ama arkadaşlar iyidir



20.07.2019

-merhaba.
-biraz konuşalım mı?
-ne konuşalım?
-bugünlerde pek çok insanla tanışıyorum. barbra streisand'ın bir şarkısı var biliyorsundur, woman in love diye, çok güzel bir kadın şarkısı değil mi?
-evet, bira içer misin?
-bira içer miyim?
-şiir oku, sesin yalpalansın, sesin balkona düşsün, balkondan alt balkona, oradan daha alt balkona, derken balkondan düşüş el ele.
-geçenlerde alt balkona düşmüşüm biliyor musun? çevremde bana oğlum diyen tombul teyzeden anladım alt balkonda olduğumu. adımı da biliyor. davetiye vermişti bana oğlunun düğünü için.
-keşke saysaydın kaç bira içtiğini. saydığın zaman sarhoş olmuyorsun.
-ben daha ölmemişim biliyor musun? benden geçmemiş yani.
-senden hiç geçmeyecek. ekrem bora mıydı o, soğuktu ve yağmur çiseliyordu, sahi ne sevmiştin o kötü filmi boşu boşuna. niye sevmiştin?
-soğuktu ve yağmur çiseliyordu, o yüzden sevmiştim.
-sen niye meşhur olamadın acaba!
-ünlem sevmediğimi bildiğin halde neden kullanıyorsan. (bafra sigarasından yakar) (bafra'yla tafra)
-mustafa'yı arasam.
-arama, ölüler konuşmaz ve sen ölülerden hiç anlamıyorsun.
-peki, içimde çalan o şarkıları arasam? aaah, yine sevebilirim hayatı.
-dün biri sana "hep böyle misin?" demiş doğru mu?
-bunu sana zaten ben söylemedim mi?
-hayır sen söylediğini sanmışsın, ben sen söylemeden söylediğinden utanan söyleyenden duydum. zaten her şeyi söyledim zannedip söylemiyorsun, zihninde söyleyeyim diye kurup ardından söyledim zannedip susuyor ve üstüne cevap bekliyorsun. bu yüzden saçmasın ve yıllardır beyninde saçmayla dolaşıyorsun.
-"bu su hiç durmaz," diyorsun yani.
-ne demiş şair, "suyum ben, bırak gideyim."
-hafıza suya benzer, bazen ince bir tabaka halinde kalır, soğukta donar, sıcakta çözülür ama incedir ve unutmazsın, bazense belirsiz bir derinlikle birikir, birikinti göl olur, ya üsttekileri hatırlarsın ya alttakileri, rüzgar varsa dalga yaratır ve üsttekilerle alttakiler yer değiştirir, neyi hatırladığın değişir, çok eskiyi hatırladığın da olur çok yeniyi de.
-var mıyız? dalga var mı? rüzgar var mı? yaprak kıpırdıyor mu?
-istihza mı ediyorsun? müstehzi misin?
-müsterih ol. balkondayım. balkonda olan insanlar her yana yöne yöreye hakim insanlardır. ne demiş şair, "anlamadığım çocukları balkonuma gömerim."
-ha bir de senindi di mi o laf, "baba bana balkon almadın."
-ellerin insanın balkonu olduğuna dair laf da benim miydi? yoksa şimdi mi uydurdum?
-ellerine bakıyor ve onların yaşanmışlık, görmüşlük geçirmişlik çektiğini sanıyorsun, ellerinin diğer herkesin ellerinden daha değerli değil ama daha farklı olduğunu iddia ediyorsun. başka hiç kimsede o ellerden olmadığını, hatta ellerinin parmak izinden daha ayırt edici olduğunu -tabii bu sadece senin ellerin için geçerli- düşünüyor ve biri senin ellerine baksa seni tanırmış gibi zannediyorsun. yanılıyorsun babuş yanılıyorsun.
-yine oraya gitmişsin, göğe bakıyormuşsun.
-gittim. evet. burada göğe nicedir bakmağı unuttuğumu hatırlıyorum, sonra hatırlar hatırlamaz boynum kırılana değin bakıyorum. göğ çok güzel. önümde deniz oluyor burada, sen burada olsan senin de önünde deniz olurdu, hatta abartmak bir yana önümüzde deniz, ikimiz. oldu da sanki hatırlıyorum yaz aylarından. burayı bana bahşetmişler, doğa demiş ki, "al bura senin, kullanma ama burada dur" sanki böyle demiş gibi deniz ve mehtap bana. bakalım bu gece ay var mı, ay yoksa ay karanlık, kahveye kahveye çalar gözlerin diye uydururum, ay varsa ayın şavkı vurur sızım üstüne filan, ne bileyim çalar çırpar kendime yorarım şiirleri şarkıları.
-senin gibi konuşmamı ister misin, seni taklit etmek çok kolay, şiirlerle şarkılarla kendini avutacaksın, mesela.
-ben zaten önce anlaşılayım, sonra da kolay taklit edilebileyim diye hep aynı şeyleri bazen benzer bazen benzemez şekilde söyler dururum.
-tarzım var diyorsun yani.
-hayır, terzim var, terzim dünya.


7.07.2019

babam aradı, "senin adamlar bir bir ölüyor bak, şarapçılığın sonu bu," dedi. iki hafta önce.

evet merhaba, bu gece kitabın adı tam da yerini buldu. "uyumayın ulan." bunu senelerce önce dile getirmiştim. bana hâlâ manidar geliyor. tam benlik, tam keklik. iki hafta önce denizli'nin bir ilçesinin ücra bir köyüne derdime derman aramağa gittim. bence dert değildi ama ultrasonlar mr'lar öyle söylemediğinden hadi dedim arayayım. adam konum attı sağolsun ve ücra barajlardan, üzerine protesto yapılan adıgüzel hes'lerin yanından geçip buldum. adıgüzel hes'in yanında oraya devrilmiş bir otobüs cesedi duruyordu tekerlekleri havaya kalkmış. fotoğraf çekmekte bu kadar başarısız olmasam -yine de çektim- o fotoğraf kitaplara girerdi, çünkü o sahne öyle bir sahneydi. tel örgülerle çevrilmiş bir alanda, o tekerlekleri yüzüstü bırakıp derdime derman aramağa devam etmeğe gitmek bana dokundu ama yapacak bir şey yoktu. bu lafı çok seviyorum; "yapacak bir şey yok hakhan dayı." askerde duymuştum defalarca. askerlik anısı. askerliğim gönül akkor şarkıları gibi geçti, hayatımın kamuran akkor şarkıları gibi geçen kısmına ayrıca geleceğim.

bu blog saçma bir yer oldu farkındayım. ama benim için bir taraftan da iyi bir mecra. hiç kaybolmayacak gibi sanki. internete bir kere yazılan bir daha kaybolmaz derler. e ben de yazdım ondört yıldır buraya. kaybolmasa iyi bari. kitabın adında mutabıkız. beraber son kez tatile çıkacak mıyız?

o ilçenin o köyündeki adamın bir su bidonuna doldurup 'bu sana iyi gelecek' dediği karışım hakkaten iyi geldi galiba. içmeğe tekrar başladım. ferdi tayfur'un dediği gibi, her sabaha umut dolu adımlarla koşuyorum. sonra içmeğe başlayınca, -bu arada topal hakki öldü, veto öldü, hem de ardı ardına.- cenazede lafı döndü, "bizim balıkçılar birer birer gidiyor." dedi sarı, içip gelmişti cenazeye. topal hakki, adı 'hakkı' ama nüfusa 'hakki' diye kaydolmuş. anılırken de hakki denirdi, hatta topal hakki denirdi direkt. ben ortaokuldan liseye geçtiğim sene çalıştığım tatil köyünde karısıyla aynı yerde çalışıyor ve aynı servise biniyorduk. köye uğrayıp onu alıyor ve işyerimize koyuluyorduk. karısı serviste günahı boynuna biraz lakayıttı, hoşuma gitmiyordu tavırları. velhasıl sonradan topal hakki'yi aldattığı ortaya çıktı. hakki balıkçılık yapıyordu, ayrıldı karısından bu muhabbet çıkınca.
bir gece biz; benim okumamış versiyonum tayfun, eniştem, hakki ve veto (veliddin) ovada içmeğe meydan okuduk. sazlıklardan havalandık. kimimiz çadırda kimimiz bulduğu yerde yattık o gece. domuzlar geldi, tayfun'la ben ikimiz domuza çıktık. veto'nun uyurken dili boğazına kaçtı, nefessizlikten zor kurtardık. eniştem bunları görüp 'bir daha sizinle içeni siksinler' dedi. tayfun'la biz domuz vuramadan çamurlara bata bata geceyi kapattık. veto son zamanlarında çok nefes darlığı çekiyordu, koah hastasıydı, tayfun beni her çağırdığında davetleri geri çeviriyordum, eniştem zaten o dönem ettiği küfrün arkasındaydı, hakki de balıktan yeterince para kazanamadığı için beyin birine bedellik yapıyor, işlerini görüyor ve ekmeğini oradan çıkarıyordu, tayfun da içip içip düşüyor bir yerini kırıyordu. ben de bu adamlarla çıkınca ne yapacağımı kestiremediğimden zaten çok kısa süreli olan tatillerimde başka bir bahane buluyor ya da ortada görünmüyordum. velhasıl, babam beni uyardı, 'senin adamlar bak bir bir gidiyor' dedi bu haberleri verirken. en son suşi'nin yerinde içmiştik onlarla beraber, sanırım bir daha da içemeyeceğiz. suşi'nin de bir ayağı çukurda.

iskender öldü. ne bileyim, şairler hayattayken onlarla iki kelam etmedim dolayı üzülüyorum, ama şair sevmiyorum napayım. bu gecelerde öyle güzel yetmiyor ki içmek, her sabaha elimi alnıma götürerek geceden bakıp, sanırım bu sabah uyanamayacağım diye yatıyorum, ama her sabah da uyanıyorum, demek ki bu bir vesvese. bir taraftan da hoş. didem madak ben onu görmeden gittiği için çok üzgünüm. sami baydar için de öyle. ahmet erhan için de. iskender öldüğünde aklıma geldi bunlar. ben onu görmeden demişsem, adam olduğumdan değil, göremeden gittikleri için, iki satır yüzlerini yakından göremedim diye. bu yüzden sevdiğim şairleri görmek için elimden geleni yapmağa karar verdim bundan sonra. siz de beni görmek isterseniz elinizden geleni yapın, zira ben de eski şairlerdenim, zira son pişmanlık fayda etmiyor.

bu süre zor geçti. iptidai bir rahatsızlık ve ona aranan iptidai -primitif- çözümler. barajlar, hidroelektrik santralleri. topal hakki'nin ve veto'nun ardı ardına ölmesi. iki yakın arkadaşımın annelerin ölmesi, bir çok yakın arkadaşımın ablasının ölmesi. sonra şarkılar, mevsim geçişleri ve topallamalarımız. topallıyoruz.

bu yüzden, bu yüzden,
çok güzel cümleler kurasım var,
uyumayın ulan, sanki ben her gece erken yatıyorum diye erken uyuyor sayılıyormuşsam,
yakışıyor mu bu yaşta -üstelik yeni doğumgününü kutlamış- bir adama bütün bunlar,
datça'ya mı göçsek,
çok batıyor bana kapalı ve dar duvarlar havalar,
adalet ağaoğlu'nu sever misin? bir düğün gecesi ama daha da önemlisi ölmeye yatmak benim için önemli romanlarıdır.
bu geceler, bir düğün gecesi'nden mülhem yatıyorum.
do i move you?
çok güzel şarkılar var, ve kalp çarpıntılar ve sendromlar, "çok sevdik be abi."
derdimi sikeyim derdinin yanında,
doktor eski günlerine geri döndü.

ve elbet bir gün geri gelecek. görüşürsünüz.
hasan rifat'a da dedirttiği gibi, "babuş, arrivederci!"

5.07.2019

bazı soruları sormak için uzun süre beklersiniz, beklediğiniz vakidir. merhaba. bugün sevdiğim bir şair geldi bu şehre, ve ona merhaba demek için o kitapçıya gittim, insanın ya da benim, yaşlandıkça özgüveni artıyor, ona özgüven demeyelim de, sosyalleşebilme kapasitesi diyelim belki de. merhabalaştık ve bendeki üç kitabının dört baskısından sadece ikisini imzalatabildim. imzalamayı sevmediğini anlayınca aynı kitabının iki baskısını verip onları imzalatabildim. kitabevi kalabalıktı, herkes sonradan geldiğim için aynı masada ve bana bakıyordu, sosyalleşebilmem de elbet bir yere kadardı. halbuki ona, o iki baskıdan birini ezgi için imzalatıp, diğer iki kitabını da 'okumaktan bu hale mi getirdin kitaplarımı' sorusunu sordurtacak bir muhabbet doğurayım istemiştim. sevdiğim insanlara sevdiğim insanların adlarına imzalı kitaplarını hediye ederim. bunu hayatımda henüz hiç yapmamış olabilirim, çünkü şair sevmem, imza hiç sevmem. ama insan yaşlandıkça değişiyor, hele ben, acaip değişiyorum.

bu bahsi geçen sevdiğim şair ben onu tanıdığımda otuz yaşında hoş bir kadındı, ben onu otuz yaşında hoş bir kadın olduğu için sevmemiştim tabii, bugün tanıştığımızda biraz daha yaşlanmış fakat yine hoş bir kadındı. aramızda bir mühendis ve şair ortaklığı uzaktan peydahlandı. orada oniki dakika durup ayrıldım. ona sormak için tam oniki yıl beklediğim bir soruyu sormağı unutarak oradan ayrıldığımı fark ettiğimde oradan ayrılalı oniki dakika olmuş ve yemeğe oturmuştum.

insan, ya da ben, yaşı geçtikçe bekleme kapasitesi artıyor. çok bekledim ben. inanın -hepiniz insansınız az çok bilirsiniz- hepinizden çok beklemiş olabilirim. beklediğim bir şeyin üzerinden oniki yıl geçmiş ve karşıma fırsat çıktığında değerlendirememişsem bir oniki yıl daha beklemem işten bile değildir. şu namussuz hastalığın geçmesini de yedi aydır bekliyorum.

hayatımda iyi yaptığım işleri özet geçeyim mi -zaman zaman siz de kendinizle söyleşi yapıyor musunuz, sözgelimi ben sanki kendi çapında meşhur bir insan olup karşıma bir gazeteci edasıyla geçip kendime sorular sorarım zaman zaman- -hmm, o zaman- içmek, çalışmak ve beklemek. hayatın boyunca naptın diye sordum kendime mesela demin ve bu cevapları verdim, bu cevabı.

sonra yemek yedim. açık havaya çok ihtiyacım var, kendimi açık havaya ait hissediyorum, açık havaya ve yeşile. eniştemin her fırsatta o sazlıklara ve çay kenarına kaçması gibi, ben de her fırsatta sazlıklara yeşile suya kaçmak istiyorum. duvarlar beni boğuyor, elbette hepinizi boğuyor ama beni biraz daha fazla. mevlana'nın meşhur malumu, ney doğduğu sazlığı özlediğinden öyle içli içli çağlarmış -ben ney sesi sevmem bu arada-, ben içli çağlamıyor çağırmıyorum ama ben de doğduğum sazlıkları özlüyorum. yıllar önce dediğim gibi barda doğduysam eğer, orayı özlüyorum, ama her taraf yeşil olmalı.

yemekten sonra kendimi açık havaya atma isteğim beni bir bar köşesinden alıkoydu ve sahile yöneldim. malum bu şehirde bu semtte sahil kenarı çimenler meşhur. iki bira aldım, bira yasak ama aldım. sonra denizle bütünleştim ve en son ne zaman buraya elimde iki birayla oturduğumu düşünmeğe başladım. sanıyorum, "işe yarar bir şey"i izledikten sonra. ondan önceki, sanırım bol rakılı bir iş yemeği ardından. ondan önceki, hatırlamayacak kadar bir akşam. ondan önceki ışıl, ondan önceki özgür, çok sarhoş oldum, hayattaki son sarhoşluğuma tekabül eder ama o sarhoşluk da bir ömre bedel. ondan öncekinin komik hikayesini anlatmış olmalıyım, çimenlerde biralar ardından gündüz vakti sızıp kalmış ayakkabılarımı çaldırmıştım, sonra yalınayak sokaklarda ben, tabii gençlikte oluyor böyle şeyler çok görmemeli.

şairin dediği gibi, evlerde oturmak bana göre değil. iskender öldü. çok canım yandı, iskender bakışından duruşundan anlam devşirdiğim bir adamdı. belki on yıldır hiçbir kitabını elime almadım. ama öldüğünü duyduğumda onsuz bir dünyaya devam edecek olmak dokundu bana. iki gün öncesinde de işyerinde sevdiğim bir çalışanım -yani amir olarak organizasyon şemasında bana bağlı- benimle vedalaşmadan pat diye işten ayrıldı. evet emekliliği gelmiş idi ama küsmüş bana, darılmış onu çağırıp konuşmadım diye, ondan gözlerimi kaçırıyormuşum son birkaç aydır. olacak iş mi, dağ dağa küsmüş gibi oldu ama çok bozuldum, içerledim.

evet, lafı fazla dolandırmağa başladığıma göre, bu kadar yeter demektir sevgili günlük. merhaba. yine ne günü bağlayabildik ne de yazıyı. demin, yazılarımdan iyi olduğunu düşündüklerimi bastırmağa karar verdim, buna razı olacak bir yayınevi var, üstelik baskıları da kaliteli. ve bunu müstear kullanarak yapmağa karar verdim. eksik olmasın ela bunu çok desteklemişti daha önce ama ona haber vermeyeceğim tabii ki. veda eder gibi mi yazıyorum sanki, yok o bir vesvese. ismimin ancak öldükten sonra açıklanması şartıyla basacaklar, o kitabı yazanın ben olduğumu sadece kitabevi ve selim bilecek. otuz kırk yıl sonra zaten kamuya mâl olur. bir bakarmışsın otuz yıl sonra yazdıklarım çok katmanlı derin metinler olarak inceleniyormuş, derin metinler ve onlara atfedilen büyük değerler. ne demiş şair, hayallerde yaşıyor bazı ipneler.