karşı pencere
-uyudun mu?
-koyunları göndereyim mi?
-kokunu saklıyorsun benden, kokunu özledim. tarçınlı bir orkestraydı. pek tantanalı çalıyorlardı.
-fanfan'ı izleyelim mi beraber? ordaki dans sahnesini izlemeni ve bana eda etmeni istiyorum.
-sana veda etmeme ne dersin?
-hayır derim. ama ben seni beni her öpmediğin günün sabahında terk edebilirim.
-ne çalıyor?
-ibrahim ferrer söylüyor, aquellos ojos verdes.
-ne demekmiş?
-araştır ve öğren, bu kadar kolaycı olmayalım lütufen.
-ellerimiz ne yapar biz buluşunca?
-ellerimiz sarılır.
-ellerimizi seviyorum.
-senin avuçların bahçe, benimkiler balkon, avcuma kon.
-yanındayken uyuyabileceğimi sanmıyorum.
-yerle bir ediyorsun beni. bankanın teklifi onyüzbin öpücük?
-ne yemek yapayım sana gelince?
-bu seferlik dışarda yeriz.
-beni sev!
-beni sev!
-sevgilim ol! hadi, nolur!
-karnım ağrıyor seni özlemekten.
-iki buçukta hapımı hatırlamam lazım.
-beni iki buçuğa kur.
-kol saatim ol. nabzımı tut. bileğimden dil çıkar bana her saat başı.
-gu guk. geç mi kaldım?
-erken geldin. suyla mı içmeliyim seni?
-pastilim ben.
-bunun ve bunların gerçekleşmesini istiyorum. abrakadabra!
-sen de gör. hep beraber.
-cebimde yer var?
-beni de al.
-evlen benimle?
-sana ulanmak istiyorum.
-türkçemizi seviyorum.
-seni saksıya diksem? her gün açarsın bana.
-ilgi isterim.
-ilgililere bildiricem bunu.
-evimin balkonu çok küçük, bir adımlık.
-aldım verdim oynayamayacak mıyız yani bakkala topkek almaya kim gidecek hususunda? ama sen zaten küçük bir adım kadarsın.
-sen de bardaktaki dudak payısın.
-sana mektup yazacağım. bahçede okuman şartıyla.
-balkonda okumayı düşünüyordum ben.
-benim olacak mısın?
-uslu durucam söz.
-senden başkasını sevmek istemiyorum.
-serçe parmağını merak ediyorum.
-diken var parmağımın ucunda.
-acısız iğnesiz itinayla diken çıkarılır.
-bana kapıyı sen aç olur mu, anahtarımı arayıp bulmak istemiyorum kocaman çantanın içinde. bağcıklarımı çöz, paltomu as.
-hiçbir portmanto bukadar beklememiş olacak bir paltoyu.
-bana yazarken pijamalarını giy.
-uyudum ben.
-rüyamı gör.
-faturaları beraber yatıralım. aynı kuyruğa girelim, ilerleyelim.
-veresiye yazdırıyorsun bana, defterin kabardı haberin olsun.
-ay sonu gelsin kapatıcam tüm borcumu.
-aman ne komik! konuşmuyorum sennen.
-çabuk bana 'seni seviyorum' de.
-sen beni sevmiyorsun.
-evet, seninle kırıştırıyorum.
-evindeki eşyalara selam söyle benden. koltuk vardı bi tane fotoğrafta, benim olucak kafaya koydum.
-aferin.
-iyi geceler.
-iyi geceler.
24.11.2010
in another life when we are both cats
+"sana sarılabilir miyim?" dedin hemen bulunduğun yerden bisikletiyle geçen kıza. kızcağız şaşırdı, önüne geçtiğin için durmak zorunda kaldı. "en azından şurdaki su birikintisinin oraya kadar gel benimle?" dedin. "burda göl yok ama," ekledin. kız bakmaya devam etti. "suyum ben, bırak gideyim." dedi ve gitti. bisikletinin zili leaving on a jet plane melodisini çalıyordu.
-elimde bir kitap var. bitirmek istemiyorum. neredeyse üç aydır elimde, epeyce yaklaştım sonlarına. bu kadar ara verip de beni tekrar tekrar içine alan bir kitap okuduğumu hatırlamıyorum. o da beni, ben ona bu kadar ara verince tekrar içine alır mı acaba, onun içindeyken başkayım çünkü, geriye dönüp hatırlamak zorunda kalmıyorum, buna ihtiyaç duymuyorum.
-yeryüzünde birbiriyle çok iyi anlaşabilen kardeşler olduğunu sanmıyorum. bence her kardeş birbirine düşman yaratılır, fıtrat bunun üzerinedir. kardeş, topluma der ki, "kardeşimi sevmem, kardeşimi sevmeyeni hiç sevmem." ilişki bundan ibarettir. ama biz çok sevdiklerimizle aramızdaki ilişkiyi ifade ederken 'kardeş gibiydik' deriz. bunda bir beis görmeyiz. hatta 'kan kardeşi' bile oluruz deyim olarak. ya da birbiriyle uzun süre vakit geçirmiş, artık cinsel açıdan birbirine pek de iştah duymayan, fakat yine de bir gün ayrı kalınca farklı bir hasret çeken bir amca, 'karıyla kardeş olduk' deyimini rahatlıkla kullanabilir, ve bu bizim komikle birlikte hoşumuza gider. evliliğin göstergesidir çünkü bir nevi. ve aşkın biteceğinin de acı bir kanıtıdır. ama fena bir şey de olmamışlardır aslında, kardeş olmuşlardır, kardeş olmak kötü müdür ki?
-gündüzünde ne düşünürsem gecemde o. ben mesela, gündüzüm seninle adlı şarkıyı pek güzel söyler. ve ben gündüzleri pek severim. özellikle erken saatlerini. bugün rüyamda genç bir velede kolumu uzatıyordum, elinde jilet vardı, blöf yapıyor gibiydi ama elindeki jiletle kolumu bir güzel boylamasına kesti. jiletçilerin attığı gibi öldürmeyen cinsten bir kesik değildi bu. sevsem öldürürler, sevmesem öldüm, gibi bir. naptın sen gibi baktım çocuğa. gülüyordu. sen değil miydin bunu isteyen gibi baktı bana. sahi ölecek miydim ben şimdi.
+saatini leaving on a jet plane'e ayarladın. bu her daim bisikletli kızı sevdin mi biliyorsun. onunla kardeş mi oldunuz bilmiyorsun. baktığında her şeyi çift görüyordun, artık gözlerin düzeldi ve tek görebiliyorsun, ya da zorundasın. sahi her şey metaforlardan mı ibaret yeryüzünde,
*bazı kadınlar el ele tutuşmayı sevmez. bazı kadınlar el ele tutuşmayı sevmiyor. bazı kadınların görünüşe aldırışları var. bazı kadınların kaşlarını aldırışları var. bazı kadınların çocukları aldırışları var. karakediler en çok merdiven altlarına işer.
-bu yüzden sevdiğim kimselerle kardeş olmayı sevmem. çünkü onları sevdiğim kadar kardeşimi bile sevmem. ben kardeşimi terk ettiğimde o dokuz ben onbir yaşındaydım. ben hatırladığım sevgililerimi terk ettiğimde biri onaltı, biri yirmisekiz, biri altı aylıktı.
+başkalarının orda bir şey yok ki dediğin yere bakmaya devam ettin. orda bir şey yok ki demeye devam ettiler onlar. orda bir şey vardı ki. o'nda bir şey vardı. o yüzden bir yenisine, eskisi için 'ne buldun o salak karıda' demesini men ettin, çünkü bu gerizekalılığın daniskasıydı. böyle bir sevmek yapmadın ve istemedin, bu yüzden ne buldunsa eninde sonunda bir yolunu bulup terk ettin. başkalarının orda bir şey yok ki dediği yere en çok da onunla bakmayı diledin. o gitti başka yok yerlere bakmaya. yok yere de gitmedi ayrıca. leaving on a jet plane'i kestirip attın.
-iş çıkışı eve geldim. gelmeden önce herhangi bir yorulmuşluğum yoktu. tızzzzzt. bazı kadınlar el ele tutuşmayı sevmedi. tuzzzzt. geldiğimde yorgunluk şakaklarıma şakaklarıma vurdu. duşa girdim. ızzzztt. bazı kadınlar çiçek sevmez. ızzzztt. duşa girerken gafsa'yı açtım son sesinde. suyun sesine rağmen şarkı suyun içine girip yukarılara doğru giriyordu. sıcak suyu sonuna kadar açtım. vücudumun yanmasıyla birlikte şarkı doruğa yükseliyordu. zzzz. bazı kadınlar gider. bazı erkekler gider. zzzz. şarkıyı tekrar moduna almıştım. devam ediyordu. demin anlattığım rüyamı hatırladım suyun altında. film gibiydi. di mi, film gibi. halbuki başka hiçbir şey film gibi değildi. her şey gepegerçek yaşanmaktaydı hayatımdaki. giden gidiyor ve kalan sağlar onların oluyordu. her şey, hayatımdaki her şey ve en kötüsü ben onların olmaya doğru evriliyordum. onlar için çalışıyor, onlar için emek harcıyor, onlar için gülüp eğleniyor, onlar için yaşlanıyordum. sizler gibi.
+ikiniz epey güzel bir şarkı olurdunuz pekala. ne mümkün ki zamanlama sorunu var hayatın gidişatının bir yerlerinde, ayarlar tutmuyor fevkalade. ikiniz pekala kardeş olup ensesti mümkün kılabilirdiniz neticede. çünkü bunda müthiş bir bağ var. insan çıktığı yere geri dönmek de isteyebilir nihayetinde. insan çıktığı yeri tersten görebilir hayatının yirmili evresinde. bazı acılar sadece kuvvetli bir sarılmaya bakar. sevmek bunun için tarifsiz ve mütereddittir. bir sarılmayla o kesiğin dinebileceğini kestiremez çünkü en başta, ama diner.
-şarkı geri çekilip tekrar saldırıya geçtiğinde sıcak suyu tamamen kapatıp tedricen soğuk suya geçtim. soğuttum soğuttum. kutuplara gittim. eskimoya döndü vücudum. şarkı uzundu. suyu sonuna kadar soğuttum. gevrekliğimi, kırılma tokluğumu test ediyordum. morarıyordum. şarkı dönmeye devam ediyordu. dün gece dinlediğim bir masaldan kalan pikap üzerinde çalıyordu sanki şarkı, geceler dönmeye devam ediyordu. soğuyordum.
-okumayı öğrenmemden itibaren yirmidört yaşıma kadar okumak çok büyük bir tutkuydu benim için. lisede iflah olmaz sayısalcı bir okulda okudum. okulumuzun doksanaltı mevcudu vardı ve herkes sayısalcıydı, ve o okula girerken bunun böyle olacağı baştan biliniyordu. aptalca ama maalesef sayısalcı olmak o zamanlar ortadireğin hayat anlayışına göre zeka göstergesiydi. bakın burda böyle bir alıntı var: "Yetenekli çocuklar, yetenekli oldukları için, çevrelerindeki yetişkinlerin direktifleri doğrultusunda, ulaşmaları gereken hedeflere asla tökezlemeden tek tek ulaşırlar. Böyle olduğunda, gözlerinin önündeki somut işleri halletmek için koşuşturduklarından, aslında bir çocukta olması gereken heyecanlar ve başarı duygusu, çoğunlukla silinip gider. Bu tür ortamlardaki çocuklar sonunda kendi iç dünyalarına kapanarak, duygularının doğal dışavurumunu gizlemeye başlarlar. O şekilde içine kapanan bir çocuğu tekrar çevresiyle barışık bir hale getirmek için uzun süre uğraşmak gerekir." ben o sayısal derslerinde sıranın altına okul kütüphanesinden ne bulursam koyup onu okurdum. bütün bir peyami safa, tarık buğra, cemil meriç külliyatı o derslerde bitti. çok iyi dinliyor gibi yapmayı o zaman öğrendim. "nerde kaldık söyle bakalım?" ya da "ben en son ne dedim?" sorularına en makul cevapları vermeyi de o zaman öğrendim. sonra ben film izlemeyi öğrendim. güzel filmler izledim. bir gün bir kızla bir kim ki-duk filmi izledim.
+sinemaya girdiniz. senin korkuların vardı. film başladı. kim ki-duk filmiydi, adı nefesti. ağladı.
*kutup. donmuş göller. su birikintileri. soğuk. kar. beyaz. karın altında kalmış su. mavi balinalar.
*eşsiz bir kurgunun eseri bu dünya. ne olacağını kestiremeden oynuyor insan rolünü, ve maalesef benimsiyor.
+sinemaya girdin. korkuların vardı. film başladı. kim ki-duk filmiydi, adı rüya'ydı. tek görüyordun ve gözlerin sağlamdı.
NOT: BU DÜŞÜ FİLMLERİN VE KİTAPLARIN TEK GERÇEKLİK OLDUĞUNA İNANANLARA ADIYORUM.
+"sana sarılabilir miyim?" dedin hemen bulunduğun yerden bisikletiyle geçen kıza. kızcağız şaşırdı, önüne geçtiğin için durmak zorunda kaldı. "en azından şurdaki su birikintisinin oraya kadar gel benimle?" dedin. "burda göl yok ama," ekledin. kız bakmaya devam etti. "suyum ben, bırak gideyim." dedi ve gitti. bisikletinin zili leaving on a jet plane melodisini çalıyordu.
-elimde bir kitap var. bitirmek istemiyorum. neredeyse üç aydır elimde, epeyce yaklaştım sonlarına. bu kadar ara verip de beni tekrar tekrar içine alan bir kitap okuduğumu hatırlamıyorum. o da beni, ben ona bu kadar ara verince tekrar içine alır mı acaba, onun içindeyken başkayım çünkü, geriye dönüp hatırlamak zorunda kalmıyorum, buna ihtiyaç duymuyorum.
-yeryüzünde birbiriyle çok iyi anlaşabilen kardeşler olduğunu sanmıyorum. bence her kardeş birbirine düşman yaratılır, fıtrat bunun üzerinedir. kardeş, topluma der ki, "kardeşimi sevmem, kardeşimi sevmeyeni hiç sevmem." ilişki bundan ibarettir. ama biz çok sevdiklerimizle aramızdaki ilişkiyi ifade ederken 'kardeş gibiydik' deriz. bunda bir beis görmeyiz. hatta 'kan kardeşi' bile oluruz deyim olarak. ya da birbiriyle uzun süre vakit geçirmiş, artık cinsel açıdan birbirine pek de iştah duymayan, fakat yine de bir gün ayrı kalınca farklı bir hasret çeken bir amca, 'karıyla kardeş olduk' deyimini rahatlıkla kullanabilir, ve bu bizim komikle birlikte hoşumuza gider. evliliğin göstergesidir çünkü bir nevi. ve aşkın biteceğinin de acı bir kanıtıdır. ama fena bir şey de olmamışlardır aslında, kardeş olmuşlardır, kardeş olmak kötü müdür ki?
-gündüzünde ne düşünürsem gecemde o. ben mesela, gündüzüm seninle adlı şarkıyı pek güzel söyler. ve ben gündüzleri pek severim. özellikle erken saatlerini. bugün rüyamda genç bir velede kolumu uzatıyordum, elinde jilet vardı, blöf yapıyor gibiydi ama elindeki jiletle kolumu bir güzel boylamasına kesti. jiletçilerin attığı gibi öldürmeyen cinsten bir kesik değildi bu. sevsem öldürürler, sevmesem öldüm, gibi bir. naptın sen gibi baktım çocuğa. gülüyordu. sen değil miydin bunu isteyen gibi baktı bana. sahi ölecek miydim ben şimdi.
+saatini leaving on a jet plane'e ayarladın. bu her daim bisikletli kızı sevdin mi biliyorsun. onunla kardeş mi oldunuz bilmiyorsun. baktığında her şeyi çift görüyordun, artık gözlerin düzeldi ve tek görebiliyorsun, ya da zorundasın. sahi her şey metaforlardan mı ibaret yeryüzünde,
*bazı kadınlar el ele tutuşmayı sevmez. bazı kadınlar el ele tutuşmayı sevmiyor. bazı kadınların görünüşe aldırışları var. bazı kadınların kaşlarını aldırışları var. bazı kadınların çocukları aldırışları var. karakediler en çok merdiven altlarına işer.
-bu yüzden sevdiğim kimselerle kardeş olmayı sevmem. çünkü onları sevdiğim kadar kardeşimi bile sevmem. ben kardeşimi terk ettiğimde o dokuz ben onbir yaşındaydım. ben hatırladığım sevgililerimi terk ettiğimde biri onaltı, biri yirmisekiz, biri altı aylıktı.
+başkalarının orda bir şey yok ki dediğin yere bakmaya devam ettin. orda bir şey yok ki demeye devam ettiler onlar. orda bir şey vardı ki. o'nda bir şey vardı. o yüzden bir yenisine, eskisi için 'ne buldun o salak karıda' demesini men ettin, çünkü bu gerizekalılığın daniskasıydı. böyle bir sevmek yapmadın ve istemedin, bu yüzden ne buldunsa eninde sonunda bir yolunu bulup terk ettin. başkalarının orda bir şey yok ki dediği yere en çok da onunla bakmayı diledin. o gitti başka yok yerlere bakmaya. yok yere de gitmedi ayrıca. leaving on a jet plane'i kestirip attın.
-iş çıkışı eve geldim. gelmeden önce herhangi bir yorulmuşluğum yoktu. tızzzzzt. bazı kadınlar el ele tutuşmayı sevmedi. tuzzzzt. geldiğimde yorgunluk şakaklarıma şakaklarıma vurdu. duşa girdim. ızzzztt. bazı kadınlar çiçek sevmez. ızzzztt. duşa girerken gafsa'yı açtım son sesinde. suyun sesine rağmen şarkı suyun içine girip yukarılara doğru giriyordu. sıcak suyu sonuna kadar açtım. vücudumun yanmasıyla birlikte şarkı doruğa yükseliyordu. zzzz. bazı kadınlar gider. bazı erkekler gider. zzzz. şarkıyı tekrar moduna almıştım. devam ediyordu. demin anlattığım rüyamı hatırladım suyun altında. film gibiydi. di mi, film gibi. halbuki başka hiçbir şey film gibi değildi. her şey gepegerçek yaşanmaktaydı hayatımdaki. giden gidiyor ve kalan sağlar onların oluyordu. her şey, hayatımdaki her şey ve en kötüsü ben onların olmaya doğru evriliyordum. onlar için çalışıyor, onlar için emek harcıyor, onlar için gülüp eğleniyor, onlar için yaşlanıyordum. sizler gibi.
+ikiniz epey güzel bir şarkı olurdunuz pekala. ne mümkün ki zamanlama sorunu var hayatın gidişatının bir yerlerinde, ayarlar tutmuyor fevkalade. ikiniz pekala kardeş olup ensesti mümkün kılabilirdiniz neticede. çünkü bunda müthiş bir bağ var. insan çıktığı yere geri dönmek de isteyebilir nihayetinde. insan çıktığı yeri tersten görebilir hayatının yirmili evresinde. bazı acılar sadece kuvvetli bir sarılmaya bakar. sevmek bunun için tarifsiz ve mütereddittir. bir sarılmayla o kesiğin dinebileceğini kestiremez çünkü en başta, ama diner.
-şarkı geri çekilip tekrar saldırıya geçtiğinde sıcak suyu tamamen kapatıp tedricen soğuk suya geçtim. soğuttum soğuttum. kutuplara gittim. eskimoya döndü vücudum. şarkı uzundu. suyu sonuna kadar soğuttum. gevrekliğimi, kırılma tokluğumu test ediyordum. morarıyordum. şarkı dönmeye devam ediyordu. dün gece dinlediğim bir masaldan kalan pikap üzerinde çalıyordu sanki şarkı, geceler dönmeye devam ediyordu. soğuyordum.
-okumayı öğrenmemden itibaren yirmidört yaşıma kadar okumak çok büyük bir tutkuydu benim için. lisede iflah olmaz sayısalcı bir okulda okudum. okulumuzun doksanaltı mevcudu vardı ve herkes sayısalcıydı, ve o okula girerken bunun böyle olacağı baştan biliniyordu. aptalca ama maalesef sayısalcı olmak o zamanlar ortadireğin hayat anlayışına göre zeka göstergesiydi. bakın burda böyle bir alıntı var: "Yetenekli çocuklar, yetenekli oldukları için, çevrelerindeki yetişkinlerin direktifleri doğrultusunda, ulaşmaları gereken hedeflere asla tökezlemeden tek tek ulaşırlar. Böyle olduğunda, gözlerinin önündeki somut işleri halletmek için koşuşturduklarından, aslında bir çocukta olması gereken heyecanlar ve başarı duygusu, çoğunlukla silinip gider. Bu tür ortamlardaki çocuklar sonunda kendi iç dünyalarına kapanarak, duygularının doğal dışavurumunu gizlemeye başlarlar. O şekilde içine kapanan bir çocuğu tekrar çevresiyle barışık bir hale getirmek için uzun süre uğraşmak gerekir." ben o sayısal derslerinde sıranın altına okul kütüphanesinden ne bulursam koyup onu okurdum. bütün bir peyami safa, tarık buğra, cemil meriç külliyatı o derslerde bitti. çok iyi dinliyor gibi yapmayı o zaman öğrendim. "nerde kaldık söyle bakalım?" ya da "ben en son ne dedim?" sorularına en makul cevapları vermeyi de o zaman öğrendim. sonra ben film izlemeyi öğrendim. güzel filmler izledim. bir gün bir kızla bir kim ki-duk filmi izledim.
+sinemaya girdiniz. senin korkuların vardı. film başladı. kim ki-duk filmiydi, adı nefesti. ağladı.
*kutup. donmuş göller. su birikintileri. soğuk. kar. beyaz. karın altında kalmış su. mavi balinalar.
*eşsiz bir kurgunun eseri bu dünya. ne olacağını kestiremeden oynuyor insan rolünü, ve maalesef benimsiyor.
+sinemaya girdin. korkuların vardı. film başladı. kim ki-duk filmiydi, adı rüya'ydı. tek görüyordun ve gözlerin sağlamdı.
NOT: BU DÜŞÜ FİLMLERİN VE KİTAPLARIN TEK GERÇEKLİK OLDUĞUNA İNANANLARA ADIYORUM.
22.11.2010
sorun biraz da burda olabilir mi: erkekler için konuşuyorum bilhassa. kadınlarınki başka bir bahis konusu. kanamıyoruz. içten yanmalı kanamalar ayrı bundan. düştükçe dizlerden ve dirseklerden kan akardı hatırlanırsa. ya da burun filan, başa sıcak geçince, ya da ne bileyim kavga edip yumruk yiyince, ya da öylesine. çivi filan batardı ya da bir şekilde mutlaka o içerde durdukça pislenen kan akar giderdi, bu yüzden belki biraz daha temizdi iç. şimdi, kolay kolay düşmüyoruz, kolay kolay kanamıyor bir yerleri insan vücudunun. kirlendikçe kalıyor içinde. kan da veremiyoruz kızılay'a, malum kan kirli, alkol var, kullanılan ilaçlar filan, vs. eskiler gibi periyodik olarak sülüklere mi emdirmeli, napmalı bilemedim. ama bu kanı bir şekilde temizlemeli.
tatilde en çok da doğadan medet umdum. ve umduğumu yedim. dağa taşa çıktım, çalılara vücuduma çizikler attırdım, hafif kan döktüm. denize çıktım, suya parmaklarımı değdirdim, elimi yüzümü yıkadım. otları kokladım dağda, zeytinleri topladım, tırnaklarıma toprak doldu uzun aradan sonra. kuruyan asma yapraklarını süpürdüm. bunlar güzeldi elbet.
tatilde en çok da doğadan medet umdum. ve umduğumu yedim. dağa taşa çıktım, çalılara vücuduma çizikler attırdım, hafif kan döktüm. denize çıktım, suya parmaklarımı değdirdim, elimi yüzümü yıkadım. otları kokladım dağda, zeytinleri topladım, tırnaklarıma toprak doldu uzun aradan sonra. kuruyan asma yapraklarını süpürdüm. bunlar güzeldi elbet.
21.11.2010
uzun sayılabilecek bir tatilden dönmüş olmanın delişmen gerginliği var içimin saz tellerinde. hımm. uzun sayılabilecek bir tatilden dönmüş olmanın mona koyim, bana bir şey olmasın, diyecektim ama bana bir şeyler mutlaka ki oldu. sizlere de oldu.
giderken, bizim ailenin evi yakın sayılır buraya, üç saatlik bir otobüs yolculuğu gerektiriyor. ben de otobüslerden nefret ederim, öyle böyle değil, sıkıntılar ateşler bunaltılar bulantılar basar, kötü olurum. şimdi bu teknobüsler çıktı ya, bi nebze idare edebiliyor insan. bilet aldığım firma sağolsun iyi filmler bulunduruyor arşivinde. başladım deli deli olma'yı izlemeye. adını bile duymamıştım, ben askerdeyken mi girmişti vizyona, umarım böyledirdi yoksa kaçırmış olmaklığıma üzülecektim. askerlik çoğunlukla güzel bir mazerettir, aslında mazeret değildir, ama halkı şu an askerlikten soğutmak istemiyorum. bu film benim içime etti, tabiri kötü. sonunu izleyemedim, piç etti beni, tatil matil eve gidiyordum tam da, bu suratla nasıl inecektim otobüsten, yapmış adamlar. beni tanıyanlar yerli filmlere olan ilgimi bilmelidirler, bu film de iyi bir yerli filmdi. hatta çok iyiydi. hep söylerim; oyunculuk şöyleydi, çekimler şu plandaydı, sahneler şöyleydi böyleydi diyemem filmler hakkında, demem de zaten. iyidir veya kötüdür film. bu, iyi olanlardandı. tatile böyle başlamış oldum yani. sonunu bu akşam izlesem mi internetten, cesaretim yok hâlâ.
sonracığıma, eve vardım, babaannemin yokluğu hakikaten acıydı. ama yoktu bildiğin. evinin önünden geçtim, bir daha geçtim, oturdum sigara içtim onun hep oturduğu sedirde. olsaydı kesin laf edecekti, oğlum bırak artık şu cuvarayı diyecekti, yazmasının ucuyla burnunu kapatacak, öksürecek ve bak herkesler bıraktı diyecekti, yazık endeki ciğerlerine diyecekti. demedi, arefe günü mezarlığa gidilir bizim buralarda, ordaydı. dedemle yanyana. mersin toplanır ve mezar başlarındaki testilere suyla birlikte o toplanan mersin yerleştirilir. mersin dediğim şey bir bitki, çiçeksiz bir bitki, çoğunluk bilmiyormuş nasıl bir şey olduğunu, ben de pek tarif edemeyeceğim, nasıl ki hayıt'ı, ılgın'ı tarif etmem mümkün değilse mersin için de geçerli bu. türküsü de var üstelik, evlerinin önü mersin. müthiş bir türküdür laf aramızda, ben de tatile giderken tam da bu türküyü söylemelik moddaydım. tolga çandar pek güzel söyler orasını, uzatarak, ben de iyi söylerim, sözleri de iyidir. daha ziyade sabah türküsüdür. zeybek formundadır.
sonra bayram mayram telaşı işte.
sonra sonra akşam balığına gittim ovaya. bunun gündüzünde zeytin topladım biraz. çift elle toplanır zeytin, bir elini torba yapma derler acemilikleri sezilenlere, ben de iyi toplayıcıyımdır, hızlı toplarım. topladığımız zeytinleri sıkılmaları üzere yağhaneye bıraktık. akşamında külüstüre binip bizim büyük arkadaş (yaş 57)la çıktık yola. ılgın odunu kesip ateşi yaktık, üçer duble yolladık derinliklerimize doğru. salatayı ihmal etmedik, salatada sirke sevmem ama o koydu mu güzel oluyor nasılsa. sonra o ağları toplamak üzere suya girdi. ben yalnız kaldım. müzik yok. ses var. inip kalkan uçakların seslerini saymazsak, uzaktan yas eden kadın seslerini andıran çakal sesleri var. karanlık var, koyu mu koyu, deliği az bir karanlık, ay aydın, yani dolunay, yıldızlar var, a.'yı aradım. bu defa konuştuk epey. telefonu açmasında bir duruluk var, merhaba deyişinde. durgunluk değil ama. hani sigaranın izmariti renginde bir şey, ya da kartona bakar gibi, ya da şöyle desem cilasız boyasız ama hakiki bir ağaç kesiği gibi. kokusu olan, kurumamış, canlı, ama mat. bugünlerde zayıfım. sonra gece oldu. uyudum. çok içmiş bulunmuşum yine.
sabahında da atladık arabaya çocukluk ilkokul ve ortaokul arkadaşım ve eşiyle. bağlı bulunduğumuz il merkezine ortaokul arkadaşlarımızla buluşmaya. ama arkadaşların iyi olduğunu hep söylerim, boşuna değil. ortaokuldan kalma sıkı arkadaşlıklarım duruyordu orda. kaldığımız evi tavaf ettik. içim kıpırdadı, kocaman bir su aygırı yutmuş boa yılanı hissine kapıldım yine, boğazımdan geçmedi namussuz, suyunu da boşalttı içime, şiştikçe şiştim, dile kolay dört yıl anne baba olmadan bir yaşantı, hem de onbir onbeş yaş arası. güzel oldu, epey eğlendik, tanımadığım eşleriyle tanıştım bazı arkadaşlarımın, çocuklarını gördüm olanların.
döndük. gecesinin köründe suya çıktık. simitçi kahveci kayıkçı olarak. açıldıkça açıldık.
dünün akşamında mahalleden çocukluk arkadaşlarımla bir buluşma tertip ettik. rakının biranın çayın dibine dibine öpücükler kondurduk. ve tatil bitti.
döndüm.
giderken, bizim ailenin evi yakın sayılır buraya, üç saatlik bir otobüs yolculuğu gerektiriyor. ben de otobüslerden nefret ederim, öyle böyle değil, sıkıntılar ateşler bunaltılar bulantılar basar, kötü olurum. şimdi bu teknobüsler çıktı ya, bi nebze idare edebiliyor insan. bilet aldığım firma sağolsun iyi filmler bulunduruyor arşivinde. başladım deli deli olma'yı izlemeye. adını bile duymamıştım, ben askerdeyken mi girmişti vizyona, umarım böyledirdi yoksa kaçırmış olmaklığıma üzülecektim. askerlik çoğunlukla güzel bir mazerettir, aslında mazeret değildir, ama halkı şu an askerlikten soğutmak istemiyorum. bu film benim içime etti, tabiri kötü. sonunu izleyemedim, piç etti beni, tatil matil eve gidiyordum tam da, bu suratla nasıl inecektim otobüsten, yapmış adamlar. beni tanıyanlar yerli filmlere olan ilgimi bilmelidirler, bu film de iyi bir yerli filmdi. hatta çok iyiydi. hep söylerim; oyunculuk şöyleydi, çekimler şu plandaydı, sahneler şöyleydi böyleydi diyemem filmler hakkında, demem de zaten. iyidir veya kötüdür film. bu, iyi olanlardandı. tatile böyle başlamış oldum yani. sonunu bu akşam izlesem mi internetten, cesaretim yok hâlâ.
sonracığıma, eve vardım, babaannemin yokluğu hakikaten acıydı. ama yoktu bildiğin. evinin önünden geçtim, bir daha geçtim, oturdum sigara içtim onun hep oturduğu sedirde. olsaydı kesin laf edecekti, oğlum bırak artık şu cuvarayı diyecekti, yazmasının ucuyla burnunu kapatacak, öksürecek ve bak herkesler bıraktı diyecekti, yazık endeki ciğerlerine diyecekti. demedi, arefe günü mezarlığa gidilir bizim buralarda, ordaydı. dedemle yanyana. mersin toplanır ve mezar başlarındaki testilere suyla birlikte o toplanan mersin yerleştirilir. mersin dediğim şey bir bitki, çiçeksiz bir bitki, çoğunluk bilmiyormuş nasıl bir şey olduğunu, ben de pek tarif edemeyeceğim, nasıl ki hayıt'ı, ılgın'ı tarif etmem mümkün değilse mersin için de geçerli bu. türküsü de var üstelik, evlerinin önü mersin. müthiş bir türküdür laf aramızda, ben de tatile giderken tam da bu türküyü söylemelik moddaydım. tolga çandar pek güzel söyler orasını, uzatarak, ben de iyi söylerim, sözleri de iyidir. daha ziyade sabah türküsüdür. zeybek formundadır.
sonra bayram mayram telaşı işte.
sonra sonra akşam balığına gittim ovaya. bunun gündüzünde zeytin topladım biraz. çift elle toplanır zeytin, bir elini torba yapma derler acemilikleri sezilenlere, ben de iyi toplayıcıyımdır, hızlı toplarım. topladığımız zeytinleri sıkılmaları üzere yağhaneye bıraktık. akşamında külüstüre binip bizim büyük arkadaş (yaş 57)la çıktık yola. ılgın odunu kesip ateşi yaktık, üçer duble yolladık derinliklerimize doğru. salatayı ihmal etmedik, salatada sirke sevmem ama o koydu mu güzel oluyor nasılsa. sonra o ağları toplamak üzere suya girdi. ben yalnız kaldım. müzik yok. ses var. inip kalkan uçakların seslerini saymazsak, uzaktan yas eden kadın seslerini andıran çakal sesleri var. karanlık var, koyu mu koyu, deliği az bir karanlık, ay aydın, yani dolunay, yıldızlar var, a.'yı aradım. bu defa konuştuk epey. telefonu açmasında bir duruluk var, merhaba deyişinde. durgunluk değil ama. hani sigaranın izmariti renginde bir şey, ya da kartona bakar gibi, ya da şöyle desem cilasız boyasız ama hakiki bir ağaç kesiği gibi. kokusu olan, kurumamış, canlı, ama mat. bugünlerde zayıfım. sonra gece oldu. uyudum. çok içmiş bulunmuşum yine.
sabahında da atladık arabaya çocukluk ilkokul ve ortaokul arkadaşım ve eşiyle. bağlı bulunduğumuz il merkezine ortaokul arkadaşlarımızla buluşmaya. ama arkadaşların iyi olduğunu hep söylerim, boşuna değil. ortaokuldan kalma sıkı arkadaşlıklarım duruyordu orda. kaldığımız evi tavaf ettik. içim kıpırdadı, kocaman bir su aygırı yutmuş boa yılanı hissine kapıldım yine, boğazımdan geçmedi namussuz, suyunu da boşalttı içime, şiştikçe şiştim, dile kolay dört yıl anne baba olmadan bir yaşantı, hem de onbir onbeş yaş arası. güzel oldu, epey eğlendik, tanımadığım eşleriyle tanıştım bazı arkadaşlarımın, çocuklarını gördüm olanların.
döndük. gecesinin köründe suya çıktık. simitçi kahveci kayıkçı olarak. açıldıkça açıldık.
dünün akşamında mahalleden çocukluk arkadaşlarımla bir buluşma tertip ettik. rakının biranın çayın dibine dibine öpücükler kondurduk. ve tatil bitti.
döndüm.
bu son dokuz günlük süreç boyuncaki -sabuncakis'is selamı var, çiçekçi hani- suskunlukta kuzguncuk'un biri tarafından mimlenmişim. öncelikle ona bir el sallayayım buradan. yıllar olmuştu blog aleminin meşhur olgularından biri olan mimlenmeye maruz kalmayalı. öncelikle belirtmek lazım ki bu blogda link verme sistemini pek geliştiremedik, bu blogun linkini verenler de pek nadir oldu, ziyadesiyle kendi kendimize gelin güven olup kendimiz çaldık kendimiz dinledik. müdavim beş kadar parmak olduysa da, hakiki olarak yazdığım ilk yıllarda takvim! gazetesinde reklamımız bile yapılmıştı övünmek gibi olmasın, ama artık can çekişen bir blog haline gelen bu yeri böylesi bir mim, böylesi bir jest ne yalan söyleyim pek mesut etti. zaten tumblr çıktı, ordan oraya seker oldu fotoğraflar, videolar, filan. blogger'ın sesi kısıldı, buranın yazarı da böyle şeylere pek itiraz ve itibar etmeyen biri olarak burada çayını demlemeye, bira göbeğini yükseltmeye bir süre daha devam edecek gibi duruyor. her neyse mim konusuna geçelim,
yoğun ve hareketli bir tatilden döndüğüm için kafam bu soruya yanıt vermeye müsait olmasa da madem ki bir davet aldık, icabet edelim cinsinden, bu kuzguncuğun zeki ve tatlı sohbetine böyle bir karşılık olsun gibisinden cevap vermeye çalışacağım.
*garip alışkanlıklarımız ve yapamadıklarımız nelerdir?
tam adamına sordunuz. herkesin garip alışkanlıkları olduğu muhakkak, akıldan geçen sıraya göre başlayalım.
yeni sigara paketini açınca, o çevirerek açtığımız jelatini mutlaka dikdörtgen şekilde kıvırırım, paket açılınca çıkan kağıdının içine düzgünce yerleştiririm, nizami olarak kıvırırım ve ondan sonra çöpe atarım. her paket açışta bunu mutlaka yaparım, yapmadığım çok nadirdir, direkt atamam.
limon, mandalina ve portakal soymaktan nefret ederim. domates soymaktan ve doğramaktan da nefret ederim. ama çoğunlukla iş başa düştüğü için yaparım. domatesin elde bıraktığı kokudan nefret ederim.
koklama alışkanlığım şaşırtacak derecededir, hatta bağımlılık halini almıştır. aklına gelebilecek her şeyi koklarım. ellerimi mesela sürekli koklarım.
yazın ayaklarıma su değmesinden hiç hazzetmem, özellikle balkon bahçe yıkamalarında serinletmek ne güzeldir di mi, ama ben hiç sevmem.
aynaya çok nadiren bakarım. sevmem.
sabahları kalktığımda yaptığım her şeyin mutlaka bir sırası vardır ve eş zamanlı işler planlarım. kalkar kalkmaz sıcak suyu ocağa koyarım ki ben tuvaletteyken o kaynasın ve çıktığımda kaynamış olsun, mesela, ama ondan önce bilgisayarın açma tuşuna basarım ki çay kaynayana ve ben elimi yüzümü yıkayana kadar bilgisayar açılmış olsun, ne bileyim şu an ev şeklinde bir yerde kalmadığım için -oda, tek oda burası- bunu çok açamayacağım ama öyle işte. bu işyerinde de böyledir, zaman kazanmak çok önemlidir benim için, portatif düşünürüm her zaman.
sigarasız kalmaktan çok korkarım. o yüzden her yerden bir paket çıkar genelde.
üşenmem, üşeneneni sevmem. üşenenin çocuğu olmaz, güzel laftır, erotik midir bilemedim.
eskiden şiir yazmak için masaya oturmadan önce takım elbise giyerdim, artık yapmıyorum.
çamaşırları yıkadıktan sonra kurumaları esnasında askıya asarım ki ütülenmeleri kolay olsun.
bana iyi bir şarkı öğretene çay yapabilirim hiç üşenmeden.
çok su içerim, acaip çok.
beyaz ekmeği sevmem, ama burada mecburum, bildiğin sevmem yani.
elektrikten elektrikli cihazlardan korkarım, özellikle çamaşır makinasından, ama merak etme evlendiğimizde ampulleri bozulan prizleri değiştiririm, korktuğum ama üstüne gittiğim o kadar çok şey var ki, sorun etmem.
iğrenme güdüm çok zayıftır, kolay kolay iğrenmem.
zeki müren'i severim. ne bileyim aklıma geldi.
kanepede uzanmaktan ziyade koltukta oturmayı tercih ederim, hatta bayılırım.
kadınların akşamları ışık yandığında perdelere gösterdiklere öneme/dikkate dikkat ederim.
pet şişelerdeki suyun hareketini izlemeyi çok severim. elimde bir oraya bir buraya sallar sallar izlerim.
neyse, daha neler var neler, onları da tanışırsak açık edeyim ki biraz kapalı bir yanım kalsın di mi. alakası yok. daha fazla kendinden bahsetmek istemiyor bu deli gönül. şimdi, burda ben mim sistemini de pek geliştiremedim, ama konu başlığı güzel olduğu için, bayan ç.,den, berk'ten, üstad mehmet'ten, blogu olmasa da ayşe'den, zuleyla'dan, canan'dan, özlem'den, idil'den, bu konuda görüşlerini beklerim, okumaktan keyif alacağımı burada ilan ederim. başka da okurum yok bildiğim kadarıyla.
sağlıcakla kalınız.
yoğun ve hareketli bir tatilden döndüğüm için kafam bu soruya yanıt vermeye müsait olmasa da madem ki bir davet aldık, icabet edelim cinsinden, bu kuzguncuğun zeki ve tatlı sohbetine böyle bir karşılık olsun gibisinden cevap vermeye çalışacağım.
*garip alışkanlıklarımız ve yapamadıklarımız nelerdir?
tam adamına sordunuz. herkesin garip alışkanlıkları olduğu muhakkak, akıldan geçen sıraya göre başlayalım.
yeni sigara paketini açınca, o çevirerek açtığımız jelatini mutlaka dikdörtgen şekilde kıvırırım, paket açılınca çıkan kağıdının içine düzgünce yerleştiririm, nizami olarak kıvırırım ve ondan sonra çöpe atarım. her paket açışta bunu mutlaka yaparım, yapmadığım çok nadirdir, direkt atamam.
limon, mandalina ve portakal soymaktan nefret ederim. domates soymaktan ve doğramaktan da nefret ederim. ama çoğunlukla iş başa düştüğü için yaparım. domatesin elde bıraktığı kokudan nefret ederim.
koklama alışkanlığım şaşırtacak derecededir, hatta bağımlılık halini almıştır. aklına gelebilecek her şeyi koklarım. ellerimi mesela sürekli koklarım.
yazın ayaklarıma su değmesinden hiç hazzetmem, özellikle balkon bahçe yıkamalarında serinletmek ne güzeldir di mi, ama ben hiç sevmem.
aynaya çok nadiren bakarım. sevmem.
sabahları kalktığımda yaptığım her şeyin mutlaka bir sırası vardır ve eş zamanlı işler planlarım. kalkar kalkmaz sıcak suyu ocağa koyarım ki ben tuvaletteyken o kaynasın ve çıktığımda kaynamış olsun, mesela, ama ondan önce bilgisayarın açma tuşuna basarım ki çay kaynayana ve ben elimi yüzümü yıkayana kadar bilgisayar açılmış olsun, ne bileyim şu an ev şeklinde bir yerde kalmadığım için -oda, tek oda burası- bunu çok açamayacağım ama öyle işte. bu işyerinde de böyledir, zaman kazanmak çok önemlidir benim için, portatif düşünürüm her zaman.
sigarasız kalmaktan çok korkarım. o yüzden her yerden bir paket çıkar genelde.
üşenmem, üşeneneni sevmem. üşenenin çocuğu olmaz, güzel laftır, erotik midir bilemedim.
eskiden şiir yazmak için masaya oturmadan önce takım elbise giyerdim, artık yapmıyorum.
çamaşırları yıkadıktan sonra kurumaları esnasında askıya asarım ki ütülenmeleri kolay olsun.
bana iyi bir şarkı öğretene çay yapabilirim hiç üşenmeden.
çok su içerim, acaip çok.
beyaz ekmeği sevmem, ama burada mecburum, bildiğin sevmem yani.
elektrikten elektrikli cihazlardan korkarım, özellikle çamaşır makinasından, ama merak etme evlendiğimizde ampulleri bozulan prizleri değiştiririm, korktuğum ama üstüne gittiğim o kadar çok şey var ki, sorun etmem.
iğrenme güdüm çok zayıftır, kolay kolay iğrenmem.
zeki müren'i severim. ne bileyim aklıma geldi.
kanepede uzanmaktan ziyade koltukta oturmayı tercih ederim, hatta bayılırım.
kadınların akşamları ışık yandığında perdelere gösterdiklere öneme/dikkate dikkat ederim.
pet şişelerdeki suyun hareketini izlemeyi çok severim. elimde bir oraya bir buraya sallar sallar izlerim.
neyse, daha neler var neler, onları da tanışırsak açık edeyim ki biraz kapalı bir yanım kalsın di mi. alakası yok. daha fazla kendinden bahsetmek istemiyor bu deli gönül. şimdi, burda ben mim sistemini de pek geliştiremedim, ama konu başlığı güzel olduğu için, bayan ç.,den, berk'ten, üstad mehmet'ten, blogu olmasa da ayşe'den, zuleyla'dan, canan'dan, özlem'den, idil'den, bu konuda görüşlerini beklerim, okumaktan keyif alacağımı burada ilan ederim. başka da okurum yok bildiğim kadarıyla.
sağlıcakla kalınız.
13.11.2010
-çok mu çirkinim sence?
-hayır, kesinlikle değil. bununla bağlantılı olduğunu da sanmıyorum.
arkadaşım ömer aradı. herkesin dokuz günlük bayram tatiline doğru aktığı bir cuma akşamını güzelce değerlendirip öyle çıkmak istemiştim tatilime. fazladan bileti varmış, gelir miymişim. levent yüksel, volkan öktem ve ant şimşek'in kurduğu sıfır km. adlı grubun konseri için. giderdim elbet, müzik piyasasından da epeydir uzak düşmüştüm zaten. hem levent yüksel'i görmek bana her zaman iyi gelmiştir, deli bakışları olan ama gülen bir yüzü var. konserin yapılacağı mekanın adını duymuştum ama içerisini bilmiyordum. onlar! gelmeden önce üç bira attım artık tek kişi müdavimi sayılabileceğim barda. orada ilk defa o akşam çalan bir grup pink floyd'dan hey you ve shine on you crazy diamond'ı neredeyse tamamen hakkını vererek çaldıklarında konser için söz verdiğime çoktan pişman olmuştum bile.
geldiklerinde saat onbir olmuştu ve zaten konser başlamak üzereydi, ve sadece iki kişiydiler. çiftlerin yanında tek olmak gibi bir kaygım olmadı pek, genelde öyleyimdir zaten, bu pek sorun değildir benim için ama yine de o akşam için bir konser mekanına üçün biri olarak girmekten pek hoşlanmadım, girdim o ayrı mesele. ve düşündüğüm gibi de bir mekan çıktı. sevmiyorum insanlarin boyle ayakta durup ickinin ve muzigin etkisiyle salindiklari mekanlari. of course i'm capable of feeling and doing like that, but... yani, bir yerde mi okumustum, dans etmeyen bir erkekten korkun diyordu kadinlara, durust olmadiklarindan dem vuruyordu. dogrudur, sozum yok, zaten ben dans ederim ki, yeterince durust degilimdir ama yine de korkmaniza luzum yok.
-yeter ki burda ağlamayın. şunu da sırtınıza geçirseniz iyi olacak, elinizde durmasından iyidir, üşüyorsunuz ayrıca.
bira da çok pahalıydı zaten. ve ama beni yıkan daha farklı bir şeydi, örneğin, o insanlar oraya o müziği dinlemeye gelmemişlerdi. onlar eğlenmeye gelmişlerdi. konsere ara verildiğinde tam da mekanın içeriğine havasına entropisine entalpisine yönelik çalan müziklerden ve insanların buna takındıkları fly fly away tavrından belliydi. ömerle sevgilisi de pek hoşlanmamışlardı, ömer beni tanıdığı için istediğin zaman gidebilirsin dedi. durur muyum, tamam şunu içeyim kalkarım dedim ve kalktım. onlar da çıktılar benimle ve ayrıldık.
otelime doğru ilerlerken, bir kız gördüm bankta, bir elinde cep telefonu bir elinde miller şişesiyle ağlıyordu, ve etrafında dolanan sinekler, bundan iş çıkar mı bakışları. bugünlerde epey meşhur olan ve çoğunluğa çok da yakıştığını düşündüğüm kısa şort ve içinde ince renkli çorap. tam tarif edemedim de anladınız işte. etrafta dolanan sineklerin gecenin ikisindeki bu kıyafetten de etkilendikleri belliydi. bir süre uzaktan izledim. yanında bir araba durdu, içinden biri indi, kız reddetti. iki amca gitti yanına reddetti. miller'ı aldığı marketteki eleman gitti reddetti. ağlamaya devam etti elinde telefonuyla.
şimdi, burası çok önemli. ben de diğerleri gibi miydim, burdan iş çıkar mı diye düşünerek mi oturacaktım yanına, teselli süsü verip sohbet etmeye çalışarak mı oturacaktım, etraftaki çakallardan rahatsız olduğumdan mı oturacaktım, ağlayan bir kadına dayanamayacak mıydım, vicdan meselesi mi yapmıştım derinlerimde. tam olarak bilmiyorum, ayrıca nedenselliğe de son günlerde hiç mi hiç inanmıyorum. gittim yanına.
-burda ağlamasanız iyi olacak?
-(sessizlik)
-bakın etrafta bir sürü çakal var. şurda bekleyen arabanın içindekiler sizi gözlüyor.
-(telefonla aramaya devam) (ağlamaya devam)
tertibim malatyalı timur'dan müslüm gürses'ten bir kadın tanıdım çok ağlıyordu'yu söylemesini rica ettim gece iki dört nöbetinde. elbette ahmet abi dedi.
-açmıyor mu?
-(sessizlik)
-açmazlar bazen. evinize gitseniz orda arasanız? mesaj bıraksanız en azından evdeyim diye, belki oraya gelir.
-ateş versene!
-yakınlarda bir yerde midir? yakınlardaysa beraber gidelim.
(bir hıçkırık daha) (o sırada iki kişi daha geldi sırnaşmaya, problem mi var dedi bağlanmış saçlı çük kafalı) (yok dedim, problem yok, savuşturdum başından, başımızdan)
-yakınlarda değil.
-yeter ki burda ağlamayın. şunu da sırtınıza geçirseniz iyi olacak, elinizde durmasından iyidir, üşüyorsunuz ayrıca.
(habire arıyordu ve aradığı numara habire ulaşılmazdı)
(biradan bir yudum aldı ve hızla kalktı gitti) (arkasından da o köşede duran araba, ve diğer iki kişi, ve epey uzaktan da ben)
(hızlı yürüyordu, benim yetişebileceğim bir hızda değildi. ama araba yetişti ve içinden bir kişi indi. ne konuştular bilmiyorum ama geri püskürttüğünü biliyorum. arabaya binip devam ettiler arkasından. sinirlenmeye başlamıştım. sonra arabanın giremeyeceği bir ara sokağa girdi allahtan. devam ettim takip etmeye. sapık mıydım neydim. orda bulunan güvenlik elemanına sordum, demin bu sokağa giren kız nereye girdi diye, kısa şortlu bayan mı dedi, evet dedim, şu bara girdi dedi, ben de girdim ve barda oturuyordu, yanına oturdum, içki söylemişti, bir bira da ben söyledim. ne olursa olacaktı artık, dayak yemeye de razıydım, o kızı evine sağ salim gönderecektim, vicdanımın buna o an acaip bir şiddette ihtiyacı vardı. son günlerde içip içip sızmaktan başka bir heyecan da yoktu zaten hayatımda, en azından işe yarardım belki gecenin o saatinde. delikanlı mıydım, kadir inanır mıydım, çok mu film izlemiştim, düşmüş kadınlar ilgimi mi çekiyordu. bilmiyorum.)
(barmenden rica etti, emin'in telefonu var mı sizde dedi. eleman emin kim dedi. hani burda çalıyor ya. ha onun yok ama arkadaşı x'in var. verir misin dedi, aradı. emin orda mı dedi. karşıdaki, yok dedi herhalde. beni göt gibi bıraktı burda dedi çocuğa. napıcam ben şimdi dedi. telefonu kapalı dedi. gelirse haber verir misin dedi. telefonu kapatıp ağlamaya devam etti. sigara içilen bölüme geçti, çakmağımı verdim. barmen o sırada benim kim olduğumu çözmeye çalışıyordu. ben de bilmiyordum zaten o anda kim olduğunu, çözmeye de çalışmıyordum, sabaha bir şeyler düşünürdüm bu konuda.)
(baktım gelmiyor, ben de çıktım dışarı, bi sigara da ben patlattım.)
-çok mu çirkinim sence?
-hayır, kesinlikle değil. bununla bağlantılı olduğunu da sanmıyorum.
(içkisini bitirip bir tane daha söyledi.) bak, (her an sen de kimsin be adam diyecek diye fena korkuyordum, bu laf benim o bir saatlik uğraşımı sıfırlayıp beni dondurucu eksiliklere gönderebilirdi.) artık ağlamayı kessen ve evine gitsen iyi olacak. görmedin mi herifler arabayla takip etti seni. ve birazdan burası kapanacak zaten.
-çok mu çirkinim?
-o kadar ağlamışken böyleysen, çirkin sınıfından ayrılıyorsun bence. bu yüzden mi açmadığını düşünüyorsun telefonu?
-evet.
-tabii konunun geçmişini bilmiyorum ama bir erkek bir kıza pek çok sebeple telefonunu açmayabilir. ama bu saatte iki ihtimal vardır biliyorsun. ya yalnız uyuyordur, ya da biriyle uyuyordur, ama uyuyordur. sen şimdi evine git ve telefonunu açtığında mesajını alınca zaten arayacaktır mutlaka.
-sen de mi geleceksin?
-hayır canım ne münasebet. benim mesaim seni taksiye bindirince bitecek.
hesabını ödedi. çıktık. taksici apo abi'yi aradım. herhangi bir taksiye de bindiremezdim, zaten zar zor yürüyordu. gelinceye kadar hiç ama hiç konuşmadan sahilde oturduk. taksi geldi, apo abi'ye sana emanet dedim.
yirmi dakika sonra aradı, "bıraktım ahmet," dedi. "sağol abi." dedim.
-hayır, kesinlikle değil. bununla bağlantılı olduğunu da sanmıyorum.
arkadaşım ömer aradı. herkesin dokuz günlük bayram tatiline doğru aktığı bir cuma akşamını güzelce değerlendirip öyle çıkmak istemiştim tatilime. fazladan bileti varmış, gelir miymişim. levent yüksel, volkan öktem ve ant şimşek'in kurduğu sıfır km. adlı grubun konseri için. giderdim elbet, müzik piyasasından da epeydir uzak düşmüştüm zaten. hem levent yüksel'i görmek bana her zaman iyi gelmiştir, deli bakışları olan ama gülen bir yüzü var. konserin yapılacağı mekanın adını duymuştum ama içerisini bilmiyordum. onlar! gelmeden önce üç bira attım artık tek kişi müdavimi sayılabileceğim barda. orada ilk defa o akşam çalan bir grup pink floyd'dan hey you ve shine on you crazy diamond'ı neredeyse tamamen hakkını vererek çaldıklarında konser için söz verdiğime çoktan pişman olmuştum bile.
geldiklerinde saat onbir olmuştu ve zaten konser başlamak üzereydi, ve sadece iki kişiydiler. çiftlerin yanında tek olmak gibi bir kaygım olmadı pek, genelde öyleyimdir zaten, bu pek sorun değildir benim için ama yine de o akşam için bir konser mekanına üçün biri olarak girmekten pek hoşlanmadım, girdim o ayrı mesele. ve düşündüğüm gibi de bir mekan çıktı. sevmiyorum insanlarin boyle ayakta durup ickinin ve muzigin etkisiyle salindiklari mekanlari. of course i'm capable of feeling and doing like that, but... yani, bir yerde mi okumustum, dans etmeyen bir erkekten korkun diyordu kadinlara, durust olmadiklarindan dem vuruyordu. dogrudur, sozum yok, zaten ben dans ederim ki, yeterince durust degilimdir ama yine de korkmaniza luzum yok.
-yeter ki burda ağlamayın. şunu da sırtınıza geçirseniz iyi olacak, elinizde durmasından iyidir, üşüyorsunuz ayrıca.
bira da çok pahalıydı zaten. ve ama beni yıkan daha farklı bir şeydi, örneğin, o insanlar oraya o müziği dinlemeye gelmemişlerdi. onlar eğlenmeye gelmişlerdi. konsere ara verildiğinde tam da mekanın içeriğine havasına entropisine entalpisine yönelik çalan müziklerden ve insanların buna takındıkları fly fly away tavrından belliydi. ömerle sevgilisi de pek hoşlanmamışlardı, ömer beni tanıdığı için istediğin zaman gidebilirsin dedi. durur muyum, tamam şunu içeyim kalkarım dedim ve kalktım. onlar da çıktılar benimle ve ayrıldık.
otelime doğru ilerlerken, bir kız gördüm bankta, bir elinde cep telefonu bir elinde miller şişesiyle ağlıyordu, ve etrafında dolanan sinekler, bundan iş çıkar mı bakışları. bugünlerde epey meşhur olan ve çoğunluğa çok da yakıştığını düşündüğüm kısa şort ve içinde ince renkli çorap. tam tarif edemedim de anladınız işte. etrafta dolanan sineklerin gecenin ikisindeki bu kıyafetten de etkilendikleri belliydi. bir süre uzaktan izledim. yanında bir araba durdu, içinden biri indi, kız reddetti. iki amca gitti yanına reddetti. miller'ı aldığı marketteki eleman gitti reddetti. ağlamaya devam etti elinde telefonuyla.
şimdi, burası çok önemli. ben de diğerleri gibi miydim, burdan iş çıkar mı diye düşünerek mi oturacaktım yanına, teselli süsü verip sohbet etmeye çalışarak mı oturacaktım, etraftaki çakallardan rahatsız olduğumdan mı oturacaktım, ağlayan bir kadına dayanamayacak mıydım, vicdan meselesi mi yapmıştım derinlerimde. tam olarak bilmiyorum, ayrıca nedenselliğe de son günlerde hiç mi hiç inanmıyorum. gittim yanına.
-burda ağlamasanız iyi olacak?
-(sessizlik)
-bakın etrafta bir sürü çakal var. şurda bekleyen arabanın içindekiler sizi gözlüyor.
-(telefonla aramaya devam) (ağlamaya devam)
tertibim malatyalı timur'dan müslüm gürses'ten bir kadın tanıdım çok ağlıyordu'yu söylemesini rica ettim gece iki dört nöbetinde. elbette ahmet abi dedi.
-açmıyor mu?
-(sessizlik)
-açmazlar bazen. evinize gitseniz orda arasanız? mesaj bıraksanız en azından evdeyim diye, belki oraya gelir.
-ateş versene!
-yakınlarda bir yerde midir? yakınlardaysa beraber gidelim.
(bir hıçkırık daha) (o sırada iki kişi daha geldi sırnaşmaya, problem mi var dedi bağlanmış saçlı çük kafalı) (yok dedim, problem yok, savuşturdum başından, başımızdan)
-yakınlarda değil.
-yeter ki burda ağlamayın. şunu da sırtınıza geçirseniz iyi olacak, elinizde durmasından iyidir, üşüyorsunuz ayrıca.
(habire arıyordu ve aradığı numara habire ulaşılmazdı)
(biradan bir yudum aldı ve hızla kalktı gitti) (arkasından da o köşede duran araba, ve diğer iki kişi, ve epey uzaktan da ben)
(hızlı yürüyordu, benim yetişebileceğim bir hızda değildi. ama araba yetişti ve içinden bir kişi indi. ne konuştular bilmiyorum ama geri püskürttüğünü biliyorum. arabaya binip devam ettiler arkasından. sinirlenmeye başlamıştım. sonra arabanın giremeyeceği bir ara sokağa girdi allahtan. devam ettim takip etmeye. sapık mıydım neydim. orda bulunan güvenlik elemanına sordum, demin bu sokağa giren kız nereye girdi diye, kısa şortlu bayan mı dedi, evet dedim, şu bara girdi dedi, ben de girdim ve barda oturuyordu, yanına oturdum, içki söylemişti, bir bira da ben söyledim. ne olursa olacaktı artık, dayak yemeye de razıydım, o kızı evine sağ salim gönderecektim, vicdanımın buna o an acaip bir şiddette ihtiyacı vardı. son günlerde içip içip sızmaktan başka bir heyecan da yoktu zaten hayatımda, en azından işe yarardım belki gecenin o saatinde. delikanlı mıydım, kadir inanır mıydım, çok mu film izlemiştim, düşmüş kadınlar ilgimi mi çekiyordu. bilmiyorum.)
(barmenden rica etti, emin'in telefonu var mı sizde dedi. eleman emin kim dedi. hani burda çalıyor ya. ha onun yok ama arkadaşı x'in var. verir misin dedi, aradı. emin orda mı dedi. karşıdaki, yok dedi herhalde. beni göt gibi bıraktı burda dedi çocuğa. napıcam ben şimdi dedi. telefonu kapalı dedi. gelirse haber verir misin dedi. telefonu kapatıp ağlamaya devam etti. sigara içilen bölüme geçti, çakmağımı verdim. barmen o sırada benim kim olduğumu çözmeye çalışıyordu. ben de bilmiyordum zaten o anda kim olduğunu, çözmeye de çalışmıyordum, sabaha bir şeyler düşünürdüm bu konuda.)
(baktım gelmiyor, ben de çıktım dışarı, bi sigara da ben patlattım.)
-çok mu çirkinim sence?
-hayır, kesinlikle değil. bununla bağlantılı olduğunu da sanmıyorum.
(içkisini bitirip bir tane daha söyledi.) bak, (her an sen de kimsin be adam diyecek diye fena korkuyordum, bu laf benim o bir saatlik uğraşımı sıfırlayıp beni dondurucu eksiliklere gönderebilirdi.) artık ağlamayı kessen ve evine gitsen iyi olacak. görmedin mi herifler arabayla takip etti seni. ve birazdan burası kapanacak zaten.
-çok mu çirkinim?
-o kadar ağlamışken böyleysen, çirkin sınıfından ayrılıyorsun bence. bu yüzden mi açmadığını düşünüyorsun telefonu?
-evet.
-tabii konunun geçmişini bilmiyorum ama bir erkek bir kıza pek çok sebeple telefonunu açmayabilir. ama bu saatte iki ihtimal vardır biliyorsun. ya yalnız uyuyordur, ya da biriyle uyuyordur, ama uyuyordur. sen şimdi evine git ve telefonunu açtığında mesajını alınca zaten arayacaktır mutlaka.
-sen de mi geleceksin?
-hayır canım ne münasebet. benim mesaim seni taksiye bindirince bitecek.
hesabını ödedi. çıktık. taksici apo abi'yi aradım. herhangi bir taksiye de bindiremezdim, zaten zar zor yürüyordu. gelinceye kadar hiç ama hiç konuşmadan sahilde oturduk. taksi geldi, apo abi'ye sana emanet dedim.
yirmi dakika sonra aradı, "bıraktım ahmet," dedi. "sağol abi." dedim.
8.11.2010
bir fırtına tuttu bizi
muhtemelen yaz biterken, bitmeye yakın olmuştur. en azından öyle hatırlıyorum. tam bir tarih verebilmem için cep telefonumda kayıtlı duran mesajlara ya da mail adresime bir göz atmam yeterli, ama buna gerek duymuyorum. bu sırada bilgisayarımdan uzun soluklu bir şarkı açıyorum. öykü yazmayalı, yazmayı bırak tasarlamayalı ne çok olmuş diye durup bir an hayıflanıyorum. sanırım beni bıraktı yazmaya dair yeteneğime olan inancım, ben de onu bıraktım. yok yok yazın bitmesine vardı daha. buraya geleceğini müjdelemişti bana, hatırlamaya çalışıyorum şimdi. ağustos olmalı. aramızdan altı kadar sene geçmişti. o uzak bir yerlerde, arada bir bana ne yaptığından beni özlediğinden haberler bırakarak, ben de ara ara içip içip onu özleme cesareti bulduğumda haberlerine haberlerle karşılık vererek, böyle böyle altı kadar sene. şimdi geliyordu işte rahat rahat, tam da hayatımda kimsecikler yokken, ona açılıp saçılabileceğim bir zamanda. buluştuk, benim içimde saatli bir kule vardı buluştuğumuz sırada. yaşlanmış olacağından, onu yaşlanmış görmekten korkuyordum. korktuğum başıma gelmedi.
bu sırada içinde bulunduğum odadaki ışığı kapayıp sarı ampullü masa lambasını yakıyorum, o beyaz ışıktan nefret eder, ben de sevmem, loşluk, hay aksi aklıma geldi şimdi, tüy hafifliğindeki sarı ışık benzetmesi, ben bunu severim. buluştuk, o kadar zamandan sonra elbette insan elini kolunu ne kadar kullanabileceğini, sarılıp sarılamayacağını bilemiyor, kocaman yanaklarımı yanaklarına değdiriyorum, evet evet saçlarını çok seviyorum. hep hatırladığım giyimiyle karşımda yine, ayağında parmak arası terlikleri, halbuki benim ayakkabılarım bağcıklı ve aramızdaki tek ama büsbüyük engel bu.
bir süre yürüyoruz. yürürken konuşmaktan hoşlanmıyorum, tedirgin bir yürüyüşe sahibimdir zaten. yemek yemeliyiz, açız, alelade bir yere oturup doygunluk yaşıyoruz, kediler var etrafımızda, aram iyidir yavru kedilerle, büyüklerinden korkarım. fotoğrafını çekiyorum. çünkü biliyorum ki gidecek, ve bir altı seneye daha tahammülü yok bu yaş aralığının, ve gittiğinde fotoğraflarına bakacağım. o gelir gelmez aslında onunla değil de bu teselliyle buluşuyorum. sevmesine seviyor muyum, bilmiyorum. akşam filan oluyor, benim için içki saatleri bunlar, başlıyorum. kahve tiryakisi o, alkol kullanmıyor, hatta bu tarz ortam rahatlatıcılara karşı açık bir tavrı var, öğrendiğimde şaşırmıyorum. bildiğim bir yerlere oturuyoruz, başlıyoruz anlatmaya, rahatım, kaygılarım bir süreliğine dinleniyor sahilde. gülüyor, gülüyoruz. gözlerine bakmaya çalışıyorum, başka bir numaram da yok zaten şu hayatta.
sohbeti bir anda derinleştirebiliyor, bir anda gevşetebiliyoruz. içim yükseliyor baktıkça. gideceğini de biliyorum, ama hemen gitmesin, kendimi tanıtayım istiyorum, beni tanısın ondan sonra nereye giderse gitsin, aradaki altı senede bana olanların beni nasıl bina ettiğini görsün, depremlere dayanıklılığımı bizzat test etsin, çatı katımdaki düğün salonunu görsün, hatta o derece rahat olalım ki orda iki göbek atalım, denize filan bakalım, istiyorum. malum tuvalet ihtiyacından dolayı bira değil cin içiyorum, kafam güzelleşiyor, sayesinde içtikçe melankoliye toslamıyorum.
sahile iniyoruz, uzatıyoruz ayaklarımızı banketten denize doğru. güzellik bu ya, balıkları görebiliyoruz, mutluyuz bildiğin. gökyüzünde ne çok yıldız var diye giren bir şarkıyı mırıldanmaya başlıyor. işte benim çağım başlıyor sonra. nağmeler terennümler filan derken gırla gırnatayla gidiyorum. bu kız epey iyi şarkı söylüyor, ki kolay kolay beğenmem kimsenin söyleyişini. iki üç konserlik repertuarı harcıyoruz oracıkta, bis üstüne bis, yarım yamalak sözler. elini tutmaya yeltensem mi bilemiyorum, başka zaman diyorum, bozmak istemiyorum.
üşümek de yok hani, saat olmuş gece iki. kahve içmek istiyor ama açık yer bulmakta zorlanıyoruz. buluyoruz. tekrar sahile düşüyoruz. ben birayla devam ediyorum. şarkılar bizi bırakmıyor. o söylüyor, ben söylüyor. saat dört beş altı oluyor, sabah servisine yetişip işe gidiyorum,
ayakkabılarım bağcıklı.
muhtemelen yaz biterken, bitmeye yakın olmuştur. en azından öyle hatırlıyorum. tam bir tarih verebilmem için cep telefonumda kayıtlı duran mesajlara ya da mail adresime bir göz atmam yeterli, ama buna gerek duymuyorum. bu sırada bilgisayarımdan uzun soluklu bir şarkı açıyorum. öykü yazmayalı, yazmayı bırak tasarlamayalı ne çok olmuş diye durup bir an hayıflanıyorum. sanırım beni bıraktı yazmaya dair yeteneğime olan inancım, ben de onu bıraktım. yok yok yazın bitmesine vardı daha. buraya geleceğini müjdelemişti bana, hatırlamaya çalışıyorum şimdi. ağustos olmalı. aramızdan altı kadar sene geçmişti. o uzak bir yerlerde, arada bir bana ne yaptığından beni özlediğinden haberler bırakarak, ben de ara ara içip içip onu özleme cesareti bulduğumda haberlerine haberlerle karşılık vererek, böyle böyle altı kadar sene. şimdi geliyordu işte rahat rahat, tam da hayatımda kimsecikler yokken, ona açılıp saçılabileceğim bir zamanda. buluştuk, benim içimde saatli bir kule vardı buluştuğumuz sırada. yaşlanmış olacağından, onu yaşlanmış görmekten korkuyordum. korktuğum başıma gelmedi.
bu sırada içinde bulunduğum odadaki ışığı kapayıp sarı ampullü masa lambasını yakıyorum, o beyaz ışıktan nefret eder, ben de sevmem, loşluk, hay aksi aklıma geldi şimdi, tüy hafifliğindeki sarı ışık benzetmesi, ben bunu severim. buluştuk, o kadar zamandan sonra elbette insan elini kolunu ne kadar kullanabileceğini, sarılıp sarılamayacağını bilemiyor, kocaman yanaklarımı yanaklarına değdiriyorum, evet evet saçlarını çok seviyorum. hep hatırladığım giyimiyle karşımda yine, ayağında parmak arası terlikleri, halbuki benim ayakkabılarım bağcıklı ve aramızdaki tek ama büsbüyük engel bu.
bir süre yürüyoruz. yürürken konuşmaktan hoşlanmıyorum, tedirgin bir yürüyüşe sahibimdir zaten. yemek yemeliyiz, açız, alelade bir yere oturup doygunluk yaşıyoruz, kediler var etrafımızda, aram iyidir yavru kedilerle, büyüklerinden korkarım. fotoğrafını çekiyorum. çünkü biliyorum ki gidecek, ve bir altı seneye daha tahammülü yok bu yaş aralığının, ve gittiğinde fotoğraflarına bakacağım. o gelir gelmez aslında onunla değil de bu teselliyle buluşuyorum. sevmesine seviyor muyum, bilmiyorum. akşam filan oluyor, benim için içki saatleri bunlar, başlıyorum. kahve tiryakisi o, alkol kullanmıyor, hatta bu tarz ortam rahatlatıcılara karşı açık bir tavrı var, öğrendiğimde şaşırmıyorum. bildiğim bir yerlere oturuyoruz, başlıyoruz anlatmaya, rahatım, kaygılarım bir süreliğine dinleniyor sahilde. gülüyor, gülüyoruz. gözlerine bakmaya çalışıyorum, başka bir numaram da yok zaten şu hayatta.
sohbeti bir anda derinleştirebiliyor, bir anda gevşetebiliyoruz. içim yükseliyor baktıkça. gideceğini de biliyorum, ama hemen gitmesin, kendimi tanıtayım istiyorum, beni tanısın ondan sonra nereye giderse gitsin, aradaki altı senede bana olanların beni nasıl bina ettiğini görsün, depremlere dayanıklılığımı bizzat test etsin, çatı katımdaki düğün salonunu görsün, hatta o derece rahat olalım ki orda iki göbek atalım, denize filan bakalım, istiyorum. malum tuvalet ihtiyacından dolayı bira değil cin içiyorum, kafam güzelleşiyor, sayesinde içtikçe melankoliye toslamıyorum.
sahile iniyoruz, uzatıyoruz ayaklarımızı banketten denize doğru. güzellik bu ya, balıkları görebiliyoruz, mutluyuz bildiğin. gökyüzünde ne çok yıldız var diye giren bir şarkıyı mırıldanmaya başlıyor. işte benim çağım başlıyor sonra. nağmeler terennümler filan derken gırla gırnatayla gidiyorum. bu kız epey iyi şarkı söylüyor, ki kolay kolay beğenmem kimsenin söyleyişini. iki üç konserlik repertuarı harcıyoruz oracıkta, bis üstüne bis, yarım yamalak sözler. elini tutmaya yeltensem mi bilemiyorum, başka zaman diyorum, bozmak istemiyorum.
üşümek de yok hani, saat olmuş gece iki. kahve içmek istiyor ama açık yer bulmakta zorlanıyoruz. buluyoruz. tekrar sahile düşüyoruz. ben birayla devam ediyorum. şarkılar bizi bırakmıyor. o söylüyor, ben söylüyor. saat dört beş altı oluyor, sabah servisine yetişip işe gidiyorum,
ayakkabılarım bağcıklı.
İnadına Başıboş Aşk - Turgut Uyar
Beni koptuğum yerde Bağlayın
Aşkımı bir kutu kibrit gibi cebimde taşıyorum
bir Hotanto küpesi gibi kulağımda taşıyorum
Eski şaraplar için içimde taşıyorum
Birgün size verebilirim
Ben bu şehre nerden geldim
Bir avuç gökyüzü için başım havada
Dedim ki yalnızlığım inadına büyüsün
Üç dört kişi arasında inadına çoğalsın
İnadına sahipsiz gelişsin aşkım
Bir uğultu gibi dört yönümde
İnadına sahipsiz
Bir kadın düşüneyim o beni düşünmesin
Bir dağ düşüneyim nerde olduğunu bilmeyim
Oturdum üç kişi için bir şiir yazdım
Oturdum aklımı peynir ekmekle yedim
Paralarım cebimde kaldı harcayamadım
Beni bir kahvede bekleyin sarhoşsanız
Birgün size verebilirim
Ben bu şehre deliler gibi sevdalı geldim
Nasıl çıkıp gideceğim belirsiz
Umutsuz bir pazar ikindisi parklarda
Üç kere görünüp kaybolacağım
Beni bir sıtma gibi tutun bırakmayın
Aşkımı birisine vermeliyim
İçimde kaldıkça sonsuz kaldıkça itici
İnadına zalim başıboş kahredici
İnadına beni yalnız bırakan
İnadına
Birgün size verebilirim
Beni koptuğum yerde Bağlayın
Aşkımı bir kutu kibrit gibi cebimde taşıyorum
bir Hotanto küpesi gibi kulağımda taşıyorum
Eski şaraplar için içimde taşıyorum
Birgün size verebilirim
Ben bu şehre nerden geldim
Bir avuç gökyüzü için başım havada
Dedim ki yalnızlığım inadına büyüsün
Üç dört kişi arasında inadına çoğalsın
İnadına sahipsiz gelişsin aşkım
Bir uğultu gibi dört yönümde
İnadına sahipsiz
Bir kadın düşüneyim o beni düşünmesin
Bir dağ düşüneyim nerde olduğunu bilmeyim
Oturdum üç kişi için bir şiir yazdım
Oturdum aklımı peynir ekmekle yedim
Paralarım cebimde kaldı harcayamadım
Beni bir kahvede bekleyin sarhoşsanız
Birgün size verebilirim
Ben bu şehre deliler gibi sevdalı geldim
Nasıl çıkıp gideceğim belirsiz
Umutsuz bir pazar ikindisi parklarda
Üç kere görünüp kaybolacağım
Beni bir sıtma gibi tutun bırakmayın
Aşkımı birisine vermeliyim
İçimde kaldıkça sonsuz kaldıkça itici
İnadına zalim başıboş kahredici
İnadına beni yalnız bırakan
İnadına
Birgün size verebilirim
içinde bi tane saat mi var bilemedim, duvar saati mi ne. guguk kuşu saat başlarında kafasını uzatıp çıkaracak oluyor ama nafile, sadece içinin duvarlarına kafa atmış olmakla kalıyor, dakika başı hem de. içinde bi tane saat mi var bilemedim, duvarda duran, içindeki sarkaç bir sağa bir sola bir ortaya bir arkaya hareket eden, çarparak ilerleyen. içinde bi paket var, bomba olduğundan şüpheleniliyor, birazdan gelecek bombacı mülayim.
benim biram geldi hocam, dedi. benimki zaten başımda nöbet tutuyor ,dedim, ve ne yapacağımıza karar verdik. sonra dömisek diye bir şey öğrendim, pek lezzetliydi. ama bu kadar içilmez, hakkaten bu kadar içilmemeli, artık çocuk değilsin.
artık çocuk değilsin.
benim biram geldi hocam, dedi. benimki zaten başımda nöbet tutuyor ,dedim, ve ne yapacağımıza karar verdik. sonra dömisek diye bir şey öğrendim, pek lezzetliydi. ama bu kadar içilmez, hakkaten bu kadar içilmemeli, artık çocuk değilsin.
artık çocuk değilsin.
7.11.2010
abre los ojos
bugün günaydın. bugün işe gitmem gerekiyordu, gitmedim. oturdum youtube'u araştırdım ve engellenmeden nasıl girileceğini öğrendim. kahvaltı yaptım. günaydın. bir litre şarabı iç etmişim, aptal ben. yine her zamanki uyanma saatimde uyandım, saatler altıyı geçmek üzereydi. akşam birilerine saçmalayıp saçmalamadığımı düşündüm, bu sefer fazla saçmalamamıştım sanırım. her neyse, çay faslının ardından kendime bir kahve demledim sade sek. oturdum videoları filan açtım. sevdiğim quote'ları barındıran şarkılar filmler izledim. hoşuma gitti. paylaşmak istedim.
ikisinde de ortak nokta "i'll see/tell you in another life when we are both cats."
birinde özellikle "she's the saddest girl ever to hold a martini" var, o da ayrı bir dünya.
bugün günaydın. bugün işe gitmem gerekiyordu, gitmedim. oturdum youtube'u araştırdım ve engellenmeden nasıl girileceğini öğrendim. kahvaltı yaptım. günaydın. bir litre şarabı iç etmişim, aptal ben. yine her zamanki uyanma saatimde uyandım, saatler altıyı geçmek üzereydi. akşam birilerine saçmalayıp saçmalamadığımı düşündüm, bu sefer fazla saçmalamamıştım sanırım. her neyse, çay faslının ardından kendime bir kahve demledim sade sek. oturdum videoları filan açtım. sevdiğim quote'ları barındıran şarkılar filmler izledim. hoşuma gitti. paylaşmak istedim.
ikisinde de ortak nokta "i'll see/tell you in another life when we are both cats."
birinde özellikle "she's the saddest girl ever to hold a martini" var, o da ayrı bir dünya.
6.11.2010
* bir okuyucu mektubundan hareketle.
evet adam orada oturuyordu.
"karışmıştır artık..." neredeyse son iki dakikadır önümdeki kahve fincanını karıştırdığımı fark edince, böyle seslendim kendime.
gecelediğim otelden çıkıp kahvaltımı yaptıktan sonra, okuyamayacağımı bildiğim, bir hevesle aldığım üçü öykü biri şiir kitabını çantama atarak, sigara içmem lazım deyip bir köşebaşına dikildim. çantamdan geceden kalma su şişesini çıkarıp alkolün daralttığı damarlarımı suyla açmaya niyetlendim. suyla sigara içmeyi de severdim. önümden güzel kızların geçme saatleriydi bunlar, emindim, bir sigaralık zaman diliminde birini bekliyor gibi yaparak onlara rahatça bakabilecektim. bu işlek caddeden bu öğle saatinde geçen yüzlerce insanın beni tanıyor olma ihtimali zaten çok düşüktü.
bebek arabasındaki oğlu ve annesiyle ordan geçen iş arkadaşım ebru'nun seslendiğini duydum; "napıyosun bakiim sen burda?" hiç görmediğim ama mesai saatlerimizde yeterince anlatarak meşhur ettiği oğluna baktım, maşallah dedim. henüz benim sevecenlik gösterebileceğim yaşa ermemişti, önce o arabadan inmesi lazımdı bunun için, benim için. "bak amcası, emir de büyüyünce senin gibi piyasa yapacak buralarda," dedi. yalnız olup olmadığımı sordu, saatime bakıyor gibi yaparak, "arkadaşım gelecek, o'nu bekliyorum," dedim. tipik evli çocuklu kadın mesai arkadaşları gibi, "kız mı erkek mi?" dedi imalı bir şekilde. "maalesef erkek," dedim.
iyi günler dileyerek uzaklaştılar. ben de nerde kaldı bu lavuk edasıyla görüşürüzümü diledim. oradan uzaklaşmalı ve onların tavaf bölgesinin dışına çıkmalıydım artık, yoksa arkadaşım beni ekti yalanına sığınmak zorunda kalırdım ve pek inandırıcı olmazdı. elimde boğumlarından kıvırıp küçülterek atmaya çöp kutusu aradığım su şişesinin plastik sesiyle, genellikle oturduğum bir kafeye yöneldim.
önümden güzel kokusu ve kıvırcık saçlarıyla, elinde üniversite hazırlık kitaplarıyla bir kız geçti. öss'ye hazırlanmak için yaşlı duruyordu. içimden, "öğretmensiniz herhalde?" dedim. "nerden bildiniz!" şeklinde şaşırarak konuya açıklık getirmeme fırsat verebilirdi böylelikle. sessiz kalmayı ve kokusunu sürdürmeyi tercih etti.
duvarda asılı menüsünün yazı karakterlerini sevdiğim kafe ionia'ya oturdum. tam olarak adres veremeyeceğim ama kıbrıs şehitleri caddesi'ni kesen sokaklardan biri üstünde. yazıların karakterleri önemlidir benim için. misal trebuchet'yle yazılan cafe ionia'yla verdana'yla yazılan cafe ionia, veya courier'le yazılan bir olur mu hiç, bunlar hep farklı ifadeler taşır.
bunca kitap okuduk, bunca film izledik... şimdi senaryoya göre ne olması gerekir?
adresi verdik, tarihin haftasonu olduğunu okurumuz keşfetmekte zaten zorlanmadı, ve ne oldu dersiniz? heteroseksüel ve sıradan romantik bir hayat peşinde olduğumuza ve yazarımız da erkek olduğuna göre, kendisini merak eden güzel, alımlı, ve zeki dişi okurumuz bir cumartesi günü öğlen saatlerinde yazarımızı ayıkken yakalamak ve merakına görsel bir gem vurmak üzere izmir'in meçhul bir semtinden alsancak'a doğru otobüse kentkartını okutup yola çıktı. yola çıkmadan önce google vasıtasıyla bir miktar tarama yaparak koordinatları belirlemişti zaten. ilgili mekana vararak, etrafta yalnız oturan, ön taraftan hafif kelleşmiş, koyu renk giyim hesabına sahip koca kafalı bir adam aradı gözleri. ilk etapta bulamayınca, tedirginliğin de verdiği ustutuplulukla 'en azından bir çay içeyim, belki gelir' edasıyla sandalyesini çekti. etrafa göz gezdirmeye devam etti. bu sırada komşu kafenin sandalyesinde oturan ve tam da tariflere uyan genç adam onu izliyordu. çay soğudu, kadın bekledi. düşlediği üzere mekanın ekstra bir hüviyeti yoktu, herhangi bir kafeydi. çay bitti ve güzel giyimli güzel kokulu güzel genç kadın hesabı ödeyerek gitti.
genç adam, ileride bir gün bu genç sıfatını kullanamayacak olmanın bilinçaltına yerleşmiş korkusuyla aynı hayatı yaşamayı sürdürdü. boheme yakın, gençliğin hüküm sürdüğü bu ara sokaklarda fink atan, mesai düzeninden ve belli saatlerde tabldot disiplininden bağımsız bu hayat onu imrendiriyordu. kafenin içinde çalan şarkılar, misal o anlık king crimson'dan epitaph onu alıp yurtdışlarına, ne bileyim olur olmaz yerlere götürmeye devam ediyordu. peki, bu hayat, haftasonlarına endeksli, internet bakışlarıyla yaşama körlüğüne sebep olan bu hayat ne kadar daha böyle sürüp gidecek, bu çakmağın gazı ne zaman bitecekti. bu entel bakışmalar ne zaman güneş gözlüğünü takıp karanlığa eyvallah edecek ve yerini saf, iki ve birkaç yıl sonra üç kişilik bir üç oda bir salonda konaklayacaktı.
başka bir haftasonu, artık kışın kendini iyiden iyiye ege mege dinlemeden, ılıman iklimlerin adını kötüye çıkarasıya hissettirdiği, insanların cuma cumartesi akşamları kapalı mekanlara hücum ettiği bir haftasonu öğlesi, cumartesi, adam lahana gibi üstüste giyinmiş, ayaklarının üşümesine engel olamaz bir halde aynı kafenin bahçesinde oturuyor ve yeni aldığı kitapları çay eşliğinde hevesle karıştırıyordu.
vazgeçmiş genç kadının yolu tesadüfen oraya düşmüştü ve aklına adam geldi. nasıl biriydi, o yazıları yazan insanın elleri nasıldı mesela, arkadaşlarıyla buluşmadan önce o sokaktan geçmeye karar verdi.
evet adam orada oturuyordu.
"karışmıştır artık..." neredeyse son iki dakikadır önümdeki kahve fincanını karıştırdığımı fark edince, böyle seslendim kendime.
gecelediğim otelden çıkıp kahvaltımı yaptıktan sonra, okuyamayacağımı bildiğim, bir hevesle aldığım üçü öykü biri şiir kitabını çantama atarak, sigara içmem lazım deyip bir köşebaşına dikildim. çantamdan geceden kalma su şişesini çıkarıp alkolün daralttığı damarlarımı suyla açmaya niyetlendim. suyla sigara içmeyi de severdim. önümden güzel kızların geçme saatleriydi bunlar, emindim, bir sigaralık zaman diliminde birini bekliyor gibi yaparak onlara rahatça bakabilecektim. bu işlek caddeden bu öğle saatinde geçen yüzlerce insanın beni tanıyor olma ihtimali zaten çok düşüktü.
bebek arabasındaki oğlu ve annesiyle ordan geçen iş arkadaşım ebru'nun seslendiğini duydum; "napıyosun bakiim sen burda?" hiç görmediğim ama mesai saatlerimizde yeterince anlatarak meşhur ettiği oğluna baktım, maşallah dedim. henüz benim sevecenlik gösterebileceğim yaşa ermemişti, önce o arabadan inmesi lazımdı bunun için, benim için. "bak amcası, emir de büyüyünce senin gibi piyasa yapacak buralarda," dedi. yalnız olup olmadığımı sordu, saatime bakıyor gibi yaparak, "arkadaşım gelecek, o'nu bekliyorum," dedim. tipik evli çocuklu kadın mesai arkadaşları gibi, "kız mı erkek mi?" dedi imalı bir şekilde. "maalesef erkek," dedim.
iyi günler dileyerek uzaklaştılar. ben de nerde kaldı bu lavuk edasıyla görüşürüzümü diledim. oradan uzaklaşmalı ve onların tavaf bölgesinin dışına çıkmalıydım artık, yoksa arkadaşım beni ekti yalanına sığınmak zorunda kalırdım ve pek inandırıcı olmazdı. elimde boğumlarından kıvırıp küçülterek atmaya çöp kutusu aradığım su şişesinin plastik sesiyle, genellikle oturduğum bir kafeye yöneldim.
önümden güzel kokusu ve kıvırcık saçlarıyla, elinde üniversite hazırlık kitaplarıyla bir kız geçti. öss'ye hazırlanmak için yaşlı duruyordu. içimden, "öğretmensiniz herhalde?" dedim. "nerden bildiniz!" şeklinde şaşırarak konuya açıklık getirmeme fırsat verebilirdi böylelikle. sessiz kalmayı ve kokusunu sürdürmeyi tercih etti.
duvarda asılı menüsünün yazı karakterlerini sevdiğim kafe ionia'ya oturdum. tam olarak adres veremeyeceğim ama kıbrıs şehitleri caddesi'ni kesen sokaklardan biri üstünde. yazıların karakterleri önemlidir benim için. misal trebuchet'yle yazılan cafe ionia'yla verdana'yla yazılan cafe ionia, veya courier'le yazılan bir olur mu hiç, bunlar hep farklı ifadeler taşır.
bunca kitap okuduk, bunca film izledik... şimdi senaryoya göre ne olması gerekir?
adresi verdik, tarihin haftasonu olduğunu okurumuz keşfetmekte zaten zorlanmadı, ve ne oldu dersiniz? heteroseksüel ve sıradan romantik bir hayat peşinde olduğumuza ve yazarımız da erkek olduğuna göre, kendisini merak eden güzel, alımlı, ve zeki dişi okurumuz bir cumartesi günü öğlen saatlerinde yazarımızı ayıkken yakalamak ve merakına görsel bir gem vurmak üzere izmir'in meçhul bir semtinden alsancak'a doğru otobüse kentkartını okutup yola çıktı. yola çıkmadan önce google vasıtasıyla bir miktar tarama yaparak koordinatları belirlemişti zaten. ilgili mekana vararak, etrafta yalnız oturan, ön taraftan hafif kelleşmiş, koyu renk giyim hesabına sahip koca kafalı bir adam aradı gözleri. ilk etapta bulamayınca, tedirginliğin de verdiği ustutuplulukla 'en azından bir çay içeyim, belki gelir' edasıyla sandalyesini çekti. etrafa göz gezdirmeye devam etti. bu sırada komşu kafenin sandalyesinde oturan ve tam da tariflere uyan genç adam onu izliyordu. çay soğudu, kadın bekledi. düşlediği üzere mekanın ekstra bir hüviyeti yoktu, herhangi bir kafeydi. çay bitti ve güzel giyimli güzel kokulu güzel genç kadın hesabı ödeyerek gitti.
genç adam, ileride bir gün bu genç sıfatını kullanamayacak olmanın bilinçaltına yerleşmiş korkusuyla aynı hayatı yaşamayı sürdürdü. boheme yakın, gençliğin hüküm sürdüğü bu ara sokaklarda fink atan, mesai düzeninden ve belli saatlerde tabldot disiplininden bağımsız bu hayat onu imrendiriyordu. kafenin içinde çalan şarkılar, misal o anlık king crimson'dan epitaph onu alıp yurtdışlarına, ne bileyim olur olmaz yerlere götürmeye devam ediyordu. peki, bu hayat, haftasonlarına endeksli, internet bakışlarıyla yaşama körlüğüne sebep olan bu hayat ne kadar daha böyle sürüp gidecek, bu çakmağın gazı ne zaman bitecekti. bu entel bakışmalar ne zaman güneş gözlüğünü takıp karanlığa eyvallah edecek ve yerini saf, iki ve birkaç yıl sonra üç kişilik bir üç oda bir salonda konaklayacaktı.
başka bir haftasonu, artık kışın kendini iyiden iyiye ege mege dinlemeden, ılıman iklimlerin adını kötüye çıkarasıya hissettirdiği, insanların cuma cumartesi akşamları kapalı mekanlara hücum ettiği bir haftasonu öğlesi, cumartesi, adam lahana gibi üstüste giyinmiş, ayaklarının üşümesine engel olamaz bir halde aynı kafenin bahçesinde oturuyor ve yeni aldığı kitapları çay eşliğinde hevesle karıştırıyordu.
vazgeçmiş genç kadının yolu tesadüfen oraya düşmüştü ve aklına adam geldi. nasıl biriydi, o yazıları yazan insanın elleri nasıldı mesela, arkadaşlarıyla buluşmadan önce o sokaktan geçmeye karar verdi.
4.11.2010
28.10.2010
dedik ki izmir'e -aha istanbul çıkacaktı az kalsın ağzımdan, allah söyletecekti, sürçtürdü, süpürdü [ve biliriz ki onun süpürgesi yoncadandır]- yağmur yağmış. işten erken çıkalım, dedim ahmet'e. ahmet beni kırmaz dinler sağolsun, kırmadı, incitmedi, kırılmadı, açık seçik sizle takılmadı, daralmadı. ahmet de kim biliyor musunuz, hani bazen başıma gelmeyen şeyleri kendim yaşamışım gibi anlatıyorum ya, işte onlar aslında ahmet'in başına gelen şeyler. hani bazen yaşadığım şeyleri başka birinin başına gelmiş gibi anlatıyorum ya, işte onlar aslında ahmet'in üstünden anlattığım şeyler.
benim saat sabah altıdan beri tanık olabildiğim kadarıyla bugün izmir'in bu yöresinde yağmur hiç hız kesmedi, birara geceden kalmış olabileceğini düşündüm, yağmur da bana benzer, çoğunlukla akşamdan geceden kalmış olur. öğleye doğru kendime gelmek için adım attım ki bir baktım hâlâ yağdırmakta mevlam su. şimdi keşke bir pencerenin arkasından yüksek bir kattan yağmuru izleyebiliyor ve cama vuruşlarını hissedebiliyor olsaydık. sahi ıslanmaktan nasıl korkar hale gelmiş bulunduğumu anlatayım biraz da. hastalık filan derdi taşımıyor insanoğlu beş-onbeş yaş arasında. boylu boyunca çamurlu yağmur suları içinde hoplayıp zıplayabiliyor. hatta ailesi bir süre sonra onu durduramayacağını anlayıp bari naylon çizme alayım da sağlık suları içinde yüzsün veledim diye düşündükten sonra o güvenli sularda yüzmek yok mu, onun zevki. evin sıcak olduğunun bilinci ve dayanağı da var aklın bir köşesinde, gittin mi ısınacağın şart. eline bir ip alıp, ucuna kolpadan bir kancayla çamurlu sulara balık yakalayacağım hayaliyle olta niyetine atıp boş boş büyümeyi beklemeye ne demeli. evrim olsa o sudan balık çıkarırdı bir kez olsun bana, sadece arada sırada kurbağalarla rastlaşırdık elbet, üstümde haklarını ihmal edemem. her ne kadar mevsim geçişleri tanrımız tarafından ihlal edilmiş olsa da çağımızda, bana dokunuyor bunlar. e dünyanın dengesi de oynadıkça, çivisini çıkardıktan sonra kaybedince, bi daha bulamayınca, mevsimler hep değişiyor oluyor. biz de öyle oluyoruz ister istemez. bak daha sözü ay'ın hallerine vardırmadım bile, mevsimlerdeyiz henüz. ay zaten sandalyesinden bi kalkıp eli belinde piste çıkıp oynamaya bi başladı mı, durdur kendini durdurabilirsen, kafası güzel oluyor insanın ister istemez. hele böyle işten gündüz saatlerinde çıkması yok mu, çalışmamış gibi benziyor insan bir şeylere.
yine de üniversiteden dersten çıkmış gibi yapabiliriz gibi geliyor bana hâlâ. umutluyum bu konuda. bunun için vardiyalı sisteme geçmeye bile razıyım, sırf dörtte çıkıp okuldan çıkmışım edası yaşayabilmek için. ama yedide sekizde dokuzda onda çıkınca aynı hissi bulamıyor insan. ben seni tanıyorum bi kere sevgilim, senin ciğerini biliyorum ben, sessiz sedasız açardın gecelerde, biliyorum, benim çok konuşmama izin verirsen bu şekilde laf salatalarına hazır olman gerektiğini de biliyorsun. benim uyuz atlı bir prens çakması olduğumu da biliyorsun, ne kadar da polim yapabileceğimi, kükremiş sel gibi olup bendimi çiğneyip aşabileceğimi de, de de. ama hazır yağmurla karşılaşmışken ve ege'de yağmurun hakikaten başka olması hususiyetine eğilerek, yine de şemsiyeden yana olmadığımı, ilgilerinizi arz ederim sevgilim. fesat olduğum, biraz kesat olduğum, boş baktığım doğru ama yine de kötü bir insan olduğumu söylememeli kimse. ayıp ederler yani. hem bi kere, ben kendimi gülün dibinde buldum yani, bunu unutmamanı ve ilgili sunumunda dikkatleri bu yöne çekmeni rica ediyorum.
bu çocuğun anası babası yok mu arkadaş dedirtmedim malum küçükken, ölçülü ağırbaşlı efendi, içten planlamacı, saman altından suyu ark sistemiyle tasfiye eden, çaktırmadan şehre su veren depoların üstüne tüneyip baykuşları gözetleyen, babaannesini uyutup en çok da yağmur altında pencereden uçup giden biri olsam da, su getir dediklerinde su götürdüm, tavukları yemlemeyi unutmadım, sularını eksik etmedim, üzüm kes dediklerinde üzüm kestim misafirler dalından taze taze yesin güzelleşsin diye. tanımadığım insanların incir ağaçlarından incir çalma girişimlerim oldu elbette ama sırf tanrı kulağıma fısıldayıp ipucunu taa o zamanlardan içime sarkıttığından; mülkiyete inat. zaten ne zaman ağaca çıktıysam yakalandım, sırf sen ağaca çıkıp düşme tehlikesi yaşama diye sevgilim, sen aşağıda bekle, eteğini biraz kaldır, içim zıplasın ah şimdi ağacın üstünde değil altında olmak vardı diye, eteğine kopardığım incirleri yavaşça bırakayım yukardan. o sırada o pezevenk sahibi geldi afedersin ağaçların, inmedim ben de mına koyim, sana dedim sen kaç ben oyalarım, ağaca da çıkamadı, alttan habire dürtükledi kargıyla sopayla, birinde tüfekle geldi işte o zaman kaçtım. sonra akşamüstü oldu sen yanıma geldin mahcup. kızmadım tabii beni bırakıp gittin diye, ben ısrar etmesem yapmazdın biliyorum.
dedim ya izmir'e yağmur yağdı yağıyor yağacak diye, ben bugün çalışmak istemiyorum sevgilim. çıkalım biraz dolaşalım istiyorum. çakmak ıslansın sigara yakamayayım ziyanı yok. paçalarımız ıslansın. boşver boşver. evet evet. paçalarım ıslandı. çakmağım da ıslandı. sigarayı da yakamadım. küfrettim biraz, mazur gör. insanlar kaçıştırıyorlardı. bugün içimden söylediğim şarkıları sayayım mı sana, sabaha mavilim'le başladım. iş arkadaşım eşlik etmeye başlayınca bitirdim mini konserimi. tenhada buluşalım mavilim. sonra şeye geçtim, karadır kaşların ferman yazdırır,.. karşıdan karşıya geçtim.
sonra bizim mahalleye bi çocuk geldi sevgilim. sen bu masalı bilmiyorsun. istanbul'dan geldi çocuk. adı ahmet. biraz tepeden inme oldu tabii mahallemize yapılan bu atama. özellikle ben mahalle reisliğimin zirvesindeyken. sert de bir çocuktu on bir yaşında. orada kalsa büyüdüğünde istanbul piçi olacaktı belli ki. öyle bir geldi ki çocuk. ufak bir müdahaleyle törpüledim elbette, ama sınırları belli ölçüde at oynatmasına izin verdim çünkü çocuğun müthiş bir öyküsü vardı sevgilim. zaten anlatmasını bilmeyen insanların hayatları böyle olur. diğerleri de anlatır. bu çocuk, bir yaşındayken istanbullu zengin bir aileye evlatlık veriliyor bizim ilçeden. fakir bir ailesi var, hatta öyle fakir ki babası annesini para karşılığında başka erkeklere izin veriyor. üç tane de büyük kardeşi var. çocuk orijinal anne babasını tanımadan başka bir ailenin oğlu olarak büyümeye başlıyor. ailenin maddi durumu gayet iyi. gel gör ki, bu iş hep böyle yürümüyor. çocuk onbir yaşında ve erkenden ergenliğe girmek üzereyken, ailesi iflas ediyor. beş parasız kalıyorlar istanbul'da ve o derece ki çocuk öz ailesinin yanına geri gönderiliyor. o sırada öz ailesi bizim mahalleye yerleşiyor bir kira evinde. annesi aynı işi yapıyor hâlâ. çocuk birden kendini fakir bir ailede, sanayide tamirci çıraklığı yapan üç abiyle birlikte, belediyede sezonluk çöpçülük yapan bir babanın yanında buluyor. ve bizim mahallede buluyor. gettonun kenarında. bir banliyömüz eksikti. o sana başta bahsettiğim çamurların içinde, kış çamurlarının, kurbağalı derelerin yanında. naylon çizmeli çocuklarla birlikte. o çocuğun düştüğü kaosa düşmeden düşmüş gibi yapabilir mi insan sence. geçenlerde kuzenlerden birinin düğününde gördüm çocuğu, çok fazla kalmamışlardı bizim mahallede. ben de kalmadım zaten, ortaokula gittim başka şehre. [ortabir kavramını hatırlıyor musun sevgilim] o beni tanıdı, ben onu tanıdım, ahmet abi nasılsın dedi, iyiyim ozan sen nasılsın dedim. eski bir dostumu görmüş gibi hissettim. abisi sanayide dükkan açmıştı, onun yanında çalışıyordu. bir gün uğrayacağımı ve çayını içeceğimi söyledim.
ben insanların çayını içmeyi çok severim sevgilim.
benim saat sabah altıdan beri tanık olabildiğim kadarıyla bugün izmir'in bu yöresinde yağmur hiç hız kesmedi, birara geceden kalmış olabileceğini düşündüm, yağmur da bana benzer, çoğunlukla akşamdan geceden kalmış olur. öğleye doğru kendime gelmek için adım attım ki bir baktım hâlâ yağdırmakta mevlam su. şimdi keşke bir pencerenin arkasından yüksek bir kattan yağmuru izleyebiliyor ve cama vuruşlarını hissedebiliyor olsaydık. sahi ıslanmaktan nasıl korkar hale gelmiş bulunduğumu anlatayım biraz da. hastalık filan derdi taşımıyor insanoğlu beş-onbeş yaş arasında. boylu boyunca çamurlu yağmur suları içinde hoplayıp zıplayabiliyor. hatta ailesi bir süre sonra onu durduramayacağını anlayıp bari naylon çizme alayım da sağlık suları içinde yüzsün veledim diye düşündükten sonra o güvenli sularda yüzmek yok mu, onun zevki. evin sıcak olduğunun bilinci ve dayanağı da var aklın bir köşesinde, gittin mi ısınacağın şart. eline bir ip alıp, ucuna kolpadan bir kancayla çamurlu sulara balık yakalayacağım hayaliyle olta niyetine atıp boş boş büyümeyi beklemeye ne demeli. evrim olsa o sudan balık çıkarırdı bir kez olsun bana, sadece arada sırada kurbağalarla rastlaşırdık elbet, üstümde haklarını ihmal edemem. her ne kadar mevsim geçişleri tanrımız tarafından ihlal edilmiş olsa da çağımızda, bana dokunuyor bunlar. e dünyanın dengesi de oynadıkça, çivisini çıkardıktan sonra kaybedince, bi daha bulamayınca, mevsimler hep değişiyor oluyor. biz de öyle oluyoruz ister istemez. bak daha sözü ay'ın hallerine vardırmadım bile, mevsimlerdeyiz henüz. ay zaten sandalyesinden bi kalkıp eli belinde piste çıkıp oynamaya bi başladı mı, durdur kendini durdurabilirsen, kafası güzel oluyor insanın ister istemez. hele böyle işten gündüz saatlerinde çıkması yok mu, çalışmamış gibi benziyor insan bir şeylere.
yine de üniversiteden dersten çıkmış gibi yapabiliriz gibi geliyor bana hâlâ. umutluyum bu konuda. bunun için vardiyalı sisteme geçmeye bile razıyım, sırf dörtte çıkıp okuldan çıkmışım edası yaşayabilmek için. ama yedide sekizde dokuzda onda çıkınca aynı hissi bulamıyor insan. ben seni tanıyorum bi kere sevgilim, senin ciğerini biliyorum ben, sessiz sedasız açardın gecelerde, biliyorum, benim çok konuşmama izin verirsen bu şekilde laf salatalarına hazır olman gerektiğini de biliyorsun. benim uyuz atlı bir prens çakması olduğumu da biliyorsun, ne kadar da polim yapabileceğimi, kükremiş sel gibi olup bendimi çiğneyip aşabileceğimi de, de de. ama hazır yağmurla karşılaşmışken ve ege'de yağmurun hakikaten başka olması hususiyetine eğilerek, yine de şemsiyeden yana olmadığımı, ilgilerinizi arz ederim sevgilim. fesat olduğum, biraz kesat olduğum, boş baktığım doğru ama yine de kötü bir insan olduğumu söylememeli kimse. ayıp ederler yani. hem bi kere, ben kendimi gülün dibinde buldum yani, bunu unutmamanı ve ilgili sunumunda dikkatleri bu yöne çekmeni rica ediyorum.
bu çocuğun anası babası yok mu arkadaş dedirtmedim malum küçükken, ölçülü ağırbaşlı efendi, içten planlamacı, saman altından suyu ark sistemiyle tasfiye eden, çaktırmadan şehre su veren depoların üstüne tüneyip baykuşları gözetleyen, babaannesini uyutup en çok da yağmur altında pencereden uçup giden biri olsam da, su getir dediklerinde su götürdüm, tavukları yemlemeyi unutmadım, sularını eksik etmedim, üzüm kes dediklerinde üzüm kestim misafirler dalından taze taze yesin güzelleşsin diye. tanımadığım insanların incir ağaçlarından incir çalma girişimlerim oldu elbette ama sırf tanrı kulağıma fısıldayıp ipucunu taa o zamanlardan içime sarkıttığından; mülkiyete inat. zaten ne zaman ağaca çıktıysam yakalandım, sırf sen ağaca çıkıp düşme tehlikesi yaşama diye sevgilim, sen aşağıda bekle, eteğini biraz kaldır, içim zıplasın ah şimdi ağacın üstünde değil altında olmak vardı diye, eteğine kopardığım incirleri yavaşça bırakayım yukardan. o sırada o pezevenk sahibi geldi afedersin ağaçların, inmedim ben de mına koyim, sana dedim sen kaç ben oyalarım, ağaca da çıkamadı, alttan habire dürtükledi kargıyla sopayla, birinde tüfekle geldi işte o zaman kaçtım. sonra akşamüstü oldu sen yanıma geldin mahcup. kızmadım tabii beni bırakıp gittin diye, ben ısrar etmesem yapmazdın biliyorum.
dedim ya izmir'e yağmur yağdı yağıyor yağacak diye, ben bugün çalışmak istemiyorum sevgilim. çıkalım biraz dolaşalım istiyorum. çakmak ıslansın sigara yakamayayım ziyanı yok. paçalarımız ıslansın. boşver boşver. evet evet. paçalarım ıslandı. çakmağım da ıslandı. sigarayı da yakamadım. küfrettim biraz, mazur gör. insanlar kaçıştırıyorlardı. bugün içimden söylediğim şarkıları sayayım mı sana, sabaha mavilim'le başladım. iş arkadaşım eşlik etmeye başlayınca bitirdim mini konserimi. tenhada buluşalım mavilim. sonra şeye geçtim, karadır kaşların ferman yazdırır,.. karşıdan karşıya geçtim.
sonra bizim mahalleye bi çocuk geldi sevgilim. sen bu masalı bilmiyorsun. istanbul'dan geldi çocuk. adı ahmet. biraz tepeden inme oldu tabii mahallemize yapılan bu atama. özellikle ben mahalle reisliğimin zirvesindeyken. sert de bir çocuktu on bir yaşında. orada kalsa büyüdüğünde istanbul piçi olacaktı belli ki. öyle bir geldi ki çocuk. ufak bir müdahaleyle törpüledim elbette, ama sınırları belli ölçüde at oynatmasına izin verdim çünkü çocuğun müthiş bir öyküsü vardı sevgilim. zaten anlatmasını bilmeyen insanların hayatları böyle olur. diğerleri de anlatır. bu çocuk, bir yaşındayken istanbullu zengin bir aileye evlatlık veriliyor bizim ilçeden. fakir bir ailesi var, hatta öyle fakir ki babası annesini para karşılığında başka erkeklere izin veriyor. üç tane de büyük kardeşi var. çocuk orijinal anne babasını tanımadan başka bir ailenin oğlu olarak büyümeye başlıyor. ailenin maddi durumu gayet iyi. gel gör ki, bu iş hep böyle yürümüyor. çocuk onbir yaşında ve erkenden ergenliğe girmek üzereyken, ailesi iflas ediyor. beş parasız kalıyorlar istanbul'da ve o derece ki çocuk öz ailesinin yanına geri gönderiliyor. o sırada öz ailesi bizim mahalleye yerleşiyor bir kira evinde. annesi aynı işi yapıyor hâlâ. çocuk birden kendini fakir bir ailede, sanayide tamirci çıraklığı yapan üç abiyle birlikte, belediyede sezonluk çöpçülük yapan bir babanın yanında buluyor. ve bizim mahallede buluyor. gettonun kenarında. bir banliyömüz eksikti. o sana başta bahsettiğim çamurların içinde, kış çamurlarının, kurbağalı derelerin yanında. naylon çizmeli çocuklarla birlikte. o çocuğun düştüğü kaosa düşmeden düşmüş gibi yapabilir mi insan sence. geçenlerde kuzenlerden birinin düğününde gördüm çocuğu, çok fazla kalmamışlardı bizim mahallede. ben de kalmadım zaten, ortaokula gittim başka şehre. [ortabir kavramını hatırlıyor musun sevgilim] o beni tanıdı, ben onu tanıdım, ahmet abi nasılsın dedi, iyiyim ozan sen nasılsın dedim. eski bir dostumu görmüş gibi hissettim. abisi sanayide dükkan açmıştı, onun yanında çalışıyordu. bir gün uğrayacağımı ve çayını içeceğimi söyledim.
ben insanların çayını içmeyi çok severim sevgilim.
27.10.2010
tam sigarayı götürüyordum ağzıma ki burnuma türk kahvesi kokusu getirdi izmarit. nerden esti bilmiyorum ama yaptı bunu, inkar edemem. koklama huyum biraz abartılıdır, görürsen farkedersin sen de bunu, farketmeden ben açık edeyim diye düşündüm. bildiğin her şeyi koklarım, kahveyi tabağı çatalı içkiyi armudu elmayı saçlarını , ayrıntıya girmesem iyi olur. hepsini. gün içinde durduk yere ellerimi kokluyorsam saçma bulma lütfen, yaparım sık sık. burda türk kahvesi ne bulabilirim ne de yapabilirim ne de de yaptırabilirim şu an, bunu geçtik. rakının rakısını fazla koydun mu çarpar insanı. hah şimdi şuraya gelelim, ki, benim bazen için güzel kadın kavramım nedir; oturacak haftanın cuma akşamı, evlisin tabii o zaman o kadınla, karşındaki masaya, iki olay örgüsü var burda devrede, birincisini açık edeyim önce, senin hanım oturacak, güzel ya malum, karşında, sen rakını açmış ve ilk dubleyi doldurmuş bulunuyorsun bu sırada, arkadan zeki bey hafiften terennüm ediyor, birazdan sabite tur gülerman girecek devreye, o sırada senin hanım sana bakıyor, ve bana öyle bakma diye utanıp başını öne eğiyor, sen sevmişin belli ki, öyle bakıyorsan diyecek bir lafım yok sana, işte senin hanım seni kendisine öyle baktıracak, rakının ikinci dublesinde dedirtecek sana ne istersen, evet evet ne istersen, sen bakmaya devam edeceksin. ikinci olgu sen üçüncü kadehi dolduruptuktan sonra girecek devreye, hadi diyeceksin, hadi suzan, hadi saadet, hadi, başlayacak söylemeye, güzel kadın esansı yayılacak odanıza. sonrası iyilik güzellik tabii, sonrası allah kerim dedirtir bazen insana. yalanları geçelim de nereye gelelim kamil,
hep böyle mi olur?
hep böyle mi olur?
26.10.2010
doktorun bu günlerde morali bozuk biraztırıktan. canı sıkkın. mutfakçığına gidiyor içki doldurmaya ama bardağı lavaboda bırakıp geri oturuyor, sonra soruyor ben ne yapacaktım diye, hah hatırlıyor, hay mına kuyum çekip lavaboda unuttuğu -boş- bardağı hatırlayıp sandalyesinden doğrulup doldurup geri geliyor. iki gündür bir eğitime seminere ne derseniz deyin katılıp geldi. otellerde kaldı yine. halbuki bu doktor yirmi yaşına kadar otel nedir bilmemişti, hatta edip cansever'in oteller kenti'ni okurken sorardı nasıl bir şey acaba diye, sonra bi başladı seri, bitmedi, bitecek gibi de durmaz. o eğitimde, seminerde, ne derseniz deyin, tatil gibi geldi valla doktora, izmir manzaralı, hem de en denizinden, yüksekte, taa beşinci katta, uzun zamandır böyle oturup ilgisini çekmeyen şeyler dinlememişti. uykusu geldi. şimdi insanlar da merak ediyordur bu herif bu kadar harıl ne yazıyor diye, bunları yazıyor oysa. halbuki her şey yansıda powerpoint düzeninde, amca da anlattıkça anlatıyor tekdüze, doktor daha iyi sunum yapar allah inandırsın. doktorun canı çoskıkılıyor. yazdıkları yüzünden okunmasın diye bazen kendine durup saçmalıyor. esneyecek esneyemiyor. kahve de yok. insanlar hiç pozisyon değiştirmeden oturabiliyorlar saatlerce. dünya aynı sıkıcılığına devam ediyor. bugün yağmur'a gidebilir doktor. yağmur bir orospu'nun mesleki adı. bütçe yapacak bugün doktor, program yapacak. uykusu geldi ama şimdi. redemption song çalsa kendine gelirdi mutlaka. bizim doktor bir yazıya odaklanmışsa ne yazdığını onu izleyerek -onun farkında olmadığı- mimiklerinden anlayabilirsiniz ve jestlerinden. jest insanıdır doktor laf arasında. günlük plan yapacak. uyku saatini, günlük alkol talimini düzenleyecek, toleransı yüksek program olacak. göbeği bile eritir bakarsın, nick cave gibi skinny ceketler trousers filan giyer. ay sonunu zarzor getirmeyecek bundan sonra, otellere bira kasalarına yedirmeyecek paracıkları.
doktor bugün gazozunu bile içmedi. taraçadan verandadan cumbadan, üçünden birden atladı ama üçüncü kattan çakılan bir izmaritin marifetini paylaşamadı. arkasında oturan kız kokusuyla doktoru içine çekti ama kızın içini bulamadı doktor, bekledi ki kendisi şey etsin, hiç de bulamaz zaten çakmak beyinli. doktorun canı bugün çok öfkeli. doktorun kendisinden üç yaş büyük bir kuzeni var, kız kanser, doktor bununla büyümüş, kanser her yerini sarmış allah belasını vermiş doktorların. besbelli ölecek, iki çocuk annesi, biri bir buçuk yaşında diğeri irem. what should happen. negotiation. three or four days filan dedi şimdi sunumcu amca, doktor birden kendine geldi. the project officer, herif bildiğin halis ingiliz. even worse in this case. pıtikyulırli. tea and coffee break.
kağıdın üzerinde sıkılma belirtileri gösterdi doktor. sonra çay kahve arasında yedinci kata çıktı terasa sigara tellendirmeye, vapur klark çekti ordan, swimming in the caribbean diye şarkı geçti aklından. doktorun canı bildiğin sıkıldı. a.yı aramak geldi içinden, bildiğin konuşamayacaklardı yine. kimseyi aramak istemiyordu doktor epeydir, bu bir belirtiydi, bildiğin depreşyon depreşiyordu. yani şimdi ölecek miydi bu kızcağız, o salak kız o salak kuzen bildiğin ölecek miydi, bütün çocukluğunu siker atardı eğer öyle bir şey yaparsa doktorun, ağzına işte o zaman sıçardı,
anekdot: geçenlerde bir arkadaşı aradı doktoru. dedi ki allah belanı verdi di mi, doktor da dedi ki, verdi valla. o arayan arkadaşı doktorun tescilli arkadaşıydı, hani ne derse tutturacak cinsten ve doktor üstünde hakkı olan. doktor resmen yalvardı arkadaşına, tamam bana beddua ediyorsun, etmeye devam et, ama lütfen biraz da beni düşün ederken, tamam allah belamı versin ama lütfen biraz da işe yarar cinsten beddua et, mesela geber de, biliyorsun sen içten dediğin zaman olur böyle bir şey. resmen yalvardı doktor arkadaşına, gözleri doldu doktorun, mesai saati olmasa bildiğin ağlayacaktı, o an fenasıyla istediği bir şeydi çünkü o, olmaz dedi arkadaşı, anladı, ölemeyecekti daha doktor, vardı daha çekeceği belli ki. the financial situation. some financial difficulties. hahaha. standard travel budgets should not be used. have to ensure participative management -not a dictatorship-.
bana ne yap biliyor musun dedi doktor. sarıl. mesela sarıl. bu çok önemli. sonra alnıma dokun elinin ayasıyla. sür sür, aksın gitsin bütün karakediler sktir olup. sonra bir daha sarıl. kötü fallar da ortadan kalksın. sonra bi daha sarıl mesela, orda olduğunu bileyim burda. sonra ayaklarıma dokun, güçsüz ellerinle. sık. sarıl. bana bunu yap dedi doktor.
project management should be ligthweight and flexible, this is R&D, not civil engineering.
bildiğin tozuttu bu doktor.
doktor bugün gazozunu bile içmedi. taraçadan verandadan cumbadan, üçünden birden atladı ama üçüncü kattan çakılan bir izmaritin marifetini paylaşamadı. arkasında oturan kız kokusuyla doktoru içine çekti ama kızın içini bulamadı doktor, bekledi ki kendisi şey etsin, hiç de bulamaz zaten çakmak beyinli. doktorun canı bugün çok öfkeli. doktorun kendisinden üç yaş büyük bir kuzeni var, kız kanser, doktor bununla büyümüş, kanser her yerini sarmış allah belasını vermiş doktorların. besbelli ölecek, iki çocuk annesi, biri bir buçuk yaşında diğeri irem. what should happen. negotiation. three or four days filan dedi şimdi sunumcu amca, doktor birden kendine geldi. the project officer, herif bildiğin halis ingiliz. even worse in this case. pıtikyulırli. tea and coffee break.
kağıdın üzerinde sıkılma belirtileri gösterdi doktor. sonra çay kahve arasında yedinci kata çıktı terasa sigara tellendirmeye, vapur klark çekti ordan, swimming in the caribbean diye şarkı geçti aklından. doktorun canı bildiğin sıkıldı. a.yı aramak geldi içinden, bildiğin konuşamayacaklardı yine. kimseyi aramak istemiyordu doktor epeydir, bu bir belirtiydi, bildiğin depreşyon depreşiyordu. yani şimdi ölecek miydi bu kızcağız, o salak kız o salak kuzen bildiğin ölecek miydi, bütün çocukluğunu siker atardı eğer öyle bir şey yaparsa doktorun, ağzına işte o zaman sıçardı,
anekdot: geçenlerde bir arkadaşı aradı doktoru. dedi ki allah belanı verdi di mi, doktor da dedi ki, verdi valla. o arayan arkadaşı doktorun tescilli arkadaşıydı, hani ne derse tutturacak cinsten ve doktor üstünde hakkı olan. doktor resmen yalvardı arkadaşına, tamam bana beddua ediyorsun, etmeye devam et, ama lütfen biraz da beni düşün ederken, tamam allah belamı versin ama lütfen biraz da işe yarar cinsten beddua et, mesela geber de, biliyorsun sen içten dediğin zaman olur böyle bir şey. resmen yalvardı doktor arkadaşına, gözleri doldu doktorun, mesai saati olmasa bildiğin ağlayacaktı, o an fenasıyla istediği bir şeydi çünkü o, olmaz dedi arkadaşı, anladı, ölemeyecekti daha doktor, vardı daha çekeceği belli ki. the financial situation. some financial difficulties. hahaha. standard travel budgets should not be used. have to ensure participative management -not a dictatorship-.
bana ne yap biliyor musun dedi doktor. sarıl. mesela sarıl. bu çok önemli. sonra alnıma dokun elinin ayasıyla. sür sür, aksın gitsin bütün karakediler sktir olup. sonra bir daha sarıl. kötü fallar da ortadan kalksın. sonra bi daha sarıl mesela, orda olduğunu bileyim burda. sonra ayaklarıma dokun, güçsüz ellerinle. sık. sarıl. bana bunu yap dedi doktor.
project management should be ligthweight and flexible, this is R&D, not civil engineering.
bildiğin tozuttu bu doktor.
22.10.2010
20.10.2010
müzik
ege'nin en çok yağmur huyunu sevmedeyim. içerinden eline fincanla neyim bakarken pek keyifli, dışarı çıkınca bir çırpıda sefiller'i oynuyorsun. yaşadığım diğer şehirlerin böyle bir huyu yoktu mesela, ondan aramızda hep bir soğukluk oldu onlarla. şimdi, şehir iyi, gerisi kötü.
günaydın, gönyeden sapmak üzereyi(m/z/k)
ege'nin en çok yağmur huyunu sevmedeyim. içerinden eline fincanla neyim bakarken pek keyifli, dışarı çıkınca bir çırpıda sefiller'i oynuyorsun. yaşadığım diğer şehirlerin böyle bir huyu yoktu mesela, ondan aramızda hep bir soğukluk oldu onlarla. şimdi, şehir iyi, gerisi kötü.
günaydın, gönyeden sapmak üzereyi(m/z/k)
19.10.2010
17.10.2010
günaydın, groove is in the heart babe
hemen konuya giriyorum. dün akşam fena bi akşam olmadı. tekdüze bir göl çalkantısıyla, dalga demiyorum dikkat buyuralım, gölde olsa olsa çalkantı olur, o da rüzgâr varsa, her neyse, o durgun su mübarekliğinde süregiden hayatımın akşamlarına tam da bir yenisini katmak üzereydim ki dün akşam, ani gelişmeler peydahlandı ilerleyen saatlerde. ... işten yedide çıktım, hemen duş alıp sekizdeki servise attım kendimi. merkeze inip biraz insan görmeliydim, izmir'deki tek has arkadaşım özgür'ü aradım, buluşma yerini kararlaştırıp buluştuk. daha önce de gittiğim ama bir türlü sevemediğim, özgür ve arkadaşlarının takıldığı bir bara oturup bira söyledik. saat dokuza çeyrek bir kesik atmıştı. ugh. meğer bu salyangozu, adı güzel (z.) kendi güzel sevgilisi terk etmiş. hem de haklı ve kolayca üstesinden gelinemeyecek bir gerekçeyle. biralar geldi biralar gitti. saat on gibi aradı z.'yi, anlaşılan sesi affetmeye meyilli tonda geliyordu. geliyoruz biz dedi, hazırlan seni bi yere götüreceğim dedi. pat diye kalktık son yudumlarımızı alıp, taksiye atladık. taksiyi bekletip z.'yi aldık evinden, yüzü asıktı, normalde sarılırdık, bana bile sadece merhaba dedi ve bindi taksiye, özgür'ün suçunun ortağı gibi hissettim kendimi.
havuzlu meyhane diye bir yer varmış mersinli'de, özgür bahseder dururdu zaten, ama ben biriyle başbaşa gitmek istemem öyle yerlere, meyhaneler özellikle birahane tipiyse -ki birahanelerden hiç hazzetmem- sohbet mekanlarıdır. ki ben sohbet edemem, özellikle bir erkekle. özellikle içki içerken. erkek adamlar içer içer, dünyayı ve kadınları kurtarırlar öyle yerlerde, müzik yoktur genelde, ki içkili bir yere gitmeden önce ilk sorduğum soru müzik var mı, varsa nasıl sorusudur. dün akşam emri vaki oldu tabii, bir de ilişkisini kurtarması için işbirlikçi olmam gerekiyordu, z. beni sever o bakımdan. neyse, mekana vardık, iki katlı, alt katında küçük bir havuz olan hakiki bir meyhane, adı havuzlu birahanesi diye geçiyor ama tipik birahaneler gibi karanlık bir havası yok. üst kata çıktık. belki içerde yüz kişi vardı ama tek bir kadın yoktu, bir tane mi olmaz, valla yoktu. bu beni tedirgin etti tabii, içerdeki tek kadın bizim masamızda oturuyordu ve yüz erkek dönüp dönüp o kadına bakabilirdi ve bu yüz erkek sarhoştu ve ben bu konuda biraz nasıl derler biraz yerliyimdir işte. her neyse, rakılar geldi, mezeler geldi. kuru et diye bir şey getirtti özgür mekanı tanıyan olarak. ben bu sırada z.'nin gerginliğini azaltmaya çalışıyordum. özgür'le fazla muhatap olmak istemiyordu, olduğunda da laf sokuyordu ve ortam geriliyordu, ama niye gelmişti öyleyse bizimle, kadın yüreği işte, affetmek istiyordu belli ki. ama kendine de konduramıyordu, aradaydı, anlıyordum. mekanın mezeleri gerçekten de on numaraydı, ben biraz ağız tadı yoksunuyumdur, yıllardır sadece doymaya ve üstüne sigara yakmaya endeksli yaşadığımdan. ama o mezeler çok güzeldi. mekan da güzeldi. saatlerimiz bu gibi durumlarda onbirbuçuğu gösterirdi ve içerden bir müzik sesi duyuldu. göçmen orkestrası. izmir'in bu yönünü seviyordum. ederlezi yükseliyordu içerden, kırcali'yle arda arası yükseldi ardından, rodop dağları bre pakize'm yükseldi. meyhaneye gelen bir grup, orkestrayı -orkestar- özel olarak tutmuştu ve masaya gelmiyorlardı, öğrenmiştik işin aslını. ama ben çağırdım mı geldiler. özgür göçmen kızı'nı istedi, ben ederlezi avela'yı istedim ama anlaşamadık ederlezi'yi çaldılar. nazım'ın eşi maacir'di, nazım'ı arayıp dinlettim, bu gibi durumlarda içip içip aramak kavramı girer devreye bilirsiniz, keyif işte, paylaşmak lazım düsturuyla.
ben yalnız içerken de malum alkol kimyayı bozduğundan, fizikle çarpıştırdığından, dil tarih coğrafya hepsini içiçe piç ettiğinden, matematiği unutturduğundan, bu gibi duygulanımlara gark olarım. elime telefonu alır ona bun mesaj atma isteği duyarım. o an aklıma geleni paylaşma isteğidir bu, çünkü alkol o hissi yoğunlaştırmış yoğunlaştırmış ve çiğ tanesi halinde, küresel, yüzeyi gerilimli bir biçimde beynime bırakmıştır. benim de onu yüzeye yaymam icap eder ve bunun için mesaj atarım. ama isterim ki karşımdaki bana cevap yazmaya çalışmasın, empati kurmaya çalışmasın, sadece o mesajı aldığına dair bir boş mesaj gönderse mesela yeğdir benim için. emrah'a bol bol mesaj atarım mesela yalnız içtiğimde, ama cevaplarını okumam bile. her neyse,
z.'nin ara ara keyfi yerine geliyordu. orkestrayı da görünce ferahlıyordu belli ki, ama ara ara da özgür'ün yaptığı aklına geliyor ve birden yüzü kesiliyordu. gecenin birine doğru mekan kapanmaya hazırlanırken özgür bir sürpriz daha çakıp alevli meyve tabağı hazırlattı, üstüne adını yazdırmıştı z.'nin. o zaman biraz büyülendi işte z. kadınlar ne tuhaf, kimi bunu ne kadar bayağı bulurken kimi etkilenir. kadınlar ne güzel. sonra veda ettik o güzel havuza, içindeki kaplumbağalara ve kırmızı turuncu balıklara. istersen seni de götürürüm bi akşam.
öğrenci evlerine vardık z.lerin. bir biraya daha yerim vardı ve içtim. sabah işe gitmem gerekiyordu, gece üç olmuştu. evde gergin bir ortam vardı. z.nin ev arkadaşı daha tavır koymuştu özgür'e, onun sevgilisi zaten orda oturmuş bilgisayarda ödev yapıyordu ve sallama herifin tekiydi, daha önce de karşılaşmış ve sevmemiştik birbirimizi. bira bitti, saat üçbuçuğa gelecekti eninde sonunda. orda kalmak istemedim, sıktı beni, bunalttı o hava. pazar sabahı işe gidecek olma düşüncesi zaten kemiriyordu. otobanın kenarındaydı evleri, indim sokağa. otobana geçtim. oturdum biraz. yürüdüm. yürümeye kalksam yirmi yirmibeş km. yolum olacaktı. sarhoştum ama o kadar da değil. yine de yürüdüm biraz. hava çok tazeydi, güzeldi. arabalar da çarpmamak için elinden geleni yapıyorlardı insana. azcık daha yürüdüm, yokuşu görünce korktum. etti mi sana saat dört. apo abi'yi aradım, gel beni al dayı dedim. geliyorum dedi. indirim de yaptı.
akşama görüşürüz, şimdi fabrikanın tişörtünü giyip işe gitmem lazım. demiş miydim, akşama görüşelim. nolur lütfen please. onbiri bulur kendime gelmem. pazar günleri fabrikayı seviyorum, rahatça sigara içilebiliyor laboratuarda. kumru alayıp poğaçacıdan. puaçiciii. kumru güzel isim. kumru mu koysak. adını kahpe koydum bırak öyle kalsın. ben gideyim şimdi. hava da ne güzel. tam balık havası. piknik havası. sarılalım gezelim dolaşalım havası. oynaya oynaya gelin çocuklar, el ele el ele verin çocuklar. kendinize gelin çocuklar. hava diyorum pek güzel. ortaköy'den hisar'a yürüsen koymaz adama. tavuskuşu havası. tarlakuşu havası.
tarlakuşunu biliyo musun
hemen konuya giriyorum. dün akşam fena bi akşam olmadı. tekdüze bir göl çalkantısıyla, dalga demiyorum dikkat buyuralım, gölde olsa olsa çalkantı olur, o da rüzgâr varsa, her neyse, o durgun su mübarekliğinde süregiden hayatımın akşamlarına tam da bir yenisini katmak üzereydim ki dün akşam, ani gelişmeler peydahlandı ilerleyen saatlerde. ... işten yedide çıktım, hemen duş alıp sekizdeki servise attım kendimi. merkeze inip biraz insan görmeliydim, izmir'deki tek has arkadaşım özgür'ü aradım, buluşma yerini kararlaştırıp buluştuk. daha önce de gittiğim ama bir türlü sevemediğim, özgür ve arkadaşlarının takıldığı bir bara oturup bira söyledik. saat dokuza çeyrek bir kesik atmıştı. ugh. meğer bu salyangozu, adı güzel (z.) kendi güzel sevgilisi terk etmiş. hem de haklı ve kolayca üstesinden gelinemeyecek bir gerekçeyle. biralar geldi biralar gitti. saat on gibi aradı z.'yi, anlaşılan sesi affetmeye meyilli tonda geliyordu. geliyoruz biz dedi, hazırlan seni bi yere götüreceğim dedi. pat diye kalktık son yudumlarımızı alıp, taksiye atladık. taksiyi bekletip z.'yi aldık evinden, yüzü asıktı, normalde sarılırdık, bana bile sadece merhaba dedi ve bindi taksiye, özgür'ün suçunun ortağı gibi hissettim kendimi.
havuzlu meyhane diye bir yer varmış mersinli'de, özgür bahseder dururdu zaten, ama ben biriyle başbaşa gitmek istemem öyle yerlere, meyhaneler özellikle birahane tipiyse -ki birahanelerden hiç hazzetmem- sohbet mekanlarıdır. ki ben sohbet edemem, özellikle bir erkekle. özellikle içki içerken. erkek adamlar içer içer, dünyayı ve kadınları kurtarırlar öyle yerlerde, müzik yoktur genelde, ki içkili bir yere gitmeden önce ilk sorduğum soru müzik var mı, varsa nasıl sorusudur. dün akşam emri vaki oldu tabii, bir de ilişkisini kurtarması için işbirlikçi olmam gerekiyordu, z. beni sever o bakımdan. neyse, mekana vardık, iki katlı, alt katında küçük bir havuz olan hakiki bir meyhane, adı havuzlu birahanesi diye geçiyor ama tipik birahaneler gibi karanlık bir havası yok. üst kata çıktık. belki içerde yüz kişi vardı ama tek bir kadın yoktu, bir tane mi olmaz, valla yoktu. bu beni tedirgin etti tabii, içerdeki tek kadın bizim masamızda oturuyordu ve yüz erkek dönüp dönüp o kadına bakabilirdi ve bu yüz erkek sarhoştu ve ben bu konuda biraz nasıl derler biraz yerliyimdir işte. her neyse, rakılar geldi, mezeler geldi. kuru et diye bir şey getirtti özgür mekanı tanıyan olarak. ben bu sırada z.'nin gerginliğini azaltmaya çalışıyordum. özgür'le fazla muhatap olmak istemiyordu, olduğunda da laf sokuyordu ve ortam geriliyordu, ama niye gelmişti öyleyse bizimle, kadın yüreği işte, affetmek istiyordu belli ki. ama kendine de konduramıyordu, aradaydı, anlıyordum. mekanın mezeleri gerçekten de on numaraydı, ben biraz ağız tadı yoksunuyumdur, yıllardır sadece doymaya ve üstüne sigara yakmaya endeksli yaşadığımdan. ama o mezeler çok güzeldi. mekan da güzeldi. saatlerimiz bu gibi durumlarda onbirbuçuğu gösterirdi ve içerden bir müzik sesi duyuldu. göçmen orkestrası. izmir'in bu yönünü seviyordum. ederlezi yükseliyordu içerden, kırcali'yle arda arası yükseldi ardından, rodop dağları bre pakize'm yükseldi. meyhaneye gelen bir grup, orkestrayı -orkestar- özel olarak tutmuştu ve masaya gelmiyorlardı, öğrenmiştik işin aslını. ama ben çağırdım mı geldiler. özgür göçmen kızı'nı istedi, ben ederlezi avela'yı istedim ama anlaşamadık ederlezi'yi çaldılar. nazım'ın eşi maacir'di, nazım'ı arayıp dinlettim, bu gibi durumlarda içip içip aramak kavramı girer devreye bilirsiniz, keyif işte, paylaşmak lazım düsturuyla.
ben yalnız içerken de malum alkol kimyayı bozduğundan, fizikle çarpıştırdığından, dil tarih coğrafya hepsini içiçe piç ettiğinden, matematiği unutturduğundan, bu gibi duygulanımlara gark olarım. elime telefonu alır ona bun mesaj atma isteği duyarım. o an aklıma geleni paylaşma isteğidir bu, çünkü alkol o hissi yoğunlaştırmış yoğunlaştırmış ve çiğ tanesi halinde, küresel, yüzeyi gerilimli bir biçimde beynime bırakmıştır. benim de onu yüzeye yaymam icap eder ve bunun için mesaj atarım. ama isterim ki karşımdaki bana cevap yazmaya çalışmasın, empati kurmaya çalışmasın, sadece o mesajı aldığına dair bir boş mesaj gönderse mesela yeğdir benim için. emrah'a bol bol mesaj atarım mesela yalnız içtiğimde, ama cevaplarını okumam bile. her neyse,
z.'nin ara ara keyfi yerine geliyordu. orkestrayı da görünce ferahlıyordu belli ki, ama ara ara da özgür'ün yaptığı aklına geliyor ve birden yüzü kesiliyordu. gecenin birine doğru mekan kapanmaya hazırlanırken özgür bir sürpriz daha çakıp alevli meyve tabağı hazırlattı, üstüne adını yazdırmıştı z.'nin. o zaman biraz büyülendi işte z. kadınlar ne tuhaf, kimi bunu ne kadar bayağı bulurken kimi etkilenir. kadınlar ne güzel. sonra veda ettik o güzel havuza, içindeki kaplumbağalara ve kırmızı turuncu balıklara. istersen seni de götürürüm bi akşam.
öğrenci evlerine vardık z.lerin. bir biraya daha yerim vardı ve içtim. sabah işe gitmem gerekiyordu, gece üç olmuştu. evde gergin bir ortam vardı. z.nin ev arkadaşı daha tavır koymuştu özgür'e, onun sevgilisi zaten orda oturmuş bilgisayarda ödev yapıyordu ve sallama herifin tekiydi, daha önce de karşılaşmış ve sevmemiştik birbirimizi. bira bitti, saat üçbuçuğa gelecekti eninde sonunda. orda kalmak istemedim, sıktı beni, bunalttı o hava. pazar sabahı işe gidecek olma düşüncesi zaten kemiriyordu. otobanın kenarındaydı evleri, indim sokağa. otobana geçtim. oturdum biraz. yürüdüm. yürümeye kalksam yirmi yirmibeş km. yolum olacaktı. sarhoştum ama o kadar da değil. yine de yürüdüm biraz. hava çok tazeydi, güzeldi. arabalar da çarpmamak için elinden geleni yapıyorlardı insana. azcık daha yürüdüm, yokuşu görünce korktum. etti mi sana saat dört. apo abi'yi aradım, gel beni al dayı dedim. geliyorum dedi. indirim de yaptı.
akşama görüşürüz, şimdi fabrikanın tişörtünü giyip işe gitmem lazım. demiş miydim, akşama görüşelim. nolur lütfen please. onbiri bulur kendime gelmem. pazar günleri fabrikayı seviyorum, rahatça sigara içilebiliyor laboratuarda. kumru alayıp poğaçacıdan. puaçiciii. kumru güzel isim. kumru mu koysak. adını kahpe koydum bırak öyle kalsın. ben gideyim şimdi. hava da ne güzel. tam balık havası. piknik havası. sarılalım gezelim dolaşalım havası. oynaya oynaya gelin çocuklar, el ele el ele verin çocuklar. kendinize gelin çocuklar. hava diyorum pek güzel. ortaköy'den hisar'a yürüsen koymaz adama. tavuskuşu havası. tarlakuşu havası.
tarlakuşunu biliyo musun
15.10.2010
kimimiz büyük konuşmamalıyız, misal ben. askeri cumhuriyet sınırları içerisindeyken ahd etmiştim, bi daha cuma akşamlarını kapalı alanda geçirirsem beni şey etsinler diye, ama geçen haftalara kadar tuttuğum bu sözümü son birki haftadır yerine eda edemedim. eda güzel isimdir ayrı ca. her neyse, bugün bazılarımız işten eve kendini zor attı, hem de sırf cumartesinin akşamlarına güvenerek. çıkıyorsun cuma akşamı tam da izmir'in orta yerine, sonra noluyor o yorgunlukla, iki bira içip vatoz çarpmış gibi oluyorsun, boyoza benziyorsun, gevrek gibi susamlanıyorsun alkol sosuyla, esnemeye başlıyorsun, ve tadı olmuyor. oysa sabahında şöyle alarmsız zilsiz sekize dokuza kadar uyunan cumartesi öyle mi ya, akşamına kuvvet tazelemiş ve bir kasa birayı iç edebilir kapasitede oluyosun.
bizim neslimiz şahsında şu medeni kanunu piç etmeseydi aslında fena mı olurdu. sözgelimi akşam işten yorgun eve geldin, ayaklarını ayağında ayakkabı diye taşıdığın şeylerin içine paketleyip seni eve gönderdiler, eciş bücüşsün, eve vardık yani onu diyorum. açlığı boşver, sen çıkardın çoraplarını, ben çıkardım çoraplarımı, sonra getirdim bi leğen koydum önüne suyu ısıtıp, başladım ayaklarını ovalamaya, sen aslında bunun ne kadar da önemli bi olay olduğunun, bizim neslimizin bununla yıllarca boşa dalga geçtiğinin farkına vardın, ayak lan bu, boru mu, demiştik ya hani insan ayaklarından başlar aşık olmaya gibi bir şey, sonra sıra bende dedim ben, sen getirdin benim için bir leğen ılık su, ben ayaklarını ovaladıktan sonra, kötü enerjini ayaklarından çekip sktiredip seni toprakladıktan sonra o sırada ne desem yapardın aslında da yine de ayaklarla başlayaydık biz madem, ocakta yemek de yoktu nasılsa, işten gelmiştik, ben aç ve huysuzdum bu yüzden ama olsundum. hatta üşümüşsem daha da huysuzdum, ama olsundum. iki çıplak bir hamama iyi giderdi. çok romantiğim de mi, biliyom.
taşınıyor muyuz?
aslında elimde yeterli laboratuar imkanı olsa ölen bir insanın kemiklerinden elmas yapabilirim bunu biliyorum. cümlelerine aslında ile başlayan insanlara acımayınız, onlar bu kaderi kendileri değiştirmek için bir halt etmemişler ve kendilerine sunulana tüneyip kalmışlardır. yok yok, bi sürü şey vardı işten eve gelirken kafamda yazacak, topluca maça gitti ibneler. dur gelir belki birazdan.
tanışıyor muyuz?
bizim neslimiz şahsında şu medeni kanunu piç etmeseydi aslında fena mı olurdu. sözgelimi akşam işten yorgun eve geldin, ayaklarını ayağında ayakkabı diye taşıdığın şeylerin içine paketleyip seni eve gönderdiler, eciş bücüşsün, eve vardık yani onu diyorum. açlığı boşver, sen çıkardın çoraplarını, ben çıkardım çoraplarımı, sonra getirdim bi leğen koydum önüne suyu ısıtıp, başladım ayaklarını ovalamaya, sen aslında bunun ne kadar da önemli bi olay olduğunun, bizim neslimizin bununla yıllarca boşa dalga geçtiğinin farkına vardın, ayak lan bu, boru mu, demiştik ya hani insan ayaklarından başlar aşık olmaya gibi bir şey, sonra sıra bende dedim ben, sen getirdin benim için bir leğen ılık su, ben ayaklarını ovaladıktan sonra, kötü enerjini ayaklarından çekip sktiredip seni toprakladıktan sonra o sırada ne desem yapardın aslında da yine de ayaklarla başlayaydık biz madem, ocakta yemek de yoktu nasılsa, işten gelmiştik, ben aç ve huysuzdum bu yüzden ama olsundum. hatta üşümüşsem daha da huysuzdum, ama olsundum. iki çıplak bir hamama iyi giderdi. çok romantiğim de mi, biliyom.
taşınıyor muyuz?
aslında elimde yeterli laboratuar imkanı olsa ölen bir insanın kemiklerinden elmas yapabilirim bunu biliyorum. cümlelerine aslında ile başlayan insanlara acımayınız, onlar bu kaderi kendileri değiştirmek için bir halt etmemişler ve kendilerine sunulana tüneyip kalmışlardır. yok yok, bi sürü şey vardı işten eve gelirken kafamda yazacak, topluca maça gitti ibneler. dur gelir belki birazdan.
tanışıyor muyuz?
14.10.2010
kimbilir kimlerin doğumgünü bugün. ondördü yani ekimin. kimbilir hangi ilçelerin semtlerin pazarı kuruldu bugün. perşembe, haftanın günlerinden.
o.5 uçlu ince rotring'im bozuldu ve bence günün olayı buydu. iki tane rotring'im var, ince, ki rotring dediğin ince'dir zaten. biri '94 den diğeri '99 dan kalma. bozulan yeni olan. eskisi evde bir kutu içinde şimdi nerde bilemiycem. ama bu bozulan görece yenisi için üzüldüm valla, yayı gevşemiş sanırım. onlardan bulunmuyor ki artık. hadi bul da göreyim.
bugün ben biraz blog yazdım. ne mutlu bana. yatma saatimi öteledim, zaten bugünlerde hırpalamakla hırpalamamak arasında ince bir çizgi var vücudu benliği. ben hiç yazmasam, sen anlasan, ondan sonra da bana yazmalısın filan desen demeye devam etsen, yazmadığım halde yani. ben arasıra geri dönüp, hımm, bunu italik yapmalıyım felan desem.
o.5 uçlu ince rotring'im bozuldu ve bence günün olayı buydu. iki tane rotring'im var, ince, ki rotring dediğin ince'dir zaten. biri '94 den diğeri '99 dan kalma. bozulan yeni olan. eskisi evde bir kutu içinde şimdi nerde bilemiycem. ama bu bozulan görece yenisi için üzüldüm valla, yayı gevşemiş sanırım. onlardan bulunmuyor ki artık. hadi bul da göreyim.
bugün ben biraz blog yazdım. ne mutlu bana. yatma saatimi öteledim, zaten bugünlerde hırpalamakla hırpalamamak arasında ince bir çizgi var vücudu benliği. ben hiç yazmasam, sen anlasan, ondan sonra da bana yazmalısın filan desen demeye devam etsen, yazmadığım halde yani. ben arasıra geri dönüp, hımm, bunu italik yapmalıyım felan desem.
12.10.2010
internetim olmayalı nerden baksan yedi sekiz dokuz gün olmuş, ve bu sürede ne çok şey hiç değişmemiş. bugünlerde herkesin kapüşonu var, bi sevimsizler bi sevimsizler bi görseniz, hele o erkek olanları yok mu, ama ne kullanışlı di mi bi bilsem. bugün bizim kosti ölmüş, dedemin ikizi. babam son iki senede iki amcasını, bi halasını, bi annesini kaybetti, daha ala yaprak dökümü mü olur, yaşlanmak buysa gerek.
ben o sırada bu geceye sarkan bir iş için işçinin birinin altından girip üstünden çıkmakla, yani kafalamaya çalışmakla meşgulüdüm. işi olmayan bir işidi ama rica minnet yaptırmam gerekiyordu. nitekim başardım ama bu iş yüzünden geceyi fabrikada geçirmem gerekebilecekti, ve annem aradı, böyle böyle dedi, kosti amcan ölmüş dedi. başka bir işçi ben telefonu kapattıktan sonra "abi bize iş çıkardın ya" dedi sitemle gülümseyerek. bak dedim telefonu gösterip gülümseyerek, "büyükamcam ölmüş, ben burdayım." susuştuk üzülerek.
aslına bakarsan, drama derdinde filan hiç değilim şu an. tek düşündüğüm elimdeki projeyi sağlığa kavuşturup şu iki aydır başımın saçını yiyen işi başımdan savmak. ve bunun için sabahı beklemek durumundayım. aslına bakmanı istiyorum ki şu an bu da mühim değil, biliyorsun bazen benim için hiçbir şey mühim olmaz, da peki nedir o zaman mühim olan. mühim de neymiş lan,
yazarak anlatamayacağımı bildiğim, yani bu ölçüde muhteşem, sıradışı, olağandışı, vs. olan şey azdır diye düşünmedim hiç. ama bu cümleyi öyle bi kurmak istedim anlamı daha da pekiştireyim, kuracaktığım cümle şu idi ki, bu kosti namlı, namını gavur bir rum komutanından alan rahmetli moruk öyle apayrı bir adamdı ki, dedemle bu adamın ikiz olduğuna billahi inanmazdınız görseniz ikisini. ama adını kimse bilmezdi, herkes öyle bilirdi onu, kosti, hatta beş erkek oğlunun dördünü birden kosti'nin memet, kosti'nin nihat, kosti'nin x, kosti'nin y, filan diye çağırırlardı. aksiydi, huysuzdu, küfürbazdı, gavurdu, rakıydı, birinci'ydi. yelekti, cep saatiydi, fötr şapkaydı, menderes'ti, pamuktu, balıktı, karamekeydi. ne diyelim, allah rahmet eylesin, evet ondan, gani gani. toprağı bol olsun.
şimdi ben alıyorum o toprak deyip geçtiğiniz şeyi, ondan bir mamul yapıyorum. ara mamul ve yarı mamulleriyle birlikte. bildiğin mamul. mahsul değil, mamul.
o değil de, bugünlerde kendimi mamut yemiş bir boa yılanı gibi hissediyorum. mevsim değişiyor, hissediy, hasss.
hele bi işletmeye gidip geleyim, geliyorum, çayı demle, rakının üstüne pek severim.
ben o sırada bu geceye sarkan bir iş için işçinin birinin altından girip üstünden çıkmakla, yani kafalamaya çalışmakla meşgulüdüm. işi olmayan bir işidi ama rica minnet yaptırmam gerekiyordu. nitekim başardım ama bu iş yüzünden geceyi fabrikada geçirmem gerekebilecekti, ve annem aradı, böyle böyle dedi, kosti amcan ölmüş dedi. başka bir işçi ben telefonu kapattıktan sonra "abi bize iş çıkardın ya" dedi sitemle gülümseyerek. bak dedim telefonu gösterip gülümseyerek, "büyükamcam ölmüş, ben burdayım." susuştuk üzülerek.
aslına bakarsan, drama derdinde filan hiç değilim şu an. tek düşündüğüm elimdeki projeyi sağlığa kavuşturup şu iki aydır başımın saçını yiyen işi başımdan savmak. ve bunun için sabahı beklemek durumundayım. aslına bakmanı istiyorum ki şu an bu da mühim değil, biliyorsun bazen benim için hiçbir şey mühim olmaz, da peki nedir o zaman mühim olan. mühim de neymiş lan,
yazarak anlatamayacağımı bildiğim, yani bu ölçüde muhteşem, sıradışı, olağandışı, vs. olan şey azdır diye düşünmedim hiç. ama bu cümleyi öyle bi kurmak istedim anlamı daha da pekiştireyim, kuracaktığım cümle şu idi ki, bu kosti namlı, namını gavur bir rum komutanından alan rahmetli moruk öyle apayrı bir adamdı ki, dedemle bu adamın ikiz olduğuna billahi inanmazdınız görseniz ikisini. ama adını kimse bilmezdi, herkes öyle bilirdi onu, kosti, hatta beş erkek oğlunun dördünü birden kosti'nin memet, kosti'nin nihat, kosti'nin x, kosti'nin y, filan diye çağırırlardı. aksiydi, huysuzdu, küfürbazdı, gavurdu, rakıydı, birinci'ydi. yelekti, cep saatiydi, fötr şapkaydı, menderes'ti, pamuktu, balıktı, karamekeydi. ne diyelim, allah rahmet eylesin, evet ondan, gani gani. toprağı bol olsun.
şimdi ben alıyorum o toprak deyip geçtiğiniz şeyi, ondan bir mamul yapıyorum. ara mamul ve yarı mamulleriyle birlikte. bildiğin mamul. mahsul değil, mamul.
o değil de, bugünlerde kendimi mamut yemiş bir boa yılanı gibi hissediyorum. mevsim değişiyor, hissediy, hasss.
hele bi işletmeye gidip geleyim, geliyorum, çayı demle, rakının üstüne pek severim.
3.10.2010
elbet her şey ortaklıktan yana değil dünya üzerinde, ya da elbet her şey ortaklıkla anlam kazanmıyor ama yine de aradığımız ilk olarak şey o. geçen haftasonu adana üzerinden mersin'e geçtiğim bana dünya üzerinde yaşaması en anlamlı gelen insanlardan birini evlendirmek ve bu törende en yakın iki arkadaş kontenjanından üstüme düşeni yapmak üzere. yaptım nitekim. ama ben zannettim ki adana'da iki satır ahmet erhan okumaya fırsatım olur, filan, anma yaparım kendimce, olmadı, yetmedi zaman. mersin'de kendimi adetleri yerine getirirken buldum. ha elbet kendime ayırabildiğim iki üç satırlık saati de körfez'e bakıp yudumlanarak geçirdim. allah'tan dolunay da ordaydı da pek yalnızlık hissettim. filhakika, bu neydi lan, ay dolunayken etrafım biraz kalabalık olur.
her neyse, mesela birine bir fırtına tuttu bizi diye türkü söylerken o size hayranlıkla dahi olsa bönlük içerisinde bakıyorsa, vehamet sözkonusudur maalesef. ya da siz ona adam cebinde taşır senin gibi gelini diye mesaj bıraktığınızda bu ne ki la iyi mi kötü mü diyor bu adam diye işkilleniyorsa bunda pek bir hayır yoktur maateessüf. girişte bulundurduğum ortaklıkta bahsim bundandı. aslında son zamanki gibi yazasım yok da, yazmalı bir işim de olmadığından, sadece arasıra excel'e uğradığımdan, ellerim klavyeden uzak kalmasın diye biraz langırt oynayım dedim. insan bu, hayaller kurar, birlikte langırt oynamanın bile hayali misal güzeldir.
hayat bu bisiklet sürmeye benzer dedi amcanın biri bu haftasonu. ben benzetmeyi sevdim ama kendime göre yorup yonttum. evet, sahi, bazen boşa almaya benzemiyor mu. en çok da hayıtları hatırlatıyor bana artık olmayan. hayıt deyince, mesela kimse bunu bilmek zorunda değil, işte burda ortaklık devredışı kalıyor ve ayrılık'ın faidelerinden nemalanmak burada devreye giriyor. ben birine hayıt'latı tarif edebilmeliyim ki aramızda ortaklık vuku bulsun. bu da ortak olursa o zaman mahallecilik olaya el atar ki o zaman babamdan farkım kalmaz, ki bu kötü.
en çok da, orta yerde "unutamazsın" adlı şarkıyı dilimden kayıtlara düşürmek istedim şu an bir an.
her neyse, mesela birine bir fırtına tuttu bizi diye türkü söylerken o size hayranlıkla dahi olsa bönlük içerisinde bakıyorsa, vehamet sözkonusudur maalesef. ya da siz ona adam cebinde taşır senin gibi gelini diye mesaj bıraktığınızda bu ne ki la iyi mi kötü mü diyor bu adam diye işkilleniyorsa bunda pek bir hayır yoktur maateessüf. girişte bulundurduğum ortaklıkta bahsim bundandı. aslında son zamanki gibi yazasım yok da, yazmalı bir işim de olmadığından, sadece arasıra excel'e uğradığımdan, ellerim klavyeden uzak kalmasın diye biraz langırt oynayım dedim. insan bu, hayaller kurar, birlikte langırt oynamanın bile hayali misal güzeldir.
hayat bu bisiklet sürmeye benzer dedi amcanın biri bu haftasonu. ben benzetmeyi sevdim ama kendime göre yorup yonttum. evet, sahi, bazen boşa almaya benzemiyor mu. en çok da hayıtları hatırlatıyor bana artık olmayan. hayıt deyince, mesela kimse bunu bilmek zorunda değil, işte burda ortaklık devredışı kalıyor ve ayrılık'ın faidelerinden nemalanmak burada devreye giriyor. ben birine hayıt'latı tarif edebilmeliyim ki aramızda ortaklık vuku bulsun. bu da ortak olursa o zaman mahallecilik olaya el atar ki o zaman babamdan farkım kalmaz, ki bu kötü.
en çok da, orta yerde "unutamazsın" adlı şarkıyı dilimden kayıtlara düşürmek istedim şu an bir an.
15.09.2010
12.09.2010
9.09.2010
bugün bayram idi. kutlu oldu mu farkında değildim. son yirmi yıldır, evet ıskalamıyorum tam yirmi yıldır ilk defa bayram namazına gitmedim, gidemedim, çünkü işe geç kalacaktım gitseydim. bugün ben ve işçi dostlarım çalıştık, yarın da çalışacağız. mühim değil, herkes çalışabilir diye düşünebilirim pekala, bunda sorun yok. sorun şurda ki, bari bayramlara yabancılaşmasaydım, bunu dilerdim pekala tanrıdan. tanrıdan dilemişken bu kadar dilek. yani uzak kalmak yabancılaşmayı beraberinde getirebiliyor pekala. zaten bu kadar şeye sırtımı dönmüşken bari bayram da bunların içerine dahlolmayaydı, oldu bi kere, gerisi gelir artık, tatil gözlükleriyle uzaktan bakarım bayramlara. zaten bu bayram babaannesiz ilk bayram olacaktığından bir garip olacaktı, bu hususta kıskandım kardeşimi, kuzenlerimi filan, onlar bayramda orda olduklarından bu garabeti iliklerine kadar tattılar mesela, ben yaşayamadım bu aşkın ızdırabını.
şimdi yaz gitti ya, sivrisinekler ev içlerine daha bi hücumbot oldular. odaların belli köşeleri var ilgi duydukları. doğanın dengesini bozmadan üstesinden gelmek istiyorum bu durumun, bi düşündüğüm var elbet. aşığım seviyorum.
bugünün demininde bi sevdiğim aradı, ve bana bir pasaj okudu. hayat böyle bi şey.
şimdi yaz gitti ya, sivrisinekler ev içlerine daha bi hücumbot oldular. odaların belli köşeleri var ilgi duydukları. doğanın dengesini bozmadan üstesinden gelmek istiyorum bu durumun, bi düşündüğüm var elbet. aşığım seviyorum.
bugünün demininde bi sevdiğim aradı, ve bana bir pasaj okudu. hayat böyle bi şey.
8.09.2010
6.09.2010
"
- yazarım sana.
- yazma. o zaman, o zaman bekliyor insan. e buraya az insan geliyor, çok insan gidiyor. kalan da bekliyor ama.. bazen çok uzun bekliyor... yani hani mesela zannediyorsun ki bir yoldan birisi gelecek. boş, uzun bir yol. devamlı ona bakıyorsun. sonra kimse gelmiyor... yazma, boşver.
- ben seni hiç unutmıycam...
"
- yazarım sana.
- yazma. o zaman, o zaman bekliyor insan. e buraya az insan geliyor, çok insan gidiyor. kalan da bekliyor ama.. bazen çok uzun bekliyor... yani hani mesela zannediyorsun ki bir yoldan birisi gelecek. boş, uzun bir yol. devamlı ona bakıyorsun. sonra kimse gelmiyor... yazma, boşver.
- ben seni hiç unutmıycam...
"
istanbul terk
rüyamda sabiha gökçen'den istanbul'a iniyordum bilmemkaçıncı kez hayatımda. eski bir arkadaşımı, epeski, gördüm. evlenmişti, yüzünde simsivilceler peydah olmuştu. güzel kızdı eskiden, hâlâsında da öyleydi rüyamda. bense bir gariptim. vapurda karşılaştığım beş yıl aradan sonralık arkadaşım, bana sımsıkı sarılıp özlemlerimizi bir kenara attıktan sonra beş yıl öncesinin kendi gençliğine gidip geldi ve "yaşlanmışsın lan," dedi, "yaşlanmışım di mi" dedim tam onu diyeceğini anlayıp o sözünü bitirmeden önce, "ama daha bi karizma olmuşsun" dedi. gülüştük vapurun karanlıklarına -artık sigara içilmeyen- doğru. yanında yine bir arkadaşım arkadaşım vardı. indik ben vapurdan. sonra o rüyamdaki meşhur arkadaşımı gördüm işte rüyamda. rüyam rüya oldu. nasıl olur ki dedim. annem ölüyordu. mezarını ben kazıyordum bir taraftan. hayır sığmaz buraya sığ oldu diye kendimi yiyordum. bir taraftan da annemi nasıl gömerim anasnı skym diyordum. annem çünkü canlıydı daha. canlı canlı ölü ölüymüş gibi toprağa gömmemiz gerekiyordu rüya icabı. o gece kadıköy otel'de kalıyorduk sevdiğimle birlikte. sevdiğim kimdi hatırlamıyordum, rüyamda gördüğüm arkadaşım değildi ama seviyordum sanki yine de onu da. annemi de seviyordum sevmesine. ama o gece bana tripcan deyince o sevdiğim dediğim, benim rüyalarıma bintürlü bir şeyler ziyaret etti, tavaf ettiler rüyalarımı, rüyamda mı seviyordum yoksa gerçekte miydi hatırlamıyorum. telefonum vardı bir taraftan aklımın kıyısında, idl beni aramıştır mıdır annem aramıştır mıdır babam merak mı etmiştir ya da ne kadar etmiştir filan soruları bilahare ama avea kaç mesaj atmıştır mesala filan, bunlardan uzaksamak istiyordum. yağmur da yağmakla birlikte bir sabah rüyamda arkadaşım, adı nilüfer, çok yıpranmıştı. ikimize birden acıyordum ben, şöyle bir şarkı geçmekle beraber, in another life when we are both cats, o an işte bu şarkı çok anlamlı geliyordu. derken birlikte karaköy'den eminönü'ne bağladıkları köprünün üstüne çıktık, hatta yalan olmasın beşiktaş'tan oraya kadar yürüdük, ayaklarım sızlıyordu uyandığımda. tam köprünün üstüne geldiğimizde körpe kollarından çekip onu durdurdum, bu sırada bi taraftan annemin mezarını kazıyordum, çektim, denize baktık, ayşe'yle de bakmıştık, ayaklarımı kaldırdı bi kuvvet, gastelere çıkmayacağımdan emin olsam atlayacaktım o zaman, sonra bi sözlük yazarı geldi aklıma akıllarıma zarar, intihar boylayan. sonra annem o mezara sığmayacaktı, kiloluydu biraz neredeyse tüm annelerim gibi, oysa ben kilosuz annelere gıptaydım, sırf annem kendini güzel hissetsin, babamın altında ezilmesin diye. boğazın kokusunu duyunca birazdan hakikaten ağlayacaktım, yanımdaki arkadaşım birden değişip adını da beraberinde değiştirecekti. merve filan mı olacaktı doksan neslinin yüzde doksanı gibi. kadıköy'ün kokusu beşiktaş'ın kokusu eminönü'nün kokusu hepsi başka başkaydı ve ezberimdeydi. sonra biz otel ararken arkadaşımla, burası gönlümüzce sevişmek için uygun dedik içimizden ve karar kıldık. tam sevişirken gözümün önünde tek resimli bir resm-i geçit yaşandı, oydu işte, kısık sesiyle bana bak diyordu, baktıkça adı değişiyordu. rüyaydı bütün çektiğimiz, rüya kahrım rüya zindan. sevişmenin ortasında kalkıp aşağı tekel adaptasyon şubesine iniyordum rüyanın da ortasına yakın bir yerde. beş tane bira alıp geliyordum dört tanesini indireceğimden emin. rüyamda bari eksik olsaydı ya, olmuyordu işte mına çaktığım. sonra, dedim ki ona, yüzünde başka bir isim, bana niye hiç güzel bir şey söylemiyorsun, söylemiyor muyum dedi, söylemiyorsun dedim, söylediğimi sanıyordum dedi, karşılıklı sanıştık bir süre. sonra saçlarını çektim, hoyrat bir insan oldum çıktım yine, dudağını kanattım, kendimden geçtim, kendimden geçtik. hamile olabileceğini söyledi, nasıl yani dedim, daha bir ay bile olmadı biz sevişmeye başlayalı, bu kadar çabuk olamaz dedim. benden öncesinde nasıldın dedim, orası biraz karışık dedi, hımm dedim. bozuldum elbette her seven herkes gibi. skerim bu aşkın ızdırabını yerini yurdunu dedim. bu sırada rüya devam ediyordu, eminönü'nden bir kutu dia film almıştım tam, rüya bitti mi, bitmedi, annemin mezarını kazma sürecim bitmişti ve en yakını olarak onu oraya benim indirmem gerekiyordu canlı canlı, indirdim tabutun içinde.
ağladım. oysa bunların farkında değildi. bana küs müsün diyordu son gördüğümde.
rüyamda sabiha gökçen'den istanbul'a iniyordum bilmemkaçıncı kez hayatımda. eski bir arkadaşımı, epeski, gördüm. evlenmişti, yüzünde simsivilceler peydah olmuştu. güzel kızdı eskiden, hâlâsında da öyleydi rüyamda. bense bir gariptim. vapurda karşılaştığım beş yıl aradan sonralık arkadaşım, bana sımsıkı sarılıp özlemlerimizi bir kenara attıktan sonra beş yıl öncesinin kendi gençliğine gidip geldi ve "yaşlanmışsın lan," dedi, "yaşlanmışım di mi" dedim tam onu diyeceğini anlayıp o sözünü bitirmeden önce, "ama daha bi karizma olmuşsun" dedi. gülüştük vapurun karanlıklarına -artık sigara içilmeyen- doğru. yanında yine bir arkadaşım arkadaşım vardı. indik ben vapurdan. sonra o rüyamdaki meşhur arkadaşımı gördüm işte rüyamda. rüyam rüya oldu. nasıl olur ki dedim. annem ölüyordu. mezarını ben kazıyordum bir taraftan. hayır sığmaz buraya sığ oldu diye kendimi yiyordum. bir taraftan da annemi nasıl gömerim anasnı skym diyordum. annem çünkü canlıydı daha. canlı canlı ölü ölüymüş gibi toprağa gömmemiz gerekiyordu rüya icabı. o gece kadıköy otel'de kalıyorduk sevdiğimle birlikte. sevdiğim kimdi hatırlamıyordum, rüyamda gördüğüm arkadaşım değildi ama seviyordum sanki yine de onu da. annemi de seviyordum sevmesine. ama o gece bana tripcan deyince o sevdiğim dediğim, benim rüyalarıma bintürlü bir şeyler ziyaret etti, tavaf ettiler rüyalarımı, rüyamda mı seviyordum yoksa gerçekte miydi hatırlamıyorum. telefonum vardı bir taraftan aklımın kıyısında, idl beni aramıştır mıdır annem aramıştır mıdır babam merak mı etmiştir ya da ne kadar etmiştir filan soruları bilahare ama avea kaç mesaj atmıştır mesala filan, bunlardan uzaksamak istiyordum. yağmur da yağmakla birlikte bir sabah rüyamda arkadaşım, adı nilüfer, çok yıpranmıştı. ikimize birden acıyordum ben, şöyle bir şarkı geçmekle beraber, in another life when we are both cats, o an işte bu şarkı çok anlamlı geliyordu. derken birlikte karaköy'den eminönü'ne bağladıkları köprünün üstüne çıktık, hatta yalan olmasın beşiktaş'tan oraya kadar yürüdük, ayaklarım sızlıyordu uyandığımda. tam köprünün üstüne geldiğimizde körpe kollarından çekip onu durdurdum, bu sırada bi taraftan annemin mezarını kazıyordum, çektim, denize baktık, ayşe'yle de bakmıştık, ayaklarımı kaldırdı bi kuvvet, gastelere çıkmayacağımdan emin olsam atlayacaktım o zaman, sonra bi sözlük yazarı geldi aklıma akıllarıma zarar, intihar boylayan. sonra annem o mezara sığmayacaktı, kiloluydu biraz neredeyse tüm annelerim gibi, oysa ben kilosuz annelere gıptaydım, sırf annem kendini güzel hissetsin, babamın altında ezilmesin diye. boğazın kokusunu duyunca birazdan hakikaten ağlayacaktım, yanımdaki arkadaşım birden değişip adını da beraberinde değiştirecekti. merve filan mı olacaktı doksan neslinin yüzde doksanı gibi. kadıköy'ün kokusu beşiktaş'ın kokusu eminönü'nün kokusu hepsi başka başkaydı ve ezberimdeydi. sonra biz otel ararken arkadaşımla, burası gönlümüzce sevişmek için uygun dedik içimizden ve karar kıldık. tam sevişirken gözümün önünde tek resimli bir resm-i geçit yaşandı, oydu işte, kısık sesiyle bana bak diyordu, baktıkça adı değişiyordu. rüyaydı bütün çektiğimiz, rüya kahrım rüya zindan. sevişmenin ortasında kalkıp aşağı tekel adaptasyon şubesine iniyordum rüyanın da ortasına yakın bir yerde. beş tane bira alıp geliyordum dört tanesini indireceğimden emin. rüyamda bari eksik olsaydı ya, olmuyordu işte mına çaktığım. sonra, dedim ki ona, yüzünde başka bir isim, bana niye hiç güzel bir şey söylemiyorsun, söylemiyor muyum dedi, söylemiyorsun dedim, söylediğimi sanıyordum dedi, karşılıklı sanıştık bir süre. sonra saçlarını çektim, hoyrat bir insan oldum çıktım yine, dudağını kanattım, kendimden geçtim, kendimden geçtik. hamile olabileceğini söyledi, nasıl yani dedim, daha bir ay bile olmadı biz sevişmeye başlayalı, bu kadar çabuk olamaz dedim. benden öncesinde nasıldın dedim, orası biraz karışık dedi, hımm dedim. bozuldum elbette her seven herkes gibi. skerim bu aşkın ızdırabını yerini yurdunu dedim. bu sırada rüya devam ediyordu, eminönü'nden bir kutu dia film almıştım tam, rüya bitti mi, bitmedi, annemin mezarını kazma sürecim bitmişti ve en yakını olarak onu oraya benim indirmem gerekiyordu canlı canlı, indirdim tabutun içinde.
ağladım. oysa bunların farkında değildi. bana küs müsün diyordu son gördüğümde.
1.09.2010
bana güvenebilirsiniz. bazen. size bir şey söyleyeyim mi, size bilip bilmediğinizi bilmediğim bir şey söyleyeyim mi, ben çok su içerim günlerin boynunca, barajlar dolusu sular içerim. size bir şey desem, seviyoruz, çok seviyoruz, öyle ki iftar vakti anonslarına senkronize ve nazaran tüm camilerin hoparlörlerini sabote edip, zeki müren'den kahır mektubunda geçtiği şekliyle hep sana hep seni hep bizi gibi bir anons yaptırıp cehennetlerin diplerinde inci arayacak kadar çok sevebiliyoruz. vücudumuzun kınından sıyrılıp kendimizi kılıç misali yollara meyhanelere sokaklara dökecek kadar çok seviptirebiliyoruz. seviyoruz nitekim, olur böyle şeyler. sözgelimi, ki bunun bize gelişi böyle, ancak aynı acısıyla satabiliriz size, kâr koymadan, işte o gelişiyle, kendimizi önümüze gelene öptürecek kadar seviyoruz. bazen yapıyoruz bunu, siz de dahil bunu yapıyorsunuzlara. hep zaten aynı kişiler de değil miyiz. siz voltaj düşmesini bilir miydiniz, hani ışıklar göz kırpar topluca, buzdolabı titrer ve kendine gelir, internet bağlantı ışıkları kırmızıya çalar döner, winamp tırrrr yapar. saçlarına tokayım, bize bir şey olmasın. misal, sigarayı bazen öyle böyle değil sevişim, uykuyu desen öyle, erkek kalkmayı sabahları erken anlat anlat bitiremem sevişimi, ne zaman bir kadeh alsam elime o da ayrı bir dünya bütünleşmesi. bugün bir arkadaş en tatlı günah zinadır dedi, yemin ederim tereddüt ettim, alkol mü değil mi acaa diye, nitekim epey bi başabaş yarıştı, sonra zinada karar kıldım, ama en tatlı günahlar ikisi bir arada olanlardır, üçü bir arada olanlar çok tatlı oluyor, ben o kadar şekerli içemiyorum.
hani şu martı'nın meşhur yazarı, hani şu meşhur martı'nın yazarı richard bach uzak diye bir yer yoktur yazmış bir kitabına başlık niyetine. bu kitabı tüm sesimle okuyup sana kasede çektim. biliyorum çok kötü okuyorum ama dilimden gelen bu kadar, süzgünüm leyla. duruyorum işte, ve bu işte bir iş var diyorum. ilk defa durgunluğumu seven biri çıktı geçen haftalarda, şaşırdım bu işe. şimdi durmak meselasını bira açsak, dünya dönüyor hani malum, ben de dünyayla birlikte döndüğüm için, dünyaya göre momentimi alırsak sıfır çıkıyorum, yani duruyor görünüyorum, ama dünyayla birlikte hareket ettiğimi düşünürsek aslında durmamış oluyorum, senin nerden baktığına bağlı yani aslında durum, durum derken duruştan bahsediyorum.
hem, gerinmeyi kim sevmez.
hani şu martı'nın meşhur yazarı, hani şu meşhur martı'nın yazarı richard bach uzak diye bir yer yoktur yazmış bir kitabına başlık niyetine. bu kitabı tüm sesimle okuyup sana kasede çektim. biliyorum çok kötü okuyorum ama dilimden gelen bu kadar, süzgünüm leyla. duruyorum işte, ve bu işte bir iş var diyorum. ilk defa durgunluğumu seven biri çıktı geçen haftalarda, şaşırdım bu işe. şimdi durmak meselasını bira açsak, dünya dönüyor hani malum, ben de dünyayla birlikte döndüğüm için, dünyaya göre momentimi alırsak sıfır çıkıyorum, yani duruyor görünüyorum, ama dünyayla birlikte hareket ettiğimi düşünürsek aslında durmamış oluyorum, senin nerden baktığına bağlı yani aslında durum, durum derken duruştan bahsediyorum.
hem, gerinmeyi kim sevmez.
30.08.2010
bu blog üzerinde söylenmemiş yeni bir şey yokt. kitaP okuyorum. sahilde kafka, hediye. yoksa doğan kitap'tan çıkmış kitap mı alırım ben. yargılıyım. telefonla konuşmayı hiçbir şartla sevmiyorum, mesaj yazmayı çok anlamsız buluyorum. gözlerim görmüyor'sa aklım şaşıyor, mihriban. mihrimah sultan'a selamlar. yarın da hediye bir kitap alacağım ama hiç hevesli değilim buna çünkü nasıl bir şey olacağını az çok kestirebiliyorum, hediye almama lüksümüz var mı. doğadan'ın earl grey çayı içki içmediğimiz akşamlarda çok acı, hiç beğenmedim. nerde ışıl'ın full bitkili çayları. kahvenin de günde üç fincandan fazlası zararlı olsa gerek. fabrikada stajerleri üstüme saldılar sigarayı azaltmam husunda, ben de onlara 'o zaman bana sangria bulun getirin' dedimse de anlatamadım derdimi. "o zaman bize iki soslu patlıcan kızartma getir," quote budur hacı. şimdi bunu açıklamadan önce kitabıma geri dönmeliyim, tam rükua gidiyordum.
29.08.2010
bloga yazmıyorum ama şarkı, yok yok şarkı da koyamıyorum. niye ben de bilmiyorum. bu geçen on günde dünyanın şarkısını söyledim bi sürü. bu ay önem verdiğim en bir derginin kapanış ayı, bundan sonra çıkmayacak, haberiniz olsun ki bir derginin kapanması demek başka birinin çıkacağı da demektir. bu da benim için demek olur ki tekrar kendimi iyi bir yazı verirsem edebiyat alemi içersinde hissedebilirim, henüz karar veremedim, ya da iyi, hakikaten iyi bir şeyler yazmam lazım. geçen hafta kolumu öyle bir yakmışım ki geçmiş oldu, geçmedi hâlâ, izi kalacak, işk kazası. hayatımın son mühim iki haftasonunu geçirmiş bulundum. özleyeceğim şeyler hissettim. bloga yazmıyorum biliyorum, yazacak ne var ki. yarın mesai var, yarın zafer bayramı. ben bilmiyor. ikimizin aynı kişi olduğundan şüpheleniyorlarmış onunla. bende şeytan tüyü varmış. yüzümden pozitif bir sıcaklık yayıyormuşum etrafa, şimdi uydurdum bunları popomdan. popom bembeyaz kalmış geçen bi baktım da. bu yaz da hiç bronzlaşmadan geçti gitti. sonbahar da geçer gider bu gidişler.
daha demin koluma aloe vera'nın şeffaf sütünden sürdüm, yanığa iyi geliyormuş. bu aloe vera meğer yıllardır bizim peder babanın çiçekleri arasında dururmuş da haberim yokmuş, ne bileyim diken tipli bir şey diye önemsememiştim, halbuki her şeyin estetik olarak dışavurumcu olmasını beklememeliyiz öyle değil mi; bak bana mesela, tipime baksan dışavurum sıfır, ama içim öyle m ya, içevurum gani. sarı'yı arayasım var nicedir, ama konuşasım sıfır kimseyle, ona sık sık olur böyle şeyler ordan biliyorum. cuma cumartesi, iki gün içmedim, süper. onunlayken içmeye ihtiyaç duymamak diye bir kavramım vardır benim, ilk başlarda aldatıcı olabilirim, ilk günlerin heyecanıyla kesebilirim içmeyi, sonra bir bakarım ki onun da farkı yok, içmeye devam. sen yat ben geliyorm. bugün bundan altı sene öncesinin bir hatırasıyla seviştim, tam üzerindeyim, saatlerce sürse filan diyorum, ağlayasım geliyor mutluluktan, aşık mı oldum tekrar, kesinlikle evet, absolument dedim güldük, evet evet burası biraz muğlak.
bu haftasonu izimkilere bbi posta koydum bbi sürprizler sergiledim ki şaşırdık şaşırdılar. hani atlayıp ispanya'ya gitsem ve geri dönmesem bu kadar ancak şaşırırdılar. bana kitap okudum, hediye filan aldım, yaverim askerden dönmüştü onu kucakladım. yaverim benim dünya üzerindeki en büyük değerim, özlersem onu özlerim. ben bugüne kadar kimseyi özlemedim biliyor musun nihal. geçen hafta belki bir istisna yaşatır gibi oldum kendime ama,; aması olmamalı hiçbir özlemenin. özlemenin varlığına inanıyor muyum, sahi bilmiyorum bunu, bunu bilmiyorum. diş macunlarının tüplerini sonununununa kadar sıkmak sıkmak istiyorum. ama bak pekala hiç bırakmayacak gibi pekala sarılabilirim, aldanma çocuksu mahsun yüzüne, mutlaka terk edip gidecek bir gün.
hem yadırgamak da neymiş, arkadaş arkadaşı yadırgar mı ulan, o zaman inanmam ki ben o arkadaşlara. hani ama arkadaşlar iyidir, ama aması var işte bunun bunları da ve ben bundan hoşlanmıyorum. yani ama, arkadaş arkadaşı yadırgamamalı yoksa arkadaş arkadaşlığına inanmaz onun, elbette arkadaş arkadaşlığını bilip dürüst olmalı, ama arkadaş diğerine göre hata olduğunu bile bile yaptığı bir şeyi o arkadaşına açık etmeye de korkmamalı ki onu bu nedenle kaybetmekten korkmamalı, yoksa ayıp olmaz mı o arkadaşlığa. ben korkmaz mıyım arkadaşların arkadaşlıklarından bu yüzden. sktir et, en iyisi yüksekkaldırım'dan aşağı sallanabilmek, çukurcuma'ya da inebiliyorsak en ne mutlu. ya da alsancak sahilinden bir gecemiz varsa başbaşa şarkılar türkülerle, o zaman başka bir şey istemiyorum ben.
ne zamandı tam hatırlamıyorum, bundan birkaç birkaç gün kadar önceydi, vazgeçip uzaktan senin yanında kendime cevapsız soru sormuştum, kaybolup giderken fırtınalarda gönlümce bir ıssız ada bulmuştum, fark etmeden fark etmeden senin olmuştum, her neys, bir arkadaşımla oturduk konuştuk, ben içki içtim, o içmezdi zaten, ona bir paket sigara hediye ettimdi aromalı, iki tane de zeytin tanesi, ben içmeye devam ettim, ama arkadaşlarımı onların yanındayken tedirgin etmeyecek cinsten bir içişim vardır her zaman benim. sonra ney, dedi ki gidelim artık, iyi dedim, barmene bana bir pet şişeye cin sprite yapsana dedim çaktırmadan, yaptı sağolsun, içtiğim gecelerde hakikik bir alkoliğimdir, sabahına dek durabilirim içerek, gittik otele yatmaya, sen napıyorsun dedi elimdeki pet şişeyi görünce, hhiç dedim. hiiiç.
bu kolumdaki yanıktan sonra kolumda kâh çocukların çizdiği güneşe benzer kâh kirpiye benzer bir dövme gibi oluştu. bu gece bir bakalım kimi oynayacağım, bil. sahi, siz kalemlere inanır mıydınız nihal? bloga yazmıyorum necedir, bu haftasonu ben bilmem yalnızca şarkılar mırıldandinidandinik.
daha demin koluma aloe vera'nın şeffaf sütünden sürdüm, yanığa iyi geliyormuş. bu aloe vera meğer yıllardır bizim peder babanın çiçekleri arasında dururmuş da haberim yokmuş, ne bileyim diken tipli bir şey diye önemsememiştim, halbuki her şeyin estetik olarak dışavurumcu olmasını beklememeliyiz öyle değil mi; bak bana mesela, tipime baksan dışavurum sıfır, ama içim öyle m ya, içevurum gani. sarı'yı arayasım var nicedir, ama konuşasım sıfır kimseyle, ona sık sık olur böyle şeyler ordan biliyorum. cuma cumartesi, iki gün içmedim, süper. onunlayken içmeye ihtiyaç duymamak diye bir kavramım vardır benim, ilk başlarda aldatıcı olabilirim, ilk günlerin heyecanıyla kesebilirim içmeyi, sonra bir bakarım ki onun da farkı yok, içmeye devam. sen yat ben geliyorm. bugün bundan altı sene öncesinin bir hatırasıyla seviştim, tam üzerindeyim, saatlerce sürse filan diyorum, ağlayasım geliyor mutluluktan, aşık mı oldum tekrar, kesinlikle evet, absolument dedim güldük, evet evet burası biraz muğlak.
bu haftasonu izimkilere bbi posta koydum bbi sürprizler sergiledim ki şaşırdık şaşırdılar. hani atlayıp ispanya'ya gitsem ve geri dönmesem bu kadar ancak şaşırırdılar. bana kitap okudum, hediye filan aldım, yaverim askerden dönmüştü onu kucakladım. yaverim benim dünya üzerindeki en büyük değerim, özlersem onu özlerim. ben bugüne kadar kimseyi özlemedim biliyor musun nihal. geçen hafta belki bir istisna yaşatır gibi oldum kendime ama,; aması olmamalı hiçbir özlemenin. özlemenin varlığına inanıyor muyum, sahi bilmiyorum bunu, bunu bilmiyorum. diş macunlarının tüplerini sonununununa kadar sıkmak sıkmak istiyorum. ama bak pekala hiç bırakmayacak gibi pekala sarılabilirim, aldanma çocuksu mahsun yüzüne, mutlaka terk edip gidecek bir gün.
hem yadırgamak da neymiş, arkadaş arkadaşı yadırgar mı ulan, o zaman inanmam ki ben o arkadaşlara. hani ama arkadaşlar iyidir, ama aması var işte bunun bunları da ve ben bundan hoşlanmıyorum. yani ama, arkadaş arkadaşı yadırgamamalı yoksa arkadaş arkadaşlığına inanmaz onun, elbette arkadaş arkadaşlığını bilip dürüst olmalı, ama arkadaş diğerine göre hata olduğunu bile bile yaptığı bir şeyi o arkadaşına açık etmeye de korkmamalı ki onu bu nedenle kaybetmekten korkmamalı, yoksa ayıp olmaz mı o arkadaşlığa. ben korkmaz mıyım arkadaşların arkadaşlıklarından bu yüzden. sktir et, en iyisi yüksekkaldırım'dan aşağı sallanabilmek, çukurcuma'ya da inebiliyorsak en ne mutlu. ya da alsancak sahilinden bir gecemiz varsa başbaşa şarkılar türkülerle, o zaman başka bir şey istemiyorum ben.
ne zamandı tam hatırlamıyorum, bundan birkaç birkaç gün kadar önceydi, vazgeçip uzaktan senin yanında kendime cevapsız soru sormuştum, kaybolup giderken fırtınalarda gönlümce bir ıssız ada bulmuştum, fark etmeden fark etmeden senin olmuştum, her neys, bir arkadaşımla oturduk konuştuk, ben içki içtim, o içmezdi zaten, ona bir paket sigara hediye ettimdi aromalı, iki tane de zeytin tanesi, ben içmeye devam ettim, ama arkadaşlarımı onların yanındayken tedirgin etmeyecek cinsten bir içişim vardır her zaman benim. sonra ney, dedi ki gidelim artık, iyi dedim, barmene bana bir pet şişeye cin sprite yapsana dedim çaktırmadan, yaptı sağolsun, içtiğim gecelerde hakikik bir alkoliğimdir, sabahına dek durabilirim içerek, gittik otele yatmaya, sen napıyorsun dedi elimdeki pet şişeyi görünce, hhiç dedim. hiiiç.
bu kolumdaki yanıktan sonra kolumda kâh çocukların çizdiği güneşe benzer kâh kirpiye benzer bir dövme gibi oluştu. bu gece bir bakalım kimi oynayacağım, bil. sahi, siz kalemlere inanır mıydınız nihal? bloga yazmıyorum necedir, bu haftasonu ben bilmem yalnızca şarkılar mırıldandinidandinik.
16.08.2010
12.08.2010
11.08.2010
9.08.2010
honey, i'm home!
ben geldim, oğlun, hayırsızın. sana birini getireceğim, hazırlık yapıyor, çantasını topluyor. merak ediyor. içine beni koyup sana getireceğim onu. içime onu koyup getireceğim beni sana.
bir oğlum olursa adını olum koysam olur mu aybalam, olumlunun olumu. olumlulukları seviyorum. ve şu an bunun için pek çok sebebim var. sebebim ol. sevmeyenleri sevmiyorum. bunu küçümseyenleri, direnişçiliğin böylesini, her dem ve daim somurtkanlığı sevmiyorum. hareketi seviyorum, ardından muhakkak bereket geliyor, denedim ve gördüm. içim geçmiş olsa da güleryüzü, iç hareketi, tomar tomar sevinci seviyorum. dünyaya bıraktığımız mesajlar var, şahsen ben öyle yapıyorum. merhaba dünya, oldukça heyecanlanıyorum, ellerim titriyor mesajlarımı bırakırken, bardaktaki su gibi çalkalanıyorum. çalkalamak istiyorum, tortularını kaymaklarını hepsini yudum yudum içmek istiyorum. ciddiyim, hevesliyim, heves olmazsa olmazlığına inanıyorum. allah bana sorduğunda canlılık diliyorum. rakıya kendimi koyup beyazlıyorum. beyaza bakıp bakıp beyazlıyorum. böyle zamanlarda bire bin veriyorum. ne güzel oluyorum.
metin eloğlu söylüyor: lokman hekimin sev dediği.
ben geldim, oğlun, hayırsızın. sana birini getireceğim, hazırlık yapıyor, çantasını topluyor. merak ediyor. içine beni koyup sana getireceğim onu. içime onu koyup getireceğim beni sana.
bir oğlum olursa adını olum koysam olur mu aybalam, olumlunun olumu. olumlulukları seviyorum. ve şu an bunun için pek çok sebebim var. sebebim ol. sevmeyenleri sevmiyorum. bunu küçümseyenleri, direnişçiliğin böylesini, her dem ve daim somurtkanlığı sevmiyorum. hareketi seviyorum, ardından muhakkak bereket geliyor, denedim ve gördüm. içim geçmiş olsa da güleryüzü, iç hareketi, tomar tomar sevinci seviyorum. dünyaya bıraktığımız mesajlar var, şahsen ben öyle yapıyorum. merhaba dünya, oldukça heyecanlanıyorum, ellerim titriyor mesajlarımı bırakırken, bardaktaki su gibi çalkalanıyorum. çalkalamak istiyorum, tortularını kaymaklarını hepsini yudum yudum içmek istiyorum. ciddiyim, hevesliyim, heves olmazsa olmazlığına inanıyorum. allah bana sorduğunda canlılık diliyorum. rakıya kendimi koyup beyazlıyorum. beyaza bakıp bakıp beyazlıyorum. böyle zamanlarda bire bin veriyorum. ne güzel oluyorum.
metin eloğlu söylüyor: lokman hekimin sev dediği.
5.08.2010
ne alaka
hiç bırakmayacak gibi sarılmak. bazılarımız onun soyadı benim adımın arkasına nasıl olur diye, ya da, benim soyadım onun adının arkasına nasıl olur diye, düşündük mü, mutabık mıyız burda. halbuki. üç sesli kanarya bir kapı zili sesidir, onu tanrımız bize gönderdi, istersek telefon melodimiz de olabilir ama bence bunlara ne hacet. ölenle ölünmediğini pekala aklıma kazıdık, lakin ölenle bir tarihin yerin dibine girmesi hususunu açıklığa kavuşturamadım henüz, çalışmalarım devam ediyor. meyvelerin durdukça yumuşamalarından hiç hoşlanmıyorum, mesela erik, dursana ağaçta durduğun gibi sert ve dik, hımm yine sapıttık konudan, benim dışım fesat, içimde bir şey yok. julyen kelimesini bana m. öğretti bizzat doğrayarak, ama sonra unuttum ben öğrendiklerimi. şimdi babaannesi ve dedesi olmayan gençlerle aynı koşullardayız. büyüklerimiz derler ya hep evleneceğiniz insanın ailesi sizin ailenizle uyumlu olmalı diye, bunu düşünür dururum ben ne gerek var monakoyum diye. ama bir de şöyle düşünmek lazım, doğacak çocuklarımızın ebeveyn sevgisinin yanında bir de üstebeveyn sevgisine ihtiyacı var. düşünsene deden veya babaannen veya ananneni, en azından birini ne kadar sevdiğini. benim dedem olmadı mesela, o yüzden bayramlarda sevgisiz büyüdüm, heeeyt. kolumdaki 0.5 yarası senin yüzünden. tabakam dedemin yadigarı. kimin şiiriydi du. epeydir şiirle aramız bozuk, dozajında tutuyorum bu bozukluğu, tamir etmenin biliyorsunuz modası geçti, şimdi kullan boz ve at zamanı. eskiden öyle miydi doktor, bi pantolonda beşbin yamayla dolaşırdık biz, bisikletlerimin tekerleği patladığında kendim yama yapardım ben, i am talented about bicycles. ben bi fabrikada çalışıyorum mühendisçi olarak. rakının yanında bira sahiden iyi gidiyor. gidiyor gidiyor. winamp shuffle çok dangalak ve münasebetsiz bu akşam, asabımı bozuyor, kısayol b'ye basmak zorunda kalıyorum sürekli maximize ederek, huff. humming one of your songs. özlemedim mi diyeyim yani şimdi, yalan mı edeyim. sinek görür görmez birden kendini havada bulan ve çırpılan ellere hastayım. ellerimi mazur görmeni diliyorum onlarla buluştuğunda, merhaba, ne kadar banyo yaparsam yapayım geçmeyebiliyor tırnaklarımdaki boya lekeleri, üzgünüm leyla. tuzlu ve buzlu badem kadar kıyak bir kadın biliyor muyum ben. aman ben de ne biliyorsam beynamaz beynamaz. haftasonu için sabırsızlanıyorum, kesin mesai çıkacak bu yüzden. çamaşırlar da birikir, özellikle çamaşır makinesi kullanmayı tercih etmeyen bir insansan bu birikintiye hasta olursun, daha önce de demiştim ya bulaşıkların da ilginç bir birikme stratejisi vardır. ama bulaşık makinası boşaltmak kadar ve yıkanmış çamaşırları makinadan çıkarıp asmak kadar ve kuruyan çamaşırları katlamak kadar üşengeçlik gerektiren birkaç daha örnek verilebilir iş mutlaka vardır. ezelde -dizi değil lan öbürü- de vardı bu, hatırlarım, bi kore gazisiyle konuşsak bu konuya dair örneklerini alabiliriz rahatlıkla. günde bin kere gerinsem boyum uzar macaba, yanında kısa kalmaktan da korkmuyorum aslında, varsın küçük enişte desinler, kütük enişte diyemezler nasılsa. bana işyerinde dişi bi iş arkadaşım geçenlerde kibar odun dedi, tam da beni tarif ediyordu hassaten. çocukluğumuzun ekollerinden cevat prekazi demiş ki, "... romantik futbol oynuyordu." işte budur, cümle kuracaksan böylesi, konuşacaksan böyle cümle kuracaksın, ya da kuramıyorsan benim gibi susacaksın, içinde biriken pası da bu şekilde yazarak atabilirsin, örneği çok, illa verdirtme bana şimdi. elmaların bi anlamı olmalı, herkes tutturmuş bi nar, bok var. bi kenarı sağlam ama diğer tarafı çürük meyvelerin sağlam taraflarını mutlaka yerim ben, -bir kadından da bunu beklerim- manav çocuğu değiliz nihayetinde, seçerek alsak da gözden kaçırdığımız oluyor, ya da zamanla her şey zaten çürüyor. var mı öyle ayvayı soyayım derken yarısını kabuğuyla çöpe göndermek, allah alla.
gelicem birazdan, şimdi fotoğraflara bakmalıyım. 21:37
hiç bırakmayacak gibi sarılmak. bazılarımız onun soyadı benim adımın arkasına nasıl olur diye, ya da, benim soyadım onun adının arkasına nasıl olur diye, düşündük mü, mutabık mıyız burda. halbuki. üç sesli kanarya bir kapı zili sesidir, onu tanrımız bize gönderdi, istersek telefon melodimiz de olabilir ama bence bunlara ne hacet. ölenle ölünmediğini pekala aklıma kazıdık, lakin ölenle bir tarihin yerin dibine girmesi hususunu açıklığa kavuşturamadım henüz, çalışmalarım devam ediyor. meyvelerin durdukça yumuşamalarından hiç hoşlanmıyorum, mesela erik, dursana ağaçta durduğun gibi sert ve dik, hımm yine sapıttık konudan, benim dışım fesat, içimde bir şey yok. julyen kelimesini bana m. öğretti bizzat doğrayarak, ama sonra unuttum ben öğrendiklerimi. şimdi babaannesi ve dedesi olmayan gençlerle aynı koşullardayız. büyüklerimiz derler ya hep evleneceğiniz insanın ailesi sizin ailenizle uyumlu olmalı diye, bunu düşünür dururum ben ne gerek var monakoyum diye. ama bir de şöyle düşünmek lazım, doğacak çocuklarımızın ebeveyn sevgisinin yanında bir de üstebeveyn sevgisine ihtiyacı var. düşünsene deden veya babaannen veya ananneni, en azından birini ne kadar sevdiğini. benim dedem olmadı mesela, o yüzden bayramlarda sevgisiz büyüdüm, heeeyt. kolumdaki 0.5 yarası senin yüzünden. tabakam dedemin yadigarı. kimin şiiriydi du. epeydir şiirle aramız bozuk, dozajında tutuyorum bu bozukluğu, tamir etmenin biliyorsunuz modası geçti, şimdi kullan boz ve at zamanı. eskiden öyle miydi doktor, bi pantolonda beşbin yamayla dolaşırdık biz, bisikletlerimin tekerleği patladığında kendim yama yapardım ben, i am talented about bicycles. ben bi fabrikada çalışıyorum mühendisçi olarak. rakının yanında bira sahiden iyi gidiyor. gidiyor gidiyor. winamp shuffle çok dangalak ve münasebetsiz bu akşam, asabımı bozuyor, kısayol b'ye basmak zorunda kalıyorum sürekli maximize ederek, huff. humming one of your songs. özlemedim mi diyeyim yani şimdi, yalan mı edeyim. sinek görür görmez birden kendini havada bulan ve çırpılan ellere hastayım. ellerimi mazur görmeni diliyorum onlarla buluştuğunda, merhaba, ne kadar banyo yaparsam yapayım geçmeyebiliyor tırnaklarımdaki boya lekeleri, üzgünüm leyla. tuzlu ve buzlu badem kadar kıyak bir kadın biliyor muyum ben. aman ben de ne biliyorsam beynamaz beynamaz. haftasonu için sabırsızlanıyorum, kesin mesai çıkacak bu yüzden. çamaşırlar da birikir, özellikle çamaşır makinesi kullanmayı tercih etmeyen bir insansan bu birikintiye hasta olursun, daha önce de demiştim ya bulaşıkların da ilginç bir birikme stratejisi vardır. ama bulaşık makinası boşaltmak kadar ve yıkanmış çamaşırları makinadan çıkarıp asmak kadar ve kuruyan çamaşırları katlamak kadar üşengeçlik gerektiren birkaç daha örnek verilebilir iş mutlaka vardır. ezelde -dizi değil lan öbürü- de vardı bu, hatırlarım, bi kore gazisiyle konuşsak bu konuya dair örneklerini alabiliriz rahatlıkla. günde bin kere gerinsem boyum uzar macaba, yanında kısa kalmaktan da korkmuyorum aslında, varsın küçük enişte desinler, kütük enişte diyemezler nasılsa. bana işyerinde dişi bi iş arkadaşım geçenlerde kibar odun dedi, tam da beni tarif ediyordu hassaten. çocukluğumuzun ekollerinden cevat prekazi demiş ki, "... romantik futbol oynuyordu." işte budur, cümle kuracaksan böylesi, konuşacaksan böyle cümle kuracaksın, ya da kuramıyorsan benim gibi susacaksın, içinde biriken pası da bu şekilde yazarak atabilirsin, örneği çok, illa verdirtme bana şimdi. elmaların bi anlamı olmalı, herkes tutturmuş bi nar, bok var. bi kenarı sağlam ama diğer tarafı çürük meyvelerin sağlam taraflarını mutlaka yerim ben, -bir kadından da bunu beklerim- manav çocuğu değiliz nihayetinde, seçerek alsak da gözden kaçırdığımız oluyor, ya da zamanla her şey zaten çürüyor. var mı öyle ayvayı soyayım derken yarısını kabuğuyla çöpe göndermek, allah alla.
gelicem birazdan, şimdi fotoğraflara bakmalıyım. 21:37
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
