ama arkadaşlar iyidir



30.10.2011

bugün, kilometrelerce koşmak istedim. bunu çok istedim.
kimseler beğenmiyor ama içmemiş halimi ben beğeniyorum, ama kendi kendimeyken. iki haftadır haftaiçi içmeme haline alıştık sayılır, şimdi sırada içmemiş ve içmezken birileriyle yüzyüze oturup konuşma talimleri var. son sekiz on senedir yaptığım bir şey değil bu, çok nadir, arada gelişinegüzel kaynattığım bir durum. önceden, beraber içmek için arkadaş aramak amacıyla açmıştım bu blogu, şimdi beraber içmeyebilmek için arkadaş arıyorum. gönüllüler toplansın. volunteer. ilk zamanların suskunluklarına, sıkılmış ve her an kalkıp gidecekmişim gibi duruşlarıma tolerans gösterebilecek adaylar, buna gönül koymayacak, alınmayacak, darılmayacak adaylar, haydi şimdi bütün eller havaya.

otoban kenarlarında geceleri arabanın farlarıyla ancak fark edilecek yalnız adamlar görürsünüz. bu adamlar nerden gelmektedir ve nereye giderler. arabanın farının kendisine teğet geçişiyle bir an var olur bu adamlar, sonra bir sonraki araba farına kadar karanlıkta kaybolurlar, ve sonra tekrar tekrar.

içmediğim zaman enerjim yerinde oluyor. akşam mesela, çıkıp dolanasım geliyor. hazır ehliyetime de kavuşmuşken izmir'i dolanayım istiyorum. kemalpaşa'ya gittim bugün. kahvehanede oturup koca adamları dinledim çaktırmadan. hocam dedi kahveci çırağı bana, fark etti diğerlerinden farklı olduğumu, bunu hitap ederken sergiledi. bir de at yarışı oynamayı öğrenebilsem, bir de iddaa oynamayı öğrenebilsem, o zaman tam bir halk adamı olur muyum. içmedim ya ben şimdi, aralarınızda beni tanımayanlar bundan bu kadar üstüne basarak bahsedişimi farklı ego kırıntılarına yorabilir, hiç yormasınlar ve yorulmasınlar lütfen, izmir'de dolanmaya mı çıksam, bazen yalnız yapılan şeylerin tadı olmaz, bu da onlardan biri olurdu gerçekleştirseydim. pekala saatlerce dolanabilirim tek başıma, kitapçılara alışveriş merkezlerine girip çıkıp insanları izleyebilirim, rahatlıkla karnımı doyurabilir, biralarca içebilirim, ama her zaman olmuyor, artık olmuyor. olmasın da zaten.

sakallıyken güzel bir adamdım, yakışırdı. kimi insanları hep üniformalarıyla görmeye alışırız da sivil halleri bize garip gelirdi ya, benim de sakalsız halim garip gelirdi, şimdi iki gün tıraş olmasam garip gelir, nerden nereye tanrım, saatler buna bir saat alındı.

halbuki ben bu şekilde hayatı tatlı tatlı çiğniyordum, doymaya varır gibi ağır aksak aheste çiğniyordum, birden taş çıkınca irkildim, bütün yediğime yiyeceğime pişman oldum, küfrettim. hayattan seken taşı çiğneyince, bu duygu işte bir yazar olsam anlatacağım duyguydu, ama vazgeçtim.

29.10.2011

her şey ne kadar hoş. ve şimdi gece vardiyasında çalışacak adamların seslerini işitiyorum açık olan duman penceremden. ne hoş, ben de bir vakit gece vardiyasında bulundum. o vakitler aynı vardiyayı döndüğümüz bir arkadaşımın çok güzel bir sözü olurdu sabah sekiz altı çalışanlarını gördüğünde, "biz çıkıyoruz, insanlar! işlerine geliyor"
ikinci baskıya önsöz

merhaba meyler, nasılsınız? gönlüme kurduğum teleferiğin şarjı bitti, tükendi, çalışmıyor, bakım şart. gözlerime hidroelektrik şart. hayran olmak istiyorum. bu hayat yörüngesiz ilerliyor dedim sarı'ya, o da ona benzer bir şey söylemişti öncesinde. ne düşünüyorsun? duble ve buzsuz lütfen.

bugün kendime bir oda lambası [masa lambası ile köşe lamba arası] aldım, ampulu olmasa da mutluyum. bugün kardeşim geldi, evet benim bir kız kardeşim var. bugün soyadaşıma ait bir kitap aldım, ayrıntı yayınları'ndan çıkmış, sabırsızlanıyorum göz atmak için. bugün getirmiyor seni bana, kısa kalıyor geceler. bugün sarı'yla eşzamanlı olarak mınısiki ve mınasoku küfürlerini icra ettik. bugün sigarayı azaltmadım. bugün gece gördüğüm rüyanın etkisiyle geçti, haftaiçi içki içmemek güzel bir şeymiş. bugün facebook profilindeki arkadaş listemi şöyle bi kolaçan ettim, deprem ve terör sonrası profilini siyah çapraz bağlı kordelalayan arkadaşları mimledim. bugün facebook profilindeki arkadaş listemi şöyle bi irdeledim, cumhuriyet bayramı münaasebetiyle milliyetçi duyguları kabaran ve profiline atatürk ve bilumum buna benzere dair fotoğraflar koyan arkadaşları işaretledim. bugün dışardayken insanların ve özellikle kadınların giydikleri ayakkabılara göz gezdirdim, her şeyi anlatıyor olabilirlerdi. bugün birkaç umudu birden tükettim. bugünlük bu kadar yeter.
"some dance to remember, some dance to forget"

dans etmek güzeldir

Dirty Dancing - Time of my Life ( Final Dance - 1987 ) from Alan Lin on Vimeo.

26.10.2011

türk kahvesi. içerisi çok sıcak. ain'T no sunshine when he's gone şeklinde söyleyen var mı aranızda. tracy chapman da kız gibi mübarek. suat sayın türkiye'nin tracy chapman'ınıdır. her akşam türk kahvesi yapmakta pek sakınca görmüyorum, dolu fincana üç çay kaşığı kahve, iki küp şeker, şekersiz içmeyi beceremediğim için hayıflanmakta beis görmüyorum. şüphesiz ki allah mutluluk, huzur ve sükunetin yanında terörü depremleri ve doğayı yaratmakta sakınca görmemiştir. üst komşularımız hilti benzeri bi aletle yukarıdan aşağı doğru delim yaptıklarında insanın dişinin içine o ciyaklayan aletten sokmuş gibi oluyor ailemizin varsa eğer dişçisi. allah için buddy guy'ı severim, sevimli bulurum, tanısa o da beni severdi eminim. tanısan sen de beni severdin, hatta belki tanıdın ve sevdin. sevmesen ölürdün, sevdin onu öldün, sevmesen ölürdün ama sevdin, yine öldün. bang bang my baby shot me down. sağ burnum tıkalı, sinüslerime de bi halel geldi sanırsam. bugün müdürüm, sen beni hiç dinlemiyorsun, dedi, yüzüme bakıyorsun ama anlamıyorsun, dedi. "ve sen, şiir sevmiyorsun." dedim, anlamadı.

yaylı tambur göğe uzatılmış bir paratoner gibidir, yağmuru ve şimşekleri üstüne çeker. mızraplı tambur ise gıdıklanarak çalınmalıdır, gıdıklarsın ve gülmez, ağlar. mızraplı tambur bir kadına masturbasyon yapar gibi çalınmalıdır, o zaman belki daha çok sevilir, sevinir, aşık filan olunur. yaylı tambur, kadın balkondan saçlarını uzatmış da senin onlara sarılıp yukarı tırmanmanı bekler gibidir, masaldaki gibi. hayat ne de çok masallardaki gibi.

hayat ne de çok iplemiyor masallarda göğe uzanan ipi. ben çamaşır asarım mandalları dişlerimin ağzına sıkıştırıp. ıslak çamaşırlar rüzgârlı havalarda en iyi kuruma potansiyeline sahiptir. norah jones'dan ziyade jacqui naylor dinlemeyi tercih ederim, i'd rather dance with you than talk with you, hayattaki en büyük düsturlarımdan olmakla birlikte. ben içmiyor muyum sanki bu kadar istemek.

şimşekleri üstüme çekmeyi sevmem. ben istiyor muyum sanki bu kadar içmek, içimde değil napiim. hiç de içimde değil yemin ederim. hemşinli de değilim. ne bileyim. bilyem oldu mu hiç. anytime she goooes away. gooose. loose.

i know, i know, i know, i know...

25.10.2011

"kurda kuşa akıl sordum; dediler vazgeç.
binboğa'nın kızıdır o, sana ne gerek?
bir göründün, bir yok oldun serap misali.
dere tepe demem güzel, ararım seni"

odama sekiz on kadar sarı ampul almam lazım. her yer karanlık. her taraf aydınlık olsun istiyorum. en azından istediğim zaman loşlaştırabileyim. hatırlıyorum, osman'la hurda topluyorduk, inşaatlardan yerlere düşmüş çivileri çalıyorduk, ağır çekiyordu ama demirin kilosu çok ucuzdu. en iyi parayı aluminyum ve bakır yapıyordu, onlar da çok hafif çekiyordu, topla topla para yapmıyordu. ben dönem dönem hayatımdan herkesi çıkarmak isterim, özellikle kadınları. dönem dönem haftaiçi içmeme kararı alırım, o zaman geceleri hiç uyumasam keşke diye dilek tutarım. saatlerce konuşarak oturabileceğim bir kadın olsa diye hayal kurarım, gel gör ki ben saatlerce konuşamam, sıkılmam o ayrı mesele, ama konuşarak oturamam. ibret-i alem olsun diye şu mesajı saklıyorum, "ayıkken hiç konuşmuyorsun ve insanın canını sıkıyorsun sanki zorla gelmişsin gibi yanıma" kulağıma küpe olsun istiyorum lakin kâr etmez ahım sen gülizâre, onulmaz işler güzelim, dilde bu yâre. olsam da geçmem, bin pare pare, sevmiş bulundum güzelim, gayri ne çare.

hadi bakalım şarkılar türküler yan cebime.

23.10.2011

insanları birkaça ayırırım. bu, sözgelimi, gündüzün kıymetini bilenler ve bilmeyenler olmak üzere mesela ikiye, şeklinde olabilir. bazı insanlar ayrılamazlar, ayrılmakta zorlarlar, o zaman en küçük ortak bölen bulurum bi tane, ona göre bir şeyler ayarlarım. ne bileyim ben.

are you lonesome tonight?
bilerek yere bıraktığım bir nar tanesini gören karınca kabilesi seferberlik ilan etti.

bugünden itibaren biraz daha düzenli bir hayata geçmeye ne derim. daha az alkollü, daha az sigaralı, bilmem ki nasıl olur. bugün sabah yedi sularında kendimi üşümüş buldum. şöyle bir çevreme bakındım, bir arabanın arka koltuğunda büzüşmüş yatıyordum, ve işe yetişmem gerektiğini hatırladım. dün öğleden sonra gibiydi, arkadaşımla buluştum, çay kahve derken akşamüzeri oldu ve vaktin geldiğini anladık. arkadaşlar geldiler, kalabalıklaştık, içimin dalgaları da kabarıyordu giderek.

madem ki öleceğiz, son bir kez öpseydim seni.

saatler klasik bir alsancak gecesini işaret ediyordu. onikiye yaklaştığında yanımızda bulunan dişil bir arkadaşı otobüs durağına bıraktım, eril duygularım keskindir, bazen kullanırım, babam yörüktür. sonra o grubun yanına geri dönmek istemedim ve karısıyla birlikte oralarda olduğunu bildiğim bir iş arkadaşımı aradım. onlarla gece keyifleniyordu. ve nitekim oralardaydılar, yanlarında bir çiftle birlikte. beni severlerdi, ben de onları severdim. anlaşılmıştı, gece uzun olacaktı. uygun bir mekan için dolanmaya başladık. sahi insanlar nasıl eğleniyorlardı böyle ortamlarda, bunun benim için pek önemi yoktu aslına bakarsan. içki içiyordum, müzik dinliyordum. dario moreno'nun dediğine göre hatıralar hayal olmuştu. ... yalnız şöyle bir yanlış yapmıştım, normalde planıma göre çoğunluk haftasonlarında yaptığım gibi gece otelde kalacaktım ve sabah erkenden işe dönecektim. ama o akşam, yani dün, muhabbet uzayınca hesapsız gelişti işler. arabayla çıkmıştım, ehliyetimi kutlamak adına, ve gece bardan çıktığımızda saat dört olmuştu, o kafayla arabaya binemezdim, sabah işe yetişmek durumunda olduğumdan dörtten yediye kadar otele para vermek anlamsız olurdu. ben de arabada yatmayı tercih ettim. sabah yedi gibi üşümüş bir şekilde telefonumun alarmını dinlerken kendi kendime güldüm. iyi ki normal bir yere park etmiştim de çekici filan arabayla beni alıp götürmemişti.

21.10.2011

bazı güneşler gözleri yaşartıyor öğle araları, rüzgârın da bundaki katkısı ihmâl edilemez elbette. hatırlıyorum, devlet memuru olan annemle babam öğle araları eve yemeğe geliyorlar, annem sabah erkenden kalkarak hazırladığı yemeği ısıtmak üzere ocağa koyduğu sırada babam -devletin pantolonu kırışmasın için- pijamasının altını giyip radyoyu ayarlıyor. bu her öğle arası böyle, kardeşimle biz de kural koyucularımızın bir saatliğine dahi olsa eve gelmiş olmalarının verdiği rahatsızlıkla birlikte aç olmadığımız halde sofraya oturtulma zorunluluğuna boyun eğiyoruz. yemek hazır oluyor, epi topu bir saatlik araları var, hızlı hızlı yendikten sonra, babam köşeye çekilip kahvesini bekliyor. annem bir taraftan kahveyi ocağa koyup bulaşıkları yıkamaya başlıyor. mutfakta annemin pratikliğini aldığımı düşünüyorum, lezzetini alamamış olsam da. radyo dinleyerek kahvesini bekleyen katıksız babamdan da bir beklenti tipi aldığım muhakkak, malum hazıra dağlar dayanmaz. bu böyle sürüyor ben onbir yaşıma gelene kadar. sonra soluğu bir başka kentte alıyorum, ciğerlerim ondan sonra dağlanıyor.

fizy, iyi bir imkân. bu aralar sevdiğim bir şarkıyı aratıp çeşitli coverlarını dinliyorum. kimileri bilir, iyi bir cover kadar önemli az şey vardır şarkılar aleminde. love will tear us apart'a taktım mesela bu akşam. eskişehir'de apartlar meşhurdur, öğrenci şehri diye anıldığından fırsatçı bir takım müteşebbisler apartmanlarını apart dairelere bölmüşler ve öğrencilere pazarlamışlardır bol bol. bir apart işletmesi açsaydım adını love will tear us apart koyardım pekala.

18.10.2011

"martılarda . düşünmek . seni . bana . getirmez ki"

14.10.2011

Kulakliklarda Dalgalanan Duetler                                                                                                            

Hayatim duet ugruna. Her bulusmamiz son bulusmamizmis gibi olurdu muhtemelen, sonra bir gun o sonu gercekten bulurduk. Bir otobus caminda atlar otluyordu kafalarini one egmis. Atlarin asil hayvanlar olarak taninmasi -hayalleri yikmak istemem- onlarin bir cit icinde topluca sakince durmalarina; ya da; sirtlarinda slip don giymis kamcili bir adamla kilometrelerce insanin bagiris cagirislari esliginde kosmalarina; mani degil. Topraklar surulmustu, hala atlara kosulan pulluklarla mi suruluyor tarlalar, hic sanmam. Saban belki ama atlar, hayir, yeni nesil traktorler var, Massey, Steyr, John Deere, felan.

Toprak sahi ferahlamis midir ya da ne hissetmistir surulunce, ardindan sulaninca, tekrar ekilince; icindeki bortu bocegi aciga cikarinca ve gunesle havayla bulusunca. Bir kadini sevismegi buna benzetsene benim icin. Baharda yine gelene, yesil filiz verene kadar benzet, bahset. Ayaklarimiza camur bulassin.

Ondan sonraki birkac gun Tokyolu Kiz'li gunler basladi. Tokyo'yla hic alakasi yoktu ama bana kalirsa tam bir Tokyolu'ydu, Tokyo'ya hic gitmedim, bilmiyorum. Bana hayatta nereleri gordugumu sordu, ben de fazla uzatmayarak hayat haritami kusbakisi cizdigim defterim uzerinden belli basli yoreleri anlattim, zaman zaman guldu bana. Tokyo'da, manyetik etkiyle temassiz sekizyuz km. hizla yol alan trenin tepesinde gidiyormusum hissi uyaniyordu o guldugunde. Hayatin, benim henuz gormedigim tepeleri ve duzlukleri de oldugunu soyledi, bense buna biraz kotu bir cevap verdim: en cok merak ettigim tepe ve duzluklerin onda oldugunu ve gercekten de gormeyi cok istedigimi, soyledim. Acemice bulmus olmali, nihayetinde benden cok dunya gezmis olmaliydi, olgundu, sesini cikarmadi, isterik kahkahasindan bir bulut biraksa vicdanim rahatlayacakti, yapmadi. Aslinda onun anlattigi pek cok kasabayi gezmistim ancak icine yuvarlanmaktan kendimi bir turlu alamadigim o icki sisesindeki yalnizligimi kafeslemekten baska bir ise yaramadigini, soylemekten utanmistim. O an o kiza ihtiyacim vardi ve gitmesini istiyordum.

Sonraki birkac gun tumuyle Tokyolu Kiz'la gecti. O bana kendi Tokyo'sunu anlatti, how to disappear completely adinda bir brief okudu, ben sorularimla sacmaladim, sususlarimla sirittim. Aslinda o da yalnizlik cekiyordu ve ben bunu bilmeyip hep kendi yalnizligimi sunuyordum ona, halbuki belki onun battigi keder benimkinden daha derindi, kot farkindan dolayi mi anlayamiyordum ben bunu, yoksa kitliktan mi. Tokyolu Kiz, dunyanin uzerine bagdas kurmus ve bir elinde lolipop diger elinde haslanmis misir kocani, halksiz bir koye gidecek, tuzsuz bir koydan gececek bir dolmus bekliyordu. Koy garajindan carptigim bir dolmusla onu almaya geldigimde, deli oldugumu bilip bilmedigimi soruyor; gozlerine baktigimda, "seni oldururum" diyordu. Sonra ilk cumleyi kurmak icin uygun bir yer kolluyorduk, biz her cumleyi her yerde kuramiyorduk. Onun baslangici yoktu, sonu da olmayacakti. Benim baslangicim vardi ve sonuma yaklastigimin belirtilerini de yakinimda hissediyor, yakinlarim tarafindan uyariliyordum. Onun yakini yoktu, ben ona yaklasmayi cok istedim. Icinde bulunmayi cok istedim. Sonra bana bir harita verdi, haritada bir nokta atisi yapti, noktaladi.

Duetler kulakliklarda yankilanirken yanimdan yol suruleri geciyordu ve karabatakliklar.
iki sene aradan sonra ehliyete kavuşmak, sık rastlanan bir şey olmasa gerek :) rakıya batırıp ıslatmak gerek :)

12.10.2011

Bi esegim olsa adini Zarife koymakta pek sakinca gormezdim. Ama kedi zor, kediye isim vermekte epey zorlanir, karar veremezdim. Dunyanin butun ciceklerini diyorum. Gecen ay bu zamanlar yine sakin dolunay. Aylar ortalama yirmidokuz gunde bir isim degistirirler. Bi herif vardi ben burdayken is cikisi bara geldigimde takimelbisesiyle gordugum, hep her gorurdum, hatta bi keresinde tartismistik tabure dalasi yapmistik, o bar kapandi ve ama o herif yine burda is cikisi kravatiyla, demek ki barlar acilsa da kapansa da ayni tip yerlerden hoslaniyormusuz ya da ayni kultur katinda oda tutmusuz, yine sevmezdim o herifi, bana kendimi gosterdiginden degil, benden huysuz olmasin ama huysuz oldugundan sevmezdim. Bilmiyorum, yine de oynar misin benimle. Paragraf yapamadim ama dunyanin butun satirlarinin ebesini atlayabilirim istersem, biliyorum. Dunyanin turlu huylari var, insanoglu sadece ve sadece cig sut emdiginden oluyor tum bunlar, pastorize dedigimiz sut de bir cesit cig sut degil midir, devam mi ediyoruz yani cig sut emmeye. ... Aranizdan pek cogu sehir degistirmis hatta babasinin memuriyeti dolayisiyla sehir sehir gezmis ve bunu benim kadar ve benim kadar boyle dramatize etmemis olabilir, aranizdan bazilari yeni yaptirdigi dovmesini gostermeye pek merakli olmayabilir ve aranizdan bazilari bu kic kadar ulkede yaptigi ufak haritasal dalgalanmalari benim kadar ajitasyona maruz birakmamis olabilir, hatta aranizdan bazilari aramizda kacak gocmen olarak istanbul'da sultangazi'de bir evde onbes kisi yasiyor olabilir, anasindan babasindan ve daha onemlisi ulkesinden -adieu mon pays- kopmus olarak; ve ama bu benim, hayatimin bes senesini verdigim bir sehre tekrar dondugumde mavi sincap likorune donmus gibi hissetmeme engel degil.
Koprubasi'nda durdum biraz. Yagmur yagmasina devam ediyordu ince biraz. Koprunun altindan gecen cook sulara baktim, hakkaten de gecmis, gitmisti, gelecek de giderdi bu gidisle, ve ben mideme oturan tomruklarla basbasa bir kereste adam olarak yasamaya devam ederdim. Biraz oturdugum caddede dolandim, biraz bebek sevdim, arkadaslarimin asklarinin meyvesiydi, buna pek gulduk, ezelden beri bu karikocayi severdim, onlar da beni severdi. Sonra yine Del Mundo'ya geldim, le monde, tout le monde, kimin sarkisiydi, carpar be haci. Simdi ben bu telefonla enter yapmaktan aciz oldugumdan satir boslugu verememekteyim. Hayatimda bira icmeye hep kaldigim yerden devam ettim, mutlaka bir yerde kalmis idim. Hayat da oyle iste, cok istedigin halde bazen satir basi yapamiyorsun, yeni bir paragraf acamayabiliyorsun, sonra isler karisiyor, ozellikle birileri sana disardan bakiyorsa onlar icin, onlara gore. Bu, bu blogun cesitli yazmalar ve silmelerden sonraki besyuzuncu postuymus, bu sekilde kutlamis olduk, ilk post'u da senelerce evvel -ikibinbes girisinde- yine bu sehirde yazilmisti. Koprunun diyorum, altindan pek sular. ... Kimse bana sormadi ama ben konustum, dedim ki, ben su an dort gunlugune is icin burdayim, bakmayin yabancisi gibi durduguma, davrandigima, sizler yokken ben burdaydim ve bu sehrin cemaziyulevvelini bilirim, o luletasi dediginiz tasin yapitasini atomunu cigerini bilirim, dedim. ... Bir tabak ince dilimlenmis limon lutfen!

11.10.2011

Eskisehir ve Ben. Tam bir oteller kenti olmus. O cok merak ettigim tren gari yanindaki Olcaylar Otel'e girdim ama ortak banyo tuvalet kullanimi bir yana o plastik terlikleri giymek istemedim, evet o an onlardan tiksindim ve ciktim gittim baska bir otele, otel de oteldi hani, bir cift kisilik yatak ve pencere kenarina bir sehpaya dik konumlanmis iki adet koltuk, odam yedinci kattaydi ve otel dedigin oyle olmaliydi. Hep ahd etmisimdir kaldigim otellerin pencerelerinin manzarasini bugune kadar neden arsivlemedim diye. Bara geldim, barin etrafinda oturan tiplerden birkaci tanidikti. Hala oturuyorlardi. Ben burda kalmis olsam ben de oturuyor olacaktim. Durum vahimdi ve vehim doluydu. Eski zamanlarda -ancient times you know- gittigim ozel -bana has- barlarda karsilastigim guzel kadinlardan ikisi yine oralardaydi. En favori mekanim coktan kapanmisti, kolay mi benim yasamadigim bi sehirde bi barin tutunmasi. Hava, iklim, ekim'in onu dolaylarinda Eskisehir'n tam da boyle kokuyor olmasi cok muhtesemdi. Sehir elbet altyapisal olarak buyumustu, yeni altust gecitler, kopruler, duble yollar ama o degil de artik buranin da bir "barlar sokagi" olmustu. Ve yagmur yagiyordu. Tren garina fazla yanasmadim, oturdugum evin sokagina fazla yaklasmadim, yuregim kaldirmayabilirdi, ama bu ikinci gunumdu henuz, ve iki gunum daha vardi. Sahi, sen benle Eskisehir'e geldin mi hic, biz Eskisehir'I hic bekledik mi, ben garda hic gelmeyecek seni bekledim mi, mesire alanlarina gittik mi. Burasi tam da Haydar'lik bir sehir olmus, onun ilk zamanlari gibi sahici ve bir o kadar lirik, tam Enis Batur'luk bir yer olmus, onun ilk zamanlari gibi girift. Tam benlik bir sehir olmus, oteller ve barlar kenti. Biraz da her zmankinden sinirli ama agresif olmayan bir yagmur, Bodrum nasildir simdi kimbilir. Geldigim barin adi Del Mundo, manasi malum. Buradan ayrilmadan ince son geldigim yer de burasi ve son oturdugum bar taburesi de bu tabureydi. Kaldigim otelin kahvalti salonu terasindan iste bu otellerde en sevdigim sey, her otel bunu onemsemeyebiliyor. Neydi o Kadikoy'deki otelin adi, kahvalti salonu terasindaydi hani, Marmara'yi goruyordun, birkac saksi da cicek. Evet, Eskisehir cakma bir Kadikoy olma yolunda ilerliyor. Yakinda Peyote de bir sube acacakmis, bazilari bilir Peyote benim Taksim'deki gece adresimdir, gunduz Urban'di unutmayalim. Her neyse, simdi biraz icki.

9.10.2011

yağmuru seviyoruz. yağmur beğendiğimiz bir doğa olayı. yağmur bir durum. tanrıyı gözünden vurmaktır yağmura bakmak.

7.10.2011

geceleri uyumayan bir insan olsam, sürekli "uyumayın laaan" diye bağırmak isterdim gecenin tam üçünde, ama geceleri uyumakla meşgul olan bir insanım.

ya da bir gün bir kitap adı duyarsanız, uyumayın laaan olan, bilin ki onu ben yazmışımdır.
geçmişten günümüze, geleceğimize günümüze. bi kız vardı, güzeldi, sanki, ve benimdi. gözlerinde saklı bir 'belki', ve benimdi.

banyonun perdesini açtım, açtım baktım kimse yok yıkanan. bilgisayarımın klavyesine votka döktüm, keglevich, votka likörü diyorum ona ben, bugün karıncalar sarmış ben evde yokken, karıncaları uğurlamanın zamanı çoktan geldi, arkalarından su dökersek ölürler. ver, ver ateşe evimizi, bir iz bırak burda. votkayı, likörü, bu gibi içecekleri pek sevmiyorum. bana acı olacak biraz. biz acıyla emirgan'DA barbut atardık bebeğim, biz hacıyla eskişehir'de mazbut birer tatardık. ilk birayı hızla içerim. nasıl anlatsam, nerden başlasam. yeryüzündeki son aşk adıyla türkçeleştirilmiş bir film ne kadar manidar olabilir bizim için, çok.

önce burunlarımızı tanıştırırız. sonra benim tırtıllarım sana geçer, beraber uyumaya yeltendikçe, uyumadan önce biz. tırtıllarımı seversen aldırmayız.

ejderhalar çıkar ağzımızdan, yavru minik şirin ejderhalar öpünce biz. bi film çekesim, bi mektup alasım gelir. e-mektup, hah, o da ne.

enter tuşunu basılı tutarım hayatımda. gazetelere gez gözdürürüm. tümüyle bizim olur bu dirim. beş öğünü de kahvaltı tadında yaparız. olmadı çay demleriz. sallamayız.

benim yazasım gelmez sonra. sen zaten yazmıyorsundur.

5.10.2011

eylül'de gel mi demişim neyin nemisi, geldi. alakası yoktur bence halbuki. sesame mucho. yerim yer. first we take manhattan bence de. sonrasını tekrar düşünürüz. hele bir el ele değsin. winston box bırakılması gereken bi marka sigarası. eylül'de gel, yok yahu ekim'e sarktı sanki. eylül toparlandı gitti işte, her sene aynı terane, ekim filan da gider bu gidişle. aynı benim kuracağım cümlelere benzemiyor mu sizce de. size bu cümle benzemesiyle ilgili bir menkıbemi aktarmalıyım: bundan yıllar önce, beşiktaş'ta o zamanlar bu kadar meşhur olmayan, hatta yeni açılan beerport'un bahçesinde oturuyoruz, daha doğumgünümü yeni kutlamışız, haziran sonundayız. benim istanbul'u terk edeceğim sene, ve son günlerim. kocaman bir aşktan silkinmeye çalışıyormuştuğum zamanlar, bildiğin ayyaşa bağlamışım, evi dağıtmışız ve ev arkadaşlarım kendilerine yeni ev bulmuşlar, ben kiracılığımızın son günlerini tek başıma yaşadığım evdeki tek kişilik yatağımda döşeksiz uyuyorum geceleri, yatağı satmışım, ahşabına para vermemişler de öyle kalmış. bir akşama memlekete kesin dönüş ve askere gidiş planına hazırlanmak üzere otobüs bileti aldım, ama o akşamı beerport'un bahçesinde sonlandırdım, gitmedim otogara, bırakamadım. bir yalan uydurup bizimkilere bir iki gün sonra geleceğimi ilettim. babam küplerin üstünde. bir iki gün de çabuk geçti, sonra bir bilet daha aldım, o akşam da beerport'un bahçesinde sonlanmasın mı, otobüs servisine dakikalar kalmış, herkes benim vereceğim kararı bekliyor, biri ağlıyor gitmemem için, ben de gitmiyor ve şöyle bir cümle kuruyorum: gördünüz işte, koştum ama yetişemedim.

bu cümle aklına yer ediyor o an orada bulunan bir arkadaşın. ben unutup gidiyorum daha sonra. araya yeni bir şehir yeni arkadaşlar yeni yıllar giriyor. bir gün rasgele, o gün orada bulunan fakat çok da sık konuşmadığım o bir arkadaşa rastlıyorum, eski günlerden söz ediyoruz, diyor ki bana, "gördünüz işte, koştum ama yetişemedim." ben anlamıyorum, o ne ki diyorum. hatırlamıyor musun, diyor, şaşırıyor. hatırlamıyorum, diyorum, edip cansever şiirinden mi diyorum. hayır aptal, senin cümlen diyor. daha da şaşırıyorum.

o günlerde istanbul'dan iki bilet yakarak ayrılmamın ayrıldığım gününe dair de hikayesi komiktir, yine tam bileti yakmak üzereyken bir şey oldu. bunu da özel istek olursa anlatırım. şimdi ana konuya dönmeli.

eylül'de gel'di konunun anathema'sı. ben inan ki bilmiyorum ne surette surat etmeliyim. fıçı gibi oldum sanırım. korkuyorum beğenilmemekten. inanılmamaktan da çok korkarım ben ezelden beri. ben ezelden beridir korkarak yaşarım, ama korkankorkmazlardanımdır. bir bakmışsın ateşe atlamışım, bir bakmışsın yardan yuvarlanmışım. serden basitlikle geçebilirim. ama geçmemeyi tercih ediyorum bu aralar, daha damardan yöntemler geliştirdim. nilüfer söylüyor, bu gece beni düşüneceksin. yok artık daha neler. hiç yazasım yok artık.

3.10.2011

eve geldiğimde, the man who told everything çalıyordu. kendimi her şeyi söylemiş gibi hissettim. içmediğimde kendimi seviyorum. içmemiş halimi seviyorum. içmediğimde seviniyorum. görüşürüz kib.

1.10.2011

rüyamda alice harikalar diyarı'na gidiyordum. pek şaşırtıcı idi. evet, oranın adı alice harikalar diyarı. çünkü bizzat alice de vardı. fotoğraf çekiyordum bol bol, uyanınca unutmamak için. ama rüyamın içinde, -hani rüya içinde rüya olur bilirsiniz- uyanınca fotoğraflara baktığımda çektiğim fotoğraflarda harikalar diyarındaki nesneler ve görüntüler normal düzendeki hallerine dönüyorlardı. sonra tekrar uyuyordum orayı tekrar görmek için ve tekrar görüyordum harikaları. hakikaten harikalardı.

bugün sabahın köründen bu saate kadar süren sıkıcı eğitimin altına iyi geldi o rüya.

26.09.2011

normalde insanlar her gün, eğer gerçekten normallerse, altıbuçuk yedi gibi doğarlar, gece oniki bir gibi ölürler. bir de diğer normaller vardır, eğer gerçekten normallerse, altıbuçuk yedi gibi doğarlar, gece iki gibi ölürler. bir de hepten normaller vardır, bildiğin normaldirler aslında ve bunun farkında değildirler, on onbir gibi doğarlar, üç dört beş gibi ölürler, aralıkları daha geniştir, genişlemiştir. bir de benim gibiler vardır, yarıiletken bandı gibidirler, dörtbuçuk beş gibi doğarlar, on bilemedin onbuçuk gibi ölürler. biz böyle iyiyiz.

24.09.2011

cumartesinin tadından diğer günlere çelik aşılamaya çalışan adam. havlular iyi kurutulmadığında bütün dünyadan nefret eden adam. sarhoş adam sol kulvardan sıyrılarak. bir gün buralardan -oralar nereleriyse- kaçıp gideceğim umuduyla yaşayıp bi bok yiyemeyen adam. umudunu yeşertmeye çalıştığında bi yüksek sesli hasta siempre açıp kafayı bulmaya çalışan adam. cure'dan bıkmayan adam. kendine kür üstüne kür yapan adam. alkol kürü, bir kür türü. kürsülerde konuşmaktan fena halde hoşlanan adam. o kızı bir türlü kandıramayan adam. dün akşam ne yaptığını hatırlamayan adam. unutan, fena halde unutan adam, her şeyi ama her şeyi unutan adam. dün akşam ne yediğini düşünmeyen bile adam. aklına ıstıranca gelen adam, ısırgan adam, kırıp döken sürekli yaralayan ve bundan kendini alamayan adam. nedir bu böyle aynı hikaye, suç kimde neden böyle. kendisine sürekli mesajlar gelen adam. dam başlarında yatmayı seven adam. akşam dışarı çıkmayı seven ve fakat eşlik edecek insanlara bir türlü kıyamayan addam. adam sen de, keyfimiz yerinde. sabah çaysız edemeyen ardından da mutlaka kahve içen adam, hazır kahvesini sütsüz içen adam, iki şeker lütfen. geceleri uyuyan gündüzleri çalışan adam. geceleri de bazen çalışan ve ardından ve öncesinde yine uyuyan adam. içtiğinde hiçbir şey yapmak istemeyen, sevişmek bile istemeyen, sevişmek bile istenmez mi, adam. mesajlaşmaktan telefon konuşmalarından hoşlanmayan adam. telefonu eline almayı bırak taşımak bile istemeyen adam. terbiyesiz adam. gittiği okuduğu çalıştığı durduğu yerde mutlaka birilerinin uzaktan uzağa aşık olduğu, ve uzak günün birinde bunu söylediklerinde buna şaşıran piç adam. bakışlardan zerre anlamayan adam. ıstırap adam. kadınları sadece bir gün bir gece sevişmeye bir türlü ikna edemeyen adam. şairleri sevmeyen ve bu yüzden şair olmaktan imtina eden adam. kendisine, hakkında, "onu izlemeyi seviyorum" denmesini çok büyük bir seni seviyorum cümlesi sayan adam, çünkü hayatı çok sesli senfonik şekilde yaşayan ve bunun anlaşılmasını önemseyen adam. yalnız adam. annesini seven, babasından hoşlanan adam. artık içtiğinde bile ağlamayan adam. hayatının farklı dönemlerinde farklı farklı adam. telefonunun mesaj hafızası telefon defteri gibi olan adam. kadınlar kadınlar adam. bir gün eve çıkma hayaliyle yaşayan adam. bir gün uzak ülkelerden birinde yaşama ihtimaline çaktığım adam. bir gün karısıyla eve çıkma hayaliyle yaşayan adam, balkon şart. balkon adam. "legad halagnel insâne fî ehseni takvîm." "biz insanı en güzel biçimde yarattık" gerisini getirmek istemeyen adam. yaşadığı şehri ortalama beş yılda bir güncelleyen adam ve bunun için geriye sayan adam. sol kulvardan atağa bir türlü geçemeyen köhne adam. baudelaire'in çalışmak ilkesini benimseyen adam, kafayı yememek ve daha da alkolik olmamak için bolca çalışan adam, çalışmayıp napacak adam. bir âşık suda boğulması gereken adam. memeleri çok merak eden adam. kaşıklara ilgi duyan adam. kurşun kalemleri seven adam. yeni şarkılara ihtiyaç duyan adam. kendini iyi hissediyorsa sadece şarkı bol şarkı söyleyen adam. dario moreno'dan hatıralar hayal oldu yorumunu pek ama pek çok, adamo'dan her yerde kar var yorumunu ise pek seven adam. ne varsa eskilerde var cümlesini hayatında bir kez bile kurmamış adam.

şu an şu güzel saatte işyerinden çağrılan adam. poff.

22.09.2011

very long marianne

buzdolabından çıkan buz gibi kolonyanın yerini pek az şey tutabilir. yuvasından düşüp de ölen yavru serçenin yerini pek az şey tutabilir, yaz başında daha sık rastlanmakla birlikte eylülde bunların düşmekten ziyade iyice palazlandığı görülür. lan! tavuklar karpuz kabuklarını pek sever, onlar için de kavun kabuklarının yeri muhakkak ayrıdır. ayrıca etinden ve sütünden faydalandığınız büyükbaş ve küçükbaş hayvanlarınızın en sevdiği yiyecek de doğranmış karpuz ve kavun kabuğudur, onlar için de karpuzla kavunun yeri ayrı mıdır? peki biz insanoğlu için durum nasıl? biz, karpuz ve kavunları iç ettikten sonra kabuklarını tavuklarımıza mı koyunlarımıza mı versek tereddüdünü yaşayan bir varlıklar toplamıyız.

peki aramızdan bazılarının işler güçler toplamı olmasına ne demeli.

dün rüyamda bir mesaj alıyordum, aynen şöyle diyordu: "çok etkilendim gerçekten. senin bir hayatın bile yok. neyin kafasındasın yine. antidepresan mı alkol mü." çok etkilendim gerçekten. sonra sabah uyandığımda bir mesaj daha almayayım mı, aynen şöyle diyordu: "işte bu yüzden affetmeyeceğim seni." sonra gittim no milk today diye bi şarkı besteledim, meğer yıllar önce bestelenmemiş mi, sonra gittim gündüzüm seninle diye bi şarkı daha besteledim, meğer yıllar yıllar önce bestelenmemiş mi, sonra gittim hüsnün senin ey dilber nadide kamer mi diye bir şarkı daha daha besteledim, meğer yıllar yıllar yıllar önce bestelenmemiş mi, hatta belki annabel lee'den bile önce, annabel lee de kaç hafta kalmıştı listebaşı olarak, hey didi günler dude.

sarhoş adam yeği göğü abarttı.
sarhoş adamın gördükçe seni tazelendi sanki hayatı.
sarhoş adam atına binerek uzaklaştı.
sarhoş adam gözünü bile kırpmadı.
sarhoş adam yeri göğü boşalttı.
sarhoş adam adına kurban
sarhoş adam kayığına güm güm.
sarhoş adam dam dam dam.
sarhoş adam ile topal martı.
sarhoş adam yeri geldi ah bile demedi.
sarhoş adam ah eğleniyor kendi başına ah neşesi yeter.
sarhoş adam yeri geldi.
sarhoş adam mesaj aldı attı aldı attı aldı attı, aldattı mı aldatmattı.
sarhoş adam a rahat battı.
sarhoş adam belanı mı arıyorsun be adam, böyle diyor kimi görsem, diyerek alıntı yaptı.
sarho şadam ulama yaptı.

"işte suyumuzu kestiler bu bir eylüldür ey teşrinievvel"

20.09.2011

çok boz bir hayatım var. la llorona, seviyor muyum nedir. çok yap boz bir hayatım var. llorando, nedir. yapıbozumcu bir hayatım var, içimden bozuyorum.

bugün düşündüm de adım ve soyadımın toplamında iki tane "an" geçiyor olması nüfus cüzdanımın bana şu an için otuz yıllık bir süprizi mi acaba, sadece. çok anlayışlı olduğum anlamına gelir mi bu. ya da anları çıkarırsak benden geriye ne kalır. "kalırsa da içinde bir derin sızı kalır." bu an'lar da amma klişe yaptı ha. k.

18.09.2011

o şarkıyı dinlemeyeli ne de kadar olmuş
birine, you make everything groovy, diye söz yazdırmak nasıl bir şey acaba. ya da birinin sana, kendisi için, you make everything groovy, dedirtmesi.

hayattan en büyük beklentilerimden biri zil zurna içip sabaha kadar uyumayabilmek, ve öylece işe gitmek, ama ben dayanamıyorum, uyuyup kalıyorum. bi kere uyumadan kaldım, çok hoşuma gitti, o gün bugündür onu isterim.

bütün vücudumu kapayıp öyle gitmek istiyorum kadınların yanına, sadece ellerim açıkta kalsın, onlar zaten gereken şeyleri söylerler.
beni kimse bilmez ama hani bilenler bilir diye bir laf vardır, yeri geldi diye söylüyorum; bilenler bilir, ben sabah dinlenmiş olarak, daha doğrusu şöyle kafadan bi sekiz saat uyuyup ayılmış olarak uyanır da kendimi herhangi bir yere gitmek ya da herhangi bir şey yapmak zorunda hissetmeden kahvaltının ardından içeceğim kahveyi düşünmenin keyfini yaşar da bilgisayarımı açarsam, o gün benden bir yazı çıkabilir. ama bu günlerde öyle bir gün yaşamadım, mıyorum.

cuma akşamı gittiğim barda, oturduğum verandada içerden hafifçe eşlik eden müziğin sesine kulak kesildiğimde bu şarkının çaldığını duydum. bunu biliyor musun? dedim. evet dedim. nothing compares to you. en çok da jimmy scott yorumunu severlerdi hani ağır abiler ablalar. ama ben pop deyip geçmiştim o yıllarda. cuma akşamı bi güzel bi güzel geldi bana bu şarkı, eve gidince dinleyim dedim, ama eve değil otele yöneldim. sonra unutmuşum. bugün sabah işe gittiğimde, işyerinde hiç ummadığım umumi bilgisayardan bu şarkı yükseldi, nasıl yani dedim. şaşırdım ve aşık oldum. aşık olmanın çeşitli görünmez sebepleri vardır malum, şaşırmak da bunlardan biridir, ben daha çok bunu tercih ederim. şaşırdım ve aşık oldum. olur ara sıra. işyerinde müzik dinlemek pek bana uygun değil, en azından şu anki işyerimde. sonra öğle arasının hayalini kurdum, bir an önce daireme gideyim de şu şarkıyı bi hakkını vere vere dinleyim. aynen de sözümü tuttum. rahat birkaç gün götürür beni, sonra bi daha düşünürüz.

sence de öyle değil mi? insan dediğin bol bol sadede gelmeli. insan dediğin saudade'e gelmeli. kızın adı saadet, yeni koydum. sevdim olmadı, sevildim olmadı. beni yan bardan gönderdiler, yan bar, yancı bar, yanki bar, yankee zulu iyi filmdi, hatta bu yüzden bundan yıllar yıllar önce icq nicklerimden biri zulu olmuştu, zulu da güzel isim hani. bi müzik grubum olsaydı adını baba zulu koyardık belki.
öğle arası

14.09.2011

ne olacak peki, bir şeyler olması gerekmiyor mu. halbuki ne kadar da hiçbir şey olmayacak ve bu şekilde devam edecekmiş gibi duruyor öyle değil mi, sence de öyle değil mi. balbuki herkesin ne kadar da pek çok şeyi oluyor, kendilerine hiçbir şey olmayacakmış gibi gelenler için de pek çok şey oluyor -ki bu anda burda bu şekilde bulunmamın sebebi budur - yalnız--. minas de cobre. ne kadar da hiçbir şey olmayacak. bu kadar da aşikar olmaz ki, bu kadar da şikar olunmaz ki hayata. olunmaz, olunmamalı.
senenin her bu her dönemlerinde, kel eylül'den midir nedir, ben hep merdivana bağlarım. siz merdivana bağlamak nedir bilir misiniz?

12.09.2011

7.09.2011

ayabbabı

güncellenen arayüzüm giderek daha içine kapanık. giderek daha ketum. daha kötü gelerek. giderek daha merhametsiz. giderek daha anlayışlı. gelerek daha tahammülsüz. giderek daha düşüncesiz, daha pervasız, e daha dur daha durdahadur. dur ben buna bir dur. keklik gibi kanadımı süzmedim, bu.

masanın üstüne biraz tuz döktüm, onu izliyorum. karıncalar tuza da itibar etmiyor. karıncalar, kadınlar gibi, tatlı, şekerli, şerbetli şeylere daha çok minnet ediyor. karıncalar, kadınlar gibi tatlı, şekerli, şerbetli şeylere daha çok minnet ediyor. seni tatlı seni şekerli seni şerbetli şey seni.

sadece olarak iletişim kurabiliyorum. ekstraya çıkmıyorum.

yüzü düşmek. ayakları kokmak. ayabbabı. ben iyisi mi biraz kulaklıkla bağırayım, sesim hiç duyulmaz o zaman. kapının asla çalmayacağını bilmek ne kadar güzel. ya da yarın karşı komşum diyecek, -lan olum kapıyı niye açmıyosun, -uyumuşum. bu kadar.

yine bensiz bir beyaz manto. üzüm yer miyiz, yeni yıkadım. kulaklığını tak ve beni dinle. kulaklığını tak ve beni bağır çağır. geçici duyma bozukluğuma yol aç.

5.09.2011

"bence insanlık daha yavaş trenler icat etmeli." bence de insanlık daha yavaş trenler icat etmeli. bence de insanlık daha yavaş. bence de insanlık çok mühim. ama trenler daha yavaş. dur ben buna bir. dur ben bunu bir düşüneyim. insanlık daha yavaş trendler icat etmeli. trend mor. insanlar trenden daha yavaş inmeli, hem ne o öyle hızlı hızlı hıphızlı. hıphızlı. sadri alışık der ki, bülbülün çilesi yanmakmış güle. winston box der ki, sigara içmek cildin erken yaşlanmasına neden olur, ama bu aslında anonimin lafı değil miydi. bence insanlık sigarayı içine çekip kulaklarından üfürttürebilir. keşke geceleri hep uyusak.

3.09.2011

işte yine işe geldik. yarın dükkanı açıyoruz, önünü süpürmem için beni erken çağırdılar.

ben hiç böyle biri değilim, sen kime çektim, dedim tatilde babama. giderken kardeşime, babama/babamdan puslu kıtalar atlası'nı okumasını istediğimi söyle, dedim. altlarını çizdiğim veya işaret koyduğum yerleri okusa anlar mıydı acaba biraz. zannetmiyorum. nasılsa kardeşim de merak edip okumayacaktı. içim için için rahattı.

ilk gittiğim günler, sona yaklaştığım günler. tatil benim için bir şey ifade etmiyor. tek başına ya da aileyle olunan tatil hiçbir şey ifade etmiyor. üzerine bastığım topraklar önemli sadece. tatilse benim yapacağım şeyler belli demektir. aileye uğrayacağım, çocuklarla ilgileneceğim, onlarla minik oyunlar oynayacağım, onların gülmelerini sağlayacağım demektir.

kekliklerimden bir tanesi ölmüştü. keklikler çok hassas hayvanlardır bilir misiniz, strese çok duyarlıdırlar. bıldırcınları mesela direkt elinize alıp sevebilirsiniz ama kekliklere öyle harala gürele yaklaşmamanız gerekir. etraflarındaki diğer hayvanata dikkat etmeniz gerekir ve kafes yapıları da değişik olmalıdır. kümeslerindeki dışkıları düzenli olarak temizlemeniz gerekir. onları uzaktan sevmek icap eder. strese karşı geliştirdikleri tavır ise ölmektir, evet bildiğiniz stres kekliği öldürür. o yüzden onları o üretimci yapay kuluçkacı adamın elinden alıp babamın daha güvenli ellerine teslim ettim. yeterince olgunlaştıklarında doğaya salacağım kendi ellerimle. bıldırcınların sağlıkları yerindeydi ve tüm verimliliklerince yumurtlamaya devam ediyorlardı. hepsini gün aşırı sevdim. bazen gece hıçkırıkvari ötüşlerini duyduğumda uykudan uyandığıma sevindim.

tatile varışımın ilk günü müydü neydi, henüz içki seanslarına başlamamıştım, çay içip çekirdek çitliyorduk. birinin senin için çekirdeğin içini hazır etmesi ve topluca eline vermesi garip bir romantizm taşıyor olmalı, buna inanırım. mahalleden bi araba geçti sokaklarda yankılattığı müziğiyle, ferdi tayfur'dan bana onu sormayın çalıyordu. şarkının adı unutmak istiyorum olmalı. o an o arabanın içinde olmayı çok istedim. çünkü o arabayı daha önceki anlattıklarımdan tanıyordum, içinde kapısını açıp baksanız bira şişesi topluyormuş hissi uyandıracak, içerden bir duman bulutu fırlayacak, arabesk entegre bir araç. ilk gençliğimi hatırladım, şu an hepsi evlerinde oturup çay eşliğinde dizi izliyor olan ve ertesi gün çocuklarıyla bayramlaşmaya gelecek olan arkadaşlarımı düşündüm. soda içtim geçti.

bayram oldu. elli lira mı verdim beş lira mı verdim tereddüdüne kapılan yaşlı büyükler oldu yine, altı değil dokuz sıfır atsan da bu tereddüt değişmeyecek. para bozmak için üç tane beş liralığa karşılık bir adet yirmi lira teklif etmeme rağmen kandıramadığım küçükler oldu yine. kolonya satıcıları şöyle bir silkinip kendine geldi bayram öncesi. hâlâ bazı evlerde tütün kolonyası servis ediliyordu, travmatik bir kokuya sahiptir.

frenk incirini (babutsa) bilmeden avuçladı yine bazı çocuklar, o dikenleri ellerinin tüm vücudunda hissettiler, bu kendilerine büyük bir ilk tecrübe oldu gençlikleri öncesi. frenk incirini bilirsiniz, bol dikenli, kaktüs sınıfından bir bitkidir, meyvesi turuncu-sarı renkte olup albenili ama etrafında binlerce milimetrik dikene sahip bir meyvedir. kimi çocukların dikkatini çeker. benzetmeyi alın kapınıza asın işte, bana yaptırmayın. bazı şeyler de albenilidir, rengarenktir, elinize aldığınızda iş işten geçmiş olabilir, ondan sonra uğraş dur diken ayıklayacağım diye.

bitkilerle de haşır neşir oldum bu tatilde her zamanki gibi. uzun zaman aradan sonra hayıtlarla karşılaşınca sevindim. ılgınları tekrar sevdim. o otsu ve bol kokulu bitkinin adınını yine öğrenemedim. biberiyeye benziyor ama değil, puff.

sonra sondan ikinci gün ovaya bindim. kocaman uçsuz bucaksız bir alan. çulsuz birkaç adam. rakıya bandık kendimizi. yengecin biriyle oynaştım. yengeci neresinden tutacağın, kendisiyle nasıl muhatap olacağın önemlidir, yoksa ısırır, suya geri bıraktım. balık yakaladılar. domuz avına çıktık gecenin yarısı. ben yine izledim. işi erbabına teslim etmekte üstüme yoktur. çadırda yattık. yıldızları saymaya kalktım, iki kez birmilyon ikizyünbin onikinciden sonra şaşırıp sıfırdan başladım, hepsi ayaklarımın altına serilmişti. çakallarla oynaştık, kemik verdik gittiler.

velhasıl, geçti dost kervanı, eyleme beni.



o akşamın üzeri saatlerinde, o taksi durağının arkasındaki küçük çay bahçesinde neyi bekliyordum, neyin vaktini geçirmeye çalışıyordum, bunu hatırlamıyorum. dikkatimi çekti. ,

yanımdaki masada ortayaşlı ama yüzü yaşından epey kırışık bir adamla yedi-sekiz yaşlarında kızı oturuyordu. önce bu kız çocuğunun adamın kızı olduğunu anlamamıştım elbette ve insanın aklına kötü şeyler hücum ediyor ister istemez, ama kızın baba dediğini duyunca ferahladım ve bir taraftan çayımı içerken konuştuklarını duymaya koyuldum. kız, adamdan gözlerini açmasını istedi, gözlerini görmek istediğini söylüyordu. adamsa gözlerinin zaten açık olduğunu, bazı insanların gözlerinin doğuştan kısık olduğunu anlatmaya çalışıyordu. kız, "baba ben gözlerimi senden almışım ne güzel," deyip mavi mavi şakıyordu. "baba ben de senin gibi gülerken gözlerimi kısıyorum," deyip tatlı tatlı gülümsüyordu. adamsa elinde bir peçete parçası buna usul ılık duruyordu.

gülmenin küçüğüne, biraz daha masumuna, biraz daha utangaç haline gülümsemek diyoruz ya, ağlamanın mağrurcası için de var mı böyle bir ifade, bunu bulamadım.

emekli maaşını o an orada bulunan kızın ve ikizinin üzerine geçireceğini ve bundan annelerine bahsetmelerini istemediğini, yirmi yaşında bu parayı çekebileceklerini söyledi. kız, kendisinin parasız nasıl geçineceğini sordu. "sen beni merak etme, beni sil, bu son görüşmemiz!" deyip banka hesap numaralarını verdi, bunları saklamasını söyledi. kız, "onsekiz yaşında çekemeyecek miyiz, illa yirmi mi olmamız lazım?" dedi. onayladı baba, "neden ki?" diye sordu sonra. kız, "hani onsekiz yaşında genç olcaz ya," diye cevapladı. babası, "sabrediverin iki sene daha!" dedi, gülüştüler.

17.08.2011

bazı şarkılar sabahları yıllar aradan sonra hatra gelince pekala güzel olabilir

14.08.2011

kuşluk vaktinin fazilet ve keremi

"ma vedde’ake rabbüke ve ma kala; rabbin sana veda etmedi/terketmedi ve darılmadı"

işte geldik, balkonsuz evlere hoşkonduk

SMALL BUT TASTY

işte geldik, tatildeydik

denizi gören bir tepeden dosdoğru ovalara indik

balkon yoksunluğu çeken bir sırtımız ağrır

fesleğenin küçük yapraklı olanına fesleğen, büyük yapraklı olanına reyhan diyoruz biz, reyhanın kokusunda hafif bir terelik de yok değil, ihmal edemem

şöyle bir hayal kurabilirdin pekala ben tatildeyken, ben mamut avlıyorum, sen çocuk büyütüyorsun, yaptın mı. sonra da eskimo usûlunce öpüşüyoruz

tanrım bir haftadır sanki ne güzelince küvetteydim, ne vardı tıpayı çekecek

voulez vous coucher avec moi, ce soir, şu meseleyi açıklığa kavuşturmakta fayda var, bana se coucher'yi uyumak olarak öğretmişlerdi, ne kadar da

RAKIYLA İLGİLENMEK

neydi unutmabeni çiçeği'nin diğer adı, öğretmiş olmalıyım. tamam lalelere sözüm yok, papatyalar hakeza. istanbul bizi özlemiş. biz de istanbul'u özlemiş olmalıyız. orada bir salıncak olmuş olmalı, üzerinde yatılır, sonra üst kata çıkılır, orada daha bir güzel yatılır

durmak, duraklamak, park etmek yasaktır

arkası devam.
herhangi birine çağrı

ihanetten bir alıntı sağlığınla gelirsin; gelirsen
unutmabeni çiçekleriyle yaralarımı süslersin
utanılası bir şeydir katıksız pembeliğin
bu yüzden kitaplardan yalnızca
ıslık çalmasını öğrenebilirsin
tüm iyiliğin filmlerin iyi bitmesini istemek
ama bu şehre gelirsen unutma beni ara
sana bir çay ve temiz yaralara ısmarlarım
öfkem geçer, dinle yüzümü sakince bakarım
seni yalnız ben anlarım

osman konuk

2.08.2011

bugün hava biraz erken mi karardı, bana mı öyle geldi, yaz gidiyo mu yoksa diye vehmetmedim değil. vehmimde buldum gölgeni. vehminde buldum gölgemi. buldumcuk oldum. şöyle bir düşünüyorum da epeydir gölgemi oluşturabileceğim bir ortama girmemişim. epeydir şöyle kalabalık bir gruba girmemişim. düğünleri saymıyoruz, onlar ailelerimizin direği, çerçevesi. düşündüm de epeydir camı çerçeveyi indirmedim, sakin miyim neyim. parmaklarım sanki klavyenin üstünde karıncalanıyor. yoksa yoksunluk krizinde görülen sanrılar, karıncalanma hissi mi bu yaşadığım, tövbe tanrım, neyim eksik ki, ki yoksunluğunu çekeyim.

birkaç basamak çıktım, sonra yukarıdan uyuma sesleri geliyordu, uyuma da bi ses yapar ya hani üzerinize ssszlk. uyandırmayım diye geri döndüm. pardon, döndü. pardon, tanrı anlatıcıydım ben, üçüncü tekil şahıs üzerinden sevişiyor, ağlıyor, içiyor, üzülüyorum. pardon; sevişiyor, ağlıyor, içiyor, üzülüyordu.

kıpkırmızı ruj sürmeyecek. hatta dudak koruyucu krem kullanacak, o bile yetecek. saçları desen uzun. dalgalan. renkli çorapları filan olacak. rengarenk kıyafetleri. ojeleri, ama tırnaklar kısa. saçlar desen şekil şekil. ışık açık olabilir, ziyanı yok onun için. gözlerini kapatmak şart değil onun için, hatta gözlerime bak bile diyebilir, zaten de bakılır. minik yarasam dedim ona. dolgu topuk da neymiş, allasen.

tar: 10 mg. nicotine: 1.0 mg. bir 33'lük birada, bir tek rakıda, bir küçük kadeh şarapta bulunan promil yaklaşık olarak aynıdır ve ortalama kiloda bir erkekte bu değer 1 lt kanda 0.2 mg. (halk arasında 20 promil) iken bir kadında 0.3 mg.'a (halk arasında muteber bir nesne yok para gibi) çıkar.

habire de inbox yoklanmaz ki. yoksa yok işte.

şimdi görüldü mü zihni çalışırken yağlamak gerekliliği. manolo caracol diye bir adam yaşamış mesela, flamenko söylemekten belki de heba oldu adam ama siz onu nasıl da tanımıyorsunuz. illa ispanya'da yaşamak gerekmez, hele öyle guatemala filan, mars'a uranüs'e gitseydiniz diycem olmayacak.

karanlıktan hoşlanmadığımı muhtelif yerlerde münferit şekillerde bahsetmiş olmalıyım. iyelik eklerimde sorun hep vardı zaten. nereye kime neye nait nolduğumu, iye olduğumu, bir türlü karar kılamadım.

sonra bir yerde bir zımpara sesi duydu. sürtünme artıyordu. duyduğu sesin şiddeti de ona kıyasla. dünyayla aramdaki sürtünme öyle arttı ki, ya boşalıcak üstüme, ya ben onun üstüne, ya da yangın felan.

31.07.2011

gel bana güle güle de
kaç kurtul benden
hırsız polis
iyi polis kötü polis
erkek adama erkek damat
adanalıyık
erkek adamın erkek oğlu
keban barajı
nil nehri ve amazonlar
ontario gölü
kerem
aşık ve başka bir şey olmak
kaşık pozisyonu
terket benden
konuş benimle
beni sev
balkona çık
kurtar kendini benden
at beni
erkek adı bulut
kız adı harika
marital status
yaz ve mevsim

ağlıyorum yine nilüfer söylüyor. kendime karşıdaki çaycıdan megafonla bi nilüfer söyledim. söylemeye ve konuşmaya devam ediyorum. hayat beni buna itiyor. aşk bir havuzdur içine aptallar düşer, ama beni ittiler. ne kadar da ergendik tanrım. tanrım bizi niye o kadar ergen yarattın. mesela selçuk alagöz ve orkestrası bindokuzyüzaltmış sonlarından bu yana ararım diyor. hatta ekliyor, sorarım, ıssız gecelerde, sevgilim nerde. yatak o kadar küçük olmalıydı ki yaz maz demeden düşmeyelim diye birbirimize sımsıkı sarılarak uyumalıydık, seviştikten sonra bile. halbuki ben kokun üstümden hiç eksik olmasın diye hayal tarıyordum.

rıfat ya da rifat neyse de rafet hakkaten garip isim. kuşlar özellikleri yazları otogarlarda cinnet getiriyorlar, geçiriyorlar, ikisini de kabul ediyor tdk. ayrıca susamak da en çabuk bulaşan hastalıklardan biri, birincisi esnemek. şeffaf askılı sutyen, boncuklu askılı sutyen, bunlar yanlış hareketler. bazen bu ne güzel kız diyorum, yanındaki annesine bakınca soğuyorum.

klimalar tıp tıp su damlatırken saatlerin ilerliyor olmasına tekabül ediyor bu. pazarlarda hâlâ çocuklar sebze meyve satıyor, manavlar çok pahalı biz o yüzden halk pazarından alışveriş yapıyoruz ve ilçeden ilçeye pazarın hangi gün kurulduğu değişiyor, yeni taşındığımız ilçede ilk buna uyum sağlıyoruz. charlotte hâlâ sometimes.

her şeyin bi önizlemesi bi fragmanı bi bi şeyi var ama hayatın yok. reva mı bu tanrıdan. tanrıdan diledim bu kadar dilek hem.

30.07.2011


yakınlarda bu bitkiyi gören tanıyan var mı? bu bitki benim yıllardır adını arayıp sorduğum ama bir türlü resmi veri elde edemediğim bir bitkidir, denizkıyılarında yaşayan köylüler bile isim takmamış buna, geçenlerde nerden baksan yüz yaşında bi teyzeye sordum, bilemedi. yurdumuzun şahitleri olduğum güney ege kıyılarında bolca rastlamışlığım ve kokusuna mest olmuşluğum vardır. zaten kokusu dışında dikkat çekici herhangi bir yönü yoktur. epey ağır bir kokusu vardır ve çoğunluk tarafından sevileceğini sanmıyorum. ama ben sevdim, sevmekdeyim. şimdi şu vakitte nerden bulduğumu sorarsanız, karşıya istasyona geçmiştim, orda yol kenarında bir koku cezbetti, ve hemen fotoğrafladım. adını öğrenebilene bir kasa bira benden.

masa örtüsü defaulttur, aman diyeyim.
bulunca dinlediğim bazı şarkıların devamı

erkut taçkın - beyaz ev: hoparlörde duyar duymaz beni bu yazı silsilesinin devamına iten şarkı oldu bu bugün için. bu yazı dizisinin daha önceki bölümlerinde de dinlemiş olabilirim, fark etmez, ne de olsa burda bizbizeyiz. evet bu şarkı benim için tahrip gücü epey yüksek bir şarkı. sanatçının diğer hiçbir şarkısından aynı etkiyi alabildiğimi söyleyemem. hemen ilk duyduğum zaman ve şartlardan bahsedeyim. sene ikibiniki olmalı, taksim'de cumhuriyet meyhanesi'nden biraz daha aşağı doğru ilerlersen sahibinin sesi adlı bir mekanı görürdün. bana orayı o ara takıldığım dergideki arkadaşlar öğretti. sonra ben orayı bir sevdim bir sevdim ki sorma. yetmişler türkçe popa merak salışım da o zamanlara rastlar. sakallı dj, adı metin'di diye hatırlıyorum, bu şarkıyı çalardı. müjgan'la ben ağlaşırdım. adını ve söyleyenini öğrendim sonra. başkalarını da taşıdım o mekana. "ı" sevmezdi orayı, hem de hiç sevmezdi. "g" çok severdi. facebook'ta orada çekilmiş bir fotoğrafım var diye hatırladım şimdi. her neyse, bu şarkı orada yer etti hayatımda. sonra beyaz evlere girdim çıktım epey. n.'nin beşiktaş'taki evi bu şarkı için o kadar uygundu ki, aynı zamanda s.'nin yalıkavak'taki yazlıkları da bu şarkıya mekan teşkil etti bir süre. neyse ne, iyi şarkıydı bir zaman, epey bi çaldım ben bunu.

nora luca: icra edenin adını şimdi bir çırpıda yazamayacağım ama tony gatlif'in gadjo dilo filminde ve film müzikleri albümünde geçer. etkili bir film ve şarkı, ki filmin müzikleri çok iyiydi zaten genelinde. eskişehir'de a. ile izlemiştik diye hatırlıyorum, hatta tony gatlif'i seviyor oluşumun temelini de o zaman atmıştık. güzel bir kadın nick'idir aynı zamanda.

portishead - carry on: kendilerinin az bilindiğini düşündüğüm bir şarkısı. ağır alkol alınmış bir gecenin yatağa düşmeden önceki son sallantılarını hatırlatıyor bana. aynı zamanda erotik bir tavır var şarkıda. bir taraftan da depresif bir hava. radiohead'in idioteque'inin uzaktan akrabası bu taraftan. temposu yüksek.

bülent ersoy - her gece yollarda gözledim seni: kasım inal tekin'e ait hüzzam şarkı. tipik, iki dörtlüklü. bendeki konser kaydı, bülent ersoy'un sesten ibaret olduğu zamanlar, müthiş bir ses ve icra birlikteliği. bir benim arkamda yok zaten şöyle bir orkestra. enstrümantasyon da hüzzam makamına çok uygun.

tanju okan - çal çingene: bu yazıları yazarken genelde müdahale etmediğimi, kendimi winamp'ın ve arşivimin insafına bıraktığımı daha önce söylemiş olmalıyım. bu şarkı, normalde elimi atıp da dur şunu bi dinleyeyim dediğim şarkılardan olmadı hiç. ama şimdi dinlerken tekrar fark ediyorum ki hakikaten güzel şarkı. misal, şimdi yanımda olmalıydın, temmuzun otuzu mu ne, kahvaltı ardından kahve faslı derken maddi durumumuz zayıf ya, çeşme'ye foça'ya filan gidememişiz haftasonu, evde sıcaktan gevremişiz, ev kredisi ödüyoruz dikkat etmemiz lazım, ama bir bira fena mı olurdu, deyip markete iniyorum, ikişer tane bira ve yanında birer tane max alıyorum, max'ları sana çaktırmadan buzluğa atıyorum, çünkü saat dört gibi canının tatlı şeyler çekeceğini biliyorum. birinci biradan ikinci biraya geçerken bu şarkı çıkıyor piyasaya, güzel oluyor.

tindersticks - rented rooms: oldu mu şimdi. aptal bir şarkı. gerek yok yani şimdi şu keyfi bozmaya. benim de böyle asfalt dökülmüş bir sesim olsa diye bazen düşünmedim değil elbette. yaylılar iyi ne olursa olsun. yarıda keselim en iyisi.

vonda shepard - tell him: n.'ye öğrettiğim ve o zamanki platoniğine, şimdiki karısına dinleterek epey bir fayda gördüğü şarkı diye hatırlayyacağım ben hep bunu :) ally mcbeal'de geçiyormuş, benim cnbc-e vs. dizileriyle hiçbir zaman aram iyi olmadı. doğrusu dizilerle aram iyi olmadı. ama cnbc-e dizileriyle hiç olmadı. koylü müyüm. ne dersen de on numara şarkı, hep erkekler kadınlara söyleyecek değil a.

bonnie tyler - total eclipse of the heart: hımm, bak bu ağır oldu şimdi. kadınsı bir eyleme geçti sanki winamp. büyük şarkı. en son stockholm'de gittiğim karaoke barda genç bir çocuk söylemişti sevgilisiyle birlikte, sonrasında beni de sahneye çıkmaya iten şarkı bu olmuştu zaten. insanın evinde geniş bir müzik sistemi olacak ve bu şarkı bazı anlara eşlik edecek. şahsen bir barda kayıttan müzik çalıyor olsam bu şarkıyı es geçmezdim. klasikler gecesi. ama bağırmadan eşlik edilmez ki. i really need you tonight. iyi geldi şimdi.

nida tüfekçi - şu derenin alıcı: hem kayıt hem icra çok iyi. kıvrak türkülerimizden. kafiyeler çok yerinde. alıç da mı diksek bahçeye, bıldırcınlar rahat eder, ama alıçları kendilerinden bitmeleri üzerine doğanın takdirine bırakmak mı lazım yoksa. silifke yöresine ait bir türkü olup erkin koray tarafından tımbıllı adıyla da yorumlanmışlığı ve türk hafif müzik tarihine altın harflerle yazılmışlığı vardır. elinde bağlamayla birini görsem anında alnına silah dayayıp bu türküyü çaldırırım.

luke - take me home: iyi bir başlangıç. al sana gayet iyi bir haftasonu şarkısı.

cem karaca - beyaz atlı: çok güzel bir bağlama atışıyla girer bu türkümsü. beyaz atın süvarisi yorulmuş. şovmen beyaz da bunu jenerik olarak kullanmıştı programında, hatta ben de ilk oradan duydum sanırım. beyaz atlı pire olası geliyor insanın.

bush - glycerine: gliserin diye şarkı mı yapılır demeyin, bomba bile yapılır. taa epey müntehir olduğumuz çağlardan kalma bir şarkı, bush'un diğer sevdiğim şarkıları yanında sönük kalır bana göre ama yine de dinlemek lazım, en azından letting the cables sleep kadar kötü etmez insanı, ya da edebilir, arada kaldım.

alim qasimov - kör arabın mahnısı: azeristanın yetiştirdiği mühim şahıslardan birinden çıkma önemli bir eser. kör arap tamlaması benim için önemli, memleketimde kör bir arap vardır çünkü, ve araplar önemlidir. zamanında halep ve civarından ev ve tarla bağ bahçe işlerinde yardım etmeleri amacıyla zengin ailelere transfer edilen arapların halep türküsü, cezayir, vs adlarıyla yaktıkları türkülerin geri planında onların dramını duyarım. ve bir tanesi davulculuk da yapar, kördür.

ry cooder - feelin' bad blues: bir şarkıya isim verip o isme göre bir enstrümantal eser yaratmak zor olsa gerek, ya da sonradan mı isim vermek. üstad bunu bu eserinde de başarmış. ama ben bunu gmaildeki nickimde de belirtmeye çalıştım ki: feelin' dad blues, da güzel bir isim olurdu freudal bir gerilimle babasını hatırlamaktan korkarkorkmazkorkan bir erkek genci için. sonracığıma, feelin' dead blues, ne dersiniz, hoş olmaz mı.

music makes the people to be continued, devam edecek.

25.07.2011

ben krepin nasıl olduğunu ilk sene kaç öğrendim, ama mazisi pek uzun değildir bilesin. peki o zaman bana bir kez yüzünü göster, merhaba filan de, ben de merhaba merhaba dersem bil ki. de'yi da'yı ayrı yaz yeter. kırmızı ruj sürme lütfen. bana kızdığında benim kavga çıkarmamı bekleme, kavga edemem ben. hep affetmek ve affedilmek isterim. kızayım istemem.

fransızca tabii, de, biliyorsun dil en iyi anavatanında öğrenir, tutup beni kolumdan oraya götürmen gerekebilir, ama orda balkon yoksa gelmem ona göre.

yani günaydın diyecektim ben sadece ama lafı her zamanki gibi uzattım. ben zaten saksılardaki çiçeklere de kıyamadım bir türlü. dalından koparılmış çiçek mi alınırmış, ya arsayı alacaksın, ya da gücün yetmiyorsa saksısını al, o da makbul. kiminin parası kiminin duası. hhhhhhhh [burda yazıyı hıçkırık tuttu]

bazen kalbimde öyle bir deprem oluyor ki her şey yerli yerine oturuyor. bazen içimde öyle birr depremi müteakip öyle bir tsunami oluyor ki dünyanın bütün cankurtaranlarını bir kaşık suda boğuyor.

dünyanın bütün floresanları, birleşin.

dünyanın küpeleri tekrar çok büyük.

bugün işyerinde iki aylık olan cıvık bir çocukla ben akşam mesaiye kalınca sohbet ettik biraz. söz ortamda bulunan eski ve iyi arkadaşa gelince, "hadi bakalım doktor, patlat bi doktor" dedi. çaresiz derdimin sebebi belli / dermanı yaramda arama doktor / şifa bulmaz gönlüm senin elinden / boşuna benimle uğraşma doktor diye dökülüvermişim. konu nerdense benim çok içiyor olmama geldi. sonra o cıvık çocuk dedi ki, "abi benim babam alkolik. keman çalar ve içip ağlar." ve cep telefonunda kayıtlı bulunan videoyu gösterdi. "ulan," dedim, "böyle bir adamdan senin gibi bir çocuk nasıl," diye şaka yollu üzüldüm. babasının o videosunu gösterirken tüyleri diken dikendi ve gözleri dolmuştu keratanın. o zaman içimden dünyanın gerçekten acayip bir kavşak olduğunu anladım.

tatile gidelim yeter.
güzelliği ilk tercihine yerleştirdim.
şimdi, benim aklıma bu sabah tiamat'ın gaia'sını tam altı yıldır hiç dinlememiş olduğum mu geldi, ve bu geliş aklıma başka şarkıları da mı getirdi, işte hatıranın burası biraz belirsiz, şu saatte sabah saatlerine tam olarak dönmem ve müthiş bir yazar hafızasıyla/hayalgücüyle ayrıntıları kusursuz betimlemem mümkün değil. ama biz bir zamanlar böyle şarkılar dinliyorduk, biz dediğime de aldırmayın siz, ben dinliyordum, şahsen dinliyordum. sonra işe gittim. resmi olarak haftanın ilk işgünü olması benim için pek bir şey ifade etmiyordu, nitekim bunun cumartesisi pazarı olmayabiliyordu bazen. ama inan ki bu çarşamba öğleden sonra kesin boşum, işim yok, ara beni şeyde buluşalım, ımm, alsancak'ta tabii, eski kokulu başka bir semt bilmiyorum çünkü izmir'de. ayrıca evlendikten sonra bu sistem değişecek elbette, o zaman cumartesi pazarım benim de olacak, pardon yahu, ikimizin. her neyse, bugün sabah mükellef domatesli salatalıklı hatta yeşil taze biberli kahvaltımla bir çeyrek ekmeği mideye indirdipdip sigaramı tellendirdikten sonra içimde ulan dedim, bugün birkaç şarkı daha dinleyeyim eskilerden, do you dream of me, dedim. this punishment, dedim. nerde metal kokusu varsa içime çektim avradını. dying to meet you ile karar kıldım.

gece vardiyasından mesaiyi devraldım. etrafım kalabalıklaştı, stajerler, yeni mühendisler, eski işçiler, vs. didem madak'ı tanıyan kimse yoktu aralarında. bir bu eksikti. bu bir eksiklikti.

24.07.2011

yaptım ve üzüldüm derkenki üzüntü ile yapmadım, yapsa mıydım, derkenki üzüntü arasındaki yedi farkı bulalım lütfen.
didem madak'ın pazar sabahının dibinde bana yaptıkları. bu iyi olmadı. kendisi ile ilgili düşüncelerime blogdaki önceki yazılardan birkaçında ulaşılabilir. birhan, haydar, hepsi bir yana, didem bir yana idi bende.

şimdi işe gitmem lazım. allahtan iş var, bunları düşünecek takat bırakmıyor insanda. sıkılmaya üzülmeye çok az zaman kalıyor.

23.07.2011

güzellik kaçıncı planda
gece tüm işini bitirdikten sonra masanın üzerinde -bilhassa sonradan seyretmek üzere- biriktirdiği bira şişelerini izlerken, yerde leşlerini seyreden muzaffer edalı bir askere mi benzer alkolikler. ya da şöyle olur onlar böyle yaparken, şişeler masanın üstüne sığmaz olur, ama o sonradan manzarayı seyredip yabancılaşmak istemediğinden içi boş şişeleri masadan ayırmaz, ama bu sığmazlık öyle bir raddeye gelir ki süre sonra, içmek üzere açtığı şişeyle yeni bitirdiği şişe yanyanadır, o izmarit dolmuş kültablasını daha fazla meşgul etmek istemediğinden, söndürmek üzere sigarasını boş olduğunu umduğu şişelerden birine atmaya yeltenir, atar, ve bu genelde yeni açtığı bira şişesine tekabül eder; olsun, o küllü öyle küllü de içer.

her ölüm erken ölümdür, dedi işyerindeki çocuk, şefin babası ölünce, ama, diyerek devam etti. ama bunun bir şey olduğunu besbelli bilmeden, kulaktan dolma.

amy de ölmüş diyorlar. dudağının üstündeki piercing'i bana verseler keşke.

20.07.2011

sıcak su tam açıkken soğuk suyu açma teşebbüsünün ardından geçen zamanla birlikte sıcak suyun tadı kaçtı, bu işe fena bozuldu, kendini saldı. suyun olabildiğin/ce tazyikli akması gibi güzel bir şey var mı, size bu satırları duşun altından mı yazıyorum yoksa, suda yazan kalem icat olundu, mertlik namertlik konuşulur oldu ortalıkta dört bir ağızdan.

şair, nehri mi yüzyıla, yüzyılı mı nehre benztiyordu o şiirinde. şaşmıştım epey ben bu işe.

inciri kabuğunu soymadan bile yiyebilenler var. allah'ım yarattığın şu meyveye bi bakar mısın, yaramazlık yapıyor. bir kadın memesi ancak bu kadar hoş bir benzetmeyle anlatılabilirdi allah'ım, yolun açık olsun diyorum. tanrım dikkat et kutunda dünya var. tanrım peki bu benim sırtımda taşıdığım dünya, diyelim ki ayağım taşa takılıp bacaklarım sürçse, düşse kırılan cinsten mi?

tanrım kötü kullarını sen affetsen ben affetmem (bergen: tek gözlü bir nakarat)

adı pınarbaşı olan herhangibir köye muhtar olarak atamamın yapılmasını görüşlerinize arz ederim.

kadıköy'de mi kalsam taksim'de mi karar veremedim.

burda şehre uzak bir enlemde ikamet ediyor olmak da bir ne yazık.
ikinci ne yazık olansa burda şehre uzak bir boylamda ikamet ediyor olmak.

hayat hep bu kadar güzel olmak zorunda mısın.
hayat saçlarını hangi kuaföre kestiriyorsun.
hayat geceleri makyajını silmeden uyumadığın doğru mu.
hayat bu akşam da çok güzelsin.
hayat bu akşam her zamankinden daha güzelsin.
hayat saçlarını boyatmak ne kadar da yakışmış sana, açmış sanki seni.
hayat yakarken kaç faktörlü yağ öneriyorsun kurbanlarına.
hayat eskisi gibi kontağı çevirirken gaza basmıyomuşsun yeni arabalarda, ne diyosun buna, enjeksiyon mu diyosun, benyaptım mı diyosun.
hayat parfümünü çok sık değiştiriyosun. bi de küresel ısınma dersin.
hayat o elbiseyi nerden aldın. nee, terziye mi diktirdin. peki terziler gelmiş, ona ne buyurursun.
hayat sana edecek iltifat bulamıyorum.
hayat sizi düğünümüzde gelin olarak pistlerde görmek isteriz.

19.07.2011

karıncalar bu alemin casuslarıdır.

18.07.2011

ciddiyetten hoşlanmadığımı söylemiş miydim. süpürgesi yoncadan adlı türkümüz sanki önce bestesi yapılmış da sözler sonradan oturtulmuş hissi veriyor bana. on numara bir türkümüz. nida tüfekçi'nin albümleri çok güzel. hakediş diye tek bir kelime var. bedia akartürk, makbule kaya, seha okuş, emel taşçıoğlu, neriman altındağ, seha okuş, muzaffer akgün, arzu aldemir, sabite tur gülerman, bunlar güzel kadın sanatçılarımız, kendileriyle gurur duymakta kararlıyız. ama bir ajda pekkan öyle mi ya, ne yaptı allasen müzik adına, ben de bunu anlamıyorum, şişirme star nolcak. yeri geliyor sigaradan aldığımız ilk nefes bizim için ne çok önem taşıyor. bak şimdi, donna summer'ın da yeri ayrıdır bende kadın sanatçımız olarak. şarjı bitmek üzereyken bunu tekrar tekrar hatırlatan cep telefonumuz, şarjı dolduğunda sadece sessiz bir ışık yakmakla yetiniyor.

incir çıkmış ya pazarlara, düşünsene yaz gelmiş, ortası olmuş, sona doğru ilerliyor ki incirler olgunlaşmış. üzüm de çıkarsa bitti demektir yaz. ben göremeden bitmesi ne acı, yakıştıramadım allahımıza. atalet mi bu sanki benimki.

bana göre moment aldığını mı sanıyorsun tanrım?

suyun çalkalanması -şöyle bir durup düşündüğünde- hiç de ilginç değil. ama bazen de o kadar ilginç ki şaşarsın. msn'in bile penceresi var, gereğinde balkonu bile olur, ama benim öyle mi, bir balkonum bile yok. napıyorsun, anlıyo musun. biz bodrum'da torba kavşağından girdik içeri gündoğan'a doğru, sonra orda stabilize yolda ilerlerken -tabii ben ehliyet sahibiyim o zamanlar- incir satanlardan küçük bir kızı seçtik incir almak için. şapkası filan var. [bence güneş de kesin şapka takıyordur o kel kafasına.] incirin içinde bulunduğu bir hasır sepetimiz oldu parasını verince. incirleri de mideye indirince sepet bize kaldı. bağlarını tek tek çözdük diye hatırlıyorum, yanlışım olursa sen beni uyar.

apartmanda birinin birisi öldüğünde her zaman ilk etapta bir ölüm sessizliği gelişir. kendine yer bulur. could i have this kiss forever, ne düetti be kanka, bi de şey vardı o ara meşhur, marc anthony ile neydi o kadının adı, şey diyorlardı şarkıda, i want to spend my lifetime loving you, bomba pop zamanlardı, seviyorduk nitekim.

bana kavununu mu versen, onu da siftah edemedim bu yaz, yaz geçmeden tatsaydım. üzümler çıkmadan lütfen. eylülde gel, yok artık. duma duma dum, portakalı soydum, dün bir yalan uydurdum, ben bir yalan uydurdum, ben dün bir yalan uydurdum, başucuma astım. karanfilli var mentollü var karanfilli var mentollü var. şayet toprak reformu dolaylarında devletim beni ağa yapsa ve bana geniş bir köy bağışlasaydı, o köyün adını pekala karanfilli koyabilirdim. kızımızın adını da karanfil mi koysak napsak, pek tatlı geldi şimdi düşüncesi.

neyse, benim şimdi çıkmam lazım. adın dilimde bir hızma gibi, parlıyor, o yüzden adını söyleyip çıkıyorum. duyarsan gel.

16.07.2011

bu saatlerde bu gün bu rda arkadaş pek bu lunmaz
bu neçim hikaye böyle

o zamanlar epey kısa olan saçlarım sağ ve sol önden iki yola ayrılmış, ortasında çalılıklar var, bir bit yolunu kaybetse sağdan mı soldan mı atak yapsam diye karalar bağlar, o derece. kafamın iki dönerli orta yerinde de güller açıyor, bir boşluk hissi hakim. kullandığım kellik ilacı da bir kaşıntı yapıyor ki sormayın gitsin. nereye gitsem elim saçlarımda, kaşındıkça kaşınıyor, ama biliyorum bunun sebebi bir yerden saç gelecek, hani muhtelif bölgenizdeki kılları kestikten sonra tazeleri çıkarken de öyle olur, ordan biliyorum.

o zamanlar temmuz ayının ortalarındayız. imalat sektöründe sınıflanan, türkiye'nin en büyük beşyüz şirketi sıralamasında capital dergisinde kendine yer edinmiş bir ağır sanayi fabrikasında tam zamanlı mühendislik yapıyorum, mühendisliğin yanında zaman zaman yalakalık, zaman zaman politikacılık, zaman zaman amelelik de yaptığım oluyor. yükselmesi an meselesi olan, işletmenin geleceği gözüyle bakılan, geleceği parlak bir zeka timsaliyim. fabrikanın o anki genel müdürünün adıyla anıyor içerdeki diğerleri adımı, geleceğin -atıyorum- cemal süreya'sı diyorlar mesela türk şiirinden örneklersek.

bense daha farklı bir kafadayım. napacağım bu kendimle diyor, kafamı kaşıyorum habire. otuzuma merdiven dayamışım, hatta o senenin bir sonraki senesinde otuzu kırka bağlayan yaşlardan gün almaya başlayacağım, kafam da hayli karışık. yirmiiki yaşımdan beri düşündüğüm işler hiç de düşündüğüm gibi ilerlememiş, üstelik aradan sekiz sene geçmiş. dünya tarihine bakıyorum, pek çok büyük şair yirmibeşinde ilk şiir kitabını çıkarmış, ben otuzumda olmama rağmen herhangi bir dayalı taşım yok. pek çok büyük müzisyen daha yirmiyedisinde ununu eleyip eleğe asmış ve otuzuna varmadan çekmiş gitmiş, bense hâlâ ne yapsam diye düşünmekle meşgulum. pek çok insan otuzunda iki çocuk, hadi bilemedin bir çocuk sahibi olmuş, onun geleceğini hazırlamakla meşgul, hatta öyle bilinçliler ki bu yaşlarda sünnet yaptırırsak freud icabı çocukta ilerde cinsel ve bunun getirdiği psikolojik sorunlar peydah oluyor, diye düşünüp hareket ediyorlar, ama ben hâlâ boşa akıtıyorum menilerimi. ve kafam kaşınıyor, allahtan fazla beyazım yok diyerek teselli buluyorum.

o zamanlar böyle geçiriyorum günleri. kadınlarla başım dertte. yirmiikimde zaman kaybetmeden mezun olmuşum üniversitemden bok var gibi, sonrasında akademiye girmişim, bir altı yıl orda zaman kaybetmişim, sonra da o anlar çalıştığım, şimdi anlattığım işime girmişim. işe girerken, bende adettendir, diye şehir değiştirmişim. şehir değiştirmek hayatımdaki ortalama dört yıllık bunalım periyoduma geri döndürmüş beni. ve üstüne üstlük, gündüz vakti içip gidip beş senelik yüksek tazminatlı bir sözleşmeye imza atmışım. sırf kendimi bağlamak istedim belki de. ve şu anlattığım zamanlarda bu sözleşmeden geriye üç yıllık bir çile kalmış. askerliğimi bitireli bir sene olmuş ve daha o günün bugününde rüyama komutanlarım girmiş, yine, saksı gibi ne duruyorsun, demiş, diyememişim ki ben durmakla meşhurum. emredersiniz komutanım, dışında ağızlardan ses çıkarmak zor.

o zamanlar fabrikada üretimle ilgili problemlerle ilgileniyorum. ki üretim demek problem demek. istatistiklere göre günde onbir kilometre yol katediyorum. yürüdüğüm ortamdaki hava sıcaklığı geçtiğimiz haftasında yetmişdört derece santigrat ölçülmüş, işletmemiz tarafından yoğun mineral kaybına takviye amaçlı olarak günde iki kez soda dağıtılıyor. sıcağın verdiği bunaltıyla gerçekleşen yanmalar parmak kopmaları ve kan-gövde davaları da cabası. işçisini seven şef işçisine kola, fanta ne bulursa dağıtıyor.

ve yine sarhoş olduğumu düşündüğüm bir an peder beyimle bir sözleşme yapıp yeni işyerimin bulunduğu il merkezinden bir ev satın alma gafletinde bulunmuşum. neymiş de, lojmanda kalırmışım, giderim olmazmış, evi kiraya verirmişim, kira ve maaşımdan arttırdığımla da krediyi ödermişim. evcil bir insanım ya, buna kanmış olabilirim, ya da bana bir şeyler içirmiş olmalı. bunu kabul ettim, sağolsun kiracı kirasını sektirmiyor, maaşımdan da bir şeyler kalıyor. ama lojman? nasıl bir yer,.. organize sanayi bölgesinde, akşamüzeri saat altıdan sonra tek alışverişin karşıdaki benzin istasyonundan yapılabildiği, üç katlı, üst katlarda evli çiftlerin oturduğu daireler, ve alt katta bekar stüdyo daireleri. en yakın şehir merkezine otuz kilometre. ve düşünün ki ben o zamanlar ehliyetimi alkollu araç kullanmaktan ikinci kez emniyet mensuplarına teslim etmişim.

nitekim zor zamanlarmış o zamanlar, şimdi hatırlıyorum da. bunların üzerinde zemin bulduğu o yılın temmuz ayı orada bulunduğum ikinci yılın tam da dönümü. iki sene öncesinde birini itmişim hayatımdan, düşmüş, iflah da olmazmış zaten. geçen senesinde ise biriyle saatlerde konuşmuşum. ona gitme diyememişim. beklerim de diyememişim. sadece, demişim, ben ellili yaşlarımda anlatmak için yaşamıyor olmayı dilerdim bunları, demişim, ama şu an yaşadıklarımız sadece ellili yaşlarımda bir hoş hatıra olarak hafızama kazınsın diye yaşanıyormuş gibi hissediliyor, demişim, ve gitmiş. bu senesinde ise bir sürpriz doğmuş temmuzun.

o zamanlar o fabrikaya gelen torpilli stajerler de lojmanda kalma hakkına sahiptir. ama bir kızın o lojmanda kalması, stajı bittikten sonra akıl ruh sağlığı yerinde ayrılması pek mümkün değiltir. ve bir kız gelmiş annesi ve kız kardeşiyle beraber. ben otuz yaşındayım. stajer kız biraz gecikmiş okullulardan, yirmibeş yaşında, kız kardeşi ise onyedi. anneleri de çakır gözlü, şişman, bildiğin bizim anne tipinde, ananne olmaya belki yirmisinden beri aday. küçük kız çok güzel, yirmisinde yirmibirinde gösteriyor. öyle bir yüzü var ki değme dünya güzellerine taş çıkartır. poposu biraz büyük ama ziyanı yok ayak bilekleri ince olduktan sonra. ben o zamanlar dudakların insan hayatındaki yerine yeni yeni hakim oluyorum ve o küçük kızın dudaklarında belli ki hayat var, o derece kendiliğinden kımız ve kırmızı. büyük kız ise tam bir tarz sahibi, çenesinde ve kaşlarında piercing'ler, öyle bir fabrikada tüm fabrikaya meydan okumak gibi bu, hele öyle bir lojmanda dedikoduya sms yollamak gibi bir şey bu. ki o dövmeleri gören sivrisinekler içtimaya duruyor, o derece tarz. ikisi de birbirinden güzel. ama küçük kız daha bir ilgimi çekiyor. normalde lojman ahalisiyle sadece epey bir günaydınım ve iyi akşamlarım var. ama onlar geldikten sonra lojmanın havası değişiyor, yıllardır kurumuş kenardaki kuyunun suyu canlanıyor, yavrulama zamanını yeni geçmiş serçeler tekrar yumurtluyor.

büyük kız hergün stajına gidiyor, küçükse mütevazi lojmanda dairesinde annesiyle beraber kah internet başında kah dışarda diğer mühendis evhanımlarıyla sohbet ederek günlerini geçiriyor. onlara sorduğumda, bir aylığına staj için şehir merkezinde kiralık ev bulamadıklarını, o yüzden lojmanda kalmak istediklerini, ama buranın böyle bir yer olduğunu bilseler böyle bir şeye yeltenmeyecektiklerini, söylediler. ben de zamanla alışacaklarını onlara hatırlattım.

akşam mesai çıkışlarında bir şey beni onlarla lojman bahçesindeki piknik bankında oturmaya çekiyor. normalde dairesinden sadece iş saatlerinde çıkan benim gibi biri için ahaliyle akşamları bahçede muhabbet etmek, bu bir şeye benzetilesi bir şey değil. ama yapıyorum, o iki güzellik, özellikle küçük olanı, beni bakmalarıyla öyle bir çekiyor ki, elim ayağım şaşırıyor. ki bu konularda hakkaten şapşalımdır ilk zamanlarda.

o zamanlar benim de değişik bir yaşantım var işte. her gün içmeyi adet edinmişim kendime. arasıra yaramazlık yapıp barlarda kadınlarla tanışıyor, onlarla sonu gelmeyecek ilişkilere giriyor, sonra yine bara gidip o kadını barda bekliyorum. haftaiçi gecelere kadar işime sarılıp kendimi yoruyor da yoruyorum. kitap filan okumuyorum. yazı da yazamıyorum. bir acaip zamanlar o zamanlar. o geri gelecek mi diye bekliyorum, gemiyle gemilerle falan uğraşıyor, bir şeylere çok nadiren kafa yoruyorum. bir ay boyunca ehliyetimi geri almak için sürücü davranışlarını geliştirme eğitimine gitmişim, ordaki tiplere baka baka kararmışım, bu eğitim beni alkollu araç kullanmaktan uzaklaştırmak yerine iyice alkoliğim tribine kaptırmış. kursa katılanlar olarak hepimize alkolik olduğumuz belletilmiş ve kurtulma ihtimalimizin yüzde bir olduğuna da inandırılıp, nasılsa kurtulamayacağız deyip, yada ben kurtulmayayım o kurtulsun deyip doksandokuzumuz kendini o bir kişiye feda ederek, içmeye devam etmişiz. neler de neler. babam tipi bir yaklaşımla hayattaki her şeyin insan için olduğuna iyice emin olduğum zamanlar o senenin temmuz zamanları. ben otuz yaşındayken.

küçük kızla aramda onüç yaş var. bu benim vicdanımı yoran bir şey. geleneksel bir bakış açısıyla büyütülmüşüm ve bu yaş farkı bana acaip geliyor. bunu kendisine söylediğimde, bu onyedi yaşındaki kızın bana dediği ne olsa, aşkın yaşı yoktur ki. lojmanın merdivenlerinde başbaşa oturuyoruz. arasıra eve uğramam lazım deyip daireme girip iki yudum içip geri geliyorum, daha rahat konuşabileyim diye. ablası ilk zamanlar biraz soğuk, dışarı bahçeye pek çıkmıyor. ben de bu sırada her gece küçük kızla merdivende oturup, diğer komşu evablaların bakışlarına aldırmayıp konuşuyorum. onu dinliyorum. çok çekiyor beni ama diyorum bir türlü, o onyedi ben otuz. pınar kür'ün 'büyük aşk'ında vardı sanki diye kendimi ikna etmeye de çabalıyorum. aklıma hatta beni bu kitapla tanıştıran elif geliyor, hâlâ okuyor mudur hikâyelerimi diyorum. taa o zamanlar, düşünsene.

küçük kızın çok güzel tokası yere düşüyor, alıyor ve geri vermiyorum. toka önemli bir aksesuar değil mi ama kadında, ben ki firketeye şiir yazmışım o zamanlar.

sonra sonra büyük kız, kardeşiyle ben otururken yanımıza gelmeye başlıyor. ben ki, bir akşam küçük kızla oturmadan evvelinde çok ama hakkaten çok içmişim, ve onun beni beklediği merdivene uğramadan edememişim. uğradığımda ablasıyla oturduklarını görmüşüm. o zamanlarda bir akşam işte bu, sonra ben bir konuşmuş, bir anlatmışım ki ablası da küçük kız da gülmekten kırılmışlar, ve o kaç zamandır sustuğum günlere şaşmışlar.

ertesi gün büyük kız yanımızdan ayrılmaz olmuş. bana bakar bakar bakar olmuş. sonra ben hissetmişim ki bana vurgundur. ben küçük kıza, küçük kız bana, ablası bana.
beni sev

paris'e hiç gitmedim. merak ettim. birileri bir şeyler anlattı oradaki hatıraları dahil. paris, texas adlı film uzun süre en sevdiğim film oldu, güncelliğini koruyor. ara ara l. cohen'in en sevdiğim şarkılarını değiştiriyorum içinde. avalanche filan diyor, your love affair filan diyor. fransızcam yoktur. hatta hatırlatmasan bir kur ders aldığımı bile unutmuştum az kalsın. üstü kaldı ne verdiysem dünyaya, alamadım. bu yüzden biraz eksideyim, iki yakamı bi araya getirmekte zorlanıyorum. bilezikciyan ud çalıyor. müdürüm izne çık diyor. daha var diyorum, nereye gitsem bilmiyorum, kiminle ne yapsam bilmiyorum. ramazan'a rastlıyor biliyorum. gittiğim bir yurtdışından birkaç tane magnet ve iki kar küresi almıştım arkadaşlarıma veririm diye, alırken isimlerini düşünmeksizin. malum kar küreleri değerlidir, herkese veremeyiz.

bazı pazar günleri çalışmak zordur, zor gelir insana, psikolojik bir zorluk sadece, askerliği hatırlattığından.

hadi beni dışarı çıkart. bana balkon al. tatile götür.

beklemenin daniskası

zaman zaman gidenler olur. hatta bazen bu gitenler bu gitmelerini ardışık senelerin benzer zamanlarına rastgetirirler birbirlerinden habersiz. geride durup kendine orta şekerli bir çay demleyenler, gitenlerin artlarından düşünerek uzaklaşırken kendilerine çekidüzen verme ihtiyacı hissederler. bir şeyleri içine kapayıp bantlanan mukavva olma hissinden de uzaklaşmak isterler. mıcır ile moloz'un hikâyesini filan yazarlar tekrardan. bir ot mot bir şeyler dikip onu sulamak isterler. çiçek sulamanın insanı mevcut dünyasından uzaklaştırmakta en başarılı eylemlerden biri olduğunu düşünüyorum. bir diğeri bir koroyla şarkı söylemek iken başka bir diğeri de küçük hayvanları, özellikle kümes hayvanlarını yemlemektir. hiçbiri tabiatında böyle bir amaca hizmet etmese de bir yandan böyle ulvi bir uzaklaştırma yan etkileri vardır, pozitif yan etki. her yan etki negatif olacak değil a.

11.07.2011

- o gemi diyorum, mutlaka bi gün gelicek.

10.07.2011

dur şimdi. şöyle düşün. dünyanın küpeleri çok büyük. ve çember şeklinde. ben bir aslanım. dünyanın çember küpelerinin çeperlerinde ateş yanıyor. dünya bir sirk. la vida es un carnaval. hayat bir karnaval. ateşin içinden geçiriyolar beni. dünyanın küpeleri çok büyük. hafif yanıklarla atlatıyorum çoğunlukla. ateş-i suzan-ı firkat yaktı cism ü canımı. bunu da hafif sıyrıklarla atlatmıştım. çünkü dünyanın küpeleri çok büyük ve bir aslansan ve bir sirkse, ateşin içinden geçmek durumunda kalıyosun. ve sevgilim sen bi türlü bana açılamıyosun.

tırnaklarını kesmeyi unutan insan. vücudunun muhtelif bölgelerindeki kılları kesmeyi ihmal eden insan, öyle deme seven var sevmeyen var. dişlerini fırçalamayı binbir zahmet unutmayan insan. tüm bunlar insan. günaydın porselenciğim, nasılsın. insan bi kahvaltıya filan davet eder, unuttuk mu kahvaltının tindersticks şarkılarıyla olan bağlantısızlığını. nasıl nasıl anlatsam, nasııııl.

"ablanın adı neymiş," dedim. "öykü," dedi. "dünyanın en güzel adı mı yani," dedim. "bilmem ki ben," dedi, gülerek kaçtı. tekrar geldi, "benim adım neydi söyle bakalım," dedim. utanarak, "unuttum ki," deyip gülerek kaçtı. öykü ona, "gel ada, ben sana abinin adını söyleyeceğim," dedi. ben de zaten adını pek iyi bildiğim öykü'nün benim adımı öğrenip öğrenmediğini merak ettiğim için ada'ya sormuştum hedef şaşırıp, şaşırtıp, şaşırttırırırırp. lapps.

"kaç yaşındasın?" dedi. "boşver," dedim. hiç bu kadar fazla gelmemişti yaşım kendime. söyle! diye ısrar etti. "aslında sormayacaktım ama geçenki konuşmamızda kardeşinin yaşının yirmisekiz olduğunu söyleyince şaşırdım, o yüzden soruyorum, yoksa yirmialtı filan diye tahmin ediyordum." "otuz, tam otuz," dedim. onunkini sormadım. gerek yoktu. keşke gösterdiği yaşta olsaydı.

"bira kokuyorsun," dedi. "ya ama niye öyle diyorsun şimdi, çok mu kötü," dedim. "hayır, hayır, babam da böyle kokardı," dedi. sustuk. "içince ne kadar tatlı oluyorsun, demin ne kadar çok konuştun öyle." "çok mu konuştum, keşke sen de biraz içseydin." dedim.

kendimi dünyayı suda eritip kafaya dikmiş gibi hissediyordum bazen. bu yetmedi. kendimi dünyanın suyuna ekmek banıp yemiş gibi hissediyordum bazen. bu da yetmedi. "salata yapma," diyordum kendime bazen. kendimse buna müdahale edip, "dünyanın söğüşü daha iyi olur." diyordu.

meşeler gövermiş varsın göversin. evlerinin önü de hâlâ mersin.

4.07.2011

saygıdeğer romalılar,
iskoçyalılar, içimizdeki irlandalılar ve belçikalılar, izmirliler bursalılar, londralı stockholmlüler, birleşik krallıklılar, antalyalı ankaralı manisalı muğlalılar, özellikle izmirliler bursalılar ve istanbullular, birleşik arap emirliklerililer, tekrar ediyorum manisalılar, konyalı kayserililer, eski trabzonlular, ve izmirliler bursalılar manisalılar,

sizi gözüm bir yerden ısırıyor.

gözüm bir yerden ısırgan. ısırgan tohumu pek çok derde deva imiş, ama hasta olmadan önce tüketmen gerekiyormuş, hasta olduktan sonra faydası yokmuş. ısırgan tohumunu saka adını verdiğimiz o hani rengarenk kuşlar da çok sever, hatta kendilerine halk arasında diken kuşu diye isim bile verilir zaman zaman. tarlakuşlarının halk dilimizdeki adı ise tepeli'dir çünkü kendilerinin müthiş ötüşlerinin yanında tepelerinde horozlarınkine benzer ibik timsali bir organları vardır. halk arasında benzer bir kuşa baltalı adı verildiği görülmüşse de baltalı kışın sıcak bölgelere akın ederken, tarlakuşu daha ziyade bahar aylarında aynı bölgelerde ikamet eder, zaten baltalı epey iri ve beyaz sarı tüyler barındıran renkli bir kuştur, tarlakuşu ise boz ve toprak rengindedir, toprakla özellikle yeni sürülmüş toprakla çok kolay kamufle olarak siz ordan etrafta hiçbir canlı yokmuşcasına geçerken birden ayağınızın altından havalanıp sizi ürkütebilir, tabii sizin yeni sürülmüş tarlada ne işiniz var, bence elinizde tohumlar bir şeyler ekiyorsunuz. tarlakuşunun aşkımız üzerindeki çağrışım ve izdüşümlerine değinmeden geçmek durumundayım bu mevzuu, çünkü her şey tek tarafından sıkıca kopçalanmışken diğer tarafını örümcekler örmüş.

ve şimdi hafız burhan tekrar ediyor:

1.07.2011

bu şapkada hiç mi tavşan kalmamış?

ah kalamıştan. kayığı salınca aşağı, ımm, şeyden, neydi o moda yokuşu'ndan. yağmur başladı birden. biz karınca taneleri nereye kaçacağımızı şaşırmış bulduk kendimizi. sonra, güney mi güney amerika'dan etraflarında kız çocuklarının sarılı olduğu bir ayna buldum ben. ameriko vespuçi'ye selam saldım, sattı bana motosikletini. aldık biz o motosikleti tuttuk macaristan'a yola çıktık. birden sığacık iskelesi'nde bulduk kendimizi, rüzgar mı rüzgar bir rüzgar vardı. onun etekleri benim iskeletime sığınmıştı. sonra donunu ve sutyenini yıkayıp güneşe astı, güneş bir beğendi bir beğendi bunu sormayın, güneşin erkeklik uzvu kendine geldi uzunca araddan sonra. dördüncü kattan aşağı baktığımızda o kırmızı vosvos hep aynı yerdeydi, sami amcası'nın vosvosu, o da her kimse. sami dinine mi inanıyorduk yoksa mayalardan mı geliyorduk. denizin kıyısına biraz kaya çaldık, tuttu allahıma. bizim durduğumuz yerde öyle bitkiler bitti ki, sanırsın orman, sanırsın aile çay bahçesi. yine de bu benim ortaya saçmama engel olamadı küçüklerimi. memesinin üstünde ben mi vardı, ben mi vardımm, hiç mi yanlış hatırlamam ben, hiç mi hatırlamam hiçbir hem de şeyi. vakit bulursan, ımm, şeyy, arasıra beni özle.

yanında olmadığım günler, benim için, arasta'ya çıkıp halk arasına tedbirsiz bir kıyafetle karışıp iç sıkıntımı esnafla konuşarak gidermeye çalıştığım günlere benziyor. esnaf arasında terziler ve kuyumcular yoğunlukta, terziler habire sökükleri dikiyorlar, kuyumcular da altın işliyorlar. ne var ki içtiğim çay üstüne çay yetmiyor dilimde bıraktığın tadın eksikliğini yamamaya, onbinlerce şeker ya da çikolata damlacığı vız geliyor tadına kıyaslamaya. yamalı pantolları pek severdim çuçukluğumda, sanki seni beklemeye kendimi o zamandan alıştırmışım, gibi geliyor. o çamurdan evleri de sen içine giresin, ocağını tüttüresin diye bina etmişim, ellerim boşuna yarılmamış, zihnim boşuna yorulmamış sevgilim. hayat sürprizli prizlerle doluydu sevgilim ve tıpkı bilmeceli gibi sadece bir fiş bir duya uyacaktı ve onu bulamasam masal çokkötü sonlanacaktı, ama ben buldum ve şimdi o yoldan gidiyorum.

seni nasıl sevdiğimde ışığı bir dakka aç kapa.

sahi ben bunları neremden uyduruyorum. sonra aldım birkaç tane mektup yolladım isveç'ten aşağlara. bir barbar bir barbara gel beraber demiş birader-i-can beraberim. brothers in arms. kötü, ve tüm bunlar hayat. ırmaktan geçerken o taşın altındaki balçık hareket etmeseydi pekala paçalarım ıslanmayabilirdi ya da dereyi gördüm sanıp pekala paçalarımı sıvamış gibi yapabilirdim. ama bunların hepsi kurallı. sen kuralsız mısın, yüklemsiz misin, yüksüz müsün. hamile kadınlara yüklü derler bizim oralarda. bizim oralar da ne uzak yaptı be hacı, sahi. burnum de ne kanama yaptı, başım desen, hiç ağrı mı yapardı. buncadan.

defterin üstüne bir şey dökülmüş, hayır damlamamış, boca olmuş. sayfalarında birtakım köpükler yapmış. onyüzbin galoncuk yapmış. bu ne ya. confusion filan diyor bu şarkı. ben hiçbir şeyi dinleyemem, arada bir kelimelere takılırım sadece, ordan da muhakkak bir soruluk düşünce çıkar. sorarım. bugün bir başlık attım iş saatinde, halbuki iş saatlerinde kendime cümle kurmayı yasaklamıştım, nitekim onu da yarım bıraktım. attığım başlığa gelirsek, kafa gibi bir şeydi, attığım kafaya gelirsek aynen şöyle diyordu: porselen düşünce. kemiklerin yakılmasından sonra ortaya çıkan külden kaliteli bir porselen elde ediyor çinliler, bunu pekala biz niye yapamayalım. insan kemiklerini yaksak nasıl bir hammadde çıkar bunu merak da etmiyor de değilim. ama minimize aykırı bu. halbuki, bugün attığım başlığın arkasını getirebilseydim seninle şahika'da üç beş bira atmış kadar, ne bileyim, kadıköy'de etrafında böceklerin kol gezdiği bir otelde kalmış kadar, ne bileyim, alsancak'ta denize ayaklarımızı salıp sabahlara şarkı söyleyip oturmuş kadar, ne bileyim, orda bizimkilerle birlikte kahvaltı yapmış kadar, ne bileyim, seni çok kıskanmış kadar hissedebilirdim kendimi.

lakin, ne var ki, porselen düşüncenin gerisini getiremedim. tıpkı bu.

28.06.2011



hangi filmde geçiyor söyle bakalım

26.06.2011

şimdi dünyanın en güzel arabistanı'ndan kaçak yaşama yergisi'ni seçmenin tam sırası.
biz üç kişiydik.

diğer ikisi birbirini gıyaben dahi tanımıyordu. a üniversiteden arkadaşım olup benden bir yaş büyüktü. h ile akran ve liseden arkadaştık. h ile ergenliği beraber takip ettik. ikimizin sivilce oranları aynıydı, sadece onun sırtında da vardı ekstradan. birbirimizi çok iyi tartıyorduk. aynı kıza aşık olduğumuz kesindi ama o an hangisi idi, bunu bile kestiremiyorduk. merdiven altlarında sigaraları gizli gizli birlikte içiyorduk. şiirden hoşlanıyor, kendi çapımızda bir şeyler karalıyorduk, bana okutuyordu ve beğeniyordum. aynı şarkıları da seviyorduk. o benden daha içte yaşıyordu sanki ama ben daha çok susuyordum. ikimizde de babalar belirgin ve anneler kısa boyluydu. annelerin giydiği terlik tipleri ve mevlitlerde taktıkları başörtüsü de aynıydı. babaların çocukluk fotoğraflarında sepya bir fon ve tarlada çalışmaktan esmerlesmiş yüzler ortaktı. aynı kızlar hayatımızı akıttı. aynı puanları aldık.

h'nin dindarlığı yüksekti bana göre. ikimiz de aynı gelenekten geliyorduk ama o kendini daha az törpülemişti bana göre. yılların yürümesiyle beraber o dine sarktı, ben içkiye. sigarayı arada bir azalttı. kadınlardan uzak durdu. ona yaklaştılar, izin vermedi. ölümden korktu.

a'yı üniversitede yanına gidip tanışarak hayatıma soktum. garip baktı ilk zamanlar bana. sonra ısındı, yine de temkinini hissedebiliyordum. bense onu çok fazla arkadaşa sahip olduğu ve benim dostaneliğime bir türlü inanamadığı için garipsiyordum. yüzünde ışıltı asılı bir adamdı. güzel gömlekleri vardı. güzel gülerdi. h de güzel gülerdi ayrıca. ben çok ve sık seven bir geçmişe sahipken onun bu dalda anlatılacak pek hatırası yoktu. bir tane anlattı, içime yetti zaten, hatta sonradan kızı da gösterdi bana. onunla da aynı kızdan hoşlanabilme olasılığımız yüksekti.

iyi arkadaşlar böyledir. mesela barış bıçakçı'yı ilk olarak sevmemin sebebi buydu, bizim büyük çaresizliğimiz'de bu duyguyu, buna bir de böyle bakılabileceğini, jules ve jim'i, iki arkadaşı anlatmıştı bana. zeki ile metin'i, edi ile büdü'yü, ve altı yıldır burda anlatageldiğim diğerlerini bu yüzden sevdim.

a bi ara cigaralığa sardı. dindar olmasına benden daha dindardı, içkiyle arası pek de hoş değildi. acaip kızarırdı. hatta bir keresinde gözümün önünde çok güzel kustu. benim içkiye yöneldiğim yıllarda bana uzaktan güzel eşlik etti. h ise tamamen uzak etti. a'ya bak dedim, edebiyat var dedim, onun okuması bana göre azdı ama beni kürk mantolu madonna ile tanıştıran o oldu. ikimiz de bakir mi bakirdik. ben daha hindim. o daha temizdi. h de benden temizdi. bu ikisi açık yürekli adamlardı. özellikle a. bir şeyi söylemiyorsa o şey 'olmadığı' için söylemiyordu.

ben bir yerden bir uçtan tutmayı seçtim. o ikisi direndiler. alabildiğine direndiler. ben tuttum gibi gelmişti bana, tutmamışım. onlar zaten tutmamayı seçmişlerdi. şimdi ayrı ülkelerdeyiz, apayrı dillerde ve dinlerdeyiz. apayrı bağımlılıklarımız var. bağlarımız ayrı.

insan özlüyor.

25.06.2011

ve müzik bize her şeyi daha katlanılmaz kıldı.

ve müzik bize her şeyi daha katlanılır kıldı.

evet adam orda oturuyordu.

karşımda jim morrison'un büyükçe çerçevelenmiş bir fotoğrafı asılı. jim morrison'u severim. tanrım yine mi bardayım. istasyon şefini oturttum karşıma. izmir'de alsancak bölgesindeki barlar, içlerine kuruldukları eski evlerin yapılarının bir sonucu olarak giriş kapısı ve holden sonra bir iç avluya açılır ve hemen hemen hepsinde yerleşim bu şekildedir. taksim'deki nevizade'yi andıran gazi kadınlar ve muzaffer izgü sokaklarındaki barların önüne yazın masalar sandalyeler atıldığını görürsünüz, ancak asıl hayat, hayat adı da verilen iç avludadır. müzik burada gerçekleşir. burada üstü açık olduğu için sigara da içilir, yalnız da oturulur, istasyon şefiyle de oturulur, jim morrison'a bakıp alkolün vücutta ettiği tavaf esnasında hayatın neresinde ne tip hatalar yapıldığı, kimlerin canının yakıldığı, kimlerin ahlarının üstü kalmayacak biçimde toplanıldığı, kimlerin canını yaktığı, kimlerin gelip kimlerin geçtiği, kim bunlar, hepsi hepsi, hangi hayallerin hangi duraklarda tökezlediği, hangi trenlerin hiç gelmediği, hangi trenlerden kimlerin hiç inmediği, hangi trenlere kimlerin binip gittiği, hiçbiri, düşünülür. arthur rimbaud, yaşamak için bile kullanmadan bedenimi, der ya. müstakil zamanlardaki düşünce taşıyor görünen halim fıtratımdandır. ciddi konularda konuşmayı sevmiyorum, ciddi olamıyorum. ne demiş jim morrison, she lives on love street.

alıp geri bıraktığım uzun çalar plaklar merak edilmiş, söyleyeyim, johnny cash-a thing called love; the smiths'den strangeways here we come ve the queen is dead; pj harvey-to bring you my love, the doors-strange days, bu kadarına param yetecekti.

yüziki senelik bir ağaç düşün, sanırsın taa melikşah'dan kalma, öyle durur yerli yerinde. gelip geçenler hayretle bakar duruşuna. işte ben öyle bazen. geceleri herkes uyuduğunda ormana karışmaya çıkar.

istasyon şefinin selamı var.