gül şeklinde işlenmiş mumlar vardı, ne de güzel olacaksa yanması erimesi bitap düşmesi. baba bugün tanburam rebap oldu. domatesler de vardı var olmasına, renkleri müteselsil. domatesler ne kadar da domates. akşam yemekleri okundu ondan sonra. çocuklar her birer evlerine kaçıştılar. anneler bağırdı, ahmeeeet, elinde terlik. ahmet kuş vurmağlara gitmişti gelecekti. ahmet'in dönüşü pek bir muhteşem olacaktı. ahmet'in gidişi zerzevat. domateslerin bıyıkları yok mu sizce de, bir baksanıza tepeden şöyle. ah tabii bu esnada ah met'in başına ne vazolar ben diyeyim, ne saksılar ne bira şişeleri düşüştü. artvin'lere atina'lara ağrı'lara gitti geldi mızrapımızdan damlayan sesler. ahmet'in soyadı ağrıcıyan. ezgi ahmet'e çok güldü o ayrı mesele. le la la. tabii kiraz da nerdeyse insan kadar bir organizma. şayet kirazı bir otogara benzetseydik otogar o zaman dünyanın en manidar şeylerinden olurdu fakat otogarların günümüzdeki çağrışımına baktığımızda hep aksak hep lokum kutuları, bir ayağı kesilmiş ve dilencilik yapan bir adam. size de seslerin yetmediği oldu mu? hani çoğunluğumuz seslerin fazla geldiğinden şikayet eder de gürültütütüden kaçarız ya, azınlığımıza da sesler az mı gelir? sessizliğin dingil dinginliğinden bahsetmorum elbetde. domateslerin bıyıkları var demişken ananasların kaşlarını ihmal etmemeliyiz elbette. benim de fıtıklarım var. hayatında mecaz diye bir şey duydun nu hiç?
geçen özgür'le iki küçük paket beyaz leblebi (nohut) almıştık söylemesi ayıp. içmekten yiyemedik. nohut bitkisini gördünüz mü hiç? ya susam? ama susam görmediysen senin coğrafyanda nohut yetişmiyor olsa gerektir, aksi halde bu yaşına kadar görmemiş olmanı bana açıklayamazsın kanka. malezya'dan gelen iş ilanının üstünde piknik yapmağı planlıyordum. sahi biz hiç piknik yapdık mı?
bu arada demin nohutun biri yere düştü ve tam ikibuçuk kez zıpladı. her zıplayışta bir önceki zıplayışında eriştiği mesafenin yüzde kaçına ulaştığını hesaplayamadım. ama ben müezzin olsam bu saatte bir akşam ezanı patlatırdım mesela. arkamdan da ses oyunu yaparlardı, müezzin senar, filan.
sigara paketlerinin üzerindeki bazı görüntüler beni çok duygulandırıyor. üzerlerine düşünmek yıllarımı alıyor. aslında mesela genç ölürsem arkamdan kırk yıldır düşünüyordu diyesiler, fena olmazmış. mesela, yüzü görünmeyen elinin üzerine eski tip serum bağlı adam görüntüsü, sanki adam bana el veriyormuş gibi. el uzatmış gibi. göğsünde elektrodlar da var galiba. artık serumlar böyle bağlanmıyor biliyorsunuz. eskiden babam hastaneden bi gelirdi ellerinin derileri mosmor enginarlar gibi olmuş, ve bunu sık sık tekrarlardı çocukluğumda, ben o yüzden şimdi o yaşları atlatmağa çalışıyorum. çünkü genetik dediğin şey çok aydınlatıcı, ve dünyanın bize çok büyük bir nimeti. ama yasak nimet, diyelim de genetiğe methiye düzdüğüm sanılmasın.
siz de avcunuzun içine gül dikeni yerleştirip arkadaşlarınızla tokalaşmağa çalışır mıydınız? tanrım böyle çocuklar yaşadı çocukluğumuzda. acıma duygusu kaç yaşından itibaren peydahlanıyor acaba, bunu bi düşünelim.
14.07.2016
17.06.2016
bugün adile naşit'in seksenaltı'ncı doğumgünüymüş. yaşasaymış seksenaltı yaşında olacakmış. bizim şirketin patronu yaşıyor ve sanırım seksenaltı yaşında ve sağ. dedemlerden biri yaşasaymıştı seksendokuz yaşında olacakmıştı. diğeri de seksenüç. nedense onların doğumyıllarını unutmuyorum hiç. bizim patron her gün ozon tedavileri filan öyle bir şeyler görüyor ve gayet dinç maşallahı var. allah uzun ömür versin diyelim. google, adile naşit'in hababam sınıfı'ndan olduğunu sandığım bir görüntüsünü masaüstü yapmış, ya da adı neyse işte o görüntüleştirmenin. adile naşit'i çok sevemedim ben, yani şöyle ki, ben çocukluğumda anlatırlardı; geceleri radyoda program yaparmış adını yanlıyanlış hatırlamıyorsam uykudan önce diye. radyoda mıydı, tv'de mi, yanlış mı hatırlıyorum. uyumamakta direnen çocukları uykuya davet edermiş, hatta birinde, "ahmet sen hâlâ yatmadın mı bakiim," nevinden bir şeyler söylemiş de ahmet abim üstüne alınmış, bu kadın beni nasıl gördü diye korkup hemen uykuya yatmış. ben o döneme yetişemedim. ben adile naşit'in adile naşit olduğunu öğrendiğimde ortaokulda filandım. o zamanlar içinde bulunduğum topluluk da adile naşit'in kafir olduğunu söylediğinden soğumuştum kadıncağızdan. sonra topluluktan soğuyunca anladım ki ben de kafirim sanırım. anneme çok benzer rahmetli, annemin de kaşları yoktur, annem de kısa boyludur, annem de doğdudoğalı anneymiş gibidir. herkes olduğu yerde sağolsun, ne demekse.
kırlangıçlar diye bi şarkı öğrendim bugün. dinledim mi emin olamadım ama adı hoşuma gitti. yerli gruplar hafif rock yapmayı çok sevdi, ve değişik eğişik isimli gruplar, yaratıcı olduğu düşünülen. olsun, müzik yapsın gençler. biz yapamadık onlar yapsın. herkesin bir alıcısı var, mı ne öyle bi laf vardı sanki. sahi, nasıl olur da herkesin bir alıcısı olur. yani güzel güzelse neden herkes ona âşık olmaz ki, çok saçma bence. herkes aynı insana âşık olmalı gibi geliyor bana. yani bir film güzelse herkes sevmeli değil mi onu, bence yanılıyoruz. bazılarınız da hatta kırılıp gidiyorsunuz. kırlangıçlar deyince, memleketteki evin balkonunun üst köşesine yuva yapmışlar. epeydir gelmiyorlardı. çok sevindim, hatta bir de baktım ki ne göreyim, bi sürü yavruları var. hemen tabii refleks olarak cep telefonuma sarıldım ki fotoğraflayıp sizlere görsel yayın yapayım. sonra, bi durup düşündüm, ben çoğunlukla bi durup düşünürüm, açıklama yapmak gibi bir zaafım var. açıklama yapmağı çok seviyorum, sevmiyorum aslında ama yapmazsam rahat etmiyor içim. ne düşündüm nasıl düşündüm neden öyle düşündüm, sen ne düşünürsün, filan, bunlar benim için önemli şeyler. korkarım yaşlanınca ve özellikle içtikten sonra sohbeti çekilmez biri olacağım. özü unutup kenarı kıvıracağım. sonra kendimi frenledim, ben ne yapıyorum, dedim. sanki benim cep telefonum o kırlangıçların fotoğrafını çekse onları oldukları kadar güzel gösterebilecek miydi. tamam bunda benim kötü fotoğraf çekiciliğimin de etkisi vardı ama yine de hiçbir fotoğraf bende gerçeklik algısı yaratmıyor. tiyatro gibi, adamlar orda oynuyor ve benden onu izlemem bekleniyor. fotoğrafın da fotoğraf olduğu çok belli değil mi. sinema yine bi nebze. sonra dedim kendime, skerim deklanşörünü enstantaneni, zaten çekemiyorsun. ha şu da var, iyi bir fotoğrafçı olsam ya da bir iphone'um olsa ve cam gibi fotoğraf çekse belki bu düşüncelerimi açık edemez hatta üstüne çektiğim güzel fotoğraflarla artistlik yapardım. yaparım çünkü ben, su gibiyim, hangi kabın içindeysem onun şeklindeyim. kalıbımı sikeyim.
ertesi gün müydü, kırlangıçlardan bi önceki gün müydü neydi, babam aldı götürdü beni buğday harmanına. patoz mu diyelim adına, biçerdöver mi diyelim artık, hangisini biliyor hangisini tanıyorsanız. ne makinalar çıkmış arkadaş. adam buğdayın sapını bir çırpıda doğrayıp başaklarını hemencecik ayrıştırıveriyor. on dönüm tarlayı bi saatte biçecek kıvama gelmiş tarım makinaları endüstrisi. eskiden öyle miydi, hepsini orakla biçip makinaya dirgenle kendin atardın. hatta birinde babam orak sallarken yüzüğünü düşürdüydü de iki hafta koca tarlada yüzük aradıydık. nah bulursun. üstelik başkasının tarlasında icar usülü çalışıyorduk o zaman. kazanılan para yeni yüzük almağa gittiydi. şimdi yüzük takmıyor gerçi babam. büyüdü artık koca adam oldu, yüzük neyine. her neyse işte, yine buğdayların patozun giremediği ağaç altlarındaki kalıntılarını orakla biçerken yine aynı vesvese peyda oldu. telefonu dayıma verip kendimi çektirsem mi, dedim, ama bu defa fotoğraf da kesmezdi, şehirli arkadaşlarımın gözüne taşrada hayat imajını tam verebilmem için kısa bir video on numara olurdu. gerçi bu mazbut duruşumla, bu istemem yan cebime koy haletimle yine bir takipçi kazanamazdım o imajla ama yine de yaklaşık bir gecemi güzelleştirirdi diye hissettim. sonra çok bi daha kızdım kendime, aldım telefonu soktum cebime, ve çalışmağa devam ettim. belimden kuyruk sokumuma birkaç damla süzüldü. ne güzel, dedim, taşrada baret takmak mecburi değil, ve solelimin tersiyle terimi sildim. babam olmasa sigara da yakardım ama adam zaten oruçtu ve poposundan terliyordu, hadi dedim şimdi iyice zıvanadan çıkarmayayım. dayıma dedim, "ihtiyar, biz bu saçları orak çekiç sallarken döktük," babamı göstererek, "onun gibi klimalı odada masa başında değil," dedim. dayım, "kaşınma, adamın elinde orak var," dedi, "daha evlenmedin bile," dedi. susuştuk.
ama durur muyum, fotoğraf çekemedim ya, illa yayın yapacağım ya yediğim nanaları, attığım naraları. ben de buraya meşk edeyim dedim. sonra balkona çıkmışım, karşı komşu da balkona çıkınca fark ettim balkonda olduğumu. babamın geçen sene emekli ikramiyesiyle satın aldığı bahçenin komşusu teyzenin bana özel olarak hediye ettiği mor renkli süs biberi geldi gözümün önüne. geçen sene neredeyse solduruyordum ki son anda imdadına yetiştim. kendim edip kendim bulmuştum gerçi de yine de insan kendini kendine affettirmek istiyor. hele ben, özellikle sürekli kendine mahcup dolaşan ben, bunu çok yapıyorum. affettiremezsem de içmeğe başlıyorum. bu yüzden sanırım biraz sık içiyorum. bugün yedinci gün, af mevsimindeysek demek ki. tanrım beni av mevsimine düşürmese keşke tekrar. bi baktım ki süs biberi yine morlamış kendini. yüce yaradan işte, biberi bile süsleyip yaratmamış mı, ya da evrim her neyse işte, bi şekilde yaranılmış bana. pek güzel. hediye eden teyze de çok güzeldi. kızı olsaydı da alsaydım diye düşünmedim değil. beni sever insanlar. özellikle benimle az muhatap olanlar, ama mutlaka muhatap olanlar, beni seviyorlar. yüzümden ilk bir saatte nemrutluk, ikinci bir saatte ise samimiyet, üçüncü bir saatte ise sıcaklık akar benim. bunu kimse demedi de ben vehmediyorum. "hayallerde yaşıyor bazı ipneler" diye bir öbek vardır internette. çok severim, hatta motto gibi desem az gelir. "çok sevdik be abi"yi sevdiğim kadar severim. ve gün boyu işyerinde, lokantalarda, meyhanelerde, barlarda pavyonlarda o hayallerde yaşayan ip!neleri seyrederim. evde tek başımaysam da, ki genelde evde tek başımayımdır, kendimi seyrederim bu hususta. ben de çok yaşarım pekala. sonra süs biberiyle birbirimize bakıştık işte. biraz mahcup olmadım değil. o o kadar güzel ve süslüyken, ben ev kıyafetlerimle biraz eğreti durmadım değil, bir an kendimi sevecekse böyle sevsin diye aklamağa çalışmadım değil. sonra ne mi yaptım, gittim üşenmedim, ben üşenmem biliyor musunuz? üşeneni de hiç sevmem. lütfen üşengeçseniz arkadaşım olmayın, iş arkadaşım da olmayın, anam babam kardeşim de olmayın, çok kızarım. daha dün birini attım hatta işten. acımam az. soyadımla da muteber bir hayatım çok sözkonusu. her neyse, üşenmedim gittim takım elbisemi giydim. sonra da iki gündür yazı karşılayan ve bir anda sıcakla şoklanan izmir'de, kendini koyvermek üzere olan biberimi suladım. acı da tatlı gelebiliyor zaman zaman.
kırlangıçlar diye bi şarkı öğrendim bugün. dinledim mi emin olamadım ama adı hoşuma gitti. yerli gruplar hafif rock yapmayı çok sevdi, ve değişik eğişik isimli gruplar, yaratıcı olduğu düşünülen. olsun, müzik yapsın gençler. biz yapamadık onlar yapsın. herkesin bir alıcısı var, mı ne öyle bi laf vardı sanki. sahi, nasıl olur da herkesin bir alıcısı olur. yani güzel güzelse neden herkes ona âşık olmaz ki, çok saçma bence. herkes aynı insana âşık olmalı gibi geliyor bana. yani bir film güzelse herkes sevmeli değil mi onu, bence yanılıyoruz. bazılarınız da hatta kırılıp gidiyorsunuz. kırlangıçlar deyince, memleketteki evin balkonunun üst köşesine yuva yapmışlar. epeydir gelmiyorlardı. çok sevindim, hatta bir de baktım ki ne göreyim, bi sürü yavruları var. hemen tabii refleks olarak cep telefonuma sarıldım ki fotoğraflayıp sizlere görsel yayın yapayım. sonra, bi durup düşündüm, ben çoğunlukla bi durup düşünürüm, açıklama yapmak gibi bir zaafım var. açıklama yapmağı çok seviyorum, sevmiyorum aslında ama yapmazsam rahat etmiyor içim. ne düşündüm nasıl düşündüm neden öyle düşündüm, sen ne düşünürsün, filan, bunlar benim için önemli şeyler. korkarım yaşlanınca ve özellikle içtikten sonra sohbeti çekilmez biri olacağım. özü unutup kenarı kıvıracağım. sonra kendimi frenledim, ben ne yapıyorum, dedim. sanki benim cep telefonum o kırlangıçların fotoğrafını çekse onları oldukları kadar güzel gösterebilecek miydi. tamam bunda benim kötü fotoğraf çekiciliğimin de etkisi vardı ama yine de hiçbir fotoğraf bende gerçeklik algısı yaratmıyor. tiyatro gibi, adamlar orda oynuyor ve benden onu izlemem bekleniyor. fotoğrafın da fotoğraf olduğu çok belli değil mi. sinema yine bi nebze. sonra dedim kendime, skerim deklanşörünü enstantaneni, zaten çekemiyorsun. ha şu da var, iyi bir fotoğrafçı olsam ya da bir iphone'um olsa ve cam gibi fotoğraf çekse belki bu düşüncelerimi açık edemez hatta üstüne çektiğim güzel fotoğraflarla artistlik yapardım. yaparım çünkü ben, su gibiyim, hangi kabın içindeysem onun şeklindeyim. kalıbımı sikeyim.
ertesi gün müydü, kırlangıçlardan bi önceki gün müydü neydi, babam aldı götürdü beni buğday harmanına. patoz mu diyelim adına, biçerdöver mi diyelim artık, hangisini biliyor hangisini tanıyorsanız. ne makinalar çıkmış arkadaş. adam buğdayın sapını bir çırpıda doğrayıp başaklarını hemencecik ayrıştırıveriyor. on dönüm tarlayı bi saatte biçecek kıvama gelmiş tarım makinaları endüstrisi. eskiden öyle miydi, hepsini orakla biçip makinaya dirgenle kendin atardın. hatta birinde babam orak sallarken yüzüğünü düşürdüydü de iki hafta koca tarlada yüzük aradıydık. nah bulursun. üstelik başkasının tarlasında icar usülü çalışıyorduk o zaman. kazanılan para yeni yüzük almağa gittiydi. şimdi yüzük takmıyor gerçi babam. büyüdü artık koca adam oldu, yüzük neyine. her neyse işte, yine buğdayların patozun giremediği ağaç altlarındaki kalıntılarını orakla biçerken yine aynı vesvese peyda oldu. telefonu dayıma verip kendimi çektirsem mi, dedim, ama bu defa fotoğraf da kesmezdi, şehirli arkadaşlarımın gözüne taşrada hayat imajını tam verebilmem için kısa bir video on numara olurdu. gerçi bu mazbut duruşumla, bu istemem yan cebime koy haletimle yine bir takipçi kazanamazdım o imajla ama yine de yaklaşık bir gecemi güzelleştirirdi diye hissettim. sonra çok bi daha kızdım kendime, aldım telefonu soktum cebime, ve çalışmağa devam ettim. belimden kuyruk sokumuma birkaç damla süzüldü. ne güzel, dedim, taşrada baret takmak mecburi değil, ve solelimin tersiyle terimi sildim. babam olmasa sigara da yakardım ama adam zaten oruçtu ve poposundan terliyordu, hadi dedim şimdi iyice zıvanadan çıkarmayayım. dayıma dedim, "ihtiyar, biz bu saçları orak çekiç sallarken döktük," babamı göstererek, "onun gibi klimalı odada masa başında değil," dedim. dayım, "kaşınma, adamın elinde orak var," dedi, "daha evlenmedin bile," dedi. susuştuk.
ama durur muyum, fotoğraf çekemedim ya, illa yayın yapacağım ya yediğim nanaları, attığım naraları. ben de buraya meşk edeyim dedim. sonra balkona çıkmışım, karşı komşu da balkona çıkınca fark ettim balkonda olduğumu. babamın geçen sene emekli ikramiyesiyle satın aldığı bahçenin komşusu teyzenin bana özel olarak hediye ettiği mor renkli süs biberi geldi gözümün önüne. geçen sene neredeyse solduruyordum ki son anda imdadına yetiştim. kendim edip kendim bulmuştum gerçi de yine de insan kendini kendine affettirmek istiyor. hele ben, özellikle sürekli kendine mahcup dolaşan ben, bunu çok yapıyorum. affettiremezsem de içmeğe başlıyorum. bu yüzden sanırım biraz sık içiyorum. bugün yedinci gün, af mevsimindeysek demek ki. tanrım beni av mevsimine düşürmese keşke tekrar. bi baktım ki süs biberi yine morlamış kendini. yüce yaradan işte, biberi bile süsleyip yaratmamış mı, ya da evrim her neyse işte, bi şekilde yaranılmış bana. pek güzel. hediye eden teyze de çok güzeldi. kızı olsaydı da alsaydım diye düşünmedim değil. beni sever insanlar. özellikle benimle az muhatap olanlar, ama mutlaka muhatap olanlar, beni seviyorlar. yüzümden ilk bir saatte nemrutluk, ikinci bir saatte ise samimiyet, üçüncü bir saatte ise sıcaklık akar benim. bunu kimse demedi de ben vehmediyorum. "hayallerde yaşıyor bazı ipneler" diye bir öbek vardır internette. çok severim, hatta motto gibi desem az gelir. "çok sevdik be abi"yi sevdiğim kadar severim. ve gün boyu işyerinde, lokantalarda, meyhanelerde, barlarda pavyonlarda o hayallerde yaşayan ip!neleri seyrederim. evde tek başımaysam da, ki genelde evde tek başımayımdır, kendimi seyrederim bu hususta. ben de çok yaşarım pekala. sonra süs biberiyle birbirimize bakıştık işte. biraz mahcup olmadım değil. o o kadar güzel ve süslüyken, ben ev kıyafetlerimle biraz eğreti durmadım değil, bir an kendimi sevecekse böyle sevsin diye aklamağa çalışmadım değil. sonra ne mi yaptım, gittim üşenmedim, ben üşenmem biliyor musunuz? üşeneni de hiç sevmem. lütfen üşengeçseniz arkadaşım olmayın, iş arkadaşım da olmayın, anam babam kardeşim de olmayın, çok kızarım. daha dün birini attım hatta işten. acımam az. soyadımla da muteber bir hayatım çok sözkonusu. her neyse, üşenmedim gittim takım elbisemi giydim. sonra da iki gündür yazı karşılayan ve bir anda sıcakla şoklanan izmir'de, kendini koyvermek üzere olan biberimi suladım. acı da tatlı gelebiliyor zaman zaman.
26.05.2016
onbeş yıl aradan sonra antalya'dayım. ne mutlusan bir şehir. içi muhakkak mukimlerini yakıyordur, kelimeyi yanlış kullanmış olabilirim, ayşe düzeltsin yanlışsa, ama ne güzel şehir. sevdim inanamıycaan kadar seni antalya. denebilir mesela. antalya bende mustafa ve mustafa'yla kurduğumuz hayallerden ibaret. daha geçen hafta dört gün önce doğumgününü kutladık hatta mustafa'nın. mustafa bana arkadaşlığı öğreten arkadaşlarımdan biri. fenerli de olsa mustafa işte. gülüşünden belli olmaz mı insanlar, gülüşünden tanınmaz mı bir insan. erkek olsun kadın olsun fark eder mi?
sadede geleyim. bundan onsekiz yıl önce gelmiştik mustafa'yla buraya. talya otel vardı. biz o zamanlar zengin olmak için okutulan çocuklardık. aynı okuldaydık ve bereket ki aynı sınıfta değildik. aynı odanın altlı üstlü ranzalarını paylaştık üç yıl. onun ailesi antalya'daydı o zamanlar ve ben onu ziyarete gelirdim yaz aylarında, onun beni ziyarete geldiği gibi. o içmezdi, ben içerdim ve bir gün falezlere bakarken köşede yükselen talya oteli'nde eşimizle çocuklarımızla kalacaktık. çünkü talya oteli zengin bir oteldi, herkesin kalabileceği bir yer değildi ama biz üniversitede okuyunca ister istemez zengin olup orada kalabilecektik. ahdımız vardı, ant içtik.
aradan yıllar geçti. mustafa ailelendi, asıl ailesi antalya'dan ayrılıp memleketlerine döndü ve sonra o da buraya uğramadı. ben de uğramadım.
tam da bu aralar buralarda bir tatil yapmağı planlıyordum ama tatilci gibi bir tatil değil. izin gibi bir tatil. kaputaş kaş filan ne bileyim, tenha sandığım yerler. buraya da, yani merkeze de uğrayacaktım, yol çekecektim. bugün iş icabı da olsa kısmetmiş. talya oteli metruk bir hale dönmüş, terk edilmiş, çalıştırılmamış. bana da talih dibinde başka bir otel buyurdu. ben de alnacından oraya baktım, mustafa'yla kurduğumuz hayallere baktım, mustafa'yı aradım. hani dedim, "hani?"
sadede geleyim. bundan onsekiz yıl önce gelmiştik mustafa'yla buraya. talya otel vardı. biz o zamanlar zengin olmak için okutulan çocuklardık. aynı okuldaydık ve bereket ki aynı sınıfta değildik. aynı odanın altlı üstlü ranzalarını paylaştık üç yıl. onun ailesi antalya'daydı o zamanlar ve ben onu ziyarete gelirdim yaz aylarında, onun beni ziyarete geldiği gibi. o içmezdi, ben içerdim ve bir gün falezlere bakarken köşede yükselen talya oteli'nde eşimizle çocuklarımızla kalacaktık. çünkü talya oteli zengin bir oteldi, herkesin kalabileceği bir yer değildi ama biz üniversitede okuyunca ister istemez zengin olup orada kalabilecektik. ahdımız vardı, ant içtik.
aradan yıllar geçti. mustafa ailelendi, asıl ailesi antalya'dan ayrılıp memleketlerine döndü ve sonra o da buraya uğramadı. ben de uğramadım.
tam da bu aralar buralarda bir tatil yapmağı planlıyordum ama tatilci gibi bir tatil değil. izin gibi bir tatil. kaputaş kaş filan ne bileyim, tenha sandığım yerler. buraya da, yani merkeze de uğrayacaktım, yol çekecektim. bugün iş icabı da olsa kısmetmiş. talya oteli metruk bir hale dönmüş, terk edilmiş, çalıştırılmamış. bana da talih dibinde başka bir otel buyurdu. ben de alnacından oraya baktım, mustafa'yla kurduğumuz hayallere baktım, mustafa'yı aradım. hani dedim, "hani?"
13.05.2016
hayat bazen ne kadar barbar
içimde bir his var. böyle bir şarkısı vardır ferdi tayfur'un. yarın ve yarından sonra yakın bir akrabamın düğünü var. heyecanlanıyorum aslında heyecanlanmasına. da bu heyecan daha ziyade fobik bir şey. çok rakı içilecek, rakı akacak bildiğin. ben ne yapacağımı düşünüyorum. pazartesi iş olmasının ve öğleye kadar bile olsa izin alamamış olmamın verdiği kaygı bir yana, eskisi gibi genç olmamanın verdiği saygı bir yana, yine de heyecanlanıyorum. o davulu o zurnayı istediğim gibi çaldırabilecek miyim. ben, çok değil daha tam bir sene öncesine kadar rakıyı su diye içer, sabah da kalkar işe giderdim. şimdi yapamıyorum. yine su diye içebiliyorum ama sabahı olmuyor. ferdi tayfur'un bu hususta da birkaç şarkısı var, biri, "sabahı olmayan gece gibiyim," diyen şarkı. ikincisini söylemeyeceğim şimdi. neyse ki limon var. normal şartlarda, yarın ve yarından sonra ben o rakıyı pınar dediğimiz köyün içinden çaya akıtır, nehre döküldüğü yere de ağzımı dayar içerdim. beni çok seven büyük halamın, kaşlarım kardeşinin kaşlarına gözlerim kardeşinin gözlerine benziyor diye kaşlarımdan öpüşünü düşünür, sonra sktirederdim. neyse, tabii mesele bu değil.
bu aslında bana çok oldu ve pek de gerçekleşmedi. benim hislerim etme yönünde çok kuvvetlidir fakat hiç gerçeği yansıtmaz. yani hep hissederim ama hiç de bi bok olmaz. her defasında da bu defa olacak galiba derim, bu defa farklı derim ama her keresinde zahirin aynı tezahürü. daha önce bizim köyde yaptığımız düğünler birkaç kez bozulma teşebbüsünde bulundu. malum rakı akacak ve köy düğünlerinin en kaydadeğer kriteri düğünün sağlıklı geçmesidir. çok şükür ki bu zamana kadar küçük arbedelerle atlatıldı hep. en sonuncusunda ben yoktum, kardeşim anlattı, hatırlıyorum, o adam, o katil, yine gelmiş elinde tabancayla, ve uzaktan salmış narasını, neyse ki bu defa hazırlıklı yakalanmış bizimkiler ve almışlar aşağı. ateşleyemeden bir güzel üşüşmüşler üzerine ve jandarmanın naptınız bu adama sorgusunda da kendilerini haklı çıkarmışlar. o adam, ailemizi kırk yıldır kana bulayan adam, bu defa yine gelirse ben orada olacağım ve hayat bazen barbarlığı hak edebilir.
demin bir iki türkü dinleyeyim dedimdi. başlamamdan bu yana üç yılı doldurmak üzere olduğum işyerinde geçen hafta yeni bir şey öğrendim. malum, işçilerle çalışıyoruz ve işçinin işini seveni olmaz. hafif de olsa ağır da olsa işçi için iş iştir. rutin olarak belli bir süreyi doldurması gereken bir hareket alanıdır. senin için benim için belki etik bir kaygı alanıdır, hatta kimisi için ekmek yediği kapıdır ama işçi için iş iştir. sirkülasyonu da dahil edersek bu güne kadar binbeş yüz kadar farklı işçiyle birebir çalışan biri olarak, onlara çeşitli işleri yapmaları talimatlarını çeşitli şekillerde ve tabiatın mümkün kılabildiği en adil ve en insani biçimde verdiğine inanan biri olarak, hep aynı sonuçla karşılaştım. ben de bunu beklemez idim ve hâlâ da diretiyorum fakat hep aynı şekilde izlendi izlediklerim. bunun işçi olmayla filan da pek ilgisi yok, bunun insan olmayla ve basit bir metaforik anlatım dahilinde çiğ süt emmiş olmakla alakası var, başka bir şey değil. yeni başlamıştım, herkesin çalışma alanını dolaşıyordum. bir gün, çalıştıkları gürültülü mıntıkada belli belirsiz bir müzik hissettim. müzik kulağım da iyidir hani, seçer süzer ve bulur kulaklarım aradığım tınıyı her zaman. rahatsızlığı da çok rahat hissettirir ya o ayrı menfi boyutu işin. beni görünce sesini kısar gibi yapmışlardı frekansın, "açın bakayım şunu," dedim. açtılar ve o eserleri trt radyolarından başka hiçbir kanal çalmazdı, yirmi yıllık trt radyo hayatım bana onu net bir şekilde öğretmişti, 100.5 mi bu frekans dedim trt radyolarının çaldığı her şeyin detayına düşkün biri olarak. "abi biz frekans anlamayız ama bir bunu dinliyoruz," dediler. çok sevinmiş ve o adamlara ayrı bir yakınlık hissetmiştim. dedim ya ben hep hissederim. geçen hafta, o ekibin içinde üç yıl içinde ilk defa beni o kadar kendimden çıkarıp ortalığı inletmeme sebep olan biri açtı ağzını, "o zamanlarda," dedi, "dursun bi yerden sizin hakkınızdaki her şeyi öğrenmiş, türkü sevdiğinizi öğrenmiş ve bize sizin işe başladığınız ilk bir ay türkü dinletmişti," dedi. "nasıl?" dedim. "hani siz ilk geldiğinizde bize radyoyu sormuştunuz ya, onu dursun özellikle ayarlamıştı," dedi.
sonra dün, yine işletmeyi dolaşıp birileriyle deneme mamuller üzerine konuşurken, bir anda ferdi tayfur'un "sanma sana dönerim" şarkısı yükseldi. normalde, içeride bir amir varken dinlenmesi yasak olan müzikçaların sesini o kadar açmaya asla yeltenmezlerken benim tam da orada bulunduğum sırada, sırf gömlekli biri var diye otomatik olarak teyakkuza geçmişlerken, bir anda o şarkının sesinin o kadar cüretle yükselmesinin sebebini sorgulamak istemedim. sağ elimi kaldırdım havaya ağırca. sol elimle baretimi çıkardım. hayat bazen gerçekten çok barbardı.
içimde bir his var. böyle bir şarkısı vardır ferdi tayfur'un. yarın ve yarından sonra yakın bir akrabamın düğünü var. heyecanlanıyorum aslında heyecanlanmasına. da bu heyecan daha ziyade fobik bir şey. çok rakı içilecek, rakı akacak bildiğin. ben ne yapacağımı düşünüyorum. pazartesi iş olmasının ve öğleye kadar bile olsa izin alamamış olmamın verdiği kaygı bir yana, eskisi gibi genç olmamanın verdiği saygı bir yana, yine de heyecanlanıyorum. o davulu o zurnayı istediğim gibi çaldırabilecek miyim. ben, çok değil daha tam bir sene öncesine kadar rakıyı su diye içer, sabah da kalkar işe giderdim. şimdi yapamıyorum. yine su diye içebiliyorum ama sabahı olmuyor. ferdi tayfur'un bu hususta da birkaç şarkısı var, biri, "sabahı olmayan gece gibiyim," diyen şarkı. ikincisini söylemeyeceğim şimdi. neyse ki limon var. normal şartlarda, yarın ve yarından sonra ben o rakıyı pınar dediğimiz köyün içinden çaya akıtır, nehre döküldüğü yere de ağzımı dayar içerdim. beni çok seven büyük halamın, kaşlarım kardeşinin kaşlarına gözlerim kardeşinin gözlerine benziyor diye kaşlarımdan öpüşünü düşünür, sonra sktirederdim. neyse, tabii mesele bu değil.
bu aslında bana çok oldu ve pek de gerçekleşmedi. benim hislerim etme yönünde çok kuvvetlidir fakat hiç gerçeği yansıtmaz. yani hep hissederim ama hiç de bi bok olmaz. her defasında da bu defa olacak galiba derim, bu defa farklı derim ama her keresinde zahirin aynı tezahürü. daha önce bizim köyde yaptığımız düğünler birkaç kez bozulma teşebbüsünde bulundu. malum rakı akacak ve köy düğünlerinin en kaydadeğer kriteri düğünün sağlıklı geçmesidir. çok şükür ki bu zamana kadar küçük arbedelerle atlatıldı hep. en sonuncusunda ben yoktum, kardeşim anlattı, hatırlıyorum, o adam, o katil, yine gelmiş elinde tabancayla, ve uzaktan salmış narasını, neyse ki bu defa hazırlıklı yakalanmış bizimkiler ve almışlar aşağı. ateşleyemeden bir güzel üşüşmüşler üzerine ve jandarmanın naptınız bu adama sorgusunda da kendilerini haklı çıkarmışlar. o adam, ailemizi kırk yıldır kana bulayan adam, bu defa yine gelirse ben orada olacağım ve hayat bazen barbarlığı hak edebilir.
demin bir iki türkü dinleyeyim dedimdi. başlamamdan bu yana üç yılı doldurmak üzere olduğum işyerinde geçen hafta yeni bir şey öğrendim. malum, işçilerle çalışıyoruz ve işçinin işini seveni olmaz. hafif de olsa ağır da olsa işçi için iş iştir. rutin olarak belli bir süreyi doldurması gereken bir hareket alanıdır. senin için benim için belki etik bir kaygı alanıdır, hatta kimisi için ekmek yediği kapıdır ama işçi için iş iştir. sirkülasyonu da dahil edersek bu güne kadar binbeş yüz kadar farklı işçiyle birebir çalışan biri olarak, onlara çeşitli işleri yapmaları talimatlarını çeşitli şekillerde ve tabiatın mümkün kılabildiği en adil ve en insani biçimde verdiğine inanan biri olarak, hep aynı sonuçla karşılaştım. ben de bunu beklemez idim ve hâlâ da diretiyorum fakat hep aynı şekilde izlendi izlediklerim. bunun işçi olmayla filan da pek ilgisi yok, bunun insan olmayla ve basit bir metaforik anlatım dahilinde çiğ süt emmiş olmakla alakası var, başka bir şey değil. yeni başlamıştım, herkesin çalışma alanını dolaşıyordum. bir gün, çalıştıkları gürültülü mıntıkada belli belirsiz bir müzik hissettim. müzik kulağım da iyidir hani, seçer süzer ve bulur kulaklarım aradığım tınıyı her zaman. rahatsızlığı da çok rahat hissettirir ya o ayrı menfi boyutu işin. beni görünce sesini kısar gibi yapmışlardı frekansın, "açın bakayım şunu," dedim. açtılar ve o eserleri trt radyolarından başka hiçbir kanal çalmazdı, yirmi yıllık trt radyo hayatım bana onu net bir şekilde öğretmişti, 100.5 mi bu frekans dedim trt radyolarının çaldığı her şeyin detayına düşkün biri olarak. "abi biz frekans anlamayız ama bir bunu dinliyoruz," dediler. çok sevinmiş ve o adamlara ayrı bir yakınlık hissetmiştim. dedim ya ben hep hissederim. geçen hafta, o ekibin içinde üç yıl içinde ilk defa beni o kadar kendimden çıkarıp ortalığı inletmeme sebep olan biri açtı ağzını, "o zamanlarda," dedi, "dursun bi yerden sizin hakkınızdaki her şeyi öğrenmiş, türkü sevdiğinizi öğrenmiş ve bize sizin işe başladığınız ilk bir ay türkü dinletmişti," dedi. "nasıl?" dedim. "hani siz ilk geldiğinizde bize radyoyu sormuştunuz ya, onu dursun özellikle ayarlamıştı," dedi.
sonra dün, yine işletmeyi dolaşıp birileriyle deneme mamuller üzerine konuşurken, bir anda ferdi tayfur'un "sanma sana dönerim" şarkısı yükseldi. normalde, içeride bir amir varken dinlenmesi yasak olan müzikçaların sesini o kadar açmaya asla yeltenmezlerken benim tam da orada bulunduğum sırada, sırf gömlekli biri var diye otomatik olarak teyakkuza geçmişlerken, bir anda o şarkının sesinin o kadar cüretle yükselmesinin sebebini sorgulamak istemedim. sağ elimi kaldırdım havaya ağırca. sol elimle baretimi çıkardım. hayat bazen gerçekten çok barbardı.
25.04.2016
bugün halam geldi. babam halam ve onların kuzenleri. halamla babam kardeş. babamı nedense hep halamın küçüğü sanıyorlar. halbuki babam halamın büyüğü. beni de kardeşimin küçüğü sanacaklar mı acaba. kadınlar daha erken yaşlanıyorlar da o yüzden mi. kardeşim doğum yapınca güzelleşti maşallah. halamla babam beş kardeşlerini kaybetmişler, kimini görmeden bile, tabii taşrada bebek ölümleri yüksek o zamanlar, bi de çadırda doğunca sanırım ister istemez kayboluyor bebekler. halam evime geldi, ve makinada o esnada yıkanıyor olan çamaşırları illa ki o astı balkona. benim bi tane balkonum var. halam çok mu ataerkil de o yüzden bana iş yaptırmadı. çay koy dedi babam bana, halam ben koyarım oğlum dedi. halamı zaman zaman çok severim, eniştemi sanırım ondan bi tık daha fazla. para sözkonusu olmasa dünya o kadar iyi bir yer ki aslında. ama biz hep para takıyoruz bebeklere gelinlere damatlara. ben yine kendimi sonra onlar gidince alkolün kucağında zapt ettim. olmadı başka türlü. aslında vakit olsa mektup da yazacaktım, hatta aklımda yazdım bile. sonra gece vardiyası amirinin maili düştü, whatsapp mesajı düştü, büyü bozuldu. tabii bu esnada göğe bakmağı ihmal etmedim. tükenmedim illa. karşıyaka'ya gittim gündüzün. çay bahçesine oturdum. izmir'i ruh sahibi yapmak için elimden geleni yaptım. kadıköy'e benzesin karşıyaka diye de çok didindim, oluyordu az kalsın.
ben hayatımın son yıllarında, yani şu ana kadarkinde son, giren tüm güzellikleri o kadar yarıda kestim ki, bu kadar olur. bu, önceki. tıpkı yenilen bir takımın var gücüyle ve son hamlesi olarak en azından beraberlik golünü kazanmağa çıktığı son atağının bitmesine izin vermeyen hakemin top ceza sahasındayken düdüğü çalması gibi. ve düdüğün içindeki metalik nohut tanesi boğazımda.
ben hayatımın son yıllarında, yani şu ana kadarkinde son, giren tüm güzellikleri o kadar yarıda kestim ki, bu kadar olur. bu, önceki. tıpkı yenilen bir takımın var gücüyle ve son hamlesi olarak en azından beraberlik golünü kazanmağa çıktığı son atağının bitmesine izin vermeyen hakemin top ceza sahasındayken düdüğü çalması gibi. ve düdüğün içindeki metalik nohut tanesi boğazımda.
11.04.2016
8.04.2016
demin bi yahoo alert ile irkildim. ben ve alert ve irkilmek, tanrım ne kadar da çokyüzlü bir dörtgenim. yahoo hesabıma, bloguma yorum bırakıldığına dair bir mail bildirisi geldi. yorum bırakılan blogsa benim bile unuttuğum 12 nisan 2006'da yazdığım bir yazıya dair. yorum dediğimse spam bir ilandan ibaret. ama beni o güne ve o yazıya götürmedi değil tabii. sonra bloga baktım ne yazmışım diye. üç tane post ve o kadar. unutmuşum meğer. merhaba.
BURAYA HÂLÂ YORUM YAPILAMIYOR. YORUM BIRAKILDIĞINDA UYARISI MAIL ADRESİME DÜŞEREK HABERDAR OLDUĞUM BLOG ESKİ BİR BAŞKA BLOG.
BURAYA HÂLÂ YORUM YAPILAMIYOR. YORUM BIRAKILDIĞINDA UYARISI MAIL ADRESİME DÜŞEREK HABERDAR OLDUĞUM BLOG ESKİ BİR BAŞKA BLOG.
28.03.2016
nadiren de olsa inancımı yitirmiyor değilim. ama elbette nadiren, elbet de. ilelebet değil. yazmak da bunun için varsa demek ki. okumaksa bir rastlantıdır artık, demiş şair. bugün köşeyi öyle bir dönüşüm varmış ki, sen hâlâ sarhoşsun, dedi adamın biri, kendi de geceden kalma halbuki. evet belki biraz hissettirmiş olabilirim ama o kadar da değil yani. kendini ihanete uğramış hissediyorsun değil mi, dedi osteopat tanıdığım. sen osteopatsın kendi işine bak, dedim. özgür de, sen kendine ihanet ediyorsun, demişti. hanginize inanayım mına koyim, demedim tabii onlara.
bizim orda meşhur bir yokuş vardır, ortaokulda düşük not aldığım için matematikçi, seni ordan aşağı atarım bak, demişti uyarı niteliğinde. sonra da bi tokat aşketmişti. yalan geceler boyu hep seni düşündüğüm, demedim tabii ona, gönül yazar kime söylemiş bilinmez. her neyse, işte o yokuşa tırmandıktan sonra mezarlığı geçince sağ tarafta adamın birini görürdüm arasıra. ama yokuş daha bitmeden, yokuşun inişinin hemen başında. babam, ben ve eniştem balığa ovaya giderken. balığa da değil belki, hep içmeğe giderken. o külüstürle giderken. ben çok az zamanda kendimi öyle ferah hissetmişimdir. elbette eniştemle başbaşa gittiğimizde muhabbetimin çekilmezliğinden çekingenliğimin ferahlığımın önüne geçtiği zamanlar oldu ama yine de o arabanın içinde kendimi hep sonsuz huzurlu hep sonsuz payidar hissettim. eniştem sarhoş olup üç kuzenimi, halamı ve beni uçuruma yuvarlarken bile. o ovaya giderken sahip olduğum hissi başka bir yerde görmedim, belki atina'da belki stockholm'de belki bologna'da belki eskişehir'de, ama kıyısından geçti gitti hepsi. mutluluk yanınızdan gelip geçti.
allah kadınları güzel olsunlar diye mi yaratdı acaba.
yani işte yokuşun inişindeki adamı anlatacaktım, biz külüstüre binip, eniştem vitesi boşa alıp kontağı kapatıp aşağı boşluğa süzülürken, sağ tarafımızda bir adam görürdük bazen, dağın yamacına bir bahçe yapmış kendine. enişteme sordum, kim bu adam, dedim. yersizin biri, dedi. bizim oralarda yersizlere yersizliği çok görürler, yabancılarlar. karısı osman dayı var ya ona kaçtı, dedi. o da kendini buralara vurdu, dedi. adamın karısı, memleketin toprak ağalarından birine kaçmış bilmemkaçıncı metresi olarak. adam da orda rasgele bulduğu, sahibi belirsiz bir araziyi kendine bahçe bellemiş. arazi derken toplasan yirmi metrekarelik bir yer sadece. domates ekmiş, domates ekilen yer kendini uzaktan da olsa belli eder. belki salatalık da ekmiştir belki biber. ama domates kendini belli eder. oraya gelir, hem ektiği sebzeleri sular hem de şarabını içermiş. ha bir de bir çiçek vardı ama adını bilmiyorum onun, kasımpatı diyeceğim ama değil, ona benziyor kokusu filan. her gidiş gelişte oraya bakardım orda mı acaba diye. o bahçeye ulaşmak için aşması gereken yokuş ise hakkaten yokuştur ve elbette yürüyerek gidip geliyor. belki bir gün biri ona o yolda çarpıp kaçmıştır ha ne dersin.
bugünlerde zihnimde o adamı kuruyorum nedense. ortak nokta bahçe meselesi elbette. en son ne zaman çiçek diktiniz ey ahali? en son ne zaman bir bitkiye su verdiniz? en son ne zaman bir yeşermeyi gözlediniz? bahar geldi diye değil tabii benim bu derdim. dikiş dikip resim yapacakmış gözümün nuru, ondan da değil. organik tarıma ve taş devri diyetine takmış olduğumdan da değil. zehirlendiğimi hissediyorum, sonra annemle yaşadığımız rakı muhabbeti geliyor aklıma o ayrı ama bence bu yediğimiz domatesler beni daha çok zehirliyor. ebru'nun kanseri beni çok zehirliyor. nenemin guatrı beni çok zehirliyor. cenaze günü noldu biliyo musun, nedense her gittiğim cenazede -allah eşi dostu eksik etmesin- köyün fakir gençleri kişi başı elli liraya mezarı kazmış oluyor, biri de tabutu ve meftanın başına çakılacak kazıkları hazır etmiş oluyor. tabii o isimlik olan kazığa -bunun kendine has bir adı olmalı, imame filan mı acaba, bunu bilse bilse ayşe biliyordur- mezarın öleninin adı olarak ne yazılacağı polemik konusu oldu. biri kalem buldu geldi keçelisinden. bana sen okumuş adamsın, dedi köylüler, sen yaz, dediler. sikerim hepinizin mezar taşını, dedim. zaten geceden kalmaydım sabaha karşı babam aradığında. gusl alıp çıktım yola. bundan altı sene önce babaannem de aynı saatlerde ölmüştü ve babam yine aynı saatlerde aramıştı beni, ehliyetim yoktu o zamanlar, emniyet teşkilatında saklıydı emaneten, atlayıp otobüse gitmiştim. bu defa arabayla gittim, ehliyetim vardı ve temkinliydim. anannem de babannem gibi geceden çeşitli bakımları yapılıp uykuya uğurlanmış fakat sabaha karşı bakıcısı olan çocuğu tarafından ölü bulunmuştu. babannem de bakıma muhtaç değildi anannem de. fakat babam anasını yalnız bırakmazdı söylense de sızlansa da, banyosunu ettirir, yemeğini götürür, ilaçlarını içirirdi muhakkak ve dolayısıyla ölümüyle ilk karşılaşan da o olmuştu. annem de anasını yalnız bırakmazdı, banyosunu yaptırır, ot doğramasına yardım ederdi. ikisi de bizim evde oldu bunların.
zaten köye vardığımda zihnim bulanıktı. daha önce babannemi beklettiklerinden, telefonda beni bekletmeyin yıkama için demiştim kardeşime. son kez görmek istemiyordum, son kez gördüğüm sahne aklımdaydı, üzerine artı koymağa gerek yoktu. sonra senin yazın güzeldir deyince komşuları, tekmeledim ortalığı, zira nefes alamıyordum, keşke içmeseydim gecesinde diye duyduğum pişmanlık bir yana nefes alamıyordum. o kovuğunda oynadığım ağaç orada kovuğunu artık kapamış duruyordu, üzerine domates suyu ve zeytinyağı dökülmüş çökelekli kahvaltılarımız orada duruyordu, inek sağarken galvanizli kovaya dalan bızzk bızzkk sesleri duruyordu, dayımın arkasında o eskidendi yazan motosikleti duruyordu, satmadı körolasıca berduşun çıkardığı sövgüsü duruyordu, havuç nasıl koparılır kökünden, duruyordu, bir insanın soyadıyla müsemma olması duruyordu, üç pilliler, köy meydanından ekmekçi geldi nidasıyla tüm köyü sesiyle inletebilen ali dayının çürük dişleri duruyordu, her gün nizami olarak kamyonetiyle süt almağa gelen sütçü sadık'ın verdiği liralar duruyordu, anannemin dedemin mezarının yerini bile bilmemesi duruyordu, dayımın araba teybi duruyordu, rokalar pazılar ıspanaklar salı pazarında kendi adına kaynaklanmış o paslı levha duruyordu, donunun içine lastikle daldırılmış para kesesi duruyordu, yastıkbaşında philips radyosu duruyordu, durdum ben de o esnada. sarı mustafa'nın içip içip için için düştüğü su arklarında sızasım uyuyasım geldi, emir altına girmem ben diye hiçbir baltaya sap olmayıp bahçıvanlıkla meşguliyet hikayelerine dalasım geldi. sikerim hepinizin el yazısını alın yazısını dedim.
rahmetli sarı mustafa, nüfustaki adını beğenmemiş elmas hanım'ın, çok yakınları hariç kimse adını elmas diye bilmezdi. güler, demiş dedem ona. ve dedem diyeli de neredeyse altmış yıl olduğu için neden öyle demiş tam olarak bilen yok. ve evlendikten sonra adı değişmiş anannemin. herkes güler diye bilmiş onu. dayıma sordular ne yazalım diye, dayım cevap vermedi, ikisini de yazın, dedim kendimi küfrettiklerime affettirmek için. ikisini de yazdılar, hem elmas hem güler yazdılar. D. koydular başına, alt satıra inip Ö. yazdılar. sağlı sollu üç çentik açılmış bir ahşap plakaydı. evlendiklerinde dağdaymış evleri, yılanlar su içerdi elimizden derdi. şimdi yılanlar su içiyordur ellerinden.
sonra dedim ki dağlara vurayım yine kendimi kendime. o adam geldi aklıma. arasıra uğradığım bir iki sayfiye yeri var. orada bir köşe kestireyim, toprağının varsıl olduğunu sezdiğim bir yer. şimdi gidip bir arsa alacak değilim. sahipleneyim kendimce üç beş metrekare bir yer. zirai tarım yapacak da değilim. kendimce, hazır bahar gelmişken, hazır bu şehrin bokunu bir süre daha yutacakken, doğanın kendini yenilemeğe adadığı bu zamanlarda birkaç bir şey ekeyim. tohumlar da bozuldu diyorlar, varsın desinler, tohum bozuksa bile toprak onu adam eder, irşad eder belki. toprak benim olmasın ziyanı yok, kovarlarsa da o bitkilerden alsınlar kovanlar. maydanoz, marul, ya da mevsim normalleri neyse işte. ha bi de rakı.
bizim orda meşhur bir yokuş vardır, ortaokulda düşük not aldığım için matematikçi, seni ordan aşağı atarım bak, demişti uyarı niteliğinde. sonra da bi tokat aşketmişti. yalan geceler boyu hep seni düşündüğüm, demedim tabii ona, gönül yazar kime söylemiş bilinmez. her neyse, işte o yokuşa tırmandıktan sonra mezarlığı geçince sağ tarafta adamın birini görürdüm arasıra. ama yokuş daha bitmeden, yokuşun inişinin hemen başında. babam, ben ve eniştem balığa ovaya giderken. balığa da değil belki, hep içmeğe giderken. o külüstürle giderken. ben çok az zamanda kendimi öyle ferah hissetmişimdir. elbette eniştemle başbaşa gittiğimizde muhabbetimin çekilmezliğinden çekingenliğimin ferahlığımın önüne geçtiği zamanlar oldu ama yine de o arabanın içinde kendimi hep sonsuz huzurlu hep sonsuz payidar hissettim. eniştem sarhoş olup üç kuzenimi, halamı ve beni uçuruma yuvarlarken bile. o ovaya giderken sahip olduğum hissi başka bir yerde görmedim, belki atina'da belki stockholm'de belki bologna'da belki eskişehir'de, ama kıyısından geçti gitti hepsi. mutluluk yanınızdan gelip geçti.
allah kadınları güzel olsunlar diye mi yaratdı acaba.
yani işte yokuşun inişindeki adamı anlatacaktım, biz külüstüre binip, eniştem vitesi boşa alıp kontağı kapatıp aşağı boşluğa süzülürken, sağ tarafımızda bir adam görürdük bazen, dağın yamacına bir bahçe yapmış kendine. enişteme sordum, kim bu adam, dedim. yersizin biri, dedi. bizim oralarda yersizlere yersizliği çok görürler, yabancılarlar. karısı osman dayı var ya ona kaçtı, dedi. o da kendini buralara vurdu, dedi. adamın karısı, memleketin toprak ağalarından birine kaçmış bilmemkaçıncı metresi olarak. adam da orda rasgele bulduğu, sahibi belirsiz bir araziyi kendine bahçe bellemiş. arazi derken toplasan yirmi metrekarelik bir yer sadece. domates ekmiş, domates ekilen yer kendini uzaktan da olsa belli eder. belki salatalık da ekmiştir belki biber. ama domates kendini belli eder. oraya gelir, hem ektiği sebzeleri sular hem de şarabını içermiş. ha bir de bir çiçek vardı ama adını bilmiyorum onun, kasımpatı diyeceğim ama değil, ona benziyor kokusu filan. her gidiş gelişte oraya bakardım orda mı acaba diye. o bahçeye ulaşmak için aşması gereken yokuş ise hakkaten yokuştur ve elbette yürüyerek gidip geliyor. belki bir gün biri ona o yolda çarpıp kaçmıştır ha ne dersin.
bugünlerde zihnimde o adamı kuruyorum nedense. ortak nokta bahçe meselesi elbette. en son ne zaman çiçek diktiniz ey ahali? en son ne zaman bir bitkiye su verdiniz? en son ne zaman bir yeşermeyi gözlediniz? bahar geldi diye değil tabii benim bu derdim. dikiş dikip resim yapacakmış gözümün nuru, ondan da değil. organik tarıma ve taş devri diyetine takmış olduğumdan da değil. zehirlendiğimi hissediyorum, sonra annemle yaşadığımız rakı muhabbeti geliyor aklıma o ayrı ama bence bu yediğimiz domatesler beni daha çok zehirliyor. ebru'nun kanseri beni çok zehirliyor. nenemin guatrı beni çok zehirliyor. cenaze günü noldu biliyo musun, nedense her gittiğim cenazede -allah eşi dostu eksik etmesin- köyün fakir gençleri kişi başı elli liraya mezarı kazmış oluyor, biri de tabutu ve meftanın başına çakılacak kazıkları hazır etmiş oluyor. tabii o isimlik olan kazığa -bunun kendine has bir adı olmalı, imame filan mı acaba, bunu bilse bilse ayşe biliyordur- mezarın öleninin adı olarak ne yazılacağı polemik konusu oldu. biri kalem buldu geldi keçelisinden. bana sen okumuş adamsın, dedi köylüler, sen yaz, dediler. sikerim hepinizin mezar taşını, dedim. zaten geceden kalmaydım sabaha karşı babam aradığında. gusl alıp çıktım yola. bundan altı sene önce babaannem de aynı saatlerde ölmüştü ve babam yine aynı saatlerde aramıştı beni, ehliyetim yoktu o zamanlar, emniyet teşkilatında saklıydı emaneten, atlayıp otobüse gitmiştim. bu defa arabayla gittim, ehliyetim vardı ve temkinliydim. anannem de babannem gibi geceden çeşitli bakımları yapılıp uykuya uğurlanmış fakat sabaha karşı bakıcısı olan çocuğu tarafından ölü bulunmuştu. babannem de bakıma muhtaç değildi anannem de. fakat babam anasını yalnız bırakmazdı söylense de sızlansa da, banyosunu ettirir, yemeğini götürür, ilaçlarını içirirdi muhakkak ve dolayısıyla ölümüyle ilk karşılaşan da o olmuştu. annem de anasını yalnız bırakmazdı, banyosunu yaptırır, ot doğramasına yardım ederdi. ikisi de bizim evde oldu bunların.
zaten köye vardığımda zihnim bulanıktı. daha önce babannemi beklettiklerinden, telefonda beni bekletmeyin yıkama için demiştim kardeşime. son kez görmek istemiyordum, son kez gördüğüm sahne aklımdaydı, üzerine artı koymağa gerek yoktu. sonra senin yazın güzeldir deyince komşuları, tekmeledim ortalığı, zira nefes alamıyordum, keşke içmeseydim gecesinde diye duyduğum pişmanlık bir yana nefes alamıyordum. o kovuğunda oynadığım ağaç orada kovuğunu artık kapamış duruyordu, üzerine domates suyu ve zeytinyağı dökülmüş çökelekli kahvaltılarımız orada duruyordu, inek sağarken galvanizli kovaya dalan bızzk bızzkk sesleri duruyordu, dayımın arkasında o eskidendi yazan motosikleti duruyordu, satmadı körolasıca berduşun çıkardığı sövgüsü duruyordu, havuç nasıl koparılır kökünden, duruyordu, bir insanın soyadıyla müsemma olması duruyordu, üç pilliler, köy meydanından ekmekçi geldi nidasıyla tüm köyü sesiyle inletebilen ali dayının çürük dişleri duruyordu, her gün nizami olarak kamyonetiyle süt almağa gelen sütçü sadık'ın verdiği liralar duruyordu, anannemin dedemin mezarının yerini bile bilmemesi duruyordu, dayımın araba teybi duruyordu, rokalar pazılar ıspanaklar salı pazarında kendi adına kaynaklanmış o paslı levha duruyordu, donunun içine lastikle daldırılmış para kesesi duruyordu, yastıkbaşında philips radyosu duruyordu, durdum ben de o esnada. sarı mustafa'nın içip içip için için düştüğü su arklarında sızasım uyuyasım geldi, emir altına girmem ben diye hiçbir baltaya sap olmayıp bahçıvanlıkla meşguliyet hikayelerine dalasım geldi. sikerim hepinizin el yazısını alın yazısını dedim.
rahmetli sarı mustafa, nüfustaki adını beğenmemiş elmas hanım'ın, çok yakınları hariç kimse adını elmas diye bilmezdi. güler, demiş dedem ona. ve dedem diyeli de neredeyse altmış yıl olduğu için neden öyle demiş tam olarak bilen yok. ve evlendikten sonra adı değişmiş anannemin. herkes güler diye bilmiş onu. dayıma sordular ne yazalım diye, dayım cevap vermedi, ikisini de yazın, dedim kendimi küfrettiklerime affettirmek için. ikisini de yazdılar, hem elmas hem güler yazdılar. D. koydular başına, alt satıra inip Ö. yazdılar. sağlı sollu üç çentik açılmış bir ahşap plakaydı. evlendiklerinde dağdaymış evleri, yılanlar su içerdi elimizden derdi. şimdi yılanlar su içiyordur ellerinden.
sonra dedim ki dağlara vurayım yine kendimi kendime. o adam geldi aklıma. arasıra uğradığım bir iki sayfiye yeri var. orada bir köşe kestireyim, toprağının varsıl olduğunu sezdiğim bir yer. şimdi gidip bir arsa alacak değilim. sahipleneyim kendimce üç beş metrekare bir yer. zirai tarım yapacak da değilim. kendimce, hazır bahar gelmişken, hazır bu şehrin bokunu bir süre daha yutacakken, doğanın kendini yenilemeğe adadığı bu zamanlarda birkaç bir şey ekeyim. tohumlar da bozuldu diyorlar, varsın desinler, tohum bozuksa bile toprak onu adam eder, irşad eder belki. toprak benim olmasın ziyanı yok, kovarlarsa da o bitkilerden alsınlar kovanlar. maydanoz, marul, ya da mevsim normalleri neyse işte. ha bi de rakı.
27.03.2016
artistlik
the cure - the walk
yaşar kurt - leyla
nino de murcia - seni beklerim öptüğün yerde
lamb - one
patrizia laqidara - se qualcuno
robert palmer - johnny&marry
anastasia - pass over
feist - inside and out
mogwai - r u still in 2 it
david lindley - soul of a man
killer watts- stranger on the shore
pain of salvation - undertow
okkervil river - red
baba zula - el filan sallıyorum
melihat gülses - mani oluyor
mualla mukadder - avuçlarımda hâlâ sıcaklığın var
noir desir - a ton etoile
fastball - the way
murat kekilli - bu gece aklıma gelmeyecektin
the cure - the walk
yaşar kurt - leyla
nino de murcia - seni beklerim öptüğün yerde
lamb - one
patrizia laqidara - se qualcuno
robert palmer - johnny&marry
anastasia - pass over
feist - inside and out
mogwai - r u still in 2 it
david lindley - soul of a man
killer watts- stranger on the shore
pain of salvation - undertow
okkervil river - red
baba zula - el filan sallıyorum
melihat gülses - mani oluyor
mualla mukadder - avuçlarımda hâlâ sıcaklığın var
noir desir - a ton etoile
fastball - the way
murat kekilli - bu gece aklıma gelmeyecektin
26.03.2016
pek yapmadığım üzere teknolojinin kenarından geçtim ve telefonuma türkçe klavye yükledim, bunun mesutluğunu yaşamaktayım sabahtan bu yana. Ve bunu aslında her aklıma estiğinde buraya rahat rahat yazabileyim diye yaptım. Sosyal sanal ortamlarda da zorlanmaktaydım, zira biraz takıntılıyım bu hususta. Hangi hususta değilimse.
Cumartesi akşamları dışarı çıkmak diye bir adeti malum şehirli insanın, dışarı çıkıp kafayı dağıtmak, kurtlarını dökmek, ya da ne bileyim işte. Bumu öğrenişim de bir gariptir ya aslında, açık etmeğe korkuyorum saf zannedilmeyeyim diye. Yani cumartesi akşamının modern şehirli insan için önemli olduğunu anladığımda otuz yaşında ve İtalya'daydım ve bir cumartesi akşamıydı. Her neyse, şimdi ben yeni klavyeme ve telefonumun ekranına aşina olmağa çalışırken bir taraftan, bir taraftan da iri parmaklarımın typolarını geri dönüp dönüp düzeltirken bir taraftan da acaba blogger bu yazıyı hangi fontla basacak diye kaygılanırken, dışarı çıkmış arkadaşlarımın gelmelerini bekler vaziyetteyim. Ben de dışarı çıkmakta mahir bir kişi olduğumdansa gerek, ama benimçün cumartesi ya da başka bir gün olması pek bir şey ifade etmedi dışarı çıkmak adına. Ama ben hep dışardayım çocuklar. Ertesi gün iş olmayacağının bilinci ve rahatlığıyla içmek elbette bambaşka ama bu dışarıda olmayı gerektirmiyor tabii. İşin benim garibime giden tarafı ise cumartesi akşamına çıkan erkek ve özellikle kadınların çok şıkıdım olması. Kadın elbette güzel giyinsin de bende bir yapaylık uyandırıyor bu gördüğüm giyim tarzı, olmayor olamayor.
Ben aslında bunu bir önceki yazıları örtbas etmek, sümenaltı etmek ve yeni klavyemi kutlamak için şey etdim.
Cumartesi akşamları dışarı çıkmak diye bir adeti malum şehirli insanın, dışarı çıkıp kafayı dağıtmak, kurtlarını dökmek, ya da ne bileyim işte. Bumu öğrenişim de bir gariptir ya aslında, açık etmeğe korkuyorum saf zannedilmeyeyim diye. Yani cumartesi akşamının modern şehirli insan için önemli olduğunu anladığımda otuz yaşında ve İtalya'daydım ve bir cumartesi akşamıydı. Her neyse, şimdi ben yeni klavyeme ve telefonumun ekranına aşina olmağa çalışırken bir taraftan, bir taraftan da iri parmaklarımın typolarını geri dönüp dönüp düzeltirken bir taraftan da acaba blogger bu yazıyı hangi fontla basacak diye kaygılanırken, dışarı çıkmış arkadaşlarımın gelmelerini bekler vaziyetteyim. Ben de dışarı çıkmakta mahir bir kişi olduğumdansa gerek, ama benimçün cumartesi ya da başka bir gün olması pek bir şey ifade etmedi dışarı çıkmak adına. Ama ben hep dışardayım çocuklar. Ertesi gün iş olmayacağının bilinci ve rahatlığıyla içmek elbette bambaşka ama bu dışarıda olmayı gerektirmiyor tabii. İşin benim garibime giden tarafı ise cumartesi akşamına çıkan erkek ve özellikle kadınların çok şıkıdım olması. Kadın elbette güzel giyinsin de bende bir yapaylık uyandırıyor bu gördüğüm giyim tarzı, olmayor olamayor.
Ben aslında bunu bir önceki yazıları örtbas etmek, sümenaltı etmek ve yeni klavyemi kutlamak için şey etdim.
21.03.2016
güçlü kadın yoktur, güçsüz erkek vardır
psikolojide, yakınlarını kaybetme korkusunun bir adı var mıdır acaba? bence var olmalı, bu, pek çoğunuzun yaşadığı, çeşitli senaryolarla bazen canlandırarak kendini bunalıma sokmasına sebep olan ortak bir durum olduğuna göre. üzerine biraz okumak isterdim.
psikolojide, büyümek istememe hissinin bir adı var mıdır acaba? bence var olmalı, bu, pek çoğunuzun yaşadığı, hatta zaman zaman sizi bunalıma iten ortak bir tutum olduğuna göre. üzerine biraz okumak isterdim.
bu bir teselli meselesi değil aslında. porto teselli adlı bir şarap vardı. hanginiz bunu içmeğe nail oldu acaba. bazı bakımlardan kendimi şanslı hissetmekte haksız sayılmam bence. insanın içtiği şarabın adı bile bazen önem taşır. tabii ki aranızda ömrü boyunca ağzına tek yudum şarap koymamış olanlar da var, onlar için de kendilerini şanslı hissettirecek başka şeyler vardır muhakkak. bazıları da şarabın tadını sevmiyor olabilir, onlar da başka şanslı tatlara vasıl olmuştur mutlaka. bu bir dert meselesi değil aslında.
çok büyük sözler etmek istemiyorum. zira hayatım boyunca büyük konuşmadım, dersem büyük konuşmuş olur muyum. psikolojide, her şeyi makul/mümkün/olabilir görmenin ve kabullenmenin bir adı var mıdır acaba? olsaymıştı iyiymişti, kendimi yalnız hissetmekten alıkordu beni.
son onaltı yıldır, bayrağı, dili ve anayasasının değiştirilemez hükümleri konusunda taraf olmadığım, aidiyet hissetmediğim, içinde bulunduğumuz bu coğrafyada bu günlerde olup bitenler hususunda ses çıkarmıyor oluşum bunları önemsemediğim ya da makul görüşüm nedeniyle değildir. zira beni bunların kaynağının kim/neden olduğundan ziyade orada savunmasız ölen insanların yakınlarının çektiği acılar ilgilendiriyor. ilginç değil mi, bunları yapan da insan, bundan zarar gören de insan. bu da benim, insanoğlu çiğ süt emmiştir, mottomu doğruluyor. bu, benim diğer mottolarımı da doğruluyor. bu yüzden aklına güvendiğim ya da görüşlerine güvenmek istediğim çeşitli yazarların yazdıklarını okuyor okuyor, onlara laflar hazırlıyor, sonra ama susuyorum. susmayı tercih ediyorum. çünkü hepsi insan ve diğer insanlar hakkında atılıyor tutuluyor. bu çok gurur kırıcı değil mi, çok gerçekçi değil mi. bu ülkeden gitmek istememin sebebi de ölümden korkmak ya da başka ülkelerde bunların olmayacağını düşünmek değildir, bu ülkeden gitmek istememin sebebi bunların herhangi bir yerde başıma gelebileceğinin bilincinde olmakla birlikte, insanın daha insan gibi olduğu, eşyanın daha eşya, ağacın daha ağaç olduğu coğrafyalar bulmaktır. ama insanoğlu çiğ süt emmiştir, mottosunu unutmadan. ve aşağıdakini unutmadan.
1- Andolsun o incire, o zeytine,
2- Sinin (Sina) dağına
3- ve bu güvenli beldeye ki,
4- Biz insanı en güzel biçimde yarattık.
5- Sonra da çevirdik aşağıların aşağısına kaktık.
evet şimdi de şarapçı sarı mustafa'nın yıllarca gün yüzü göstermediği, kurduğu sofralarını tekmelediği, bir zamanlar o da güzel olan, pamuk gibi olan eşi elmas hanım'ı hakkın rahmetine uğurladık. bir gece uyudu ve, "yattım allah kaldır allah, sağıma soluma döndür allah" duası kabul olundu mu gören yok, yattığı yatakta nefessiz ve sessiz bulundu elmas hanım. yetmişdokuz yıllık hayatı boyunca ona kimse "hanım" diyerek hitap etmedi. hiç terör saldırısına bulaşmadı. inekleriyle, sarıkız'ıyla, altın'ıyla, ineklere verdiği isimlerle uğraştı durdu. kimse onun kadar içten küfür etmedi ineklere. kimse onun kadar erken kalkmadı sabahları. ondan başka kimseye kaymak nine diye lakap takılmadı belki de. torunu televizyon izlesin diye elinde üç pilliyle zifiri karanlıkta komşuya gitmeği gözü kesmedi kimsenin ondan başka. farelerin tıkırtısından köygöçürenlerin gölgelerinden korumadı kimse onun gibi torununu. bifa parmak bisküvileri çayına bandırıp bandırıp vermedi kimse onun gibi torununa. üzeri işlemeli kupaları, sebze sattığı salı pazarları, torununun en sevdiği hediye renkli gözlükler, sapan yapsın da aldığı serum lastikleri.
buna benzer binlerce şey yazacak değilim. buna benzer binlerce şey yazabilirim. çocukluğumun son güçlü kalesi de düştü. o da gitti, dedi kardeşim ona sarılırken.
ananneler, babaanneler, dedeler, normal aile hayatında çocukların en büyük desteği oluyor malum. onlar da kendi çocuklarına göstermedikleri müsamahayı torunlarına gösteriyor. bir baba, kendi babalığında gayet despot bir adamken yıllar sonra torun sahibi olduğunda bambaşka bir adama dönüşebiliyor. aynı şey bir zamanın annesi, sonranın ninesi kadınlar için de geçerli. belki de bu yüzden çocukların en sevgilileri onlar oluyor. ve gittiklerinde de bu yüzden boşluk büyük oluyor. normal seyrinde sıralı ölümlere doğumlara gebe olan bir hayatta bir üst ebeveynlerin ölümü çocukluğun bittiğine dair en büyük kilit acı oluyor. yine de edilen dualarda, allah sıralı ölüm versin, diye bir teselli peydah oluyor. bu sözün hakkını vermek lazımsa da ömrünün çoğunluğunu çeşitli maddi manevi çilelerle geçirmiş bir kadının tam da maddi manevi feraha taze erişmişken gözlerini kapayıp uzaklaşması, ama ne demiştik, tanrı uludur tanrı uludur.
henüz acısı içime tam yayılamadı. çünkü attım kendimi aşağı. normale yükseldiğimde, öyle bir yayılacak ki damarlarıma, fena çarpacak.
psikolojide, yakınlarını kaybetme korkusunun bir adı var mıdır acaba? bence var olmalı, bu, pek çoğunuzun yaşadığı, çeşitli senaryolarla bazen canlandırarak kendini bunalıma sokmasına sebep olan ortak bir durum olduğuna göre. üzerine biraz okumak isterdim.
psikolojide, büyümek istememe hissinin bir adı var mıdır acaba? bence var olmalı, bu, pek çoğunuzun yaşadığı, hatta zaman zaman sizi bunalıma iten ortak bir tutum olduğuna göre. üzerine biraz okumak isterdim.
bu bir teselli meselesi değil aslında. porto teselli adlı bir şarap vardı. hanginiz bunu içmeğe nail oldu acaba. bazı bakımlardan kendimi şanslı hissetmekte haksız sayılmam bence. insanın içtiği şarabın adı bile bazen önem taşır. tabii ki aranızda ömrü boyunca ağzına tek yudum şarap koymamış olanlar da var, onlar için de kendilerini şanslı hissettirecek başka şeyler vardır muhakkak. bazıları da şarabın tadını sevmiyor olabilir, onlar da başka şanslı tatlara vasıl olmuştur mutlaka. bu bir dert meselesi değil aslında.
çok büyük sözler etmek istemiyorum. zira hayatım boyunca büyük konuşmadım, dersem büyük konuşmuş olur muyum. psikolojide, her şeyi makul/mümkün/olabilir görmenin ve kabullenmenin bir adı var mıdır acaba? olsaymıştı iyiymişti, kendimi yalnız hissetmekten alıkordu beni.
son onaltı yıldır, bayrağı, dili ve anayasasının değiştirilemez hükümleri konusunda taraf olmadığım, aidiyet hissetmediğim, içinde bulunduğumuz bu coğrafyada bu günlerde olup bitenler hususunda ses çıkarmıyor oluşum bunları önemsemediğim ya da makul görüşüm nedeniyle değildir. zira beni bunların kaynağının kim/neden olduğundan ziyade orada savunmasız ölen insanların yakınlarının çektiği acılar ilgilendiriyor. ilginç değil mi, bunları yapan da insan, bundan zarar gören de insan. bu da benim, insanoğlu çiğ süt emmiştir, mottomu doğruluyor. bu, benim diğer mottolarımı da doğruluyor. bu yüzden aklına güvendiğim ya da görüşlerine güvenmek istediğim çeşitli yazarların yazdıklarını okuyor okuyor, onlara laflar hazırlıyor, sonra ama susuyorum. susmayı tercih ediyorum. çünkü hepsi insan ve diğer insanlar hakkında atılıyor tutuluyor. bu çok gurur kırıcı değil mi, çok gerçekçi değil mi. bu ülkeden gitmek istememin sebebi de ölümden korkmak ya da başka ülkelerde bunların olmayacağını düşünmek değildir, bu ülkeden gitmek istememin sebebi bunların herhangi bir yerde başıma gelebileceğinin bilincinde olmakla birlikte, insanın daha insan gibi olduğu, eşyanın daha eşya, ağacın daha ağaç olduğu coğrafyalar bulmaktır. ama insanoğlu çiğ süt emmiştir, mottosunu unutmadan. ve aşağıdakini unutmadan.
1- Andolsun o incire, o zeytine,
2- Sinin (Sina) dağına
3- ve bu güvenli beldeye ki,
4- Biz insanı en güzel biçimde yarattık.
5- Sonra da çevirdik aşağıların aşağısına kaktık.
evet şimdi de şarapçı sarı mustafa'nın yıllarca gün yüzü göstermediği, kurduğu sofralarını tekmelediği, bir zamanlar o da güzel olan, pamuk gibi olan eşi elmas hanım'ı hakkın rahmetine uğurladık. bir gece uyudu ve, "yattım allah kaldır allah, sağıma soluma döndür allah" duası kabul olundu mu gören yok, yattığı yatakta nefessiz ve sessiz bulundu elmas hanım. yetmişdokuz yıllık hayatı boyunca ona kimse "hanım" diyerek hitap etmedi. hiç terör saldırısına bulaşmadı. inekleriyle, sarıkız'ıyla, altın'ıyla, ineklere verdiği isimlerle uğraştı durdu. kimse onun kadar içten küfür etmedi ineklere. kimse onun kadar erken kalkmadı sabahları. ondan başka kimseye kaymak nine diye lakap takılmadı belki de. torunu televizyon izlesin diye elinde üç pilliyle zifiri karanlıkta komşuya gitmeği gözü kesmedi kimsenin ondan başka. farelerin tıkırtısından köygöçürenlerin gölgelerinden korumadı kimse onun gibi torununu. bifa parmak bisküvileri çayına bandırıp bandırıp vermedi kimse onun gibi torununa. üzeri işlemeli kupaları, sebze sattığı salı pazarları, torununun en sevdiği hediye renkli gözlükler, sapan yapsın da aldığı serum lastikleri.
buna benzer binlerce şey yazacak değilim. buna benzer binlerce şey yazabilirim. çocukluğumun son güçlü kalesi de düştü. o da gitti, dedi kardeşim ona sarılırken.
ananneler, babaanneler, dedeler, normal aile hayatında çocukların en büyük desteği oluyor malum. onlar da kendi çocuklarına göstermedikleri müsamahayı torunlarına gösteriyor. bir baba, kendi babalığında gayet despot bir adamken yıllar sonra torun sahibi olduğunda bambaşka bir adama dönüşebiliyor. aynı şey bir zamanın annesi, sonranın ninesi kadınlar için de geçerli. belki de bu yüzden çocukların en sevgilileri onlar oluyor. ve gittiklerinde de bu yüzden boşluk büyük oluyor. normal seyrinde sıralı ölümlere doğumlara gebe olan bir hayatta bir üst ebeveynlerin ölümü çocukluğun bittiğine dair en büyük kilit acı oluyor. yine de edilen dualarda, allah sıralı ölüm versin, diye bir teselli peydah oluyor. bu sözün hakkını vermek lazımsa da ömrünün çoğunluğunu çeşitli maddi manevi çilelerle geçirmiş bir kadının tam da maddi manevi feraha taze erişmişken gözlerini kapayıp uzaklaşması, ama ne demiştik, tanrı uludur tanrı uludur.
henüz acısı içime tam yayılamadı. çünkü attım kendimi aşağı. normale yükseldiğimde, öyle bir yayılacak ki damarlarıma, fena çarpacak.
11.03.2016
elimin tersiyle camların buğusunu silmeyeli yıllar olmuştu, diye hatırladım birden. ardahan'dan bilmemnereye bu vatanın hiçbir yeri bana bana aitmiş gibi hissettirmiyor, dedim. size de oluyor mu, geceleri rüyalarınızda hapse girdiğinizi görüp ben burda yapamam deyip kafayı yediğiniz. size de oluyor mu, geceleri rüyalarınızda tekrar tekrar askere alındığınız, hayır bu defa dayanamam deyip silaha sarıldığınız. zihnimde bir melodi var, onu tekrarlamayı seviyorum. tekrar tekrar otobüsten çekine çekine o yolları çektiğim. ne demiş şair, benim şu yollardan üzgün, geçtiğim senin yüzünden. sabahlara kadar her gün, içtiğim senin yüzünden. maden suyu ile sodanın ayrımın nasıl farkına varırız acaba. bende bir cevher var bu herkesin malumu, hepimizde birer cevher var, bu dünyanın malumu. bu peygamber olasıya bir cevher değil de, nasıl desem nasıl anlatsam, hani sen mağarada ağyarsız otururken bir başına, yok bunu da diyemeyeceğim. mediha şen sancakoğlu, isme bak.
10.03.2016
roxanne. miriba. miribaa. mihriban. selos. telos. sel. yağmur. yağmır. whatsapp. please hesitate to contact me. ne çok özgürlük veriyor telefon insanlığa. telefonun mına koymasak mı. halbuki ne de güzel saatlerce konuşurduk sabah akşam hiç fark etmez. hayatımı bir erkin koray şarkılarına benzetiyorum. erkin koray şarkıları türk müziğinde hayatımı en temiz anlatan şarlatanlarındandır. kendisi de müzik dünyamızda çığır açmıştır. sultanahmette bir yerlerde aldığım o doksanlık kaset sonrası, bir kaset dinledim hayatım değişti. yine geçmişe dönük konuşmağa başladımsa bakışlarım toprağa toprağa dönmeğe başlamış demektir yine. geçdi sevdalarla ömrün, ihtiyar oldun bugün. o zamanlar tabii beşiktaş sinanpaşa pasajının altında bir saatçi var. hiç işim düşmedi ona. niye öyle oldu bilmiyorum. karşıdan karşıya geçerken bir kere dalmışım, taksici uyandırdı yerdeyken, kimbilir sen bunu nasıl süsleyerek anlatırsın çarpıldım diye filan dedi. skkafalı taksici, anlatacak bir şeyim mi var başka dedim, herhalde anlatıcam bunu süsleyerek. hem ben süslemeden anlatamam ki, ayrıca süsü de pek sevmem, yani kadın dediğin kendine bakacak tabii, tişörtü delik olmayacak. çamaşırları kurutma selesinden alıp alıp giymeyecek. dinle bak, sana denizlerden kayalara vuran dalgaların seslerinden bir tutam saçmalık getirdim. dalgalar ve kayalar, sürekli bir sevişme hali. tükenmedi nasını skm. ha gitti şimdi pek güze loldu her şey. bana da lololo yaparla rartık. o dinlediğim içli kemanları bi taraflarıma sokarlar. sanki ben istemez miydim bir uçağa atlayıp kendimi malazgirtte bir pavyonda bulayım. yeminle vadesi doluyo. rayicim de yüksek bu aralar. ah ben bu benzetmeleri de hiç yapmadıysam belki yüz kere binbeşyüz kere. anma arkadaş. topunu mu kestik. kadınların tabii miskin olmayanları, bilekleri saygıdeğer olanları, fondöten konusunda tasarruflu davrananları ve dans edenlerini ayrı tutuyoruz ama yine de bazen düşündüğümde. öyle bir zaman geçer ki metesinin en sevdiğim sözü, ağlaya ağlaya kalmadı gözlerimde yaş, dır. bazen hemen akşam olmuyor mu o zaman çok sinirleniyorum, bazen youtube'da bir hevesle şarkı açmağa kalktığımda reklam çıkmıyor mu, o sıra biri benim yerime beni öldürse diye dua ediyorum boğaz köprüsünün mimarına. ilk ikisinde kısmet olmadı, darısı üçüncünün başına. hayır yani, yetmesi lazım. anneme de diyorum aynısını, bak nerdeyse altmış yıldır yaşıyorsun, hadi ilk gençlik yılların fakirlikle geçmiş, onları saymazsan son yirmi yıldır hamur işi yiyorsun ve artık yetmesi lazım, diyorum. dinlemiyor beni. ya o da bana derse, bre pezevengin evladı, on senedir her gün her gün içmelere doyamadın amına kodumun çocuğu, sana yetmedi de bana mı yetsin, derse. işte bundan korkuma bir şey diyemiyorum. her zaman karşı argümanları zihnimde başarılı bir şekilde kurar, ve kendi önermemi başarılı karşı argümanlarla yıkarak münazaradan başlamadan çekilirim. ama şimdi bazı şarkılar da hakkaten acımasız, allahsız, allahyarattı demiyor.
lan balkonu vardı diyorum. dünya diyordum. yağmur filan yağıyordu hatta. ciğerlerim düşmek üzere. ciğerler deyişine bakılınca yüzlerce ciğeri var sanarsın, epi topu üç tane ciğeri var insanın. ciğercinin kedisi, ciğercinin evcil hayvanları, ciğercinin kümesi, ben alayınızın ciğerini bilirim. aslında ben kimsenin ciğeryle pek ilgilenmedim, yani ilgilenesim gelmedi ki. ya da kendiminkine bakmaktan vakit bulamamışımdır. ama şimdi işyerinde arkamdan yapılanları duydukça benim ciğerlerime neden bu kadar düşmüşler ki diye sorasım üzülesim gelmiyor da değil tabii.
ya şimdi hatırlatmak istemem tabii ama, hazır balkonlardan ilkokullardan filan söz açılmışken, sene doksanaltı mı yedi mi sekiz mi öyle bir şey, ama allah inandırsın dokuz değil, diğer üçünden biri, akdeniz'in pek akdeniz havası taşımayan bir ayaz şehrinde lisede okuyorum yatılı olarak. ha, parasız yatılı olarak. -bu arada ben son parasız yatılı okuyan şairlerdenimdir ; )- -şiirime çakiim, nesirlerinize bir ziyan gelmesin- o esnada cengiz adlı bir adam bir şarkı yapmıştı, tabii bunu şimdi burada paylaşacak değilim. okuma ki, niye okuyorsun, neyine okuyorsun, okuma burayı.
size daha sonra halıcı fazıl'ın yanında çalışırken yaşadıklarımı anlatacağım. bilahare. ama şimdi artvin'de ardanuç'da ve keşan'da havalar soğuktur. burda da yağmur. yağmur diyorum ya, böyle bir doğa olayının yerini ne tutabilir sahi.
lan balkonu vardı diyorum. dünya diyordum. yağmur filan yağıyordu hatta. ciğerlerim düşmek üzere. ciğerler deyişine bakılınca yüzlerce ciğeri var sanarsın, epi topu üç tane ciğeri var insanın. ciğercinin kedisi, ciğercinin evcil hayvanları, ciğercinin kümesi, ben alayınızın ciğerini bilirim. aslında ben kimsenin ciğeryle pek ilgilenmedim, yani ilgilenesim gelmedi ki. ya da kendiminkine bakmaktan vakit bulamamışımdır. ama şimdi işyerinde arkamdan yapılanları duydukça benim ciğerlerime neden bu kadar düşmüşler ki diye sorasım üzülesim gelmiyor da değil tabii.
ya şimdi hatırlatmak istemem tabii ama, hazır balkonlardan ilkokullardan filan söz açılmışken, sene doksanaltı mı yedi mi sekiz mi öyle bir şey, ama allah inandırsın dokuz değil, diğer üçünden biri, akdeniz'in pek akdeniz havası taşımayan bir ayaz şehrinde lisede okuyorum yatılı olarak. ha, parasız yatılı olarak. -bu arada ben son parasız yatılı okuyan şairlerdenimdir ; )- -şiirime çakiim, nesirlerinize bir ziyan gelmesin- o esnada cengiz adlı bir adam bir şarkı yapmıştı, tabii bunu şimdi burada paylaşacak değilim. okuma ki, niye okuyorsun, neyine okuyorsun, okuma burayı.
size daha sonra halıcı fazıl'ın yanında çalışırken yaşadıklarımı anlatacağım. bilahare. ama şimdi artvin'de ardanuç'da ve keşan'da havalar soğuktur. burda da yağmur. yağmur diyorum ya, böyle bir doğa olayının yerini ne tutabilir sahi.
28.02.2016
6.02.2016
kitap okumanın bir şeye benzediği zamanlardı. bir şeye benzemek derken iyi bir şeye benzemekten bahsediyorum. benzemek derken benzemekten bahsetmiyorum. bir şeye benzemek derken övgüyle bahsediyorum. yazıklar olsun demenin beddua sayıldığı zamanlardı. islamcı bir arkadaşıma bence islamiyetin beddua içermemesi gerektiğini iddia ettiğimde benim tgrt kıssalarıyla yutturulmuş bir islamiyet anlayışım olduğunu söyledi, sinirlendim sonra onu sildim yeryüzünden. yeryüzünde ağaçlar var. islamiyet kelimesi ile portakal arasında bence melodik bir bağlantı var, sen inanmayacaksın ama kesin var, kafamı kessinler ki var. kaloriferler yandı ve kış geldi. şimendifer görmemiş olmanın hayatımızdaki bütün boşlukların müsebbibi olabileceği gibi geçici bir sanrı geçti aklımdan, saçmalamış olduğumun farkında olmakla birlikte yeğenime almış olduğum minyatür treni yutmak için uğraştığımı itiraf etmeliyim. hayır o zaman mide gurultularım bir anlam kazanacaktı da o yüzden, midemden tren kampanaları yükselecekti. parka oturdum ondan sonra. zaten ne sik varsa parklarda, hayır ne işim varsa oralarda bu havalarda, konfor ve rahatlık ve battaniye neyime yetmiyorsa. kemençe kemençe kemençe bunu birkaç kez daha tekrarlarsam kendimi karadeniz'de hisseder miyim diye çok düşündüm, ben denedim ve başardığımı düşünüyorum. bunu herkes yapmalı. sigarayı bırakalı daha birkaç gün olmuştu, hayal kurdum biraz, yarın çekilecek bir ikramiyeye ait bilet vardı aklımda. bana çıkıyordu ve kimseciklere bana çıktığını söylemeden ömrümün geri kalan son onüç yılını o gizemle geçiriyordum. istediğim radyoları satın alıyor, istediğim ayakkabıları satın alıyor ve kimselere ortabüyüklükteki ikramiyenin bana çıktığını çaktırmadan geri kalan onüç senemi yaşıyordum. sigarayı bıraktığıma emin olmama epey zaman vardı ki daha, evin içinde ağzımda hiç sönmeyecek bir sigarayla dolaştığımı ve sigaranın hiç koku yaratmadığını kurdum. sahi kokusuz ama dumanı bol bir sigarayı nasıl icat etmemiş olabilirlerdi bu devirde, teknoloji bu kadar gelişmişken. sağlığa zararsız bir sigara keşfetmemiş olmalarının günahını da artık kimler paylaşacaksa. bugünlerde çok uykum var. halbuki benim pek uykum olmazdı ya da ben yine kendimle mi uğraşırdım. renkli kalemler, renksiz kağıtlar. kafan ne renk? kemençe kemençe kemençe deyip ne işlerin var idi sis dağı başlarında, nedir başıma gelen gencecik yaşlarımda türküsünü söylemağa vardım sonra. sonra vardım baktım demir kapı sürgülü örgülü görgülü. hayır bazı insanların ömürlerinin çok uzamaması gerektiğini düşünüyorum. yani adam on senedir aynı şekilde yaşıyor, buna bir çözüm getirmeli bence tanrı, gerekirse inisiyatif kullanmalı. yani adamın aldığı nefesin yediği ekmeğin filan bir tazmin hakkı doğuyor olmalı bi yerden sonra.
travmam şov
bütün yakınlarımız bizi yanlış tanıdı. uzatmamın lüzumu yoktu aslında. gitti de gitti. geçen ankaralı çocuğun birinden bir radyo aldım; radyo means ırado. çocuğun radyo teşhir ettiği bütün fotoğrafların arkasında bir orhan gencebay. gitti de gitti de bir orhan gencebay şarkısı. ona bakarsan seni buldum ya da bir orhan gencebay şarkısı.
on yıl geriden geldiğimin ben de farkındaydım aslında ama bir oyun gibiydi her şey. büyüyemiyorum bir türlü. eskiden sel beni aradığında bu kız ne zaman büyüyecek diye düşünür dururdum, ben şimdi kendimi öyle hissediyorum. on yıl önce nerdeysem hâlâ aynı yerdeyim. bir adım dahi atmamışım, yüzüm kızarmış, saçım dökülmüş, kilo almışım ama zerre kımıldamamışım. hâlâ bir şarkının peşinden kilometreler gidecek çocukluğa sahibimmişti. hâlâ hatasız kul olmaz'ın en iyi versiyonunun hangisi olduğunu ararken yakalıyorum kendimi durdukyere. belki on yıl önce kuzenim hasan evindeki ses sisteminden yan evdeki bana hatasız kul olmaz'ı dinletirken o versiyondan aldığım tadı başka hiçbir versiyonundan almadığımı hatırlayıp onu bulmak için saatler harcayabiliyorum. rina adlı dandik filmi sırf akşam güneşi adlı şarkının daha iyi bir versiyonunu bulabilir miyim diye izlediğimi hiç unutmuyorum. neden onların sesi gibi bir sesim olmadığını düşünüp hayıflanıyorum. övündüğüm taklit yeteneğimin o üçlünün hiçbirinin sesini taklit edebilecek kadar usta olmadığına üzülüyorum. alkolü antidepresanı sigarayı aynı anda bırakıyor, kendimi bir anda akademik bir şeyler yapmağa çabalarken yakalıyor, sonra gurbet adlı şarkının popstar'da anlatılan hikayesini bilmemkaçıncı kez dinleyip ordaki turan oluyor, ölüyor ve ölüyor ve ardından şarkıyı dinleyip dinleyip diriliyorum. sadece bir orhan gencebay şarkısını sevdim ve ona o mükemmelliği öğrettim diye bana aşık olan kadını anıyorum. hemen haftasonu için plan yapıp, şarkılarının en sevdiğim versiyonlarını bir cd'ye çekip hava da müsaade ederse, bir otuzbeşlik alıp yeşillik ve su akan bir yere çekip orda son ses dinleyip içeyim diyorum. ama basslarını tam duyabilmem lazım, buna göre hoparlör için de elektrik tesisatı lazım deyip buna üzülebiliyorum, ama bulurum deyip umutlanabiliyorum, allah'a hava müsaadeli içiş için dua ediyorum. otuzbeşlik yetmeli, yetmezse diye her zamanki gibi tedarikli olurum ama otuzbeşlik yetmeli. bugünlerde tam otuzbeşlik bir insanım. yirmibeş yaşında hatta onbeş yaşında gibi davranan bir otuzbeşlik. şimdi kulaklıkları takıp bu şarkıları dibine kadar dinlersem bu defa başım dönecek yine diyorum. üzülüyorum. denizin ta dibinden hatçam evet evet yine demirden bir gülle düşüyor kalbimin üstüne. pek az şey bana bunları düşünmek ya da yapmak kadar heyecan veriyor. evet bu yaşta bunları bu şekilde yapmaktan, üstelik bu gerçekleri yazıyor olmaktan utanmıyor değilim ama bütün yakınlarım beni yanlış tanımasın isterim. bu şarkıları, diğer şarkıları, hepsini, bağırmazsam çözülemeyeceğim. çözülmem gerekiyor. beynim kulaklarım belki de bu yüzden zonkluyor. mr'dan umutluydum aslında, o içimdeki bassları fark eder diyordum, ama geçen süre içinde beynimde çaldığı gürültüden bile şarkı yaptım. bana su boyu lazım. zamansız bir intihar saplanıyor içime. otuzbeş yaşında insan intihar eder mi amına koyim diyorum, bak yine çocuksun, bak yine sik kafalısın, bak yine. ama benim kadar kimse arşa yükselemez ki haşa bunları dinlerken. çevremdeki kimse yapamadı mesela. herkes döndü yarıyolda, herkes bıraktı siktirolup gitti normal hayatına. ben bırakmadım, bırakamadım. bak üç gündür sigara içmiyorum, beş gündür de içki içmiyorum ama buna rağmen hâlâ kulaklarım en küçük tınıyı kalp kapakçıklarımın üstündeki kılcallara varasıya hissediyorum. yarın pişman olacağım bunları okuduğumda ama ziyanı yok. önemli olan sürdürülebilirlik, sustainable growth.
bütün yakınlarımız bizi yanlış tanıdı. uzatmamın lüzumu yoktu aslında. gitti de gitti. geçen ankaralı çocuğun birinden bir radyo aldım; radyo means ırado. çocuğun radyo teşhir ettiği bütün fotoğrafların arkasında bir orhan gencebay. gitti de gitti de bir orhan gencebay şarkısı. ona bakarsan seni buldum ya da bir orhan gencebay şarkısı.
on yıl geriden geldiğimin ben de farkındaydım aslında ama bir oyun gibiydi her şey. büyüyemiyorum bir türlü. eskiden sel beni aradığında bu kız ne zaman büyüyecek diye düşünür dururdum, ben şimdi kendimi öyle hissediyorum. on yıl önce nerdeysem hâlâ aynı yerdeyim. bir adım dahi atmamışım, yüzüm kızarmış, saçım dökülmüş, kilo almışım ama zerre kımıldamamışım. hâlâ bir şarkının peşinden kilometreler gidecek çocukluğa sahibimmişti. hâlâ hatasız kul olmaz'ın en iyi versiyonunun hangisi olduğunu ararken yakalıyorum kendimi durdukyere. belki on yıl önce kuzenim hasan evindeki ses sisteminden yan evdeki bana hatasız kul olmaz'ı dinletirken o versiyondan aldığım tadı başka hiçbir versiyonundan almadığımı hatırlayıp onu bulmak için saatler harcayabiliyorum. rina adlı dandik filmi sırf akşam güneşi adlı şarkının daha iyi bir versiyonunu bulabilir miyim diye izlediğimi hiç unutmuyorum. neden onların sesi gibi bir sesim olmadığını düşünüp hayıflanıyorum. övündüğüm taklit yeteneğimin o üçlünün hiçbirinin sesini taklit edebilecek kadar usta olmadığına üzülüyorum. alkolü antidepresanı sigarayı aynı anda bırakıyor, kendimi bir anda akademik bir şeyler yapmağa çabalarken yakalıyor, sonra gurbet adlı şarkının popstar'da anlatılan hikayesini bilmemkaçıncı kez dinleyip ordaki turan oluyor, ölüyor ve ölüyor ve ardından şarkıyı dinleyip dinleyip diriliyorum. sadece bir orhan gencebay şarkısını sevdim ve ona o mükemmelliği öğrettim diye bana aşık olan kadını anıyorum. hemen haftasonu için plan yapıp, şarkılarının en sevdiğim versiyonlarını bir cd'ye çekip hava da müsaade ederse, bir otuzbeşlik alıp yeşillik ve su akan bir yere çekip orda son ses dinleyip içeyim diyorum. ama basslarını tam duyabilmem lazım, buna göre hoparlör için de elektrik tesisatı lazım deyip buna üzülebiliyorum, ama bulurum deyip umutlanabiliyorum, allah'a hava müsaadeli içiş için dua ediyorum. otuzbeşlik yetmeli, yetmezse diye her zamanki gibi tedarikli olurum ama otuzbeşlik yetmeli. bugünlerde tam otuzbeşlik bir insanım. yirmibeş yaşında hatta onbeş yaşında gibi davranan bir otuzbeşlik. şimdi kulaklıkları takıp bu şarkıları dibine kadar dinlersem bu defa başım dönecek yine diyorum. üzülüyorum. denizin ta dibinden hatçam evet evet yine demirden bir gülle düşüyor kalbimin üstüne. pek az şey bana bunları düşünmek ya da yapmak kadar heyecan veriyor. evet bu yaşta bunları bu şekilde yapmaktan, üstelik bu gerçekleri yazıyor olmaktan utanmıyor değilim ama bütün yakınlarım beni yanlış tanımasın isterim. bu şarkıları, diğer şarkıları, hepsini, bağırmazsam çözülemeyeceğim. çözülmem gerekiyor. beynim kulaklarım belki de bu yüzden zonkluyor. mr'dan umutluydum aslında, o içimdeki bassları fark eder diyordum, ama geçen süre içinde beynimde çaldığı gürültüden bile şarkı yaptım. bana su boyu lazım. zamansız bir intihar saplanıyor içime. otuzbeş yaşında insan intihar eder mi amına koyim diyorum, bak yine çocuksun, bak yine sik kafalısın, bak yine. ama benim kadar kimse arşa yükselemez ki haşa bunları dinlerken. çevremdeki kimse yapamadı mesela. herkes döndü yarıyolda, herkes bıraktı siktirolup gitti normal hayatına. ben bırakmadım, bırakamadım. bak üç gündür sigara içmiyorum, beş gündür de içki içmiyorum ama buna rağmen hâlâ kulaklarım en küçük tınıyı kalp kapakçıklarımın üstündeki kılcallara varasıya hissediyorum. yarın pişman olacağım bunları okuduğumda ama ziyanı yok. önemli olan sürdürülebilirlik, sustainable growth.
24.12.2015
merhabaysa.
evde sigara içmeme tercihi ne kadar da can sıkıcı bir durum. hepimizin -ben hariç- şaheser niteliğinde mucizevi fotoğrafları var, grenli sepya ve sair, halbuki o esnada kaloriferin üzerine serilmiş kurusun çamaşırlar. elbette yaşantı sanata mâni değil. çay da sanata kâfi değil. değiliniz efendim. günümüzde malum çayı daha hızlı demlemek için çeşitli yollar geliştirildi, en bayağısı olan sallama işleminden bahsetmeden, diğer muteber olmadığını düşündüğüm yollardan biri olan demlik poşetlerini demliğe koyarak demlemek var, ki bu versiyonun masum bir işlem olduğu düşünülmekte kimi oryantalist arkadaşlarımız tarafından. bazı heterodokslar ise hâlâ çayı süzgeçle süzülecek kıvamda bildiğimiz eski usûlde demlemeye riayet etmektedir. kettleda suyu ısıtıp demlemek de varmış diyolar. çaydanlık deyimi yanlış kullanımmış bu arada, çaydan demek yeterliymiş, -dan soneki zaten -lık ekinin yerini tutuyormuş orda. bunu da size herkes söylemez.
ayık olmağa başladığımın beşinci altıncı günlerinde ancak anlayabiliyorum ayık olduğumu. yetmez ama evet. bugünler böyle. bugün buraya gelme sebebim de blogger arayüzünden aldığım bir uyarı. taslak halinde kalmış iki adet de menkıbem varmış bugün gördüm son yazıdan bu yana.
günümüzde saçmasapan şeyler olmağa devam ediyor. bu ülkenin bir taraflarında özyönetimler, bu ülkenin aşağı taraflarında halepler esedler hafızlar israiller israfiller surlar, bunlar hep konuşulan benimse sustuğum şeyler. işin ilginç yanı kimse tarafından a/de-politize olmakla suçlanmıyorum. ben sadece zaman zaman kendimi suçluyor muyum diye kendime soruyor ve sonra sorduğumu unutuyorum. bu ortamlar benim hem sanat için kendime baktığım hem de halk için dünyaya baktığım ortamlar. halkın günahını üstlenmek ya da bunun o şekilde olduğunu ifade etmekse haddime değil, aranızdaki en koylü kişi olarak.
sen bu dertten ölürsen söyle küçük bey, hiç mi kalbin sızlamaz, olmaz öyle şey. emel sayın filan bunlar güzel şeyler. geçen gün cüney tarkın fili zakın'a sarılıp ağlamış. bugün filan barış bıçakçı sempozyumu yapıyorlar msgsü'de sanırım, ama adam yine yok ortalıkta. telefonlar filan akıllı. yukarıda halep dedim de halep'le alakası olmadığını düşündüğüm fakat bir versiyonunu duyduğumda beni kahıra çalan halep'in yolları adlı yöresel eser geldi aklıma. halep'in yolları da a selvi boylum aman, dardır da geçilmez.
evde sigara içmeme tercihi ne kadar da can sıkıcı bir durum. hepimizin -ben hariç- şaheser niteliğinde mucizevi fotoğrafları var, grenli sepya ve sair, halbuki o esnada kaloriferin üzerine serilmiş kurusun çamaşırlar. elbette yaşantı sanata mâni değil. çay da sanata kâfi değil. değiliniz efendim. günümüzde malum çayı daha hızlı demlemek için çeşitli yollar geliştirildi, en bayağısı olan sallama işleminden bahsetmeden, diğer muteber olmadığını düşündüğüm yollardan biri olan demlik poşetlerini demliğe koyarak demlemek var, ki bu versiyonun masum bir işlem olduğu düşünülmekte kimi oryantalist arkadaşlarımız tarafından. bazı heterodokslar ise hâlâ çayı süzgeçle süzülecek kıvamda bildiğimiz eski usûlde demlemeye riayet etmektedir. kettleda suyu ısıtıp demlemek de varmış diyolar. çaydanlık deyimi yanlış kullanımmış bu arada, çaydan demek yeterliymiş, -dan soneki zaten -lık ekinin yerini tutuyormuş orda. bunu da size herkes söylemez.
ayık olmağa başladığımın beşinci altıncı günlerinde ancak anlayabiliyorum ayık olduğumu. yetmez ama evet. bugünler böyle. bugün buraya gelme sebebim de blogger arayüzünden aldığım bir uyarı. taslak halinde kalmış iki adet de menkıbem varmış bugün gördüm son yazıdan bu yana.
günümüzde saçmasapan şeyler olmağa devam ediyor. bu ülkenin bir taraflarında özyönetimler, bu ülkenin aşağı taraflarında halepler esedler hafızlar israiller israfiller surlar, bunlar hep konuşulan benimse sustuğum şeyler. işin ilginç yanı kimse tarafından a/de-politize olmakla suçlanmıyorum. ben sadece zaman zaman kendimi suçluyor muyum diye kendime soruyor ve sonra sorduğumu unutuyorum. bu ortamlar benim hem sanat için kendime baktığım hem de halk için dünyaya baktığım ortamlar. halkın günahını üstlenmek ya da bunun o şekilde olduğunu ifade etmekse haddime değil, aranızdaki en koylü kişi olarak.
sen bu dertten ölürsen söyle küçük bey, hiç mi kalbin sızlamaz, olmaz öyle şey. emel sayın filan bunlar güzel şeyler. geçen gün cüney tarkın fili zakın'a sarılıp ağlamış. bugün filan barış bıçakçı sempozyumu yapıyorlar msgsü'de sanırım, ama adam yine yok ortalıkta. telefonlar filan akıllı. yukarıda halep dedim de halep'le alakası olmadığını düşündüğüm fakat bir versiyonunu duyduğumda beni kahıra çalan halep'in yolları adlı yöresel eser geldi aklıma. halep'in yolları da a selvi boylum aman, dardır da geçilmez.
6.10.2015
istanbul o kadar guzeldi ki yagmur basladi. ilk defa sanirim mecidiyekoy'de bir otelde kaldim. ilk defa istanbul'a zaman ayirmadim. o kadar devasa o kadar buyuk o kadar okcu geldi ki istanbul bu defa gozume, ilk defa ondan korktum. benim gozumde ulkede yapilabilecek en iyi protestolarsan biri kitleler halinde istanbul'u terk etmektir. hani hic dememistim, diyecegimi de sanmazdim ama ilk defa dilimin ucuna kadar geldi, iyi ki burda kalmamisim demek. ustelik simdi yagmuru da basladi, denizi o kadar muhtesem gorunuyor ki. ama yine de degmez. kesinlikle bu cileye degmez. insanin insanligina eziyettir bence bu trafik cilesine mahkum etmek. bu yuzden gurur meselesi yapar ve burda yasamaktan vazgecerdim bu trafikle yuzlessem, gibi geliyor.
mecidiyekoyu hic degismemisti sanki. otobus duraklarini kaldirdilar saniyordum, az bir kismini kaldirmislar, yine duruyor meydan. olan bizim ali sami yen'e oldu. haftanin bazi gunleri besiktas'tan buraya gelir ve otobusten inip caglayan'a yururduk. ahmet'le orda tanistim. bu herifin yuzu durusu cok pozitif deyip direkt merhaba ettigim adamlardandir ahmet. iyi ki de yapmisim, hala duruyor ve suruyor guzel yerlerde ahmet.
sonra kalacagim otelin gulbag'a dogru oldugunu fark ettim ve oraya yurumege basladim. gulbag'in ogrenci nesli icin yeri ayridir diye bilirim. benim de arkadaslarim vardi, apartmanlarinin bir kotu dogrudan zincirlikuyu mezarligi'ni goren. bir gece raki bardagini onlar da icer belki diye pencerenin disina doluca birakmistim.
mecidiyekoyu hic degismemisti sanki. otobus duraklarini kaldirdilar saniyordum, az bir kismini kaldirmislar, yine duruyor meydan. olan bizim ali sami yen'e oldu. haftanin bazi gunleri besiktas'tan buraya gelir ve otobusten inip caglayan'a yururduk. ahmet'le orda tanistim. bu herifin yuzu durusu cok pozitif deyip direkt merhaba ettigim adamlardandir ahmet. iyi ki de yapmisim, hala duruyor ve suruyor guzel yerlerde ahmet.
sonra kalacagim otelin gulbag'a dogru oldugunu fark ettim ve oraya yurumege basladim. gulbag'in ogrenci nesli icin yeri ayridir diye bilirim. benim de arkadaslarim vardi, apartmanlarinin bir kotu dogrudan zincirlikuyu mezarligi'ni goren. bir gece raki bardagini onlar da icer belki diye pencerenin disina doluca birakmistim.
7.09.2015
ilk evlenme kararini on yasindayken alan, sevdigim kizlar listesi cikarabilecek kadar ayni anda fazla kizdan hoslanan fakat biriyle evlenmekte karar kilan ve bunu babasina on yasindayken acan, ogretmenine peygamber olmak istedigini ve buna uygun oldugunu dusundugunde yine on yasinda olan, peygamber olarak kitleleri pesinden suruklemek ve irsad etmek isteyen, eline sapanini copten buldugu cantaya iki salkim uzum ve kitaplarini alip genis ovada bir dut agacinin altinda tek basina kitaplarina daldiginda onbir ondort yaslari arasinda olan, "dunya delikanli olsa yuvarlak olmazdi" cumlesine sahip duvar kagidini yurttaki odasinin dolabina astiginda onalti yasinda olan, yine ayni dolaba kendi el yazisiyla "allahumme ecirna min serrin nisa, allahumme ecirna bin belain nisa, allahumme ecirna min fitnetin nisa" yazip o donemler buna inanan ve sonra bunu farkettigi otuzlu yaslarinin ilk yillarinda allah'in dupeduz ayrimcilik yaptigini anlayan, yattigi alt kattaki ranzanin uste bakan tarafina sevdigi kizlarin adini yine o donem yazmis olan, copten buldugu baska bir cantaya kitaplarini ve iki salkim uzumu ve havali tufegini alip yine dumduz ovaya cikip dut agacinin altinda hem erkekligine dokunan hem kus vuran hem de kitaplarini okuyan ve bunlari yaptiginda onalti yasinda olan otuzlu yaslarinin basinda bunu hatirladiginda doganin insani cinsel cazibesiyle de etkiledigine ve bu acik alanda yasanmak istenen ya da sadece filmlerde yasanabilen cinselligin geldigi yere ve ciplakliga donus olarak nitelenebilecegini dusunen, yalniz yalniz yalniz olan, yalniz olmak ugruna kendisiyle birlikte carsi iznine cikmak isteyen yurt arkadaslarini dogrudan reddeden, kitleleri pesinden surukleyemeyecegini anladiginda otuzlu yaslarinin basinda olan ve etrafindaki sevdiklerinin bir yerlerinde tureyen kitlelerin iyi/kotu huylu oluslarinin sorgulandigina sahit olan, uzerinde sektigi pamuk tarlalarini devlet istimlak ederek dogdugu koye havaalani kuruldugunda ondokuz yasinda olan ve ucaklar inip kalktikca icinde bir seyler inip kalkarak bir gun ben de onlara binip uzaklara gidecegim hayalleri kuran, ve buna otuzlarinin ortalarina dogru gercekten adamakilli yaklasmis olan, simdilerde yuvarlakligini reddedemedigi dunyanin icinde ama genis yerlerinde o ucak senin bu ucak benim gezen ve bunun mustakbel gunlerinde hayatina hakim olacagini dusunen bozca adam...
2.09.2015
onca zaman sonra eve geldim bir de ne göreyim, egon shiele'in woman sitting with left leg drawn up'ı düşmüş. daha önce de buna benzer şeyler başıma gelmişti, eskişehir'deyken madonna ve cüneyt arkın düşmüştü örneğin ama woman sitting with left leg drawn up'ın bunu ilk yapışıydı, onca zaman da dayanmıştı halbuki bana. rüzgara yordum, kötüye yormak istemedim. sadece o düşse iyi ya, onu muhafaza eden minyatür kulübe de düşmüştü onunla beraber, ikisi farklı yönlere savrulmuşlardı. bunu da kötüye yoracağım gelmedi. zira iyiye çok ihtiyacım vardı.
ben geceleri uyumayı tercih eden biriyim. gecelerden pek hazzetmiyorum. hatta ahmet haşim'le şiddetli tartışmalarımız vardır sabah ve gece üzerine, ama her tartışma sonrası sevişiriz o ayrı mesele. sahi, bir türlü de algılayamamışımdır filmlerde çiftlerin tartışma sonrası sevişmelerini. ben gerilirim tartışınca, kızarım içimden, o halde mümkün değil. bırak beni kenara, iki bira içeyim ağlayım kendime geleyim. filmler demişken, sadece filmlerde duyacağımı sandığım bir cümleyi duydum bugün gerçek hayatta, hazırlıklı olun, demiş doktor. kendinizi hazırlayın, demiş. o yüzden ben bu günleri sevmekte zorlanıyorum. kafam tıkabasa. alkol batağına saplanmış durumdayım. tedavi işe yaramadı itiraf ediyorum. alkol sorunları çözmeğe mi yetmiyordu neydi öyle bir şey vardı. evet çözmüyor hatta kronikleştirdiğini ifade ediyor mektuplar ve kitaplar. ama şu an yapabileceğim ya da yapabildiğim ya da o kronik ellerimden pek bir şey hissetmiyorum, zira gelmiyor. bu aralar bana italya'dan bir posta gelecek. sana hiç biri italya'dan posta kutusu attı mı fırlattı mı kafana. bu aralar ben annemlerin karadeniz gezisinden dönerken getirdikleri tuzlu leblebileri yiyorum, boşa gitmesin diye de yanında rakı bira artık ne bulursam içiyorum. karadenizliler gerçekten şu mısırı kurutma işini iyi yapıyorlarmış, üstüne türkü yaktıkları kadar var. şu dünyada en çok ayırt etmek istediğim şeylerden biri kimlerin türkü sevdiği ve kimlerin sevemediği. hani biriyle tanıştığımda ona sorabileceğim ilk soru bu olsaydı keşke, sonra alacağım cevaba göre üç kademe birden atlasaydık ya da sağol kardeş başka bir dünyada when we are both cats filan diye vedalaşsaydık. gerçi ben tartışmağı bile bilmiyorum.
bu aralar kısa soluklu bir yurtdışı seyahatim olacak ve ondan sonra hayatım ya değişecek ya da değişmeyecek. bu aralar kendimizi ebru'ya hazırlıyoruz biz. sadece beyninde olmayan kitleler beynine de sirayet etmiş. kitle ne lan, kitle ne, allah belalarını versin tüm kitlelerin. duramadılar tek başlarına yayılmadan bağımsız. allah kahretsin. şarkı demiş mesela, sevmesini bilmiyorsan bakma sakın gözlerime, ben sevmesini bilmiyorum, ben sevmeseni bilmiyorum ama seviyor gibi nasıl bakabiliyorum öyleyse, şarkılarda düşünmek seni bana getirmediğinden mi, peki ya martılarda düşünmek? onlara noldu, yuvamızın daim konukları martılar,
ben geceleri daha ziyade uyumağı tercih eden biriyim. çünkü benim ertesi gün sabah erken saatlerde işim olmuş oluyor, olmasa da ne yapayım uykum geliyor işte. gelmese de getiriyorum yapay koagulantlarla. benim içmediğim gece olmadı ki uyku sorunum olsun, malum içki bayıltır.
çünkü hava aydınlıkken esnemek pek hoşuma gitmor. bugün iki sene aradan sonra ilk defa onyedi kadar saat aralıksız çalıştım. terledim. hatta şimdi malum mevsim yaz olduğundan ve evimde klima yer işgal etmediğinden -masum ve mütevazı bir vantilatörüm oldu geçenlerde bu arada- yine ve hâlâ terliyorum. hemen sol elimin altında bir ter bezi. terimi kağıt mendillere silip de maaşımı buraya mı yatıraydım, ormanlara yazık, çünkü o kadar çok terliyorum. sahi balat'da yürümüş müydük ellerimizin üzerinde. terlemek aşk acısını unutturmağa yardım ediyordu filmin birinde, çok sevdiğim filmin birinde, adam da sırf bu yüzden habire koşuğordu. ben de bugün çok çalışmağı tercih ettim tercihan. zira benim kafam post gibiydi, sadece post ama, yerlere serilip üstüne basılası bir post. hem terlerim dedim hem de hesap kitap içinde yüzerim. iş görüşmesine girdiğim işçilere hep şu dört işlem testini yapıyorum, yüziki eksi ondokuz, ondokuz çarpı otuzyedi, yüzbeş bölü üç, altmış dokuz artı seksenüç. ve hemen hemen hepsi başarısız oluyor. matematik önemli şey, beyninizi yer ama beyninizi ebru'nun ve son sürprizi yapan babasının beyni gibi habis bir urun yemesinden yeğdir.
uzun zaman aradan sonra bugün eve geldiğimde rüzgârın her şeyi yerle bir yerle yeksan etdiğine şahit oldum, etmiş olduğuna daha doğrusu. bense yıllardır bir portmantoya asılı, sahibine verilmekten ümit kesilmiş kolye gibi hissediyordum. uzun zaman aradan sonra, sabah gece vardiyasından çıktığını gördüğüm işçilerin aynılarının o gün gece vardiyasına da geldiklerini gördüm. daha önce bunu çok yapmıştım ama iki senedir pek yapmığordum. bir de gecenin nesini sevmiyorum biliyor musun, geceleri müzik dinlediğinde sesi açamadığından kalp atışlarını baskılamasına şahit olamıyorsun, kulaklık sevmiyorum lütfen bu bir argüman olmasın.
lütfen sabah biri beni uyandırsın.
ben geceleri uyumayı tercih eden biriyim. gecelerden pek hazzetmiyorum. hatta ahmet haşim'le şiddetli tartışmalarımız vardır sabah ve gece üzerine, ama her tartışma sonrası sevişiriz o ayrı mesele. sahi, bir türlü de algılayamamışımdır filmlerde çiftlerin tartışma sonrası sevişmelerini. ben gerilirim tartışınca, kızarım içimden, o halde mümkün değil. bırak beni kenara, iki bira içeyim ağlayım kendime geleyim. filmler demişken, sadece filmlerde duyacağımı sandığım bir cümleyi duydum bugün gerçek hayatta, hazırlıklı olun, demiş doktor. kendinizi hazırlayın, demiş. o yüzden ben bu günleri sevmekte zorlanıyorum. kafam tıkabasa. alkol batağına saplanmış durumdayım. tedavi işe yaramadı itiraf ediyorum. alkol sorunları çözmeğe mi yetmiyordu neydi öyle bir şey vardı. evet çözmüyor hatta kronikleştirdiğini ifade ediyor mektuplar ve kitaplar. ama şu an yapabileceğim ya da yapabildiğim ya da o kronik ellerimden pek bir şey hissetmiyorum, zira gelmiyor. bu aralar bana italya'dan bir posta gelecek. sana hiç biri italya'dan posta kutusu attı mı fırlattı mı kafana. bu aralar ben annemlerin karadeniz gezisinden dönerken getirdikleri tuzlu leblebileri yiyorum, boşa gitmesin diye de yanında rakı bira artık ne bulursam içiyorum. karadenizliler gerçekten şu mısırı kurutma işini iyi yapıyorlarmış, üstüne türkü yaktıkları kadar var. şu dünyada en çok ayırt etmek istediğim şeylerden biri kimlerin türkü sevdiği ve kimlerin sevemediği. hani biriyle tanıştığımda ona sorabileceğim ilk soru bu olsaydı keşke, sonra alacağım cevaba göre üç kademe birden atlasaydık ya da sağol kardeş başka bir dünyada when we are both cats filan diye vedalaşsaydık. gerçi ben tartışmağı bile bilmiyorum.
bu aralar kısa soluklu bir yurtdışı seyahatim olacak ve ondan sonra hayatım ya değişecek ya da değişmeyecek. bu aralar kendimizi ebru'ya hazırlıyoruz biz. sadece beyninde olmayan kitleler beynine de sirayet etmiş. kitle ne lan, kitle ne, allah belalarını versin tüm kitlelerin. duramadılar tek başlarına yayılmadan bağımsız. allah kahretsin. şarkı demiş mesela, sevmesini bilmiyorsan bakma sakın gözlerime, ben sevmesini bilmiyorum, ben sevmeseni bilmiyorum ama seviyor gibi nasıl bakabiliyorum öyleyse, şarkılarda düşünmek seni bana getirmediğinden mi, peki ya martılarda düşünmek? onlara noldu, yuvamızın daim konukları martılar,
ben geceleri daha ziyade uyumağı tercih eden biriyim. çünkü benim ertesi gün sabah erken saatlerde işim olmuş oluyor, olmasa da ne yapayım uykum geliyor işte. gelmese de getiriyorum yapay koagulantlarla. benim içmediğim gece olmadı ki uyku sorunum olsun, malum içki bayıltır.
çünkü hava aydınlıkken esnemek pek hoşuma gitmor. bugün iki sene aradan sonra ilk defa onyedi kadar saat aralıksız çalıştım. terledim. hatta şimdi malum mevsim yaz olduğundan ve evimde klima yer işgal etmediğinden -masum ve mütevazı bir vantilatörüm oldu geçenlerde bu arada- yine ve hâlâ terliyorum. hemen sol elimin altında bir ter bezi. terimi kağıt mendillere silip de maaşımı buraya mı yatıraydım, ormanlara yazık, çünkü o kadar çok terliyorum. sahi balat'da yürümüş müydük ellerimizin üzerinde. terlemek aşk acısını unutturmağa yardım ediyordu filmin birinde, çok sevdiğim filmin birinde, adam da sırf bu yüzden habire koşuğordu. ben de bugün çok çalışmağı tercih ettim tercihan. zira benim kafam post gibiydi, sadece post ama, yerlere serilip üstüne basılası bir post. hem terlerim dedim hem de hesap kitap içinde yüzerim. iş görüşmesine girdiğim işçilere hep şu dört işlem testini yapıyorum, yüziki eksi ondokuz, ondokuz çarpı otuzyedi, yüzbeş bölü üç, altmış dokuz artı seksenüç. ve hemen hemen hepsi başarısız oluyor. matematik önemli şey, beyninizi yer ama beyninizi ebru'nun ve son sürprizi yapan babasının beyni gibi habis bir urun yemesinden yeğdir.
uzun zaman aradan sonra bugün eve geldiğimde rüzgârın her şeyi yerle bir yerle yeksan etdiğine şahit oldum, etmiş olduğuna daha doğrusu. bense yıllardır bir portmantoya asılı, sahibine verilmekten ümit kesilmiş kolye gibi hissediyordum. uzun zaman aradan sonra, sabah gece vardiyasından çıktığını gördüğüm işçilerin aynılarının o gün gece vardiyasına da geldiklerini gördüm. daha önce bunu çok yapmıştım ama iki senedir pek yapmığordum. bir de gecenin nesini sevmiyorum biliyor musun, geceleri müzik dinlediğinde sesi açamadığından kalp atışlarını baskılamasına şahit olamıyorsun, kulaklık sevmiyorum lütfen bu bir argüman olmasın.
lütfen sabah biri beni uyandırsın.
30.08.2015
evet müzik beni manipule eden en kuvvetli etmen. etken. etkin. musahip. namusahip. musalla. musallat. musab. musab bin umeyr çok yakışıklı adammış bu arada, hatta neydi ona musallat olan kadının adı. belkıs mıydı, müseylemet'ül kezzab mıydı. nuh'un gemisi miydi. siz tufan nedir ne bilirsiniz. tuhafsınız zira. geçen gün bir psikiyatr nastassja kinski'den selma güneri'ye geçiş sürecimi incelemiş. bir başkası da nasıl da bu kadar bazı günleri unutabildiğimi. yani bana demesin mi, sen bir yılı fiziken ortalama üçyüz gün yaşıyorsun, ben de diğer insanlardan daha yavaş yaşlanışımı buna yordum sonrasında napiim. hayır dedi, bunu da kabul etmedi. yaşadıklarını unuttuğun için altmış günü yiyorsun belki ancak diğer günlerde diğer insanların ortalama düşünce/gün katsayısının üzerine çıktığın için bir yılı ortalama üzyüzdoksan gün yaşıyorsun. dedi. ve bence diğer insanlardan daha hızlı yaşlanıyorsun ve sebebi de bu dedi, ondan sonra beyin ve kemik yaşlarımı söyledi, ama bunu şu an özel hayatın mahremiyetine girdiğinden burada paylaşmak istemiyorum.
şimdi bence kişinin zihni kapasitesini belirten ölçeklerden biri de hayatta maruz olduğu anadilde kaç kelime türetebildiğidir. dört işlemlerden en çok bölmeyi sevdiğimi söylemiş miydim daha önce. hepinizi de anneme söyledim. çünkü bölme işlemi bizim kendimizi bulmamızı sağlıyor bize. nerede olduğumu nerde durduğumuzu ifade ediyor. her ne kadar bunu hiç sevmediğim kıyas unsuru üzerinden yapsa da. zira kıyastan ve rekabetten nefret ederim. ama dünyanın hangi katmanında olduğunu göstermesi açısından iyi.
bir evde yemek pişmiyor, çay demlenmiyor, ya da ekmek dilimlenmiyorsa o evin duvarlarına ne kadar da yazık. otel mi amono koyum burası. diş fırçalamağa mı geldin lan bu dünyağa. evi botanik bahçesine çevirmeğe karar verdim. tabii benim elimden ve dikkatimden ne kadar sağlıklı çiçek büyütülür emin değilim. bu hususta iyi tecrübelerim de kötü tecrübelerim de var, bakalım. ama hep büyüyebilen ve yapraklı çiçeklere önem verdim bu defa, normalde çiçekli bitkilere daha çok önem verilir malumunuz, hem çiçekli hem kokulu olursa tadından yenmez ancak ben öyle davranmadım ve ağacı andırabilecek bitkilerden aldım. büyümelerini görmek, mürüvvetlerine tanık olmak istiyorum. ayrıca iphone'u olup iyi fotoğraf çekebilen arkadaşlarımı eve davet etmek istiyorum sonrasında, bitki-ev'de yaşayan adamın hayatından bir kesit diye çeksinler fotoğraflarımı ve sosyal medyaya yüzüm kapalı olarak yaysınlar. çünkü hayat paylaştıkça güzel.
şu an memlekette çocukluk arkadaşımın oğlunun sünnet töreni var. sünnette neden tören yapılır ya da sünnet mefhumun erkek üzerindeki travmatik bozumu konularına sonra gireriz ama bugün işte adet yerini bulmuş bi kere. ha yaşıtım olan arkadaşımın dokuz yaşındaki oğluna sünnet töreni düzenlemesi ve oğlunun dokuz yaşında olması konusunun derinliklerine de bilahare deyiniriz de mesele bunlar değil. mesele, şu an canciğer üç çocukluk arkadaşımın orada oluşu ve an itibariyle davul zurna orkestrasının etkisiyle kafalarının güpgüzel oluşu ve benim orada onlara eşlik etmiyor ya da edemiyor olmam. mesele bu. birazdan eminim beni arayacaklar ve bana önce benim için yaptıkları isteği dinletecekler ve ardından da isteğim olup olmadığını soracaklar. bunu iyi biliyorum çünkü bu dört kişinin arasından biri o programa katılamadıysa işleyiş budur ve fakat ben ne isteyeceğim konusunda bir türlü karar veremiyorum.
sizce ne isterdim.
şimdi bence kişinin zihni kapasitesini belirten ölçeklerden biri de hayatta maruz olduğu anadilde kaç kelime türetebildiğidir. dört işlemlerden en çok bölmeyi sevdiğimi söylemiş miydim daha önce. hepinizi de anneme söyledim. çünkü bölme işlemi bizim kendimizi bulmamızı sağlıyor bize. nerede olduğumu nerde durduğumuzu ifade ediyor. her ne kadar bunu hiç sevmediğim kıyas unsuru üzerinden yapsa da. zira kıyastan ve rekabetten nefret ederim. ama dünyanın hangi katmanında olduğunu göstermesi açısından iyi.
bir evde yemek pişmiyor, çay demlenmiyor, ya da ekmek dilimlenmiyorsa o evin duvarlarına ne kadar da yazık. otel mi amono koyum burası. diş fırçalamağa mı geldin lan bu dünyağa. evi botanik bahçesine çevirmeğe karar verdim. tabii benim elimden ve dikkatimden ne kadar sağlıklı çiçek büyütülür emin değilim. bu hususta iyi tecrübelerim de kötü tecrübelerim de var, bakalım. ama hep büyüyebilen ve yapraklı çiçeklere önem verdim bu defa, normalde çiçekli bitkilere daha çok önem verilir malumunuz, hem çiçekli hem kokulu olursa tadından yenmez ancak ben öyle davranmadım ve ağacı andırabilecek bitkilerden aldım. büyümelerini görmek, mürüvvetlerine tanık olmak istiyorum. ayrıca iphone'u olup iyi fotoğraf çekebilen arkadaşlarımı eve davet etmek istiyorum sonrasında, bitki-ev'de yaşayan adamın hayatından bir kesit diye çeksinler fotoğraflarımı ve sosyal medyaya yüzüm kapalı olarak yaysınlar. çünkü hayat paylaştıkça güzel.
şu an memlekette çocukluk arkadaşımın oğlunun sünnet töreni var. sünnette neden tören yapılır ya da sünnet mefhumun erkek üzerindeki travmatik bozumu konularına sonra gireriz ama bugün işte adet yerini bulmuş bi kere. ha yaşıtım olan arkadaşımın dokuz yaşındaki oğluna sünnet töreni düzenlemesi ve oğlunun dokuz yaşında olması konusunun derinliklerine de bilahare deyiniriz de mesele bunlar değil. mesele, şu an canciğer üç çocukluk arkadaşımın orada oluşu ve an itibariyle davul zurna orkestrasının etkisiyle kafalarının güpgüzel oluşu ve benim orada onlara eşlik etmiyor ya da edemiyor olmam. mesele bu. birazdan eminim beni arayacaklar ve bana önce benim için yaptıkları isteği dinletecekler ve ardından da isteğim olup olmadığını soracaklar. bunu iyi biliyorum çünkü bu dört kişinin arasından biri o programa katılamadıysa işleyiş budur ve fakat ben ne isteyeceğim konusunda bir türlü karar veremiyorum.
sizce ne isterdim.
24.08.2015
bir daha dünyaya gelse idim, amerika'da bir italyan mafyası olarak yaşamak isterdim, dedim bugün iş arkadaşıma. o da, kısa ama güzel yaşamak isterdin yani, dedi. böyle düşünmemiştim aslında ama geçiştirmek için evet dedim geçtim. benim içimde bir türlü olamayan bir mafya var. bu yerli bir mafya da olabilirdi elbette ama olmadı, tercih meselesi değildi muhtemelen, o göt yoktu da denemez de vicdanım annem ve imkanlar arasında gittim geldim. yoksa yeterince film izlemiştim. fakat bu bende daha sonra şöyle bir etkiye yol açtı, bol bol bruce lee izleyip sokağa adam dövmeğe çıkan fakat sonra vicdanıyla bir anda başbaşa kalınca acıyıp vazgeçen ben, bol bol kadir inanır izleyip sokağa kötü adam dövmeğe çıkan ve ama kötü adamlara bile acıyan ben. bu bende şöyle bir etkiye yol açtı ki, izlediğim filmler beni ben yapıyor. bugün bunlardan bağımsız olarak ömrüm gözümün önünden filmler şeritleri gibi aktı. sürekli çocukluğundan yola çıkıp anlatan edebiyatçıları, çocukluğunu iğdiş edip bunu döken ve söken edebiyatçıları tiye alır, onları aşağılardım. fakat bugün aldığım bir haberle irkilişim, başta çocukluğumun ve bütün hayatımın en temel taşlarından olan birinin, yurtdışına taşınma kararımda en caydırıcı olabilecek birinin, şarabını döktü, ekmeğimizi çaldı. sonra ben tekrar düşünmeğe başladım. düşünmeğe başlayınca duramıyorum.
22.08.2015
sizlere bugun bu aksam saatlerinde garagoyun'un hikayesini anlatmaga hazirliyordum ki kendimi yanima adi zeynep olan bir kiz cocugu geldi kose masalardan siyrilip. adi zeynep olani kim sevmez, ben de sevdim elbette. garagoyun'un hikayesini oteledim bir sure. sonra tam yazmaga basladim, zeynep yine geldi. bes yasindaymis. beni pek sevdi. bense cekindim annesinden babasindan. malum devir biraz kotu. sonra yatsi ezani okunmaga basladi. aranizdan kac kisi yatsi ezaninin okunma saatini biliyor sence, ya da aksam. bunlar benim onemli veriler. bu ulkede yasayan talihsiz cogunluk dusunuldugunde ezana maruz kalan, inanan ya da inanmayan hic muhim degil, bir topluluk hakkinda karar verebilmem icin onemli doneler. dane dane benleri var yuzunde. halbuki o yuzune bile bakmadigimiz benler ne kadar da onemli varliklar, misal poposunda hangi benin ne derece onem tasidigini ne kadar azimiz bilebilir. ya da benim, sadece o bilebilir. bu yuzden mi acaba adi oyle. neyse, zeynep'in baliginin geldigine dair annesi uzaktan seslendi, benim yanima kadar gelmek istemedi, cunku biz turkiye'de yasiyoruz ve nesine lazim bi laf filan cikabilir, hele hele yalniz basina raki icen bir adamin bir kiz cocuguyla olan diyalogu bu mevsimde bile simsekleri uzerine cekebilir ya da kocasi gereksiz kiskanclik krizlerine bile girebilir. halbuki ben yek basina icen bi adamim altiustu ama hayir bizim ulkemiz jeopolitikligi geregi boyle bir onemi haiz ve kaldirmaz. bu yuzden hem zeynep'in annesi uzaktan kizina seslenerek cagirdi hem de ben tedirgin oldum cocuk benle iyi anlasti. meselenin ozunun bir ozu de su, benle cocuklar ve yaslilar iyi anlasiyor, dillerini biliyorum. sonrasini ya da oncesini bilemem, tecrube etmedim. bu koy pek cok deniz kasabasindan koyunden bence cok daha leziz bir koy. ben buraya buyudugumden bunu net olarak fark edemiyor olabilirim fakat sizler eminim ki gelseniz severdiniz. bu kohne koyde elbette yunan mimarili dar ara sokaklar ya da begonvilli balkonlar pek bulunmuyor cunku burasi inek sagilan bir koy. koy halinde bir köy. zeynep bana, sen yalniz mi oturuyorsun, dedi. cocuk sanirim hayatinda ilk defa yalniz yemek yiyen birine sahit olmustu ve hayatinda her sey yolunda giderse bir daha sahit olmayacakti. aradan bir saat kadar gecti ve zeynep'le cok iyi arkadas olduk bu arada, en yakin arkadaslarim 3-7 yas arasinda bu dunyada. annesi cok evhamlaninca zeynep'e uzulerek annesinin yanina gitmesi gerektigini soyledim. bazen annelerimizin dediklerine uymamiz gerekiyor maalesef, ya da babalarimizin, ya da onlar her kimlerse. ama zeynep yine kacti geldi yanima. annesi ikna olmus olmali bana. anneler cok yalnizmis gibi geliyor bana bazen. evet aradan bir saat kadar daha gecti ve zeynep'le kanka olduk. ona kavun ikram ettik, zira cok seviyormus. zeynep beni uc saat filan mesgul etti, sarildi bana. saclarim firca gibiymis oyle dedi.
ne'den sonra ben yazinin fikrine donebildim. su an icin donmesem de olurdu da garagoyun ölmüş iste. garagoyun, soyadindan hareketle. bu köyün ya da bu koyun en onemli adamiydi, baktiginda italyan mafyalarina da benzetebilirdin yugoslavya cingenelerine de, ama ortada bir yerde oldugu kesindi. ve benim icin buyuk adamdi. buyuk adam olmagi dusleyen tasranin nice kucuk adami gibi, ama bir gun punduna getirip buyuk adamliga evrildikten sonra omru vefa etmeyen. evet, arnavut gocmeni garagoyun ölmüş. zeynep de gitti.
ne'den sonra ben yazinin fikrine donebildim. su an icin donmesem de olurdu da garagoyun ölmüş iste. garagoyun, soyadindan hareketle. bu köyün ya da bu koyun en onemli adamiydi, baktiginda italyan mafyalarina da benzetebilirdin yugoslavya cingenelerine de, ama ortada bir yerde oldugu kesindi. ve benim icin buyuk adamdi. buyuk adam olmagi dusleyen tasranin nice kucuk adami gibi, ama bir gun punduna getirip buyuk adamliga evrildikten sonra omru vefa etmeyen. evet, arnavut gocmeni garagoyun ölmüş. zeynep de gitti.
11.08.2015
biraktigim her seye yeniden tekrar tekrar basladim. cayda israr ediyorum su an, caya sekerden bahsediyorum. ama bu yeni bir olay tabii, nerden baksan maksimum uc aylik bir mevzu. maziye bakma mevzu derin. bakalim ne kadar ve nasil gidecek.
sarapci sulo etrafimda yani yakinlarimda cok yakinlarimda gordugum tek alkolikti. alkolik coktu etrafimda ama hayatina sahit oldugum azdi. bir de onun gibi bozmadan alkolik olan azdi. digerleri hep tozuttu. bu nevden onu kendime benzetirim cok. yine de bu bilince sahip olana kadar ben, o oldu gitti. dedelerime yetismem zaten mumkun olmadi da en azindan dedemin kardesi sulo'ya mental olarak yetisebilseydim bari. diyebilseydim ona, kizinin dugunune gitmek yerine sarabin basindan kalkmamaktaki tercihini kendine vicdanina nasil acikliyorsun, sorabilseydim. ama o vicdan kelimesini bilmez idi elbette, vicdan cok sehirli bir kelimeydi. neyse, sulo bir taraftan atlarla cift surerken bir taraftan sarabini yorumlardi. ramazanda icmedigini soylerlerdi ama ben bunun bu sekilde haberlendirilmesini toplum baskisina yorardim, yoksa yengem olan esi bunun aksi gercekligini acik etmege korkardi muhakkak.
mesele bu degil de, ona danismak istedigim birkac soru vardi, yetisemedim. ilkgencligimde ona ve abisi olan dedeme hep neden ictiklerini sormagi hayal ederdim, songencligimde sorum degisti.
sarapci sulo etrafimda yani yakinlarimda cok yakinlarimda gordugum tek alkolikti. alkolik coktu etrafimda ama hayatina sahit oldugum azdi. bir de onun gibi bozmadan alkolik olan azdi. digerleri hep tozuttu. bu nevden onu kendime benzetirim cok. yine de bu bilince sahip olana kadar ben, o oldu gitti. dedelerime yetismem zaten mumkun olmadi da en azindan dedemin kardesi sulo'ya mental olarak yetisebilseydim bari. diyebilseydim ona, kizinin dugunune gitmek yerine sarabin basindan kalkmamaktaki tercihini kendine vicdanina nasil acikliyorsun, sorabilseydim. ama o vicdan kelimesini bilmez idi elbette, vicdan cok sehirli bir kelimeydi. neyse, sulo bir taraftan atlarla cift surerken bir taraftan sarabini yorumlardi. ramazanda icmedigini soylerlerdi ama ben bunun bu sekilde haberlendirilmesini toplum baskisina yorardim, yoksa yengem olan esi bunun aksi gercekligini acik etmege korkardi muhakkak.
mesele bu degil de, ona danismak istedigim birkac soru vardi, yetisemedim. ilkgencligimde ona ve abisi olan dedeme hep neden ictiklerini sormagi hayal ederdim, songencligimde sorum degisti.
9.08.2015
geçtiğimiz günlerde merhaba. merhaba, bizim büyüklerin ayarladığı bir görüşmede kendimi biraya vurduğumda saatler öğleden sonra üç sıcaklarındaydı, malum ege'de temmuz ve ağustos ayları acılı geçer biraz. iki üç dört derken, araba da kullanacağım için şimdilik yeter demiştim kendime akşamüstü beşbuçuk gibi. emaneti köye geri bıraktım. sonra biraz beynimi mayaladım. aynı köyde dedemin mezarı da bulunuyor olmasın mı. o kafayla gitmeği kendime biraz çok gördümse de dayanamadım, bayram seyran olmadığından herhangi bir gün yalnızlığı vardı mezarlıkta, merhaba dedim dedeme ve ondan ayrı yatan babaanneme. en son kardeşim evlendiği gün gelinliğiyle ziyaret etmişti babaannemi, ama dedemi ihmal etmişti. dedemi tanımazdı zira. ben her ikisinin de gönlünü hoş tutmağa gayret etdim bu sürpriz ziyaretimde.
dün gece kalabalık bir arkadaş muhabbetine meze olduktan sonra kendimi ilk bulduğum yerde uyutmuşdum. ve sabah kalktıktan sonra içinde bulunduğum organize sanayi bölgesinde pazar günü kahvaltı yapılabilecek tek yer olan otelin birine uğradım. siparişim sonrası etraftakilerin sohbetlerini dinlemeğe kulak gezdirdim ve ortamda bir adet dede vardı. o adamın o tipini giyimini kuşamını saçlarını sohbetini gördükten sonra sağlığıma biraz dikkat etmeğe karar verdim. dede olmak istiyordum.
dün gece kalabalık bir arkadaş muhabbetine meze olduktan sonra kendimi ilk bulduğum yerde uyutmuşdum. ve sabah kalktıktan sonra içinde bulunduğum organize sanayi bölgesinde pazar günü kahvaltı yapılabilecek tek yer olan otelin birine uğradım. siparişim sonrası etraftakilerin sohbetlerini dinlemeğe kulak gezdirdim ve ortamda bir adet dede vardı. o adamın o tipini giyimini kuşamını saçlarını sohbetini gördükten sonra sağlığıma biraz dikkat etmeğe karar verdim. dede olmak istiyordum.
çocukluğun ne zaman bittiğini keşfettim geçen haftanın başında aldığım bi haber üzerine. çocukluk, ilk olarak, çok yakınlarında olan birinin sağlığının normalin dışında bozulması ya da ölümüyle darbe alıyor. bu, anne baba kardeş anneanne babaanne dedeler dayılar teyzeler enişteler kıvamında birinci ya da bilemedin ikinci dereceden bir yakınlık sözkonusu olduğunda başgösteriyor. bu kişilerden herhangi birinde bahsettiğim şekilde bir durum gerçekleştiğinde ilk çocukluk ölüyor. ve ardından ikinci çocukluk başlıyor, daha yetişkin bir çocukluk bu, tabii kişiden kişiye kaderden kadere değişen bir durum sözkonusu burda ama genellemelerim doğrudur, ikinci ve asıl çocukluk'un kaybı ise aynı minvalde bir ölüm ya da bunun yakınlarda olacağı haberi üzerine gerçekleşiyor. işte o an içinde bulunduğun şartlar, hayatının geri kalanını bize açıklayacak olan şartlar. geri kalanın gidişatını üzerine oturtabileceğimiz temeller orada ve ondan öncekinde gizli. ya da ben saçmalıyorum, bilemedim.
bak evlat istanbul canavardır, bizans burası
kenara çekilip konuşulabilecek biri değilim. fakat bu günlerde yeni bir şey öğrendim. dayağı yememek için ilk yumruk ilk bıçak ilk mermi kesinlikle senden çıkmalıymış. ben de tam tersini yapardım halbuki ömrümün bu son günlerine kadar. o yüzden bu kadar dayak yemişsem demek ki, sonradan üstüne saldırıp var gücünü harcamak sadece iz bırakmağa yarıyor, başka bir şeye değil. neyse, babamla annem beni kenara çekip ağlamağa başladılar; oğlum sen neden böyle oldun, dediler kesilince. filmler yüzünden, dedim. ve konuyu kapatdım.
kenara çekilip konuşulabilecek biri değilim. fakat bu günlerde yeni bir şey öğrendim. dayağı yememek için ilk yumruk ilk bıçak ilk mermi kesinlikle senden çıkmalıymış. ben de tam tersini yapardım halbuki ömrümün bu son günlerine kadar. o yüzden bu kadar dayak yemişsem demek ki, sonradan üstüne saldırıp var gücünü harcamak sadece iz bırakmağa yarıyor, başka bir şeye değil. neyse, babamla annem beni kenara çekip ağlamağa başladılar; oğlum sen neden böyle oldun, dediler kesilince. filmler yüzünden, dedim. ve konuyu kapatdım.
IX
Ey deniz! sen bile ıslanırsın
Ben senin sonsuzundan bir alkolik çocuğum.
Düşer ilkyaz kalır bir zeytin dalı hemen
Bir doğa sayımından değilse kendiliğinden
Ben çıkarım bir yükseklikten düşmeye
İnerim inerim bir kuğunun sağa ve sola bakma serüvenine
Ey deniz sen bile ıslanırsın ki, anla
Günlerden saatlerden bir alkolik çocuğum.
Az mı kaldım sayılır bir otelde bir yerde
İçi buz dolu bir bardakla aynı değerde
İsterim geçmek isterim az az yaşamakla bir şeyleri
Mavi bir zamandan kalmayı, mavi bir zamanı bilmeyi
Oysa ben yaşamaktan da yoğun
Bir sıra yalnızlıktan bir alkolik çocuğum.
Ey deniz! sen bile ıslanırsın
Ben senin sonsuzundan bir alkolik çocuğum.
Düşer ilkyaz kalır bir zeytin dalı hemen
Bir doğa sayımından değilse kendiliğinden
Ben çıkarım bir yükseklikten düşmeye
İnerim inerim bir kuğunun sağa ve sola bakma serüvenine
Ey deniz sen bile ıslanırsın ki, anla
Günlerden saatlerden bir alkolik çocuğum.
Az mı kaldım sayılır bir otelde bir yerde
İçi buz dolu bir bardakla aynı değerde
İsterim geçmek isterim az az yaşamakla bir şeyleri
Mavi bir zamandan kalmayı, mavi bir zamanı bilmeyi
Oysa ben yaşamaktan da yoğun
Bir sıra yalnızlıktan bir alkolik çocuğum.
Gökanlam - Edip Cansever
son günlerde merhaba. merhaba son günlerde "eğlenmek" lafzını sıklıkla duyar oldum. bunun sebeplerinden biri, genelde pek yapmadığımın aksine bu haftalarda toplum içine katılmak, çağrıldığım davetlere icabet etmek oldu. çağrıldığım yerler daha önceleri hep bir punduna getirip katılımı reddettiğim arkadaş gruplarıydı, gruplu buluşmaları pek sevmem, ikili görüşmeler taraftarıyım, o da nadiren ama oluyor işte bazen. her neyse, doktor arkadaşlarımı değiştirmem gerektiğini söyledi. tamam da arkadaşlar değişmiyor. burada bir tezat var, onları ben mi arkadaş olarak seçtim, onlar mı beni arkadaş olarak seçti, bu konuda kısır bir döngü var, başka türlü ben arkadaş olmaz mıydım. benden sana yar olmaz gel olak bacı gardaş, ne saçma bir türkü sözü. bu katıldığım, geniş katılımlı ama tam da müthiş kadrolu buluşmalarda "eğlence" deyimi çok geçti. çok eğlendik, iyi eğlendik, müthiş eğlendik. ben bunu son bir iki aydır düşünmeğe başladım. daha önce eğlenmemiş olduğum anlamına mı gelir bu, hayır elbette. ama eğlenmek nasıl bir şey tam olarak kestiremiyorum. burada dikkatimi çeken şey, bu yargıya varırken insanların ne kadar güldüklerini sayısal olarak ifade edemeseler bile maddi olarak kestirebilmeleri bu değerlendirmeyi yapmalarında etkili olması. son kurduğum cümleyle başa çıkamadım ama anlaşılır olmuştur sanıyorum. ben de dün akşam bir deneme yaptım uzun süredir planlanıp da ancak dün akşam gerçekleşen arkadaşlar buluşmasında. orada bulunmam ve bu teklifi reddetme çabalarıma rağmen beni arabanın oraya götürmüş bulunması bana hâlâ garip geliyor olsa da, son bir saatlik kapanış dilimini -normalde pek yapmadığım üzere- kendime ayırdım. yani bu defa, bile isteye odak noktası olmağı tercih ettim. bunda alkolün payı yoktu, alkolün payı bu son bir saatlik süreçte sadece rahat davranmamda etkili oldu. ve kendimi insanları katılasıya güldürmeğe harcadım. orada bulunanları iyi tanıyordum ve kimin neye nasıl güleceğini iyi kestirdiğimden, doğaçlama gelişen bir konuyu kendime baz kılıp muhabbeti minarelere çıkardım çıkardım attım. habire güldüler. hiç komik duruma da düşmedim bunu yaparken. buna normalde pek yeteneğim yoktur ama bazen iyi şiir çıkar ya çok okuyanlardan, ona benzer bir yorum yapılabilir bu hususta.
yav ben aslında başka bir şey anlatacaktım. ama iyi eğlenceler yine de size işte.
yav ben aslında başka bir şey anlatacaktım. ama iyi eğlenceler yine de size işte.
3.08.2015
merhaba ben abd. abd derken kul manasında olanı raksediyorum. yeni bir vantilatör almağı düşünüyorum markası raks. aslında burda hayatıma dair daha demin bir anlatım bozdum, hiç vantilatörüm olmadı ki yeni'sini alayım. ya da acaba ikinci el değil de sıfır bir vantilatör alacağım mı demek istedim acaba. 'sıfır' demek yerine daha farklı bir söylem bulamaz mıydı acaba atalarımız. benim çocukluğumda sıfır alınan bisikletler ya da diğer şeyler için, -ama özellikle bisikletler sözkonusuydu malum- "acenteden almış" derlerdi hiç kullanılmamış olduğunu belirtmek için. zira benim ilk bisikletim acenteden değildi, 1976 modeldi ki alındığında sene 1992 filan olmalı. sorma, ezikliğini çok çektim. ulan bi bisiklet için değer miydi onca açlığa. ne demişti emile ajar, onca açlık varken, ya da romain gary. bu saatlerde gözlerim acaip kısılıyor. moğollu atalarıma benziyorum sanki. ki ben ne yaparsan yap ne yana çekersen çek onlara benzeyemem. zavallı atalarıma benziyorum, ki ben zaval nahiyesinde doğdum. hayır yani bir çocuk bi skindirik bisiklet için bu kadar acı çekmemeli diye düşünüyorum. ki şimdikiler çekmiyordur diye tahmin ediyorum. bu aralar geçici olarak eski d.
merhaba ben abdussamed. çok iyi kuran okurum. tilavetim epey iyidir enaniyet olmasın. çocukluğumda mahalledeki diğer çocuklar sadece kollarını benim omzuma atmak için birbirleriyle kavga ederlerdi. biri sağıma biri soluma geçmek için kavga eden birlerce çocuk. şu kemal sunal'ın talih kuşu filmindeki gibiydik. ya da bu filmin bir sürü versiyonu vardır yeşilçam'da, ayhan ışık'lı olanı da vardır hatta, belki benim bilmediğim izzet günay'lı olanı da. çocukken bunun için yarışırken çocuklar, ergenliğimde de arkamda namaz kılmak için yarışırlardı. devir işte, nerden nereye, devir öyle bir devirdi ki daha sonra beni, sormayın gitsin. helal dairesi keyfe kafi olmadı. yani o dönemler lider özelliği taşıyordum. lakin sonra bu kapitalist düzenin bana göre olmadığının farkına vardım ve liderlikten ziyade neferliğe soyundum kimseyi lider bellememeğe gayret ederek. ne vardı ki illa ki bu topluma bir lider gerekiyordu. bunu anladığımdaysa buralardan gitmeğe çoktan karar vermiş bulunmakta idim. ve kendimi stockholm'de buldum. barda oturup o her yerde duyduğum şarkıyı dinlerken kadının biri dedi, why you look so upset. no, dedim. sonra gittiğim bi barda elime bi sigara tutuşturmaları ise geçen seneye rastlar, ki nerden baksan arada yedi sekiz sene var. her şeyi kaybedişim bu yedi sekiz senelik döneme periyoda rastlar zaten. sonra ben rastetmeğe başladım işte, raksetmeği bıraktım.
merhaba ben halid bin velid şeklinde anılırdım sahabeden. her zaman ne yaptıysam onu en iyi yapanın ben olduğuma hükmettim, bu anlamda dıştan dışa bir hikmettim. bu umudum da çok sürmedi desem yalan, hâlâ sürer, çift sürer, koyun kuzu sürer, sürü sürer. iki konu var ki o iki konuda en iyi olmadığıma kimse ikna edemedi beni. babam da bu geçtiğimiz haftasonu iki şeyi hazmedemiyorum dedi benim için benim hakkımda. hazmedemeğimiz şeyler birbirine mutevazı idi. bu muvazeneden kimin galip çıkacağı, kimin kime galebe çalacağı meçhuldü elbette.
merhaba ben amr ibnul as. belki de beni yüzyıllarca sevmeyecek hikayemin aslını bilenler. ziyanı da yok bence. ama bu hafta sonu öğrendim ki sevdiğim bir kişi daha yakın dönemde gözlerini hayata yumacak. benim sevdiklerim zamansızca -kime göre neye göre zamansız değil elbette, bana göre, ben yaşıyorsam alem de bana göre dünya da bana göre düzen de bana göre, ben ölürsem gerisini düşünürsünüz, ama ben varsam ben vardım- gidebiliyorsa ben bunca sabrederken - jean seberg'in selamı var bu arada- burda benim ve evrenin yanlış yaptığı birtakım şeyler vardır demektir. mutlu olsaydım sadece o ölecek olan kadın ve onun ölecek olan babası için mutlu olacaktım, bu çocuk da mutlu olabiliyormuş, el çırpıyormuş, zeybek oynuyormuş, desinler diye. şimdi bir anlamı kalmadı. o ikisi ölmeyecek olsaydı ben belki başımın çaresine bakacaktım. ya da asıl şimdi başımın çaresine bakacağım. bu zamana kadar başımın çaresine bakmağı gerçekten düşünmedimse ben.
başımın çaresine bakmağa karar verdiğimde görüşürüz o halde.
merhaba ben abdussamed. çok iyi kuran okurum. tilavetim epey iyidir enaniyet olmasın. çocukluğumda mahalledeki diğer çocuklar sadece kollarını benim omzuma atmak için birbirleriyle kavga ederlerdi. biri sağıma biri soluma geçmek için kavga eden birlerce çocuk. şu kemal sunal'ın talih kuşu filmindeki gibiydik. ya da bu filmin bir sürü versiyonu vardır yeşilçam'da, ayhan ışık'lı olanı da vardır hatta, belki benim bilmediğim izzet günay'lı olanı da. çocukken bunun için yarışırken çocuklar, ergenliğimde de arkamda namaz kılmak için yarışırlardı. devir işte, nerden nereye, devir öyle bir devirdi ki daha sonra beni, sormayın gitsin. helal dairesi keyfe kafi olmadı. yani o dönemler lider özelliği taşıyordum. lakin sonra bu kapitalist düzenin bana göre olmadığının farkına vardım ve liderlikten ziyade neferliğe soyundum kimseyi lider bellememeğe gayret ederek. ne vardı ki illa ki bu topluma bir lider gerekiyordu. bunu anladığımdaysa buralardan gitmeğe çoktan karar vermiş bulunmakta idim. ve kendimi stockholm'de buldum. barda oturup o her yerde duyduğum şarkıyı dinlerken kadının biri dedi, why you look so upset. no, dedim. sonra gittiğim bi barda elime bi sigara tutuşturmaları ise geçen seneye rastlar, ki nerden baksan arada yedi sekiz sene var. her şeyi kaybedişim bu yedi sekiz senelik döneme periyoda rastlar zaten. sonra ben rastetmeğe başladım işte, raksetmeği bıraktım.
merhaba ben halid bin velid şeklinde anılırdım sahabeden. her zaman ne yaptıysam onu en iyi yapanın ben olduğuma hükmettim, bu anlamda dıştan dışa bir hikmettim. bu umudum da çok sürmedi desem yalan, hâlâ sürer, çift sürer, koyun kuzu sürer, sürü sürer. iki konu var ki o iki konuda en iyi olmadığıma kimse ikna edemedi beni. babam da bu geçtiğimiz haftasonu iki şeyi hazmedemiyorum dedi benim için benim hakkımda. hazmedemeğimiz şeyler birbirine mutevazı idi. bu muvazeneden kimin galip çıkacağı, kimin kime galebe çalacağı meçhuldü elbette.
merhaba ben amr ibnul as. belki de beni yüzyıllarca sevmeyecek hikayemin aslını bilenler. ziyanı da yok bence. ama bu hafta sonu öğrendim ki sevdiğim bir kişi daha yakın dönemde gözlerini hayata yumacak. benim sevdiklerim zamansızca -kime göre neye göre zamansız değil elbette, bana göre, ben yaşıyorsam alem de bana göre dünya da bana göre düzen de bana göre, ben ölürsem gerisini düşünürsünüz, ama ben varsam ben vardım- gidebiliyorsa ben bunca sabrederken - jean seberg'in selamı var bu arada- burda benim ve evrenin yanlış yaptığı birtakım şeyler vardır demektir. mutlu olsaydım sadece o ölecek olan kadın ve onun ölecek olan babası için mutlu olacaktım, bu çocuk da mutlu olabiliyormuş, el çırpıyormuş, zeybek oynuyormuş, desinler diye. şimdi bir anlamı kalmadı. o ikisi ölmeyecek olsaydı ben belki başımın çaresine bakacaktım. ya da asıl şimdi başımın çaresine bakacağım. bu zamana kadar başımın çaresine bakmağı gerçekten düşünmedimse ben.
başımın çaresine bakmağa karar verdiğimde görüşürüz o halde.
4.07.2015
3.07.2015
yın yın. ying yang. merhaba bang bang. ben big bang. saçma sapan bir rüzgâr var dışarıdada. bazen rüzgârlar saçma olur. bazen yalanlar güzel bazen gerçekler aciymiş. tooman. bir rüzgârdır gelir geçer sanmıştım. meğer içimde esen bir tornado. hepinize benden birer tufan. herkese benden. ik ben ik ben ik ben çikilengo. kalbe ben. adınız pekala eleftheria olaydı, hadi bilemedin yorgiya felan, daha çok sevebilirdim sanki. daha daha çok çok. daha dahaya kavuşmaz derlermiş. bir gün bir de bakmışlar ki kavuşanlar dağlar açmış. dün evde yoktu, dağlarda dolaştı. sonra bir de bakıyorum ki herkes benzer şeyleri seviyormuş meğer. hepimizin dünya adlı kıza âşık oluşunu buna borçlu olabiliriz, terzim dünya çünkü. her ne kadar yamalı bir yüzle dolaşsam da aranızda, aranıza girmek istemedim hiç. ah eğleniyor kendi yaşına, ah neşesi yeter. saik fait demiş ki, birtakım şeyler var ki başkalarına anlatıldığı zaman onlar üzerinde hiçbir tesir bırakmıyor, halbuki aynı şeyler bende neler yapmamıştı. gibi bir şey demiş. ben kendisinden daha önce, birtakım şarkılar var ki, diye bir versiyonunu saz etmiştim bunun dilime. ve zuhal'in adıma yaptırdığı defterime yazdığım ilk alıntıydı bu. o zaman daha mülksüzler'i okumamışım, mal mülk peşinde koşuyorum. hâlâ da öyleyim laf aramızda. her neyse demem o ki, yangın çıkan evine yardıma ilk gidenlerden olup evinin badana boyasını yaptı diye bir erkeğe âşık olunur mu. olunurmuş abiler. şu kızlara söyleyin de abi lafzını pek dolamasınlar dillerine. allahım şekersiz çay da neymiş tanrım. her an yeşil çay içiyorum sanki, öyle kötü bir his. dişlerim kamaşıyor yaldızlardan, buna da alışacağım. yine de banyodan sonra terlemeyeydik iyiydi.
bugün berbere gitti makşam iç şıkışı. iki senedir aynı berbere gidiyorum sanırım hatta belki daha bile fazla. her ne ise, yarın foça'ya cezaevine arkadaşını ziyarete gidecekmiş. aldı mı beni bir askerlik korkusu. daha geçenlerde rüyamda yine askere çağrılıyodum. arkadaş, insan bu kadar sık askere çağrılır mı rüyalarında. tamam bu bir kabustur ve askerlik yapan her erkek askerlik dönüşü ilk zamanlar bunu yaşar ama benimki biraz fazla olmadı mı sence yüce forslu yüce lordum. zaten yoksuluz gecelerimiz çok kısa dörtnala rüyalar görüyorum saçma sapan. kullanılan ilaçların rüyaları etkilemesini de hiç adil bulmuyorum ben. ayıp değil mi yani insanoğlunun insan beyninin kimyasını etkileyen şeyler türetmiş olması. hayır bunun çeşitli doğal şeylerle yapılmasına karşı değilim ama ecza girdi mi için işine, o zaman bak kendimi haksızlığa uğramış, iğdiş edilmiş, mağdur hissediyorum ve bunun sonrasında mağrur da olamıyorum. halbuki ben dünyaya karşı mağrur olmakla meşhurdum o mahur beste çalarken arka bahçede. birazdan kudurur deniz, birazdan kılınır teravih. kılmadığım namaz cinsi azdır bu arada, teheccüd evvabin beş vakit vb. ben bir film yapsam şahsen ben de adını ilkbahar yaz sonbahar kış koyabilirdim ya da beş vakit. ne demiş paul verlaine, musîki, her şeyden önce musîki. emin ol böyle demiştir, müzik dememiştir ha, musîki demiştir kesin. kim çevirdiyse artık bunu, sabahattin eyüboğlu'na ve tahsin yücel'e ve can yücel çevirilerine inanmıyorum. antalyaspor da david villa'yı alıyormuş sanırım. hayır onu alıp ne kadar top oynatabilirsin ki, adam kaç yaşında mübarek.
morrissey miydi the smiths miydi, birinin lafı vardı, last night i dreamt that somebody loved me. [bu arada dream hem regular hem irregular bir şekilde past tense'lerde çekimlenebilir, isterseniz dreamed dersiniz isterseniz dreamt, ben portekiz ingilizcesi konuştuğum için dreamt kullanmayı yeğledim, dreamt daha metalik bir görüntüye sahip, daha etkileyici bence, dreamed ise daha sade ve daha kendi halinde, ne o, bana mı benzettin] saat çok çabuk 22:22 oluyor ve ben buna yeterince üzülmekteyim. yani bu kadar çabuk olmamalı sanki, düşünsene bazı saatlerin arasını açabildiğini, ne derdin? hoş olmaz mı idi? ama bir düzen var işte, bizleri bir d.
mehmet günsür'ün ölümünün ardından arkadaşlarının yazdıklarını okumuş muydunuz. ben o zamandan beri nedense ben ölünce arkadaşlarımın arkamdan neler yazacaktığını düşünür dururum. benim çoğu arkadaşım okuma yazma bilmiyor ne yazık ki, en iyileri ilkokul ikiden terk. yani öyle şeyler yazılmayacak. gerçi sanırım bu bende hastalık. attila ilhan okumalarımın ardından da onun kitap sonlarında yazdığı meraklısına notlar başlıklı bölümlerdeki gibi ben de henüz bir şey yazmadan önce okuruna onu nasıl yazdığımı anlatan notlar tasarlardım. sonra işte, doktora yeterlilikten geçtim ama tezi henüz veremedim on senedir.
bi sigara içim gelim.
bugün berbere gitti makşam iç şıkışı. iki senedir aynı berbere gidiyorum sanırım hatta belki daha bile fazla. her ne ise, yarın foça'ya cezaevine arkadaşını ziyarete gidecekmiş. aldı mı beni bir askerlik korkusu. daha geçenlerde rüyamda yine askere çağrılıyodum. arkadaş, insan bu kadar sık askere çağrılır mı rüyalarında. tamam bu bir kabustur ve askerlik yapan her erkek askerlik dönüşü ilk zamanlar bunu yaşar ama benimki biraz fazla olmadı mı sence yüce forslu yüce lordum. zaten yoksuluz gecelerimiz çok kısa dörtnala rüyalar görüyorum saçma sapan. kullanılan ilaçların rüyaları etkilemesini de hiç adil bulmuyorum ben. ayıp değil mi yani insanoğlunun insan beyninin kimyasını etkileyen şeyler türetmiş olması. hayır bunun çeşitli doğal şeylerle yapılmasına karşı değilim ama ecza girdi mi için işine, o zaman bak kendimi haksızlığa uğramış, iğdiş edilmiş, mağdur hissediyorum ve bunun sonrasında mağrur da olamıyorum. halbuki ben dünyaya karşı mağrur olmakla meşhurdum o mahur beste çalarken arka bahçede. birazdan kudurur deniz, birazdan kılınır teravih. kılmadığım namaz cinsi azdır bu arada, teheccüd evvabin beş vakit vb. ben bir film yapsam şahsen ben de adını ilkbahar yaz sonbahar kış koyabilirdim ya da beş vakit. ne demiş paul verlaine, musîki, her şeyden önce musîki. emin ol böyle demiştir, müzik dememiştir ha, musîki demiştir kesin. kim çevirdiyse artık bunu, sabahattin eyüboğlu'na ve tahsin yücel'e ve can yücel çevirilerine inanmıyorum. antalyaspor da david villa'yı alıyormuş sanırım. hayır onu alıp ne kadar top oynatabilirsin ki, adam kaç yaşında mübarek.
morrissey miydi the smiths miydi, birinin lafı vardı, last night i dreamt that somebody loved me. [bu arada dream hem regular hem irregular bir şekilde past tense'lerde çekimlenebilir, isterseniz dreamed dersiniz isterseniz dreamt, ben portekiz ingilizcesi konuştuğum için dreamt kullanmayı yeğledim, dreamt daha metalik bir görüntüye sahip, daha etkileyici bence, dreamed ise daha sade ve daha kendi halinde, ne o, bana mı benzettin] saat çok çabuk 22:22 oluyor ve ben buna yeterince üzülmekteyim. yani bu kadar çabuk olmamalı sanki, düşünsene bazı saatlerin arasını açabildiğini, ne derdin? hoş olmaz mı idi? ama bir düzen var işte, bizleri bir d.
mehmet günsür'ün ölümünün ardından arkadaşlarının yazdıklarını okumuş muydunuz. ben o zamandan beri nedense ben ölünce arkadaşlarımın arkamdan neler yazacaktığını düşünür dururum. benim çoğu arkadaşım okuma yazma bilmiyor ne yazık ki, en iyileri ilkokul ikiden terk. yani öyle şeyler yazılmayacak. gerçi sanırım bu bende hastalık. attila ilhan okumalarımın ardından da onun kitap sonlarında yazdığı meraklısına notlar başlıklı bölümlerdeki gibi ben de henüz bir şey yazmadan önce okuruna onu nasıl yazdığımı anlatan notlar tasarlardım. sonra işte, doktora yeterlilikten geçtim ama tezi henüz veremedim on senedir.
bi sigara içim gelim.
30.06.2015
14.06.2015
10.06.2015
18.05.2015
ben burda az bar kapamadim. o zamanlar barda dogduguma emin oldugum zamanlardi, simdi de eminim de barlar tarafindan terk edilmis gibi hissetmiyorum degil ara ara. her ne ise, bu sokakta ben gece ikide -ki o zamanlar o sokak bu sokak degildi- bari kapatip, elimdeki pet siseye baska acik yer bulamayacagimin bilinciyle votka doldurtup parasini verip sahile cikmisligim cok vakayi adiyedendir. ha bunu burda anlatisim marifetmis gibi gelmesin elbet de maksadim, maksadim yok. hava guzel onu diyorum. muzik de var biraz. daha nolsun.
15.05.2015
sizlere bu mühim kandil gecesinde merhaba zeki alasya gibi sevmekden bahsedecektim lakin tam bilgisayarı açdım ki aklıma nerden estiyse -sahi, sanki hiç esmiyormuş gibi konuşdum di mi, arasıra eserdi halbuki- winamp geldi. bir de bakdım ki hâlâ yüklenebiliyormuş -ya da tekrar devreye alınmışdır bilemem-. ilk işim yüklemek oldu. takdım harici harddiski bilgisayara ve bütün varımı yoğumu winampın insafına bırakdım. az bi şey de rakı koydum söylemesi günah. komşuların şarkı seslerini duymalarından çekinmekle birlikte saatin bunun için pek geç olmadığına hükmetdim ve başladım çalmağa.
önce maresias'dan gaip arabesk çaldı. sonra celia cruz'dan la vida es un carnaval. sonra fleetwood mac'den albatross, sanki dilimi biliyor gibiydi. bütün şarkılara bir anda hükmedebilmek ne kadar mutluluk vericiydi. mutluluk vermek ya da almak da ne demekse dedim kendime. hah.
10.05.2015
merhsbs. ya da merhaba. "lan vurdun oldurdun" der bir rebetin orta yerinde. baska bir rebette de "aman tombul omrune bereket" der ama digeri daha ziyade ilgilendiriyor. vurdun oldurdun. demin nerden geldiyse aklima fusun diye bi isim geldi. efsunla ayni aileden olsa gerek, tahmini zor degil. sonra didem madak'in fusun'lu bir siiri geldi aklima rahmetlik. senin hic ahretligin oldu mu. benim birkac kere oldu kendimi yedim. daha bu aksam konustum bi tanesiyle. fenerbahceli oldugu icin onu en yakin arkadasim secmekte hata mi ettim acaba diye dusundugum ve kendimden suphe ettigim olmustur arasira ama kendime kizdim bugunku telefon konusmamizdan sonra ondan en ufak suphe etdigim icun bile. adam cok guzel guluyor bi kere, guldugunde nerdeyse butun pozitif ilimler tum parametreleriyle sahaya iniyor, tum pozitif kan gruplari dunya capinda bir enjektore naklolunuyor. dunya capinda derken kelimenin harbi anlamiyla captan bahsediyorum. malum dunya yuvarlak ve bir miktar sumak iceriyor. cogunlukla da acili. ben sahsen dunya olsam korili mi olurdum acaba, naneli olacakdigim kesin. neyse bunun uzerine dusunmek icin fazla ortayasliyim. hic fusun diye tanidigim olmadi bu ara. ama bomonti oyle mi ya, bir donem epey beraber takildik. hatta skol da tanidigim en siradisi kisiliklerden biriydi. skol dedim de gecti barlarda omrum, ihtiyar oldum bugun.
kendimizden buyuk ama yoneticileri oldugumuz tecrubeli iscilere adiyla degil de ihtiyar diyerek seslenmemiz hep saygimizin icabi. yine de benden yirmi yas buyuk adamlara adiyla hitap etdigim oluyor elbet, iste butun bunlar hep dunyanin isleri rast gitsin diye. suzinak da gitsin. suzidilara olma mi, o da gitsin. hepiniz gidin mina kodumun makamlari, sanki ben dogarken yanimdaydiniz da, ben dogarken olmussem demek ki. ya da yagmurlu bir gunde dogmussam anamdan, gokler agliyormussa ben dogdum diye. annalar gununuz de bu arada. muslum gurses'in mezarinin ustune de amma yagmur yagti ha. gecen sene bu zamanlar sanirim eskisehir'de gece saat onbirde bana bira satacak tekel bayii ariyordum gizli izli. hayatimin en muhtesem zamanlari miydi yoksa onlar, bence opoyleydi. ki hayali cihan deger.
skol dedim de bugun eskisehir'e gelirken, yillar cok degistiginden yanlislikla yanlis bir yola saptim ve o yil beni eskiden burdayken kaldigim evin onunden gecirmesin mi. allahim gozlerim doldu. dortluleri yaktim durdum onunde apartmanin. aklima o muthis ozlu soz geldi, "bugun sinyal yakip gectigin bu kalbi, bir gun dortlu yakip bekleyeceksin" benim aklima ozlu ozsuz pek cok sozle doludur zahiren. biz hammaddelerin suyla kolay sekillendirilebilir olanlarina ozlu, olmayanlarina ozsuz diyoruz bu arada. daha kolay anlatmak gerekirse, ornegin kum ozsuz iken, killer ozludur. ben insanin alkolle sekillendirilebilenine ozlu, hicbir soke yaramayanina da ozsuz diyorum. siz hangisisiniz sormasi ayip. skol dedim de, eski evimin onunde dortluleri yakmis trafikten sovguler yerken, ciktim arabadan ve arkamda korna calan pezevenge cok agir kufurler etdim burda yer almasini istemedigim, "su an cok duygusal bir an yasaniyor burda herhalde" dedim. adam anladi beni. duygusal an demisken, herkesin zihninde yer etmis muhtelif duygusal anlar muhakkak vardir, var midir, var sut misiiir, benimkinde var en azindan, ustelik sut misirlarla ve sut bacaklarla ve sut memelerle beraber nedense. benimkilerden biri "her gonulde bir aslan yatar" filminde zeynel'in danyal'a "gule gule danyal" dedigi sahnedir mesela rahmetlik zeki alasya. icimde bir sey kirildi onu duyunca. babaannem oldugunde de ayni sey olmustu. sarhostum, yeni uyanmistim. aglayasim geldiydi. ben cok guzel "metiiiiiin" diye taklit edebilirim bu arada onu. daha ziyade metin akpinar taklitcisiyimdir ama zeki'yi sadece metiiiin deyisiyle ben.
skol demisken, bazen biraz fazla feminen bulmuyor degilim kendimi ama gerek yok bu yirtici dunyada buna. ipne misin derler adama. arabaya dortlulere yaktirmis, arkadakilerin alayina gum gum giderken, omerov'un dukkanini aradi gozlerim hemen apartmanin yaninda. omerov'un dukkani tam bir skol deposuydu benimcun. yikmislar omerov'un dukkanini. merve'yi de yikmislardir o zaman dedim. merve'yi kimler yikmadi ki. bu sirada aklima o sarki geldi emel sayin'in odevlerinden, "sen de git sevme unut, kimler unutmadi ki." o sirada dunyanin en iyisi radyo 3 seyi mirildandi, mavri xioni, ben sarkilara inandigimi soylemis miydim size. hani dunyada tansik falan gibi sktirboktan kelimeler ve melih gokcek ve emin colasan gibi adamlar olmasina ragmen beni dunyada tutan nadir seyler iste sarkilar naparsin. hatta o radyo 3 bana yine bir gun is cikisi yine tam apartmanin onunde yine arabanin radyosunda hisarli ahmet'in agzindan "ben kendimi gulun dibinde buldum"u ogretmisti. simdi de yaptigi ise bakin'di. bu defa da dunyanin en acimasiz turkulerinden mavro xioni'yi caliyordu, hem de tam gozlerimin dolulugu capaklarimi calkalarken. ya da diger bir deyisle ederlesi avela, tam da gecen gun balkondaki nanenin dibine koydugumde ben o nesneyi. olur bazen oyle, dedi ici gecmis bar filozofu.
skol demistik ya demin, bizim apartman yerinde duruyordu durmasina da, bitisik nizam olan yanindaki apartmani muteaaaaahhhite vermislerdi anlasilan. benim o seks kolesi guvercin komsularama uzuldum en cok. cunku iki apartmanin ortasindaki bosluk tam da onlarin mekaniydi, ilk defa gordum o boslugu cevresiz. sahi, cercevesiz fotograflarla cerceveli olanlari ne kadar fark ettiriyor. sonra kendime bi iltifat etdim, tefal gibisin dedim.
sen her seyi dusunursun.
kendimizden buyuk ama yoneticileri oldugumuz tecrubeli iscilere adiyla degil de ihtiyar diyerek seslenmemiz hep saygimizin icabi. yine de benden yirmi yas buyuk adamlara adiyla hitap etdigim oluyor elbet, iste butun bunlar hep dunyanin isleri rast gitsin diye. suzinak da gitsin. suzidilara olma mi, o da gitsin. hepiniz gidin mina kodumun makamlari, sanki ben dogarken yanimdaydiniz da, ben dogarken olmussem demek ki. ya da yagmurlu bir gunde dogmussam anamdan, gokler agliyormussa ben dogdum diye. annalar gununuz de bu arada. muslum gurses'in mezarinin ustune de amma yagmur yagti ha. gecen sene bu zamanlar sanirim eskisehir'de gece saat onbirde bana bira satacak tekel bayii ariyordum gizli izli. hayatimin en muhtesem zamanlari miydi yoksa onlar, bence opoyleydi. ki hayali cihan deger.
skol dedim de bugun eskisehir'e gelirken, yillar cok degistiginden yanlislikla yanlis bir yola saptim ve o yil beni eskiden burdayken kaldigim evin onunden gecirmesin mi. allahim gozlerim doldu. dortluleri yaktim durdum onunde apartmanin. aklima o muthis ozlu soz geldi, "bugun sinyal yakip gectigin bu kalbi, bir gun dortlu yakip bekleyeceksin" benim aklima ozlu ozsuz pek cok sozle doludur zahiren. biz hammaddelerin suyla kolay sekillendirilebilir olanlarina ozlu, olmayanlarina ozsuz diyoruz bu arada. daha kolay anlatmak gerekirse, ornegin kum ozsuz iken, killer ozludur. ben insanin alkolle sekillendirilebilenine ozlu, hicbir soke yaramayanina da ozsuz diyorum. siz hangisisiniz sormasi ayip. skol dedim de, eski evimin onunde dortluleri yakmis trafikten sovguler yerken, ciktim arabadan ve arkamda korna calan pezevenge cok agir kufurler etdim burda yer almasini istemedigim, "su an cok duygusal bir an yasaniyor burda herhalde" dedim. adam anladi beni. duygusal an demisken, herkesin zihninde yer etmis muhtelif duygusal anlar muhakkak vardir, var midir, var sut misiiir, benimkinde var en azindan, ustelik sut misirlarla ve sut bacaklarla ve sut memelerle beraber nedense. benimkilerden biri "her gonulde bir aslan yatar" filminde zeynel'in danyal'a "gule gule danyal" dedigi sahnedir mesela rahmetlik zeki alasya. icimde bir sey kirildi onu duyunca. babaannem oldugunde de ayni sey olmustu. sarhostum, yeni uyanmistim. aglayasim geldiydi. ben cok guzel "metiiiiiin" diye taklit edebilirim bu arada onu. daha ziyade metin akpinar taklitcisiyimdir ama zeki'yi sadece metiiiin deyisiyle ben.
skol demisken, bazen biraz fazla feminen bulmuyor degilim kendimi ama gerek yok bu yirtici dunyada buna. ipne misin derler adama. arabaya dortlulere yaktirmis, arkadakilerin alayina gum gum giderken, omerov'un dukkanini aradi gozlerim hemen apartmanin yaninda. omerov'un dukkani tam bir skol deposuydu benimcun. yikmislar omerov'un dukkanini. merve'yi de yikmislardir o zaman dedim. merve'yi kimler yikmadi ki. bu sirada aklima o sarki geldi emel sayin'in odevlerinden, "sen de git sevme unut, kimler unutmadi ki." o sirada dunyanin en iyisi radyo 3 seyi mirildandi, mavri xioni, ben sarkilara inandigimi soylemis miydim size. hani dunyada tansik falan gibi sktirboktan kelimeler ve melih gokcek ve emin colasan gibi adamlar olmasina ragmen beni dunyada tutan nadir seyler iste sarkilar naparsin. hatta o radyo 3 bana yine bir gun is cikisi yine tam apartmanin onunde yine arabanin radyosunda hisarli ahmet'in agzindan "ben kendimi gulun dibinde buldum"u ogretmisti. simdi de yaptigi ise bakin'di. bu defa da dunyanin en acimasiz turkulerinden mavro xioni'yi caliyordu, hem de tam gozlerimin dolulugu capaklarimi calkalarken. ya da diger bir deyisle ederlesi avela, tam da gecen gun balkondaki nanenin dibine koydugumde ben o nesneyi. olur bazen oyle, dedi ici gecmis bar filozofu.
skol demistik ya demin, bizim apartman yerinde duruyordu durmasina da, bitisik nizam olan yanindaki apartmani muteaaaaahhhite vermislerdi anlasilan. benim o seks kolesi guvercin komsularama uzuldum en cok. cunku iki apartmanin ortasindaki bosluk tam da onlarin mekaniydi, ilk defa gordum o boslugu cevresiz. sahi, cercevesiz fotograflarla cerceveli olanlari ne kadar fark ettiriyor. sonra kendime bi iltifat etdim, tefal gibisin dedim.
sen her seyi dusunursun.
4.05.2015
yoğurtçunun kızı
bahar akşamlarını evlerde geçirmek ne kadar kötü. hatta bu hususta edip cansever'in de bir sözü vardı, "evlere sığamıyoruz, öylesine büyüdü kü vücutlarımız" gerçekten de öyle, çok korkardım vücudumun büyümesinden ama artık kendimi tanıyamaz hale geldim fotoğraflardaki, noldu, neden niçin. bahar akşamları evde öyle saçma ki. hatta bu konuda ahmet erhan'ın da birkaç lafı vardı sanırım, "evlerde oturmak bana göre değil" gerçekten de öyle. ahmet erhan'ı ilk gördüğüm haliyle son gördüğüm hali arasında ne kadar da büyük fark vardı hakkaten. öylesine büyümüştü ki vücudu rahmetlinin, tanınmaz halde çirkinleşmişti. şimdi ben de aynı durumdayım korkarım, halbuki bundan öyle de çok korkardım. ama rakının tadı çok çekici değil mi sizce de.
bu aralar askerliğe merak saldım. nerden esti bilmiyorum. bundan binlerce yıl önce tam da bu zamanlar askerliği terk ettiğimden ve hâlâ o günlere dönüp dönüp baktığımdan mı, bir yaren geçenlerde askerde olduğuna dair bana mesaj attığından mı, müslüm gürses'in o şarkısını keşfedişimin bir askeri filme rastlamasından mı, bilmiyorum. ama bir seviyor bir sevmiyorum askerliği. bu aralar spora başladım, zira vücudum alabildiğine büyüdü, önüne geçilemiyor. ben de bunu kompleks edinen bir insanım, sevmiyorum yani, kafamı taşımak bile zul gelirken kendimi komple taşımanın zorlaşmış olması daha bi beter, kafam yeterken bana, salakken üstelik ben bunca. sporda kendimle baş edebilmemin ilk yöntemi olarak bir şeyler izlemeli ya da dinlemeliyim düsturuyla telefonumun yardımıyla film açtım bisiklet esnasında. daha doğrusu son dinlediğim şarkılardan hareketle youtube bana önerdi ve ben de önerisini değerlendirdim. dağ diye bir film. askeri ve askerliği ulvi gösteren bir film, ama ben askeri ve askerliği pek ulvi görmedim bu zamana kadar, göreceğimi de sanmam. tabii hayat bir bileşkeler toplamı. bileşke kuvvetleri'ni bulmak fizik derslerimin tek başarılı yönüydü sanırım, bu da bir şeydir muhakkak. göstergeleri izleyip gösterilene ulaşma başarısı belki benimki. bilemedim, pj harvey çirkin mi sizce. her neyse, işte bugün spora gittim iş çıkışı, taktım kulaklığı, yürüyordum habire varılmayacak bir yere doğru. ne kadar acı bir şey bu yürüme/koşma bantları, ne kadar yalancılar, sanki bir yere erişecekmişsin gibi habire yürüyorsun ama durduğunda aynı yerdesin. kapalı bir salonda spor yapmak ne kadar acınası, inanmıyorum ama neden uydum peki. bu da bendeki tecellisi tesellisizliğin, diyelim geçelim. yapamam dedim nihat, yapamam dedim, ben benim işte, her şey böyle, niye böyle nihat, niye böyle be. habire uğraşıyorum bir şeylerlerlerlerle. sonra o filmi izlemeğe koyuldum. iki askerin kahramanca hikayesi mi, bence hayır; müslüm gürses şarkısının bir filme yedirilmesi mi, bence hayır; kahraman türk ordusu mu, bence hayır; bir ölür bin diriliriz mi, bence hayır. elbette normal seyirci gözünde muhakkak bunlardan biriydi ama bende değil. bu filmi belki dördüncü beşinci izleyişimdi, ki her filmi izlemem öyle defalarca ama bu filmle beni çeken/iten bir şey var idi işte. o çocuğun fiziksel olarak bana benzediğinin söylenmesi değil, milliyetçi duygularımın o çocuğunkiyle benzeşiyor olması hiç değil, diğer çocuğun serseri tabiatının ulaşamadığım ama istediğim tabiatta olmasıyla ilgili değil. neyse, fazla uzatmayayım her zaman yaptığım gibi [bu defa her zaman yaptığım gibi uzatmayayım, her zaman yaptığım gibi uzatmama işlemini yapayım değil yani]. bugün mevsimin ilk eriğini yedim laf aramızda. feriğim diyeli bile on sene oluyorduysa nerdeyse, ben bu hayatı neyleyim bu şekilde. bilgisayarın bulunduğu odada sigara içmeme kararı almış olmak ne kadar kötü. bazı kararların fazla mı peşinde ve bazılarının hiç mi peşinde, im/değilim. neyse, o çocuk bana benzetiliyordu ve askerlik fazlasıyla sıkılınılacak bir yer değildi. askerde sıkılmağa hiç fırsat yoktu, en azından benim yaptığımda öyleydi. kurşun altında değildik, it puşt altındaydık, küfür kayar altındaydık. ve şimdi beni rüyalarımda tekrar tekrar askere alıyolar, hep de aynı terane, diyolar ki askerlik uzadı, eksik yapmışsın, tekrar gelip eksik yaptığın kısmı tamamlayacaksın. bu, askerden dönen pek çok gencin ortak kabuslarından biridir ama benim için hâlâ artık zaman aşımına uğramamış olması allahtan reva olmamalı.
diye düşünüyordum ki tam da, bugün duş altında, aklıma geldi. benim tam da bu aralar yeni bir askerlik tipi beyin erozyonuna ihtiyacım var. tam yeri tam zamanı, tytz. bu an bunlardan bahsederken gece rüğyama girecek olmalarından fena halde endişeli olsam dahi şu geçmiş cümlelerim bilmem bunu göze aldığımı anlatmama yetiyor mu. bugün az daha mail atacaktım beni askere alır mısınız diye, o kadar ihtiyacım var bu asimilasyona, tam da bugünlerde.
dur bi kafamı toplayayım da devam edeyim.
bahar akşamlarını evlerde geçirmek ne kadar kötü. hatta bu hususta edip cansever'in de bir sözü vardı, "evlere sığamıyoruz, öylesine büyüdü kü vücutlarımız" gerçekten de öyle, çok korkardım vücudumun büyümesinden ama artık kendimi tanıyamaz hale geldim fotoğraflardaki, noldu, neden niçin. bahar akşamları evde öyle saçma ki. hatta bu konuda ahmet erhan'ın da birkaç lafı vardı sanırım, "evlerde oturmak bana göre değil" gerçekten de öyle. ahmet erhan'ı ilk gördüğüm haliyle son gördüğüm hali arasında ne kadar da büyük fark vardı hakkaten. öylesine büyümüştü ki vücudu rahmetlinin, tanınmaz halde çirkinleşmişti. şimdi ben de aynı durumdayım korkarım, halbuki bundan öyle de çok korkardım. ama rakının tadı çok çekici değil mi sizce de.
bu aralar askerliğe merak saldım. nerden esti bilmiyorum. bundan binlerce yıl önce tam da bu zamanlar askerliği terk ettiğimden ve hâlâ o günlere dönüp dönüp baktığımdan mı, bir yaren geçenlerde askerde olduğuna dair bana mesaj attığından mı, müslüm gürses'in o şarkısını keşfedişimin bir askeri filme rastlamasından mı, bilmiyorum. ama bir seviyor bir sevmiyorum askerliği. bu aralar spora başladım, zira vücudum alabildiğine büyüdü, önüne geçilemiyor. ben de bunu kompleks edinen bir insanım, sevmiyorum yani, kafamı taşımak bile zul gelirken kendimi komple taşımanın zorlaşmış olması daha bi beter, kafam yeterken bana, salakken üstelik ben bunca. sporda kendimle baş edebilmemin ilk yöntemi olarak bir şeyler izlemeli ya da dinlemeliyim düsturuyla telefonumun yardımıyla film açtım bisiklet esnasında. daha doğrusu son dinlediğim şarkılardan hareketle youtube bana önerdi ve ben de önerisini değerlendirdim. dağ diye bir film. askeri ve askerliği ulvi gösteren bir film, ama ben askeri ve askerliği pek ulvi görmedim bu zamana kadar, göreceğimi de sanmam. tabii hayat bir bileşkeler toplamı. bileşke kuvvetleri'ni bulmak fizik derslerimin tek başarılı yönüydü sanırım, bu da bir şeydir muhakkak. göstergeleri izleyip gösterilene ulaşma başarısı belki benimki. bilemedim, pj harvey çirkin mi sizce. her neyse, işte bugün spora gittim iş çıkışı, taktım kulaklığı, yürüyordum habire varılmayacak bir yere doğru. ne kadar acı bir şey bu yürüme/koşma bantları, ne kadar yalancılar, sanki bir yere erişecekmişsin gibi habire yürüyorsun ama durduğunda aynı yerdesin. kapalı bir salonda spor yapmak ne kadar acınası, inanmıyorum ama neden uydum peki. bu da bendeki tecellisi tesellisizliğin, diyelim geçelim. yapamam dedim nihat, yapamam dedim, ben benim işte, her şey böyle, niye böyle nihat, niye böyle be. habire uğraşıyorum bir şeylerlerlerlerle. sonra o filmi izlemeğe koyuldum. iki askerin kahramanca hikayesi mi, bence hayır; müslüm gürses şarkısının bir filme yedirilmesi mi, bence hayır; kahraman türk ordusu mu, bence hayır; bir ölür bin diriliriz mi, bence hayır. elbette normal seyirci gözünde muhakkak bunlardan biriydi ama bende değil. bu filmi belki dördüncü beşinci izleyişimdi, ki her filmi izlemem öyle defalarca ama bu filmle beni çeken/iten bir şey var idi işte. o çocuğun fiziksel olarak bana benzediğinin söylenmesi değil, milliyetçi duygularımın o çocuğunkiyle benzeşiyor olması hiç değil, diğer çocuğun serseri tabiatının ulaşamadığım ama istediğim tabiatta olmasıyla ilgili değil. neyse, fazla uzatmayayım her zaman yaptığım gibi [bu defa her zaman yaptığım gibi uzatmayayım, her zaman yaptığım gibi uzatmama işlemini yapayım değil yani]. bugün mevsimin ilk eriğini yedim laf aramızda. feriğim diyeli bile on sene oluyorduysa nerdeyse, ben bu hayatı neyleyim bu şekilde. bilgisayarın bulunduğu odada sigara içmeme kararı almış olmak ne kadar kötü. bazı kararların fazla mı peşinde ve bazılarının hiç mi peşinde, im/değilim. neyse, o çocuk bana benzetiliyordu ve askerlik fazlasıyla sıkılınılacak bir yer değildi. askerde sıkılmağa hiç fırsat yoktu, en azından benim yaptığımda öyleydi. kurşun altında değildik, it puşt altındaydık, küfür kayar altındaydık. ve şimdi beni rüyalarımda tekrar tekrar askere alıyolar, hep de aynı terane, diyolar ki askerlik uzadı, eksik yapmışsın, tekrar gelip eksik yaptığın kısmı tamamlayacaksın. bu, askerden dönen pek çok gencin ortak kabuslarından biridir ama benim için hâlâ artık zaman aşımına uğramamış olması allahtan reva olmamalı.
diye düşünüyordum ki tam da, bugün duş altında, aklıma geldi. benim tam da bu aralar yeni bir askerlik tipi beyin erozyonuna ihtiyacım var. tam yeri tam zamanı, tytz. bu an bunlardan bahsederken gece rüğyama girecek olmalarından fena halde endişeli olsam dahi şu geçmiş cümlelerim bilmem bunu göze aldığımı anlatmama yetiyor mu. bugün az daha mail atacaktım beni askere alır mısınız diye, o kadar ihtiyacım var bu asimilasyona, tam da bugünlerde.
dur bi kafamı toplayayım da devam edeyim.
19.04.2015
simdi bunu buraya unutmayayim diye ekliyorum. gecenin bir yarisi. gecenin bir korunde ucak var donus icin. sacmasapan bir donus olacak yine hic tasvip etmedigim gibi. ama olacak el mahkum ayak mahkum. patricia, antonio ve ben. biz uc kisi olduk. ve biz uc kisi oldugumuzda illa ki akcaburgazli yekta. sonra marti sesleri vardi guluslerde. cagrisim bi yana marti seslerine lutfen soz yok ses yok. martinimi cektirmeyin bana. seagull dedim, biz seamouse diyoruz dedi, gulduk. biliyor musun, gulunce gozlerimin ici guluyor.
iyi bir yonetmen olsam su hallerimi filme ceker iyi bir film yapardim, ama degilim, hatta yakinindan bile gecmedim. fotograf makinalari benim kadar iyi bakmadigindan onlara deginmiyorum bile.
geyik'in bende yeri baskadir, ister geyik diyelim, ister impala ister karaca. ki belki bilinir karaca ismini ne kadar sevdigim. kucukken bir kismimi halam buyuttu benim annem calistigindan, onlarin tuvaletinde aynanin hemen ustunde bir tablo vardi. bu tabloda kacmak uzere yeltenmis bir geyik ve tufegini ona dogrultmus bir avcinin fotografi vardi. o fotograf kendimi bildim bileli icimde urpermeyle karisik bir hosluk yaratmistir. o avciyi benzettigim insanlar bir yana o geyigi benzettigim insanlar bir yana. halamlar bundan yillar once evlerini tadilat ettirdiginde o tablo ortadan kayboldu ama benden kaybolmadi o goruntu. bugun de porto sokaklarinda gezerken avcisi olmayan bir geyikli tabloya rastladim. seramik karo uzerine kotu resmedilmis bir goruntuye sahipti ve gorur gormez aldim onu. eve dondugumde asacagim evdeki binlerce duvardan birine. sirf evime gelen kucuk bir cocugun zihninde omur boyu urpertiyle karisik kalsin diye.
sonra tutsun onu baglasin cesitli ezgilerle geyikli gecelerle filan.
geyik'in bende yeri baskadir, ister geyik diyelim, ister impala ister karaca. ki belki bilinir karaca ismini ne kadar sevdigim. kucukken bir kismimi halam buyuttu benim annem calistigindan, onlarin tuvaletinde aynanin hemen ustunde bir tablo vardi. bu tabloda kacmak uzere yeltenmis bir geyik ve tufegini ona dogrultmus bir avcinin fotografi vardi. o fotograf kendimi bildim bileli icimde urpermeyle karisik bir hosluk yaratmistir. o avciyi benzettigim insanlar bir yana o geyigi benzettigim insanlar bir yana. halamlar bundan yillar once evlerini tadilat ettirdiginde o tablo ortadan kayboldu ama benden kaybolmadi o goruntu. bugun de porto sokaklarinda gezerken avcisi olmayan bir geyikli tabloya rastladim. seramik karo uzerine kotu resmedilmis bir goruntuye sahipti ve gorur gormez aldim onu. eve dondugumde asacagim evdeki binlerce duvardan birine. sirf evime gelen kucuk bir cocugun zihninde omur boyu urpertiyle karisik kalsin diye.
sonra tutsun onu baglasin cesitli ezgilerle geyikli gecelerle filan.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


