10:51
güneş; panjurları olmayan, alnaçtaki en yakın apartman görece alçakta kaldığından rahatlıkla perdesiz hareket edilebilen, yine de tül perdesi yarı aralık bir odada, tek kişilik bir yatakta bir erkek ve bir kız uzanmış yatıyordur. aralarında, kimi yeri gri lekeli kimi yerleri şekerlemeye bulanmış çarşafın üstünde, pinokyo yatmaktadır. oda, kare biçimli ama balkon tarafından darbe yemiş ve yamuğa dönüşmüş, bej renkli, alçak tavanlı, aydınlık, apartmanın kot farkından dolayı binanın tepesinde sıkışıp kalmış gibidir. kentin geri kalan her yeri beton olup, karşıdaki binaların çatılarında karga, martı ve serçeler meydan savaşı yapmaktadırlar.
yanlarında, yemek masasından adapte çalışma masasının üstündeki, kanal ayar düğmesi son derece huysuz ve hassas antika radyodan, enstrümantal bir müzik dökülmektedir, enver ibrahim'in conte de l'incroyable amour adını verdiği bu sözsüz şarkısı inanılmaz aşkın masalı anlamına gelmektedir. bu iç sıkıcı melodi, radyo programcısının sözde vahim bir hatası sonucu biter bitmez tekrar devreye girince, kadın yerinden kalkmaya üşenir ve şarkı bitene kadar konuşmaları gerektiğini anlar.
kız: (gerinerek ve pinokyo'ya bakarak). cahit'in dediği gibi belki de: "ilk kez geriye dönmek gerekiyor"
erkek: (tedirgin). şimdi olmaz, şimdi olmaz.
kız: (küçük bir bacak hareketiyle poposu görünecek şekilde geceliğini sıyırır). bir oğlum olsun istiyorum artık.
erkek: (başucunu yoklar, sigarayı aradığını anlar kadın). şeker olsun mu adı? şeker oğlan mesela?
kız: ibne mi olacak çocuk?
erkek: (kızgın). ne ilgisi var!
kız: (hırslı). sana benzerse diye korkuyorum.
erkek: kime benzeyecek, fatih sultan mehmet'e değil elbette.
kız: (işveyle karışık). seninle konuşmuyorum ben. (arkasını döner, poposunu örter).
erkek: (kızın kızgın bakışlarından çekinerek sigarayı yakar ve ilk nefesi büyük bir açlıkla içine çeker). seni çok seviyorum.
kız: (parmağını pinokyo'nun burnuna değdirir). geppetto'na söylicem seni.
erkek: geppetto'ma, her ne olursa olsun ona sonsuz biat halinde olduğumu, rakıyı mümkünse azaltmasını, sakallarına iyi bakmasını, en yakın zamanda gelip kendisine uğrayacağımı, cumasını mübarek edeceğimi, ve ona şerh düşülmüş 'ellerini yüzüne örten o kağıt kız'a iyi bakmasını da söyle. lütfen salatasına sirke koyma, sevmez.
kız: (alayla karışık). bana çok mu âşıksın?
erkek: bilmem.
kız: iki ay sonra gidip başkasına âşık olacağımı bilmiyor musun? palmiyeleri sevmiyorum. seni de seveceğimi düşünmüyorum. gelip geçicisin bence benim için.
erkek: (ağlamaklı). sevgilim çok güzel bir kelime değil mi?
kız: çok sıkılıyorum. belki kum torbası olmalıyız ayrılmadan önce.
erkek: (sigarasını söndürür). salata yap.
kız: (pinokyo'nun burnundan öper, giysisini düzeltir). sevgilinse sevgilindir zaten, balıksa balık, ipse ip.
erkek: (pufflar). geriden geliyorsun.
kız: (elini saçına atar ve ilk rastladığı düğümü parmağıyla çözerek). sen kimdin ki?
erkek: su bazlı boya vardı ya hani, ben oyum.
kız: gözlerin çok güzelmiş.
erkek: (gülümser). gözlerimini, kremini gibi. kendilerini unutabilirsiniz, tadını asla.
kız: erkek delisi olduğum doğru mu sence?
erkek: uzmanlık alanım dışında.
kız: sen nesin ki?
erkek: kayayım ben, taşım, kumum, sodyum feldspatım ben. inanmıyorsun.
kız: inanmıyorum.
erkek: camiden anons ettiricem göreceksin.
kız: ne diyeceksin?
erkek: önce ezan okuyacağım saba makamında, sonra adına sela vereceğim, sonra da 'eyyuhellezine amenu, etme bulma dünyası bu,' diyeceğim.
kız: (yalandan ağlamaya başlar). neden öpmedin beni bu sabah?
erkek: ÖPTÜN MÜ ÇOCUĞU?
kız: (hıçkırıkları kesilir, birden sinirlenir). çok salakça sorular soruyorsun.
erkek: ÖPTÜN MÜ ÇOCUĞU?
kız: (son bir umutla gözlerini pinokyo'ya yaklaştırır). seni bir tavşana dönüştürmeyi isterdim. sadece benim olan bir tavşan. yumuşacık tüyleri, boncuk gibi gözleri olan. eline aldığında minicik kalbinin pıt pıt pıt atışlarını hissediyorsun. aynısı kuşlarda da oluyor. bu benim için müthiş bir şey. buna ağlayabilirim saatlerce.
erkek: ÖPTÜN MÜ ÇOCUĞU?
kız: beni sorarlarsa yok de. (yastıkla yüzünü örter).
erkek: limonata içmeliyim ben buna. battaniyeni iyice ört ben yokken, üşüme. (yataktan kalkar, yerden iç çamaşırını alıp giyer ve gider).
1.05.2010
30.04.2010
fotoşop bilmiş olmayı çok istiyorum bazen ama bir şey eksik benim bu yönümde. neyse, burda anlatmak istediğim mesele şu, yelek denilen nesnenin işlevselliği hakkında çok büyük vehmediyorum, kaygılanıyorum. annemin elli senedir inandığı bir gerçeği tarumar etmekten imtina etsem dahi bunun peşini bırakmayacağım.
hadi gel, sen de yeleğin tarafını tut, bense hırkada ısrar edeyim. sırf bu yüzden küselim bozuşalım. hadi!
hadi gel, sen de yeleğin tarafını tut, bense hırkada ısrar edeyim. sırf bu yüzden küselim bozuşalım. hadi!
arkadaşlar tavla oynamaya çağırdı, "akşama yemeğim yok gelemem," dedim. kenarlarından vişneler sarkan hasır şapkamı takıp püromu tüttürmeye ve ocakta kaynayan çorbayı karıştırmaya devam ettim.
sonra bi hıçkırık tuttu. "hıkk!" yalan söyleyenleri ya da yumurta çalanları tutarmış, öyle didi babaannem.
bahçemizin sadece bir bölümündeki ağaçları sayim mi sana; limon, yenidünya, zeytin, asma, incir, kiraz, zerdali. şart olsun ki.
cumayı nasıl değerlendirebilirim diye düşünüyorum. a) ibo'yu arasam, o işten gelince havva'nın tektekçi dükkanına gider, üç metrekarelik yerde üçer bira atarız, sonra hanımı arar, "çocuk durmuyor," der. ibo küfreder ve gider. b) cuma isyan eder, "para mıyım lan ben değerlendirilecek!" deyip küfreder ve gider. c) balıkçı'nın işi var, düğüne gidecek akşama, sildik bu ihtimali. d) ameliyat yerimde bi gariplik var, şiştikçe şişiyor, riske atmamalı mı, biraz daha beklemeli mi. e) baba bey mangalı yakar, evdeki haşin zulasından bir büyük rakı çıkarır, "içeceksen bundan iç, bira içme, biranın tiryakiliği pistir," der, "kat bakiyim bana da, annen görmesin" diye ilave eder. f) yağmur başlayacak gibi, yağarsa rakı yürüye yürüye gelir valla.
g) bozdurur bozdurur harcarım. repoya bile atarım.
kalbe ben.
sonra bi hıçkırık tuttu. "hıkk!" yalan söyleyenleri ya da yumurta çalanları tutarmış, öyle didi babaannem.
bahçemizin sadece bir bölümündeki ağaçları sayim mi sana; limon, yenidünya, zeytin, asma, incir, kiraz, zerdali. şart olsun ki.
cumayı nasıl değerlendirebilirim diye düşünüyorum. a) ibo'yu arasam, o işten gelince havva'nın tektekçi dükkanına gider, üç metrekarelik yerde üçer bira atarız, sonra hanımı arar, "çocuk durmuyor," der. ibo küfreder ve gider. b) cuma isyan eder, "para mıyım lan ben değerlendirilecek!" deyip küfreder ve gider. c) balıkçı'nın işi var, düğüne gidecek akşama, sildik bu ihtimali. d) ameliyat yerimde bi gariplik var, şiştikçe şişiyor, riske atmamalı mı, biraz daha beklemeli mi. e) baba bey mangalı yakar, evdeki haşin zulasından bir büyük rakı çıkarır, "içeceksen bundan iç, bira içme, biranın tiryakiliği pistir," der, "kat bakiyim bana da, annen görmesin" diye ilave eder. f) yağmur başlayacak gibi, yağarsa rakı yürüye yürüye gelir valla.
g) bozdurur bozdurur harcarım. repoya bile atarım.
kalbe ben.
ev hanımı mı olsam napsam? çay iç, çiçek sula, super duper love.
kalbine trafo kurar ordan cümle aleme elektrik veririm. ellerini bir saksıya diker ordan filizlenen iğdenin büyümesini filme çekerim. evinin balkonunun köşesine yuva kurar, her bahar yumurtalarımı oraya bırakır, sen balkona çıktıkça çatlamalarını beklerim. evinizin en yakınındaki elektrik direğine zıplar, kendimi bir güzel çarptırır, düşüyorum tut beni diye bağırırım.
albeni
kalbine trafo kurar ordan cümle aleme elektrik veririm. ellerini bir saksıya diker ordan filizlenen iğdenin büyümesini filme çekerim. evinin balkonunun köşesine yuva kurar, her bahar yumurtalarımı oraya bırakır, sen balkona çıktıkça çatlamalarını beklerim. evinizin en yakınındaki elektrik direğine zıplar, kendimi bir güzel çarptırır, düşüyorum tut beni diye bağırırım.
albeni
değerli maşenka,
ben buradayım. hiç de sevmem ama evde bir karton muratti varmış, onu içmem istendi ebedi kumandan tarafından, yanında da zıkkım. evimizin etrafı zakkum dolu. şarkılarım emrime amade. içim ısındı sayılır artık. kışın onca üşümeden sonra. birkaç kitap var koltuğumun altında. içerde annem var, alışkın değilim, kendimi borçlu hissediyorum içerde biri olduğunda. 'kendini xxx hissetmek' cümlesine hep şüpheli yaklaşmışımdır, var bir bozukluk ama sezemedim. bir horozumuz var, yirmidört saat ötüyor. mahalleli topluca dilekçe verecekler korkarım muhtara. dün babam şevkle geldi, "tavuğun kaçtığı deliği buldum." diye. hayata böylesi bir bağlılığa ihtiyacımız var anlıyor musun. hani stendhal sendromu'na filan bağlıycam olmayacak. trt kaç'ta bilmiyorum cumartesi günleri ömür dediğin diye bir program, biraz fikir verebilir zannımca bu hususta.
ondan sonracığıma, işte günler eskisine doğru yöneldi hızla. annemin gücüne gitmesin çok dağınık bir ev burası. benim karım böyle dağınık olacak, tek celsede boşarım, bilemedin iki. annem diye demiyorum çok hoş türk kahvesi yapar, şeker hariç her şeyi kıvamında koyar, şekere düşkün biraz. zamanında o da kırkyedi kiloymuş, valla ben gördüm biliyorum, içinden çıktım hatta. genç kızların içinde pusuya yatmış tombul bir kadın mı var, şüpheleniyorum.
askerde yazdıklarımı attım. hımm, şimdi playlist'de idioteque'e rastladım, sevindi beni görünce. bunu dinleyince içimde hâlâ birtakım sumo güreşi görüşmelerinin yapılıyor olması beni içime karşı muktedir kıldı, bazen böylesi de aldanabiliyor insan kendine karşı. güzeeel.
perdelere karşı hassas olduğumu belirtmiştim, birçok açıdan, ve sözkonusu olan anne perdeleri olunca insan balkona çıkmak zorunda kalıyor sigara tüttürmek için. söz, çocuk olunca bırakıcam karıcım. hatta bir keresinde hiç unutmam perde açık diye güzelim sevişmeyi yarıda kesmiştim.
şu an tam da ilkokulda anadolu liselerine hazırlık sınavı için ders çalıştığım masanın başındayım. masa artı kitaplık, ikisi içiçe, bilirsin. evet evet hatırlamaya başladım, bu mevsimdeydik yine, haftasonuydu, arkadaşlarım yan taraftaki tarlada top oynuyorlardı ve ben iştirak edemiyordum onlara. ama noldu, elmam kızardı sonunda, onlar burda kaldılar, ben büyük şehirlere yelken açtım. iyi b.k yedim. korkarım bir ay sonra izmir'e yerleşeceğim, evli barklı bir insan oluyorum giderek.
o değil de eskiden şairdim ben, nolduysa askere gidince oldu. şimdi tütün eserleri'mi yayınlayabileceğim bir blogum var sadece. habire belediyenin anonsu duyuluyor, elime havalı tüfengimi alıp kurşunlamak istiyorum aparloyu. bugün de sanki insanlar ölmek için yarışa girmiş. "bugün aslen dedeburgaz köyünden olup fuatpaşa mahallesinde oturan ali ismail kesmez vefat etmiştir."
Ey inananlar! Cumâ günü nidâ edilince size, hemen koşun ve bırakın dalavereyi, bu, daha da hayırlıdır size bilirseniz.
cuma neredesin?
ben buradayım. hiç de sevmem ama evde bir karton muratti varmış, onu içmem istendi ebedi kumandan tarafından, yanında da zıkkım. evimizin etrafı zakkum dolu. şarkılarım emrime amade. içim ısındı sayılır artık. kışın onca üşümeden sonra. birkaç kitap var koltuğumun altında. içerde annem var, alışkın değilim, kendimi borçlu hissediyorum içerde biri olduğunda. 'kendini xxx hissetmek' cümlesine hep şüpheli yaklaşmışımdır, var bir bozukluk ama sezemedim. bir horozumuz var, yirmidört saat ötüyor. mahalleli topluca dilekçe verecekler korkarım muhtara. dün babam şevkle geldi, "tavuğun kaçtığı deliği buldum." diye. hayata böylesi bir bağlılığa ihtiyacımız var anlıyor musun. hani stendhal sendromu'na filan bağlıycam olmayacak. trt kaç'ta bilmiyorum cumartesi günleri ömür dediğin diye bir program, biraz fikir verebilir zannımca bu hususta.
ondan sonracığıma, işte günler eskisine doğru yöneldi hızla. annemin gücüne gitmesin çok dağınık bir ev burası. benim karım böyle dağınık olacak, tek celsede boşarım, bilemedin iki. annem diye demiyorum çok hoş türk kahvesi yapar, şeker hariç her şeyi kıvamında koyar, şekere düşkün biraz. zamanında o da kırkyedi kiloymuş, valla ben gördüm biliyorum, içinden çıktım hatta. genç kızların içinde pusuya yatmış tombul bir kadın mı var, şüpheleniyorum.
askerde yazdıklarımı attım. hımm, şimdi playlist'de idioteque'e rastladım, sevindi beni görünce. bunu dinleyince içimde hâlâ birtakım sumo güreşi görüşmelerinin yapılıyor olması beni içime karşı muktedir kıldı, bazen böylesi de aldanabiliyor insan kendine karşı. güzeeel.
perdelere karşı hassas olduğumu belirtmiştim, birçok açıdan, ve sözkonusu olan anne perdeleri olunca insan balkona çıkmak zorunda kalıyor sigara tüttürmek için. söz, çocuk olunca bırakıcam karıcım. hatta bir keresinde hiç unutmam perde açık diye güzelim sevişmeyi yarıda kesmiştim.
şu an tam da ilkokulda anadolu liselerine hazırlık sınavı için ders çalıştığım masanın başındayım. masa artı kitaplık, ikisi içiçe, bilirsin. evet evet hatırlamaya başladım, bu mevsimdeydik yine, haftasonuydu, arkadaşlarım yan taraftaki tarlada top oynuyorlardı ve ben iştirak edemiyordum onlara. ama noldu, elmam kızardı sonunda, onlar burda kaldılar, ben büyük şehirlere yelken açtım. iyi b.k yedim. korkarım bir ay sonra izmir'e yerleşeceğim, evli barklı bir insan oluyorum giderek.
o değil de eskiden şairdim ben, nolduysa askere gidince oldu. şimdi tütün eserleri'mi yayınlayabileceğim bir blogum var sadece. habire belediyenin anonsu duyuluyor, elime havalı tüfengimi alıp kurşunlamak istiyorum aparloyu. bugün de sanki insanlar ölmek için yarışa girmiş. "bugün aslen dedeburgaz köyünden olup fuatpaşa mahallesinde oturan ali ismail kesmez vefat etmiştir."
Ey inananlar! Cumâ günü nidâ edilince size, hemen koşun ve bırakın dalavereyi, bu, daha da hayırlıdır size bilirseniz.
cuma neredesin?
29.04.2010
28.04.2010
değerli bayan rotring,
muvazzaf askerlik hizmetimi huzurunuz dışında bütünlemiş bulunmaktayım. sıhhi münasebetsizliğim neticesinde yirmi gün kadar erken terhis oldum ve bavulumu alıp imrenen gözlerin el sallayışları eşliğinde nizamiyeden çıktım. girişim ve çıkışım arasında epey bir fark bulunuyordu takdir ederseniz. bavulumun ağırlığının sıhhi nizamımı bozmasını mukabil bir taksiye ıslık öttürdüm. atladı geldi. ve ankara’yı son kez seyre koyulduk. sonra sonra havaalanına vardım ve ankara’nın kendine münhasır kokulu havasını son birkaç kez içime çekip check-in’imi yaptırdım. gidiyordum. bir bilseniz. gidiyordum işte. el salladım şehre. ve indiğimde bana koşan kimse olmayacağını biliyordum. ve gittim. ve indim. şehrin bütün kokuları burnuma üşüştü, yavaş olun ağalar, dedim.
rakı kokulu şehrin içinden geçerken çocukluğuma dair birçok görüntüyü tazeledim. bahara son bulmadan kavuşmak beni, bir bilseniz, ne çok mutlu etmişti.
o doğup büyüdüğüm eve vardığımda, iğde kokuları uçurtma uçuruyordu. size bir tutam iğde yaprağı, çiçeğiyle birlikte.
muvazzaf askerlik hizmetimi huzurunuz dışında bütünlemiş bulunmaktayım. sıhhi münasebetsizliğim neticesinde yirmi gün kadar erken terhis oldum ve bavulumu alıp imrenen gözlerin el sallayışları eşliğinde nizamiyeden çıktım. girişim ve çıkışım arasında epey bir fark bulunuyordu takdir ederseniz. bavulumun ağırlığının sıhhi nizamımı bozmasını mukabil bir taksiye ıslık öttürdüm. atladı geldi. ve ankara’yı son kez seyre koyulduk. sonra sonra havaalanına vardım ve ankara’nın kendine münhasır kokulu havasını son birkaç kez içime çekip check-in’imi yaptırdım. gidiyordum. bir bilseniz. gidiyordum işte. el salladım şehre. ve indiğimde bana koşan kimse olmayacağını biliyordum. ve gittim. ve indim. şehrin bütün kokuları burnuma üşüştü, yavaş olun ağalar, dedim.
rakı kokulu şehrin içinden geçerken çocukluğuma dair birçok görüntüyü tazeledim. bahara son bulmadan kavuşmak beni, bir bilseniz, ne çok mutlu etmişti.
o doğup büyüdüğüm eve vardığımda, iğde kokuları uçurtma uçuruyordu. size bir tutam iğde yaprağı, çiçeğiyle birlikte.
hariciye koğuşunda dahili boğuşma /19 mu 20 mi 21 mi / 04 / 2010
otuzyedi ekran başına buyruk bir kalabalık. askeri bir hastanenin altı kişilik koğuşundayız. ilk gelen hasta olduğum için pencere kenarındaki yataktayım, kafamı sola çevirdiğimde hastanenin iç bahçesine bakabiliyorum. gözlerimin görmek için değil de, bakmak için olduğunu keşfedişimin üzerinden çok zaman geçmedi henüz. sanırım bu yüzden yakın görme bozukluğum başladı. yakındaki şeyler dikkatimi çekmediğinden, gözlerimin aldığı uzak alışkanlığı doğrultusunda beynim gözlerime uzakları görme emri verdi ve kullanılmayan uzuv zayıflar şiarıyla yakınımı, yakınımdakileri göremiyorum.
askeri hastanelerin hastalar er/erbaş olduğu durumlarda sabah yedide uyandırmak gibi bir dayatması var. burada mıntıka temizliği yapmıyorsun ama yatağını toplamak, tıraş olmak gibi yükümlülüklerin devam ediyor. sigara içmemem için öyle bir korkuttu ki beni anestezi uzmanı, az kalsın gerçekten içmeyecektim.
kitaplara uğrağı sık olan biri olduğum için aklıma ortaokulda okuduğum ve beni gerçekten de, kelimenin kendine seçtiği spontane anlamıyla, ‘darboğaz’ eden Dokuzuncu Hariciye Koğuşu geldi, tam da hariciye koğuşunda yatarken. hastanenin mavi pijama üstüne zimmetlediği robdöşambrımı giyip ilgili romanın adı belli olmayan karakterini ve onun Nüzhet’ini düşünerek: -tabii ya! “dünyanın hiçbir nüzhet’i yalan söylememelidir.” bir sigara yakmak istedim. nüzhet’le baş karakterin hastanenin havuzu başında yaptıkları sohbetler geldi aklıma. bu hastane binası eski bir yapı, 1913, sevdiğim gibi, sevdiğiniz gibi, sevmenizi sevdiğim gibi yüksek tavanlı bir mimari ve bu yüksek tavanlar, ameliyat sonrası sırt üstü yatmaktan bana dünyanın tüm tavanlarına lanet okutacaktı. içe açılan hastanenin yardımcı kapıları, ortasında havuz bulunan bir avluya bakıyordu. sahi bu tarz yapılara ne deniyordu..? bu küçük havuz başına çıktığımda etrafta nüzhet olmayacaktı elbette.
dünyanın hiçbir nüzhet’i yok burada. kendi kişimin dünyanın en mutlu kişisi olduğunu dünyamı bu haldeyken bile bu derece yakın takibatımdan ve olmasa da bitmese de olan bitene bu denli uzakken bile düşüncemde bu derece yakın şahadetimden anlayabiliyorum. tabii ki doktor beni sigara içmemem konusunda –her sigara içen muhakkak doktor tarafından uyarılmış mıdır elbette- uyardığında ve içtiğim takdirde ameliyat sonrası yoğun bakımda boğuşacağımı söylediğinde; beynimin hareketli nimbuslarından geçen ve yüzde ellinin üzerinde samimiyete sahip, ‘öleyim .mına koyim’ düşüncesi de mutluluğum derecesinin bence olumlu yönde göstergesel bir varlığıdır –bilerek yapıyorum-. bu kişisel ve kendisel davamın biricik müdafii olan, şu günlerde her gün tıraş olmaktan bunalmış yüzüm, ergenlik heyecanlarımı sivilcelerin açtığı ve öylece bıraktığı deliklerle muhafaza etmekte ve çirkinliğimi şöylesi bir bahaneye maruz etmektedir: müteveffa sadri alışık’la doktoru arasında akıllara hızma bir diyalog geçer. doktoru rahmetliye, “sadri bey, isterseniz yüzünüzdeki kırışıklıkları alalım” manasında bir öneri getirir. “olur mu hiç doktor, ben onlara yıllarımı verdim” meyanında bir cevap ile safdışı eyler üstad. kendi kendime gelin güveyliğim ve kimsenin bana, “hakan bey, yüzünüzdeki kraterleri dolduralım” önerisi getirmemesine rağmen ve ben zaten hep olası sorularla konuşarak yaşadığımdan ve hazırcevaplığım meşhur bulunduğundan, “hiç olur mu dünya bey, sizin şahidiniz olmaktan* gurur duymakla birlikte ben o kraterlere ne göktaşları gömdüm”sü şiiriyetten bir cevap arz eylerdim.
burada dünyanın hiçbir nüzhet’i cereyan etmemektedir.
değerli guglielmo marconi,
dünyanın bir tanecik nükhet’i dün buraya geldi, nüzhet’i çok uzaktan da olsa andırıyordu. burası Guguk Kuşu adıyla türkçeleştirilen o filmdeki hasta koğuşundan hiçbir fark taşımıyor. benim tipim dahil buradaki herkes oradaki herkese benziyor, akıl kıtlıkları dahil. nükhet’e mektubuna neden cevap yazamadığımı anlatmaya çalışırken epey zorlandım. öncelikle, ameliyat sonrası narkoz etkisinden çıkmamı zorlaştıracağı için kullanmamı yasakladıkları kronik ilacı üç gündür alamamamın etkisiyle kafam, üzerine saksı düşmüş gibiydi. sanki nüzhet kafama saksı atmış ben aşağıda serenad yaparken. şu durumda, o saksıda hangi çiçeğin yetiştiğini tercih etmek en birinci sorunu oluyor yazarlık hastalığımın. nüzhet’in taşıdığı önem kadar saksıdaki çiçeğin türü de mühim, anlam yüklemek gibi olmasın ama nüzhet bunu düşünmeli. dün, nükhet’le neden olmayacağına dair hislerimi, kendi geçmişim üzerinden yola çıkarak anlatmaya çalışırken, içinde bulunduğum tel örgülerin ‘sivil’ hayatımda da beni çevrelediğini, beni kâh hasatı bol bir bahçe içine korkuluk niyetine putladıklarını, kah bir lunaparkta jeton satmakla yükümlü ama oyuncakları kullanması yasak yeniyetme karayüzlü bir delikanlı olarak o küçücük kulübeye mıhladıklarını… bunları söylerken üzerimdeki bol, açıkmavi pijamadan, gözlerim k.k.k terliklerime ve terliklerin önünden baharı süzen parmaklarıma takıldı. pek çok erkeğin sahip olduğu gibi benim de belki dışarıya biçimsiz parmaklarım vardı ama bana, günlerdir o botların içinde pişmişlikten kurtulmuşluğun özgürlüğüyle gülümseyen o nasır tutmuş ayaklarım, hiç de öyle gelmiyordu.
dün nükhet’le, hastanenin bahçesinde, nisan yağmuruna hazır vaziyette, konuşurken, ben, benim neden olmaz bir insan olduğumu, ona nüzhet’miş gibi yaklaşamadığımı, narkozlu kafamın elverdiği ölçüde anlatmaya çalışırken, peki ona ne dedim? elbette ölene dek yalnız kalmak istemediğimi, yaptığım her faaliyetin en önemli ve boşver biricik maksadının o kişiye ulaşmak için bir arayış olduğunu, işyerinde aldığım aylığı, oraya buraya yazdığım yazıları, okuduğum kitapları, içtiğim biraları buna sadece vasıta kıldığımı, dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. ama burada zaman, kola bağlı bir serum şişesinden damara akar gibi akıyordu ve kimse havuz başına inmiyordu. tansiyonum bu sırada kolbastı oynuyordu. bu sıranın ardından devreye giren ceyhunsa, benim bu pijamalı ve robdöşambrlı halimi ‘the notebook’taki herife benzetiyordu. izlemedim bilmiyorum.
otuzyedi ekran başına buyruk bir kalabalık. askeri bir hastanenin altı kişilik koğuşundayız. ilk gelen hasta olduğum için pencere kenarındaki yataktayım, kafamı sola çevirdiğimde hastanenin iç bahçesine bakabiliyorum. gözlerimin görmek için değil de, bakmak için olduğunu keşfedişimin üzerinden çok zaman geçmedi henüz. sanırım bu yüzden yakın görme bozukluğum başladı. yakındaki şeyler dikkatimi çekmediğinden, gözlerimin aldığı uzak alışkanlığı doğrultusunda beynim gözlerime uzakları görme emri verdi ve kullanılmayan uzuv zayıflar şiarıyla yakınımı, yakınımdakileri göremiyorum.
askeri hastanelerin hastalar er/erbaş olduğu durumlarda sabah yedide uyandırmak gibi bir dayatması var. burada mıntıka temizliği yapmıyorsun ama yatağını toplamak, tıraş olmak gibi yükümlülüklerin devam ediyor. sigara içmemem için öyle bir korkuttu ki beni anestezi uzmanı, az kalsın gerçekten içmeyecektim.
kitaplara uğrağı sık olan biri olduğum için aklıma ortaokulda okuduğum ve beni gerçekten de, kelimenin kendine seçtiği spontane anlamıyla, ‘darboğaz’ eden Dokuzuncu Hariciye Koğuşu geldi, tam da hariciye koğuşunda yatarken. hastanenin mavi pijama üstüne zimmetlediği robdöşambrımı giyip ilgili romanın adı belli olmayan karakterini ve onun Nüzhet’ini düşünerek: -tabii ya! “dünyanın hiçbir nüzhet’i yalan söylememelidir.” bir sigara yakmak istedim. nüzhet’le baş karakterin hastanenin havuzu başında yaptıkları sohbetler geldi aklıma. bu hastane binası eski bir yapı, 1913, sevdiğim gibi, sevdiğiniz gibi, sevmenizi sevdiğim gibi yüksek tavanlı bir mimari ve bu yüksek tavanlar, ameliyat sonrası sırt üstü yatmaktan bana dünyanın tüm tavanlarına lanet okutacaktı. içe açılan hastanenin yardımcı kapıları, ortasında havuz bulunan bir avluya bakıyordu. sahi bu tarz yapılara ne deniyordu..? bu küçük havuz başına çıktığımda etrafta nüzhet olmayacaktı elbette.
dünyanın hiçbir nüzhet’i yok burada. kendi kişimin dünyanın en mutlu kişisi olduğunu dünyamı bu haldeyken bile bu derece yakın takibatımdan ve olmasa da bitmese de olan bitene bu denli uzakken bile düşüncemde bu derece yakın şahadetimden anlayabiliyorum. tabii ki doktor beni sigara içmemem konusunda –her sigara içen muhakkak doktor tarafından uyarılmış mıdır elbette- uyardığında ve içtiğim takdirde ameliyat sonrası yoğun bakımda boğuşacağımı söylediğinde; beynimin hareketli nimbuslarından geçen ve yüzde ellinin üzerinde samimiyete sahip, ‘öleyim .mına koyim’ düşüncesi de mutluluğum derecesinin bence olumlu yönde göstergesel bir varlığıdır –bilerek yapıyorum-. bu kişisel ve kendisel davamın biricik müdafii olan, şu günlerde her gün tıraş olmaktan bunalmış yüzüm, ergenlik heyecanlarımı sivilcelerin açtığı ve öylece bıraktığı deliklerle muhafaza etmekte ve çirkinliğimi şöylesi bir bahaneye maruz etmektedir: müteveffa sadri alışık’la doktoru arasında akıllara hızma bir diyalog geçer. doktoru rahmetliye, “sadri bey, isterseniz yüzünüzdeki kırışıklıkları alalım” manasında bir öneri getirir. “olur mu hiç doktor, ben onlara yıllarımı verdim” meyanında bir cevap ile safdışı eyler üstad. kendi kendime gelin güveyliğim ve kimsenin bana, “hakan bey, yüzünüzdeki kraterleri dolduralım” önerisi getirmemesine rağmen ve ben zaten hep olası sorularla konuşarak yaşadığımdan ve hazırcevaplığım meşhur bulunduğundan, “hiç olur mu dünya bey, sizin şahidiniz olmaktan* gurur duymakla birlikte ben o kraterlere ne göktaşları gömdüm”sü şiiriyetten bir cevap arz eylerdim.
burada dünyanın hiçbir nüzhet’i cereyan etmemektedir.
değerli guglielmo marconi,
dünyanın bir tanecik nükhet’i dün buraya geldi, nüzhet’i çok uzaktan da olsa andırıyordu. burası Guguk Kuşu adıyla türkçeleştirilen o filmdeki hasta koğuşundan hiçbir fark taşımıyor. benim tipim dahil buradaki herkes oradaki herkese benziyor, akıl kıtlıkları dahil. nükhet’e mektubuna neden cevap yazamadığımı anlatmaya çalışırken epey zorlandım. öncelikle, ameliyat sonrası narkoz etkisinden çıkmamı zorlaştıracağı için kullanmamı yasakladıkları kronik ilacı üç gündür alamamamın etkisiyle kafam, üzerine saksı düşmüş gibiydi. sanki nüzhet kafama saksı atmış ben aşağıda serenad yaparken. şu durumda, o saksıda hangi çiçeğin yetiştiğini tercih etmek en birinci sorunu oluyor yazarlık hastalığımın. nüzhet’in taşıdığı önem kadar saksıdaki çiçeğin türü de mühim, anlam yüklemek gibi olmasın ama nüzhet bunu düşünmeli. dün, nükhet’le neden olmayacağına dair hislerimi, kendi geçmişim üzerinden yola çıkarak anlatmaya çalışırken, içinde bulunduğum tel örgülerin ‘sivil’ hayatımda da beni çevrelediğini, beni kâh hasatı bol bir bahçe içine korkuluk niyetine putladıklarını, kah bir lunaparkta jeton satmakla yükümlü ama oyuncakları kullanması yasak yeniyetme karayüzlü bir delikanlı olarak o küçücük kulübeye mıhladıklarını… bunları söylerken üzerimdeki bol, açıkmavi pijamadan, gözlerim k.k.k terliklerime ve terliklerin önünden baharı süzen parmaklarıma takıldı. pek çok erkeğin sahip olduğu gibi benim de belki dışarıya biçimsiz parmaklarım vardı ama bana, günlerdir o botların içinde pişmişlikten kurtulmuşluğun özgürlüğüyle gülümseyen o nasır tutmuş ayaklarım, hiç de öyle gelmiyordu.
dün nükhet’le, hastanenin bahçesinde, nisan yağmuruna hazır vaziyette, konuşurken, ben, benim neden olmaz bir insan olduğumu, ona nüzhet’miş gibi yaklaşamadığımı, narkozlu kafamın elverdiği ölçüde anlatmaya çalışırken, peki ona ne dedim? elbette ölene dek yalnız kalmak istemediğimi, yaptığım her faaliyetin en önemli ve boşver biricik maksadının o kişiye ulaşmak için bir arayış olduğunu, işyerinde aldığım aylığı, oraya buraya yazdığım yazıları, okuduğum kitapları, içtiğim biraları buna sadece vasıta kıldığımı, dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. ama burada zaman, kola bağlı bir serum şişesinden damara akar gibi akıyordu ve kimse havuz başına inmiyordu. tansiyonum bu sırada kolbastı oynuyordu. bu sıranın ardından devreye giren ceyhunsa, benim bu pijamalı ve robdöşambrlı halimi ‘the notebook’taki herife benzetiyordu. izlemedim bilmiyorum.
10.04.2010
that's amore
burası benim eski ve aynı zamanda müstakbel evimmiş, arasıra uğramayı ihmal etmediğim, arasıra süt ve ekmek taşıdığım ama kapının kimse tarafından açılmadığı, arasıra bahçesini sulayıp rutubetlenmesin diye pencereleri açıp havalandırdığım, arasıra evde biri var sansınlar diye ışıklarını açık bırakıp gittiğim, arasıra bir şarkıyı loopta tekrara alıp öylece elektriklerin insafına bırakıp gittiğim ve ben tekrar gelene kadar kimi zaman çalan. arasıra çocukların bahçesine erik diye dadandıkları, halbuki erik mevsimi düşmedi sayın seyirciler henüz sinemalarımıza. erik mevsimi tekrar geldiğinde bilin ki bu bahçe tekrar canlanacak. havuç ise her daim bizim meyvamız. hakan havuç hikayesini biliyorsunuz, şu çocukken sarı çocuk. hişşt çocuk, beni de cebinde götür. ya da, eylül'de cehennemin dibine gidelim mi? ne dersiniz? mavcı verdik değil mi ortalığa. ah nasıl üzüyor beni bir bilseniz bu ayrıntılar. kapı zillerini düşündükçe ağlayacağım tutuyor, kapağı açık posta kutularına kafam çarpıyor, hele bir yol sokaktan bir satıcı geçmesin, veya, kediler bir balkondan komşu balkona zıplamasın, hıçkırıktan helak oluyorum böyle kıçıkırık düşünümler için. elbet bu düşünce komasına ne zaman girdim, ne zaman yoğun bakıma çıkı çıkı çıkıp geri döndüm bilmiyorum, bilmiyorum dedimse de bana kalırsa inanmayın, sıklıkla yalan söylerim ve bunun yalan mı doğru olduğunu üstünden yıllar geçse dahi kestiremem. ya da ne bileyim işte, bir ağacın üzerinde tomuğcuk göğdüm mü içim biğ hoş oluyoğ. cümle kurmanın acaip bir çekiciliği var benim gözümde, hani bazen insan, özellikle erkekler için geçerli bu, açık bir sahne gördüğünüzde engel olamazsınız ya cinsel uzvunuza, alır başını gider. ben de harfleri gördüm mü öyle oluyorum işte, alıyor bir heves heves. ah ne diyordum, demin mesela cesaretimi topladım, sizin de böyle olur biliyorum ama üstüne üstüne gidersiniz zaman zaman, ben de böyle yaptım, o şarkının üstüne üstüne yürüdüm, o da allah ne verdiyse girişti bana, hababam güm güm güm.
pim çek bomba at, pim çek bomba at.
sabah beşte arama / ben dağlara çıkarım / elini verme bana / g3 gibi sıkarım.
azcık geziyim kız.
burası benim eski ve aynı zamanda müstakbel evimmiş, arasıra uğramayı ihmal etmediğim, arasıra süt ve ekmek taşıdığım ama kapının kimse tarafından açılmadığı, arasıra bahçesini sulayıp rutubetlenmesin diye pencereleri açıp havalandırdığım, arasıra evde biri var sansınlar diye ışıklarını açık bırakıp gittiğim, arasıra bir şarkıyı loopta tekrara alıp öylece elektriklerin insafına bırakıp gittiğim ve ben tekrar gelene kadar kimi zaman çalan. arasıra çocukların bahçesine erik diye dadandıkları, halbuki erik mevsimi düşmedi sayın seyirciler henüz sinemalarımıza. erik mevsimi tekrar geldiğinde bilin ki bu bahçe tekrar canlanacak. havuç ise her daim bizim meyvamız. hakan havuç hikayesini biliyorsunuz, şu çocukken sarı çocuk. hişşt çocuk, beni de cebinde götür. ya da, eylül'de cehennemin dibine gidelim mi? ne dersiniz? mavcı verdik değil mi ortalığa. ah nasıl üzüyor beni bir bilseniz bu ayrıntılar. kapı zillerini düşündükçe ağlayacağım tutuyor, kapağı açık posta kutularına kafam çarpıyor, hele bir yol sokaktan bir satıcı geçmesin, veya, kediler bir balkondan komşu balkona zıplamasın, hıçkırıktan helak oluyorum böyle kıçıkırık düşünümler için. elbet bu düşünce komasına ne zaman girdim, ne zaman yoğun bakıma çıkı çıkı çıkıp geri döndüm bilmiyorum, bilmiyorum dedimse de bana kalırsa inanmayın, sıklıkla yalan söylerim ve bunun yalan mı doğru olduğunu üstünden yıllar geçse dahi kestiremem. ya da ne bileyim işte, bir ağacın üzerinde tomuğcuk göğdüm mü içim biğ hoş oluyoğ. cümle kurmanın acaip bir çekiciliği var benim gözümde, hani bazen insan, özellikle erkekler için geçerli bu, açık bir sahne gördüğünüzde engel olamazsınız ya cinsel uzvunuza, alır başını gider. ben de harfleri gördüm mü öyle oluyorum işte, alıyor bir heves heves. ah ne diyordum, demin mesela cesaretimi topladım, sizin de böyle olur biliyorum ama üstüne üstüne gidersiniz zaman zaman, ben de böyle yaptım, o şarkının üstüne üstüne yürüdüm, o da allah ne verdiyse girişti bana, hababam güm güm güm.
pim çek bomba at, pim çek bomba at.
sabah beşte arama / ben dağlara çıkarım / elini verme bana / g3 gibi sıkarım.
azcık geziyim kız.
ne olduysa o dal berberin yüzünden oldu.
o puslu bahar sabahında her zamanki gibi bet sesli koğuşçunun "koğuuuş, kalk" diye bağırmasıyla irkildim. önce küfrettim, hatta koğuşun köşe tarafından yükselen "ses tellerine soktuğum" şeklindeki küfür uyanmamda pay oynamadı değil. saatime baktım, 05:57'yi göstermekle meşguldü. üzerime başucumda duran içliğimi giydim ve yavaşça ranzamdan aşağı indim, ne de olsa uyurken ranzadan aşağı kapaklanalı çok olmamıştı ve hatırası dizlerimde taptaze sızlıyordu. yanımda yatan malatyalı'yı, -malatyalı demek yanlış olur onun için, çünkü o malatya'nın ta kendisi, kayısısıyla battal gazi'siyle- malatya'yı uyardım kalkması için. yatağımı yaptım bir çırpıda, o aptalca bulduğum katlama biçimine iki dk. kadar zaman harcadım sanırım. bir adet esnedim.
özellikle yıkamadığım, rengi artık elaya çalan, imalat rengi beyaz olan havlumu ve traş takımımı alıp yüzler tuvaletine yürüdüm. oraya yüzler tuvaleti adını takmamın sebebi, her girdiğimde içerde ortalama yüz kişinin bulunması, ve sigara içildiği anda bin kişilik beyaz yakalı mevcudu olan bir ağır sanayi fabrikasını andırması idi. üzerine kkk yazan terliklerimi sürüyüp tuvalete girdiğimde bir baktım ki bir lavaboya üç kişi düşüyor, buna da şükür deyip ağzımdan çıkan sözlere engel olamadım: "anoouv, boranın bazarı mı le bögün?" artık ben de onlardan biri olmuştum, buna emindim, onlar da benlerden biri olmuştu. herkes işte senlerden benlerden onlardan biri, karışmış durumdaydık iyice. girift bir mozaik, mozaik diyordun al sana mozaik. kimi pisuardan damlamasına aldırmadan terliklerine işediğini bile bile devam eder, kimi tuvaletten garip garip sesler yükseltir, kimi yüzünü keser, kimi bir traş bıçağını vücudunun her yerine kullanır, kimi bir havlunun kirlenme stratejisini bir türlü anlayamayıp hayata hep şu soruyla bakar: ben bu havluyu sadece ellerimi yüzümü sabunlayıp yıkadıktan sonra kullanıyorsam bunun kirlenmesindeki mantık nedir? evet bu soruyla içtimaya çıkar, bu soruyla mıntıka yapar, bu soruyla nöbete gider.
bunların ardından günlük mıntıka alanım olan komutan odasını, yazıhaneyi süpürüp paspasladım, komutanımın botlarını boyadım, bir de astsubay/subay tuvaletini temizledim, her yer pırıl pırıl oldu. biraz aceleci, telaşlı, biraz ivedik bir insan olduğumdan işlerimi hemen bitirmiştim. kimsenin mıntıka alanında olmadığından el atılmayan ve giderek çamur deryası halini alan merdivenlere de el atayım dedim vakit varken, bizim de askeriyeye faydamız olsun mantığıyla. tam ben elimde paspasla, kakılmış misali, balerina cif'ten hallice, kapıcı cafer'in ıslıkla mırıldandığı türkü eşliğinde temizliğimi yaparken tabur komutanı gelmesin mi, hemen selam verdim tabii, ardından yüksek sesli bir tekmil. "sen burayı temizledin mi yani şimdi?" dedi. "evet komutanım!" diye, kenan ışık'a göz kırparcasına (ıyy) emin bir şekilde cevap verdim. sonra benden paspası istedi, ve benim temizledim diye geçtiğim bölgedeki hangi pezevengin döktüğünü bilmediğim bir çay lekesine takıldı, "sen burdan geçtin öyle mi?" dedi yeni bir soru ve s.kicem imasıyla. sesimi çıkaramadım. hata verdim. boşluk verdim. about blank filan gibi bir şey oldu. bir süre sesime ulaşılamadı. çünkü elinde paspasla lekeyi gerçekten de çıkarmıştı ben içimden diskonun tel örgülerini dolaşırken. "saçın sakalın birbirine girmiş" diye bağırdı, "git saç traşı ol" şeklinde kibarca ekledi.
işte bu andan sonrasına rastlar fransız berberle tanışmam. fransız berber dememin sebebi türkçeyi bildiğin fransızca aksanıyla konuşması, hatta öyle ki paris'in değme monsieur'ü mademoiselle'i halt etmiş yanında. alt dudak yirmidört saat sarkık, kaşlar üçyüzaltmışbeş gün çatık. ne advanced türkçem ne de çat pat fransızcam ikimizin anlaşmasına yetmedi, elimle öyle bir makas işareti yaptım ki değme hokkabaza değme pantomimiciye değme tuluat ustasına taş çıkartırım. önüne oturdum beni traş etsin diye. daha önceden kasap berber olarak anıldığını da duymuştum ama içimdeki umut ateşi yok mu umut ateşi, hay ben o ateşin üstüne işeyeyim, düşündüm ki adamla anlaşmak gerekir, diğerleri dertlerini anlatamadıklarından saçlarını düzgün kesmemiştir, tatlı dil yılanı bile deliğinden çıkarır, önemli olan iletişim kurmayı bilmektir, filan geveledim içimden kendi kendime. bir de tabur komutanı beni de seni de sker dedim mi yiyorsa kesmesin şeklinde zoraki bir alternatif vardı ve saçımın son teline kadar bunu kullanmak istemiyordum ama beni mecbur bıraktı pezevenk.
anladım ki onu o köhne rutubetli berberhaneye iten, elinde makasıyla usturasıyla başbaşa bırakan toplumun suçu yok, tüm kabahat o sarkık dudaklarda ve çatık kaşlarda ve tabii aşağı fransa ve yukarı mezopotamya karışımı aksanda. aldı makinayi eline, acımadı imanıma dinime, bir ayda mikron mikron uzattığım saçlarıma dah etti geçti.
bir de böyle durumlarda berberlerin rakip sahaya hep ortadan saldırmasını garipsemişimdir, hani nasılsa gol olacak düşüncesiyle mi hareket ediyorlar bilmiyorum ama insan bir oyun kurar, ne bileyim illa dripling yapmaya depar atmaya ne gerek var, biraz sistemli oynamayı tercih ederim berber olsam. ne de olsa önümde tarla gibi kafa. ondan sonra biraz ordan biraz burdan derken, yüzlerce yıl önceden kalma roma'nın korkulu rüyası büyük hun imparatoru attila'nın askerlerinden tutun da kavimler göçünde götüm götüm bozlak söyleye söyleye sefer eden ostragot askerlerine kadar, çeçenyalı direnişçilerden maya askerlerine kadar, almanya'nın bavyera'sının suyunu içmiş dazlak kafalı askerlerinden tutun rus ordusunun heykel yapılı sivri ve sarı kafalı erbaşlarına kadar hiçbir askerin kafasına benzemedi kafam. arada bir yerde kaldı. biri ona benzemişsin biri buna benzemişsin dedi ama aynı benzetmeyi yapan maalesef olmadı, halbuki ikiyi bulsa lafı bu kadar uzatmayıp ona benzedim deyip geçecektim ne güzel. ama fransız berber yaptı işte yapacağını. saçlarımın üstünü hallaç pamuğuna, yan taraflarını fırından yeni çıkmış fayansa, arkasını da yeni filizlenmiş bir çam ağacına benzetip, elindeki makinayı lavaboya attı. bu, tıraşın bittiği anlamına geliyordu. ayna yoktu tabii, malum askeriyedeyiz ve imkanlar kısıtlı, eline sağlık deyip hemen yukarı koştum -su da yoktu, seninki de soru mu- ve tanrım, aynaya bakmamla ne göreyim, bu ne ızdırap, berberler elinden çektiğim bu kaçıncı kahır. kafam hiçbir şeye benzemiyordu. bu saçla tabur komutanının karşısına çıkarsam ortada ne berberhane kalırdı ne de kel kafam. topluca uçardık.
hemen gidip başka bölüğün berberini yakaladım, allem ettim kallem ettim, rüşveti yarım paket winston baks'a kadar çıkardım, kabul ettiremedim, en sonunda on tane kısa winston'a hallettim? o da yukarı türkiye'nin yaylalarından kopup gelmişti, yapicün edicün şeklinde ettiği hitaplar bu hipotezimi zorlasa da anne tarafının rotasını orta türkiye'ye çevirdiğini müjdeledi bana. kasap'ın kafama ettiğini düzeltmesi için iki numara makineyle her tarafı düzlemesi gerektiğini söyledi, bu da yasaktı aslında askeri saç nizamına göre. ama sonra yine kendimden geçip ekledim, "yapacağ bir şay yoğh gardaş" ve aldı eline makinayı. dışarda olsa ben onu beş winston'a hallederdim ama işte napalım, askeriye her zaman düşünüldüğü gibi ucuz değil.
ne demişler, benzin alırsan shell'den, akıl alırsan kelden.
uff, kafam üşüyor.
o puslu bahar sabahında her zamanki gibi bet sesli koğuşçunun "koğuuuş, kalk" diye bağırmasıyla irkildim. önce küfrettim, hatta koğuşun köşe tarafından yükselen "ses tellerine soktuğum" şeklindeki küfür uyanmamda pay oynamadı değil. saatime baktım, 05:57'yi göstermekle meşguldü. üzerime başucumda duran içliğimi giydim ve yavaşça ranzamdan aşağı indim, ne de olsa uyurken ranzadan aşağı kapaklanalı çok olmamıştı ve hatırası dizlerimde taptaze sızlıyordu. yanımda yatan malatyalı'yı, -malatyalı demek yanlış olur onun için, çünkü o malatya'nın ta kendisi, kayısısıyla battal gazi'siyle- malatya'yı uyardım kalkması için. yatağımı yaptım bir çırpıda, o aptalca bulduğum katlama biçimine iki dk. kadar zaman harcadım sanırım. bir adet esnedim.
özellikle yıkamadığım, rengi artık elaya çalan, imalat rengi beyaz olan havlumu ve traş takımımı alıp yüzler tuvaletine yürüdüm. oraya yüzler tuvaleti adını takmamın sebebi, her girdiğimde içerde ortalama yüz kişinin bulunması, ve sigara içildiği anda bin kişilik beyaz yakalı mevcudu olan bir ağır sanayi fabrikasını andırması idi. üzerine kkk yazan terliklerimi sürüyüp tuvalete girdiğimde bir baktım ki bir lavaboya üç kişi düşüyor, buna da şükür deyip ağzımdan çıkan sözlere engel olamadım: "anoouv, boranın bazarı mı le bögün?" artık ben de onlardan biri olmuştum, buna emindim, onlar da benlerden biri olmuştu. herkes işte senlerden benlerden onlardan biri, karışmış durumdaydık iyice. girift bir mozaik, mozaik diyordun al sana mozaik. kimi pisuardan damlamasına aldırmadan terliklerine işediğini bile bile devam eder, kimi tuvaletten garip garip sesler yükseltir, kimi yüzünü keser, kimi bir traş bıçağını vücudunun her yerine kullanır, kimi bir havlunun kirlenme stratejisini bir türlü anlayamayıp hayata hep şu soruyla bakar: ben bu havluyu sadece ellerimi yüzümü sabunlayıp yıkadıktan sonra kullanıyorsam bunun kirlenmesindeki mantık nedir? evet bu soruyla içtimaya çıkar, bu soruyla mıntıka yapar, bu soruyla nöbete gider.
bunların ardından günlük mıntıka alanım olan komutan odasını, yazıhaneyi süpürüp paspasladım, komutanımın botlarını boyadım, bir de astsubay/subay tuvaletini temizledim, her yer pırıl pırıl oldu. biraz aceleci, telaşlı, biraz ivedik bir insan olduğumdan işlerimi hemen bitirmiştim. kimsenin mıntıka alanında olmadığından el atılmayan ve giderek çamur deryası halini alan merdivenlere de el atayım dedim vakit varken, bizim de askeriyeye faydamız olsun mantığıyla. tam ben elimde paspasla, kakılmış misali, balerina cif'ten hallice, kapıcı cafer'in ıslıkla mırıldandığı türkü eşliğinde temizliğimi yaparken tabur komutanı gelmesin mi, hemen selam verdim tabii, ardından yüksek sesli bir tekmil. "sen burayı temizledin mi yani şimdi?" dedi. "evet komutanım!" diye, kenan ışık'a göz kırparcasına (ıyy) emin bir şekilde cevap verdim. sonra benden paspası istedi, ve benim temizledim diye geçtiğim bölgedeki hangi pezevengin döktüğünü bilmediğim bir çay lekesine takıldı, "sen burdan geçtin öyle mi?" dedi yeni bir soru ve s.kicem imasıyla. sesimi çıkaramadım. hata verdim. boşluk verdim. about blank filan gibi bir şey oldu. bir süre sesime ulaşılamadı. çünkü elinde paspasla lekeyi gerçekten de çıkarmıştı ben içimden diskonun tel örgülerini dolaşırken. "saçın sakalın birbirine girmiş" diye bağırdı, "git saç traşı ol" şeklinde kibarca ekledi.
işte bu andan sonrasına rastlar fransız berberle tanışmam. fransız berber dememin sebebi türkçeyi bildiğin fransızca aksanıyla konuşması, hatta öyle ki paris'in değme monsieur'ü mademoiselle'i halt etmiş yanında. alt dudak yirmidört saat sarkık, kaşlar üçyüzaltmışbeş gün çatık. ne advanced türkçem ne de çat pat fransızcam ikimizin anlaşmasına yetmedi, elimle öyle bir makas işareti yaptım ki değme hokkabaza değme pantomimiciye değme tuluat ustasına taş çıkartırım. önüne oturdum beni traş etsin diye. daha önceden kasap berber olarak anıldığını da duymuştum ama içimdeki umut ateşi yok mu umut ateşi, hay ben o ateşin üstüne işeyeyim, düşündüm ki adamla anlaşmak gerekir, diğerleri dertlerini anlatamadıklarından saçlarını düzgün kesmemiştir, tatlı dil yılanı bile deliğinden çıkarır, önemli olan iletişim kurmayı bilmektir, filan geveledim içimden kendi kendime. bir de tabur komutanı beni de seni de sker dedim mi yiyorsa kesmesin şeklinde zoraki bir alternatif vardı ve saçımın son teline kadar bunu kullanmak istemiyordum ama beni mecbur bıraktı pezevenk.
anladım ki onu o köhne rutubetli berberhaneye iten, elinde makasıyla usturasıyla başbaşa bırakan toplumun suçu yok, tüm kabahat o sarkık dudaklarda ve çatık kaşlarda ve tabii aşağı fransa ve yukarı mezopotamya karışımı aksanda. aldı makinayi eline, acımadı imanıma dinime, bir ayda mikron mikron uzattığım saçlarıma dah etti geçti.
bir de böyle durumlarda berberlerin rakip sahaya hep ortadan saldırmasını garipsemişimdir, hani nasılsa gol olacak düşüncesiyle mi hareket ediyorlar bilmiyorum ama insan bir oyun kurar, ne bileyim illa dripling yapmaya depar atmaya ne gerek var, biraz sistemli oynamayı tercih ederim berber olsam. ne de olsa önümde tarla gibi kafa. ondan sonra biraz ordan biraz burdan derken, yüzlerce yıl önceden kalma roma'nın korkulu rüyası büyük hun imparatoru attila'nın askerlerinden tutun da kavimler göçünde götüm götüm bozlak söyleye söyleye sefer eden ostragot askerlerine kadar, çeçenyalı direnişçilerden maya askerlerine kadar, almanya'nın bavyera'sının suyunu içmiş dazlak kafalı askerlerinden tutun rus ordusunun heykel yapılı sivri ve sarı kafalı erbaşlarına kadar hiçbir askerin kafasına benzemedi kafam. arada bir yerde kaldı. biri ona benzemişsin biri buna benzemişsin dedi ama aynı benzetmeyi yapan maalesef olmadı, halbuki ikiyi bulsa lafı bu kadar uzatmayıp ona benzedim deyip geçecektim ne güzel. ama fransız berber yaptı işte yapacağını. saçlarımın üstünü hallaç pamuğuna, yan taraflarını fırından yeni çıkmış fayansa, arkasını da yeni filizlenmiş bir çam ağacına benzetip, elindeki makinayı lavaboya attı. bu, tıraşın bittiği anlamına geliyordu. ayna yoktu tabii, malum askeriyedeyiz ve imkanlar kısıtlı, eline sağlık deyip hemen yukarı koştum -su da yoktu, seninki de soru mu- ve tanrım, aynaya bakmamla ne göreyim, bu ne ızdırap, berberler elinden çektiğim bu kaçıncı kahır. kafam hiçbir şeye benzemiyordu. bu saçla tabur komutanının karşısına çıkarsam ortada ne berberhane kalırdı ne de kel kafam. topluca uçardık.
hemen gidip başka bölüğün berberini yakaladım, allem ettim kallem ettim, rüşveti yarım paket winston baks'a kadar çıkardım, kabul ettiremedim, en sonunda on tane kısa winston'a hallettim? o da yukarı türkiye'nin yaylalarından kopup gelmişti, yapicün edicün şeklinde ettiği hitaplar bu hipotezimi zorlasa da anne tarafının rotasını orta türkiye'ye çevirdiğini müjdeledi bana. kasap'ın kafama ettiğini düzeltmesi için iki numara makineyle her tarafı düzlemesi gerektiğini söyledi, bu da yasaktı aslında askeri saç nizamına göre. ama sonra yine kendimden geçip ekledim, "yapacağ bir şay yoğh gardaş" ve aldı eline makinayı. dışarda olsa ben onu beş winston'a hallederdim ama işte napalım, askeriye her zaman düşünüldüğü gibi ucuz değil.
ne demişler, benzin alırsan shell'den, akıl alırsan kelden.
uff, kafam üşüyor.
ankara ayazı sabah beni üşüttü. komutan üşüdü biraz bugün. hadi deyin ki sabah erken kalkıldığından soğuktu, ya şimdiki soğuk atağa ne demelisiniz? ankara bugün bol müzikli olacak, halbuki alakası yok. bilmiyorum işte. komutan askerlik vazifesinin sonlarına doğru uygun adımla ilerliyor. sağ baştan sayıyor. şafak demiş coni moni, ben mi tutayım lan bundan sonra nöbeti? şafak demiş comolokko, ben mi yapayım mıntıkayı? şafak demiş çek git buralardan, ben mi çıkayım çapraza geceler boyu? yeter yeter yeter, öleceksek ölelim. komutan bugün sabah ayazda kaldı. elleri yiğne yara bere, saklayacak yer de yok. komutan askerliği yedi bitirdi. askerlik komutana güzel. çarşı izni dönüş saati akşam yediye çekildi, komutan bugün şarkı dinler başka bir şey istemez. birkaç güzel kız yüzü görür sokakta. daha ne? komutan bugün içmeden sarhoş bile olur. mustafa'yı arar, tesadüf ahmet de ankara'daymış. komutan ankara'ya veda telaşına filan düşer bu haftasonu. komutan önümüzdeki hafta ameliyat olacak, sonra da orgeneral büyük bir bakmışsın çakmış yimmibeş gün havadeğişimini. artık küplere değil, şeker küplerine binecek komutan. komutan sıkıldı bu cevapsızlıktan, inançsızlıktan. birkaç saksı alıp mevsim geçmeden birkaç çiçek dikecek.
allahtan reva mıdır çilek mevsiminde içerde bekletmek. komutanının bir tanesini hor görmesinler.
allahtan reva mıdır çilek mevsiminde içerde bekletmek. komutanının bir tanesini hor görmesinler.
28.03.2010
13.03.2010
nükleerle yaşamaya da hazır olabilirim icabında.
krepti yahu geçen hafta hatırlayamadığım şeyin adı, hani sen yapardın, ya da şöyle diyeyim yapacak gibi yapardın.
ankara'nın havası kapalı bugün çarşı iznimde.
üç tane şeyin ikisini hatırlıyorum ve bu çarşı izni bahsini üçüncü olarak hatırlayacağım bundan sonra. birincisi küçükken, hani ortada yazlıklar filan yok, bizim evimiz deniz kıyısına yaklaşık otuz kilometre, dolayısıyla her istediğinde ve arabasız gidilmez, baba bey mesela cuma akşamından müjdeyi verirdi, kendisi ve anne hanım ertesi gün hafta tatiline girdiklerinden, bizim de okulumuz olmadığından, "yarın denize gideceğiz!" "oleeeyyyeyeyeyey" hemen akşamdan kolluklar, şambrel, yiyecekler, oltalar filan hazırlanırdı. o gece uyku tutmazdı, çünkü deniz o menem bir şeydi. ikincisi ise ortaokulda iki veya bilemedin üç haftada bir memlekete aile ziyaretine gidileceği cuma akşamüstüne doğru perşembe akşamdan yapılan benzeri hazırlıktı. perşembe akşamı valizler hazırlanır, cuma günü hiçbir ders dinlenmez ve cuma akşamı güle oynaya yola çıkılırdı. üçüncüsü, vatani hizmet icra edilirken çarşı izninin sözgelimi cumartesi olduğu öğrenildiğinde cuma akşamı içe dolan duygular bütünü idi... bu bütünü oluşturan parçaların hiçbirinin ilk ikidekiyle ilgisi yok ama benzerlik kurma ihtiyacı güttüm. neden mi yaptım bunu, çünkü benzesin istedim o heyecana. ama malum içerisinde bulunduğumuz şartlar insanın her nevi kişisel iktidarını öldürüyor. aslında çok çok benzese de benzemiyor.
herkes çift yaratılırmış, o yüzden: merhaba. günaydın sevgilim. nasılsın sevgilim?
i love you diyen güllerden bulamadım ankara'da. hahaha. eğer bir ev aleti olsaydım ne mi olurdum? biliyorum çok fazla alternatifim olmazdı ama ilk akıllara gelen ziyan şey uzaktan kumandalı buzdolabı. evet evet, lunaparklarda çemberi sigaraya rastgetirebildiğiniz an bir adet sigara pakediyle birlikte beni size hediye olarak verebilirlerdi: uzaktan kumandalı buzdolabı. ne dersiniz hoş olmaz mıydı?
bütün gün elimde olca portakal kabuğu kamufle ederek dolaşmak istiyorum. insanlar baksın nerden geliyor bu koku ama bulamasın. ya da sevgilimin memelerine portakal kabuğu sürüp... oha. o değil de, şöyle yetenekli bir arkadaşım olsun, sözgelimi iyi fotoğraf çeksin, beni fotoğraflasın, aa ne kadar fotojeniksin filan desinler, fotokritiğe ne bileyim deviantarta filan attachlesin beni, ordaki güzel kızlar güzel erkekler gibi sırıtabileyim, masum masum mahsun mahsun bakabileyim, sigarayla dünyanın en kral pozlarını verebileyim filan, di mi kadir, ya da modacı felan olsun, giydirip insan içine salsın beni, çok fit bir vücut sahibi olmuş olayım, skinny trousers acaip taşıyim üstümde, adonis kası denen seks objesinimi sergileyeyim göbekten ziyade, herkes sırtımdaki dövmenin görünmeyen tarafını merak etsin.
naber lan deli?
yalan mı söyledim yani baharda yine geleceğimi söylerken? dediğimi yaparım. bana salak ve gerizekalı dediğin takdirde senden ayrılacağım dediysem ayrılırım. seni hep seveceğim dediysem -bunu kimseye demedim di mi- hep severim. diyenlere inanmam, dillere sakız etmem. fallı sakızların fallarını okumadan, yorumlamadan katiyen atmam. canım çay çeker bazen, senden rica edebilirim. üşenmek gibi bir huyum hiç olmamıştır. pekala kendi suyumu kendim koyabilirim ama senin getirdiğin su daha lezzetli oluyor yemin olsun. hem, üşenenin çocuğu olmazmış. bütün memelerini çok fena sevebilir, fena halde sırılsıklam aşık olabilirim. erkin koray'ın en sevdiğim şarkılarından biri "sarhoş gibiyim" olabilir. birazdan mesela içinde bulunduğum internet cafeden çıkıp ankara'yı turlayabilirim. tek başıma yapabileceğim şey sınırlı ve tedirgin olduğu için, -tek başına dolaşmak da yasak kodumun askerliğinde- aklımda olan şeyleri yaparım, mesela önce kitapçılara uğrar içimi bozarım. bir kitap bir dergi alıp rahatsız olmadan oturabileceğim bir kafe keşfederim, önce haftanın tatlısını yerim. bu aralar nöbetler sıklaştı, çok enerji kaybediyorum, tazelenmiş olurum. sonra da okumaya başlarım, karşıma yalnız başına güzel bir kız gelirse onunla bakamaklar yaşarım. not filan alamam. zihnim durdu.
çorapları katlama şekliyle ilişkili aslında bir insanla anlaşmanın biçimi. içe doğru katlayıp yuvarlak top mu yapıyor mesela, ya da normal bir dikdörtgen katlar gibi mi yapıyor. bu konuda çoğunluğun yuvarlaktan yana olduğunu tahmin edebiliyorum. hem top oynaması güzel oluyor, ama alt kattaki komşuları rahatsız etmeden ve ayağını yere vurmaktan imtina ederek. bo derek.
kendime özel bir ray ayırttım doğarken. oradan sapmadan ilerliyorum, makas içimde.
77 Pazar, öğleden sonra. Mıcır'ın odasının girişinde sağ tarafta büyük sıkışmışlığıyla bulunan kitaplığında, kendine özel bir raf ayrılmış eski ve dengesiz plakçalarının cızırtılı hoparlör sisteminden yükselen ses Dean Martin'e aitti. Söylediği şarkıysa, "That's Amore"ydi. Mıcır'ın hoyrat ve müsrif kulakları için birebir olan sistemden çıkan ve karla karışık yağmurla karışık dolu kadar pis olan müziği dinleyen Hakan konuşuyordu: "Her şey cahil ve herkes dahil! Artık ööyle. Kimse aptal değil. Ve her şey toptan. Dünya artık bir tatil köyü. Dünya bir katil köyü. Hayatın yeni kuralı bu. Hayatın yeni yazılıturalı oyunu bu. Herkes her şeyi biliyor. Her şey herkesi siliyor. Sadece ben bilmiyorum çünkü ben her şeyden hariç ve herkesten aptalım. Sadece ben dilimliyorum çünkü ben herkesten hariç ve her şeyden şapşalım."77
o halde bu şapşal için bu haftasonu bir-iki kez nouvelle vague dudaklarından "in a manner of speaking" dinleyin.
krepti yahu geçen hafta hatırlayamadığım şeyin adı, hani sen yapardın, ya da şöyle diyeyim yapacak gibi yapardın.
ankara'nın havası kapalı bugün çarşı iznimde.
üç tane şeyin ikisini hatırlıyorum ve bu çarşı izni bahsini üçüncü olarak hatırlayacağım bundan sonra. birincisi küçükken, hani ortada yazlıklar filan yok, bizim evimiz deniz kıyısına yaklaşık otuz kilometre, dolayısıyla her istediğinde ve arabasız gidilmez, baba bey mesela cuma akşamından müjdeyi verirdi, kendisi ve anne hanım ertesi gün hafta tatiline girdiklerinden, bizim de okulumuz olmadığından, "yarın denize gideceğiz!" "oleeeyyyeyeyeyey" hemen akşamdan kolluklar, şambrel, yiyecekler, oltalar filan hazırlanırdı. o gece uyku tutmazdı, çünkü deniz o menem bir şeydi. ikincisi ise ortaokulda iki veya bilemedin üç haftada bir memlekete aile ziyaretine gidileceği cuma akşamüstüne doğru perşembe akşamdan yapılan benzeri hazırlıktı. perşembe akşamı valizler hazırlanır, cuma günü hiçbir ders dinlenmez ve cuma akşamı güle oynaya yola çıkılırdı. üçüncüsü, vatani hizmet icra edilirken çarşı izninin sözgelimi cumartesi olduğu öğrenildiğinde cuma akşamı içe dolan duygular bütünü idi... bu bütünü oluşturan parçaların hiçbirinin ilk ikidekiyle ilgisi yok ama benzerlik kurma ihtiyacı güttüm. neden mi yaptım bunu, çünkü benzesin istedim o heyecana. ama malum içerisinde bulunduğumuz şartlar insanın her nevi kişisel iktidarını öldürüyor. aslında çok çok benzese de benzemiyor.
herkes çift yaratılırmış, o yüzden: merhaba. günaydın sevgilim. nasılsın sevgilim?
i love you diyen güllerden bulamadım ankara'da. hahaha. eğer bir ev aleti olsaydım ne mi olurdum? biliyorum çok fazla alternatifim olmazdı ama ilk akıllara gelen ziyan şey uzaktan kumandalı buzdolabı. evet evet, lunaparklarda çemberi sigaraya rastgetirebildiğiniz an bir adet sigara pakediyle birlikte beni size hediye olarak verebilirlerdi: uzaktan kumandalı buzdolabı. ne dersiniz hoş olmaz mıydı?
bütün gün elimde olca portakal kabuğu kamufle ederek dolaşmak istiyorum. insanlar baksın nerden geliyor bu koku ama bulamasın. ya da sevgilimin memelerine portakal kabuğu sürüp... oha. o değil de, şöyle yetenekli bir arkadaşım olsun, sözgelimi iyi fotoğraf çeksin, beni fotoğraflasın, aa ne kadar fotojeniksin filan desinler, fotokritiğe ne bileyim deviantarta filan attachlesin beni, ordaki güzel kızlar güzel erkekler gibi sırıtabileyim, masum masum mahsun mahsun bakabileyim, sigarayla dünyanın en kral pozlarını verebileyim filan, di mi kadir, ya da modacı felan olsun, giydirip insan içine salsın beni, çok fit bir vücut sahibi olmuş olayım, skinny trousers acaip taşıyim üstümde, adonis kası denen seks objesinimi sergileyeyim göbekten ziyade, herkes sırtımdaki dövmenin görünmeyen tarafını merak etsin.
naber lan deli?
yalan mı söyledim yani baharda yine geleceğimi söylerken? dediğimi yaparım. bana salak ve gerizekalı dediğin takdirde senden ayrılacağım dediysem ayrılırım. seni hep seveceğim dediysem -bunu kimseye demedim di mi- hep severim. diyenlere inanmam, dillere sakız etmem. fallı sakızların fallarını okumadan, yorumlamadan katiyen atmam. canım çay çeker bazen, senden rica edebilirim. üşenmek gibi bir huyum hiç olmamıştır. pekala kendi suyumu kendim koyabilirim ama senin getirdiğin su daha lezzetli oluyor yemin olsun. hem, üşenenin çocuğu olmazmış. bütün memelerini çok fena sevebilir, fena halde sırılsıklam aşık olabilirim. erkin koray'ın en sevdiğim şarkılarından biri "sarhoş gibiyim" olabilir. birazdan mesela içinde bulunduğum internet cafeden çıkıp ankara'yı turlayabilirim. tek başıma yapabileceğim şey sınırlı ve tedirgin olduğu için, -tek başına dolaşmak da yasak kodumun askerliğinde- aklımda olan şeyleri yaparım, mesela önce kitapçılara uğrar içimi bozarım. bir kitap bir dergi alıp rahatsız olmadan oturabileceğim bir kafe keşfederim, önce haftanın tatlısını yerim. bu aralar nöbetler sıklaştı, çok enerji kaybediyorum, tazelenmiş olurum. sonra da okumaya başlarım, karşıma yalnız başına güzel bir kız gelirse onunla bakamaklar yaşarım. not filan alamam. zihnim durdu.
çorapları katlama şekliyle ilişkili aslında bir insanla anlaşmanın biçimi. içe doğru katlayıp yuvarlak top mu yapıyor mesela, ya da normal bir dikdörtgen katlar gibi mi yapıyor. bu konuda çoğunluğun yuvarlaktan yana olduğunu tahmin edebiliyorum. hem top oynaması güzel oluyor, ama alt kattaki komşuları rahatsız etmeden ve ayağını yere vurmaktan imtina ederek. bo derek.
kendime özel bir ray ayırttım doğarken. oradan sapmadan ilerliyorum, makas içimde.
77 Pazar, öğleden sonra. Mıcır'ın odasının girişinde sağ tarafta büyük sıkışmışlığıyla bulunan kitaplığında, kendine özel bir raf ayrılmış eski ve dengesiz plakçalarının cızırtılı hoparlör sisteminden yükselen ses Dean Martin'e aitti. Söylediği şarkıysa, "That's Amore"ydi. Mıcır'ın hoyrat ve müsrif kulakları için birebir olan sistemden çıkan ve karla karışık yağmurla karışık dolu kadar pis olan müziği dinleyen Hakan konuşuyordu: "Her şey cahil ve herkes dahil! Artık ööyle. Kimse aptal değil. Ve her şey toptan. Dünya artık bir tatil köyü. Dünya bir katil köyü. Hayatın yeni kuralı bu. Hayatın yeni yazılıturalı oyunu bu. Herkes her şeyi biliyor. Her şey herkesi siliyor. Sadece ben bilmiyorum çünkü ben her şeyden hariç ve herkesten aptalım. Sadece ben dilimliyorum çünkü ben herkesten hariç ve her şeyden şapşalım."77
o halde bu şapşal için bu haftasonu bir-iki kez nouvelle vague dudaklarından "in a manner of speaking" dinleyin.
7.03.2010
peluş
bundan geçen yıl, miladi takvimin isa'dan sonra ikibindokuzun haziran ayının başlarını gösterdiği, yaz kuşlarının şehirlere akın akın yağdığı tarihlerde ankara'ya gelmiştim vize almak için. kısa kollu tişörtlerini sevdiğim bir dünyada yaşıyordum. dünyanın en güzel kızı uzakdoğu esintili kısakollu, hakim yakalı, kimono tipli tişörtünü giymişti ve bana çok uzaklarda bir yerde salınarak yürüyordu. tabii ki görüş alanım içerisinde değildi; elimde şemsiye, yağmur yağsın, ben de o ıslanmasın için şemsiyesin tutayım diye mevsim kolluyordum. olur a olduğum yerlerden geçer diye bekliyordum. o ise, umarsız, benden habersiz, poposunu beğenmeyip, aynada kendine bakıyordu. haftada içtiği epi topu beş sigarasından birini yakıyordu. bense ankara'ya gelmiş, gideceğim ülkenin konsolosluğunu arıyordum yokuşlara bakarak. genelde yaptığım gibi, rahatça içki içebilmek ve şehri tadabilmek için bir gece öncesinden gelmiştim. bir otelde kaldım kızılay'ın göbek deliğinin üstündeki piercing'inde. konforlu sayılabilecek, çok lüks olmayan bir otel, barları gözetleyen. kocaman bir yatak. dünyanın en güzel müstakbel kadınıyla sevişmeye kalktım o gece, moralimi bozdu, sevişemedim. aşkımı yarım bıraktım. sabah kalkar kalkmaz açık büfe kahvaltı yaptım. dün o otelin önünde geçtim, boynumda askeri künyem, içimde yeşil fanilayla. sonra bir atari salonunun önüne baktım, içeri girsem mi tereddüt ettim ve tereddüdüme boyun eğmedim. kızım oradaydı işte, atari/oyun salonunun önündeki makineye bozukluk atarak küçük peluş ayıcıklardan çekmeye çalışıyordu, heyecanların üstüne basıp basıp ayağını çekiyordu. çektiği ayıcıkları etraftaki çocuklara dağıtıyordu. dün o atari/oyun salonunun önünden geçtim, sivil kimliğim orduda saklı şekilde, onbaşı olarak. kızım ortalıkta yoktu. sonra bir kafeye oturdum, tuttum ona mektup yazdım. şimdi ankara'dayım. karanlık çökünce sokağınıza, köşede ben varım,
unutamazsın.
unutamazsın.
onbaşı
- hadi bakalım onbaşı, yavaş gidiyorsun.
- daha onbaşı olamadık. iş yok onbaşılıkta zaten... sen aşk nedir bilir misin?.. aşk insanın kalbini sızlatır... sonraa, ben sevilmeyecek adam mıyım! beni gören çarpılır efennim. sesim de çok hoştur. okuyacam, bak dinle:
- daha onbaşı olamadık. iş yok onbaşılıkta zaten... sen aşk nedir bilir misin?.. aşk insanın kalbini sızlatır... sonraa, ben sevilmeyecek adam mıyım! beni gören çarpılır efennim. sesim de çok hoştur. okuyacam, bak dinle:
6.03.2010
o kadar yazdıktan sonra silinmesi, bağlantı gelipgitmiş olduğu için bloggerın otomatik kaydetmeyi yarım yamalak yapmış olduğunu fark etmek. işte bu önce ağlamaya, sonra intihara götürebilir. şahsen kendimi tanıyorsam beni götürür.
yüksek başarılarımdan ve orduya katkılarımdan dolayı çift çarşım var. çıfıt çarşısı.
yüksek başarılarımdan ve orduya katkılarımdan dolayı çift çarşım var. çıfıt çarşısı.
ulus bilincinin -sadece resmen- en açık olduğu ilimiz ankara usul usul yağmur yapıyordu. bulunduğum sıcacık yerden bir an önce çıkmamak istiyordum ama kapalı alanlarda sigara içmemeyi öneriyordu türk ceza kanunu, ve halkı askerlikten soğutmamayı. o yüzden bunca er ve erbaş bu ekranlar karşısında toplanıyorduk her haftasonu öğleye kadar. sevgili dünyalılar, içlerinde bulundukları ve bizim sanki hiç ait olmadığımız dünyalarından bizlere kameralarını açıyorlardı ve biz onlara dost olduğumuzu belirterek el sallıyorduk. kimi erbaşlar, iribaş gibi, sperm gibi, -yürüyen birer sperm ordudaki her er, ve erbaş-, kameralarını açıp, o küçük pencerelerinden, emir-komuta msn'de olmak üzere kızlara bakıyorlardı. sevgilileri olan biraz daha şanslıları ise ekranda sevgililerini görüp hafif bir heyecana kapılıyorlar, içlerinde kaztüyleri uçuşuyor, konuşmayı biraz daha aşağılara kaydırabildikleri oranda heyecanları çarpıyordu. ben bu sırada sktirip gitmenin planlarını yapıyordum her zamanki gibi. ne var ne yok ki her zaman en iyi becerdiğim şey plan yapmak oldu, planladığım şeyi yapmayı da planlasaydım her defasında bu kadar plan yapmazdım. bir planörüm bile yok, beynimde ur.
bir saaatttir bilgisayar başındayım, nihayet iyi bir şarkı çıktı. mesela abdullah gül hiç internet cafeye girmiş midir, cebelleşmiş midir (hıykk?) klavyesi çalışmayan bilgisayarlarla. atatürk'ü görüyorum birkaç zamandır rüyalarımda. "bana ne yaa, kurtarmıycam vatanı ben," diye ağlıyor, teselli ediyorum. ne zaman içim ezilse çekilip bir köşeye size mektup yazıyorum. her haftasonu çarşı izninde mektuplarımı da cebimde çıkarıyorum dışarı benimle birlikte. dönerken onların da morali benimki gibi. postaneye gitmiyorum bir türlü. kurşun kalemle yazdığım için, cebimde durmaktan ve sürtünmeden mektupların yazıları okunaksız hale geliyor. öylece durmaya devam ediyorlar. bir iki arkadaşımı aradım görüşmek için ama sanırım kimseye göstermek istemiyorum şu an kendimi. söndü arabanın farları, daha doğrusu çamurlandı, malum kış mevsiminde kışladayız, malum önümüz bahar. raşit aradı, adresimi istedi, biliyorum yazmayacak. emrah aramayacak bile. merve gelmeyecek ziyaretime. mustafa diyecek, oğlum neden bize gelmiyorsun, gamze bağıracak telefonun arkasından, hakan kahvaltı hazırlıyorum diye. sarı'nın mutlaka selamı olacak. canan görüşemeyiz diyecek. mahmut abi babama söyleyecek, hakan'ı mutlaka kahvaltıya bekliyoruz diye, bana iletmesi için. ne aptal bir durum lan bu. şu an morgan freeman'ın ne yaptığı kimin umrunda. etrafımdaki bu msn manyakları kim, kameralar açılmış. çay bok gibi. her şey çok kalabalık. aşırısosyal kişilik bozukluğu diye bir şey var mı. şafak sayım bugün normalde yetmişiki iken birden kırkdörde düştü evvelsi gün, ameliyat olacağım. bütün planlarım altüstü oldu, şafak kırksekizde bombayı patlatacaktım ne güzel. çeşitli bloggerlar habertürk gazetesine ilan veriyorlar bedavaya, ilgiyle takip ediyorum. yani o değil de, bu hayat denen şakaya bir açıklama getirmeliyim. ve kafama koyduğum şeyi yaparım. benim olacaksın dersem hakkaten de olursun. açıklama getireceğim dersem de getiririm, dışarda yağmur.
o değil de hakkaten iyi uçtum ranzadan.
o değil de hakkaten iyi uçtum ranzadan.
peki o halde niye enter dedi. hiç büyülü cümle kalmamış sanki dünya üzerinde. dünya divanın altına girip orda uyuyup kalmış, millet de onu arıyor tiril tiril. o neydi hakkaten, geçen sene bu zamanlar her sokağa çıkışımızda tanesi beş ytl'lik şeffaf şemsiyelerden alıyorduk, eve varana kadar kullanılacak hali kalmıyordu. renk renk seçiyorduk. evet ben de şemsiye taşımayı sevmiyorum sizin kadar. ama allah için yağmuru çok sevenlerdenim. ben de yağmuru seven pullarından allahım, birik birik biriktirilemiyorum, ilginçtir.
ankara'nun bulutları çok hareketli, bir o yana bir bu yana gidip bir yağmur yağdırıyorlar birse boş gökyüzünün gözleri donuk. metaller mat mıydı. gül kisevgilim. ilkbaharun ilk ışıkları yandı. hatta yağmursuz gündüzlerde kumru sesleri bile duyulabiliyor yeterince istenirse. bir çift kumru, -bilirsiniz kumrular çift yaratılırmış-, ötüyor, onların bu terennüm esnasında ne dediklerinin hikayesini anlatmıştım değil mi, anlattığım geçmişte kaldı ve bu acı. hani muhakkak küçük bir yeğenin/kuzenin/çocuğun filan vardır, onu elinden tutup gezmeye götürürsün. o el biraz sonra terler ama bırakmazsın. onu hatırladım şimdi. ha bir de şey vardı di mi, çekirdeğin içini çıkarıp ona tek tek yedirmek.
28.02.2010
KAMUFLAŞ FLAŞ
askerlik yapıyorum. yarın çarşı iznim var çok sevinçli oluyor anlık olarak insan. elle yazdığım için eminim ki yine yazının inciliklerine takılıp, ne yazdığımı unutacak ve uzattıkça uzatacağım. farkında olup da devam etmek, bırakamamak ne kötü, çelişkili bir ilişki, aşk gibi. o seni sikti diye senin gidip kendini başkasına sktirmen şart mı? nazım'ın tahir zühre meselini günümüze uyarladım, affeder misiniz? ]bir ahmak yüzünden çarşıya bir saat geç çıktık, asabiyim[ tabii ki askerde küfür sarfiyatım ister istemez arttı. ama napabilirim, dünyanın en mal adamıyla nöbet tutuyorum, açık havada da olsak yanımdan ayrılmıyor. yalnız kalamayan, konuşmadan duramayan insanlar için çok üzülüyorum. kimseye kolay kolay "mal" demem, direkt hareket etmem yani; mına korum, siktir git, göt kafalı filan derim; ama; salak öküz aptal mal gerizekalı gibi doğrudan ve kasti hakaret içerikli kelimeler, kimseye kolay kolay sarf etmeyeceğim gibi, bana söylendiğinde kılıcımı kınından direkt çıkarabilirim, avuç içinde söndürülen sigara etkisi yaratabilirim, rimi rimi ley.
kadınla kitapçıda barda tanışacaksın arkadaş, ya da ne bileyim ikiniz de mezarlıkta ilk defa karşılaşacak ve aynı ölüye toprak attığınızı fark edip mezarlıktan el ele çıkacaksınız. ya da işte efendimiz aleyhisselama söyliyim, tam anahtar deliğinden !dışarıyı! gözlemek için eğildiğinizde aynı delikte karşılaşacak ve ordan gözgöze ayrılacaksınız, ve daha bir sürü şey, eyletmen beni, söyletmen beni.
dün bir tanesiyle gündüz nöbetinde -bu mal değil- beraberiz. nerden baksan yirmi gün yatarı olan (bknz. er terminolojisi) cep telefonu getirmiş yanında, kız arkadaşını aradı, siz ona sevgili diyor pardon, sevgilisini aradı. handsfree'ye aldı bilmiyorum neden, kürtçe türkçe karışık konuştular, bana dinletti kızın sesini, fotoğrafını gösterdi. fotoğraflardaki bütün kadınlar gibi o da bebek gibiydi allah sevdiğine bağışlasın. bizim nöbetçi de allah'ın gücüne gitmesin dünyanın en çirkin adamı. burda herkes çok çirkin. hele ben, dünyanın en çirkin adamıyım, tabii nöbet arkadaşımdan sonra. bıldırcın'a benziyorum, altımda acınası bir kamuflaj [işte nihayet başlığı kullandık, işte budur yazarlık] şalvar misali, allah için boylu boslu adamlara yakışıyor, ona lafım yok ama bizim gibi küçük eniştelere de olmaz ki hacı. [aha devriye geldi, çapraz tutuş, esas duruş]
dur hele bi soluklanayım. şimdi yazı bağlama örneklerinin hemen ikincisine geçiyoruz ki; camouflage diye bir grup vardır bilirsiniz seksenlerden sarkma. en meşhur şarkılarından biri de "love is a shield" dir. klibiniz izlemenizi istirham ediyorum, sözlere bir bakalım: love is a shield, to hide behind. zamanım olsa ve nöbette olmasam çözümlemeye kalkardım ama yanımdaki üniversite mezunu tertibim sağ olsun hiç dolu konuşmayıp, beynimi ufalayıp civardaki susmak bilmeyen köpeklere atıyor. bize de böylesi işte. benimle konuşmasın diye yazar olacacağım korkarım. yazmaktan geliyor yaz'arol'mak. askerliğin toplu yaşama adapte olmam konusunda yardımcı olacağını umuyordum ama sanırım ters tepki yaratacak. hatta en azından eski halime dönmem için bile bir süre türkiye'den uzaklaşmam gerekebilir. bu yüzden yarın ]bugün oluyor yani[ internete girer girmez interrail olaylarını araştıracağım. haziran'da doğdum haziran'da kaybolacağım. böylelikle bunun hayaliyle daha çabuk geçirebilirim kalan günleri. tabii ki her nöbet arkadaşımla konuşmamazlık gibi bir huyum yok, adam seçiyorum sadece. zaten askerde müslüm gürses kurallarının geçerli olduğunu söylemiştim. mesela; aldanma çocuksu mahsun yüzüne, ya da hasret rüzgarları, ya da nereden sevdim o zalimi, ya da kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümde, gibi. herkes birbirine sevdiğini, eski sevdiğini, yamuk yapanı, yan çizeni, kahpelik yapanı, evleneceğini, vs. anlatıyor, nöbet yerleri hatıralarla dolup taşıyor, düşman mı dayanır o nöbetlere.
yaşasın sıra bana geldi. ben de anlatıyorum tabii. bizim de elbette birbirimize vitaminler moraller verdiğimiz oldu vakt-i zamanında. hatta mübalağa bir sanat gibi olmasın ama geçti sevdalarla ömrüm, ihtiyar oldum bugün. bugün gazetede, "nine" filminin afişini gördüm. dedim ki onlara; nöbetçiler, atın beni dışarı. dedim ki onlara; nöbetçiler, bir zamanlar ben de deli gibi sevdim. dedim ki onlara; nöbetçiler benim msn nick'im guido'dur. hatta geçen gün çarşı izninde peder bey dedi ki, "oğlum, insanlar mesene'de konuşuyorlarmış çocuklarıyla kameralı filan, sen de nasılsa internete giriyorsun, biz de sen çarşıya çıktığında halanlara gideriz, hasan'ın bilgisayardan konuşuruz." "tamam," dedim. babama ekleme talebi gönderdim guido'dan, en başta da uyardık ya tanımadığınız insanlardan gelen şeyleri açmayın diye, her geleni kabul etmiyor. "baba benim, hakan" diyorum, cevap vermiyor. neyse işte, sonra müşerref ettim onları guido'yla, "o bir karakter!" dedim.
guido'nun varoluşunun -her varoluşun olduğu gibi- birkaç sebebi var. daha az önemliden çokça önemlilik sırasına göre: hayat güzeldir adıyla bildiğimiz la vita e bella'daki roberto benigni'nin adı guido'dur. fellini'nin 8,5 adıyla bildiğimiz otto e mezzo filminde marcello mastroianni'nin adı guido'dur. ve yine fellini'nin aylaklar adıyla bildiğimiz i vitelloni'sindeki istasyoncu çocuğun adı guido'dur, moraldo ona "ciao guido!" der trenin penceresinden, aynen.
işte iki numaraya ve konunun başında bahsettiğim bugün gazetede okuduğum habere geri dönersek, bu "nine" [penelope oynuyor, öpmek] adlı film 8,5'un uyarlamasıymış, bunu duyunca heyecanlandım. sinemaya gitmemiz yasak... aklıma şarkısı geldi bunun, "kim bilecek, kim duyacak."
doğrudan, direkt, kasti, görür görmez "benimle evlenir misin" demek istiyorum. kız kulesi'nde, ışıklı panoda, gazete ilanında, şurda burda, miami heat'de, değil, sürprizin kendisi bu... yok, sen beni aramıyorsun, beni sevmiyorsun, benimle ilgilenmiyorsun, dün gece neredeydin, beni kiminle aldatıyorsun, kimi siktin, filan hiç girmeden. şu hani, eskilerin kullandığı, yassı sucuğa benzer yastıklardan alıp çarşının ortasında insanların gülen bakışlarına aldırmadan, elimde onunla çekine sakına gezip, doğrudan benimle evlenir misin. askerliğimi yaptım, iyi kötü işim var, alkolü azalttım, sigarayı çocuk olunca bırakcam söz. imamı çağırıp, "hacı kıy bu nikahı!" deyip, ikişer rekat nafile namaz, hemen ardından sakına çekine le le le sakine. yatak odasını, yemek takımını, salon oturma grubunu kimin alacağını, kaç bilezik takılacağını filan sonra konuşacağız. evlendikten sonra alalım olmaz, borçsuz gireceğiz dünyaevine, allah'ın evine de öyle uğurlanacağız. başımızda birer zerdali. ezginin günlüğü söyleyecek radyodan, fincana kahve koydum gel, bugün şeytana uydum gel. [ay nerde doğsa oradaydık / dallarda zerdali çiçekleri]
ali'nin ata bakası geldi.
damdan düşer gibi olacak biliyorum ama geçen gün ranzadan düştüm. halbuki demiştim komutana, "komutanım ben üstte yatamam," diye. pezevenk, "evde mi sandın lan kendini!" dedi. ben de düştüm işte, oh olsun. uf oldu mona koyim. [mamak kışlası, küfür yuvası] halbuki ben üzerimden atmak üzere olduğum yorganın peşindeydim horlama seslerinin arasında. tam yorganı tutmak üzereydim ki havalandığımı, yorganın bana feyk atıp yatakta kaldığını, benimse aşağı doğru süzüldüğümü hissettim. ve ardından şlapp-gümm karışımı bir ses duydum. dedim ya burda yaşadığım hiçbir şeyi ben yaşıyor gibi değilim, demedim mi yoksa, sanki başka biri benim adıma yaşayıp bana anlatıyor ve ben yazıyorum. altımda yatan çocuk uyandı tabii yere çarpmamın gürütüsüyle. "abi, bir şeyin var mı?" dedi korkuyla. hemen kalktı kolumdan tutup kaldırdı. o sırada neyim var neyim yok onu araştırıyordum ben de; gürültüme eşlik etmeyen, kesilmek bilmeyen horlama seslerinin eşliğinde. "yok!" dedim, hatta mübalağayı severim bilirsin, işi şiiriyete döküp," hiçbir şeyim yok!" dedim, ve ekledim: "hiçbir şeyde gözüm yok, sen yanımda ol yeter." üstüne alınmadı tabii. düşüşüm aklıma geldikçe gülüyorum o gün bugündür. sen de gül.
ellerimin halini görsen, korkarsın, tutmazsın.
askerlik yapıyorum. yarın çarşı iznim var çok sevinçli oluyor anlık olarak insan. elle yazdığım için eminim ki yine yazının inciliklerine takılıp, ne yazdığımı unutacak ve uzattıkça uzatacağım. farkında olup da devam etmek, bırakamamak ne kötü, çelişkili bir ilişki, aşk gibi. o seni sikti diye senin gidip kendini başkasına sktirmen şart mı? nazım'ın tahir zühre meselini günümüze uyarladım, affeder misiniz? ]bir ahmak yüzünden çarşıya bir saat geç çıktık, asabiyim[ tabii ki askerde küfür sarfiyatım ister istemez arttı. ama napabilirim, dünyanın en mal adamıyla nöbet tutuyorum, açık havada da olsak yanımdan ayrılmıyor. yalnız kalamayan, konuşmadan duramayan insanlar için çok üzülüyorum. kimseye kolay kolay "mal" demem, direkt hareket etmem yani; mına korum, siktir git, göt kafalı filan derim; ama; salak öküz aptal mal gerizekalı gibi doğrudan ve kasti hakaret içerikli kelimeler, kimseye kolay kolay sarf etmeyeceğim gibi, bana söylendiğinde kılıcımı kınından direkt çıkarabilirim, avuç içinde söndürülen sigara etkisi yaratabilirim, rimi rimi ley.
kadınla kitapçıda barda tanışacaksın arkadaş, ya da ne bileyim ikiniz de mezarlıkta ilk defa karşılaşacak ve aynı ölüye toprak attığınızı fark edip mezarlıktan el ele çıkacaksınız. ya da işte efendimiz aleyhisselama söyliyim, tam anahtar deliğinden !dışarıyı! gözlemek için eğildiğinizde aynı delikte karşılaşacak ve ordan gözgöze ayrılacaksınız, ve daha bir sürü şey, eyletmen beni, söyletmen beni.
dün bir tanesiyle gündüz nöbetinde -bu mal değil- beraberiz. nerden baksan yirmi gün yatarı olan (bknz. er terminolojisi) cep telefonu getirmiş yanında, kız arkadaşını aradı, siz ona sevgili diyor pardon, sevgilisini aradı. handsfree'ye aldı bilmiyorum neden, kürtçe türkçe karışık konuştular, bana dinletti kızın sesini, fotoğrafını gösterdi. fotoğraflardaki bütün kadınlar gibi o da bebek gibiydi allah sevdiğine bağışlasın. bizim nöbetçi de allah'ın gücüne gitmesin dünyanın en çirkin adamı. burda herkes çok çirkin. hele ben, dünyanın en çirkin adamıyım, tabii nöbet arkadaşımdan sonra. bıldırcın'a benziyorum, altımda acınası bir kamuflaj [işte nihayet başlığı kullandık, işte budur yazarlık] şalvar misali, allah için boylu boslu adamlara yakışıyor, ona lafım yok ama bizim gibi küçük eniştelere de olmaz ki hacı. [aha devriye geldi, çapraz tutuş, esas duruş]
dur hele bi soluklanayım. şimdi yazı bağlama örneklerinin hemen ikincisine geçiyoruz ki; camouflage diye bir grup vardır bilirsiniz seksenlerden sarkma. en meşhur şarkılarından biri de "love is a shield" dir. klibiniz izlemenizi istirham ediyorum, sözlere bir bakalım: love is a shield, to hide behind. zamanım olsa ve nöbette olmasam çözümlemeye kalkardım ama yanımdaki üniversite mezunu tertibim sağ olsun hiç dolu konuşmayıp, beynimi ufalayıp civardaki susmak bilmeyen köpeklere atıyor. bize de böylesi işte. benimle konuşmasın diye yazar olacacağım korkarım. yazmaktan geliyor yaz'arol'mak. askerliğin toplu yaşama adapte olmam konusunda yardımcı olacağını umuyordum ama sanırım ters tepki yaratacak. hatta en azından eski halime dönmem için bile bir süre türkiye'den uzaklaşmam gerekebilir. bu yüzden yarın ]bugün oluyor yani[ internete girer girmez interrail olaylarını araştıracağım. haziran'da doğdum haziran'da kaybolacağım. böylelikle bunun hayaliyle daha çabuk geçirebilirim kalan günleri. tabii ki her nöbet arkadaşımla konuşmamazlık gibi bir huyum yok, adam seçiyorum sadece. zaten askerde müslüm gürses kurallarının geçerli olduğunu söylemiştim. mesela; aldanma çocuksu mahsun yüzüne, ya da hasret rüzgarları, ya da nereden sevdim o zalimi, ya da kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümde, gibi. herkes birbirine sevdiğini, eski sevdiğini, yamuk yapanı, yan çizeni, kahpelik yapanı, evleneceğini, vs. anlatıyor, nöbet yerleri hatıralarla dolup taşıyor, düşman mı dayanır o nöbetlere.
yaşasın sıra bana geldi. ben de anlatıyorum tabii. bizim de elbette birbirimize vitaminler moraller verdiğimiz oldu vakt-i zamanında. hatta mübalağa bir sanat gibi olmasın ama geçti sevdalarla ömrüm, ihtiyar oldum bugün. bugün gazetede, "nine" filminin afişini gördüm. dedim ki onlara; nöbetçiler, atın beni dışarı. dedim ki onlara; nöbetçiler, bir zamanlar ben de deli gibi sevdim. dedim ki onlara; nöbetçiler benim msn nick'im guido'dur. hatta geçen gün çarşı izninde peder bey dedi ki, "oğlum, insanlar mesene'de konuşuyorlarmış çocuklarıyla kameralı filan, sen de nasılsa internete giriyorsun, biz de sen çarşıya çıktığında halanlara gideriz, hasan'ın bilgisayardan konuşuruz." "tamam," dedim. babama ekleme talebi gönderdim guido'dan, en başta da uyardık ya tanımadığınız insanlardan gelen şeyleri açmayın diye, her geleni kabul etmiyor. "baba benim, hakan" diyorum, cevap vermiyor. neyse işte, sonra müşerref ettim onları guido'yla, "o bir karakter!" dedim.
guido'nun varoluşunun -her varoluşun olduğu gibi- birkaç sebebi var. daha az önemliden çokça önemlilik sırasına göre: hayat güzeldir adıyla bildiğimiz la vita e bella'daki roberto benigni'nin adı guido'dur. fellini'nin 8,5 adıyla bildiğimiz otto e mezzo filminde marcello mastroianni'nin adı guido'dur. ve yine fellini'nin aylaklar adıyla bildiğimiz i vitelloni'sindeki istasyoncu çocuğun adı guido'dur, moraldo ona "ciao guido!" der trenin penceresinden, aynen.
işte iki numaraya ve konunun başında bahsettiğim bugün gazetede okuduğum habere geri dönersek, bu "nine" [penelope oynuyor, öpmek] adlı film 8,5'un uyarlamasıymış, bunu duyunca heyecanlandım. sinemaya gitmemiz yasak... aklıma şarkısı geldi bunun, "kim bilecek, kim duyacak."
doğrudan, direkt, kasti, görür görmez "benimle evlenir misin" demek istiyorum. kız kulesi'nde, ışıklı panoda, gazete ilanında, şurda burda, miami heat'de, değil, sürprizin kendisi bu... yok, sen beni aramıyorsun, beni sevmiyorsun, benimle ilgilenmiyorsun, dün gece neredeydin, beni kiminle aldatıyorsun, kimi siktin, filan hiç girmeden. şu hani, eskilerin kullandığı, yassı sucuğa benzer yastıklardan alıp çarşının ortasında insanların gülen bakışlarına aldırmadan, elimde onunla çekine sakına gezip, doğrudan benimle evlenir misin. askerliğimi yaptım, iyi kötü işim var, alkolü azalttım, sigarayı çocuk olunca bırakcam söz. imamı çağırıp, "hacı kıy bu nikahı!" deyip, ikişer rekat nafile namaz, hemen ardından sakına çekine le le le sakine. yatak odasını, yemek takımını, salon oturma grubunu kimin alacağını, kaç bilezik takılacağını filan sonra konuşacağız. evlendikten sonra alalım olmaz, borçsuz gireceğiz dünyaevine, allah'ın evine de öyle uğurlanacağız. başımızda birer zerdali. ezginin günlüğü söyleyecek radyodan, fincana kahve koydum gel, bugün şeytana uydum gel. [ay nerde doğsa oradaydık / dallarda zerdali çiçekleri]
ali'nin ata bakası geldi.
damdan düşer gibi olacak biliyorum ama geçen gün ranzadan düştüm. halbuki demiştim komutana, "komutanım ben üstte yatamam," diye. pezevenk, "evde mi sandın lan kendini!" dedi. ben de düştüm işte, oh olsun. uf oldu mona koyim. [mamak kışlası, küfür yuvası] halbuki ben üzerimden atmak üzere olduğum yorganın peşindeydim horlama seslerinin arasında. tam yorganı tutmak üzereydim ki havalandığımı, yorganın bana feyk atıp yatakta kaldığını, benimse aşağı doğru süzüldüğümü hissettim. ve ardından şlapp-gümm karışımı bir ses duydum. dedim ya burda yaşadığım hiçbir şeyi ben yaşıyor gibi değilim, demedim mi yoksa, sanki başka biri benim adıma yaşayıp bana anlatıyor ve ben yazıyorum. altımda yatan çocuk uyandı tabii yere çarpmamın gürütüsüyle. "abi, bir şeyin var mı?" dedi korkuyla. hemen kalktı kolumdan tutup kaldırdı. o sırada neyim var neyim yok onu araştırıyordum ben de; gürültüme eşlik etmeyen, kesilmek bilmeyen horlama seslerinin eşliğinde. "yok!" dedim, hatta mübalağayı severim bilirsin, işi şiiriyete döküp," hiçbir şeyim yok!" dedim, ve ekledim: "hiçbir şeyde gözüm yok, sen yanımda ol yeter." üstüne alınmadı tabii. düşüşüm aklıma geldikçe gülüyorum o gün bugündür. sen de gül.
ellerimin halini görsen, korkarsın, tutmazsın.
21.02.2010
askerde müslüm gürses kuralları geçerli, dışına çıkabildiğin pek nadir. çarşı izninden dönüşe dair karalamış mıydım, hayır böyle bir şey yapmış olamam. birazdan döneceğim mıntıkama. şimdi mustafa'dayım, ayaklarım halıları özlemiş. demin yolda yürürken çalıştığım firmanın ürünlerini gördüm bir reyonda, içim bir hoş, alaycı bakışlar ah ne hoş. mustafa'yı evlendirdim bundan iki kadar hafta önce, mutlu oldular. bugün de onların evindeyim, ne mutlu ki onların olduğu bir şehre düştü vatan borcu. "eğitimde merhamet, vatana ihanet!" uygun adım, yürüyüş kararıyla say, marş. mustafa, canciğerim, kuzu sarmasım, benim bundan takriben ondört senedir ciğerimi bilmeye en yakın insandır, bu hususta hatta sarı'yla kapışırdı; sarı, gülüşüyle bir boy öne çıkardı. lisedeyken yan ranzamda yatardı, horlardı, şimdi evlendi, çay yaptı bize eşi, türk kahvesi, sabah kahvaltısı, güzel şeyler bunlar, anlatmaya tabii ki değer. tanrım saat beşte nizamiye'den giriş yapmış olmam lazım. eve yalnız dönmeye mahkum olduğumu söylemişti bundan yıllar önce bir arkadaşım, sanki buna çok istekliymişim, sanki çok matah bir şey imiş gibi, böyle olmadığı için mahkum kelimesini kullanmış olamaz mı. peki ne demiş necip fazıl bu hususta, "zindanda dakika farksızdır aydan". sahi metallica şimdi nerde ve ne yapıyordur acaba, aslında hiç mi hiç merak etmiyorum. bundan evvelsi gün oturdum üç sayfa mektup yazdım, hem de tam istediğim gibi kurşun kalemle, pek beğendim el yazımı, sonra bir de fark ettim ki sadece yazı için yazıyorum, gönderir miyim hiç, göndermedim tabii ki, kıç cebimde buruştu gitti, düşeceği ve onu bulamayacağım günü bekliyorum, diğer mektuplara yaptığım gibi. bu saatten sonra da -şafak seksenbire düşene kadar, dünya saatine göre son beş gün- mektup kabul etmiyoruz kimseden, gişeyi kapattım. telefonu da kestik aynen. askerlik nasıl bir şey biliyor musun, sarhoşluk gibi bir şey, hani sarhoş olunca ararsın ya özlediklerini, bu bakımdan. ha bir de uzun süre ayık gezemiyorsun. sabah bağlı bulunduğum komutanım yatağını toplamamı emretti, gece de ben yapmıştım zaten yatağını, bu konuda bir yazı kaleme almasını istiyorum georges perec'in, ya da geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz j. d. salinger'in. ne demiş müslüm gürses, "karanlık çökünce sokağınıza, köşede ben varım, unutamazsın" ekliyorum, tazmanya canavarısın, bir zamanların ezergeçerusunum. şafak seksenbeş, daha doğrusu seksenbeş havada. gece tutacağım üçbuçuk beşbuçuktan sonra seksenbeş benim için batmış olacak. müthiş komik söylemler var bu şafak sayımı konusunda, şimdi burda anlatamam, yüzyüze görüştüğümüzde anlatırım, gözlerinin içi önce düşünür sonra bence güler. aynı zamanda anannemin takma adı güler. orijinali elmas, dedem sevmemiş. amma da kafa karıştırıyor daha evlenmeden çocuğuna isim bulma yarışına girmek kendi kendine. filmlerde hep geçer ya, eski sevdiği ama alamadığının adını koyar esas adam, iş mi lan, anlamıyorum doktor. uzun dönemler bana ya doktor ya da dayı diyorlar, kısa dönemler abi. birkaç kişi adımla hitap ediyor. abi olmak güzel şey doğrusu, tavsiye ederim, herkes bir kez olmalı. dünya amma da çok güzel kadın yapmış ben içerdeyken, bugün kızılay'da eylemcilerin içinden geçerken yaşadım bunu, sonra dedim kendime, arşınla yolları, metrele, kilometrele. laf olsun diye yazdığım belli oluyor mu gerçekten. nöbet tutarken yanımdaki nöbetçi konuşmasın diye şarkı/türkü söylemesini emrediyorum ona. hiçbirinin sesi de istediğim gibi çıkmadı şu ana kadar. benim de sesimi bozdu bu askerlik, halbuki eskiden öyle miydi, bir ümmügülsüm, bir terry chicks, bir blind lemon jefferson, bir ne diyeyim ben askere girerken kaybettiğimiz mercedes sosa halt etmiş. ne demiş cohen bey amca, "won´t you come over to the window, my little darling /i'd like to try to read your palm / i used to think i was some kind of gypsy boy, before i let you take me home." şimdi, ilgili birliğime teslim olmadan, mustafa'yla hanımının bana teslim ettikleri evlerinden ayrılmadan önce, bir adet sigara yakacağım ve nicedir özlediğim, bende siktir olup gitme hayalleri kurduran, beni kudurtan birkaç adet şarkı dinleyeceğim video sitelerinden. sonra buruk bir şekilde yeşillerin yanına döneceğim, üstümü arayacak muhafızlar, elleşme lan diyeceğim. aklımda "carry me caravan take me away." ne dram yaptı bu sene bu ankara be. önümüzdeki hafta türkiye haritasına düşecek şafak sayısı. en son altmışyedi ilde kalmıştım ben ama arkadaşlar çoktan haritayı çıkarmışlar adıma. işaretleyeceğiz, içlerini dolduracağız renkli kalemlerle illerin, türkiye'yi tekrar gözden geçirmiş olacağım, ondan sonra da ver elini spain, this pain, suicide is painless, hımm. askere gelmemin asıl amacı olan temize çekme günleri de başlamış olacak ondan sonra. hemen temiz bir muhasebe çek diyeceğim allah'ıma, kansız ve kuru olacak, biraz acılı. yazı da yazmam daha da. yazmam mına koyim, yazmam. elbet gelecek müzik dolu günler, ve o gün şimdi olmadığı gibi kimse olmayacak:
maslak'ta bir rüzigâr eser eserdi ki sormayın. nazım'ı uçuracağından korkardım, tabii ben o zamanlar meltem'e nirvana'nın unplugged albümünü ne bahane uydurup da hediye etsem de günler tasarlıyorum. tasarlıyorum tasarlıyorum, ne var ki günlerin biri bir diğerini tutmamakta ısrar etmekte. tabii ben o zamanlar askere gideceğimi filan hiç mi hiç düşünmüyorum. şol varoşun düzüne çıkıp çıkamayacağıma filan kafa mı kafa hiç yormuyorum. yaşım küçük. daha iki kız sevmişim düşünsene. çarşı izni hak getire, haydi allah rast getire, çarşı dediğim de beşiktaş çarşı tabii. nazım ile habire tavla atıyoruz çarşının çay bahçesindeki önü, nazım habire yeniyor beni, küfür mü küfür ediyorum üstüne, çok güzel küfür ederim o ayrı mesele. gözleri maviyle yeşil arasında dalgalanan (yedi mavi, üç yeşil) bir kızcağız var, adını tavlacı güzeli koyuyorum, ona bakıyorum, sizin deyiminizle onu kesiyorum, ama ben buna intersection adını takıyorum, ondan sonra herkes de onu intersection olarak tanıyor ve çağırıyor, hatta annesi bile. yavşak nazım da bu sırada pulların yerini değiştiriyor ama aldırmıyorum elbette, gözlerim tavlacı güzeli'nde. mimar sinan'da okuyor, belli, sanatçı tipi var, çok önyargıcıyım o zamanlar, bildiğin gibi değil, yaşım küçük, ancak tavla oynayıp çay içmeye, akşamına da biraya dadanmaya yetiyor. henüz öğrenmeye başlamışım dünya kaç bucak. sonradan kaçıyorum bucak bucak. kızı takip ediyorum otobüse biniyorum. bu arada, bildirmem lazım otobüslere binmek dokunmuyor bana o zamanlar, sıkıntı panik basmıyor daha, dedim ya yürümeyi yeni öğrenmişim. allah'tan uzağa gitmiyor kız, ortaköy'e doğru alıyor yol. ben de hemen arkasından binip ortaköy'e gidiyor gibi yapıyorum, çok iyi ortaköy'e gidiyor gibi yaparım. çok iyi orta yaparım ama gol yollarında hep bütünleme hep bütünleme, babam çok kızar buna. nazım ardımdan bakakalıyor tabii arkamdan, gelirim birazdan diyorum otobüse koşarken, elimdeki hiç unutmam didem madak'ın grapon kağıtları'nı ona fırlatıyorum. sanmıyorum ki o kitabın birkaç sayfasını karıştırsın yokluğumda. kız iniyor son durakta. ben de iniyorum. önüm arkam sağım solum bakmadan sahilin yolunu tutuyorum, bu kadarı bile ayıp yaptığım şeyin, kendimden utanıyorum. sonra bir daha böyle kötü şeyler yapma emiyorum, tembihliyorum içimdeki tavlacı çapkına. şimdi bana böyle bir şey yaptıracak biri olmaması tabii ki ülkemizin sorunları sıralamasında kendine arka sıralarda yer buluyor. bu ordu harbiden ayrı ve özerk bir cumhuriyet hacı abi. şimdi, bütün bunları neden mi anlattım, elbette neden değil ama yine de söyleyim bilisen, geçen hafta nazım geldi ziyaretime. asker dedin mi insanın ziyaretçisi olmalı, bir de mektup yazanı. tanrım bu kadar mı yaprak dökümü, bu kadar mı acımak, bu kadar mı mai ve siyah, bu kadar mı vurun kahpeye, bu kadar mı sinekli bakkal olur bir insanın yazdıkları. ama o değil de, çarşı izni dönüşü akşam yat içtimasından sonra elimde çekbas koğuşu temizlerkenki hissiyatımı bir bilseniz hüngür hüngür ağlarsın, hatta sorarsınız bile, gülmek için yaratılmış gözlerde yaşlar var niye, diye. ben geçen gün bi kere yaptım, fonda ne çalıyordu hatırlamıyorum, ama funda allah için güzel isim. kızın olsa istemez miydin. allah'ım bana öyle bir çakmış ki ikiz doğmuş içimdeki çocuk. hatta ikizin biri diğerini taşıyormuş yirmidokuz yıldır. hintliler görüp tanrı lan bu demiş. hatta ikizlerin ikisi de birbirinden acaip farklıymış, tek yumurta mıydı çift miydi, herkes karıştırır olmuş bunu bu günlerde. hatta iki ikiz ensest ilişkiye girip bir de üçüz peydahlamasınlar mı! işte o üçüz doğar doğmaz radyodan şarkı istemiş, hem de ne biliyorsun? müslüm gürses'den ömrüme verilen bu ceza niye.
14.02.2010
yazı geldiğinde sadece rahat rahat yazabilenleri kıskanıyorum bugünlerde sadece. ama sadece sadece. a be te se e ef ge ha i yot ka el em en o pe
yananı allah görür mü. sevmekten ben korkmuyorum, kitabını çalıştım. ne mi yapıyorum, sıkılıyorum. osman ve sabahattinle buluşcaz şimdi, sigara işcez, çay filan. beklerim. sonra bi tane daha yaksam mı, boğazım istiyor gibi. vay dumanına yanduğum. internetten çıkiyrim bilisen. seni
yananı allah görür mü. sevmekten ben korkmuyorum, kitabını çalıştım. ne mi yapıyorum, sıkılıyorum. osman ve sabahattinle buluşcaz şimdi, sigara işcez, çay filan. beklerim. sonra bi tane daha yaksam mı, boğazım istiyor gibi. vay dumanına yanduğum. internetten çıkiyrim bilisen. seni
bir şarkı var ki onu dinlediğimde fena halde bileniyorum. firar edeceğim geliyor. firar etmesem de; çıktığımda, tamı tamına altı gün istanbul'da, dört gün eskişehir'de, bir gün ısparta'da, bir gün muğla'da, bir gün ankara'da, bir gün marmaris'te, bir gün fethiye'de, bir gün ağva'da geceleyip her sabah istisnasız tekrar tekrar başlamak istiyorum hayata, kaldığım yerden değil, kalmadığım bir yerden. sonra yedi gün memlekette. etti mi sana yirmiüç gün. ondan sonra ver elini.
geceleri sokak lambalarına yakın bölgelerde tuttuğum nöbetlerde ışıktan faydalanarak birşeyler karalıyorum, sonradan hiç hoşuma gitmiyor okuduklarım. bu, herkese olan hoşuna gitmemekten biraz daha farklı çünkü o duyguyu da iyi biliyorum.
buradan çıkış hakkında hayal kuruyorum nöbet tutarken. nasıl çıkacağım konusunda kararsızım.
ilk şık, siyah bir mercedes ve üç tane siyah takım elbiseli, kirli sakallı izbandut kiralayıp, tam ben çıkarken onlara elimi öptürmek -"geçmiş olsun ağam"- ve valizimi onlara verip mercedes'in arka koltuğuna kurulmak. giderken kadir tapucu'dan yüksek sesle dönüşüm muhteşem olacak çalacak. woofer'lar çatlayacak. boynumda beyaz atkı.
ikinci şık, ogün samast ya da mehmet ali ağca'da olduğu gibi tanımadığım fakat güncelliğimden dolayı bana hayran olan bir kadın buraya gelip bana evlenme teklif edecek, çıkışta da bir gazeteci ordusuyla beni almaya gelecek.
üçüncü şık melih gökçek'le anlaşma yapıp, şehrin bütün camilerinden ve diğer hoparlörlerinden yaslı gittim şen geldim çaldırıp tüm tertiplerimle vedalaşacağım. nizamiye'ye tükürüp ulus dolmuşa bineceğim. soluğu bentderesi kerhanesinde alacağım.
çok kötü esprili şıklardı di mi üsttekiler. bunları nasıl düşündüğüme ben de şaşırdım di mi. şimdi de doğru cevap olan asıl şıkka gelelim, evet kimsenin beni almasını istemeyeceğim. sabah altıdan itibaren alınabilen tezkeremi alıp altı otuzda çıkmış olacağım. dört altı'ya giden nöbetçiler dönerken beni görecekler, iç geçirecekler, ben de onlara bakıp iç geçireceğim. ve sessizce yol alacağım. biraz yürüyüp bir taksiye atlayacağım.
ne demiş şair; istersen sessiz gel, haber vermeden.
buradan çıkış hakkında hayal kuruyorum nöbet tutarken. nasıl çıkacağım konusunda kararsızım.
ilk şık, siyah bir mercedes ve üç tane siyah takım elbiseli, kirli sakallı izbandut kiralayıp, tam ben çıkarken onlara elimi öptürmek -"geçmiş olsun ağam"- ve valizimi onlara verip mercedes'in arka koltuğuna kurulmak. giderken kadir tapucu'dan yüksek sesle dönüşüm muhteşem olacak çalacak. woofer'lar çatlayacak. boynumda beyaz atkı.
ikinci şık, ogün samast ya da mehmet ali ağca'da olduğu gibi tanımadığım fakat güncelliğimden dolayı bana hayran olan bir kadın buraya gelip bana evlenme teklif edecek, çıkışta da bir gazeteci ordusuyla beni almaya gelecek.
üçüncü şık melih gökçek'le anlaşma yapıp, şehrin bütün camilerinden ve diğer hoparlörlerinden yaslı gittim şen geldim çaldırıp tüm tertiplerimle vedalaşacağım. nizamiye'ye tükürüp ulus dolmuşa bineceğim. soluğu bentderesi kerhanesinde alacağım.
çok kötü esprili şıklardı di mi üsttekiler. bunları nasıl düşündüğüme ben de şaşırdım di mi. şimdi de doğru cevap olan asıl şıkka gelelim, evet kimsenin beni almasını istemeyeceğim. sabah altıdan itibaren alınabilen tezkeremi alıp altı otuzda çıkmış olacağım. dört altı'ya giden nöbetçiler dönerken beni görecekler, iç geçirecekler, ben de onlara bakıp iç geçireceğim. ve sessizce yol alacağım. biraz yürüyüp bir taksiye atlayacağım.
ne demiş şair; istersen sessiz gel, haber vermeden.
günaydın ankara kardeş! bir çarşı izninde daha birlikte olmanın tedirginliği içerisindeyiz, biz, hepimiz. ben ve diğerleri. ankara havası çalan taksilerle ankara'nın göbek bölgesine piercing takmaya gelmişem. inbox'umda iki adet mail gördüm, sevinmişem. aytaçcığım atmış bir de, o şimdi döndü askerden. bu şehir girdap gülüm. kimin bacağından kalçasından memelerinden bahsetmişim yazılarımda tam olarak bilemiyorum, geçmişe dönük okumalar icra ettim, aradım taradım bulamadım. saçlarım uzadı, çim adam işi oldu yine, kirpiye benzedim yine. alnım genişledikçe genişledi. askeriyenin uygun gördüğü kep oturmuyor kafama, haftada bir azar dinliyorum kumandanlarımdan, emredersiniz. bol bol nöbet tutuyorum, nöbetleri ikişer kişi tutmaya başladık, işte bu kötü oldu, zaman zaman sevmeyeceğim adamlarla tutmak zorunda kalıyorum. ama dün süleymanla bir tutmuşuz ki iki saat nasıl geçmiş anlamamışak balam, süleyman diyarbakırlıdır bilisen. diyarbakır bana kalırsa getto gibi bir yerdir dayı. ortalama dokuz yaş büyüğüm çocuklardan, dayı diyorlar :) oysa ben sadece irem'in hakan dayısıydım. sabah kızılay'a inip çiçekçilerin önünden geçip çiçekçilerin "buyur abi" demelerini beklemişem. dediler ve kişisel tatminimi tamamlayıp internet kafenin yolunu tuttum. sahi bugün sevgililer günüdür, kutlu olsun bacım. şimdi ölmek istemem. açtım bilgisayarın hafızasında bulunan mp3 leri. ahmet kaya'ya yine önce "sevdim inanamıycaan kadar seni esmer kız" dedirttim, sonra ben "geçmiyor günler" deyince, o da dayanamadı "öptüğüm kızlar geliyor aklıma" diye ekledi. cansu dere'yi özledim. "dereden geçemedim / derdimi seçemedim oy" diye bir türkü bestelemeye kalkıştım, tutmadı, düştü. sonra youtube'da buena vista social club'dan "dos gardenias" dinledim, allahım allahım içim nasıl doldu, diyor ya hani orda şair, senin için iki gardenya. işte budur tanrım.
6.02.2010
31.01.2010
aylin diye bir isim geçiyordu okumaya çalıştığım kitabın sayfalarında. aşkla ilgili bir öykü arıyordum, aşk; kavuşmuş ama anlaşamamış iki kişi, atıyorum biri sevmiş diğeri sevmemiş, falan felan filan. gündelik hayatın hayhuyu, varoluş bunalımı, sosyal mesaj, bunların hiçbirini okumak istemiyordum. elbette ahmet'in aylin'e olan platonik aşkının ıZdırabını ve müntehir ahvalini de okumak istemiyordum; ne bileyim, ahmet'le aylin bir yerde tanışsınlar, bu yer tercihen kitapçı kafe bar olsun, pekala internet üzerinden de olabilir. tanıştıkları ilk gece yatağa ayrı ayrı kendi evlerinde girdiklerinde çoraplarını çıkarmayı ve dişlerini fırçalamayı ihmal etmeden, mümkünse aylin gözlerindeki hafif makyajı da pamukla tonikle temizlesin; bismillah diyerek sırtüstü yatsınlar, ve gözlerini tavana diktiklerinde ahmet aylin'i, aylin ahmet'i düşünsün, ne kadar da tatlıydı desin ikisi de, -tatlı kelimesi cinsiyetsiz bir kelime bence-; flamingo gibi kız desin, impala gibi, karaca gibi kız desin, aylin'in ne diyeceğini bilemiyorum ama onun ağzı da torba olmasın ki büzelim, o da güzel bir şeyler söylesin içinden, ahmet'i düşünerek uykuya dalsın. ahmet de bu sırada boş durmasın, aylin'in sağ tarafına dönüp sağ elini sünnete riayet edecek şekilde sağ yanağının altına koyarak ve dizlerini karnına çekerek uyuduğunu düşünsün. birlikte uyuduklarını hayal edip aylin'e arkadan sarılsın, kasığı aylin'in poposuna değsin. aylin ordan, "popoma bi şey batıyoo," desin. midesinde larvalar kelebeklensin.
buna benzer, insanda hayal kurmayı özendirecek, aşkı imrendirecek bir öykü okumak istiyordum. sadece isimlere ve bazı kelimelere bakarak sayfaları karıştırdım. evet düpedüz 'aylin' yazıyordu. yirmidokuz yaşındaydım ve bu güne kadar birebir sohbet ettiğim aylin adında bir arkadaşım olmamıştı. adı geçen sayfalarda ahmet'ten henüz haber yoktu, kelimeleri de eledim bir taraftan, mesela içinde transformatör geçen ya da başlığı "telefon parası" olan bir öyküyü okuyacak ruh haline sahip değildim. pekala bunlar da fevkalade bir aşk hikayesine zemin oluşturabilirdi ama tam elli gündür kitap yüzü, aşk yüzü, kadın yüzü görmemiştim ve böyle zamanlarda aşkı arar oluyorum ben. üstelik 'badi' adını verdikleri ranza arkadaşımın sevgilisi asker doğan herhangi bir türk gencine yapılabilecek en kötü şeylerden biri olan askerdeyken terk etmek eylemini gerçekleştirmişken, benim aşk denen naneye karşı olumlu duygular beslemem ve bunun için de aşkla ilgili bir öykü okumam gerekiyordu. bundan önceki öyküde hatırlarsınız, rıza askere gitmeden önce müzeyyen'i terk etmişti sırf kendisine güven vermediği için. müzeyyen'in tek dediği, "hahah, ben seni zaten terk etmiştim!" olmuştu da rıza o an ne kadar da yerinde bir karar aldığını anlamıştı, acı dediğin şey zaten tespihin ikizinden başka bir şeydi, af tazeleyin otuzbir hakeza.
en son ahmet'le aylin kendi kendi evlerinde birbirlerini düşünerek uykuya dalmışlardı. işte bu okumayı aradığım öykü için büthiş bir girişti, nerde tanışmış olurlarsa olsun, kafe bar kitapçı tercihen, internet de olabilir pekala. bir de yazar, öyküsünü mümkün olduğunda sündürerek ama roman tadında asla değil, heyecanı ve çayı taze tutarak, sigarayı kültablasında unutturacak kadar, telefonu sessize aldıracak kadar derin -burda zaten telefon yasak- gibi okutmalıydı bana. aylin hayallerimdeki kız olmalıydı, adı tercihen türküde geçen bir isim olabilirdi ama çok da sorun değildi ve ahmet de o an oradaki ben olmalıydım. tabii ki yazardan o an ahmet'e vatani görevini yaptırmasını beklemiyordum, o kadarı hem özel hayatıma tecavüze hem de müneccimliğe girerdi. ama pekala yarın elli günden sonra ilk kez çıkacağım çarşı iznimde çok özlediğim kitapçıları, çiçekçileri, akvaryumcuları gezerken ben de kendime böyle bir tanışmayı çok görmese miydim; yoksa kısa saçlarımdan, soğuk yanığı yüzümden, bir aydır sivil eşya deposunda sivil çantasında duran artık kırışık giysilerimden ve bilhassa kolumdaki casio saatten, "ayy, asker bu, kaçalım sapıktır deyip kaçarlar mıydı, not da bırakırlar mıydı arkalarından, "o şimdi asker canı neler ister" diye. "ama ben kısa dönemim, zaten bizi orduda da kimse sevmiyor şeklinde calimero moduna girer miydim ben de, ben de yapar mıydım bu ayrımcılığın daniskasını. bilmem...
ertesi gün ahmet elbette aylin'i arabasıyla okuluna bırakmadı, henüz çok erkendi bunun için. araba alacak kadar parası yoktu çünkü. aylin'le tekrar rastlaşmayı umarak aynı saatte dün karşılaştıkları web sitesine girdi. yok böyle bir şey, teknolojinin öykülere bu kadar girmesine henüz hazır değilim; benim okuyucumun da hazır olmadığını düşünüyorum.
ertesi gün ahmet çok hasta oldu. çünkü dün aylin'le ayrıldıktan sonra aylin'in bindiği dolmuşun arkasından sıkışık akşam trafiğinin de yardımıyla beş kilometreyi yirmiyedi dakikada aldı. eve döndüğünde annesi sırtına havlu koydu koymasına ama mikroorganizmalar onu tarumar etmeyi o minik beyinlerine koymuştu bir kere.
ertesi gün aylin'i eski sevgilisi aradı ve tekrar görüşmeyi, yaptıklarını affettireceğini, bundan sonra kulu kölesi olacağını, köpek gibi pişman olduğunu söyledi. aylin'in yelkenleri bir süre naz yapsalar da suyu sevdiklerinden - 'hidrofilik' - yumuşak iniş yaptılar. zaten ahmet'le yeni tanışmışlardı, onu tanıyacak, edecek, filan, bir sürü zaman alacaktı. hazır serdar geri dönmüşken bunu değerlendirebilirdi.
ertesi gün annesi ahmet'e aradığı gelini bulduğunu söyledi. kız eve bir geldi ki gerçekten cillop gibi, 'ama anne' bile diyemedi bu güzellik karşısında. kız da hakkaten on numaraydı; yemek desen yemek, ev işi desen ev işi, güzellik desen selma güneri halt etmiş, henüz bilmiyordu ama sevişmesi öpüşmesi koklaşması da alice harikalar diyarındaydı, e o zaman.
bu yazı tam gaz devam ediyordu ki şerefsiz bir komutan kaldırdı yerimden, darısı bir dahaki çarşı izninin başına. mektuplara açığım bu arada, isteyene adres verilir, er mektubu görülecektir.
buna benzer, insanda hayal kurmayı özendirecek, aşkı imrendirecek bir öykü okumak istiyordum. sadece isimlere ve bazı kelimelere bakarak sayfaları karıştırdım. evet düpedüz 'aylin' yazıyordu. yirmidokuz yaşındaydım ve bu güne kadar birebir sohbet ettiğim aylin adında bir arkadaşım olmamıştı. adı geçen sayfalarda ahmet'ten henüz haber yoktu, kelimeleri de eledim bir taraftan, mesela içinde transformatör geçen ya da başlığı "telefon parası" olan bir öyküyü okuyacak ruh haline sahip değildim. pekala bunlar da fevkalade bir aşk hikayesine zemin oluşturabilirdi ama tam elli gündür kitap yüzü, aşk yüzü, kadın yüzü görmemiştim ve böyle zamanlarda aşkı arar oluyorum ben. üstelik 'badi' adını verdikleri ranza arkadaşımın sevgilisi asker doğan herhangi bir türk gencine yapılabilecek en kötü şeylerden biri olan askerdeyken terk etmek eylemini gerçekleştirmişken, benim aşk denen naneye karşı olumlu duygular beslemem ve bunun için de aşkla ilgili bir öykü okumam gerekiyordu. bundan önceki öyküde hatırlarsınız, rıza askere gitmeden önce müzeyyen'i terk etmişti sırf kendisine güven vermediği için. müzeyyen'in tek dediği, "hahah, ben seni zaten terk etmiştim!" olmuştu da rıza o an ne kadar da yerinde bir karar aldığını anlamıştı, acı dediğin şey zaten tespihin ikizinden başka bir şeydi, af tazeleyin otuzbir hakeza.
en son ahmet'le aylin kendi kendi evlerinde birbirlerini düşünerek uykuya dalmışlardı. işte bu okumayı aradığım öykü için büthiş bir girişti, nerde tanışmış olurlarsa olsun, kafe bar kitapçı tercihen, internet de olabilir pekala. bir de yazar, öyküsünü mümkün olduğunda sündürerek ama roman tadında asla değil, heyecanı ve çayı taze tutarak, sigarayı kültablasında unutturacak kadar, telefonu sessize aldıracak kadar derin -burda zaten telefon yasak- gibi okutmalıydı bana. aylin hayallerimdeki kız olmalıydı, adı tercihen türküde geçen bir isim olabilirdi ama çok da sorun değildi ve ahmet de o an oradaki ben olmalıydım. tabii ki yazardan o an ahmet'e vatani görevini yaptırmasını beklemiyordum, o kadarı hem özel hayatıma tecavüze hem de müneccimliğe girerdi. ama pekala yarın elli günden sonra ilk kez çıkacağım çarşı iznimde çok özlediğim kitapçıları, çiçekçileri, akvaryumcuları gezerken ben de kendime böyle bir tanışmayı çok görmese miydim; yoksa kısa saçlarımdan, soğuk yanığı yüzümden, bir aydır sivil eşya deposunda sivil çantasında duran artık kırışık giysilerimden ve bilhassa kolumdaki casio saatten, "ayy, asker bu, kaçalım sapıktır deyip kaçarlar mıydı, not da bırakırlar mıydı arkalarından, "o şimdi asker canı neler ister" diye. "ama ben kısa dönemim, zaten bizi orduda da kimse sevmiyor şeklinde calimero moduna girer miydim ben de, ben de yapar mıydım bu ayrımcılığın daniskasını. bilmem...
ertesi gün ahmet elbette aylin'i arabasıyla okuluna bırakmadı, henüz çok erkendi bunun için. araba alacak kadar parası yoktu çünkü. aylin'le tekrar rastlaşmayı umarak aynı saatte dün karşılaştıkları web sitesine girdi. yok böyle bir şey, teknolojinin öykülere bu kadar girmesine henüz hazır değilim; benim okuyucumun da hazır olmadığını düşünüyorum.
ertesi gün ahmet çok hasta oldu. çünkü dün aylin'le ayrıldıktan sonra aylin'in bindiği dolmuşun arkasından sıkışık akşam trafiğinin de yardımıyla beş kilometreyi yirmiyedi dakikada aldı. eve döndüğünde annesi sırtına havlu koydu koymasına ama mikroorganizmalar onu tarumar etmeyi o minik beyinlerine koymuştu bir kere.
ertesi gün aylin'i eski sevgilisi aradı ve tekrar görüşmeyi, yaptıklarını affettireceğini, bundan sonra kulu kölesi olacağını, köpek gibi pişman olduğunu söyledi. aylin'in yelkenleri bir süre naz yapsalar da suyu sevdiklerinden - 'hidrofilik' - yumuşak iniş yaptılar. zaten ahmet'le yeni tanışmışlardı, onu tanıyacak, edecek, filan, bir sürü zaman alacaktı. hazır serdar geri dönmüşken bunu değerlendirebilirdi.
ertesi gün annesi ahmet'e aradığı gelini bulduğunu söyledi. kız eve bir geldi ki gerçekten cillop gibi, 'ama anne' bile diyemedi bu güzellik karşısında. kız da hakkaten on numaraydı; yemek desen yemek, ev işi desen ev işi, güzellik desen selma güneri halt etmiş, henüz bilmiyordu ama sevişmesi öpüşmesi koklaşması da alice harikalar diyarındaydı, e o zaman.
bu yazı tam gaz devam ediyordu ki şerefsiz bir komutan kaldırdı yerimden, darısı bir dahaki çarşı izninin başına. mektuplara açığım bu arada, isteyene adres verilir, er mektubu görülecektir.
tanrım nerden başlamalıyım. çok heyecanlıyım. tam elli gün sonra çarşıya çıkıyorum ve bu sekiz saatlik çarşı izninin mümkün olduğunca az olmasını istediğim bir bölümünü internet cafede geçireceğim, ve rahmetli dedemin bunu hissetmesinden çekiniyorum. çok garip bir duygu sayın seyirciler. işbirlikçisi olduğum askeri birlikten, üç numara traşlı esmer yüzlü arkadaşlarımla ordu halinde, sabah sekiz içtimasından ve öncesinde birbuçuk saatlik mıntıka eziyetinden sonra, nihayet çıkarken taksiciler kapış kapış adam avlıyorlardı, elbette reddettim. çarşıya yalnız çıkmak için tertiplerime küçük yalanlar uydurmuştum. en azından sekiz saat boyunca kalabalığa karnım toktu, hatta tıkabasaydı. çünkü neredeyse iki aydır her şeyi gruplar halinde yapıyor, tuvalete yatmaya vs. gruplar halinde uygun adım gidip geliyorduk. acemilik adı verilen dünyevi işkence dünyasından kurtulup ordumuzun yüksek rütbeli neferlerinin ve halkımızın 'mehmetçik' adını verdiği usta askerliğe erişince de değişmedi durum. eziyet devam etti. and goes on.
niyetim, pek sevdiğim bloguma askerlikle ilgili herhangi bir şey yazmamaktı ama dayanamadım. elbette hanım okurlarımızın iştahını kaçıracak ya da er okurlarımıza gına getirecek askerliğin detaylarıyla ilgili şeyler yazmayacağım, tabii bunu ne kadar başarabilirsem.
çok heyecanlı olmuştuğumu söylemiş miydim. gece iki dört nöbetinde bile normalde uykuya esir düşmemek için çırpınırdım ama bu gece öyle olmadı. uykunun zerresini düşlemedim, soğuk hava bile kesemedi heyecanımı. bunun sebebi ise heyoo çarşıya çıkıyorum, sivile çıkıyorum, insan göreceğim, kadın yüzü poposu göreceğim, çiğ köfte iskender şöbiyet yiyeceğim gibi bir düşle asla kesişmiyordu. sadece bu duyguyu merak ediyordum. haftanın bir günü, o da belli şartlara bağlı olarak verilen bir izne çıkış hissini merak ediyordum. bu teselli ikramiyesini nasıl değerlendireceğimden ziyade, milli piyango idaresine kendim mi gideceğim yoksa avukatlarımı mı yollayacağım düşüncesiydi beni heyecanlandıran. nitekim çıktım, dolmuşa atladım, allahtan ordumuz beni büyük bir ilimizde değerlendirmeye almıştı ve çarşıya çıktığımda yapacak şey çoktu, ben de interneti çok özlediğimden, internet bir yana müzik dinlemeyi özlediğimden bu cafeye geldim, nihayetinde er/erbaş olarak gidebileceğimiz yerler hayli sınırlandırılmıştı. gerçi asker yasak delmeyi sever, ben de öyle. internet cafeye girmeden önce mp3 varsa diye şart koştum. zaten sabahın dokuzunda ortalığa salıverilmiş binlerce genç askerin yapabileceği çok fazla şey yoktu bir pazar günü. ya kahvehaneye gidip kağıt atacaklar, ya mükellef bir kahvaltı yapacaklar, ya kerhanenin açılmasını bekleyip öğlen içtimasını orda verecekler, ya da internet cafelerin açılmasını bekleyip mesenelerini açıp sevdikleri ya da sevme ihtimali taşıdıkları ile söyleşeceklerdi. büyük bir şehrin kenar bir mahallesinden bir pazar günü salıverildik, ahmet erhan'ın "kenar mahallede bir pazar günü" şiiri geldi aklıma, aklıma neler gelmiyordu ki zaten. aklım başını alıp gitmişti.
dükkanlar kapalıydı. canım bir şey yemek istemiyordu. bir an önce müzik dinlemek istiyordum. nöbet tutarken söylediğim şarkılar türküler hep aynıydı, eskiden bildiğim fakat askerliğin unutturduğu şarkıları hatırlatmak istiyordum kendime ve yüksek yüksek sesle müzik dinlemek. bunun bir rsiki vardı elbet, o da milletin ortasında o şarkıları duyduktan sonra yavaş yavaş çözülmek. ama beni tanıyan yoktu zaten bu şehirde. hem asker dediğin ağlar mına koyim, ağlamayıp napsın. hımm, şimdi uzun dönem askerlik yapan arkadaşlar gelip, "lan yaptığınız topu topu altı ay askerlik, onda da muhallebi çocukluğu yapıyorsunuz" diyebilirler pekala. ben de derim ki, "sen devam et hacı, bana bu kadarı bile yetti." içimde zaman zaman dalgalanan bir millet şuuru vardı, suya düştü gülümüz, ötmüyor bülbülümüz oldu o da.
her neyse, askerliğin insan egosuna bıraktığı bir maraz var. belki de sadece benim egoma vurmuştur bu darbeyi, hatta eminim öyledir. insan zannediyor ki o içerdeyken herkes onu düşünüyor. aslında zannetmiyor, sadece an an böyle düşünme gafletine düşüyor. halbuki, askerdeyken bir erkeğe yapılabilecek en kötü şeyi yapan tertibimin terkeden kız arkadaşının da dediği gibi "oysa dışarda hayat devam ediyor!" herkesin işin gücü var, herkesin dertleri meşguliyetleri var, sen askerdeyken senin de olduğu gibi. o yüzden internete girmediği bir buçuk ay boyunca zannediyor ki kendisine mailler yağdı, ondan haber alamayan herkes onu merak etti, -hayır ben asla böyle düşünmedim, keh- sonra gidip bir bakıyor ki nanik. mail grupları sağolsun.
aslında internete girmeden önce yazmayı düşlediğim o kadar şey vardı ki. nöbet tutarken not aldığım cümleleri de almamışım yanıma. bir de istiflemeyi düzgün yapamadığımı fark ettim. düşündüklerimi hep yatay istifliyorum, e alttan bir şey almaya kalktın mı ya hepsini kaldırıp tekrar yerlerine koyman gerekiyor, ya da üsttekileri kaldırmadan çekmeye çalışırken yıkılıyorlar, sen de aradığını bulamıyorsun, karman çorman oluyor. bazen de tetris oynar gibi istifliyorum, o zaman da zaten asla çözülmüyor düşünceler, hiç yazamıyorsun. o nedenle ne demiş ferdi tayfur, "tebessüm edip de kaçma." ya da "sen de mi leyla!"
ya da ne demiş şair, "saçların tarumar, gözlerinde nem"
o kadar boş/dolu geliyor ki her şey, acilen sigaraya başlamam lazım.
niyetim, pek sevdiğim bloguma askerlikle ilgili herhangi bir şey yazmamaktı ama dayanamadım. elbette hanım okurlarımızın iştahını kaçıracak ya da er okurlarımıza gına getirecek askerliğin detaylarıyla ilgili şeyler yazmayacağım, tabii bunu ne kadar başarabilirsem.
çok heyecanlı olmuştuğumu söylemiş miydim. gece iki dört nöbetinde bile normalde uykuya esir düşmemek için çırpınırdım ama bu gece öyle olmadı. uykunun zerresini düşlemedim, soğuk hava bile kesemedi heyecanımı. bunun sebebi ise heyoo çarşıya çıkıyorum, sivile çıkıyorum, insan göreceğim, kadın yüzü poposu göreceğim, çiğ köfte iskender şöbiyet yiyeceğim gibi bir düşle asla kesişmiyordu. sadece bu duyguyu merak ediyordum. haftanın bir günü, o da belli şartlara bağlı olarak verilen bir izne çıkış hissini merak ediyordum. bu teselli ikramiyesini nasıl değerlendireceğimden ziyade, milli piyango idaresine kendim mi gideceğim yoksa avukatlarımı mı yollayacağım düşüncesiydi beni heyecanlandıran. nitekim çıktım, dolmuşa atladım, allahtan ordumuz beni büyük bir ilimizde değerlendirmeye almıştı ve çarşıya çıktığımda yapacak şey çoktu, ben de interneti çok özlediğimden, internet bir yana müzik dinlemeyi özlediğimden bu cafeye geldim, nihayetinde er/erbaş olarak gidebileceğimiz yerler hayli sınırlandırılmıştı. gerçi asker yasak delmeyi sever, ben de öyle. internet cafeye girmeden önce mp3 varsa diye şart koştum. zaten sabahın dokuzunda ortalığa salıverilmiş binlerce genç askerin yapabileceği çok fazla şey yoktu bir pazar günü. ya kahvehaneye gidip kağıt atacaklar, ya mükellef bir kahvaltı yapacaklar, ya kerhanenin açılmasını bekleyip öğlen içtimasını orda verecekler, ya da internet cafelerin açılmasını bekleyip mesenelerini açıp sevdikleri ya da sevme ihtimali taşıdıkları ile söyleşeceklerdi. büyük bir şehrin kenar bir mahallesinden bir pazar günü salıverildik, ahmet erhan'ın "kenar mahallede bir pazar günü" şiiri geldi aklıma, aklıma neler gelmiyordu ki zaten. aklım başını alıp gitmişti.
dükkanlar kapalıydı. canım bir şey yemek istemiyordu. bir an önce müzik dinlemek istiyordum. nöbet tutarken söylediğim şarkılar türküler hep aynıydı, eskiden bildiğim fakat askerliğin unutturduğu şarkıları hatırlatmak istiyordum kendime ve yüksek yüksek sesle müzik dinlemek. bunun bir rsiki vardı elbet, o da milletin ortasında o şarkıları duyduktan sonra yavaş yavaş çözülmek. ama beni tanıyan yoktu zaten bu şehirde. hem asker dediğin ağlar mına koyim, ağlamayıp napsın. hımm, şimdi uzun dönem askerlik yapan arkadaşlar gelip, "lan yaptığınız topu topu altı ay askerlik, onda da muhallebi çocukluğu yapıyorsunuz" diyebilirler pekala. ben de derim ki, "sen devam et hacı, bana bu kadarı bile yetti." içimde zaman zaman dalgalanan bir millet şuuru vardı, suya düştü gülümüz, ötmüyor bülbülümüz oldu o da.
her neyse, askerliğin insan egosuna bıraktığı bir maraz var. belki de sadece benim egoma vurmuştur bu darbeyi, hatta eminim öyledir. insan zannediyor ki o içerdeyken herkes onu düşünüyor. aslında zannetmiyor, sadece an an böyle düşünme gafletine düşüyor. halbuki, askerdeyken bir erkeğe yapılabilecek en kötü şeyi yapan tertibimin terkeden kız arkadaşının da dediği gibi "oysa dışarda hayat devam ediyor!" herkesin işin gücü var, herkesin dertleri meşguliyetleri var, sen askerdeyken senin de olduğu gibi. o yüzden internete girmediği bir buçuk ay boyunca zannediyor ki kendisine mailler yağdı, ondan haber alamayan herkes onu merak etti, -hayır ben asla böyle düşünmedim, keh- sonra gidip bir bakıyor ki nanik. mail grupları sağolsun.
aslında internete girmeden önce yazmayı düşlediğim o kadar şey vardı ki. nöbet tutarken not aldığım cümleleri de almamışım yanıma. bir de istiflemeyi düzgün yapamadığımı fark ettim. düşündüklerimi hep yatay istifliyorum, e alttan bir şey almaya kalktın mı ya hepsini kaldırıp tekrar yerlerine koyman gerekiyor, ya da üsttekileri kaldırmadan çekmeye çalışırken yıkılıyorlar, sen de aradığını bulamıyorsun, karman çorman oluyor. bazen de tetris oynar gibi istifliyorum, o zaman da zaten asla çözülmüyor düşünceler, hiç yazamıyorsun. o nedenle ne demiş ferdi tayfur, "tebessüm edip de kaçma." ya da "sen de mi leyla!"
ya da ne demiş şair, "saçların tarumar, gözlerinde nem"
o kadar boş/dolu geliyor ki her şey, acilen sigaraya başlamam lazım.
10.12.2009
8.12.2009
2.12.2009
Yaşam ve Aşk: Baskı, Desen ve Resimler
23 Ekim 2009-24 Ocak 2010
20. yüzyılın öncü sanatçılarından Marc Chagall, Türkiye'deki sanatseverlerle ilk kez Pera Müzesi'nde buluşuyor.
1887'de Rusya'da doğan ve 1985 yılında Saint-Paul-de-Vence'da hayata gözlerini kapayan Chagall'a ait 160 yapıt, Kudüs İsrail Müzesi'nin zengin koleksiyonundan biraraya getirilen baskı, desen ve resimlerden oluşuyor.
Sergi, Chagall'ın çokyönlü kimliğini ve renkli hayal dünyasını vurgulayan bir seçkiyi sunuyor. Sanatçının yaşamını ve ilk eşi Bella ile aşklarını konu alan özyaşamöyküsel desenlerinin yanı sıra, Kutsal Kitap illüstrasyonları, La Fontaine Masalları ve Gogol'ün Ölü Canlar'ı gibi edebi yapıt resimlemeleri de sergide bir araya geliyor. Yapıtlar arasında Chagall'ın imzasıyla bütünleşmiş Rus folkloru, Yahudi gelenekleri ve sevgililer temaları dikkat çekiyor.
Sergiye paralel olarak 5 Aralık 2009, Cumartesi günü de bir sözel etkinlik yapılacak.
Pera Müzesi ve Fransız Kültür Merkezi işbirliği ile gerçekleştirilecek etkinlikte Marc Chagall'ın torunu ve Marc Chagall Komitesi Yardımcı Başkanı Meret Meyer sanatçının sanatı ve yaşamı üzerine bir konferans verecek.
23 Ekim 2009-24 Ocak 2010
20. yüzyılın öncü sanatçılarından Marc Chagall, Türkiye'deki sanatseverlerle ilk kez Pera Müzesi'nde buluşuyor.
1887'de Rusya'da doğan ve 1985 yılında Saint-Paul-de-Vence'da hayata gözlerini kapayan Chagall'a ait 160 yapıt, Kudüs İsrail Müzesi'nin zengin koleksiyonundan biraraya getirilen baskı, desen ve resimlerden oluşuyor.
Sergi, Chagall'ın çokyönlü kimliğini ve renkli hayal dünyasını vurgulayan bir seçkiyi sunuyor. Sanatçının yaşamını ve ilk eşi Bella ile aşklarını konu alan özyaşamöyküsel desenlerinin yanı sıra, Kutsal Kitap illüstrasyonları, La Fontaine Masalları ve Gogol'ün Ölü Canlar'ı gibi edebi yapıt resimlemeleri de sergide bir araya geliyor. Yapıtlar arasında Chagall'ın imzasıyla bütünleşmiş Rus folkloru, Yahudi gelenekleri ve sevgililer temaları dikkat çekiyor.
Sergiye paralel olarak 5 Aralık 2009, Cumartesi günü de bir sözel etkinlik yapılacak.
Pera Müzesi ve Fransız Kültür Merkezi işbirliği ile gerçekleştirilecek etkinlikte Marc Chagall'ın torunu ve Marc Chagall Komitesi Yardımcı Başkanı Meret Meyer sanatçının sanatı ve yaşamı üzerine bir konferans verecek.
1.12.2009
bu bayram "aynı kavağın kaşığı" diye bir deyim öğrendim. hoşuma gitti. yani, burada mevzubahs olan iki tahta kaşık var, ikisi de aynı ağaçtan yapılmış.
yeni yıl yeni yıl yeni yıl yeni yıl herkese kutlu olsun
dalga dalga dalga dalga dalgalanıyoor
bak bunlar aynı kavağın kaşığı. sevdiğim insana söyleyeceğim bunu, aynı kavağın kaşığı olalım mı?
yeni yıl yeni yıl yeni yıl yeni yıl herkese kutlu olsun
dalga dalga dalga dalga dalgalanıyoor
bak bunlar aynı kavağın kaşığı. sevdiğim insana söyleyeceğim bunu, aynı kavağın kaşığı olalım mı?
kıymetli hanım ve bey efendiler, değerli arkadaşlarım, saygıdeğer gönül dostlarım, asker doğan her türk erkeği gibi ben de askere gidiyorum. işimden ayrıldım. eşim yok. anam babam sağ selamet. yarın yedek subay adayları için hazırlanan sınava girip kısa dönem mi uzun dönem mi ve nereye gidiyorum sorularımın cevaplanması için aralık ayının takriben onuna kadar bekleyeceğim. onikisi gibi de birliğime 'teslim ol'acağım. ondan sonra allah kerim. bakarsınız bilgisayar başında bir iş verirler, bakarsınız ot yoldururlar, patates soydurup bulaşık yıkatırlar, gece nöbetlerine misafirliğe muhakkak sizleri de beklerim. on gün kadar bir zamanım var. bu süreyi köyde bir evde inziva içerisinde geçireceğim, biraz içki biraz sigara birkaç kitap. internetten uzak olacağım, merak buyurmayınız. güle güle git'lerinizi ve cebime koymayı umduğunuz liraları mesaj kutuma bırakabilirsiniz. son günlerde içip içip taciz ettiğim arkadaşlarımdan özür dilerim, yalnızlığıma ve türk erkeğinin askerlikle olan başı hoşluğuna versinler. malum, değişik bir psikoloji. burası böyle kalsın. düşmanlarım hacklemezse arasıra okuyan filan olur, neden olmasın.
bir de sizden ricam ben evdeyken elektrikli süpürgeyi çalıştırmayın lütfen, ben kahveye filan gidince yapın temizliği. söz pazar alışverişine ben çıkarım.
bir de sizden ricam ben evdeyken elektrikli süpürgeyi çalıştırmayın lütfen, ben kahveye filan gidince yapın temizliği. söz pazar alışverişine ben çıkarım.
eveet. günaydın. bir bayram daha gördük sayın seyirciler. bugün bir aralık. aralık'a giriş yaptık. kaldı onbir. anne içerde kahvaltı hazırlıyor, baba yan odada horluyor. garip bir hismiş, unutmuşum. günaydın. bugün bir mail okudum, içim bir hoş oldu, umut doldum. sizlerle biraz acı da olsa ahmet erhan'ın oğul şiirini paylaşmak istiyorum.
26.11.2009
what's up! neler oluyor. neler oluyor bize, bize neler oluyor. şu sözü kim yazdıysa, ama sadece bu mısrayı, tebrik ediyor. ben de cümleleri zihnimde böyle evirir çeviririm habire. aklımda mutlaka o gün son gördüğüm aracın plakası olur. bugünün tek kaybı yanan üç adet parmak ucu oldi. beni yazmakla ve güzel insanlarla tanıştıran bir yazma atölyesine katılmıştım istanbıl günlerimde. ordaki beyaz saçlı amca demişti ki, bir bira içebilirsiniz yazmadan önce, iyi gelir, ama daha fazlası yazmak açısından zararlıdır. o günlerde bunu sık sık denemiştim, her ihtimale karşılık dört bira alıyordum, birini içip kağıdı kalemi elime. tam yazmaya başlayacakken hadi bi tane daha içeyim, derken dördüncü birayı içip uyuklamaya başlıyordum. sonra da yarın yazarız deyip sızıyordum. hâlâ aynı denemeyi yapıyorum, yanılmadım. o yüzden yüzyılın romanı habire gecikiyor, hahah.
her mevsim içimden gelir geçersin. ne güzel laf.
her mevsim içimden gelir geçersin. ne güzel laf.
ilginç bir durum oluştu ve akşama kadar çalışacakken, işlerin de süper yolunda gitmesinin sayesinde erken salıverildim. fabrikama veda ettim. şehre de veda edeceğim akşama doğru. eski günlerde yapmadığı gibi babam beni almaya gelecek arabayla. çünkü yüküm ağır. her neyse, saat altıya kadar bolca boş vaktim var yani. bu suretle dolapta fazlalık olarak duran biraya diktim gözümü. bir taneden bir şey olmaz ve öğlen birasının tadı hiçbir şeyde olmaz. ama ya şişesinin dibinde sırıtan cin, ona ne demeli, o şişeyi de yanımda götüremem ki, o cini de okşamalıyım ama peder beyciğim kokusunu alırsa alimallah topuklarıma sıkar, lan allahsız arefe günü içki mi içilir, diyerek. neyse, ayılırız o vakte kadar.
yarın bayram demiş miydim, yoksa herkesler bunun farkında mıydı. neler olacak ben size söyleyeyim. sabah erkenden kalkılacak. kaloriferli, yani her yerinde eşit sıcaklıklara sahip ortamlara alışmış olan vücudum, sobalı evde sabah uyanmanın verdiği sönmüş soba soğukluğuna maruz kalıp tam küfredecekken, hayırlı bir sebep uğruna erken kalkıldığından duraklayacak, vira bismillah çekecek, çoraplarını arayacak etrafta. hemen bir hırka atacak sırtına. ulan şu bayramlar yaza gelse de camiye gidene kadar donmasak bari, diyecek. baba seslenecek, hakan hadi olum acele et. [sanki biz napıyosak, kalktık işte, ileride sırf bayram namazları için evin içine bir cami yaptırıcam mına koyim] sonra tuvalete, ama el yüz yıkandıktan sonra kendine gelinecek [not alır gibi oldu, kendine gelin edecek biri aranıyor] abdest de alınıp aşağı inilerek arabaya ilerlenecek. milletimize bayram sabahlarında bi hâl geldiğinden [misal ben] herkes camilere akın edeceğinden peder beyin yer bulamama korkusu ve takıntısından, dışarda kalırsak donarız şeklindeki fikir akıntısından, namazdan kırkbeş dk önce camide olunacak. bir vaiz, bir de biz, ne de şekeriz. ha en önde de üç tane ihtiyar, yoksa bana mı benziyorlar, şapkalarını ters çevirmişler. biri uyukluyor. eminim o saatte orda olduğu için münker ve nekirden hesabına iki artı daha geçtiğine inanıyor. ya da büyük amcalarım gibi altmışına kadar her allah'ın günü içip altımışında tak diye kadehi şişeyi kırıp soluğu camide alanlardandır. halı kokusu beni büyüleyecek. gözlerimi duvarlara, yavaş yavaş gelmeye başlayan insanlara, caminin mimarisine döndüreceğim. ayaklarımın uyuşmasıyla kendime gelip kibar bir küfür daha edeceğim, ama o gün bayram. ayrıntıya girmeyelim, sonra vaaz, hutbe, namaz derken bayram saatlerine resmen giriş yapılmış olacak. ilk babanın eli öpülecek, sonra eniştenikine eğilinecek ama öptürmeyecek. sonra camidekilerle bayramlaşılıp evde hazırlanmakta olan kahvaltı hayal edilerek zihinsel masturbasyon yapılacak. ve kardeş öpülerek uyandırılacak, peder bey seslenecek, o kalkmamış mı daha, bayram günü bu saate kadar uyunur mu?yacak. sonra babaanne, hala, kuzenler, yeğenler. mesela iki bayram önce yeğenler diye bir şey yoktu. o halde yaşlanıyoruz doktor.
yarın bayram demiş miydim, yoksa herkesler bunun farkında mıydı. neler olacak ben size söyleyeyim. sabah erkenden kalkılacak. kaloriferli, yani her yerinde eşit sıcaklıklara sahip ortamlara alışmış olan vücudum, sobalı evde sabah uyanmanın verdiği sönmüş soba soğukluğuna maruz kalıp tam küfredecekken, hayırlı bir sebep uğruna erken kalkıldığından duraklayacak, vira bismillah çekecek, çoraplarını arayacak etrafta. hemen bir hırka atacak sırtına. ulan şu bayramlar yaza gelse de camiye gidene kadar donmasak bari, diyecek. baba seslenecek, hakan hadi olum acele et. [sanki biz napıyosak, kalktık işte, ileride sırf bayram namazları için evin içine bir cami yaptırıcam mına koyim] sonra tuvalete, ama el yüz yıkandıktan sonra kendine gelinecek [not alır gibi oldu, kendine gelin edecek biri aranıyor] abdest de alınıp aşağı inilerek arabaya ilerlenecek. milletimize bayram sabahlarında bi hâl geldiğinden [misal ben] herkes camilere akın edeceğinden peder beyin yer bulamama korkusu ve takıntısından, dışarda kalırsak donarız şeklindeki fikir akıntısından, namazdan kırkbeş dk önce camide olunacak. bir vaiz, bir de biz, ne de şekeriz. ha en önde de üç tane ihtiyar, yoksa bana mı benziyorlar, şapkalarını ters çevirmişler. biri uyukluyor. eminim o saatte orda olduğu için münker ve nekirden hesabına iki artı daha geçtiğine inanıyor. ya da büyük amcalarım gibi altmışına kadar her allah'ın günü içip altımışında tak diye kadehi şişeyi kırıp soluğu camide alanlardandır. halı kokusu beni büyüleyecek. gözlerimi duvarlara, yavaş yavaş gelmeye başlayan insanlara, caminin mimarisine döndüreceğim. ayaklarımın uyuşmasıyla kendime gelip kibar bir küfür daha edeceğim, ama o gün bayram. ayrıntıya girmeyelim, sonra vaaz, hutbe, namaz derken bayram saatlerine resmen giriş yapılmış olacak. ilk babanın eli öpülecek, sonra eniştenikine eğilinecek ama öptürmeyecek. sonra camidekilerle bayramlaşılıp evde hazırlanmakta olan kahvaltı hayal edilerek zihinsel masturbasyon yapılacak. ve kardeş öpülerek uyandırılacak, peder bey seslenecek, o kalkmamış mı daha, bayram günü bu saate kadar uyunur mu?yacak. sonra babaanne, hala, kuzenler, yeğenler. mesela iki bayram önce yeğenler diye bir şey yoktu. o halde yaşlanıyoruz doktor.
25.11.2009
dün öğretmenler günüydü. kutlu olsun. ilkokul öğretmenimin sesini duydum, iyi geldi. ben öğretmenlerinden nefret etmeyen azınlıktanım. benim için çok şey yaptı sağolsun. sonra bana zor zamanlarımda yardım eden, akrabam bir çift öğretmeni de arayıp günlerini kutladım. inanmam böyle günlermiş filan, ama onun sesinin, "oğlum, hadi çok yazmasın sana" deyişi var ya, her sene bu beni onları aramaya sevk eder. ilkokul öğretmenimin de, beni savunmak için o pezevenk okul müdürünün karşısında ağlar bir şekilde sinirlenip kendine hakim olamaması yeter de artar. sınıfa ayaklarımı vurarak girdim diye, serdar'la kavga ettim diye, ülkü'ye mektup yazdım diye yediğim tokatlar hiç umrumda değil.
yarından sonra bayram. ilerleyen günlerde yazmam zor olacak farkındayım. herkesin bayramı kutlu olsun. bayram güzel bir şeydir. adı kurban, vs. olsa da. beni görmek istediğim insanlarla bir araya getirir. bir de tatil sonuçta. çalışmaktan kaçmakla alakası yok bunun, ilk gün bayram namazı için erken kalkmak haricinde diğer günler saati kurmadan yatmak, yaşlıların o tırnaklarından arttırdıklarıyla şeker alarak dağıtmaları, ya da bütün cimrilikleriyle koskoca şekerliği üç tanecik şekerle donatmaları, babamı gördüklerinde, "oğlum hoşgeldin, nerelerdesin, eskiden hep gelirdin" demeleri, beni gördüklerinde, "sana ne kadar da benziyor, eskerliğini yaptı mı bu, evlendi mi, çocuğu var mı" gibisinden sorular yorumlar yapmaları, babamın 'dudu kadın'a para vermesi, dedemin yerleşikliğe geçtikten sonra yaşadığı o pembemsi aşı boyalı evin önünden geçerken birtakım benliklerimin kendinden geçmesi, ne bileyim, geçen bayram yaşayan birinin bu bayram artık olmaması, arefe günü mezarlık ziyaretleri, vs. önemli şeyler bunlar benim için. insanlar bunları rutine bağlamış olsalar da benim için hiç de öyle değil.
keşke dedem yaşıyor olsaydı.
yarından sonra bayram. ilerleyen günlerde yazmam zor olacak farkındayım. herkesin bayramı kutlu olsun. bayram güzel bir şeydir. adı kurban, vs. olsa da. beni görmek istediğim insanlarla bir araya getirir. bir de tatil sonuçta. çalışmaktan kaçmakla alakası yok bunun, ilk gün bayram namazı için erken kalkmak haricinde diğer günler saati kurmadan yatmak, yaşlıların o tırnaklarından arttırdıklarıyla şeker alarak dağıtmaları, ya da bütün cimrilikleriyle koskoca şekerliği üç tanecik şekerle donatmaları, babamı gördüklerinde, "oğlum hoşgeldin, nerelerdesin, eskiden hep gelirdin" demeleri, beni gördüklerinde, "sana ne kadar da benziyor, eskerliğini yaptı mı bu, evlendi mi, çocuğu var mı" gibisinden sorular yorumlar yapmaları, babamın 'dudu kadın'a para vermesi, dedemin yerleşikliğe geçtikten sonra yaşadığı o pembemsi aşı boyalı evin önünden geçerken birtakım benliklerimin kendinden geçmesi, ne bileyim, geçen bayram yaşayan birinin bu bayram artık olmaması, arefe günü mezarlık ziyaretleri, vs. önemli şeyler bunlar benim için. insanlar bunları rutine bağlamış olsalar da benim için hiç de öyle değil.
keşke dedem yaşıyor olsaydı.
24.11.2009
"all right skip, whereever you are, this one is for you." diye bir alıntım var bi şarkının başlangıcından. bunu niye yazıyorum biliyor musun, birisi bir gün bu şarkıda bu kadın ne diyor diye tesadüfen rastlarsa, hislenir de merak ederse, google'a yazıp da ararsa, beni bulsun diye. çok önemli bu insanın beni bulması. tıpkı bir zamanlar bu gemi ne zamandır burda aramaları gibi, ama bu daha spesifik, üzgünüm türkçe, mühendisim türkçe.
o değil de, hep lafı uzatıp yazının ana temasını kaçırıyorum; düşünsene, biri senden yıllar sonra senin söylediğin bir şarkıyı söylüyor, ve bu şarkının başında senin adını anıp bu şarkı senin için diyor. ve kayıtlara böyle geçiyor.
o değil de, hep lafı uzatıp yazının ana temasını kaçırıyorum; düşünsene, biri senden yıllar sonra senin söylediğin bir şarkıyı söylüyor, ve bu şarkının başında senin adını anıp bu şarkı senin için diyor. ve kayıtlara böyle geçiyor.
akşam işten geldiğimde açtığım bu klima odayı sabah sekize iki kala ancak ısıtabiliyor. biraz olsun ısınmak için sigaradan son nefesi ve çayımdan son yudumu sıcak bir ortamda alıyorum, tam o sırada mesai gongu çalıyor, "hasktir, gene geç kaldık," deyip yola koyuluyorum. bu sırada alelacele bağcıklarıma basma tehlikem çok yüksek, aldırmıyorum. sağdan başlıyorum, günaydın derken solu bağlamayı bitirmiş oluyorum.
ayakkabı bağcıklarını bağlamayı öğrenmenin bile bir hikayesi var bazı insanlarda, kimi hatırlamıyor bile. hayır, hiç garipsemiyorum. hatta son zamanlarda hiçbir şeyi.
ayakkabı bağcıklarını bağlamayı öğrenmenin bile bir hikayesi var bazı insanlarda, kimi hatırlamıyor bile. hayır, hiç garipsemiyorum. hatta son zamanlarda hiçbir şeyi.
insanın çok güçlü hoparlörleri var olabilir ama bu yine de her dem sesli biri olmasını gerektirmez. istediği zaman açabilir sesini sonuna kadar, hatta kızdırırsanız basslarıyla kalbinizi bile gümletebilir, bazen cızırdarsa şaşırmamalı bu yüzden. keyfi yerindeyse çıstak dubstak dub tıs dış tıs.
çok güçlü hoparlörlerim olsun istiyorum ama bir o kadar da portatif/minyatür olsunlar ki onları istediğim yere götürebileyim. sözgelimi benimle birlikte mezara kadar gelecek kadar sevsinler beni hoparlörlerim. merak etmeyin yalnızca yalnızken açarım seslerini, ancak o zaman kullanabilirim tüm kapasitelerini, o yüzden rahatsız etmem kimseyi, misal davut bile hiç söylenmedi bana, "olum sen evde miydin yahu, bazen korkuyorum öldü mü bu çocuk diye."
bir de şey istiyorum hayattan, çok büyük bir akvaryumum olsun. farz-ı muhal çok büyük bir evim var ve bu evin kocaman bir odasının tamamını akvaryumuma ayırıyorum. çok mutluyum. hatta abartmak gibi olmasın arasıra kendim de içine dalıp dünyaya bir de balıkların gözünden bakıyorum, fena mı olur.
bugün biraz ağırdan alarak işimin parçası olan bir ayar yapıyordum. ama hakkaten de ağırdan alma olayını abarttım. sonra iş arkadaşım ela demesin mi, "senin de elin ne kadar ağır, sutyeni kaç dakikada açıyorsun sen!" fena güldüm.
bu onun işi olsa dahi bir insanın önüne boyaması için ayakkabılarını uzatmak; ya da; törpülemesi, cilalaması, vs. için tırnaklarını, hele hele ayak tırnaklarını uzatmak, bana garip geliyor, anlayamıyorum. haha, anlayamadığım şeyler sadece bunlar olsa, çok mutsuz olurdum kesin, ama çok fazla olduğu için mutlu ve mesudum, müsterihim hayattan yana.
bir şaire bir kitabını imzalattım haftasonu. aslında web dünyasından tanığı olduğum üzere bu adamın ikiyüzlü olup olmadığına dair şüphelerim var ama izmir'in yerlisi olup izmir'de oturan bu adamla tanışmak istedim. çünkü kendisi geceleri çöp toplayan, hurdacılık yapan bir şair. onu göreceğimden emindim çünkü yakın arkadaşı olan ve benim zerre sevmediğim başka bir şairin imza günü vardı, ve o da onunla gelecekti. neyse ki hesapladığım gibi oldu ve sevmediğim arkadaşıyla muhatab olmadan kitabını imzalattım. maksadım kitap imzalatmak da değildi, onu bir araç olarak kullandım şairle tanışmak için. kitaba bakıp, "bunu nerden buldun?" dedi. eski bir kitabının ilk basımıydı çünkü. "buldum işte!" dedim. adımı sordu, imzaladı. altına klişe bir not düştü, rasgele bir sayfa açıp oradan bir dize yazdı. izmir'de şiir konuşacak birini aradığım için bu adamla tanıştım ve ileride kendisini arayıp görüşeceğim. muhtemelen şarap içip balığa gideceğiz hatta, yo hurdacılığa geri dönmek istemiyorum. aynı zamanda yeni şiiri de takip eden biri, bu güzel. bana baktı, "yörük müsün sen?" dedi, "böyle saçların dik dik." "evet." dedim. nereli olduğumu sordu söyledim. mesleğimi, şiire ilgimi. "yirmisekiz," dedim, "hayır bekarım" dedim. "belli, evli olan gençler ölü gibi bakıyor, sen canlı canlı bakıyorsun!" dedi. içimden, 'bir gün ben de evleneceğim ve hiç de ölü gibi bakmayacağım' dedim, hissettirmedim. acelesi vardı, bunları onunla daha çook konuşacağımızı hissettim. memnun oldum ve ayrıldım oradan.
çok güçlü hoparlörlerim olsun istiyorum ama bir o kadar da portatif/minyatür olsunlar ki onları istediğim yere götürebileyim. sözgelimi benimle birlikte mezara kadar gelecek kadar sevsinler beni hoparlörlerim. merak etmeyin yalnızca yalnızken açarım seslerini, ancak o zaman kullanabilirim tüm kapasitelerini, o yüzden rahatsız etmem kimseyi, misal davut bile hiç söylenmedi bana, "olum sen evde miydin yahu, bazen korkuyorum öldü mü bu çocuk diye."
bir de şey istiyorum hayattan, çok büyük bir akvaryumum olsun. farz-ı muhal çok büyük bir evim var ve bu evin kocaman bir odasının tamamını akvaryumuma ayırıyorum. çok mutluyum. hatta abartmak gibi olmasın arasıra kendim de içine dalıp dünyaya bir de balıkların gözünden bakıyorum, fena mı olur.
bugün biraz ağırdan alarak işimin parçası olan bir ayar yapıyordum. ama hakkaten de ağırdan alma olayını abarttım. sonra iş arkadaşım ela demesin mi, "senin de elin ne kadar ağır, sutyeni kaç dakikada açıyorsun sen!" fena güldüm.
bu onun işi olsa dahi bir insanın önüne boyaması için ayakkabılarını uzatmak; ya da; törpülemesi, cilalaması, vs. için tırnaklarını, hele hele ayak tırnaklarını uzatmak, bana garip geliyor, anlayamıyorum. haha, anlayamadığım şeyler sadece bunlar olsa, çok mutsuz olurdum kesin, ama çok fazla olduğu için mutlu ve mesudum, müsterihim hayattan yana.
bir şaire bir kitabını imzalattım haftasonu. aslında web dünyasından tanığı olduğum üzere bu adamın ikiyüzlü olup olmadığına dair şüphelerim var ama izmir'in yerlisi olup izmir'de oturan bu adamla tanışmak istedim. çünkü kendisi geceleri çöp toplayan, hurdacılık yapan bir şair. onu göreceğimden emindim çünkü yakın arkadaşı olan ve benim zerre sevmediğim başka bir şairin imza günü vardı, ve o da onunla gelecekti. neyse ki hesapladığım gibi oldu ve sevmediğim arkadaşıyla muhatab olmadan kitabını imzalattım. maksadım kitap imzalatmak da değildi, onu bir araç olarak kullandım şairle tanışmak için. kitaba bakıp, "bunu nerden buldun?" dedi. eski bir kitabının ilk basımıydı çünkü. "buldum işte!" dedim. adımı sordu, imzaladı. altına klişe bir not düştü, rasgele bir sayfa açıp oradan bir dize yazdı. izmir'de şiir konuşacak birini aradığım için bu adamla tanıştım ve ileride kendisini arayıp görüşeceğim. muhtemelen şarap içip balığa gideceğiz hatta, yo hurdacılığa geri dönmek istemiyorum. aynı zamanda yeni şiiri de takip eden biri, bu güzel. bana baktı, "yörük müsün sen?" dedi, "böyle saçların dik dik." "evet." dedim. nereli olduğumu sordu söyledim. mesleğimi, şiire ilgimi. "yirmisekiz," dedim, "hayır bekarım" dedim. "belli, evli olan gençler ölü gibi bakıyor, sen canlı canlı bakıyorsun!" dedi. içimden, 'bir gün ben de evleneceğim ve hiç de ölü gibi bakmayacağım' dedim, hissettirmedim. acelesi vardı, bunları onunla daha çook konuşacağımızı hissettim. memnun oldum ve ayrıldım oradan.
19.11.2009
ben her cuma bir yere gittim. bu ayrı bir dünya idi. sözgelimi her cuma yeni bir filmin ilk seansına gitmek, yahut bir oyunun açılışını izlemek gibi. ya da annesine koşan yatılı bir çocuk gibi cuma akşamları. gibileri sevmiyorum, ben her cuma akşamı içmeye de gittim çünkü. kitap okumaya, kitapçılara kitap aramaya, sahaflara, üniversitelere okumaya, üç üniversite gezdim, ilginç idi. yaşıma ve bu kadar çok cumayı hasarsız atlattığıma hatta yarın bir tanesiyle daha tanışacak olmama inanamıyorum. sözde bir roman yazacaktık, cuma olacaktı içeriği, ilk hayran kaldığım kitap olan robinson'a atıfta bulunacaktım, yemedi. biz kalimero'yu izleyip gülelim en iyisi, sözlülerimizden yüksek puan alalım, yazılılardan da tabii, dilini anlamasak da kalimero, aşağıda, izleyelim. eylüle aşık olalım bu kasım ortalarında. aralık gelince halim fena. son yirmiüç.
17.11.2009
bi yokuş vardı, penceresine bakıyordu yurdun. ya da yurdun 207 no'lu odasının penceresi o yokuşa bakıyordu. arabalar zorlanırdı yağmurlu havalarda o yokuşu tırmanmakta. arnavut taşlı bir yokuş, taşlar saysan sayılır, maçka'ya doğru yükselen bir yokuş ve yurt. bir taraftan da itü devlet türk musıkisi konservatuarına bakan bir yurt, başka bir yokuş başından konservatuar öğrencilerinin çalgılarının sesleri yükselirdi. içerde, kalorifer peteğine yaslanmış dışarıyı seyreden bir çocuk, kulağında walkmaniyle kış geldiğinde, birtakım şarkılar dinler. akşamlar filan olur. kaloriferleri ateşler yüzleri isli adamlar. birtakım duygular eksilerek çoğalmışlar on yıldan bu güne. birtakım insanlıklar. birtakım ayrılıklar. ayrılıkların takımyıldızları, takımadaları filan var. her ayrılık bir takım tutar ve o takımın peşinde gider, diğer takımsa küme düşer. walkmani ayırt etmez kulakları çocuğun dış dünyanın seslerinden. kuklaları da bu bakımdan sever. insan acılarını büyütmemeli, çocuk büyüdükçe acılar sabit kalmalı kendi büyüklükleriyle. çünkü gebedir tüm genç kızlar yeni acılara. duyuyor musunuz beni hacılar, gittiniz kutsal bellediğiniz mekanlara, biraz da buraları tavaf edin. biraz da bizim taşladıklarımızı taşlayın. yurttan yağmuru seyreder bütün çocuklar, ellerinde play tuşu. rewind, forward. rw, fw. hayat geri sarılabiliyor bazen ne güzel. kar yağdı mı o daha bir güzel seyredilir kalorifer peteğine yaslanılınca, bacakları ısınır hatta yanar çocukların. arabalar çıkmakta zorlanır. hayat gibi hani yaşanılan. patinaj yapıyoruz o halde bazen, ama çıkıyoruz nitekim. ya çamura saplanan ya yağmurda kayan tekerlerimizin altına bir tahta, ya da birileri sağolsunlar ittiriyorlar. çıkıyoruz, yokuş başını görünce anlıyoruz ki dünya yuvarlak, ve döner, ve çocuklar dönme dolapları, atlı karıncaları sever.
arasıra lunaparka gitmeli insan. el ele olmalı.
arasıra lunaparka gitmeli insan. el ele olmalı.
insan bazen üşümüyor mu, hiç şaşırmıyorum ben buna bu duruma. yani üşümek anlamında şey ettim biraz. insan bazı yaşlarında çok kızgın olabiliyor, büyüdükçe teskinleşeceğimi ümid ediyorum. evet devam ediyorum ama sor bi neden, kopmamak için. geçen gün özgür'le konuşuyoduk yine; hani şu, bana, tanrıya ve sana verdiği yeteneğe ihanet ediyosun diye özgür'le. nerden duyduysa bu lafı, yeteneğime tokayım, tana bitey olmatın, dedim ben de. her neyse, bu lafı eskiydi tabii ve ben bunu bundan yıllar önce sizinle paylaşmıştım, şimdiki lafı ise şu oldu, yazmıyorsun di mi; sabahları yazıyorum dedim, ayık kafayla iyi oluyor; ne zamana kadar, dedi. bu sohbeti burada kapattım, zeynep'e döndüm, ee zeynep sen ne zaman mezun oluyosun şimdi dedim, ve sohbet dünya denen bu labirentin içinde yön değiştirdi, biram bitmek üzereydi ve tazelemesi için garsoncağıza işaret ettim. sigaramı tazelemesi için parmaklarıma ve dudağıma emrettim, dudağım da ne dudaktı ha, dudağım dudak, dediğim dedik gibi, ne güzel di mi, ben yaptım, hem de daha demin. dudağım yok benim. o değil de benim dünyadaki en erotik fantezilerimden biri maçka parkından kalkan teleferikte öpüşmektir, öpüşmek ah ne hoştur boğaza karşı teleferiğin buğusu içinde, var mı ötesi, bence varla yok arası. bak benim uzatasım gelmiş gördün mü, noktalar virgüller gırla gidiyor, ben tırla, poff, uçurum dan dan.
beng beng may beybi şat mi. donla dolaşıyorum filan derken nazar değdirdim, kaloriferler yanmıyor, bozuk, bu dünyanın çivisi çıkmış hakkaten. bugün eski mesajlarını sildim telefonumun, emrah'ınkileri bıraktım. bir gün ben de izmarit diye bar açıcam, ve herkes izmaritleri yere atıcak, çok otantik olucak. o kadar da diyorum tok karna içemiyorum diye, habire akşam yemeği yediriyor bu yalan dünya bana. ne güzel bir şey, zamanında fransız sanatçılar, chanteur ve chanteuse'ler, ülkemizi ziyaret etmiş ve güzel güzel şarkı söylemişler o bozuk türkçeleriyle. ben de biraz bozuk türkçem olsun istiyorum, geçen gün türkçeyi bi bozdum bi bozdum. geçen gün ingilizcem de bozuk attı bana. je ne sais pas. sevdim inanamıycaan kadar seni esmer kız. aslında biliyor musunuz bu hayatta üstümüze alınacak bir garip hırkadan başka hiçbir şeyimiz olmamalı. iler tutar yanı yok yani bu durumların. mesela tövbeler tövbesi adlı şarkının başlangıcı kadar başlangıcı güzel şarkı az bulunur. hadi be kırlangıcım, gel yanıma, başlangıcı mol. pampam diye bir kedisi vardı komşumuz merve teyzenin. günde birkaç kez kapımızı çalardı, korkardım da pampam'dan, büyükçe bir şeydi teyzenin kendisine inat. bu kedi bu kadını bir gün yer derdim kendi kendime, huyumdur kendi kendime de güler geçerdim bu gibi durumlara. bir gün fena ağlattı bizi merve teyze, ölümüyle pampam'ı kızına bırakması bir oldu, pampam çok hüzünlüydü giderken. emrah bakamadı ölüsünü kapıdan çıkarırlarken. eskiden içince hiç kızarmazdım, bana bi haller oldu. haller gençlik merkezi vardır eskişehir'de, bi numarası yoktur ama şehre gidenlere önerirler gezmeleri için, hep de şey derler, burası eskiden haldi. kim kimi halledebilmiş ki şu dünyada.
yıldız. kaydı yayınla.
beng beng may beybi şat mi. donla dolaşıyorum filan derken nazar değdirdim, kaloriferler yanmıyor, bozuk, bu dünyanın çivisi çıkmış hakkaten. bugün eski mesajlarını sildim telefonumun, emrah'ınkileri bıraktım. bir gün ben de izmarit diye bar açıcam, ve herkes izmaritleri yere atıcak, çok otantik olucak. o kadar da diyorum tok karna içemiyorum diye, habire akşam yemeği yediriyor bu yalan dünya bana. ne güzel bir şey, zamanında fransız sanatçılar, chanteur ve chanteuse'ler, ülkemizi ziyaret etmiş ve güzel güzel şarkı söylemişler o bozuk türkçeleriyle. ben de biraz bozuk türkçem olsun istiyorum, geçen gün türkçeyi bi bozdum bi bozdum. geçen gün ingilizcem de bozuk attı bana. je ne sais pas. sevdim inanamıycaan kadar seni esmer kız. aslında biliyor musunuz bu hayatta üstümüze alınacak bir garip hırkadan başka hiçbir şeyimiz olmamalı. iler tutar yanı yok yani bu durumların. mesela tövbeler tövbesi adlı şarkının başlangıcı kadar başlangıcı güzel şarkı az bulunur. hadi be kırlangıcım, gel yanıma, başlangıcı mol. pampam diye bir kedisi vardı komşumuz merve teyzenin. günde birkaç kez kapımızı çalardı, korkardım da pampam'dan, büyükçe bir şeydi teyzenin kendisine inat. bu kedi bu kadını bir gün yer derdim kendi kendime, huyumdur kendi kendime de güler geçerdim bu gibi durumlara. bir gün fena ağlattı bizi merve teyze, ölümüyle pampam'ı kızına bırakması bir oldu, pampam çok hüzünlüydü giderken. emrah bakamadı ölüsünü kapıdan çıkarırlarken. eskiden içince hiç kızarmazdım, bana bi haller oldu. haller gençlik merkezi vardır eskişehir'de, bi numarası yoktur ama şehre gidenlere önerirler gezmeleri için, hep de şey derler, burası eskiden haldi. kim kimi halledebilmiş ki şu dünyada.
yıldız. kaydı yayınla.
16.11.2009
kamil'e küfretmeye başladığım zaman anlıyorum ki sarhoşum, çünkü bildiğin küfür ediyorum, ve bu hoşuma gidiyor, işte o zaman içmeye devam ediyorum. ama bu şey için değil elbette, şey için işte, bilirsin, şey için. bilmelisin. sayılı gün çabuk geçer ve tavşan kısık ateşte pişer derler, kısık ateşte pişiyorum ben de, her zaman olduğum gibi, her zaman her şeyin olduğu gibi. kısık gözlerini unutuyorum insanların. bir iki şarkı play ediyorum. babama bu akşam orjinal plağından zeki müren'in kahır mektubunu dinlettim şaşırdı, hele bir de tango yapmayı bildiğimi -ama alaylıca- itiraf edince, siktir lan dedi, ben de dedim ki sen beni bir şeye benzetemedin galiba. insanın babasının olması bazen değişiktir sayın seyirciler. sonra da orhan gencebay'dan tanrı'ya feryat dinlettim, iyi geldi ona dört hakiki dubleden sonra, dublenin hakikiliği mühimdir bizim fiziki coğrafyamızda. tabii bir insanın hem fiziği hem coğrafyası iyi olabilir, benimse fiziğim de coğrafyam da kötüydü, sadece sayısalım iyiydi, iyi bir sözel zekaya sahip sayısalcıydım. yani emotional intelligence'ım yüksekti, ki bu da para etmiyordu, atari salonlarında jeton da etmiyordu, birkaç kelimelik ederi vardı, bense kekemeydim kendime karşı, topluma karşı konuşkan.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
