasıra eve uğramam lazım deyip daireme girip iki yudum içip geri geliyorum, daha rahat konuşabileyim diye. ablası ilk zamanlar biraz soğuk, dışarı bahçeye pek çıkmıyor. ben de bu sırada her gece küçük kızla merdivende oturup, diğer komşu evablaların bakışlarına aldırmayıp konuşuyorum. onu dinliyorum. çok çekiyor beni ama diyorum bir türlü, o onyedi ben otuz. pınar kür'ün 'büyük aşk'ında vardı sanki diye kendimi ikna etmeye de çabalıyorum. aklıma hatta beni bu kitapla tanıştıran elif geliyor, hâlâ okuyor mudur hikâyelerimi diyorum. taa o zamanlar, düşünsene.
küçük kızın çok güzel tokası yere düşüyor, alıyor ve geri vermiyorum. toka önemli bir aksesuar değil mi ama kadında, ben ki firketeye şiir yazmışım o zamanlar.
sonra sonra büyük kız, kardeşiyle ben otururken yanımıza gelmeye başlıyor. ben ki, bir akşam küçük kızla oturmadan evvelinde çok ama hakkaten çok içmişim, ve onun beni beklediği merdivene uğramadan edememişim. uğradığımda ablasıyla oturduklarını görmüşüm. o zamanlarda bir akşam işte bu, sonra ben bir konuşmuş, bir anlatmışım ki ablası da küçük kız da gülmekten kırılmışlar, ve o kaç zamandır sustuğum günlere şaşmışlar.
ertesi gün büyük kız yanımızdan ayrılmaz olmuş. bana bakar bakar bakar olmuş. sonra ben hissetmişim ki bana vurgundur. ben küçük kıza, küçük kız bana, ablası bana.
o zamanlar epey kısa olan saçlarım sağ ve sol önden iki yola ayrılmış, ortasında çalılıklar var, bir bit yolunu kaybetse sağdan mı soldan mı atak yapsam diye karalar bağlar, o derece. kafamın iki dönerli orta yerinde de güller açıyor, bir boşluk hissi hakim. kullandığım kellik ilacı da bir kaşıntı yapıyor ki sormayın gitsin. nereye gitsem elim saçlarımda, kaşındıkça kaşınıyor, ama biliyorum bunun sebebi bir yerden saç gelecek, hani muhtelif bölgenizdeki kılları kestikten sonra tazeleri çıkarken de öyle olur, ordan biliyorum.
o zamanlar temmuz ayının ortalarındayız. imalat sektöründe sınıflanan, türkiye'nin en büyük beşyüz şirketi sıralamasında capital dergisinde kendine yer edinmiş bir ağır sanayi fabrikasında tam zamanlı mühendislik yapıyorum, mühendisliğin yanında zaman zaman yalakalık, zaman zaman politikacılık, zaman zaman amelelik de yaptığım oluyor. yükselmesi an meselesi olan, işletmenin geleceği gözüyle bakılan, geleceği parlak bir zeka timsaliyim. fabrikanın o anki genel müdürünün adıyla anıyor içerdeki diğerleri adımı, geleceğin -atıyorum- cemal süreya'sı diyorlar mesela türk şiirinden örneklersek.
bense daha farklı bir kafadayım. napacağım bu kendimle diyor, kafamı kaşıyorum habire. otuzuma merdiven dayamışım, hatta o senenin bir sonraki senesinde otuzu kırka bağlayan yaşlardan gün almaya başlayacağım, kafam da hayli karışık. yirmiiki yaşımdan beri düşündüğüm işler hiç de düşündüğüm gibi ilerlememiş, üstelik aradan sekiz sene geçmiş. dünya tarihine bakıyorum, pek çok büyük şair yirmibeşinde ilk şiir kitabını çıkarmış, ben otuzumda olmama rağmen herhangi bir dayalı taşım yok. pek çok büyük müzisyen daha yirmiyedisinde ununu eleyip eleğe asmış ve otuzuna varmadan çekmiş gitmiş, bense hâlâ ne yapsam diye düşünmekle meşgulum. pek çok insan otuzunda iki çocuk, hadi bilemedin bir çocuk sahibi olmuş, onun geleceğini hazırlamakla meşgul, hatta öyle bilinçliler ki bu yaşlarda sünnet yaptırırsak freud icabı çocukta ilerde cinsel ve bunun getirdiği psikolojik sorunlar peydah oluyor, diye düşünüp hareket ediyorlar, ama ben hâlâ boşa akıtıyorum menilerimi. ve kafam kaşınıyor, allahtan fazla beyazım yok diyerek teselli buluyorum.
o zamanlar böyle geçiriyorum günleri. kadınlarla başım dertte. yirmiikimde zaman kaybetmeden mezun olmuşum üniversitemden bok var gibi, sonrasında akademiye girmişim, bir altı yıl orda zaman kaybetmişim, sonra da o anlar çalıştığım, şimdi anlattığım işime girmişim. işe girerken, bende adettendir, diye şehir değiştirmişim. şehir değiştirmek hayatımdaki ortalama dört yıllık bunalım periyoduma geri döndürmüş beni. ve üstüne üstlük, gündüz vakti içip gidip beş senelik yüksek tazminatlı bir sözleşmeye imza atmışım. sırf kendimi bağlamak istedim belki de. ve şu anlattığım zamanlarda bu sözleşmeden geriye üç yıllık bir çile kalmış. askerliğimi bitireli bir sene olmuş ve daha o günün bugününde rüyama komutanlarım girmiş, yine, saksı gibi ne duruyorsun, demiş, diyememişim ki ben durmakla meşhurum. emredersiniz komutanım, dışında ağızlardan ses çıkarmak zor.
o zamanlar fabrikada üretimle ilgili problemlerle ilgileniyorum. ki üretim demek problem demek. istatistiklere göre günde onbir kilometre yol katediyorum. yürüdüğüm ortamdaki hava sıcaklığı geçtiğimiz haftasında yetmişdört derece santigrat ölçülmüş, işletmemiz tarafından yoğun mineral kaybına takviye amaçlı olarak günde iki kez soda dağıtılıyor. sıcağın verdiği bunaltıyla gerçekleşen yanmalar parmak kopmaları ve kan-gövde davaları da cabası. işçisini seven şef işçisine kola, fanta ne bulursa dağıtıyor.
ve yine sarhoş olduğumu düşündüğüm bir an peder beyimle bir sözleşme yapıp yeni işyerimin bulunduğu il merkezinden bir ev satın alma gafletinde bulunmuşum. neymiş de, lojmanda kalırmışım, giderim olmazmış, evi kiraya verirmişim, kira ve maaşımdan arttırdığımla da krediyi ödermişim. evcil bir insanım ya, buna kanmış olabilirim, ya da bana bir şeyler içirmiş olmalı. bunu kabul ettim, sağolsun kiracı kirasını sektirmiyor, maaşımdan da bir şeyler kalıyor. ama lojman? nasıl bir yer,.. organize sanayi bölgesinde, akşamüzeri saat altıdan sonra tek alışverişin karşıdaki benzin istasyonundan yapılabildiği, üç katlı, üst katlarda evli çiftlerin oturduğu daireler, ve alt katta bekar stüdyo daireleri. en yakın şehir merkezine otuz kilometre. ve düşünün ki ben o zamanlar ehliyetimi alkollu araç kullanmaktan ikinci kez emniyet mensuplarına teslim etmişim.
nitekim zor zamanlarmış o zamanlar, şimdi hatırlıyorum da. bunların üzerinde zemin bulduğu o yılın temmuz ayı orada bulunduğum ikinci yılın tam da dönümü. iki sene öncesinde birini itmişim hayatımdan, düşmüş, iflah da olmazmış zaten. geçen senesinde ise biriyle saatlerde konuşmuşum. ona gitme diyememişim. beklerim de diyememişim. sadece, demişim, ben ellili yaşlarımda anlatmak için yaşamıyor olmayı dilerdim bunları, demişim, ama şu an yaşadıklarımız sadece ellili yaşlarımda bir hoş hatıra olarak hafızama kazınsın diye yaşanıyormuş gibi hissediliyor, demişim, ve gitmiş. bu senesinde ise bir sürpriz doğmuş temmuzun.
o zamanlar o fabrikaya gelen torpilli stajerler de lojmanda kalma hakkına sahiptir. ama bir kızın o lojmanda kalması, stajı bittikten sonra akıl ruh sağlığı yerinde ayrılması pek mümkün değiltir. ve bir kız gelmiş annesi ve kız kardeşiyle beraber. ben otuz yaşındayım. stajer kız biraz gecikmiş okullulardan, yirmibeş yaşında, kız kardeşi ise onyedi. anneleri de çakır gözlü, şişman, bildiğin bizim anne tipinde, ananne olmaya belki yirmisinden beri aday. küçük kız çok güzel, yirmisinde yirmibirinde gösteriyor. öyle bir yüzü var ki değme dünya güzellerine taş çıkartır. poposu biraz büyük ama ziyanı yok ayak bilekleri ince olduktan sonra. ben o zamanlar dudakların insan hayatındaki yerine yeni yeni hakim oluyorum ve o küçük kızın dudaklarında belli ki hayat var, o derece kendiliğinden kımız ve kırmızı. büyük kız ise tam bir tarz sahibi, çenesinde ve kaşlarında piercing'ler, öyle bir fabrikada tüm fabrikaya meydan okumak gibi bu, hele öyle bir lojmanda dedikoduya sms yollamak gibi bir şey bu. ki o dövmeleri gören sivrisinekler içtimaya duruyor, o derece tarz. ikisi de birbirinden güzel. ama küçük kız daha bir ilgimi çekiyor. normalde lojman ahalisiyle sadece epey bir günaydınım ve iyi akşamlarım var. ama onlar geldikten sonra lojmanın havası değişiyor, yıllardır kurumuş kenardaki kuyunun suyu canlanıyor, yavrulama zamanını yeni geçmiş serçeler tekrar yumurtluyor.
büyük kız hergün stajına gidiyor, küçükse mütevazi lojmanda dairesinde annesiyle beraber kah internet başında kah dışarda diğer mühendis evhanımlarıyla sohbet ederek günlerini geçiriyor. onlara sorduğumda, bir aylığına staj için şehir merkezinde kiralık ev bulamadıklarını, o yüzden lojmanda kalmak istediklerini, ama buranın böyle bir yer olduğunu bilseler böyle bir şeye yeltenmeyecektiklerini, söylediler. ben de zamanla alışacaklarını onlara hatırlattım.
akşam mesai çıkışlarında bir şey beni onlarla lojman bahçesindeki piknik bankında oturmaya çekiyor. normalde dairesinden sadece iş saatlerinde çıkan benim gibi biri için ahaliyle akşamları bahçede muhabbet etmek, bu bir şeye benzetilesi bir şey değil. ama yapıyorum, o iki güzellik, özellikle küçük olanı, beni bakmalarıyla öyle bir çekiyor ki, elim ayağım şaşırıyor. ki bu konularda hakkaten şapşalımdır ilk zamanlarda.
o zamanlar benim de değişik bir yaşantım var işte. her gün içmeyi adet edinmişim kendime. arasıra yaramazlık yapıp barlarda kadınlarla tanışıyor, onlarla sonu gelmeyecek ilişkilere giriyor, sonra yine bara gidip o kadını barda bekliyorum. haftaiçi gecelere kadar işime sarılıp kendimi yoruyor da yoruyorum. kitap filan okumuyorum. yazı da yazamıyorum. bir acaip zamanlar o zamanlar. o geri gelecek mi diye bekliyorum, gemiyle gemilerle falan uğraşıyor, bir şeylere çok nadiren kafa yoruyorum. bir ay boyunca ehliyetimi geri almak için sürücü davranışlarını geliştirme eğitimine gitmişim, ordaki tiplere baka baka kararmışım, bu eğitim beni alkollu araç kullanmaktan uzaklaştırmak yerine iyice alkoliğim tribine kaptırmış. kursa katılanlar olarak hepimize alkolik olduğumuz belletilmiş ve kurtulma ihtimalimizin yüzde bir olduğuna da inandırılıp, nasılsa kurtulamayacağız deyip, yada ben kurtulmayayım o kurtulsun deyip doksandokuzumuz kendini o bir kişiye feda ederek, içmeye devam etmişiz. neler de neler. babam tipi bir yaklaşımla hayattaki her şeyin insan için olduğuna iyice emin olduğum zamanlar o senenin temmuz zamanları. ben otuz yaşındayken.
küçük kızla aramda onüç yaş var. bu benim vicdanımı yoran bir şey. geleneksel bir bakış açısıyla büyütülmüşüm ve bu yaş farkı bana acaip geliyor. bunu kendisine söylediğimde, bu onyedi yaşındaki kızın bana dediği ne olsa, aşkın yaşı yoktur ki. lojmanın merdivenlerinde başbaşa oturuyoruz. arasıra eve uğramam lazım deyip daireme girip iki yudum içip geri geliyorum, daha rahat konuşabileyim diye. ablası ilk zamanlar biraz soğuk, dışarı bahçeye pek çıkmıyor. ben de bu sırada her gece küçük kızla merdivende oturup, diğer komşu evablaların bakışlarına aldırmayıp konuşuyorum. onu dinliyorum. çok çekiyor beni ama diyorum bir türlü, o onyedi ben otuz. pınar kür'ün 'büyük aşk'ında vardı sanki diye kendimi ikna etmeye de çabalıyorum. aklıma hatta beni bu kitapla tanıştıran elif geliyor, hâlâ okuyor mudur hikâyelerimi diyorum. taa o zamanlar, düşünsene.
küçük kızın çok güzel tokası yere düşüyor, alıyor ve geri vermiyorum. toka önemli bir aksesuar değil mi ama kadında, ben ki firketeye şiir yazmışım o zamanlar.
sonra sonra büyük kız, kardeşiyle ben otururken yanımıza gelmeye başlıyor. ben ki, bir akşam küçük kızla oturmadan evvelinde çok ama hakkaten çok içmişim, ve onun beni beklediği merdivene uğramadan edememişim. uğradığımda ablasıyla oturduklarını görmüşüm. o zamanlarda bir akşam işte bu, sonra ben bir konuşmuş, bir anlatmışım ki ablası da küçük kız da gülmekten kırılmışlar, ve o kaç zamandır sustuğum günlere şaşmışlar.
ertesi gün büyük kız yanımızdan ayrılmaz olmuş. bana bakar bakar bakar olmuş. sonra ben hissetmişim ki bana vurgundur. ben küçük kıza, küçük kız bana, ablası bana.
beni sev
paris'e hiç gitmedim. merak ettim. birileri bir şeyler anlattı oradaki hatıraları dahil. paris, texas adlı film uzun süre en sevdiğim film oldu, güncelliğini koruyor. ara ara l. cohen'in en sevdiğim şarkılarını değiştiriyorum içinde. avalanche filan diyor, your love affair filan diyor. fransızcam yoktur. hatta hatırlatmasan bir kur ders aldığımı bile unutmuştum az kalsın. üstü kaldı ne verdiysem dünyaya, alamadım. bu yüzden biraz eksideyim, iki yakamı bi araya getirmekte zorlanıyorum. bilezikciyan ud çalıyor. müdürüm izne çık diyor. daha var diyorum, nereye gitsem bilmiyorum, kiminle ne yapsam bilmiyorum. ramazan'a rastlıyor biliyorum. gittiğim bir yurtdışından birkaç tane magnet ve iki kar küresi almıştım arkadaşlarıma veririm diye, alırken isimlerini düşünmeksizin. malum kar küreleri değerlidir, herkese veremeyiz.
bazı pazar günleri çalışmak zordur, zor gelir insana, psikolojik bir zorluk sadece, askerliği hatırlattığından.
hadi beni dışarı çıkart. bana balkon al. tatile götür.
paris'e hiç gitmedim. merak ettim. birileri bir şeyler anlattı oradaki hatıraları dahil. paris, texas adlı film uzun süre en sevdiğim film oldu, güncelliğini koruyor. ara ara l. cohen'in en sevdiğim şarkılarını değiştiriyorum içinde. avalanche filan diyor, your love affair filan diyor. fransızcam yoktur. hatta hatırlatmasan bir kur ders aldığımı bile unutmuştum az kalsın. üstü kaldı ne verdiysem dünyaya, alamadım. bu yüzden biraz eksideyim, iki yakamı bi araya getirmekte zorlanıyorum. bilezikciyan ud çalıyor. müdürüm izne çık diyor. daha var diyorum, nereye gitsem bilmiyorum, kiminle ne yapsam bilmiyorum. ramazan'a rastlıyor biliyorum. gittiğim bir yurtdışından birkaç tane magnet ve iki kar küresi almıştım arkadaşlarıma veririm diye, alırken isimlerini düşünmeksizin. malum kar küreleri değerlidir, herkese veremeyiz.
bazı pazar günleri çalışmak zordur, zor gelir insana, psikolojik bir zorluk sadece, askerliği hatırlattığından.
hadi beni dışarı çıkart. bana balkon al. tatile götür.
beklemenin daniskası
zaman zaman gidenler olur. hatta bazen bu gitenler bu gitmelerini ardışık senelerin benzer zamanlarına rastgetirirler birbirlerinden habersiz. geride durup kendine orta şekerli bir çay demleyenler, gitenlerin artlarından düşünerek uzaklaşırken kendilerine çekidüzen verme ihtiyacı hissederler. bir şeyleri içine kapayıp bantlanan mukavva olma hissinden de uzaklaşmak isterler. mıcır ile moloz'un hikâyesini filan yazarlar tekrardan. bir ot mot bir şeyler dikip onu sulamak isterler. çiçek sulamanın insanı mevcut dünyasından uzaklaştırmakta en başarılı eylemlerden biri olduğunu düşünüyorum. bir diğeri bir koroyla şarkı söylemek iken başka bir diğeri de küçük hayvanları, özellikle kümes hayvanlarını yemlemektir. hiçbiri tabiatında böyle bir amaca hizmet etmese de bir yandan böyle ulvi bir uzaklaştırma yan etkileri vardır, pozitif yan etki. her yan etki negatif olacak değil a.
zaman zaman gidenler olur. hatta bazen bu gitenler bu gitmelerini ardışık senelerin benzer zamanlarına rastgetirirler birbirlerinden habersiz. geride durup kendine orta şekerli bir çay demleyenler, gitenlerin artlarından düşünerek uzaklaşırken kendilerine çekidüzen verme ihtiyacı hissederler. bir şeyleri içine kapayıp bantlanan mukavva olma hissinden de uzaklaşmak isterler. mıcır ile moloz'un hikâyesini filan yazarlar tekrardan. bir ot mot bir şeyler dikip onu sulamak isterler. çiçek sulamanın insanı mevcut dünyasından uzaklaştırmakta en başarılı eylemlerden biri olduğunu düşünüyorum. bir diğeri bir koroyla şarkı söylemek iken başka bir diğeri de küçük hayvanları, özellikle kümes hayvanlarını yemlemektir. hiçbiri tabiatında böyle bir amaca hizmet etmese de bir yandan böyle ulvi bir uzaklaştırma yan etkileri vardır, pozitif yan etki. her yan etki negatif olacak değil a.
11.07.2011
10.07.2011
dur şimdi. şöyle düşün. dünyanın küpeleri çok büyük. ve çember şeklinde. ben bir aslanım. dünyanın çember küpelerinin çeperlerinde ateş yanıyor. dünya bir sirk. la vida es un carnaval. hayat bir karnaval. ateşin içinden geçiriyolar beni. dünyanın küpeleri çok büyük. hafif yanıklarla atlatıyorum çoğunlukla. ateş-i suzan-ı firkat yaktı cism ü canımı. bunu da hafif sıyrıklarla atlatmıştım. çünkü dünyanın küpeleri çok büyük ve bir aslansan ve bir sirkse, ateşin içinden geçmek durumunda kalıyosun. ve sevgilim sen bi türlü bana açılamıyosun.
tırnaklarını kesmeyi unutan insan. vücudunun muhtelif bölgelerindeki kılları kesmeyi ihmal eden insan, öyle deme seven var sevmeyen var. dişlerini fırçalamayı binbir zahmet unutmayan insan. tüm bunlar insan. günaydın porselenciğim, nasılsın. insan bi kahvaltıya filan davet eder, unuttuk mu kahvaltının tindersticks şarkılarıyla olan bağlantısızlığını. nasıl nasıl anlatsam, nasııııl.
"ablanın adı neymiş," dedim. "öykü," dedi. "dünyanın en güzel adı mı yani," dedim. "bilmem ki ben," dedi, gülerek kaçtı. tekrar geldi, "benim adım neydi söyle bakalım," dedim. utanarak, "unuttum ki," deyip gülerek kaçtı. öykü ona, "gel ada, ben sana abinin adını söyleyeceğim," dedi. ben de zaten adını pek iyi bildiğim öykü'nün benim adımı öğrenip öğrenmediğini merak ettiğim için ada'ya sormuştum hedef şaşırıp, şaşırtıp, şaşırttırırırırp. lapps.
"kaç yaşındasın?" dedi. "boşver," dedim. hiç bu kadar fazla gelmemişti yaşım kendime. söyle! diye ısrar etti. "aslında sormayacaktım ama geçenki konuşmamızda kardeşinin yaşının yirmisekiz olduğunu söyleyince şaşırdım, o yüzden soruyorum, yoksa yirmialtı filan diye tahmin ediyordum." "otuz, tam otuz," dedim. onunkini sormadım. gerek yoktu. keşke gösterdiği yaşta olsaydı.
"bira kokuyorsun," dedi. "ya ama niye öyle diyorsun şimdi, çok mu kötü," dedim. "hayır, hayır, babam da böyle kokardı," dedi. sustuk. "içince ne kadar tatlı oluyorsun, demin ne kadar çok konuştun öyle." "çok mu konuştum, keşke sen de biraz içseydin." dedim.
kendimi dünyayı suda eritip kafaya dikmiş gibi hissediyordum bazen. bu yetmedi. kendimi dünyanın suyuna ekmek banıp yemiş gibi hissediyordum bazen. bu da yetmedi. "salata yapma," diyordum kendime bazen. kendimse buna müdahale edip, "dünyanın söğüşü daha iyi olur." diyordu.
meşeler gövermiş varsın göversin. evlerinin önü de hâlâ mersin.
"ablanın adı neymiş," dedim. "öykü," dedi. "dünyanın en güzel adı mı yani," dedim. "bilmem ki ben," dedi, gülerek kaçtı. tekrar geldi, "benim adım neydi söyle bakalım," dedim. utanarak, "unuttum ki," deyip gülerek kaçtı. öykü ona, "gel ada, ben sana abinin adını söyleyeceğim," dedi. ben de zaten adını pek iyi bildiğim öykü'nün benim adımı öğrenip öğrenmediğini merak ettiğim için ada'ya sormuştum hedef şaşırıp, şaşırtıp, şaşırttırırırırp. lapps.
"kaç yaşındasın?" dedi. "boşver," dedim. hiç bu kadar fazla gelmemişti yaşım kendime. söyle! diye ısrar etti. "aslında sormayacaktım ama geçenki konuşmamızda kardeşinin yaşının yirmisekiz olduğunu söyleyince şaşırdım, o yüzden soruyorum, yoksa yirmialtı filan diye tahmin ediyordum." "otuz, tam otuz," dedim. onunkini sormadım. gerek yoktu. keşke gösterdiği yaşta olsaydı.
"bira kokuyorsun," dedi. "ya ama niye öyle diyorsun şimdi, çok mu kötü," dedim. "hayır, hayır, babam da böyle kokardı," dedi. sustuk. "içince ne kadar tatlı oluyorsun, demin ne kadar çok konuştun öyle." "çok mu konuştum, keşke sen de biraz içseydin." dedim.
kendimi dünyayı suda eritip kafaya dikmiş gibi hissediyordum bazen. bu yetmedi. kendimi dünyanın suyuna ekmek banıp yemiş gibi hissediyordum bazen. bu da yetmedi. "salata yapma," diyordum kendime bazen. kendimse buna müdahale edip, "dünyanın söğüşü daha iyi olur." diyordu.
meşeler gövermiş varsın göversin. evlerinin önü de hâlâ mersin.
4.07.2011
saygıdeğer romalılar,
iskoçyalılar, içimizdeki irlandalılar ve belçikalılar, izmirliler bursalılar, londralı stockholmlüler, birleşik krallıklılar, antalyalı ankaralı manisalı muğlalılar, özellikle izmirliler bursalılar ve istanbullular, birleşik arap emirliklerililer, tekrar ediyorum manisalılar, konyalı kayserililer, eski trabzonlular, ve izmirliler bursalılar manisalılar,
sizi gözüm bir yerden ısırıyor.
gözüm bir yerden ısırgan. ısırgan tohumu pek çok derde deva imiş, ama hasta olmadan önce tüketmen gerekiyormuş, hasta olduktan sonra faydası yokmuş. ısırgan tohumunu saka adını verdiğimiz o hani rengarenk kuşlar da çok sever, hatta kendilerine halk arasında diken kuşu diye isim bile verilir zaman zaman. tarlakuşlarının halk dilimizdeki adı ise tepeli'dir çünkü kendilerinin müthiş ötüşlerinin yanında tepelerinde horozlarınkine benzer ibik timsali bir organları vardır. halk arasında benzer bir kuşa baltalı adı verildiği görülmüşse de baltalı kışın sıcak bölgelere akın ederken, tarlakuşu daha ziyade bahar aylarında aynı bölgelerde ikamet eder, zaten baltalı epey iri ve beyaz sarı tüyler barındıran renkli bir kuştur, tarlakuşu ise boz ve toprak rengindedir, toprakla özellikle yeni sürülmüş toprakla çok kolay kamufle olarak siz ordan etrafta hiçbir canlı yokmuşcasına geçerken birden ayağınızın altından havalanıp sizi ürkütebilir, tabii sizin yeni sürülmüş tarlada ne işiniz var, bence elinizde tohumlar bir şeyler ekiyorsunuz. tarlakuşunun aşkımız üzerindeki çağrışım ve izdüşümlerine değinmeden geçmek durumundayım bu mevzuu, çünkü her şey tek tarafından sıkıca kopçalanmışken diğer tarafını örümcekler örmüş.
ve şimdi hafız burhan tekrar ediyor:
iskoçyalılar, içimizdeki irlandalılar ve belçikalılar, izmirliler bursalılar, londralı stockholmlüler, birleşik krallıklılar, antalyalı ankaralı manisalı muğlalılar, özellikle izmirliler bursalılar ve istanbullular, birleşik arap emirliklerililer, tekrar ediyorum manisalılar, konyalı kayserililer, eski trabzonlular, ve izmirliler bursalılar manisalılar,
sizi gözüm bir yerden ısırıyor.
gözüm bir yerden ısırgan. ısırgan tohumu pek çok derde deva imiş, ama hasta olmadan önce tüketmen gerekiyormuş, hasta olduktan sonra faydası yokmuş. ısırgan tohumunu saka adını verdiğimiz o hani rengarenk kuşlar da çok sever, hatta kendilerine halk arasında diken kuşu diye isim bile verilir zaman zaman. tarlakuşlarının halk dilimizdeki adı ise tepeli'dir çünkü kendilerinin müthiş ötüşlerinin yanında tepelerinde horozlarınkine benzer ibik timsali bir organları vardır. halk arasında benzer bir kuşa baltalı adı verildiği görülmüşse de baltalı kışın sıcak bölgelere akın ederken, tarlakuşu daha ziyade bahar aylarında aynı bölgelerde ikamet eder, zaten baltalı epey iri ve beyaz sarı tüyler barındıran renkli bir kuştur, tarlakuşu ise boz ve toprak rengindedir, toprakla özellikle yeni sürülmüş toprakla çok kolay kamufle olarak siz ordan etrafta hiçbir canlı yokmuşcasına geçerken birden ayağınızın altından havalanıp sizi ürkütebilir, tabii sizin yeni sürülmüş tarlada ne işiniz var, bence elinizde tohumlar bir şeyler ekiyorsunuz. tarlakuşunun aşkımız üzerindeki çağrışım ve izdüşümlerine değinmeden geçmek durumundayım bu mevzuu, çünkü her şey tek tarafından sıkıca kopçalanmışken diğer tarafını örümcekler örmüş.
ve şimdi hafız burhan tekrar ediyor:
1.07.2011
bu şapkada hiç mi tavşan kalmamış?
ah kalamıştan. kayığı salınca aşağı, ımm, şeyden, neydi o moda yokuşu'ndan. yağmur başladı birden. biz karınca taneleri nereye kaçacağımızı şaşırmış bulduk kendimizi. sonra, güney mi güney amerika'dan etraflarında kız çocuklarının sarılı olduğu bir ayna buldum ben. ameriko vespuçi'ye selam saldım, sattı bana motosikletini. aldık biz o motosikleti tuttuk macaristan'a yola çıktık. birden sığacık iskelesi'nde bulduk kendimizi, rüzgar mı rüzgar bir rüzgar vardı. onun etekleri benim iskeletime sığınmıştı. sonra donunu ve sutyenini yıkayıp güneşe astı, güneş bir beğendi bir beğendi bunu sormayın, güneşin erkeklik uzvu kendine geldi uzunca araddan sonra. dördüncü kattan aşağı baktığımızda o kırmızı vosvos hep aynı yerdeydi, sami amcası'nın vosvosu, o da her kimse. sami dinine mi inanıyorduk yoksa mayalardan mı geliyorduk. denizin kıyısına biraz kaya çaldık, tuttu allahıma. bizim durduğumuz yerde öyle bitkiler bitti ki, sanırsın orman, sanırsın aile çay bahçesi. yine de bu benim ortaya saçmama engel olamadı küçüklerimi. memesinin üstünde ben mi vardı, ben mi vardımm, hiç mi yanlış hatırlamam ben, hiç mi hatırlamam hiçbir hem de şeyi. vakit bulursan, ımm, şeyy, arasıra beni özle.
yanında olmadığım günler, benim için, arasta'ya çıkıp halk arasına tedbirsiz bir kıyafetle karışıp iç sıkıntımı esnafla konuşarak gidermeye çalıştığım günlere benziyor. esnaf arasında terziler ve kuyumcular yoğunlukta, terziler habire sökükleri dikiyorlar, kuyumcular da altın işliyorlar. ne var ki içtiğim çay üstüne çay yetmiyor dilimde bıraktığın tadın eksikliğini yamamaya, onbinlerce şeker ya da çikolata damlacığı vız geliyor tadına kıyaslamaya. yamalı pantolları pek severdim çuçukluğumda, sanki seni beklemeye kendimi o zamandan alıştırmışım, gibi geliyor. o çamurdan evleri de sen içine giresin, ocağını tüttüresin diye bina etmişim, ellerim boşuna yarılmamış, zihnim boşuna yorulmamış sevgilim. hayat sürprizli prizlerle doluydu sevgilim ve tıpkı bilmeceli gibi sadece bir fiş bir duya uyacaktı ve onu bulamasam masal çokkötü sonlanacaktı, ama ben buldum ve şimdi o yoldan gidiyorum.
seni nasıl sevdiğimde ışığı bir dakka aç kapa.
sahi ben bunları neremden uyduruyorum. sonra aldım birkaç tane mektup yolladım isveç'ten aşağlara. bir barbar bir barbara gel beraber demiş birader-i-can beraberim. brothers in arms. kötü, ve tüm bunlar hayat. ırmaktan geçerken o taşın altındaki balçık hareket etmeseydi pekala paçalarım ıslanmayabilirdi ya da dereyi gördüm sanıp pekala paçalarımı sıvamış gibi yapabilirdim. ama bunların hepsi kurallı. sen kuralsız mısın, yüklemsiz misin, yüksüz müsün. hamile kadınlara yüklü derler bizim oralarda. bizim oralar da ne uzak yaptı be hacı, sahi. burnum de ne kanama yaptı, başım desen, hiç ağrı mı yapardı. buncadan.
defterin üstüne bir şey dökülmüş, hayır damlamamış, boca olmuş. sayfalarında birtakım köpükler yapmış. onyüzbin galoncuk yapmış. bu ne ya. confusion filan diyor bu şarkı. ben hiçbir şeyi dinleyemem, arada bir kelimelere takılırım sadece, ordan da muhakkak bir soruluk düşünce çıkar. sorarım. bugün bir başlık attım iş saatinde, halbuki iş saatlerinde kendime cümle kurmayı yasaklamıştım, nitekim onu da yarım bıraktım. attığım başlığa gelirsek, kafa gibi bir şeydi, attığım kafaya gelirsek aynen şöyle diyordu: porselen düşünce. kemiklerin yakılmasından sonra ortaya çıkan külden kaliteli bir porselen elde ediyor çinliler, bunu pekala biz niye yapamayalım. insan kemiklerini yaksak nasıl bir hammadde çıkar bunu merak da etmiyor de değilim. ama minimize aykırı bu. halbuki, bugün attığım başlığın arkasını getirebilseydim seninle şahika'da üç beş bira atmış kadar, ne bileyim, kadıköy'de etrafında böceklerin kol gezdiği bir otelde kalmış kadar, ne bileyim, alsancak'ta denize ayaklarımızı salıp sabahlara şarkı söyleyip oturmuş kadar, ne bileyim, orda bizimkilerle birlikte kahvaltı yapmış kadar, ne bileyim, seni çok kıskanmış kadar hissedebilirdim kendimi.
lakin, ne var ki, porselen düşüncenin gerisini getiremedim. tıpkı bu.
ah kalamıştan. kayığı salınca aşağı, ımm, şeyden, neydi o moda yokuşu'ndan. yağmur başladı birden. biz karınca taneleri nereye kaçacağımızı şaşırmış bulduk kendimizi. sonra, güney mi güney amerika'dan etraflarında kız çocuklarının sarılı olduğu bir ayna buldum ben. ameriko vespuçi'ye selam saldım, sattı bana motosikletini. aldık biz o motosikleti tuttuk macaristan'a yola çıktık. birden sığacık iskelesi'nde bulduk kendimizi, rüzgar mı rüzgar bir rüzgar vardı. onun etekleri benim iskeletime sığınmıştı. sonra donunu ve sutyenini yıkayıp güneşe astı, güneş bir beğendi bir beğendi bunu sormayın, güneşin erkeklik uzvu kendine geldi uzunca araddan sonra. dördüncü kattan aşağı baktığımızda o kırmızı vosvos hep aynı yerdeydi, sami amcası'nın vosvosu, o da her kimse. sami dinine mi inanıyorduk yoksa mayalardan mı geliyorduk. denizin kıyısına biraz kaya çaldık, tuttu allahıma. bizim durduğumuz yerde öyle bitkiler bitti ki, sanırsın orman, sanırsın aile çay bahçesi. yine de bu benim ortaya saçmama engel olamadı küçüklerimi. memesinin üstünde ben mi vardı, ben mi vardımm, hiç mi yanlış hatırlamam ben, hiç mi hatırlamam hiçbir hem de şeyi. vakit bulursan, ımm, şeyy, arasıra beni özle.
yanında olmadığım günler, benim için, arasta'ya çıkıp halk arasına tedbirsiz bir kıyafetle karışıp iç sıkıntımı esnafla konuşarak gidermeye çalıştığım günlere benziyor. esnaf arasında terziler ve kuyumcular yoğunlukta, terziler habire sökükleri dikiyorlar, kuyumcular da altın işliyorlar. ne var ki içtiğim çay üstüne çay yetmiyor dilimde bıraktığın tadın eksikliğini yamamaya, onbinlerce şeker ya da çikolata damlacığı vız geliyor tadına kıyaslamaya. yamalı pantolları pek severdim çuçukluğumda, sanki seni beklemeye kendimi o zamandan alıştırmışım, gibi geliyor. o çamurdan evleri de sen içine giresin, ocağını tüttüresin diye bina etmişim, ellerim boşuna yarılmamış, zihnim boşuna yorulmamış sevgilim. hayat sürprizli prizlerle doluydu sevgilim ve tıpkı bilmeceli gibi sadece bir fiş bir duya uyacaktı ve onu bulamasam masal çokkötü sonlanacaktı, ama ben buldum ve şimdi o yoldan gidiyorum.
seni nasıl sevdiğimde ışığı bir dakka aç kapa.
sahi ben bunları neremden uyduruyorum. sonra aldım birkaç tane mektup yolladım isveç'ten aşağlara. bir barbar bir barbara gel beraber demiş birader-i-can beraberim. brothers in arms. kötü, ve tüm bunlar hayat. ırmaktan geçerken o taşın altındaki balçık hareket etmeseydi pekala paçalarım ıslanmayabilirdi ya da dereyi gördüm sanıp pekala paçalarımı sıvamış gibi yapabilirdim. ama bunların hepsi kurallı. sen kuralsız mısın, yüklemsiz misin, yüksüz müsün. hamile kadınlara yüklü derler bizim oralarda. bizim oralar da ne uzak yaptı be hacı, sahi. burnum de ne kanama yaptı, başım desen, hiç ağrı mı yapardı. buncadan.
defterin üstüne bir şey dökülmüş, hayır damlamamış, boca olmuş. sayfalarında birtakım köpükler yapmış. onyüzbin galoncuk yapmış. bu ne ya. confusion filan diyor bu şarkı. ben hiçbir şeyi dinleyemem, arada bir kelimelere takılırım sadece, ordan da muhakkak bir soruluk düşünce çıkar. sorarım. bugün bir başlık attım iş saatinde, halbuki iş saatlerinde kendime cümle kurmayı yasaklamıştım, nitekim onu da yarım bıraktım. attığım başlığa gelirsek, kafa gibi bir şeydi, attığım kafaya gelirsek aynen şöyle diyordu: porselen düşünce. kemiklerin yakılmasından sonra ortaya çıkan külden kaliteli bir porselen elde ediyor çinliler, bunu pekala biz niye yapamayalım. insan kemiklerini yaksak nasıl bir hammadde çıkar bunu merak da etmiyor de değilim. ama minimize aykırı bu. halbuki, bugün attığım başlığın arkasını getirebilseydim seninle şahika'da üç beş bira atmış kadar, ne bileyim, kadıköy'de etrafında böceklerin kol gezdiği bir otelde kalmış kadar, ne bileyim, alsancak'ta denize ayaklarımızı salıp sabahlara şarkı söyleyip oturmuş kadar, ne bileyim, orda bizimkilerle birlikte kahvaltı yapmış kadar, ne bileyim, seni çok kıskanmış kadar hissedebilirdim kendimi.
lakin, ne var ki, porselen düşüncenin gerisini getiremedim. tıpkı bu.
30.06.2011
28.06.2011
26.06.2011
biz üç kişiydik.
diğer ikisi birbirini gıyaben dahi tanımıyordu. a üniversiteden arkadaşım olup benden bir yaş büyüktü. h ile akran ve liseden arkadaştık. h ile ergenliği beraber takip ettik. ikimizin sivilce oranları aynıydı, sadece onun sırtında da vardı ekstradan. birbirimizi çok iyi tartıyorduk. aynı kıza aşık olduğumuz kesindi ama o an hangisi idi, bunu bile kestiremiyorduk. merdiven altlarında sigaraları gizli gizli birlikte içiyorduk. şiirden hoşlanıyor, kendi çapımızda bir şeyler karalıyorduk, bana okutuyordu ve beğeniyordum. aynı şarkıları da seviyorduk. o benden daha içte yaşıyordu sanki ama ben daha çok susuyordum. ikimizde de babalar belirgin ve anneler kısa boyluydu. annelerin giydiği terlik tipleri ve mevlitlerde taktıkları başörtüsü de aynıydı. babaların çocukluk fotoğraflarında sepya bir fon ve tarlada çalışmaktan esmerlesmiş yüzler ortaktı. aynı kızlar hayatımızı akıttı. aynı puanları aldık.
h'nin dindarlığı yüksekti bana göre. ikimiz de aynı gelenekten geliyorduk ama o kendini daha az törpülemişti bana göre. yılların yürümesiyle beraber o dine sarktı, ben içkiye. sigarayı arada bir azalttı. kadınlardan uzak durdu. ona yaklaştılar, izin vermedi. ölümden korktu.
a'yı üniversitede yanına gidip tanışarak hayatıma soktum. garip baktı ilk zamanlar bana. sonra ısındı, yine de temkinini hissedebiliyordum. bense onu çok fazla arkadaşa sahip olduğu ve benim dostaneliğime bir türlü inanamadığı için garipsiyordum. yüzünde ışıltı asılı bir adamdı. güzel gömlekleri vardı. güzel gülerdi. h de güzel gülerdi ayrıca. ben çok ve sık seven bir geçmişe sahipken onun bu dalda anlatılacak pek hatırası yoktu. bir tane anlattı, içime yetti zaten, hatta sonradan kızı da gösterdi bana. onunla da aynı kızdan hoşlanabilme olasılığımız yüksekti.
iyi arkadaşlar böyledir. mesela barış bıçakçı'yı ilk olarak sevmemin sebebi buydu, bizim büyük çaresizliğimiz'de bu duyguyu, buna bir de böyle bakılabileceğini, jules ve jim'i, iki arkadaşı anlatmıştı bana. zeki ile metin'i, edi ile büdü'yü, ve altı yıldır burda anlatageldiğim diğerlerini bu yüzden sevdim.
a bi ara cigaralığa sardı. dindar olmasına benden daha dindardı, içkiyle arası pek de hoş değildi. acaip kızarırdı. hatta bir keresinde gözümün önünde çok güzel kustu. benim içkiye yöneldiğim yıllarda bana uzaktan güzel eşlik etti. h ise tamamen uzak etti. a'ya bak dedim, edebiyat var dedim, onun okuması bana göre azdı ama beni kürk mantolu madonna ile tanıştıran o oldu. ikimiz de bakir mi bakirdik. ben daha hindim. o daha temizdi. h de benden temizdi. bu ikisi açık yürekli adamlardı. özellikle a. bir şeyi söylemiyorsa o şey 'olmadığı' için söylemiyordu.
ben bir yerden bir uçtan tutmayı seçtim. o ikisi direndiler. alabildiğine direndiler. ben tuttum gibi gelmişti bana, tutmamışım. onlar zaten tutmamayı seçmişlerdi. şimdi ayrı ülkelerdeyiz, apayrı dillerde ve dinlerdeyiz. apayrı bağımlılıklarımız var. bağlarımız ayrı.
insan özlüyor.
diğer ikisi birbirini gıyaben dahi tanımıyordu. a üniversiteden arkadaşım olup benden bir yaş büyüktü. h ile akran ve liseden arkadaştık. h ile ergenliği beraber takip ettik. ikimizin sivilce oranları aynıydı, sadece onun sırtında da vardı ekstradan. birbirimizi çok iyi tartıyorduk. aynı kıza aşık olduğumuz kesindi ama o an hangisi idi, bunu bile kestiremiyorduk. merdiven altlarında sigaraları gizli gizli birlikte içiyorduk. şiirden hoşlanıyor, kendi çapımızda bir şeyler karalıyorduk, bana okutuyordu ve beğeniyordum. aynı şarkıları da seviyorduk. o benden daha içte yaşıyordu sanki ama ben daha çok susuyordum. ikimizde de babalar belirgin ve anneler kısa boyluydu. annelerin giydiği terlik tipleri ve mevlitlerde taktıkları başörtüsü de aynıydı. babaların çocukluk fotoğraflarında sepya bir fon ve tarlada çalışmaktan esmerlesmiş yüzler ortaktı. aynı kızlar hayatımızı akıttı. aynı puanları aldık.
h'nin dindarlığı yüksekti bana göre. ikimiz de aynı gelenekten geliyorduk ama o kendini daha az törpülemişti bana göre. yılların yürümesiyle beraber o dine sarktı, ben içkiye. sigarayı arada bir azalttı. kadınlardan uzak durdu. ona yaklaştılar, izin vermedi. ölümden korktu.
a'yı üniversitede yanına gidip tanışarak hayatıma soktum. garip baktı ilk zamanlar bana. sonra ısındı, yine de temkinini hissedebiliyordum. bense onu çok fazla arkadaşa sahip olduğu ve benim dostaneliğime bir türlü inanamadığı için garipsiyordum. yüzünde ışıltı asılı bir adamdı. güzel gömlekleri vardı. güzel gülerdi. h de güzel gülerdi ayrıca. ben çok ve sık seven bir geçmişe sahipken onun bu dalda anlatılacak pek hatırası yoktu. bir tane anlattı, içime yetti zaten, hatta sonradan kızı da gösterdi bana. onunla da aynı kızdan hoşlanabilme olasılığımız yüksekti.
iyi arkadaşlar böyledir. mesela barış bıçakçı'yı ilk olarak sevmemin sebebi buydu, bizim büyük çaresizliğimiz'de bu duyguyu, buna bir de böyle bakılabileceğini, jules ve jim'i, iki arkadaşı anlatmıştı bana. zeki ile metin'i, edi ile büdü'yü, ve altı yıldır burda anlatageldiğim diğerlerini bu yüzden sevdim.
a bi ara cigaralığa sardı. dindar olmasına benden daha dindardı, içkiyle arası pek de hoş değildi. acaip kızarırdı. hatta bir keresinde gözümün önünde çok güzel kustu. benim içkiye yöneldiğim yıllarda bana uzaktan güzel eşlik etti. h ise tamamen uzak etti. a'ya bak dedim, edebiyat var dedim, onun okuması bana göre azdı ama beni kürk mantolu madonna ile tanıştıran o oldu. ikimiz de bakir mi bakirdik. ben daha hindim. o daha temizdi. h de benden temizdi. bu ikisi açık yürekli adamlardı. özellikle a. bir şeyi söylemiyorsa o şey 'olmadığı' için söylemiyordu.
ben bir yerden bir uçtan tutmayı seçtim. o ikisi direndiler. alabildiğine direndiler. ben tuttum gibi gelmişti bana, tutmamışım. onlar zaten tutmamayı seçmişlerdi. şimdi ayrı ülkelerdeyiz, apayrı dillerde ve dinlerdeyiz. apayrı bağımlılıklarımız var. bağlarımız ayrı.
insan özlüyor.
25.06.2011
ve müzik bize her şeyi daha katlanılmaz kıldı.
ve müzik bize her şeyi daha katlanılır kıldı.
evet adam orda oturuyordu.
karşımda jim morrison'un büyükçe çerçevelenmiş bir fotoğrafı asılı. jim morrison'u severim. tanrım yine mi bardayım. istasyon şefini oturttum karşıma. izmir'de alsancak bölgesindeki barlar, içlerine kuruldukları eski evlerin yapılarının bir sonucu olarak giriş kapısı ve holden sonra bir iç avluya açılır ve hemen hemen hepsinde yerleşim bu şekildedir. taksim'deki nevizade'yi andıran gazi kadınlar ve muzaffer izgü sokaklarındaki barların önüne yazın masalar sandalyeler atıldığını görürsünüz, ancak asıl hayat, hayat adı da verilen iç avludadır. müzik burada gerçekleşir. burada üstü açık olduğu için sigara da içilir, yalnız da oturulur, istasyon şefiyle de oturulur, jim morrison'a bakıp alkolün vücutta ettiği tavaf esnasında hayatın neresinde ne tip hatalar yapıldığı, kimlerin canının yakıldığı, kimlerin ahlarının üstü kalmayacak biçimde toplanıldığı, kimlerin canını yaktığı, kimlerin gelip kimlerin geçtiği, kim bunlar, hepsi hepsi, hangi hayallerin hangi duraklarda tökezlediği, hangi trenlerin hiç gelmediği, hangi trenlerden kimlerin hiç inmediği, hangi trenlere kimlerin binip gittiği, hiçbiri, düşünülür. arthur rimbaud, yaşamak için bile kullanmadan bedenimi, der ya. müstakil zamanlardaki düşünce taşıyor görünen halim fıtratımdandır. ciddi konularda konuşmayı sevmiyorum, ciddi olamıyorum. ne demiş jim morrison, she lives on love street.
alıp geri bıraktığım uzun çalar plaklar merak edilmiş, söyleyeyim, johnny cash-a thing called love; the smiths'den strangeways here we come ve the queen is dead; pj harvey-to bring you my love, the doors-strange days, bu kadarına param yetecekti.
yüziki senelik bir ağaç düşün, sanırsın taa melikşah'dan kalma, öyle durur yerli yerinde. gelip geçenler hayretle bakar duruşuna. işte ben öyle bazen. geceleri herkes uyuduğunda ormana karışmaya çıkar.
istasyon şefinin selamı var.
ve müzik bize her şeyi daha katlanılır kıldı.
evet adam orda oturuyordu.
karşımda jim morrison'un büyükçe çerçevelenmiş bir fotoğrafı asılı. jim morrison'u severim. tanrım yine mi bardayım. istasyon şefini oturttum karşıma. izmir'de alsancak bölgesindeki barlar, içlerine kuruldukları eski evlerin yapılarının bir sonucu olarak giriş kapısı ve holden sonra bir iç avluya açılır ve hemen hemen hepsinde yerleşim bu şekildedir. taksim'deki nevizade'yi andıran gazi kadınlar ve muzaffer izgü sokaklarındaki barların önüne yazın masalar sandalyeler atıldığını görürsünüz, ancak asıl hayat, hayat adı da verilen iç avludadır. müzik burada gerçekleşir. burada üstü açık olduğu için sigara da içilir, yalnız da oturulur, istasyon şefiyle de oturulur, jim morrison'a bakıp alkolün vücutta ettiği tavaf esnasında hayatın neresinde ne tip hatalar yapıldığı, kimlerin canının yakıldığı, kimlerin ahlarının üstü kalmayacak biçimde toplanıldığı, kimlerin canını yaktığı, kimlerin gelip kimlerin geçtiği, kim bunlar, hepsi hepsi, hangi hayallerin hangi duraklarda tökezlediği, hangi trenlerin hiç gelmediği, hangi trenlerden kimlerin hiç inmediği, hangi trenlere kimlerin binip gittiği, hiçbiri, düşünülür. arthur rimbaud, yaşamak için bile kullanmadan bedenimi, der ya. müstakil zamanlardaki düşünce taşıyor görünen halim fıtratımdandır. ciddi konularda konuşmayı sevmiyorum, ciddi olamıyorum. ne demiş jim morrison, she lives on love street.
alıp geri bıraktığım uzun çalar plaklar merak edilmiş, söyleyeyim, johnny cash-a thing called love; the smiths'den strangeways here we come ve the queen is dead; pj harvey-to bring you my love, the doors-strange days, bu kadarına param yetecekti.
yüziki senelik bir ağaç düşün, sanırsın taa melikşah'dan kalma, öyle durur yerli yerinde. gelip geçenler hayretle bakar duruşuna. işte ben öyle bazen. geceleri herkes uyuduğunda ormana karışmaya çıkar.
istasyon şefinin selamı var.
24.06.2011
her uçağa binişimde aynı şarkı geliyor o kadının güzel sesiyle, bulutların üstünden bıraktım ben kendimi.
ne diyorduk, bugün işe gitmemeyi tercih ettim. kafa toplamaya ihtiyacım vardı. sabahtan bu yana biraz topladım sayılır. çay içmeye ihtiyacım vardı, yaptım. dünyanın ziyaretinde bulunduğum diğer ülkelerinden dönüşte başıma böyle bir toparlanma ihtiyacı hasıl olmuyordu. tanrım cuman mübarek olsun. ama stockholm, isveç, biraz farklı geldi bana. bunda yaz günü temmuzda sen terle ben sileyim, pardon yine türküye aktık, bunda yaz günü haziranda üşümüş olmamın da etkisi var, yok değil. hava durumunu önceden kontrol edip temkinli gitmeme rağmen temkinim yeterli gelmedi ve bol yağmurla karşılaşınca biraz üşüdüm, üşüdüm üşüdüm daldan elma düşürdüm. sonra kızlar, güzellerdi elbette. erkekler de öyleydi hakkını yememek lazım. stockholm boy ortalaması yüksek bir ilimiz, bunu duymuştuk, yerinde test ettim onayladım, özellikle benim gibi boyu bir yetmişle bir yetmişiki arasında değişen biri için bu önemli bir ayrıntı idi.
çocuklukta pul, bozuk para, vs. biriktirmek adettendir, bilinir. o zamanlar büyük uğraşlarla elime geçmiş olan ve üzerinde sverige yazan bu metalik paralardan birinin geçtiğimiz günlerde cebimde olması ve bunun satın aldığım biranın para üstü olarak bana verilmiş olması, meslek icabı bu metali atomuna kadar biliyor olmam, bunlar hayat.
bir gün gelecek herkes bana hakkımı verecekmiş gibi geliyor. yığınla birikmiş sevgimden dağıtmış olduğum parçalar tam ben ölmek üzereyken tekrar toplanacakmış gibi.
pazar günü iner inmez hostele attım eşyalarımı. orada iş için bulunuyordum ve iş icabı civarda bir hostelde kalmam gerekince civarın en ucuz hostelinin en sekiz yataklı odasını seçtim. eşyaları bırakıp dışarda aldım soluğu. akşamüzeri olmak üzereydi yeni yerel saatler. yeterince yorgun olduğum için hostelden uzaklaşmak istemiyordum, rasgele bir bar kestirdim gözüme ve içeri daldım. tesadüf o barın dördüncü yıldönümüymüş ve ona ait bir parti varmış, insanlar eğleniyorsa ben de eğlenmiş sayılırım her zaman, nitekim öyle yaptım. biranın fiyatına aldırmaksızın yüzdüm biraz. gecenin açılış şarkısının guns of brixton olması ve vokalistin güzelliği cabası. yanımda oturan iki kadınla sohbete daldım. insanlar çok genç duruyorlardı orda, barlara girişte kimlik kontrolü olmasına rağmen içerdeki tiplere baksanız onsekiz üstü olmalarına hayret etmeniz işten değil. sigara içmek için her dışarı çıkışımda gökyüzüne ve ardından saatime baktım, saat gece onbir olmasına, sonra oniki, sonra bir olmasına rağmen hava kararmamıştı. ilk gün böylesi bir şeyden haberim olmadığından gayet şaşırmış idim. hostele döndüğümde kaldığım odanın tavanı camekan kaplı da olunca ve hava kararmak bilmeyince ve yağmur göz açtırmadan yağınca, pek güzel sarhoş uyudum. duma duma dum.
sabahı var tabii bunun. zar zor uyanıp kongre merkezine yetiştim. bir adet sunumum vardı ve insanlar beni dinlemeye hazırken ben pek kendimi dinletmeye hazır değildim. malum topluluk önünde konuşmak hepimizde derin heyecan patlamaları yaşatır, ben bu konuda iyiyimdir, pek sorun yaşamam. sonra yeni insanlarla tanıştım bi sürü. akşama da konferansın gala yemeğinde m.yi görünce afalladım.
merhabalaştık. zamanında aynı bölümdeydik, o ikinci öğretim bense birinci öğretim, sıklıkla karşılaşıyorduk, üniversite ortalamasının gayet üzerinde bir güzelliğe sahip olduğundan gözler onun üzerindeydi, benimkiler de öyle, o ise alabildiğine mesafeli. sonra birtakım şeyler gelişti yine de. gelişmeden sonuca geçerken okul bitti. farklı bir üniversitenin koridorlarında yüksek lisans için karşılaştık bu defa. yine birbirimize varamadan okul bitti ve o farklı bir ülkeye ben farklı bir şehre doktora için hareket ettik. aradan o kadar zaman insan şehir geçti, o gala yemeği akşamı gözlerine bakınca da fark ettim bunu. hatta yaka kartım olmasa adımı hatırlar mıydı diye bile şüphelendim. dışarda sigara içtik. yemek ve şaraplar bitti derken onun birlikte olduğu grupla dışarda devam etme kararı aldık. bir ispanyol, bir yunan, bir belçikalı, bir slovak ve iki türkten oluşan keyifli bir grup olmuştuk. ama belli m.'nin tadı yoktu, o gece anladım neden olduğunu, sevgilisinden ayrılmıştı iki hafta önce. ben de iki kadar hafta önce aramızda birşeyler olduğu muhakkak birinden ayrılmıştım. sonra o bulunduğum şehre gelip beni aramıştı tam da uçağa bineceğim gece, uçuştan üç saat öncesine kadar birlikteydik hatta. ben de öyle bir karmaşadaydım yani. ama zaten dünyadaki en soğuk kadın olduğunu iyi bildiğim m.'nin daha da soğuk olmasını sağlayan o durum beni de geriyordu o keyifli grubun sohbeti içinde. neyse, gece öyle bitti, otellere dağıldık.
ertesi gün kongre tüm bilimselliğiyle devam ediyordu. artık sunumum geçtiği için rahatlamıştım, bol bol kahve içiyor, akşamın etkisini üzerimden atmaya, insanlarla bilim! üzerine konuşmaya çalışıyordum. yoksa nobel müzesinin bulunduğu şehirde nobelle işim yoktu aslında. yabancı dilde konuşmak insanı rahatlatır bilirsiniz, ya da benim için böyledir en azından, ki ben çoğunluk için de böyle olduğunu düşünüyorum, hatta belki bu yüzden hafif çakırkeyif olduğumuzda bildiğimiz yabancı dile sarılırız. o nedenle farklı bir ülkede olmak beni çok yerinde rahatlatır, ruhum kendine gelmeye zaman ayırır. hele bir de keyifli insanlar topluluğuyla karşılaşırsam, ki bu ortamı mutlaka yaratırım kendime, daha da güzel olur. o yüzden genelde yalnız gönderilmek için gayret ederdim iş seyahatlerinde.
akşam yine oldu, yine toplandık. bu defa m., grubu ekmek ve benimle yalnız kalmak istedi. benim de işime gelirdi. grubumuzla birer bira içip ayrıldık. anlatmak istiyordu belli ki, o soğuk ketum görüntüsünden de sıyrılmak istiyordu. ben türkçe'den sıyrılmaya çabalarken o türkçe konuşmayı özlemişti. ve aramızdaki baskın karakter oydu. ben biraya o beyaz şaraba devam etti gece boyunca. hava yine kararmadı. yürüdük. stockholm'de bol bol nehir, deniz, su var. havanın kararmaması insanda sabahlamış olma hissi uyandırıyor, ve bu bence çok güzel. ben dışarda birlikte başbaşa sabahlayabildiğim insanları ayrı bir yere koyarım hayatımda, ya da kendileri ayrı bir yer kiralamışlardır zaten. anlattı anlattı, ara ara ben de anlattım. sabah uyandığımızda arturo bandini'nin lafını hatırladım, "çok güzel bir geceydi ve bir daha asla tekrarlanmayacak."
turgut uyar stockholm'de yaşasaydı, yaşamış olsaydı, nasıl bir şiir yazardı çok merak ettim. yazları göğün kararmadığı bir yerde, göğe nasıl bir bakışla bakardı. enis akın zaten gidip bir sene yaşamış gibi yazıyor, sahi onunla çok sevmek'in ilk sayfasına attığı imzasında dediği gibi macaristan'a da gittik biz onun motosikletiyle. o hatırlamaz. edip cansever benim kadar içseydi bu kadar şiir yazabilir miydi çok merak ettim.
gözlerimi her kapadığımda bana bakan yüzlerce siyah camlı güneş gözlüğü görüyorum. güneş gözlüklerini sevmiyorum.
ne diyorduk, bugün işe gitmemeyi tercih ettim. kafa toplamaya ihtiyacım vardı. sabahtan bu yana biraz topladım sayılır. çay içmeye ihtiyacım vardı, yaptım. dünyanın ziyaretinde bulunduğum diğer ülkelerinden dönüşte başıma böyle bir toparlanma ihtiyacı hasıl olmuyordu. tanrım cuman mübarek olsun. ama stockholm, isveç, biraz farklı geldi bana. bunda yaz günü temmuzda sen terle ben sileyim, pardon yine türküye aktık, bunda yaz günü haziranda üşümüş olmamın da etkisi var, yok değil. hava durumunu önceden kontrol edip temkinli gitmeme rağmen temkinim yeterli gelmedi ve bol yağmurla karşılaşınca biraz üşüdüm, üşüdüm üşüdüm daldan elma düşürdüm. sonra kızlar, güzellerdi elbette. erkekler de öyleydi hakkını yememek lazım. stockholm boy ortalaması yüksek bir ilimiz, bunu duymuştuk, yerinde test ettim onayladım, özellikle benim gibi boyu bir yetmişle bir yetmişiki arasında değişen biri için bu önemli bir ayrıntı idi.
çocuklukta pul, bozuk para, vs. biriktirmek adettendir, bilinir. o zamanlar büyük uğraşlarla elime geçmiş olan ve üzerinde sverige yazan bu metalik paralardan birinin geçtiğimiz günlerde cebimde olması ve bunun satın aldığım biranın para üstü olarak bana verilmiş olması, meslek icabı bu metali atomuna kadar biliyor olmam, bunlar hayat.
bir gün gelecek herkes bana hakkımı verecekmiş gibi geliyor. yığınla birikmiş sevgimden dağıtmış olduğum parçalar tam ben ölmek üzereyken tekrar toplanacakmış gibi.
pazar günü iner inmez hostele attım eşyalarımı. orada iş için bulunuyordum ve iş icabı civarda bir hostelde kalmam gerekince civarın en ucuz hostelinin en sekiz yataklı odasını seçtim. eşyaları bırakıp dışarda aldım soluğu. akşamüzeri olmak üzereydi yeni yerel saatler. yeterince yorgun olduğum için hostelden uzaklaşmak istemiyordum, rasgele bir bar kestirdim gözüme ve içeri daldım. tesadüf o barın dördüncü yıldönümüymüş ve ona ait bir parti varmış, insanlar eğleniyorsa ben de eğlenmiş sayılırım her zaman, nitekim öyle yaptım. biranın fiyatına aldırmaksızın yüzdüm biraz. gecenin açılış şarkısının guns of brixton olması ve vokalistin güzelliği cabası. yanımda oturan iki kadınla sohbete daldım. insanlar çok genç duruyorlardı orda, barlara girişte kimlik kontrolü olmasına rağmen içerdeki tiplere baksanız onsekiz üstü olmalarına hayret etmeniz işten değil. sigara içmek için her dışarı çıkışımda gökyüzüne ve ardından saatime baktım, saat gece onbir olmasına, sonra oniki, sonra bir olmasına rağmen hava kararmamıştı. ilk gün böylesi bir şeyden haberim olmadığından gayet şaşırmış idim. hostele döndüğümde kaldığım odanın tavanı camekan kaplı da olunca ve hava kararmak bilmeyince ve yağmur göz açtırmadan yağınca, pek güzel sarhoş uyudum. duma duma dum.
sabahı var tabii bunun. zar zor uyanıp kongre merkezine yetiştim. bir adet sunumum vardı ve insanlar beni dinlemeye hazırken ben pek kendimi dinletmeye hazır değildim. malum topluluk önünde konuşmak hepimizde derin heyecan patlamaları yaşatır, ben bu konuda iyiyimdir, pek sorun yaşamam. sonra yeni insanlarla tanıştım bi sürü. akşama da konferansın gala yemeğinde m.yi görünce afalladım.
merhabalaştık. zamanında aynı bölümdeydik, o ikinci öğretim bense birinci öğretim, sıklıkla karşılaşıyorduk, üniversite ortalamasının gayet üzerinde bir güzelliğe sahip olduğundan gözler onun üzerindeydi, benimkiler de öyle, o ise alabildiğine mesafeli. sonra birtakım şeyler gelişti yine de. gelişmeden sonuca geçerken okul bitti. farklı bir üniversitenin koridorlarında yüksek lisans için karşılaştık bu defa. yine birbirimize varamadan okul bitti ve o farklı bir ülkeye ben farklı bir şehre doktora için hareket ettik. aradan o kadar zaman insan şehir geçti, o gala yemeği akşamı gözlerine bakınca da fark ettim bunu. hatta yaka kartım olmasa adımı hatırlar mıydı diye bile şüphelendim. dışarda sigara içtik. yemek ve şaraplar bitti derken onun birlikte olduğu grupla dışarda devam etme kararı aldık. bir ispanyol, bir yunan, bir belçikalı, bir slovak ve iki türkten oluşan keyifli bir grup olmuştuk. ama belli m.'nin tadı yoktu, o gece anladım neden olduğunu, sevgilisinden ayrılmıştı iki hafta önce. ben de iki kadar hafta önce aramızda birşeyler olduğu muhakkak birinden ayrılmıştım. sonra o bulunduğum şehre gelip beni aramıştı tam da uçağa bineceğim gece, uçuştan üç saat öncesine kadar birlikteydik hatta. ben de öyle bir karmaşadaydım yani. ama zaten dünyadaki en soğuk kadın olduğunu iyi bildiğim m.'nin daha da soğuk olmasını sağlayan o durum beni de geriyordu o keyifli grubun sohbeti içinde. neyse, gece öyle bitti, otellere dağıldık.
ertesi gün kongre tüm bilimselliğiyle devam ediyordu. artık sunumum geçtiği için rahatlamıştım, bol bol kahve içiyor, akşamın etkisini üzerimden atmaya, insanlarla bilim! üzerine konuşmaya çalışıyordum. yoksa nobel müzesinin bulunduğu şehirde nobelle işim yoktu aslında. yabancı dilde konuşmak insanı rahatlatır bilirsiniz, ya da benim için böyledir en azından, ki ben çoğunluk için de böyle olduğunu düşünüyorum, hatta belki bu yüzden hafif çakırkeyif olduğumuzda bildiğimiz yabancı dile sarılırız. o nedenle farklı bir ülkede olmak beni çok yerinde rahatlatır, ruhum kendine gelmeye zaman ayırır. hele bir de keyifli insanlar topluluğuyla karşılaşırsam, ki bu ortamı mutlaka yaratırım kendime, daha da güzel olur. o yüzden genelde yalnız gönderilmek için gayret ederdim iş seyahatlerinde.
akşam yine oldu, yine toplandık. bu defa m., grubu ekmek ve benimle yalnız kalmak istedi. benim de işime gelirdi. grubumuzla birer bira içip ayrıldık. anlatmak istiyordu belli ki, o soğuk ketum görüntüsünden de sıyrılmak istiyordu. ben türkçe'den sıyrılmaya çabalarken o türkçe konuşmayı özlemişti. ve aramızdaki baskın karakter oydu. ben biraya o beyaz şaraba devam etti gece boyunca. hava yine kararmadı. yürüdük. stockholm'de bol bol nehir, deniz, su var. havanın kararmaması insanda sabahlamış olma hissi uyandırıyor, ve bu bence çok güzel. ben dışarda birlikte başbaşa sabahlayabildiğim insanları ayrı bir yere koyarım hayatımda, ya da kendileri ayrı bir yer kiralamışlardır zaten. anlattı anlattı, ara ara ben de anlattım. sabah uyandığımızda arturo bandini'nin lafını hatırladım, "çok güzel bir geceydi ve bir daha asla tekrarlanmayacak."
turgut uyar stockholm'de yaşasaydı, yaşamış olsaydı, nasıl bir şiir yazardı çok merak ettim. yazları göğün kararmadığı bir yerde, göğe nasıl bir bakışla bakardı. enis akın zaten gidip bir sene yaşamış gibi yazıyor, sahi onunla çok sevmek'in ilk sayfasına attığı imzasında dediği gibi macaristan'a da gittik biz onun motosikletiyle. o hatırlamaz. edip cansever benim kadar içseydi bu kadar şiir yazabilir miydi çok merak ettim.
gözlerimi her kapadığımda bana bakan yüzlerce siyah camlı güneş gözlüğü görüyorum. güneş gözlüklerini sevmiyorum.
23.06.2011
ben nereye geldim yine. bugün benim doğumgünüm idi ve hayatımda ilk defa farklı bir ülkede aldım yeni yaşımdaki ilk soluğu. yeni yaş, doğumgünü, bunlar pek önemli değil di mi. bence önemli, neden mi peki, çünkü yaşlanıyosun matador. bünyenin olaylara gösterdiği tepkilerin niteliği değişiyor ister istemez. bunu geçiyorum, aslında şu son beş günde epey bir hareketli yaşantıma şahit oldu dünya. gayet güzel zaman geçirdim. stockholm sendromu'na bakıp çıkacağım diye girip çıkmadığım bar kalmadı. anlatacak pek çok şey gelişti. malum serde de kıyısında yaşamak var. müthiş bir plak dükkanıyla tanıştım, tanesi ortalama 200 sek yani yaklaşık 50 tl'ye beş tane plak almıştım onca plak arasından zar zor seçip, ama gel gelelim kredi kartım çalışmadı, ve bırakmak zorunda kaldım, üstümde de euro'dan başka para yoktu, bir gün isveçli bir arkadaşım olursa ondan bana plak göndermesini rica edeceğim.
burada hiç bahsi geçmediğini düşündüğüm taa sekiz yıl öncesinin m.'siyle orda karşılaşmayagöreyim mi. o yalnız ben yalnız, nice yıkımlar geçmiş üstümüzden. bunu iyi değerlendirdik.
ilk kez bir hostel'de yalnız kaldım, yani yalnız derken etrafımda arkadaşım olmadan, yoksa hostel'de yalnız kalmak pek adetten değildir biliyorsunuz. arasıra türk görmedim değil ama çaktırmamaya çalıştım, çünkü artık iyice ayırt ettim ki biz yunanlara, ispanyollara, italyanlara ve fransızlara epey bir benziyoruz. tip genel olarak sadece kuzeye yükseldikçe belirginleşiyor, yoksa aşağıdakilerin hepsi aynı. hostel'deki her tuvalette bulunan sim marka sıvı sabun ve üzerindeki türkçe tanımlamalar gayet ilgi çekiciydi.
yarın devam etmek istiyorum, bugün benin doğumgünü.
burada hiç bahsi geçmediğini düşündüğüm taa sekiz yıl öncesinin m.'siyle orda karşılaşmayagöreyim mi. o yalnız ben yalnız, nice yıkımlar geçmiş üstümüzden. bunu iyi değerlendirdik.
ilk kez bir hostel'de yalnız kaldım, yani yalnız derken etrafımda arkadaşım olmadan, yoksa hostel'de yalnız kalmak pek adetten değildir biliyorsunuz. arasıra türk görmedim değil ama çaktırmamaya çalıştım, çünkü artık iyice ayırt ettim ki biz yunanlara, ispanyollara, italyanlara ve fransızlara epey bir benziyoruz. tip genel olarak sadece kuzeye yükseldikçe belirginleşiyor, yoksa aşağıdakilerin hepsi aynı. hostel'deki her tuvalette bulunan sim marka sıvı sabun ve üzerindeki türkçe tanımlamalar gayet ilgi çekiciydi.
yarın devam etmek istiyorum, bugün benin doğumgünü.
17.06.2011
16.06.2011
şahsen benim chan chan adlı bir arkadaşım olsa idi ondan adeta bir gypsy kings edasıyla no volvere söylemesini isterdim.
biz de kara hayatının bir parçası olacak mıyız sevgilim? biz de kara parçasında bir hayat mı olacağız sadece sevgilim?
şahsen benim chan chan adlı bir arkadaşım olsa idi beni muhakkak marcane, alto cerdo, cueto ve mayari'ye götürürdü. chan chan mesela mutlaka benim için tarlakuşlarının seslerini bir kasede kaydeder bana dinletirdi, bunu yapardı. o da bir şey mi, uçurtma yapar gönderirdi, el becerisi yok diyelim, yaptırır gönderirdi. hahah, bu da laf mı o mikasa topun nereye kaybolduğunu bulur, yerin altını üstüne getirir bulur, lastikçide hava basar getirirdi. yahu sen ne diyorsun azizim, benim chan chan adlı bir arkadaşım olsa idi yazdıklarımı beğenirdi.
biz de kara hayatının bir parçası olacak mıyız sevgilim? biz de kara parçasında bir hayat mı olacağız sadece sevgilim?
şahsen benim chan chan adlı bir arkadaşım olsa idi beni muhakkak marcane, alto cerdo, cueto ve mayari'ye götürürdü. chan chan mesela mutlaka benim için tarlakuşlarının seslerini bir kasede kaydeder bana dinletirdi, bunu yapardı. o da bir şey mi, uçurtma yapar gönderirdi, el becerisi yok diyelim, yaptırır gönderirdi. hahah, bu da laf mı o mikasa topun nereye kaybolduğunu bulur, yerin altını üstüne getirir bulur, lastikçide hava basar getirirdi. yahu sen ne diyorsun azizim, benim chan chan adlı bir arkadaşım olsa idi yazdıklarımı beğenirdi.
15.06.2011
i'm spinning. defterleri olur benim de gibi genç adamların. defterleri olabilir genç erkeklerin, erkeklerin el yazıları güzel olabilir. defterlerin arasında çiçekleri olabilir genç erkeklerin. gençlik geri gelir mi diye sormuş doktor ananneme, anannem basmış küfrü. soyağacı limon gibi bir aileden geliyorum, bizim evin arkasındaki limon ağacının çok bereketli olduğu düşünülürse...
bazı şarkıları ardarda dinleyebilme yeteneğine sahibim. cellatlara acımalı mıyız, mıydım mıydım, mıydım.
gözkapaklarımın darası epey yüksek, alınmalı. itinayla dara alınır.
brütal maaşı dersek çalışanlarımızın, ne demek isteriz
kız adı: limon ; erkek adı: liman
bize en yakın sağlık ocağından ilkyardım isterken çekinmeyin
hayır o bir
kişiler şekerlerini de kendi üretmeli, nitekim vücut üretince beyin buna yetişemeyebiliyor
şimdi de gecenin büyük sürprizi, rüçhan çamay: "ne haber, ne haber, daha daha ne haber?"
uzun samsun puro gibidir mübarek, çekmezsen kendiliğinden söner, bereketlidir.
"seni seviyorum", hiç de diyemem.
pah kırmışsın kalbime
seni seviyorum. binlerce teşekkür.
bazı şarkıları ardarda dinleyebilme yeteneğine sahibim. cellatlara acımalı mıyız, mıydım mıydım, mıydım.
gözkapaklarımın darası epey yüksek, alınmalı. itinayla dara alınır.
brütal maaşı dersek çalışanlarımızın, ne demek isteriz
kız adı: limon ; erkek adı: liman
bize en yakın sağlık ocağından ilkyardım isterken çekinmeyin
hayır o bir
kişiler şekerlerini de kendi üretmeli, nitekim vücut üretince beyin buna yetişemeyebiliyor
şimdi de gecenin büyük sürprizi, rüçhan çamay: "ne haber, ne haber, daha daha ne haber?"
uzun samsun puro gibidir mübarek, çekmezsen kendiliğinden söner, bereketlidir.
"seni seviyorum", hiç de diyemem.
pah kırmışsın kalbime
seni seviyorum. binlerce teşekkür.
bazen nankör de mi oluyoruz neyin nesi. sözgelimi benim şimdi bir balkonum olsa idi ben bir balkonun bu kadar kıymetli olduğunu/olabileceğini anlayabilecek miydim. balkonum olsa idi balkon özlemi çekmeyecek, balkonumda ayaklarımı korkuluklara uzatıp seyre dalmanın hayallerini kuramayacaktım. ama şimdi bir balkonum ile yok. ve bir balkonun normal insan hayatı için ne kadar elzem olabileceğini iliklerime kadar kavramış durumdayım ve aylardır ortalama üç yazıda bundan bahsederek acımı sizlere de yaşatmaya çalışmaktayım. ya da siz beni zaten anladınız.
baba bana bir balkon al
baba bana bir balkon al
14.06.2011
for jane or for me, ne demek istedi acaba orda. orda ya da burda, ne fark eddievedder. bizim oraca edive, ediver yapıver manasında. i remember you well in chealsea hotel. fir bincan türk kahvesi yaptım. bican sen öleceksin, kabire gireceksin, dokuz tahta altında ne hesap vereceksin. düşün ki bunlar benim sözlerim. üç adet bıldırcınım oldu, hepsini bana babam aldı, ben ondan rica minnet sipariş ettim, düşündüm ki doğada ne güzel aylam aylam yaşayan bu üç güzide hayvanı, -ne, güzide mi dedim,- evin bahçesindeki kümese hapsetmek yüce şamandan reva mıdır. ama engel olamadım, düşündüm ki bu hayvanları zaten biri yakalamış ve hapsetmiş ve beslemek için satın alacak birini, ya da restoranlarda servis etmek için satın alacak birini bekliyorlar. ben de restoranlarda masalara konuk olmamaları için satın aldım üç adetini. ben bıldırcınları çok severim çünkü. hep yanımda olsunlar istedim. istediğimde koltuğumun altına alıp gezdireyim. onlar için solucanlar gecekondular yakalayayım. ansiklopedilerde bıldırcın maddesini tarayıp en çok sevdikleri yiyeceği, lunaparkı çarpışan arabayı fillan alayım onlara. bahçenin en güzel köşesinde yer yapayım, doğayı aratmayayım, kedi sansar tilki takmayıp rahat rahat çimlensinler. nitekim yaptım. artık benim haftasonları babaevine gitmek için çok mühim bir bahannem var. iki haftaya gelmez keklikler de gelecekmiş. merak etmeyin biraz daha para kazanayım, onlara bir orman kiralayacağım. bu sevgi bana şu büyükşehirdeki işi bile bıraktırır şart ola.
so long marianne, bunu sana demiş miydim, dememişsem henüz tanışmamışızdır ama bunları burada rahatça konuşabildiğimize göre tanışmamız yakın demektir. bak ben sana bir şey söyliyim mi, ilk buluşmada elimi tutarım, elimi tutmuş elimle senin elini tutarsam bil ki bunda keramet had safhada. kızımızın adını sahra mı koysak, yok daha neler, şermin selmin selvin bunlar ne güne duruyor di mi, ha bir de solmaz var. solmaz koymazsak olmaz, öyleyse ayrılalım. ayaklarımda şu askerdeyken sürekli yürümekten çıkan yaralardan çıktı yine, terlik istirahati de vermezler ki insana reel! hayatta. çok mü yürüyorum nedir, yürümeyi az sevmiyorum, yürürken konuşmayı hiç sevmiyorum, bi kere ben konuşmayı ki sevmiyorum.
dance me to the end of love mı şimdi yani. şair büyüğüme şu geçen sene yazdığım hayali diyalog metinlerini göndereceğim. kısılmış bir yüksek sesle müzik dinlemek ne güzel oluyor bazen. yüksek sesle demek, yüskseskesle demektir konuşma dünyasında bazı kekemeler için. adam boşuna mı kitap yüzdü üstüne kolluklarıyla. can simidi attı bana, tutundum.
tehlike anında camı kırdım.
yapmayacağım üç şeyi tekrarlamak istiyorum her doğumgünümde; biri ayakkabı boyacısının önüne boyaması için ayağım içindeyken ayakkabımı uzatmak; ikisi pedikür yapılması için ayağımı, manikür için ellerimi birine uzatmak; üç sonra söyleyeceğim, hatırlayamadım birden, böyle birden sorunca aklına gelmiyor ki insanın. neydi o şarkının adı ya, hani o filmde de söylemişti o ya o kadın. neydi o kadının adı ya, hani o adamla beraber düet yapıyordu. neydi o adamın adı ya hani o kadından bir oğlu olduğu ortaya çıkmıştı yıllar sonra. neydi o yılların adı ya, yıllar olmuştu yıllar geçeli.
so long marianne, bunu sana demiş miydim, dememişsem henüz tanışmamışızdır ama bunları burada rahatça konuşabildiğimize göre tanışmamız yakın demektir. bak ben sana bir şey söyliyim mi, ilk buluşmada elimi tutarım, elimi tutmuş elimle senin elini tutarsam bil ki bunda keramet had safhada. kızımızın adını sahra mı koysak, yok daha neler, şermin selmin selvin bunlar ne güne duruyor di mi, ha bir de solmaz var. solmaz koymazsak olmaz, öyleyse ayrılalım. ayaklarımda şu askerdeyken sürekli yürümekten çıkan yaralardan çıktı yine, terlik istirahati de vermezler ki insana reel! hayatta. çok mü yürüyorum nedir, yürümeyi az sevmiyorum, yürürken konuşmayı hiç sevmiyorum, bi kere ben konuşmayı ki sevmiyorum.
dance me to the end of love mı şimdi yani. şair büyüğüme şu geçen sene yazdığım hayali diyalog metinlerini göndereceğim. kısılmış bir yüksek sesle müzik dinlemek ne güzel oluyor bazen. yüksek sesle demek, yüskseskesle demektir konuşma dünyasında bazı kekemeler için. adam boşuna mı kitap yüzdü üstüne kolluklarıyla. can simidi attı bana, tutundum.
tehlike anında camı kırdım.
yapmayacağım üç şeyi tekrarlamak istiyorum her doğumgünümde; biri ayakkabı boyacısının önüne boyaması için ayağım içindeyken ayakkabımı uzatmak; ikisi pedikür yapılması için ayağımı, manikür için ellerimi birine uzatmak; üç sonra söyleyeceğim, hatırlayamadım birden, böyle birden sorunca aklına gelmiyor ki insanın. neydi o şarkının adı ya, hani o filmde de söylemişti o ya o kadın. neydi o kadının adı ya, hani o adamla beraber düet yapıyordu. neydi o adamın adı ya hani o kadından bir oğlu olduğu ortaya çıkmıştı yıllar sonra. neydi o yılların adı ya, yıllar olmuştu yıllar geçeli.
9.06.2011
fevzi atlıoğlu'nun saz eserleri adlı albümünü diğer sanatkarların saz eserleri yorumlarından farklı kılan entstrüman nedir, farklı ve bana göre üstün kılan desem daha güzel olumuş, kılan, klu klux klan. şu durumda bu albümü bilen ve dinleyen, konservatuar öğrencisi vs olmayan, otuz yaş altı kaç kişi vardır çok merak etmekteyim, ki ben bundan bir şiirimside de bahsettim, merak eden çoktan dinlemiş bulmuştur. bunu böyle anlatışımda herhangi bir ego sezilmemesi hoşuma gidecekti aslında, sezilmedi di mi,.
benim bir sevgilim oldu, benim şarkı söyleyişimi ve sesimi hiç beğenmezdi. kalıbımı basayım mı biz bu insanla zaten anlaşamazmışız.
adamın birine buranın adresini verdik, arasıra baksın ve bendeki müthiş cevheri keşfetsin diye. ama son tam bir senedir yazdıklarıma şöyle bir baktım da; leonard cohen'in en çok so long marianne şarkısını sevdiğimden, dolapta bulunan son tüketim tarihi geçmiş şeyleri içim rahat bir şekilde tüketebildiğimden, bir film çeksem cranberries'in dreams adlı şarkısını mutlaka kullanacağımdan, babaannem gereği her işime sağla başladığımdan, baba zula'nın son albümünü hâlâ dinleyemediğimden, bana cohen'in '79 konser kaydındaki o şarkıyı john bilezikciyan yorumuyla ilk kez dinleten o kadının şimdi nerde nasıl beşn birk bilmediğimden, evet perhkan'ın ölümüyle ağladığım için ve buna benzer bir şeye bir konuşmasında değindiği ve say something demeyi çok sevdiği için başka bir o kadını çok sevdiğimden ve adına bir dosya oluşturacak kadar öykü bile yazdığımdan, bir ömürde aralıksız bira içme rekorumun dörtyüziki günakşamı olduğundan, geceleri eğer canına susamamışsa kimsenin yanımda bir şey yememesi gerektiğinden... bunlar haricinde kayda değer bir şeyden bahsetmemişim. bu adam beni okurken vakit kaybetmez de napar. ama yine de kendime kefil olduğumu burada bildirmek durumundayım. ya da kefil aranıyor.
ama hakkaten yastığının yüzünde bıraktığı iz çok şeker olmalı.
benim bir sevgilim oldu, benim şarkı söyleyişimi ve sesimi hiç beğenmezdi. kalıbımı basayım mı biz bu insanla zaten anlaşamazmışız.
adamın birine buranın adresini verdik, arasıra baksın ve bendeki müthiş cevheri keşfetsin diye. ama son tam bir senedir yazdıklarıma şöyle bir baktım da; leonard cohen'in en çok so long marianne şarkısını sevdiğimden, dolapta bulunan son tüketim tarihi geçmiş şeyleri içim rahat bir şekilde tüketebildiğimden, bir film çeksem cranberries'in dreams adlı şarkısını mutlaka kullanacağımdan, babaannem gereği her işime sağla başladığımdan, baba zula'nın son albümünü hâlâ dinleyemediğimden, bana cohen'in '79 konser kaydındaki o şarkıyı john bilezikciyan yorumuyla ilk kez dinleten o kadının şimdi nerde nasıl beşn birk bilmediğimden, evet perhkan'ın ölümüyle ağladığım için ve buna benzer bir şeye bir konuşmasında değindiği ve say something demeyi çok sevdiği için başka bir o kadını çok sevdiğimden ve adına bir dosya oluşturacak kadar öykü bile yazdığımdan, bir ömürde aralıksız bira içme rekorumun dörtyüziki günakşamı olduğundan, geceleri eğer canına susamamışsa kimsenin yanımda bir şey yememesi gerektiğinden... bunlar haricinde kayda değer bir şeyden bahsetmemişim. bu adam beni okurken vakit kaybetmez de napar. ama yine de kendime kefil olduğumu burada bildirmek durumundayım. ya da kefil aranıyor.
ama hakkaten yastığının yüzünde bıraktığı iz çok şeker olmalı.
3.06.2011
ilk kez, sevdiğini veya sevildiğini nasıl anlar insan? sevmekten kastım, aşık olma halinin sorgulanış şekline sevmek diyoruz biz. genelde çocuklar anaokulundayken freud fetret devirlerinden biriyle muhatab olduğundan cinsellik keşif temalı bir sevme duygusu yaşar, bunu geçiyoruz. çoğunlukla ilkokuldayken başlar ilk aşık olma hali, ama bunu ilk defasında nasıl keşfeder insan? bu konu hakkında çocuğun kendine sorduğu ya da danıştığı sorular nelerdir? içinden yaptığı sorgulamalarda, -yani insan aşık olup olmadığını hep sorgular gibi geldiğinden bana,- hangi kelimeleri tümlüyordur acaba? ya da; güzel kavramı, -evet çevresel etmenlerle mutlaka bir şekilde,- ; -ve yansımalarıyla,- çocuğun içine duhül etmiş olabilir ama bu güzelliği ona ilk tanıtan/keşfettiren insana olan iç tepkisini şekillendiren ilk!lik nedir? bunu merak ediyorum bu akşam.
bu arada yastığın yüzünün sağ tarafında bıraktığı iz çok şeker olmuş.
bu arada yastığın yüzünün sağ tarafında bıraktığı iz çok şeker olmuş.
29.05.2011
yarın ne ki. kiraz siftahları ülkenin dört bir yanında, siftahı benden bereketi allahtan, cümlesini müteakip yapıldı. bu aralar yağan yağmurun kiraza ve bilumum nebatata zarar vereceği düşüncesi akılların bir köşelerinde tutulsa da, rahmettir kaçılmaz, denildi. dün gece rüyamda orta amerika'yı ziyaret ettim. ne güney ne kuzey, orta bi yerlerde. yerlilerle birtakım şiirler yazdık, helalleştik, bana bir kız çocuğu gösterdiler, meğer benim kızım olmasın mı, orda doğmuş ben napiim, hem rüya bu, rüya bütün çektiğimiz, rüya kahrım rüya zindan, nasıl da yılları buldu bir mısra boyu maceram. air adlı grup birtakım şarkılar yapmış. nida tüfekçi desen öyle, orhan gencebay hakeza, buna bir de mercedes sosa'yı ilave ettin mi -toprağı bol olsun- al sana grup karatoprak. ne alakası var bir bilsem. şimdi bundan yaklaşık birbuçuk ay mı oldu ne, ben bir kadın sevesi tuttum. seveyim de dedim nitekim. gelgelelim o benden hızlı gitti, öptü filan, elimi memelerine götürdü, orda pek güzel durduk biz ellerimle, bir muhabbet bir muhabbet. bu arada ben gelen mailleri okuyamaz, okusa da cevap yazamaz bir halete düştüm. cankurtaran yok mu.
sonra rüyam bitti mi, hiç biter mi. kızla, mazur görün alışkın olmadığımdan yabancılaşmış bir şekilde kızla dedim, orta amerika'da mukim kızımla salıncağa bindik, kızımla hızımızı alamadık lunaparka gittik. luna parkının etrafında birtakım gayrımeşru çocuklar tahterevallilerle çarpışan arabalarla felan meşgul oluyordu. kızımın anası olacak kadın, durmadan yazı yazıyordu. beni beni beni özlüyordu durmadan. yok artık dedim, giderken beni özleyeceğini hiç düşünmedin mi, aklının ucundan bile geçmedi mi, dedim; geçti elbette, hem ben özlemiyorum ki, merak ediyorum sadece, dedi; aşkımız bitti.
siz pazar günlerini çeşitli alışveriş merkezlerinde filan geçirirken ben bir mesaj attım. izmir'de, denizi izleyebileceğim, önümden arabaların insanların geçmeyeceği, yağmurdan korunabileceğim, yağmuru ve denizi birlikte izleyebileceğim bir mekan önerebilecekler miydi bana, diye. cevap veren olmadı.
dün akşam buraya harika bir şair adam geldi, tanıdığım herhangi bir kimse onu benim kadar sevmedi. tanıştık. eyvallah, dedi sıklıkla ve dikkatimi çektirircesine. dikkatimi meğer yanlış yere park etmişim, tanrı dikkatimi dağıttı ve memurlarını dikkatimi yanlış park ettiğim bölgeden çektirerek bana ceza kesti; dedi ki, bir daha götü, pardon, dikkati toplayamayacaksın. sonra şair abi birkaç şiir okudu. ben bira filan taksim ettim midemin sağ ve sol çeperlerine.
tanrım biraz olsun beynimin kıvrımlarında olsun takat bırakmaz mısın, ne biçim tanrımsın, sana inandım sana güvendim. iyilik yapmayı emrettin, tuttum; azgınlığı ve fenalığı yasakladın her cuma, uydum. daha ne yapaydım. daha nen olaydım sevgilim senin.
mediha şen sancakoğlu'nun şark ettiği dertliyim ruhuma hicranımı sardım da yine adlı meyan kökü bu saatlerde her gün ruhuma iri gelir. birleşik şeyleri seviyorum sanırım, makamlar dahil. her günüm leyla.
kadınlar tanrının kol düğmeleridir.
dağlar tanrıçalarımızın kalçalarıdır.
busaatlerde hergün durdum. dün akşamdan bıraktığım bir elmayı, üzerinde türemiş, kabileler ve klanlar halindeki bakterilere aldırmaksızın yiyebilirim, nitekim israfı sevmem. bunu bugüne kadar defalarca yaptım, ve bugün de ölmedim anne. yazılarımda -sizi uyarmak zorundayım- yoğun biçimde ve anlamda atıf bulunur. ki onların yazılarıdır ki kayıkçı'ya atıf yapmadan yazılamasınlar, buyurdu derdest dedem.
başta anlatmaya giriştiğim rüyama dönecek olursak, kızım ve annesiyle mutlu bir sona doğru yoga yapıyorduk son gördüğümde.
sonra rüyam bitti mi, hiç biter mi. kızla, mazur görün alışkın olmadığımdan yabancılaşmış bir şekilde kızla dedim, orta amerika'da mukim kızımla salıncağa bindik, kızımla hızımızı alamadık lunaparka gittik. luna parkının etrafında birtakım gayrımeşru çocuklar tahterevallilerle çarpışan arabalarla felan meşgul oluyordu. kızımın anası olacak kadın, durmadan yazı yazıyordu. beni beni beni özlüyordu durmadan. yok artık dedim, giderken beni özleyeceğini hiç düşünmedin mi, aklının ucundan bile geçmedi mi, dedim; geçti elbette, hem ben özlemiyorum ki, merak ediyorum sadece, dedi; aşkımız bitti.
siz pazar günlerini çeşitli alışveriş merkezlerinde filan geçirirken ben bir mesaj attım. izmir'de, denizi izleyebileceğim, önümden arabaların insanların geçmeyeceği, yağmurdan korunabileceğim, yağmuru ve denizi birlikte izleyebileceğim bir mekan önerebilecekler miydi bana, diye. cevap veren olmadı.
dün akşam buraya harika bir şair adam geldi, tanıdığım herhangi bir kimse onu benim kadar sevmedi. tanıştık. eyvallah, dedi sıklıkla ve dikkatimi çektirircesine. dikkatimi meğer yanlış yere park etmişim, tanrı dikkatimi dağıttı ve memurlarını dikkatimi yanlış park ettiğim bölgeden çektirerek bana ceza kesti; dedi ki, bir daha götü, pardon, dikkati toplayamayacaksın. sonra şair abi birkaç şiir okudu. ben bira filan taksim ettim midemin sağ ve sol çeperlerine.
tanrım biraz olsun beynimin kıvrımlarında olsun takat bırakmaz mısın, ne biçim tanrımsın, sana inandım sana güvendim. iyilik yapmayı emrettin, tuttum; azgınlığı ve fenalığı yasakladın her cuma, uydum. daha ne yapaydım. daha nen olaydım sevgilim senin.
mediha şen sancakoğlu'nun şark ettiği dertliyim ruhuma hicranımı sardım da yine adlı meyan kökü bu saatlerde her gün ruhuma iri gelir. birleşik şeyleri seviyorum sanırım, makamlar dahil. her günüm leyla.
kadınlar tanrının kol düğmeleridir.
dağlar tanrıçalarımızın kalçalarıdır.
busaatlerde hergün durdum. dün akşamdan bıraktığım bir elmayı, üzerinde türemiş, kabileler ve klanlar halindeki bakterilere aldırmaksızın yiyebilirim, nitekim israfı sevmem. bunu bugüne kadar defalarca yaptım, ve bugün de ölmedim anne. yazılarımda -sizi uyarmak zorundayım- yoğun biçimde ve anlamda atıf bulunur. ki onların yazılarıdır ki kayıkçı'ya atıf yapmadan yazılamasınlar, buyurdu derdest dedem.
başta anlatmaya giriştiğim rüyama dönecek olursak, kızım ve annesiyle mutlu bir sona doğru yoga yapıyorduk son gördüğümde.
27.05.2011
o bana bin tane cümle kurmuştur. ben ona yüzbin tane cümle kurdum sanrısıyla, söylediğimi sanıp, beşyüz saattir susuyorumdur, ve o benden bin saattir cevap bekliyordur.
ben ona cevap verdiğimi zannedip.
gece ayın altında saatlerce oturduk ve denizi seyrettik.
gece ayın altında saatlerce oturduk ve şarkı söyledik.
susmaya devam ediyorumdur.
ben ona cevap verdiğimi zannedip.
gece ayın altında saatlerce oturduk ve denizi seyrettik.
gece ayın altında saatlerce oturduk ve şarkı söyledik.
susmaya devam ediyorumdur.
26.05.2011
tenzil-i rütbe
tatar çölü'ndeki herif gibi oturuyorsun. bu her yerde böyle. seni yüzlerce kişiyle sıraya diziyorlar. hep bir ağızdan bağırtıyorlar, ezberletiyorlar. sonra koluna rütbe takıp yükseltip emrettiriyorlar, küfrettiriyorlar. bu böyle mesela. "tenzilel aziz-ir-rahim" (yasin suresi, 4. ayet.) önce tabldotunu kendin sıraya geçerek alıp mideni doyurup sıraya geçerek bırakırken, sonra masan değişiyor, yemekler sana gelmeye başlıyor. önceki halde yoğurt fiks iken şimdiki yerinde yoğurt ve salata fiks oluyor, menü masaya göre güncelleniyor. yukardan, klimalı eğreti odadan bakmaya başlıyorsun. azarlıyor azarlıyorsun. bu iki mesela. tatar çölü'ndeki herif gibi bekliyorsun. bu kitabı birine hediye etmiş bulunuyorsun, okumuyor. ben size bir şey diyim mi ben, o kitap hakkaten okunmaz. okuyabilene, yılmadan yıkılmadan okuyabilene, bitirebilene aşk olsun. hayat da mı öyle yoksa, bir süre okuyor okuyor merakla heyecanla okuyorsun, sonra bi bakıyorsun hep benzeri bir döngü, sonra sıkılmaya başlıyor ve 'sanırım gerisi de aynı' deyip kitabı kapıyor ve hayatına! dönüyorsun.
senin o baban var ya hani her sabah üniformasıyla evden çıkarken seni öpen, düğünlerde çaktırmadan gerdan kıran, oğlu sünnet olurken içi sızlayan, sen banyodan çıkınca saçlarını kurutan, işte o baba üniformasını takıp işine! gidince, onlarca kişiye küfretmeye kitmiş oluyor. küfredip sövüp sayıp saydırıp, sağ baştan saydırıp, akşam eve senle aynı masada karnını doyurmaya geliyor, elinde bir adet cocostar, sana almış.
yani demem o ki bırak bu işleri (sahi bu cümlede ne ço kanlam var)
güneşin altında oturduk ve denizi seyrettik.
güneşin muadili bir gece nimeti olmalı, ay güneşin yerini tam olarak tutamıyor. yıldızlar desen aynı. neyi koyacağız gündüzdeki gündüz eki güneşin, gecedeki adına/yerine.
güneş battıktan sonra oturduk ve denizi seyrettik.
sonra sonra oturduk ve denizi seyrettik.
"I knew these people, these two people. They were in love with each other. The girl was very young, about 17 or 18 I guess and the guy was quite a bit older. He was kind of raggedy and wild. And she was very beautiful , you know. And together they turned everything into a kind of an adventure. And she liked that. Just an ordinary trip down the grocery store was full of adventure . They were always laughing at stupid things. He liked to make her laugh and they didn’t much care for anything else because all they wanted to do was be with each other. They were always together and he, he loved her more than he ever felt possible. He couldn’t stand being away from her (ah) during the day when he went to work. So he’d quit just to be home with her. Then he got another job when the money ran out. And then he quit again. But pretty soon she started to worry."
elleriniz bazen unuttuğunuz bir şeyi sırf parmaklarınızın birbirini takip alışkanlıklarından faydalanarak hatırlayabilir. bu doğal.
tatar çölü'ndeki herif gibi oturuyorsun. bu her yerde böyle. seni yüzlerce kişiyle sıraya diziyorlar. hep bir ağızdan bağırtıyorlar, ezberletiyorlar. sonra koluna rütbe takıp yükseltip emrettiriyorlar, küfrettiriyorlar. bu böyle mesela. "tenzilel aziz-ir-rahim" (yasin suresi, 4. ayet.) önce tabldotunu kendin sıraya geçerek alıp mideni doyurup sıraya geçerek bırakırken, sonra masan değişiyor, yemekler sana gelmeye başlıyor. önceki halde yoğurt fiks iken şimdiki yerinde yoğurt ve salata fiks oluyor, menü masaya göre güncelleniyor. yukardan, klimalı eğreti odadan bakmaya başlıyorsun. azarlıyor azarlıyorsun. bu iki mesela. tatar çölü'ndeki herif gibi bekliyorsun. bu kitabı birine hediye etmiş bulunuyorsun, okumuyor. ben size bir şey diyim mi ben, o kitap hakkaten okunmaz. okuyabilene, yılmadan yıkılmadan okuyabilene, bitirebilene aşk olsun. hayat da mı öyle yoksa, bir süre okuyor okuyor merakla heyecanla okuyorsun, sonra bi bakıyorsun hep benzeri bir döngü, sonra sıkılmaya başlıyor ve 'sanırım gerisi de aynı' deyip kitabı kapıyor ve hayatına! dönüyorsun.
senin o baban var ya hani her sabah üniformasıyla evden çıkarken seni öpen, düğünlerde çaktırmadan gerdan kıran, oğlu sünnet olurken içi sızlayan, sen banyodan çıkınca saçlarını kurutan, işte o baba üniformasını takıp işine! gidince, onlarca kişiye küfretmeye kitmiş oluyor. küfredip sövüp sayıp saydırıp, sağ baştan saydırıp, akşam eve senle aynı masada karnını doyurmaya geliyor, elinde bir adet cocostar, sana almış.
yani demem o ki bırak bu işleri (sahi bu cümlede ne ço kanlam var)
güneşin altında oturduk ve denizi seyrettik.
güneşin muadili bir gece nimeti olmalı, ay güneşin yerini tam olarak tutamıyor. yıldızlar desen aynı. neyi koyacağız gündüzdeki gündüz eki güneşin, gecedeki adına/yerine.
güneş battıktan sonra oturduk ve denizi seyrettik.
sonra sonra oturduk ve denizi seyrettik.
"I knew these people, these two people. They were in love with each other. The girl was very young, about 17 or 18 I guess and the guy was quite a bit older. He was kind of raggedy and wild. And she was very beautiful , you know. And together they turned everything into a kind of an adventure. And she liked that. Just an ordinary trip down the grocery store was full of adventure . They were always laughing at stupid things. He liked to make her laugh and they didn’t much care for anything else because all they wanted to do was be with each other. They were always together and he, he loved her more than he ever felt possible. He couldn’t stand being away from her (ah) during the day when he went to work. So he’d quit just to be home with her. Then he got another job when the money ran out. And then he quit again. But pretty soon she started to worry."
elleriniz bazen unuttuğunuz bir şeyi sırf parmaklarınızın birbirini takip alışkanlıklarından faydalanarak hatırlayabilir. bu doğal.
19.05.2011
17.05.2011
16.05.2011
mevsiminizi nasıl alırdınız
malum, tarla kuşları epeydir seslenmekteler. akşamüstleri biraları çağırıyor. aracısız sohbeti çağrıştırıyor karışık renkli eski bir arkadaşım. hava çok güzel ve bir balkonum bile yok. bilirsiniz dik dörtgen otellerin balkonları olmaz. hatta pencereleri bile açılmaz kimisinin, malum intiharlar otel pencerelerinde sanırım meşruiyet kazanır. ya da geçmişten günümüze böyle ilerlemiş.
malum, tarla kuşları epeydir seslenmekteler. akşamüstleri biraları çağırıyor. aracısız sohbeti çağrıştırıyor karışık renkli eski bir arkadaşım. hava çok güzel ve bir balkonum bile yok. bilirsiniz dik dörtgen otellerin balkonları olmaz. hatta pencereleri bile açılmaz kimisinin, malum intiharlar otel pencerelerinde sanırım meşruiyet kazanır. ya da geçmişten günümüze böyle ilerlemiş.
13.05.2011
ben tv izlemem efendiler. bu bir övünç kaynağı asla değil ama son onsekiz aydır tv karşısında -buna maçlar da dahil- bir defada toplam bir saatten fazla durmuşluğum yoktur, bir süre daha da olmayacak. ama izlemiyor olmak bilmemeye mani değil. malum, gündüzleri itibarıyle sosyal bir varlığım. anlatıyorlar duyuyorum. facebook diye bir sergi alanı var, izliyorum. kurtlar vadisi dizisinden haberdar olduğumdan bu yana -ki nerden baksan altı yedi seneye dayanır geçmişi- dilegetirdiğim bir tespit var, ama özellikle son dönemde -ki nerden baksan üç senelik geçmişi var- ayyuka çıktı ve ben bu tespitten dolayı dizilerden iyice nefret eder oldum: arkadaşlarım, sosyal ortamımdaki paydaşlarım, güzelim türkülerimizi şarkılarımızı dizilerden öğreniyorlar. kurtlar vadisi bunun temelini atan dizi oldu ve gerisi geldi. elbette bu durumu dizi furyasının en iyi yönü olarak değerlendirmemiz mümkün, ama ben bir yandan da kıskanıyorum bunu. ben öğretseydim keşke, filan diyorum. misal, bir fırtına tuttu bizi, adlı türkü elveda rumeli'den sonra yayılınca ne kıskanmıştım.
şimdi şu sahneye geçelim. daha öncelerde burada bahsettim, bazı sabahların tam da "evlerinin önü mersin" türküsünü söylemelik sabahlar olduğundan. bu türkünün, bu ısparta zeybeğinin müthiş olumlu bir havası var, ve birlikte söylemeye o kadar uygun ki, bir dizi senaristinin/yönetmeninin bunu düşünmüş ve uygulamaya geçirmiş olması harika bir şey. bu bakımdan, şu an tv kanallarında fink atan dizilerin hiçbirinin gözümde zerre hükmü ve sahnesi yok ama bu sahnenin çekilmiş olması, masada papatyaların bulunması, kızın çok nadir anlardaki oyunculuğu ve bakışları, kızın şarap çocuğunsa rakı içiyor olma ayrıntısı, çocuğun da kızın da bu topraklardan olduklarını belirtir tipleri olması, türkünün iyi icra edilmiyor olsa da düete uygunluğunun vurgulanmış olması, deniz manzarası, ve alkol. güzel şeyler bunlar. biz buna benzer bir sahneyi daha geçen yaz çektik, hatırlıyor musun. bazı anlar unutulmaz bilirsin. bilir misin.
bir aşağıda ise yine bir diziden olduğunu duyduğum müthiş bir yorum var. sözler alakadar etmez, müzik her daim asıl.
yani diyorum ki kötü şeylerin iyi özelliklerinden yararlanmayı bilmek lazım. mesela bana diyorlar ki; bu kadar insanla nasıl arkadaş olabiliyorsun. bana diyorlar ki; sen oportunistsin. diyorlar ki; hiç çaktırmıyorsun, hatta inanamıyorum bile ama bu kadar farklı özellikte insanın seni aynı anda sevebiliyor olması bana yapmacık olduğunu ya da ilişkilerinde samimi olmadığını gösteriyor. buna benzer, bu minval üzre şeyler işte. anladınız siz.
işyerinde aktif biri olduğum için, her türlü hareketi ve oyunu rahatlıkla sezebiliyorum. kim kimin kuyusunu kazıyor, kim kiminle nerede ne yapıyor, gibi. elbet ben de kendimce hakettiğini düşündüğüm insanların kuyularıyla meşgul oluyorum zaman zaman, ama benim asıl merak ettiğim şey orayı kazınca oradan su kaç metrede çıkacak, bir nevi artezyen taraması, bir nevi petrol araştırması. bu da değil mesele, ufalıyorum biliyorum, gel iki çift lafın belini kıralım desem gelmezsin, bunu da,. da da dan dan dan. niye mi peki farklı onca kadından hoşlanıyor, ve farklı onca erkekle arkadaşlık yapıyorum. her türün, her cinsin, her familyanın çiğliğini ölçmek ve bunu gözlerimle tespit etmek için. hayatım tespit ve fark etmek üzerine kurulu. kuyuyu kazıyorum, su çıkana kadar kazıyorum, bu esnada oraya güneşten ve yağmurdan korunmak üzere bir çardak dikiyor ve altında oturuyorum. sonra, suyun mineralojik analizini yapıyor, sertliğini, pH'sını, rengini, kokusunu, vs. ölçüp biçip onu kendi halinde akmaya veya benimle birlikte bir kaba dolmaya davet ediyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

