ama arkadaşlar iyidir



28.02.2012

gayet teğet

izmir'e sürpriz niyetine serpilen kar konfetilerini serpantin gözlerimle izler ve çayımı yudumlarken, saçlarının aheste ahengi gözlerime serpantin şeritler çekerken, gâh içinde gâh dışında olduğumuz bu çemberin teğet ve normalinin gölgesinde, tüm dileklerimiz mevsim normalleri için sevgilim; ve bunun için ve bunu düşünerek, çayıma ilave bir şeker atabilirim

ve gayet normalim.

"çocuklar kim bilir
                   ne harikûlâdedir
          160 kilometre giderken öpüşmesi" [n. hikmet]
makinalaşıyorum




"trrrrum
trrrrum
trak tiki tak!
makinalaşmak istiyorum!" [nazım hikmet]

22.02.2012

could she be loved

peki, hoşbulduk. peki, anladık. peki çektim dünyanın çuhasına bizzat yürüyüşümle, olmayan endamımla. pike çekmeye hiç de benzemiyormuş. merhaba,

bugün işten normal saatince çıkınca bir de baktım ki hava aydınlık, bu beni son günlerin en çok sevindirdi. fark ettim ki işleyişim değişti, dilim bir türlü dönmedi buna. havanın akşamüzeri saatin altı suyuna gittiğindeki bu haline bir çok da ayaklarım sevindi; ben şahsen çorap giymeyi hiç mi hiç sevmem, gelgelelim benim ayaklarım yılın on ayını çorapla geçirirler. hatırlar mısınız ayaklardan başlanırdı pek çok şeye, misal mi, üşümeye. ben de onu tırnaktan tepeye sevmeye kararlıydım. çoraplar bazı kadınlara öyle yakışıyorlar ki, o kadınları o zamanlar özellikle biraz daha fazla seviyorum. bilhassa bazı çoraplar bazı kadınlara öyle, misal diz üstünde kalakalan bi elbisenin altında belden aşağı uzanan beyaz filan çoraplar var, bildiğin sütün beyazı, hayır sütun gibi demedim, kremgi de değil, beyaz, o zaman ben işte tipik bir yaşlı teyzenin arefe günü sevincine bir bir aşk başlatırdım seninle aramızda, ertesi gün bütün çocuklarımız ve komşular elimizi öpmeye gelecekler gibi severdik birbirimizi, kahretsin, ne var ki sen o diziyi izlemedin ve ellerin pek çirkin.

birayı bardaktan taşırabilmek için yüzey gerilimi gibi bilimsel bir gerçeği alt etmen gerekir, bakma öyle kolay durduğuna. ... ellerimi bugün doktora gösterdim, dedi ki bilmemne dermatit. bunun bir üst modelinden askerde de olmuştu, o zaman da göstermiştim. askerliğimi kısa dönem er olarak ankara mamak'da yaptım. o dönemi ankara'nın hayatımdaki önemine dair son nokta sanırdım. daha neleri varmış. şu an içinde bulunduğumuz dünyayı da askerliğe benzetiyoruz. ... doktor dedi ki, şu şu kremi bir hafta süresince kullan, sonra tekrar gel. ben doktor olsam şöyle derdim halbuki, "elleri kremlemenin özel bir şekli vardır ya hani, kremi iki nohut tanesi kadar elinin tersine döktükten sonra ayaları kullanmadan ellerini sırt sırta verdirirsin ya. işte şimdi git ellerini ona götür. onun ellerini tut. ellerinizin sırtına miktarınca krem sürün. ve ellerinin omuzlarını onun ellerinin omuzlarında gezdir. sırtsırta versin elleriniz. baharda -yine geldiğinizde- sırtüstü çimenlere yatmış da göğe bakar gibi. işte o zaman iyileşirsiniz." iyi ki doktor olmamışım de mi. (di mi?)

sabunla şampuanla tam da bu anda -dur sen bunu sakın puanlama-, başa alıyorum: sabunla şampuanla yıkanarak temizlendiği varsayılan elleri veya vücudu kurulamak amacıyla kullandığımız havlularımızın illa ki bir gün gelip de kirleniyor olmalarının sebebini kavrayabildiğim gün gideceğim dünyanızdan.

beni kurulamayınız,
bırak ıslağın olayım.
ıslığım ol dudaklarımın arasında.




dan sedelim mi?

20.02.2012

nerden uçurdum bilmiyorum, evet evet, yolculukların en büyüğü eve dönüş yolculuğudur.
merhaba dünyalilili, hayatın paçasından tuhaflıklar damlarken ben arkasında bıraktığı lekeleri takip ederek yaklaşık bir otuzbir yıl yaşadım. bir çocuğum olmadı ama olsa idi adını talih koyacağım kesindi. türk olursa talih, italyan olursa felicita. sonra içinde bulunduğum bu halet-i ruhiyeye ugyun birkaç şarkı belledim, onları bir kasede çekip geceler boyunca dinledim. şarkı aralarında kendime öğüt vermekten kaçınmadım, kendime uygun gördüğüm nasihatleri toplumdan esirgedim. ayaklarımı üşümeden önce birbirlerine bakarken yakaladım, özellikle o masum serçeparmaklarım, sonra ömür boyu birlikte üşümeye karar vermişler meğer. tabii ayaklarımız birbirine değse idi böyle mi olurdu tüm o kadınlarla kapı aralarında. yalnızken birayı hızlı içtiğim söylenir, ben yalnızlığımın yalancısıyım. benim yalnızlığım tam bir orospu çocuğudur, benim yalnızlığım tam bir piçtir. sigarayı hızlı içerkense yalnızlık filan dinlemem. yalnızlığımın gelişine vurmakta eskiden pek ustaydım, şimdi gözlerim seçmiyor, doksana tutturamıyorum eskisi gibi, yine de gol olmasına gol.

merhaba dunyalulu, yankee zulu, dünyanın anekdot alınan bir parçasından aldığım haberlere göre dünyanın adı zülüfmüş, hatta dökülmüş yüze diye devam eden bir türküsü bile var, kırkbeşliğe okuduğumu hatırlıyorum en son. son otuzbir yılımı hayatın parçasından alınan koku örneğinin biyopsisini yapmakla geçirmekteyim, bu benim işim ve işimi severim. doku örneğini zed'e kopyaladım. zed is dead baby, zed is dead.

herkeslerin mahşeri bir kalabalığın alkışları eşliğinde öldüğü tam da bu sırada dünyanın tüm pantolonları düştü ve kiminin gtü kiminin çkü göründü. benim ben, tanımadın mı, benim ben oğlun.

bozca adam adı gibi kolay kilo alan bir yapıya sahipti, su içse yarayan cinsten. bi kere onun kilo verebilmesi için içkiyi bırakması şarttı, bi kere kilo onun için problem değildi, ne kadında ne erkekte, nemli olan yüz güzelliğiydi, o nemliydi. bir şarkıyı ardarda yüzelli kereden biraz daha fazla dinleyebilirdi. sonra o sırada yanmakta olan sobanın içine dünyanın tüm hikayelerini diyorum, hepsini attı. sonra ve o sırada kalıplarını kullanarak çelik çomak oynadı. kızlara güzel şeyler söyledi, sevenleri onu çok sevdiler, her şeye rağmen çok sevdiler, ve bir şekilde affettiler, ama o bundan şımarıp şaşırdı mı, hayır ne münasenet, karışmadı yarışmadı açık seçik sizle oynamadı.

bozca adam'ın ellerinde bir enfeksiyondur başladı. yoksa o bir meslek hastalığı mıydı. uzun süredir tutulmamakla alakası yok, güneş'in de öyle pek sık tutulduğu söylenemez ama o hiç buna gönül koyup enfeksiyon geçiriyor mu. yoksa kış mevsimi güneş'in alt solunum yolları enfeksiyonunun bir yansıması mı, daha neler. o kızın da elleri pek çirkindi, hiç möyle kız eline benzemezdi, çatlak desen var, kuruma desen var, desen desen var.

arkamdan değil, kulağıma konuştular, duymuş bulundum. dediler ki; "iletişim kurmakta çok güçlük çekersiniz, doğru düzgün konuşmadığı gibi, sizi dinlerken de doğrudürüst tepki vermez, bazen dinleyip dinlemediğini bile anlayamazsınız. zaman zaman, araya koyduğu soruları bile dinliyor gibi görünmekten kaynaklanan sorularıymış gibi düşünürsünüz. ama aslında içinden size sorular soruyordur, içinden size tepki veriyordur, ve bunu yaparken dışından yaptığını sanıyordur." böylesi bir türe ne buyrulur.

bu bahsi kapıyorum hanımlar beyler. yaşadığım her ilde müptelası olduğum, kendime daha yakın bulduğum bir kitabevi mutlaka oldu. küçük illeri saymayacağım, istanbul'da mesela elbette bunun sayısı fazla: önce beşiktaş'daki kabalcı, sonra o pasajın altındaki pentimento -hangi pasajın, hadi bakalım?- sonra sinanpaşa çarşısı'nın alt katındaki pınar sahaf -hâlâ duruyor hadi bi haber-. ankara'da imge kitabevi. izmir'de yakın kitabevi. şimdi düşündüm de, insan son onbeş yıldır hep aynı pozisyonda mı durur. sanırım bazı pozisyonlar daha evla olur.

bu bahisleri kapıyorum hanımlar. yeni bir bahse kadar benden ayrılmayınız.

19.02.2012

ibrahim
gönlümü put sanıp skip atan kim.
annem beni uyutmaya çalışırken ayaklarında fazla mı sallamış acep?

"-olur da çalışmazsan; çalışırsan da, olur da vakitlice çıkabilirsen- cumartesi akşamları iki üç güzel kıza bakıp üç beş bira eşliğinde hayal kurmak için yaşadığının farkında mısın?" dedi. "çekil git meyhaneci, beni halime bırak, tükenip gideceğim bu gece bardak bardak." dedim.

12.02.2012

bozca adam, içinden eski tip metalik gürültülü motosikletlerin vızır vızır geçtiği bir dar sokaktaki yere yakın ev gibiydi. bozca adam, eteğine sırtlandığı dağın yamacında taş ocağı olan bir köy gibiydi. bozca adam, üç gündür bir şey yememiş mide gibiydi, gurul gurul. bozca adam, eskişehir'de kütahya caddesi'nde bir apartmanın son beşinci katındaki ev gibiydi, her büyük araç geçtiğinde sallanan ve işlek. bozca adam, hoparlörün üzerinde birikmiş toz zerrelerinden biriydi, müzik de hiç susmazdı. bozca adam, üzerinden yağmur eksik olmayan bir atermit gibiydi. bozca adam, kulağın dibinde bir sivrisinek gibiydi. bozca adam, karıncaların adımlarını duyabilecek hassasiyete sahip bir adam gibiydi.

kendisine bundan sonra b.a. diyebiliriz.

birhan keskin'in kitabının adı da ba'ydı. yine de didem madak'ı tercih ederim müteveffa, toprağı bitki örtülü olsun.

ellerinin hiç ısınmıyor oluşunu şöyle bir hayra yorarız. mesela benim alnım yüzüm çok yanar kış akşamları, ellerinin soğukluğu burda girer devreye. ısı alışverişi yaparız seninle. alınan ısı eşit olur verilen ısıya. ortalarımızda buluşuruz birbirimizin. and içeriz birleşmemiz sonrası dünya'ya.

bozca adam, kurbağalara bakmaktan bir türlü gidemiyordu.
pazar günleri normal bir vakitte uyanırsam ve işe gitmeyeceksem, işe gitmeyecek olmanın rahatlığı ve sükunetiyle kendimle söyleşi yaparım. hürriyet'in pazar eki'nde ayşe arman'la söyleşmek gibi değil de, buna benzer ve bunu hevesleyen bir kendini anlatma çabası. insanın kendini anlatma çabası yaşama motivasyonunun en büyük gizli öğelerinden biri. dil, gözler, mimikler gibi fizyolojik anlatım unsurları bir yana, yazmak şarkı söylemek gibi psikanalitik -bence psikanalitik- unsurlar bir yana. anlatırken dil ve gözleri kullanmak açısından kendini yetersiz hisseden dünya kullanıcıları -benim gibi- anlatım olanaklarını yazmaktan yana kullanabilir. cümlelerim epeydir biriktiğinden, ve dün akşam içerken bu yazıyı kafamda kurguladığımdan, bir taraftan o kurguya da bağlı kalma çabam devreye girince, şimdiki ayılma girişimim de işin içinde olunca, toparlayamadım cümleleri. ama zaten düz anlatımdan uzak durmaya çalıştığım da bilinir dost meclisinde. dur ben bi kahve yapayım.

üzerinde dakikalarca durulan, gözün bir tarafı üzerindeyken bir taraftan o dakikaları, bahaneyle başka bir iş yapayım, şeklinde geçirten kahve yapma operasyonunun sonu her zaman beklenildiği gibi keyifli olmaz. kendi tecrübemden hareketle yaklaşık yüzde otuz gibi bir taşırma sorunum vardır. ve bu tüm hevesi kırar çoğunlukla. insanı yaptığına yapacağına pişman ettirir. ama bence yüzde otuz fena bir rakam sayılmaz, kadınlarda bu oranın yüzde ona düşmesini umut ediyoruz.

bana kimse neden yazılarında dünya kelimesini bu kadar sıklıkla kullanıyorsun diye sormadı bugüne kadar. hoş, bana kimse yazılarında şunu bunu niye kullanıyorsun diye de sormadı ya, dünya kelimesine atfettiğim ayrı bir önem var. benim anlatmaya kalktığım dünya, bende "tarzım dünya" şeklinde geçerken, şairin kurduğu cümlede "terzim dünya" şeklinde geçer, aramızdaki yakınlık sonradan benim onu okumamla fark olunmuştur. her neyse,

hep, kişinin dünya karşısındaki aczini ve zaruretini anlatmaya çalıştım. buna elbette ilk gençliğimi yoğun islamcı öğelerin etkisiyle geçirmişliğimin bilinci de dahil. kişi, yani ben, bu bilinçte olan, bunu bellemiş olan ben, bunu unutur da malihulyaya dalarsa, üstüne bir de kendini ciddiye almaya kalkarsa, sonunda kıç üstü oturur kalır ve hayatındaki başat unsur olan mizah unsuru ortadan kalkar. son dönemde altında kaldığım iki maddeden birincisi bu. kendini, etrafını, dünyayı ve dünyanı aşırı ciddiye aldığında dünyanın altında kalıyorsun ve hayatındaki mizah, yerini pis bir duygu piçliğine bırakıyor. ve bunun anası babası belli olmadığı gibi çeşitli kardeşleri peydah olunca içinden çıkılmadıkça çıkılmaz da çıkılmaz.

ikinci madde ise, yine aczini unutup dalıp giden kişinin, yani benin, ben farklıyım ben farklıyım tekerlemesini diline pelesenk edişiyle gözlerini kör etmesi ve tekerine çomağın girdiğinin farkına varmamasıdır. elbette hepimiz birbirimizden pek çok anlamda farklıyız, ve bir de şu var ki hepimiz aslında aynıyız. bu yönüyle; kişi, kibrinden midir bilinmez, kendini farklı hissetmeye başlar ve bu vehimle, bu sanrıyla, bu yanılgıyla farklı olduğunu düşünüp düşünüp kendini -tabir hoş değil ama- pazarlamaya kalkar. ve sonrasında bir vesileyle, sevdiği kadın ona hiç de farklı olmadığını öyle bir anlatır ki, öğretmeni ona hiç de farklı olmadığını öyle bir notla anlatır ki, babası hiç de farklı olmadığını öyle bir tokatla anlatır ki, ... o zaman anlar dünyanın kaç bucak olduğunu.

işte bunlara dikkat ediyoruz değerli sev kardeşim. dikkat ediyoruz ki boyumuzun ölçüsünü alma sıklığımız insani çerçeve içerisinde kalsın.


7.02.2012

ne inkar, ne itiraf

hiç bu kadar bırakmamıştım sanırım. ya da hiç bu kadar bırakacak kadar olmamıştım. bazen itiraf etmek gerekebilir, itiraf edilmelidir ki uykuyla uyanıklık arasından uyanılsın. başka türlüsü olmayacak anlaşılan. önce iyice bir çökmek lazım ki, sıvı yüzeye doğru haddince yükselsin, tortu dipte iyice biriksin ve eldeki birikim irdelenip ona göre karar verilsin. o kadar sarhoş o kadar depresif o kadar yıkık olunmuş günler olunmuşsa da burda, tutulup ondan dem vurulmadı, dem vurulmuşsa da açık seçik bahsolunmadı, bahsolunsa da suistimal asla olunmadı, suizan edilmedi. ya da ben hep böyle niyet ettim yazarken yaşarken. hep mutluluğundan bahsettim insanoğlunun, yatay ve dikey mutluluğundan, bir-likte gelişecek mutluluğundan. ya da bahsettiğimi sandım. şimdiyse, bilmiyorum. inanıyorum ama bilmiyorum. inanın bilmiyorum.

beni yanlış tanıyınız lütufen.

şimdi bildiğim bütün çekirdekleri yutuyorum. evet saygıdeğer misafirler, değerli baylar bayanlar, ben burada bitiğim. ben burada kayıbım. bu sözcükleri kullanmaktan, yıllarca kullananları hor gördüğümden değil elbette, öyle utanıyorum ki. ben burada yokum. elbet dönerim ama ben o ben değilim. bu şekilde bu varoluşla çıkışımın olmadığını anlamış bulunuyor ve pes ediyorum. huzurlarınızda tuş oluyorum. saygılarımla itiraf ediyorum: düştüm, kalkamıyor ve kalkmıyorum.  

5.02.2012

ben yaptım, olduN.

3.02.2012

hadi beni konuştur
haftada bir gün olması. ve bu bir günün haftada bir gelmesi. aradan geçen sürenin bir hafta olması. artı bir.
akşam iyi vurur, kuvvetli eser

2.02.2012

köşeyi döndükten ve yanyana yürürken o şarkıyı dinledikten sonra bir süre daha yürümeye devam ettik. hayata da bir süre devam ettik. bu sırada elbette bir takım şeyler oldu ve ben şu an, onun saçlarını koklayamadan ondan uzaklaşmış olan ben, tüm o olanları anlatabilecek miyim bilmiyorum. anlatırken klasik bir ingiliz romanındaki gibi betimlemekten, romantik akımın bir parçası olmaktan korkarken, -tam da bu an-, aklıma romantizm ve melankoli üzerine yaptığımız tartışma geliyor ve kendimi akışıma bırakmaktan alamıyorum kendimi, kendimi. peki bu arada aramızda sürmeyen aşk, saat yönüne mi saat yönünün tersine mi akıyor, bunu merak ediyorum, en azından kol saati kullanıp kullanmadığını merak ettiğim, kullanıyorsa nasıl bir saat kullandığını merak ettiğim kadar, beni ne kadar kadar. akar akar akar.

o sırada demin çalan şarkı bitiyor ve biz yine düşmekten uzaklaşmaya çalışarak yürüyoruz yanyana. "nereye gitsek?" diyor, "bilmem, ben misafirim." diyerek konunun odağını kendimden atıyor ya da attığımı sanıyorum. onunla olacağımdan emin olduğum herhangi bir yer olabilir o an gideceğimiz yer, hatta alkol bulunmayan bir yer olsa bile olur gibime geliyor. yüzünden portakal dilimlerinin içindeki hayatı çokluğu çoğulluğu rengi canlılığı okuyorum. ikimiz, iki soğuk benizli.

kar yeni mi başlıyor, devam mı ediyor.

koluma girmediği için üzülüyorum. kendimi soğuk bir müsvedde kağıdı gibi hissediyorum. sustuğum için kendimi kınıyorum, kinci bir emre kadar susmaya devam ediyorum. kelimelerimden tiksindiğim zamanlara tekabül ettiği oluyor susuşlarımın. yürürken, ortaokulda lisede yanyana yürüdüğünüzde elinizi eline çarptırarak teselli bulduğunuz anları olur ya kaldırımların, ona benzer bir hisle teselli ediyorum kendimi, düğmeleri onunkiyle aynı minvalde olan montumu montuna değdirerek. kürk mantolu madonna tasvirime ne kadar da benziyor yıllar önceki. hayır, bu kadarı da fazla diyorum; benzerse, sonum öyle olursa.

sigara almak istediğini söylüyor. sonra birlikte bir bakkaliyeye giriyoruz. erdal bakkal yazıyor kapısında, gülümsüyoruz. ona bir ciklet alıyorum el atından ona sezdirmeden. onun duyacağı şekilde sesleniyorum erdal abi'ye, "erdal abi, bu, saçları rulo kat'a benzeyen kız var ya," diyorum, "kudretten kırmızı dudaklı... benim sevgilim." diyorum. erdal abi bana bakıyor: "sevgilim kelimesi her şeye ne güzel gidiyor di mi," diyor. bozuluyorum. yerde karda portakal kabukları görüyorum.

nereye oturacağımıza karar veremeden, montumun kolu montunun koluna çarpa çarpa bir süre daha yürüyoruz. dilim çözülüyor. "sana söz verdiğim şeyleri almıştım aslında." diyorum. "ne söz vermiştin ki?" diyor. "sana şapkanın çok yakışacağını söylemiştim ya, sana aldığım şapkayı ve bir demet nergisi getirmiştim yanımda. şapkayı getirdim ama yanımda getirmedim, çünkü bir daha karşılacağımıza emindim. nergisleri de çöpe attım. çünkü seni tanımaktan korktum." yerdeki buz kalıntılarından daha da soğuk oldu oluyor sanki o an yol.

yol deyince aklıma geldi, orange road izlemiş miydi acaba hiç.

31.01.2012

o anda içimde mırıldandığım bu şarkıyı önünden geçtiğimiz barda duyarak irkildik.

30.01.2012

onu bulana kadar, akşam karanlığının ve soğuğunun etkisiyle buzla iyice perçinlenmiş kar birikintilerinde kayıp düşen birlerce insan görmüştüm. tam da o o köşeyi döndükten sonra, karşısında bitivermemle birlikte, onu görüp, adını seslendikten sonra, -ki adı hayatıma yeni giren, grenli ve başka bir insan olduğunu müjdelemeye yetiyordu, adının sayesinde türkçeyi telaffuzum bile başkalaşmıştı- dönüp bana baktı, ve beni tanıdı. evet ben oydum. o gibi görünmesem de ben oydum. o gibi durmasam da ben oydum. onun oyuydum, -yine de bunu fark etmesi aylar alacağa benziyordu-. yerdeki buzdan sakındım onu, koluma girsin ve onun olduğumu bana hissettirsin istedim. yerdeki buz kadar soğuktu. üzerine düşsem belliydi ki yerdeki buz kadar canımı yakacaktı. bazı kadınların üstüne düşemezsiniz. bazı kadınlar üzerlerine düşülmesini duruşlarıyla reddederler. bazı kadınlar ne düşmek ne de düşmeni isterler. öylece dururlar, güldü müler, güzel gülerler. güdümlü gülerler. gözlerinin bıraktığı naaşlara gülüp geçerler. yüzüne baktım: duruluğun dik yamaçlarına tırmanma gücünü bulabilecek miydim kendimde, bilemiyordum. ilk sözü o etti.

-çok salsızım be kayıkçı.

29.01.2012

bir adam nasıl sevilmemesi gereken bir adam olabilir. kişinin burada başına gelebilecek en büyük tehlike ne olabilir. kayıp düşmek bu anlamda şehre kar inerken başa gelebilecek en büyük bir ölüm müdür. hikayemiz, o, köşeyi dönünce başladı. görür görmez adını söyledim, onu tanımış olmama şaşırmıştı. üşüyorduk. boğazlarımıza kadar birbirimize muhtaçtık ama boğazlarımıza kadar örtünmüştük; boğazlarımıza kadar birbirimize muhtaçtık ama hiç de öyleymiş gibi yapmadık. hikayemiz, buz tutmuş bir kaldırımda devam ediyordu.
hikayemiz, o, köşeyi dönünce başlıyor.
bilemezsiniz, ne kadar elden gidici olduğumu

önce: ben gamlı hazan, sense bahar

koro: ellerindeki çatlaklara talibim.

bazı adamların hayatlarının gidişatını sadece kadınlar değiştirebilir. kadınlar bu konudaki güçlerini kullanmıyor ve susmakla yetiniyorsa, buna da kimseler çıkıp bir şey demiyorsa adamlar aynı hayatlarını sürdürmekte zorlanmazlar. şimdi şu vakitte, yani soğuktan dolayı gece nöbetlerinin iki saatten bir saate çekildiği ve bu nedenle gecede iki nöbet tutulması gerektiği vakitlerde -bu ne perhiz bu ne lahana turşusu vakası diye geçer ordumuzun tarihinde-, bir adam bir kadın için bir şehre gidiyorsa, o halde şarkılara kulak vermekle yetinmek gerekir. ben sabahları yataktan kalkmadan, sevdiğim biriyle uyumuşsam, şarkı söyleyerek uyanırım, muhakkak öyle yaparım, gayrihtiyari bir mutluluk tecellisi olarak böyle yaparım, ve bunu ilk defa senin yanında yapmış olmayacağım için çok üzgünüm, çünkü daha önce yaptım.

koro: sen uyu ben pikniğe gidiyorum

sonra: sen gamlı hazan bense bahar


28.01.2012

'deli' lafzinin ilfitat niyetine edildigi sabahlar, o sabahlarin bir. Cumle icinde ornek vermek gerekirse; "Bir insan sarhosken ayri deli, ayikken ayri deli olabilir mi, hem de bu kadar." Bir mutluluga erismek icin adim attiktan sonra baska bir mutluluga erisiliyorsa ona Serendipity mi diyorlar idi. Ben Ankara'ya servis yaparken hep torpil gectim, porsiyonlarini gonlumden kopartarak fazladan verdim, hosuma giden ne vardiysa ikram ettim. Simdi sana gecici bir sureyle elveda Ankara, guzel Ankara. Ucagim bana rotar yapti Ankara, tanrim bana atar yapti, G. bana tarator yapti, ben de bunlari yedim.

27.01.2012

Ankara'nin tasina bak / Gozlerimin naasina bak

25.01.2012

hayatın birtakım gerçekleri var.
hayatın çeşitli gerçekleri var.
hayatın muhtelif gerçekleri var.

hayatın rivayet edilmiş gerçekleri var.
aklın periyodik bakımı

demi tutmamış çaylardan farkımız var mı? telvesi olmayan kahvelerden? ne dersin?
dünyada bir tek ikimiz kalmış gibi hissetsek.
zorlu bir ameliyattan yeni çıkmış doktor hissiyatım her daim benimle, tedirginim ve komiktim, evet bir vakit komiktim.
to comic a suicide.
evlerde oturmak bana göre değil, küçük geliyor, gittikçe şişmanlıyoruz. evlere sığamıyoruz. sığa sığa sığa.
ve ayrıldık.
hâlâ gözleri aşka gülen taze söğüt dalı mısın?
değiştiriyorum: pink floyd kürttür.
önüne baksana ben adam.
içine ata ata ne hale düştün, tuta tuta çatlayacaksın be adam, doksanlar.
önüne baksana be adam.
önünüze baksanız a madam.

20.01.2012

o yarin yüzünü bir daha görek aman aman bir daha görek. merhaba ben börek, ali rıza börek. benim neme ne gerek. benim neme nem gerek. neme ne mihnet, neme ne zahmet. tanrılardan diledik bir dilek. merhaba ben köpürmeyen bira istiyorum. merhaba ben lafta kalmasın lütfen, bu sefer kesin görüşelim. merhaba ben bu akşam maç izlemeyi tasarlıyordum ama televizyonumun göstermeyi planladığı kanallar arasında o kanal yokmuştu, izlemekten vaztıgeçmişm. teveccühünüz teveccühümüz. ah nasıl naziksiniz, bu ne nezaket efendim. bana kısmet değil ki dizinde yatmak. merhaba ben bu yazımı bir türkünün üzerine binâ etmek diledim. münevver özdemir, emel taşçıoğlu, arzu aldemir, bunlar yaşayan güzel trt sanatçılarımız.
gerçek kişi

bugün yeni bir şey olmadı. bana bir şey olmadı, bana bir şey olmadı. saatlerimiz henüz erkeni gösterirken, göstermesine rağmen, uyumayın ulaağn. aranıyor muyum, bilmiyorum. izmirli kız diliyle; bilmiyom. cumartesi adlı bir şarap var, kendisi güzel olmasa da kavram bu güzel. cumartesi adlı bir yayınevi de vardı zamanında, bu da güzel, misal sami baydar'ın dünyadan çıkış yolları adlı kitabını basmıştır, ve o kitap, güzel olmasa da benim hayatımı altüst etmiştir. cumartesiler risklidir. cumartesiler yalnızdır. kim demişti, cumartesi gecesi yalnızlığı, diye, mi sanki öyle bir şeyler.

misal sen hiç o ikiyüzyedi no'lu odada altı kişi kalmadığın için bunu bilemeyebilirsin. o onsekiz no'lu odada sekiz kişi, o üç no'lu odada dört kişi kalmadığın için de bilemeyebilirsin. o t koğuşunda ellisekiz kişi kalmadığın için de bilemiyor olabilir misin. bilemiyorum.

bundan yıllar önce bir fayton alacağımı ve arkasına koreli yazdıracağımı, yazmak istediğim bir ton öykünün başlığının koreli olacak-tı-ğını söylemiş miydim. evet bunu yapmış, yazmıştım.

kimi insanlar sessiz sessiz ağlamayı becerebiliyor. şaşırıyorum.

bugün size daha önce bahsettiğim ve güme gitmesini istemediğim şeylerden bahsedeceğim. sonra güzel kızlar beni sevsin diyeceğim. bugün yeni bir şey olmadı, bana bir şey olmadı bana bir şey olmadı. olmaz böyle şey, yoksa rüya mı. bi kızım olsa adını müste ar koyar mıydım, sanmıyorum. seni seviyorum'un fotokopisini çekip çoğaltmış bir insan da olmadım hiç, kolay kolay söylemem, söylüyorsam bil ki vardır içimde kıpır şeyler. olmaz böyle şeyler, yoksa rüya mılar.

yazdıklarımı anlamayanlara iki bira eşliğinde her şeyi anlatabilirim. üçüncü biradan sonra olacaklardan mesul değilim, sevmem ayyuka çıkar.

hayatıma indi bindi yapanlardan para almaya kalksam yeni parayla milyoner olurdum. ne cümle kurdum di mi, daha da kurarım istersen.

sekiz kişi bir murat 124'e binmediğin için de bilmiyorsundur belki.

açık unuttu annem beni. öylece gitti.

devletin hastaneleri filan var. oraya gidiyorsun komalara girip: beni iyileştirin diyorsun, ya da birileri senin adına sana sormadan diyolar, senin adına seni iyileştirmelerini istiyolar. devletin üniversiteleri falan var. oraya gidiyorsun, cüzi bir haraç yatırıyorsun, sonra kantinde yıllarca sigara içiyorsun, sabahların beşlerinde sabah ezanını müteakip astığın afişlerin esamesi okunmuyor, sonra ve şimdi. devletin radyoları felan var, asli kanal hariç diğerlerini keyifle dinliyorsun. devletin mayoları filan var. devletin memeleri görünüyor. devlet çok seksi.

cumalar pek camayakın. atlamaktan atlamağa fark var.

merhaba ben şiirler bitince ortalığı toplayan adam.

bu akşam da iyi cümle yaptı hani. uyumayın ulaağn.

madonna olacakmış, onu seversem neden olmasın.

bir süredir kenara çektiğimi ve o çektiğim kenarda fazladır demlendiğimi inkâr edecek değilim.

en sevdiğim kitap gabriel garcia marquez ve william faulkner'in birlikte yazdığı yüzyıllık öfke'sidir.



bitti mi, bence bitmedi. günüm bitmedi. beni okumaya yeni başlayanlar için tekrar hatırlatayım ki, sivrisineklerin duvara bakıyor gibi durmalarında ve bunu siz dokunmazsanız yıllarca yapabilecekmiş gibi durmalarında muhakkak bir hikmet var.

şair bizi notere götür.

10.01.2012

bu şarkı da tüm masa lambalarına gelsin,

tüm masa lambalı oda fotoğrafları için thealph@yahoo.com
şimdi duyuyor musun?


didaktiğim hâlâ didaktik. ses tonum daha didaktik. ara ara böyle şeyler yapar, kendimden uzaklaşır, kendimi bir dağ köyüne öğretmenlik yapmaya gönderir, ve gün içinde bu ses tonu duyulmasın diye daha az konuşmamı sağlarım. bilakis, berhüdarım.
ben muhtelif sözlüklerde "trt2 gibi kadın" "trt2 gibi adam" başlıklarına çeşitli uzun mesailer harcamış bir adamdım. çünkü hiç sıkılmadan iç sıkıcı yerli trt2 filmlerini izlerdim, hem de beğenerek izlerdim, üstelik bunu birilerine anlatmak için değil keyif aldığımdan izlerdim, anlatsam da bilen olmazdı zaten. bugün de size aramızda pek çoğunun bilmediği bir filmin, her şeye rağmen adlı 1988 yapımı filmin şu anda aklıma gelen bir karakterinden söz etmek istedim. internette filmle ilgili video tipli oynak görsel bulamadım maalesef, ama o filmde bi protestan kilisesinin cenaze arabasının şoförlüğünü yapan hasan adlı bir adam vardı. yalnız yaşardı. her akşam eve gittiğinde nerden baksan iki duble rakısı vardı, rakı içerken de maket yapardı.

9.01.2012

dünya üzerinde yirmisinin üstünde olup hiç saçını boyamamış çok güzel kadınlar var, yaşıyorlar.
dünya üzerinde yirmisinin üstünde olup hiç kot pantolon giymemiş çok güzel kadınlar var, yaşıyorlar.
kahve yaparken bilhassa kuru kısmından bir kaşık kenarı kadarını ocağa döküyorum ki, yanarken o zilli çıngıraklı kahve çeken kurukahvecilerden yükselen has kokuyu duyup oralara gidip geleyim hissi yaratılsın odamda.
acıdan mı kaçıyorsun, bende hazır çekilmişi var.
bir derdim var

değerli basın mensupları ve kader mahkumları;

bu fotoğraflarını görmüş olduğunuz siyam asıllı üç kardeş ve anneleri evsiz kalmışlar, bana sığındılar. kendi evim bana dar geldiğinden -üç kedim var ama bir yastığım bile yok anlıyor musunuz- sizlerle paylaşmak istedim. berduş ve müptezel babaları onları terk etmiş, onun fotoğrafını da görüldüğü yerde vurula diye ibret-i alem olasıca koydum. iki adet dişi, bir adet er kişi niyetine yavru ve anneleri meşhur hera ana, sığınacak kapı arıyorlar, ayrı ayrı veya çekirdek ailecek. haftasonları gelip görmek ve onları parka çıkarmak kaydıyla taliplerine cüzi koşullarda ilelebet emanet olacaklardır.

ciddi düşünenler benimle irtibata geçsin, aramaktan imtina etmesin.
 
hera ana

müptela baba

erkek güzeli

lady gaga's

6.01.2012

bu güneşin altını ben söndürmedim. okul şirket vb kurumların flamaları fırtınalar koparcasına uçarken ben avcının uçarıyı iyi vuranı, hayır o kızları ben vurmadım. bu sigaraları ben böyle yarım söndürmedim. yapmurların altını ben yapmadım. şimşeklerin ateşini hayır ben çakmadım. yağmur böylesine meyhanelere yağarken, ben sokak lambalarından duran çiseltileri seyretmedim. böbrekleri dökülürken bira içen adamların, ben içimdeki taşları düşürmedim. içimdeki pezevenk ahengi paragraflara döşemedim. bademlere payam diyen de üstelik ben değildim. pencerenin perdesi uçmaktan bir yere takıalcak da takıldığı şeyi kırıp dökecek diye pek kaygılanılmadı burada. babam bana mail attığında, yanında çalışan haşarı çaycının o maili bana gönderdiğini bilecek kapasiteye sahiptim çünkü babam f klavyeli daktilo neslinden geliyordu. ben o ışılı, ben o ışıkı, ben o ışını, ben o yanan hiçbir şeyi söndürmedim, enerjisi tükensindi de dünyanın, ama yeter ki yansındı.

4.01.2012

daha akşamın bu saatlerinde içi hiç ezilmeden komplekse vs girmeden herhangi bir kaygı gütmeden, çok sarhoşum deyip yanaşabileceği bir
fabrika ayarlarına dönüş

günaydın. merhaba, ben deniz kestanesi, istersen dikenli olarak düşünebilirsin, istersen dikenlerimi kurutup onları döktükten sonra içimde kokan o kötüyü bertaraf edip o güzelliği de seyredebilirsin. merhaba ben atımı bağladım nar ağacına. seni bekliyorum köşeyi dönünce çeşmenin orda, kimseler görmeden, bu bekleyişte sigara içerek vakit harcıyor olabilirim. merhaba ben şeker oğlan, hemen çağrışımlarına kulak vermemelisin bence, ya da çağrışımlarını benim istediğim cihette tayin edebilirsin, bilmem, sen bilirsin. merhaba ben bu sabahların bi körü olmalı, merhaba ben sabahların körü sosuyla uyanıyorum bazen, sonra farkına varıyorumrum. merhaba, daha dün annemizin kollarında uçarken. merhaba, kendini düzensiz fiillerle çekmek gibisi yok, tavsiye ederim. merhaba, beni arar mısın, beni arasana, ara beni lütfen. merhaba ben o kız ben o kız ben o kız. sen o kız? merhaba ben karambol. ben holding gibi adamdım. ben matador gibi adamdım. ben diplomat gibi adamdım. merhaba ben malkoçoğlu, sabah-ı şerifleriniz hayrola. merhaba, müzik bana demin namaz kıldı, tövbe haşa. merhaba, demin içimde bi vintage butik keşfettim, sana ordan neler neler aldım bi görsen, sabırsızlanıyorum. merhaba ben son otuz yılın en görkemsiz şaşaasız hareketlerinden biri, yine de oynadığım klipleri izlerseniz kendinizden bir şeyler bulmanız kuvvetle muhtemel. merhaba ben otuz yaşındayım, komiğim ve tedirginim, nerdesin ey dinleyiciğim. merhaba, bu servis ordan geçmez, oraya uğramaz. merhaba, gönlüme tadilat şart, hazır eliniz değmişken şuramdaki çatal höyüğü de elden geçirmeye gönül düşürürseniz ne ala. merhaba, ben solmaz k. isimli öğrencinizin velisiyim. merhaba, sen o kız?

merhaba ey güzel çiçek.

2.01.2012

bu şarkıyı daha önce de birkaç kez iliştirdim buraya, ama bilmeyen dostlarım varsa eksik olunmasın yine de. kısık sesle lütfen.



bu daha iyi diye bir şey yok, önemli olan anmanın böyle güzel yapılması.

hani cezveyi yıkayıp ters kapadıktan sonra sağa sola hareket eder bir süre ya, o esnada sağında ve solunda dayandığı yere gidiş gelişlerinde bir ses çıkarır ya, o sese bayılıyorum.

bugün dün içmeden işe gittim. her akşam sadece iki kadeh içmeyi öğrenebilirsem baba olmayı hak ediyorum demektir. her akşam sadece iki kadeh içmeyi öğrenebilirsem babam gibi kokmam muhtemel, olsun, sıkıntı yok.

1.01.2012

taksiye binersin gecenin üçünde yılın ilk günü. on km. gidersin, dağın başındayken taksi arıza yapar, yürümez.

31.12.2011

fevgo

bugün, "iyi seneler" dilemek için yerinde bir gün. etrafımda hareket eden birçok insan olsun ve herkes birbirine iyi seneler dilesin ve ben bunları duyayım izleyeyim göreyim isterdim bugün. ben de buna dahil olayım. bugünü hiç önemsememe tribinde olanlar, gavur günü deyip semt pazarı çantalarıyla evlerine herhangi bir akşama koyulanlar, süpermarketlerin içki reyonlarını boşaltanlar, onu bunu neyi içsek deyip çam ağaçlarına gözlerinde ışıklarla bakanlar, herkes birbirine amerikan romantik komedilerindeki gibi iyi seneler dilesin, yüzler gülsün isterim.

29.12.2011

bu eserimde ne soyut ne somut, samıt çalıştım

dün sabaha karşı saat sıfırbeş sularında bir iş arkadaşımla işyerimizin bize tahsis ettiği araçla direksiyonda o olmak üzere i büyükşehrinden a şehrine doğru yola koyulduk. ben akşamdan kalma olduğumdan uyuma modumdaydım, iş arkadaşım da sevdiğim bir arkadaş olduğundan sohbetinden eksik kalmak istememekle beraber ağzımdan çıkan ispirtovari buhara engel olmaya da gayret ederek, uykuya yenilmemeyi dileyerek co-pilotluk yapmaya çalıştım ancak araçta bir sıkıntı olduğu muhakkaktı. motor devri kendiliğinden bir alçalıyor bir yükseliyordu. gözlerimi açtığımda i büyükşehrinden yaklaşık dört saat uzakta karlar altında bir şehirdeydik, çorba içip tekrar yıla koyulduk ve bir maden firmasının planladığımız toplantı saatlerinde şantiyesine ulaştık. saat öğleye doğru onbiri gösteriyordu. toplantımıza yemek arası verip iğrenç ıspanağın midemize müdahalesinin ardından tekrar mesai saatlerine daldık ve saat iki gibi işimizi bitirip yola koyulduk. bu defa direksiyonda ben vardım.

gelirken araçtan çıkan ilginç homurtuları yol arkadaşımın aracı nizamına uygun kullanmıyor oluşuna yormakta haksızmışım. araçta gerçekten sıkıntı varmış. a şehrinin k köyünden  yirmi km kadar yol almıştık ki araç gaz pedalına olağanca gücümle basmama rağmen hareket etmemeye başladı ve kenara çekmek durumunda kaldık. sonraki ilk denememizde araç artık ilerlemiyordu. etrafta müthiş bir kar manzarası vardı. üç gün önce kar yağmıştı, yollar temiz ve açık olmasına rağmen ağaçlar ve doğa kar doluydu, ve bizim arabamız hareket etmiyordu. bende bir sorun olduğunu düşünerek direksiyona arkadaşım geçmeye yeltendi ancak nafile.

bu gibi konularda arkadaşlarımı her zaman uyarırım. benle bir şey yapmaya koyulduğunuzda doğanın dünyanın bu tarz sürprizlerine hazırlıklı olun diye, kimse de dikkate almaz beni başına gelene kadar. yine öyle olmuştu. biz yol arkadaşımla beraber iç anadolu'nun ege'ye yönelen bir dağ başında, aralık ayının yirmisekizi soğukluğunda yolda kalmıştık. en yakın ilçe merkezine elli km uzaklıktaydık. soğuktu ve etraf bembeyazdı. ayaklarımız hissedilmez olmaya başlamıştı. benim cep telefonum çekmiyordu. onun operatörü farklı olduğundan -sağolsun- çağrı merkezi aracılığıyla en yakın yetkili araç servisine ve çekici servisine ulaşıp iki buçuk saat çekici gelmesini bekledik. bu sırada sigaramız sona erdi, donmaya yaklaştık. kurtların hemen zirvesine yakın bulunduğumuz dağdan inmesine adımlar mı kalmıştı yoksa geyik yapıp ortamı yumuşatmaya mı çalışıyorduk. ya da gaspetlik (?) ya da cenabetlik (?) kimde onu tartışıyorduk. ikimiz de ilk fırsatta bir hamama gidip kırklanmaya (?) karar verdik ama önce oradan sağ ayrılmalıydık.

çekici beyefendiler lutfetti ve aracımızı kamyonete yükleyip en yakın şehir merkezine yola koyulduk. çekicinin şoförü genç çocuktan kaloriferi sonuna kadar açmasını rica ettik. yetkili servise vardığımızda saatlerimiz akşamüstü olmuştu ve mesai saatlerinin bittiğini, ertesi gün müdahale edeceklerini söylediler. bizi şehir merkezine bıraktılar sağolsunlar.

ilk amacımız adamakıllı ısınmak ve aç karnımızı doyurmak oldu, başardık. sonra kalacak yer? benim için ilk sorun kalacak yerden ziyade içki içecek yerdi elbette tahmin edileceği gibi. kime sorduysam orada birahane (bardan zaten umudum yoktu) olmadığını ama çevre yolunda gazinolar olduğunu söyledi. her zaman söylemişimdir, pavyon insanı değilimdir. ve hava sıcaklığı eksi beş dereceyi işaret ettiği için bir tekel bayiine girip alacağımı alıp dışarda içmek yanlısı da olamazdım çünkü nasılsa arabayla gidip döneceğiz diye yanıma ne bir atkı ne bir bere. ama kaderin beni boşalttığı farklı bir şehirdeydim ve içmezsem olmazdı ve otellerde dahi içki servisi yoktu.

çare bulmakta, çözüm getirmekte üstüme az insan tanırım.

27.12.2011

- bizim aramızdaki ne sence?
- güzel bir yumak.
- kedi nerde?
- aranıyor.
yerin altında mayın varsa, ve biz bir apartmanın üstünden, apartmanın yükselişine paralel ve yere dik düşmüşsek, kendimizi mayınlı bir duvara çarpmış hissedebiliriz, öyle değil mi, hatta bazen, bu mayınlı duvar kavramı çarpılan yerin daha hissedilir olması için bir pekiştireç olarak da kullanılabilir mi idi edebiyat yapıyor olsa idim.

26.12.2011

o ki gün günlerden mutlak pazartesidir. elimdeki şişe bir viski kadehidir. "sundular bir câm dolusu şerbeti / şerbeti karşımda tutdu hûriler" mutlak pazartesilere ölüm. öyle bir mutlaka düşsek ki sennen, muğlak halt etse yanımızda, yavru bir karaca halk etsek haşa. senlen halk ekmek kuyruğuna girsek, azıcık bu soğukta sarılsak. ama halk ekmek bulamıyor, bulamazlarsa aşk etsinler.

beni tanıyan yok bu şehirde. ilk defa gelip aradan iki sene geçmesine rağmendiğim bir şehirde bir dost bulamadım gün akşam oldu.

aşk kışın banyo yapmak gibi. su çok sıcak olsa bile sadece dizlerine kadar ıslatırsan kendini, üşürsün, tamamen ıslanman gerekir.

geçen gün izmir'in en güzel kadınıyla bira içtik, bana kocasından bahsetti. ankara'nın kahramanmaraş'ın istanbul'un bursa'nın adana'nın türkiyemizin dört bir yanının en güzel kadınları, siz bana nelerden bahsedeceksiniz.

hislerimin beni yanılttığı elbette olmuştur. hislerimle buzlu mu buzsuz mu şeklinde bir oyun geliştirdik kendi aramızda laf aramızda. hislerim haklı çıkarsa yazın rakıyı buzsuz içiyorum, iğrenç oluyor, ben haklı çıkarsam hislerim rakıyı buzsuz içiyor, eminim iğrenç oluyordur. hislerimle çarpışıyoruz anlamı çıkıyor buradan, ben çıkarmadım bilemem. çıkarmadan da sevişilmez k, dur buraya uğramıycakdık dıgıdık dıgıdık.

bugün size dünya üzerindeki çeşitli krallıklardan ve başlarındaki murahhas azalardan örneklemek istiyorum. king of sorrow (sade), king of pain (sting'le alanis çarpışır), king of my castle (wamdue project, olmadı sanki bu, iyidir iyi), king of loss (pain of salvation, naptın baba).

telefon. haydi şimdi işe gitme vakti
martin eden'in selamı var, yer yer kemikleri sızlar

20.12.2011

eti pof

sonra külliye adında bir camiye girdik. "ki o, yaratıp şekillendiren, âhenk veren ve düzene koyandır." dediler, secde etmesek de rukuya gittik denebilir. cami sahi ne kadar da ulu bir yerdi, yuvarlak bir futbol topunun tavanını andıran tavanı vardı, içerisinde yedialtı tane arapça asılıydı. cahiliye devrinde kabe duvarına asılan en meşhur yedi şiire, muallakat-us-seb'a denirdi. süleyman seba henüz ölmemişti. tanıdığım bütün delikanlı adamlar beşiktaşlıydı, bense değildim, ziyanı yok. benim ziyanım yok, zayiatlarımı her sene sonunda yılbaşına vardiyalar kala bütçelendirip kendi kabemin duvarına asıyorum. sahi, ben senin bana söyleyeceğin her güzel sözü kalbimin duvarına asıyorum, fetret devrindeyim, gel beni kurtar. ben sana düzenli olarak olmasa da teşekkür edebilirim. sonra bir camiden çıkarken ayakkabılarımızı zaten çıkarmış olduğumu fark ettik, ben onun ayaklarını gördüm. onun ayaklarını, ya da her neyse senin, ayaklarını görmem demek benim için büyük bir devrim niteliği taşır, ondan sonra sensizlik grevine gidebilirim, lokavt yaparım. kabemin duvarına astığım afişlerde yüzün belli belirsiz hissedilir ki dedikodumuz gerçekleşmesin, ve toplumun huzur ve sukunetini skip atmasın. ben bazen ağzımı bozarım, yüzüm desen zaten sivilceden geçilmez, karaciğerim günde eminim ki yirmidörtten fazla çalışmakta, bu haseble ve kalbimin kendisine çatlattığı bu hasetle yılları erkenden devirecek ve beni de devirecektir. düşünsene, daha otuz yaşındasın ama karaciğerin sarkmış, yemin ederim kızlar beğenmez, annem böyle uyarırdı olsaydı, oğlum bak kızlar beğenmez sonra, tamam anne meyveleri yıkayıp yerim bundan sonra, yeter ki kızlar beğensin.

ben türlerin kökeni neticesinde bir zaza olsa idim şahsen, bunu pek çok şiirimde kullanırdım, ne var ki değilim. film izlemekten sıkılabilirim ama fragmandan asla. çoğumuzun başına gelen her şey aynıya yakın, dolayısıyla kimsenin kimseye şikayet etme, opflama puflama, yakınma hakkı yok, en azından ben böyle bir hak tanımıyorum kimselere, kimseyi tanımıyorum kendimden başka. sencil de olabilirim icabında. sonra nehirler akmaya devam etti, en son gördüğümüzde mevsim normallerinin epey altında seyreden bir kıştan dolayı donmuşlardı, biz onların üstünde yürümeyi sizlere öğretmedik mi. ... defolayım mı, ne dersin. defolu olduğumuz kesin.

git al, git al o zaman. onu istiyorsan gidip alacaksın, serzenişte bulunmayacaksın. alamıyorsan, vazgeçtim mına koyim, diyebileceksin. dur kaçma!yacaksın. aşk istiyorum, aşk istiyoru maş kistiyoru maş kisti. son günlerde türk sineması tam açılıyor derken ne kadar da dar boğaza girdi anımsatılamaz. incir reçeli, peri tozu, çoban yıldızı, çay bahçesi, unutmabeni çiçeği, ne güzel.

bugün yemekte ne idüğü belirsiz bir tatlı çıktı, yanında favori sevmediğim yemeklerden olan ıspanak vardı. aman melekem, savur balıkları. her gün yemeklerimizde sevmediğimiz, iştahımızı kaçıran şeyler çıkarabilirler karşımıza. biz napacağız bu durumda, bence yılmamalıyız. ben sevmediğim bir yemeğe maruz bırakıldığımda, askeriye, peygamber ocağı, okul, kışla, yurt, işyeri yemekhanesi, ev, ana ocağı, vs. depresyona girerim bir diğer öğüne kadar, acccaip moralim bozulur. hadi beni kurtar, duraklamaktan fetretten gerilemekten bıktım usandım. dikkat edersen yine de şikayet etmiyorum, sadece kuru bir yardım istiyorum, dikkatini çekmek istiyorum.

ben bir gün kimse beni tanımadığında, evet böyle bir şey umuyorum, kimse beni tanımazdan geldiğinde, o kadar iğrenç ya da o kadar ölüsünün üstünden yıllar geçmiş biri olduğumda, o zaman sen de olmayacaksın. dolayısıyla sırf yağmur yağıyor da sesini duyayım diye geceleri pencere açık yatmamın da dünya üzerinde bir hükmü kalmayacak.

aylar önce sana bir kıpırdanmadan söz etmemişsem, aylar sonra da olsa edeceğim demektir.

19.12.2011

telefonları açmama alışkanlığım eskişehir'de kaldığım evde komşulara kapı açmama bağımlılığımdan geliyor.

benim meşhur bir lafım vardır, durduk yere yeni tanıdığım birine, hadi bakalım sen şimdi bize bir şarkı söyle, derim. söylemeyeceğinden eminsem bile diyebilirim, söyleme ihtimali varsa bu ihtimale güvenerek söylerim. bugüne kadar bu sözüme kanıp bir tek şarkı söyleyen arkadaş çıkmadı, olsun, ben yılmam. yılmam ben, adı yılmaz kendi yılmaz. bana böyle deseler ben söylerdim halbuki.
diyelim ki evlendik ve sen bana pazardan çorap seçiyorsun üç çifti iki lira.

18.12.2011

diyelim ki italya'nın bologna'sına gidip bir bara içmeye oturuyorum, kayıttan bu şarkı çalıyor. diyelim ki isveç'in stockholm'une gidiyorum, bir barda canlı olarak bu şarkı çalıyor. diyelim ki türkiye'nin eskişehir'ine gidiyorum, bara içmeye koyuluyorum, bu şarkı çalıyor. içerikli bi şarkı, ah melodisi yeter: the guns of brixton.

normalde rakının yanında meze niyetine mandalina yememe izin vermez babam, dokunurmuş, öyle der. bugün ben yaklaşık beş saatlik bir yoldan sallana sallana yağmurlana yağmurlana geldim. vb. pek mühim değilim. dört gündür tıraş olmuyorum sakallarım uzadı. öpsem eminim batardı. tahriş ediyor dünya bizi. geçmişte, nerden baksan altı yedi kadar sene önce, yazdığım internet sözlüklerinden birinde bir yazar, eskişehir tren garında hiç gelmeyecek kadını beklemek, diye bir başlık açmıştı ve ben de uzunca içine boşalmıştım bu başlığın. nihayetinde o dönemler eskişehir'de ikamet etmedeydim, ve bekliyordum. dün ve bir iki gündür eskişehir'deyken fark ettimdi ki hâlâ da bekliyormuştum. arabada gelirken son sesiyle dinlediğim şarkı ne idi dersiniz, dreams.

meşhurum
meşhuruz

17.12.2011

12.12.2011

geçenlerde bir arkadaşımın babasının tek başına kaldığı çiftlik evine gittik arkadaşım ve bir arkadaşım daha ile. rakı içecektik kararlıydık. manisa'ya bağlı bir köyde gerçekleşti, fakat giderken ağlayan kaya manasına gelen bir antik şehrin tabelasını gördüm. ne güzeldi değil mi, ağlayan kaya. çok hoşuma gitti. evlerinde yatağın üzerine uzanmış bir çiftkırma tüfek yatıyordu. onu hemen tanıdım, ispanyoldu, dedeminkinin aynısı, biraz daha fazla kullanıldığından biraz daha yıpranmışı.

benim babam altdüzey bürokrattır. benim babam içtiği zaman bir konuşur bir konuşur ki kulakların almaz, anlarsın, yanyanayken tepkini gösterirsin ama telefonda bir şey diyemez, kulaklarını terletirsin. eğer büyük bir şehirde öğrenciysen ve benim babamın oğlu ya da kızıysan, ondan ikiyüz tl istersen o sana mutlaka üçyüz tl gönderir.

bazen hayattan sıkıldığım oluyor. sıkılasım tuttuğundan değil, elimde olmadan, kendiliğinden, yoksa rakı içince kızarmak ister miyim sanki ben, özellikle ben yani, dikkat çekmeyi sevmeyen, dikkat çekmeyerek dikkat çeken ben. öyle olduğunda, yani hayattan sıkıldım olduğunda bazı mandalinaların ne kadar göbekli olduğunu düşünüyorum, aslında bazı kadınlara kilo yakıştığı gibi bazı mandalinalara da göbek yakışıyor ben her ne kadar ince tercih etsem de, ne de olsa dünyanın türlü türlü hali var ve ben türlü adlı yemeğe nefret derecesinde uzağım. hayat tıpkı sevmediğin ama açlıktan başını ağrıtan bir yemek gibi, arasından hoşuna giden patates ya da bezelye taneciklerini seçmek durumunda kalabiliyosun uzun bir nekahat döneminden sonra. ne alaka mı sı var.

bazı şarkılarda it's gonna be allright falan demiyor mu, tavlanıyorum ben bu duruma. dün memlekette zeytin toplarken elimi çizdirmişim, ki bu bir infial yaratmadı toplumda düşündüğüm kadar, çünkü şahit olan olmadı. halbuki ne demişti şair, bu dünyadaki en büyük mutluluk bu dünyanın şahidi olmak mıydı neydi, ha sktirsin ordan. yine de hakkını yemeyelim.

şimdi senin kullandığın yumuşatıcıyla annemin kullandığı yumuşatıcı aynıysa eğer, bundan gerçekten büyük bir aşk kopar.

7.12.2011

yine de

-yüzümden düşen kaç parça?
-senden parça düşmez.
-düşer elbette, düşmez kalkmaz bir allah.
-nasıl bu kadar emin konuştun anlamadım. hem o düşse de söylemez, senin gibi nemrut sırasıra dağlarıdır.
-dağlarda öfkeli başım.
-son anda düşen çığ, yolları; son anda düşen tığ, dağları teğelledi.
-itirazım var bu yalan dolana.
-ihtiyacın var o yalan dolana.
-notum karneme yüz düştü.
-dedim ya payton geldi meyhaneye dayandı.
-bir gün o kadar içmememi yanağıma dokunaraktan isteseydin her şey çok birleşik yazılabilirdi hayatımızdaki.
-yani bu gece beni düşünmende sakınca yok.
-pekio zaman sana şu an içinde bulunduğum kimsesiz çocuklar bakım -take care of- evinden selam ederim.
-eti pof!
saat 19.40 ları gösteriyordu. birazdan fener maçı başlayacaktı, karşımda vardiya amiri, yanımda fabrikanın en eski postabaşısı yemek yiyorduk. herkesin, müdürlerin bile dayı diye hitap ettikleri postabaşı cebinden radyolu cep telefonunu çıkarıp, "doktor şef, şunun radyosunu ayarlayıver hele, maç başlayacak." dedi. telefonu elime aldığımda radyonun çalışması için kulaklık lazım olduğunu anlayıp dayıya bu kötü haberi verdim. "hay mını skim, zaten vardiyaya gelmişik, maçı da dinleyemeyeceğik."

2.12.2011

bir gün biri sana, incir ağacısın, gam götürensin derse onu çok sev olur mu.

29.11.2011

kapı açık

bazı akşamlar dinlemekte direnç göstereceğim şarkıları atlamaktan sakınmam, bu da hile. bağlaçları koyduğum yerlerden ben sorumluyum. dilimin sakıncası yok. hadi bi cümle dur. oysa ben hiç böyle bir edebiyat yapmak istemezdim. anlaşılsan bi dert anlaşılmasan başka bi. başka bi şi. özel hayatım hakkındaki ipuçlarını ve saat başlarını burdan alabilirsiniz alabilirseniz. an olur şarkı gönderesim tutar. ıslak kalmış iyi kurumamış giyeceklerden nefret ediyorum. aşık kalmış iyi kurumamış sevdiceklerden nefret ediyo.ru. how beautiful you are. ve kadınlarda uzun saç makbuldur.

çok güzelsin, çok güzelsin, ama çok güzelsin. buna inanmayacak kadın var mı.

bi daha sahneye gelsem man of constant sorrow adlı bi şarkıya konuk olurdum. osman buna konuk olurdu, enis gelirdi, akif'le tanışırdık, üç beş sekizlerine yancı olurduk özgür'le beraber.

geçenlerde bir akşam yine babamla içiyoruz. babam benden bahçada yeşil çınar adlı türküyü söylememi istemedi elbette, babamın yanında hele de rakı sofrasında şarkı türkü söyleme huyum yoktur. ama ben bu türküyü içimden söyledikçe söyledim. sonra hangisine geçtiğimi şu an unutmuş bulunmaktayım ama zaten mesele bu değil. mesele şu ki, geçenlerde babamla bir akşam, babam bana öldüğünde kendisi için yapmamı istediklerini anlattı, misal dedi ki köye bir tane çeşme yaptıracaksın, bir çeşme daha istekte bulundu ama lokasyonunu şimdi hatırlamıyorum. biz babamla öyle arada bir akşam içtiğimiz zaman buna benzer şeyleri rahatlıkla konuşuyoruz, tam bir baba oğul gibiyiz.

geçenlerde hayali bi arkadaşla sohbet ediyoruz, söz müzikten açıldı, moby'den dream about me şarkısını istemedi elbette: dedi ki: "ben mesela kulaklıkla müzik dinlemem hiç, hep dışarı duyururum dinlediğim müziği. bu, sevdiğim şeyi başkalarıyla paylaşma isteğimden geliyor bence." sonra düşündü ve kurduğu bağlantının ne kadar saçma olduğunu ben söylemeden anlayarak işgüzârlığından [oportunizm] utandı. zeki bir adamdı.

işyerlerinde huzur ve sûkuneti sağlamakla yükümlü herhangi bir sivil organ yok maalesef, sendikalar zaten hep karşıdevrimci [attila ilhan ruhu devrede]. bu sebeple sene sonları yaklaştıkça stresler artıyor, bütçeler tutmuyor, zam ve terfi beklentileri artıyor, vs., vs. alayının mına koyim.

bulut kelimesini, hava ve bulutlu kelimelerinin de dahil olduğu bir cümleiçi haricinde kullanmayalı kimbilir ne kadar da oldu. bu, bir bakıma yaşamadığımızın göstergesi olsa hiçbir kimseyi yanıltmazdı bence sonucu.

ve ben, pencereyi açınca sigara dumanının dışarı çıktığına inanmayan ben; ve ben, kapalı çam fıstıklarının mutlaka bir gün diş değmeden açılabileceğine inanan ben; ve ben, orhan çağman gibi, şener şen gibi, ihsan yüce gibi, ali şen gibi hatırlanmayacaksam ve bunun çoktan [bkz. yaş 30] farkındaysam niye ölmeyeyim ben; ve ben, kürdanlara inanan ben; ve kadınlarda uzun saç maktuldur.

27.11.2011

meyve yemeyen kadınları sevebileceğimi sanmıyorum.
klavyenin üstüne parmaklarımı bıraktım ve yürüyüş tribine girmelerine izin verdim ve yürümeye başladılar. masanın üzerinde ikisi son anlarını yaşayan ve biri sağlam üç adet çakmak vardı. şimdi şu anda "dilimden düşmüyor kolaysa gel de al içimden söküp aşkını" ya da "evlerinin önü mersin ah sular içmem kadınım" filan gibi şarkıları türküleri bağıra çağıra söylemek isteyebilirdim denize ya da ovaya doğru, ama mutlaka boşluğa. aradan yıllar geçtikten sonra bu akşam süt içmeye karar verdim.
benden hiç ali olur?

kedinin biri acı acı miyavlıyordu ama bulamadım sesin nereden geldiğini. akşam olmuştu, kişiler evlerinde yemeğe oturma saatleriydi. ben de arabaya doğru ilerliyordum paltomun fermuarını sıkıca iliklemiş, yine de içime giren soğukla ürpererek. "iyi akşamlar ali abi!" dedi bir tanesi tam arabaya binmek üzereyken. abi gösteriyor muydum bilmiyorum ama ali göstermediğim kesindi. kimse bana bugüne kadar ali dememişti. hasan, fatih, rıza, hatta hakan diyen bile olmuştu ama ali, hiç oralı olmamıştı. benden ali olmayacağı muhakkaktı, iyi akşamlarlayan çocuk yanılmıştı, beni biriyle karıştırmıştı.

25.11.2011

arabeskten kasıt

bugün ben birkaç adet bira, onun birkaç misli sigara, arabeske teşne şarkılar, yüksek ses, kulaklık, biraz kendi kendine dans oyun zeybek halay hopbaa, biraz ben, biraz yazışma, çokça dinlenme rahatlama seans. yarın iş olsa da bugün cuma.

23.11.2011

havalı havalı, koca kafalı [makama dikkat]
bir araştırma yapsam masa başı iş yapanların daha çok uykusuzluk sorunu çektiğini görecekmişim gibi geliyor. yapıldı mı yoksa bu araştırma
bugün ne yazarsam gider?

arasıra buharlı bir fabrika düşünüyorum. buharları o fabrikanın teminatıdır, dışarından baktığından buharlar çıkıyorsa orası çalışıyor demektir, gecegündüz. o kadar da krep yaptım. ben ne bilirim krep yapmasını, ama bazı erkekler bilirim ki bilirler. ama bak şunu söylemeden geçemem, ben çok iyi su getiririm. gecenin bi yarısı boğazın kurumuş ve susamışsan, kendim için asla yapmayacağım bir şeyi senin için çok iyi yaparım, bir kere bile söylenmem. ha kafama bir şeyi bozup biraları devirip yanında ağlamıym diye içeriki odada sızıp kalabilirim ben çok üzersen. yoksa tabii ki bodrum'a yerleşip domates yetiştirmeye ben de bayılırım. kaç şehirli olduğumu inanın bilmiyorum, yalan söylemiym şimdi. evde misin şimdi? dizi mi izliyorsun, ahah yoksa bizi mi izliyorsun. insanın bi film çekse hangi şarkıları o filme soundtrack niyetine koyacağını düşünebiliyor olması güzel şey, bunları yapmaktan zevk duyacağı düşünülen ruhen tanıdık yönetmenlerden hangilerinin de öncesinde böyle bir düşünceye sahip olup olmadıklarını düşünebiliyor olmak da güzel şey. yorgunluğum cümlelerimden anlaşılıyor mu yoksa, fizikî yorgunluktan bahsediyorum, insanoğlunun fizikî yorgunluğundan. siyasi yorgunluklar da işyerlerinde kol üstüne kol geziyor.

çalışmak sevmekten daha zor geliyor (2x) [makamına dikkat]
mesela çekirdekli mandalina ya da çekirdekli üzüm yememek bana çok lüks bir tabiatmış gibi geliyor. ikinci sırada üzerinde küçücük bir yarabere olan meyveyi yememek var. mutlaka böyle durumlarda mutlaka manav kızı mısın mübarek derim mutlaka.

20.11.2011

merdivenaltında bastığım sahte paraları piyasaya sunuyorum aslında yazarak. ya da benzetemedim, kalpazan sanılmayayım diye yazıyorum, sadece yazdığımda bir kısım tam ben olabildiğimden normalde bastığım sahte paraları yazarak aklıyorum. bir de şu var, arasıra esem mat kokusunu özlüyorum.
tırnakların uzama hızının sabit olmadığını düşünmeye başladım.
ğeleğ oluyoğ -hayatta-

kavanoz dipli dünya söylemini değiştirmeye karar verdim, kavanoz dünyası yaptım. bu dünyalar savaşından bundan iki yıl kadar önce -yine- yayımlamadığım bir şiirimde bahsetmiştim hatırlarsanız. tavuskusunun adresinde bulunabilir diye tahmin ediyorum [ne de olsa artık meşhur olma zamanı geldi gibi, 2012'de piyasaya mı çıksam diyorum, bu metinler nerden baksan üç dört senelik, çocuktum ufacıktım hisliydim içliydim köfteydim] ya da bahsetmemiştim, tam hatırlamıyorum. ama o zamanlar peydahlanmış ve ayyuka çıkmaya hazırlanıyordu bu dünyalar savaşı, şu an ise gayet hakim bir konumda: simit dünyası'yla başladı, gelinlik dünyası, ayakkabı dünyası, ç.m.ç (çamaşır mayo çorap) dünyası -vallahi gördüm bunu-, buna benzer dünyalar işte. ama öyle değil mi, kavanozların özel bir yeri yok mu dünyamızda, cam sağlıktır (bu da var o metinlerden birinde) ve sağlıkla yol alıyoruz. kavanozların içindeki reçel, konserve (penguen çok güzel bir marka adı), vb. tüketim nesneleri bitince kavanozları atıyor muyuz, hayır atmıyoruz, içlerine kahve çay şeker zencefil tarçın nane vb. koyuyoruz. kavanoz dünyası. ... ... yeterince ilginç oldu mu, bence olmadı. cam kavanozları seviyoruz. tarçın kokusunu seviyoruz. eskiden öyle miydi, metal kaplar vardı, şu an çaykur tomurcuk markası bergamot esanslı çayıyla bu adetini sürdürüyor, seviyoruz.

bugün şöyle bir adet türkümüz var:

suda balık oynuyor
kanım sana kaynıyor
düştüm merhametsize
hiç halimden bilmiyor

leyli leyli köylü kızı
sen allar giy ben kırmızı
yine doğdu tan yıldızı
doğmaz olsun tan yıldızı

suda balık yan gider
açma yaram kan gider
açma güzel sineni
cahilim aklım gider

leyli leyli köylü kızı
sen allar giy ben kırmızı
yine doğdu tan yıldızı
doğmaz olsun tan yıldızı

diyelim ki avuç içinden yukarı doğru beş adet uzanan parmaklarında sıhhî bir muarız başgösterdi. sağ elini kullanan bir insansın. en çok kullandığın elin olan sağ elinle, işyerinde çalışırken yanlış bir hamle yaptın ve iş kazası sonucu bu elinde sorun çıktı, sorun da bu elinin en kullanışlı üç parmağında daha çok oluştu ister istemez, meydana gelen hasarın iyileşmesi için özellikle bu üç parmağını dinlendirmen lazım. ancak, gündelik hayatta da en çok kullandığın bu parmaklarını en çok kullanmaya devam ettiğin için bu parmakların iyileşmesi geciktikçe gecikir, daha az işe yarar diye tanımlayabileceğimiz diğer iki parmak iyileşir ancak onların iyileşmiş olması pek de işe yaramaz. ... ... yeterince ilginç oldu mu, bence olmadı.

dünya böyle bir yer işte. yeterince ilginç.
pazar günlerinin tatil olmasının kötü yanı pazar günlerinin herkesin tatili, dünyanın tatili olması. "dünyanın katili olmak işten değil" dedi gibi oldu büyük şef.
değiştin kemancı, neden efkârlı çalmıyorsun

kafamda tadilat var, gürültüsünden rahatsız oluyorum. kafam kazan ben kepçe, aklımı arıyorum. pazar günleri böyle bayağı cümleler kurmak için ideal günlerdir ancak ben tasvip etmiyorum ve benden lütfen böyle cümleler kurmam beklenmesin, ne de beklenir ya zaten. ben pazar günlerinden bugün daha ziyade kim wilde, paul simon, ne bileyim new order filan dinlediğime ve ayakta sabit dururken yerdeğiştirmeden sadece omuz ve bacak hareketleriyle dans eden kadınları izlemek istediğime dair cümleler kurmak isterim. ya da bu sabah kendime kahvaltı hazırlar ve dün akşam elimi tutup ellerimin çatladığından dem vuran kızın kim olduğunu hatırlamaya çalışırken -ki ben ellerimin çatladığını sanal kamuoyuna ellerim bozuldu diyerek bunun bir gün öncesinde aktarmıştım zaten- kenken gözüme takılan bir şeyden hareketle aklıma bir şey takıldı. bazı anneler çocuklarının okumayı ne kadar da sevdiğine dair çeşitli cümleler kurarak dolaylı yoldan çocuklarını överler; bizim oğlan ne bulsa okuyor, yolda gazete görse bile durup onu okuyor. annemin böyle bir cümle kurduğunu hiç duymadım. ama aranızdaki herkesin de öyle sağda solda ne bulsa okuyan tipler olduğunuzdan eminim, beni bile okuduğunuza göre. her neyse, benim de çay kaşıklarının arkasını ve bıçakların yanal yüzeylerinde yazan marka, vb. yazıları okuma, dikkat kesilme gibi bir alışkanlığım vardır çocukluğumdan bu yana. öyle özel şeyler yazmaz ama ben zaten orda yazandan ziyade onu yazan adamı merak ederim. şu an yaşadığım yerde iki adet bıçağım var sadece, ve birinde karani ***, diğerinde cavit inox stainless yazıyor, aslında günümüzde bu bıçakların yazılarına pek dikkat edilmiyor. benim dikakt çekmek istediğim nokta geçmişten günümüze bıçak yazılarındaki gözle görülür değişim, tabii ben pazardan alınan bıçaklardan bahsediyorum, halk işi bıçaklardan. geçmişteki bıçaklarda, özellikle kurban kesimine yönelik tasarlanmış büyük olanlarda bıçağın üzerinde yapan ve işleyen adamın neredeyse özgeçmişi yazardı, şimdiyse sadece adı yazıyor. ... ... yeterince ilginç oldu mu, bence olmadı.

kestik!

17.11.2011

benim anne ve baba organizmalarımın yaşadığı doğma -büyüme hariç- memleketimde bizim bir adet müstakil evimiz var. halam bana onun bahçesinden koparıp portakal verdi. orda yersin dedi. burda yemem için. birkaç adet portakal için yaptı bunu.

ben şimdi portakal yiyorum.
tabii o zamanlar ben yirmiki yaşında filanım. üstünden yıllar geçtikten sonra ortaklaşa aldığım bir karar sonucu en iyi yaş olduğuna inandığım bir yaştayım. öğrencilikle meşgulum. iyi müziğe, kötü kadınlara, iyi edebiyata merak salmış konumdayım. öğrenci evindeyiz beşiktaş'ta altıntaş sokak'ta. üç artı bir kişi kalıyoruz, yancımız var. ev arkadaşlarım kış aylarında evimiz çok soğuk ve bol yağmur damlalı olduğundan eve gelmeyip en kötü ihtimalle doğalgaz sobasına sahip sevgililerinin koyunlarında geçiriyorlar gecelerini. ben takılıyorum öyle. aşağıdaki şarkıyı ve sahneyi izleyip izleyip kendimden geçiyorum. bu şarkıyı bu şekilde organize eden orkestrayı araştırıyorum ama kayıtlarda böyle bir düzenleme yok. düzenli olarak araştırıyorum. sonra tam bu sahneyi ayarlayıp rakı içiyorum sahnedekilerle beraber. bu yüzden sahnedekiler önemlidir. aklınızda bulunsun.

13.11.2011

her yıl mandalinaların tatlanmasını bekliyoruz. mantar çıkıyor kış aylarında, yiyoruz. nasılsınız bayan porcini, kurutup saklayalım mı sizi. kış geliyor, her sonbahar sonu kendini apartman girişlerine atabilmiş bir avuç şanslı azınlığa mensup sivrisinekler gibi sıcak ev içlerine girebilmek için fırsat mı kolluyoruz. sıcak, sarılarak uyunmuş uyanılmış hayatlar mı kolluyoruz yalnız gecelerimizde. kablolar sarıyor dört bir yanımızı, korkarım boğazımızı sıkmak için fırsat kolluyor kablolar. biz bir gece klavyeyle tıkır tıkır uğraşırken bir kabus gibi yumak olup üstümüze çökecekler mi. şarjımız bitiyor, uyuyoruz, uyanıp tekrar yollara koyuluyoruz. uçaklar uçaklar orta amerikalar. dünya hali, hali pür melali.

puşt mu puşt ahali.
yine yapmış

"Kadınlardan ne çok şey istiyoruz, diye düşünüyor Cemil. Bizi affetsinler, bize memelerini göstersinler ve ölümsüzlük versinler."

12.11.2011

o zaman gel biz senle bugün, bu güneşli ama rüzgârlı ama soğuk havada urla'ya deniz kenarlarına çeşmealtı'na filan gitmeyelim. sktir edelim, gitmeyelim hiçbir yere. oturmayalım da oturduğumuz yerde ama gitmeyelim öyle güzel yerlere. ne işimiz var. ne işimiz olur. evde bilgisayar başında oturup bi kahve içelim, önce türk kahvesi olsun yerli malı, sonra hazır kahve olur instant coffee. bu özlemi aradan çıkaralım biz. özlem kim, tanımıyorum. böyle güneşli, içerden baktığında güzel ama aslı soğuk olan -aslı kim- havada biz birlikte dışarı çıkmanın hayaline bile sığınmayalım, boşverelim. türk kahvesi cezvede oladursun, şarkı açalım ama biliyorum martılarda düşünmek seni bana getirmez ki, ya da martılar seni söyler dillerde nağme adın. nağme, bir diğer adıyla nâme mektup demek biliyorsun. notre name de sion. içeceğimiz kahve, tarım ve köy işleri bakanlığı'nın bilmemkaç sayılı izni ile üretilmiş olsun, marketten aldığımız kahveyi daha önceden tükettiğimiz reçel kavanozlarından birine -bergamot olabilir sözgelimi, sakıncası yok- boşaltıp ihtiyacımız kadarını cezveye takdim ettikten sonra kavanozun ağzını sıkıca kapatalım, hava almasa iyi olur derler. ben bir küçük cezveyim, köşe bucak gezmeyim.

hakiki bir tirbuşonun hakiki bir çalışma mekanizması vardır. vida adımlarıyla aldım verdim oynasak hangimiz basar acaba diğerinin hayatının üstüne, uff. ister istemez insan yazarken birine ihtiyaç duyuyor hitap etmek için, bu yaşarken de böyle olsa gerek, birine ihtiyaç duyuyor. tipik tatil günü sabahı mastürbasyonumuzu da yapalım. hımm, ortalık damla sakızı koktu ocaktaki kahve kaynaklı. damla sakızı afrodizmik bir varlık. sana damla sakızı gibisin dersem pekala bunu iltifat olarak kabul edebilirsin. istanbul'a mı bilemedim. bilemiyorum. bilememezlikle birlikteyim, sevişiyoruz. bugünlerde şu dolunay kaynaklı olabilir mi diyorum, içimde bir his var, terk edeceksin. dolunayın da günahını almamak lazım gerçi. med cezir de olabilir pekala.

ob-la-di ob-la-di.

11.11.2011

bu akşam bira içecek olmamın şişenin soğukluğuyla çok ilgisi var, her iki avcumdan parmaklarıma doğru ilerleyen iş yanıklarını onunla soğutacağım, bu yüzden soğuk içiniz. hep yanık hep yanık, kan görmek istiyorum halbuki ben. yaşım yirmibir sanki. bilmemekle meşgulum.

10.11.2011

saçlarını anlamak zor
"
will drive you!
will drive you!
will drive you!


mad!
"
her akşam, saat ondan sonra, o akşam için 'çok az zamanım var'
- nen var yavrum?
- öfkem var.
bu internet, bu cep telefonu, bu telefonlar, kurtulmak lazım. ama nasıl. sadece müzik olmalı gibi geliyor bana. başka da bir şeye gerek yokmuş gibi. it gibi anlatıyorum birkaç gündür. kalabalığa tutuldum, içip içip ne varsa anlattım. yetti. epey götürür beni. corap giymek istemiyorum. sanki hani uzaktan bi kürt kızını sevmişim de, sekiz kardeşli çıkmış da, babam faşistin önde gideniymiş de, kızı bana almamışlar gibi bir hayat şu. ne alakası var. kötürüm bir yaşantı bu. gitti de gitti. yas tutasım tutuyor. en çok da şu telefon kulübelerinin ne olacağı konusu, bu beynimi yoruyor. bana versinler, ben yaşarım. öfke di mi enis abi, evet öfke. öfke bu işte, winamp seveceğim ya da ortama uyacak bir şarkı çıkarmadığında kulağıma, ya da aortuma uygun kan pompalamadığında, atarım tutuyor. sivrisinek gördüm mü elime bir yankeesici alıp tüm dünyayı temizleyesim geliyor, halbuki yaşım olmuş otuz. we met when we were almost young. forever young. genç kalasımı ortasından tutup hangi yana eğileceğini büküyorum. ying yana yanga.

mantara bi potansiyel enerjiyi yükleyip şişeye tıkıyorsun mesela, sonra mantar şişenin içinde öfkelendikçe öfkeleniyor, öfkesinden şişiyor, sonra çıkarınca dışarı, bir daha geri sokamıyorsun aynı şekilde. sen şarabı iç tabii şişeyi açmışken, ama ben mantarın derdindeyim. ben mantarım. bittim. yerden bittim. zehirliyim. ben mantarım, çıkardın artık, geri sokaman.

sonra da işte sizlere alageyik efsanesinden yola çıkıp kendi öykümü anlatacağım.

4.11.2011

bir tambur olsam seni taksim ederdim.

3.11.2011

bu akşam şarkılardan bir adet çiçekli çikolatalı kurabiye demeti yapasım geldi. oysa ben kurabiye sevmem, çok tozlu oluyor içi, boğazıma takılıyor. hiç bulutlar seyrini unutur. şimdi diyelim ki çin'e gideceğim uçakla, giderken dünyanın dönüş yönüne mi hareket etmiş oluyorum ben de, bu yüzden mi giderkenki süre gelirkenki süreden daha kısa. hiç anlamıyorum her yerde aynı ayı gördüğümüzde. senle ben aynı ayı mı görüyoruz şimdi. hangi ayda doğduk sahi. aya maya çalınır mı sizce, ya tutarsa.

bir fırtına tuttu sizi, deryaya kardı. demin, fazlasıyla şişmiş telefon hafızamdan birkaç isim silmeye çalışırken, şu an ölü olan bir abinin telefonunun hâlâ kayıtlı olduğunu gördüm, ve acımadım sildim. bazen acımamak lazım diyolar hayatta, siz ne düşünüyorsunuz? sahi hiç düşündüğünüz oluyor mu? siz de düşünengillerden misiniz, dur. ne sen işe gitsen, ne ben ayılsam.

ben eskiden çok sarhoş olduğumda, yalnızken elbette, ya da maksimum nâzım varken -zira yanımda sadece o varken yalnızkenki kadar rahat davranabilirdim- ben eskiden çok sarhoş olduğumda, yalnızken elbette, müziğin sesini çok açar, komşulu bir evde komşuyu rahatsız etme riskine girecek kadar yüksek açmışsam kulaklık takar, müziğe boğulurdum, o harika bir arkadaş olurdu bana. müzik beni büyütürdü, ufaltırdı, farelere yem yapardı, yükseltip bulut yapardı, yükseğtip göğkuşağı yapardı, müzik bana etmediğini bırakmazdı. ben de buna müptela olup, kafayı buldukça, yere kapanır, ya da kanepenin sırt yaslanan kısmına kapanır, kulağımda bitişmiş hoparlörler ya da kulaklıklar, başımı ellerimin arasına alırdım. başını ellerinin arasına almak iyiye işaret değildir.

- iyiyim senden naber? - sağol. nolsun idare ediyoruşte işler guçler, naptın o işi, hani son konuştuğumuzda görüşmüştük, hani son görüştüğümüzde konuşmuştuk? _ HANGİSİNİ, BEN HATIRLAMIYORUM BİLE - hah, sen neyi hatırlıyorsun ki lili - vaveylaevet, ben sadece oyun oynuyordum sanki diye hatırlıyorum - şad olup gülmedim de eller içinde hangi yöremize aittir - hoparlörlerin sağına soluna dikkat etmeliyiz?!?

ya da şöyle anlatmaya çalışayım: ben müziğin geriliminde teller üstündeki kadınlar tirrim tirrim titreyecekmiş gibi durur gibi titrerken?!? ben o zamanlar, ben bir hoparlörün içinde birikmiş toz zerresi gibi her bass vuruşta titreyen, ben rüzgarlı havada açık kalmış bir pencenin perdesi gibiyken, o zamanlar başımı ellerimin arasına almakla kalmayıp, müziğin onca çalımdan sonraki kaleciyle karşı karşıya vuruşuna göre mor koyun türküsünü çıldırtıp evimin içinde kulağımda kulaklıklar zeybek oynayabilirdim, nitekim defalarca yaptım bunu. hem de tek başımayken.

sahi nasıl dalga geçmişlerdi hakkımda, yalnızlığı yazılarında kompleks edinen, -kompleks dediyse hani yerleşim birimi benzetmesi yapmışlardır diyorum, bu kadar zekiymiştirler- demişlerdi.

yeter mınakoyu.

1.11.2011

tam da uyuyordum halbuki. canım sigara istedi diye kalkmadım herhalde. allahalla. sivrisineklerin istilasına da uğramış değilim. geçen hafta aldığım sütten bir yudum alayım diye de uyandığımı sanmıyorum. gecenin bu benim için geç vaktinde birkaç satır karalayayım da, müzik de açmayayım da, klavyenin tuşlarının tıkırtılarına meftun olayım diye de değil. yeni lamba ve ampul aldım da kullanışlığına dikkat kesileyim diye olabilir mi, sanmıyorum ama doğrusu bu beni mutlu etmiyor da değil. zaten yatağa uzandığımda da uyuyup kalma denemesi yaptığımı biliyordum ama bu da bana göre değil, uyuyacaksam yatarım, uyumayacaksam yatmam, yatmışsam uyurum. alkolizmin ilk safhasında böyle olur, içkinin ilk bırakıldığı günlerde uykudan terli uyanmalar baş gösterir. daha önce de tecrübe ettiğim için iyi biliyorum. tam da uyuyordum halbuki. terlediğimi ve çarşafların da ıslandığını hissetmemle uyanıverdim. tişörtüm de sırılsıklamdı. bunu yaşayacağımı bildiğimden canımı sıkmadım. ağzımdaki kurumuş diş macunu fosilleri damağıma sigara çektirdi. bir süre uyuyamacaktım anlaşılmıştı, annem olsa sırtıma havlu koyardı. annem de ne zamandır olmamıştı vay annesini. kalktım, yeni lambamı yaktım. sigara yaktım. geçen hafta aldığım sütü çıkardım buzdolabından. ışığın açılmasıyla ortalığa serpilen iki sivriyi avladım.

aklıma the man who wasn't there gelmişti ve beni yatağımdan asıl kaldıran da bu olmuştu. bilgisayarımı açtım. orada olmayan adam. bu filmi izlememiştim ve uykumun bu terli saatinde aklıma gelmesinin bir hikmeti de olmamalıydı, hikmetlere epeydir uğramıyorum. ne demek istiyordu, şu şekilde beni anlatıyor olabilir miydi, ya da filmin adı verilirken bu şekilde ben anlatılmak istenmiş olabilir miydim: o an varlığı olsa da orada olmayan adam.

iyi geceler.

30.10.2011

bugün, kilometrelerce koşmak istedim. bunu çok istedim.
kimseler beğenmiyor ama içmemiş halimi ben beğeniyorum, ama kendi kendimeyken. iki haftadır haftaiçi içmeme haline alıştık sayılır, şimdi sırada içmemiş ve içmezken birileriyle yüzyüze oturup konuşma talimleri var. son sekiz on senedir yaptığım bir şey değil bu, çok nadir, arada gelişinegüzel kaynattığım bir durum. önceden, beraber içmek için arkadaş aramak amacıyla açmıştım bu blogu, şimdi beraber içmeyebilmek için arkadaş arıyorum. gönüllüler toplansın. volunteer. ilk zamanların suskunluklarına, sıkılmış ve her an kalkıp gidecekmişim gibi duruşlarıma tolerans gösterebilecek adaylar, buna gönül koymayacak, alınmayacak, darılmayacak adaylar, haydi şimdi bütün eller havaya.

otoban kenarlarında geceleri arabanın farlarıyla ancak fark edilecek yalnız adamlar görürsünüz. bu adamlar nerden gelmektedir ve nereye giderler. arabanın farının kendisine teğet geçişiyle bir an var olur bu adamlar, sonra bir sonraki araba farına kadar karanlıkta kaybolurlar, ve sonra tekrar tekrar.

içmediğim zaman enerjim yerinde oluyor. akşam mesela, çıkıp dolanasım geliyor. hazır ehliyetime de kavuşmuşken izmir'i dolanayım istiyorum. kemalpaşa'ya gittim bugün. kahvehanede oturup koca adamları dinledim çaktırmadan. hocam dedi kahveci çırağı bana, fark etti diğerlerinden farklı olduğumu, bunu hitap ederken sergiledi. bir de at yarışı oynamayı öğrenebilsem, bir de iddaa oynamayı öğrenebilsem, o zaman tam bir halk adamı olur muyum. içmedim ya ben şimdi, aralarınızda beni tanımayanlar bundan bu kadar üstüne basarak bahsedişimi farklı ego kırıntılarına yorabilir, hiç yormasınlar ve yorulmasınlar lütfen, izmir'de dolanmaya mı çıksam, bazen yalnız yapılan şeylerin tadı olmaz, bu da onlardan biri olurdu gerçekleştirseydim. pekala saatlerce dolanabilirim tek başıma, kitapçılara alışveriş merkezlerine girip çıkıp insanları izleyebilirim, rahatlıkla karnımı doyurabilir, biralarca içebilirim, ama her zaman olmuyor, artık olmuyor. olmasın da zaten.

sakallıyken güzel bir adamdım, yakışırdı. kimi insanları hep üniformalarıyla görmeye alışırız da sivil halleri bize garip gelirdi ya, benim de sakalsız halim garip gelirdi, şimdi iki gün tıraş olmasam garip gelir, nerden nereye tanrım, saatler buna bir saat alındı.

halbuki ben bu şekilde hayatı tatlı tatlı çiğniyordum, doymaya varır gibi ağır aksak aheste çiğniyordum, birden taş çıkınca irkildim, bütün yediğime yiyeceğime pişman oldum, küfrettim. hayattan seken taşı çiğneyince, bu duygu işte bir yazar olsam anlatacağım duyguydu, ama vazgeçtim.

29.10.2011

her şey ne kadar hoş. ve şimdi gece vardiyasında çalışacak adamların seslerini işitiyorum açık olan duman penceremden. ne hoş, ben de bir vakit gece vardiyasında bulundum. o vakitler aynı vardiyayı döndüğümüz bir arkadaşımın çok güzel bir sözü olurdu sabah sekiz altı çalışanlarını gördüğünde, "biz çıkıyoruz, insanlar! işlerine geliyor"
ikinci baskıya önsöz

merhaba meyler, nasılsınız? gönlüme kurduğum teleferiğin şarjı bitti, tükendi, çalışmıyor, bakım şart. gözlerime hidroelektrik şart. hayran olmak istiyorum. bu hayat yörüngesiz ilerliyor dedim sarı'ya, o da ona benzer bir şey söylemişti öncesinde. ne düşünüyorsun? duble ve buzsuz lütfen.

bugün kendime bir oda lambası [masa lambası ile köşe lamba arası] aldım, ampulu olmasa da mutluyum. bugün kardeşim geldi, evet benim bir kız kardeşim var. bugün soyadaşıma ait bir kitap aldım, ayrıntı yayınları'ndan çıkmış, sabırsızlanıyorum göz atmak için. bugün getirmiyor seni bana, kısa kalıyor geceler. bugün sarı'yla eşzamanlı olarak mınısiki ve mınasoku küfürlerini icra ettik. bugün sigarayı azaltmadım. bugün gece gördüğüm rüyanın etkisiyle geçti, haftaiçi içki içmemek güzel bir şeymiş. bugün facebook profilindeki arkadaş listemi şöyle bi kolaçan ettim, deprem ve terör sonrası profilini siyah çapraz bağlı kordelalayan arkadaşları mimledim. bugün facebook profilindeki arkadaş listemi şöyle bi irdeledim, cumhuriyet bayramı münaasebetiyle milliyetçi duyguları kabaran ve profiline atatürk ve bilumum buna benzere dair fotoğraflar koyan arkadaşları işaretledim. bugün dışardayken insanların ve özellikle kadınların giydikleri ayakkabılara göz gezdirdim, her şeyi anlatıyor olabilirlerdi. bugün birkaç umudu birden tükettim. bugünlük bu kadar yeter.
"some dance to remember, some dance to forget"

dans etmek güzeldir

Dirty Dancing - Time of my Life ( Final Dance - 1987 ) from Alan Lin on Vimeo.

26.10.2011

türk kahvesi. içerisi çok sıcak. ain'T no sunshine when he's gone şeklinde söyleyen var mı aranızda. tracy chapman da kız gibi mübarek. suat sayın türkiye'nin tracy chapman'ınıdır. her akşam türk kahvesi yapmakta pek sakınca görmüyorum, dolu fincana üç çay kaşığı kahve, iki küp şeker, şekersiz içmeyi beceremediğim için hayıflanmakta beis görmüyorum. şüphesiz ki allah mutluluk, huzur ve sükunetin yanında terörü depremleri ve doğayı yaratmakta sakınca görmemiştir. üst komşularımız hilti benzeri bi aletle yukarıdan aşağı doğru delim yaptıklarında insanın dişinin içine o ciyaklayan aletten sokmuş gibi oluyor ailemizin varsa eğer dişçisi. allah için buddy guy'ı severim, sevimli bulurum, tanısa o da beni severdi eminim. tanısan sen de beni severdin, hatta belki tanıdın ve sevdin. sevmesen ölürdün, sevdin onu öldün, sevmesen ölürdün ama sevdin, yine öldün. bang bang my baby shot me down. sağ burnum tıkalı, sinüslerime de bi halel geldi sanırsam. bugün müdürüm, sen beni hiç dinlemiyorsun, dedi, yüzüme bakıyorsun ama anlamıyorsun, dedi. "ve sen, şiir sevmiyorsun." dedim, anlamadı.

yaylı tambur göğe uzatılmış bir paratoner gibidir, yağmuru ve şimşekleri üstüne çeker. mızraplı tambur ise gıdıklanarak çalınmalıdır, gıdıklarsın ve gülmez, ağlar. mızraplı tambur bir kadına masturbasyon yapar gibi çalınmalıdır, o zaman belki daha çok sevilir, sevinir, aşık filan olunur. yaylı tambur, kadın balkondan saçlarını uzatmış da senin onlara sarılıp yukarı tırmanmanı bekler gibidir, masaldaki gibi. hayat ne de çok masallardaki gibi.

hayat ne de çok iplemiyor masallarda göğe uzanan ipi. ben çamaşır asarım mandalları dişlerimin ağzına sıkıştırıp. ıslak çamaşırlar rüzgârlı havalarda en iyi kuruma potansiyeline sahiptir. norah jones'dan ziyade jacqui naylor dinlemeyi tercih ederim, i'd rather dance with you than talk with you, hayattaki en büyük düsturlarımdan olmakla birlikte. ben içmiyor muyum sanki bu kadar istemek.

şimşekleri üstüme çekmeyi sevmem. ben istiyor muyum sanki bu kadar içmek, içimde değil napiim. hiç de içimde değil yemin ederim. hemşinli de değilim. ne bileyim. bilyem oldu mu hiç. anytime she goooes away. gooose. loose.

i know, i know, i know, i know...

25.10.2011

"kurda kuşa akıl sordum; dediler vazgeç.
binboğa'nın kızıdır o, sana ne gerek?
bir göründün, bir yok oldun serap misali.
dere tepe demem güzel, ararım seni"

odama sekiz on kadar sarı ampul almam lazım. her yer karanlık. her taraf aydınlık olsun istiyorum. en azından istediğim zaman loşlaştırabileyim. hatırlıyorum, osman'la hurda topluyorduk, inşaatlardan yerlere düşmüş çivileri çalıyorduk, ağır çekiyordu ama demirin kilosu çok ucuzdu. en iyi parayı aluminyum ve bakır yapıyordu, onlar da çok hafif çekiyordu, topla topla para yapmıyordu. ben dönem dönem hayatımdan herkesi çıkarmak isterim, özellikle kadınları. dönem dönem haftaiçi içmeme kararı alırım, o zaman geceleri hiç uyumasam keşke diye dilek tutarım. saatlerce konuşarak oturabileceğim bir kadın olsa diye hayal kurarım, gel gör ki ben saatlerce konuşamam, sıkılmam o ayrı mesele, ama konuşarak oturamam. ibret-i alem olsun diye şu mesajı saklıyorum, "ayıkken hiç konuşmuyorsun ve insanın canını sıkıyorsun sanki zorla gelmişsin gibi yanıma" kulağıma küpe olsun istiyorum lakin kâr etmez ahım sen gülizâre, onulmaz işler güzelim, dilde bu yâre. olsam da geçmem, bin pare pare, sevmiş bulundum güzelim, gayri ne çare.

hadi bakalım şarkılar türküler yan cebime.

23.10.2011

insanları birkaça ayırırım. bu, sözgelimi, gündüzün kıymetini bilenler ve bilmeyenler olmak üzere mesela ikiye, şeklinde olabilir. bazı insanlar ayrılamazlar, ayrılmakta zorlarlar, o zaman en küçük ortak bölen bulurum bi tane, ona göre bir şeyler ayarlarım. ne bileyim ben.

are you lonesome tonight?
bilerek yere bıraktığım bir nar tanesini gören karınca kabilesi seferberlik ilan etti.

bugünden itibaren biraz daha düzenli bir hayata geçmeye ne derim. daha az alkollü, daha az sigaralı, bilmem ki nasıl olur. bugün sabah yedi sularında kendimi üşümüş buldum. şöyle bir çevreme bakındım, bir arabanın arka koltuğunda büzüşmüş yatıyordum, ve işe yetişmem gerektiğini hatırladım. dün öğleden sonra gibiydi, arkadaşımla buluştum, çay kahve derken akşamüzeri oldu ve vaktin geldiğini anladık. arkadaşlar geldiler, kalabalıklaştık, içimin dalgaları da kabarıyordu giderek.

madem ki öleceğiz, son bir kez öpseydim seni.

saatler klasik bir alsancak gecesini işaret ediyordu. onikiye yaklaştığında yanımızda bulunan dişil bir arkadaşı otobüs durağına bıraktım, eril duygularım keskindir, bazen kullanırım, babam yörüktür. sonra o grubun yanına geri dönmek istemedim ve karısıyla birlikte oralarda olduğunu bildiğim bir iş arkadaşımı aradım. onlarla gece keyifleniyordu. ve nitekim oralardaydılar, yanlarında bir çiftle birlikte. beni severlerdi, ben de onları severdim. anlaşılmıştı, gece uzun olacaktı. uygun bir mekan için dolanmaya başladık. sahi insanlar nasıl eğleniyorlardı böyle ortamlarda, bunun benim için pek önemi yoktu aslına bakarsan. içki içiyordum, müzik dinliyordum. dario moreno'nun dediğine göre hatıralar hayal olmuştu. ... yalnız şöyle bir yanlış yapmıştım, normalde planıma göre çoğunluk haftasonlarında yaptığım gibi gece otelde kalacaktım ve sabah erkenden işe dönecektim. ama o akşam, yani dün, muhabbet uzayınca hesapsız gelişti işler. arabayla çıkmıştım, ehliyetimi kutlamak adına, ve gece bardan çıktığımızda saat dört olmuştu, o kafayla arabaya binemezdim, sabah işe yetişmek durumunda olduğumdan dörtten yediye kadar otele para vermek anlamsız olurdu. ben de arabada yatmayı tercih ettim. sabah yedi gibi üşümüş bir şekilde telefonumun alarmını dinlerken kendi kendime güldüm. iyi ki normal bir yere park etmiştim de çekici filan arabayla beni alıp götürmemişti.

21.10.2011

bazı güneşler gözleri yaşartıyor öğle araları, rüzgârın da bundaki katkısı ihmâl edilemez elbette. hatırlıyorum, devlet memuru olan annemle babam öğle araları eve yemeğe geliyorlar, annem sabah erkenden kalkarak hazırladığı yemeği ısıtmak üzere ocağa koyduğu sırada babam -devletin pantolonu kırışmasın için- pijamasının altını giyip radyoyu ayarlıyor. bu her öğle arası böyle, kardeşimle biz de kural koyucularımızın bir saatliğine dahi olsa eve gelmiş olmalarının verdiği rahatsızlıkla birlikte aç olmadığımız halde sofraya oturtulma zorunluluğuna boyun eğiyoruz. yemek hazır oluyor, epi topu bir saatlik araları var, hızlı hızlı yendikten sonra, babam köşeye çekilip kahvesini bekliyor. annem bir taraftan kahveyi ocağa koyup bulaşıkları yıkamaya başlıyor. mutfakta annemin pratikliğini aldığımı düşünüyorum, lezzetini alamamış olsam da. radyo dinleyerek kahvesini bekleyen katıksız babamdan da bir beklenti tipi aldığım muhakkak, malum hazıra dağlar dayanmaz. bu böyle sürüyor ben onbir yaşıma gelene kadar. sonra soluğu bir başka kentte alıyorum, ciğerlerim ondan sonra dağlanıyor.

fizy, iyi bir imkân. bu aralar sevdiğim bir şarkıyı aratıp çeşitli coverlarını dinliyorum. kimileri bilir, iyi bir cover kadar önemli az şey vardır şarkılar aleminde. love will tear us apart'a taktım mesela bu akşam. eskişehir'de apartlar meşhurdur, öğrenci şehri diye anıldığından fırsatçı bir takım müteşebbisler apartmanlarını apart dairelere bölmüşler ve öğrencilere pazarlamışlardır bol bol. bir apart işletmesi açsaydım adını love will tear us apart koyardım pekala.

18.10.2011

"martılarda . düşünmek . seni . bana . getirmez ki"

14.10.2011

Kulakliklarda Dalgalanan Duetler                                                                                                            

Hayatim duet ugruna. Her bulusmamiz son bulusmamizmis gibi olurdu muhtemelen, sonra bir gun o sonu gercekten bulurduk. Bir otobus caminda atlar otluyordu kafalarini one egmis. Atlarin asil hayvanlar olarak taninmasi -hayalleri yikmak istemem- onlarin bir cit icinde topluca sakince durmalarina; ya da; sirtlarinda slip don giymis kamcili bir adamla kilometrelerce insanin bagiris cagirislari esliginde kosmalarina; mani degil. Topraklar surulmustu, hala atlara kosulan pulluklarla mi suruluyor tarlalar, hic sanmam. Saban belki ama atlar, hayir, yeni nesil traktorler var, Massey, Steyr, John Deere, felan.

Toprak sahi ferahlamis midir ya da ne hissetmistir surulunce, ardindan sulaninca, tekrar ekilince; icindeki bortu bocegi aciga cikarinca ve gunesle havayla bulusunca. Bir kadini sevismegi buna benzetsene benim icin. Baharda yine gelene, yesil filiz verene kadar benzet, bahset. Ayaklarimiza camur bulassin.

Ondan sonraki birkac gun Tokyolu Kiz'li gunler basladi. Tokyo'yla hic alakasi yoktu ama bana kalirsa tam bir Tokyolu'ydu, Tokyo'ya hic gitmedim, bilmiyorum. Bana hayatta nereleri gordugumu sordu, ben de fazla uzatmayarak hayat haritami kusbakisi cizdigim defterim uzerinden belli basli yoreleri anlattim, zaman zaman guldu bana. Tokyo'da, manyetik etkiyle temassiz sekizyuz km. hizla yol alan trenin tepesinde gidiyormusum hissi uyaniyordu o guldugunde. Hayatin, benim henuz gormedigim tepeleri ve duzlukleri de oldugunu soyledi, bense buna biraz kotu bir cevap verdim: en cok merak ettigim tepe ve duzluklerin onda oldugunu ve gercekten de gormeyi cok istedigimi, soyledim. Acemice bulmus olmali, nihayetinde benden cok dunya gezmis olmaliydi, olgundu, sesini cikarmadi, isterik kahkahasindan bir bulut biraksa vicdanim rahatlayacakti, yapmadi. Aslinda onun anlattigi pek cok kasabayi gezmistim ancak icine yuvarlanmaktan kendimi bir turlu alamadigim o icki sisesindeki yalnizligimi kafeslemekten baska bir ise yaramadigini, soylemekten utanmistim. O an o kiza ihtiyacim vardi ve gitmesini istiyordum.

Sonraki birkac gun tumuyle Tokyolu Kiz'la gecti. O bana kendi Tokyo'sunu anlatti, how to disappear completely adinda bir brief okudu, ben sorularimla sacmaladim, sususlarimla sirittim. Aslinda o da yalnizlik cekiyordu ve ben bunu bilmeyip hep kendi yalnizligimi sunuyordum ona, halbuki belki onun battigi keder benimkinden daha derindi, kot farkindan dolayi mi anlayamiyordum ben bunu, yoksa kitliktan mi. Tokyolu Kiz, dunyanin uzerine bagdas kurmus ve bir elinde lolipop diger elinde haslanmis misir kocani, halksiz bir koye gidecek, tuzsuz bir koydan gececek bir dolmus bekliyordu. Koy garajindan carptigim bir dolmusla onu almaya geldigimde, deli oldugumu bilip bilmedigimi soruyor; gozlerine baktigimda, "seni oldururum" diyordu. Sonra ilk cumleyi kurmak icin uygun bir yer kolluyorduk, biz her cumleyi her yerde kuramiyorduk. Onun baslangici yoktu, sonu da olmayacakti. Benim baslangicim vardi ve sonuma yaklastigimin belirtilerini de yakinimda hissediyor, yakinlarim tarafindan uyariliyordum. Onun yakini yoktu, ben ona yaklasmayi cok istedim. Icinde bulunmayi cok istedim. Sonra bana bir harita verdi, haritada bir nokta atisi yapti, noktaladi.

Duetler kulakliklarda yankilanirken yanimdan yol suruleri geciyordu ve karabatakliklar.
iki sene aradan sonra ehliyete kavuşmak, sık rastlanan bir şey olmasa gerek :) rakıya batırıp ıslatmak gerek :)

12.10.2011

Bi esegim olsa adini Zarife koymakta pek sakinca gormezdim. Ama kedi zor, kediye isim vermekte epey zorlanir, karar veremezdim. Dunyanin butun ciceklerini diyorum. Gecen ay bu zamanlar yine sakin dolunay. Aylar ortalama yirmidokuz gunde bir isim degistirirler. Bi herif vardi ben burdayken is cikisi bara geldigimde takimelbisesiyle gordugum, hep her gorurdum, hatta bi keresinde tartismistik tabure dalasi yapmistik, o bar kapandi ve ama o herif yine burda is cikisi kravatiyla, demek ki barlar acilsa da kapansa da ayni tip yerlerden hoslaniyormusuz ya da ayni kultur katinda oda tutmusuz, yine sevmezdim o herifi, bana kendimi gosterdiginden degil, benden huysuz olmasin ama huysuz oldugundan sevmezdim. Bilmiyorum, yine de oynar misin benimle. Paragraf yapamadim ama dunyanin butun satirlarinin ebesini atlayabilirim istersem, biliyorum. Dunyanin turlu huylari var, insanoglu sadece ve sadece cig sut emdiginden oluyor tum bunlar, pastorize dedigimiz sut de bir cesit cig sut degil midir, devam mi ediyoruz yani cig sut emmeye. ... Aranizdan pek cogu sehir degistirmis hatta babasinin memuriyeti dolayisiyla sehir sehir gezmis ve bunu benim kadar ve benim kadar boyle dramatize etmemis olabilir, aranizdan bazilari yeni yaptirdigi dovmesini gostermeye pek merakli olmayabilir ve aranizdan bazilari bu kic kadar ulkede yaptigi ufak haritasal dalgalanmalari benim kadar ajitasyona maruz birakmamis olabilir, hatta aranizdan bazilari aramizda kacak gocmen olarak istanbul'da sultangazi'de bir evde onbes kisi yasiyor olabilir, anasindan babasindan ve daha onemlisi ulkesinden -adieu mon pays- kopmus olarak; ve ama bu benim, hayatimin bes senesini verdigim bir sehre tekrar dondugumde mavi sincap likorune donmus gibi hissetmeme engel degil.
Koprubasi'nda durdum biraz. Yagmur yagmasina devam ediyordu ince biraz. Koprunun altindan gecen cook sulara baktim, hakkaten de gecmis, gitmisti, gelecek de giderdi bu gidisle, ve ben mideme oturan tomruklarla basbasa bir kereste adam olarak yasamaya devam ederdim. Biraz oturdugum caddede dolandim, biraz bebek sevdim, arkadaslarimin asklarinin meyvesiydi, buna pek gulduk, ezelden beri bu karikocayi severdim, onlar da beni severdi. Sonra yine Del Mundo'ya geldim, le monde, tout le monde, kimin sarkisiydi, carpar be haci. Simdi ben bu telefonla enter yapmaktan aciz oldugumdan satir boslugu verememekteyim. Hayatimda bira icmeye hep kaldigim yerden devam ettim, mutlaka bir yerde kalmis idim. Hayat da oyle iste, cok istedigin halde bazen satir basi yapamiyorsun, yeni bir paragraf acamayabiliyorsun, sonra isler karisiyor, ozellikle birileri sana disardan bakiyorsa onlar icin, onlara gore. Bu, bu blogun cesitli yazmalar ve silmelerden sonraki besyuzuncu postuymus, bu sekilde kutlamis olduk, ilk post'u da senelerce evvel -ikibinbes girisinde- yine bu sehirde yazilmisti. Koprunun diyorum, altindan pek sular. ... Kimse bana sormadi ama ben konustum, dedim ki, ben su an dort gunlugune is icin burdayim, bakmayin yabancisi gibi durduguma, davrandigima, sizler yokken ben burdaydim ve bu sehrin cemaziyulevvelini bilirim, o luletasi dediginiz tasin yapitasini atomunu cigerini bilirim, dedim. ... Bir tabak ince dilimlenmis limon lutfen!

11.10.2011

Eskisehir ve Ben. Tam bir oteller kenti olmus. O cok merak ettigim tren gari yanindaki Olcaylar Otel'e girdim ama ortak banyo tuvalet kullanimi bir yana o plastik terlikleri giymek istemedim, evet o an onlardan tiksindim ve ciktim gittim baska bir otele, otel de oteldi hani, bir cift kisilik yatak ve pencere kenarina bir sehpaya dik konumlanmis iki adet koltuk, odam yedinci kattaydi ve otel dedigin oyle olmaliydi. Hep ahd etmisimdir kaldigim otellerin pencerelerinin manzarasini bugune kadar neden arsivlemedim diye. Bara geldim, barin etrafinda oturan tiplerden birkaci tanidikti. Hala oturuyorlardi. Ben burda kalmis olsam ben de oturuyor olacaktim. Durum vahimdi ve vehim doluydu. Eski zamanlarda -ancient times you know- gittigim ozel -bana has- barlarda karsilastigim guzel kadinlardan ikisi yine oralardaydi. En favori mekanim coktan kapanmisti, kolay mi benim yasamadigim bi sehirde bi barin tutunmasi. Hava, iklim, ekim'in onu dolaylarinda Eskisehir'n tam da boyle kokuyor olmasi cok muhtesemdi. Sehir elbet altyapisal olarak buyumustu, yeni altust gecitler, kopruler, duble yollar ama o degil de artik buranin da bir "barlar sokagi" olmustu. Ve yagmur yagiyordu. Tren garina fazla yanasmadim, oturdugum evin sokagina fazla yaklasmadim, yuregim kaldirmayabilirdi, ama bu ikinci gunumdu henuz, ve iki gunum daha vardi. Sahi, sen benle Eskisehir'e geldin mi hic, biz Eskisehir'I hic bekledik mi, ben garda hic gelmeyecek seni bekledim mi, mesire alanlarina gittik mi. Burasi tam da Haydar'lik bir sehir olmus, onun ilk zamanlari gibi sahici ve bir o kadar lirik, tam Enis Batur'luk bir yer olmus, onun ilk zamanlari gibi girift. Tam benlik bir sehir olmus, oteller ve barlar kenti. Biraz da her zmankinden sinirli ama agresif olmayan bir yagmur, Bodrum nasildir simdi kimbilir. Geldigim barin adi Del Mundo, manasi malum. Buradan ayrilmadan ince son geldigim yer de burasi ve son oturdugum bar taburesi de bu tabureydi. Kaldigim otelin kahvalti salonu terasindan iste bu otellerde en sevdigim sey, her otel bunu onemsemeyebiliyor. Neydi o Kadikoy'deki otelin adi, kahvalti salonu terasindaydi hani, Marmara'yi goruyordun, birkac saksi da cicek. Evet, Eskisehir cakma bir Kadikoy olma yolunda ilerliyor. Yakinda Peyote de bir sube acacakmis, bazilari bilir Peyote benim Taksim'deki gece adresimdir, gunduz Urban'di unutmayalim. Her neyse, simdi biraz icki.