ama arkadaşlar iyidir



28.04.2013

my heart is an apple

bugün iki yaşındaki bir kız çocuğuna bizzat tatbiki olarak, -o esnada hafif çakırkeyif olsam da- deniz ve kayık kelimelerini öğrettim. ayrıca "do re mi fa sol la si do bittiii" demesini de biliyor artık.


26.04.2013

merhaba izmir, gundelikci, kohne, baharli, trafikk, cuma, cal arsaat, telefon izmir. bugun nasilsin? nasilsin?

tanışsa mıydık?

merhaba pirina sabunları. merhaba summer wine. merhaba limonu kabuğuyla yemeyi tercih buyuranlar. merhaba ankara'da tek gecelik otel arayanlar. merhaba milli içkilerden bihaber ve harabe olanlar. merhaba kendi kabarelerinde kendi kendilerine labirent yaratanlar. merhaba istanbul'da hostel arayanlar. merhaba dost bir el arayanlarla birlikte arayanlar. merhaba esin. merhaba üsimp, ki o bir kısaltmadır. ki bizler birer kısaltmasıyız kendimizin. ki yüzlerimiz birer kısaltmasıdır içimizdekilerin. merhaba kaf sin kaf, merhaba sinkaflı konuşmalarım sana karşı. merhaba ...'sen eğer. merhaba inbox (4). merhaba inox paslanmaz çelikleri. merhaba hepiniz çelik gibi yürekleri. merhaba bizler bu devletin nervürlü çelikleri. merhaba ayran bile içemeyecek kıvama gelesi. merhaba perdeler. merhaba gerdek geceleri. merhaba ördek geceleri. merhaba ördekler, suna deyince ve görünce bir başka güzel. merhaba görümcen var olacak. merhaba senin en sevdiğim yerin neresi olmayacak biliyor musun, doğum yerin. merhaba benden başkasını -sen eğer. merhaba ben aslında, ben aslında aslı astarı yokum. merhaba ben birazdan hasta olacağım çünkü boğazımda bir tavuskuşu ürüyor. merhaba ben çoğunlukla bacaklarımı sallamaktan bugüne kadar hiçbir depremi hissetmedim. merhaba ben dün çok bekledim ama ay tutulmadı, kararmaktan öte bi yere gitmedi. merhaba ben giden ay tutulur mu. merhaba ay gidiyor, yüreğim kanıyor. merhaba heybe. merhaba heytbe. merhaba kesik kesik bağlantılar. merhaba 2 inçlik borular. merhaba bunlara eşlik eden bunları boş bırakmayan kuğular. merhaba modern psikanaliz. merhaba sesinizi sonuna kadar açabilir miyim. merhaba, ne veriyim abime diyen garson, bass ver bana, biraz daha bass. merhaba, ne veriyim abime diyen garson, bir tutam zencefil lütfen, mslm grss'in bir avuç gözyaşı şarkısı istekdışıdır. merhaba ben kendime acı süpermarketler zinciri'nden üç beş reyon icarladım. merhaba selin.

merhaba beni şimdi selim aradı. açamadım. düşünsene onaltı senenin selim'i bu, yavuz selim hem de, yavuz ve gürbüz selim ama açamadı ellerim. merhaba şalala, hepimiz enternasyonel birer şalala olmak istemez miydik sanıyorlar. merhaba sesleri bi süre sonra kısılan telefon melodileri. merhaba yazdıklarımı kapalı zanneden hanedanın üyeleri. merhaba su-i zanlardan hiç hoşlanmayışlarım. merhaba hüsn-ü zannına kurban olduğum gülen kadınlar, gülmekte zorlanmayan kadınlar. merhaba limonlar. merhaba evcil hayvanlar. merhaba evcilik oynayan çocuklar. merhaba skype. merhaba gökyüzü fazla uğraşırsan adamı çarpar. merhaba soda. merhaba sofra tuzu. merhaba hayatımda yeterince kafiye olmadığında içim hiç mi hiç rahat etmez. merhaba bazen hayat çok yirmiiki yirmiiki. merhaba ben yarın düğüne gideceğim. merhaba ben bana bi kere olsun merhaba demedin, ki ben seni o kadardır içimde taşıyorum. merhaba bilmezden mi geliyorsunuz, topunuzu tüfeğinizi bana şimdi. merhaba dedik.

yarın dükkânı sen açma kâmil. yarın dükkanı kimse açmasın. yarın tatil olsun bize. yarın yok olsun ama olsun sonuçta.

sonra, onun çoraplarını görmek demek, onun mahremine girmek demektir.

23.04.2013



 "we'll share a drink and step outside!"

21.04.2013

müfredat

asmalımescit'teki meyhane yakup'un sahibi yakup öldü. herkes onun edip cansever'in çağrılmayan yakup'u olduğundan bahsetti. birkaç kişi aslında onun o olmadığından dem vurup asıl hikayenin başka türlü olduğuna dikkat çekti. ben asıl hikayeyi bilmiyorum, merak edip bakmadım, yoksa google'un eline sağlık bir şeyler çıkar. ben bendeki yakup'tan bahsetmek de istemiyorum. çünkü edip cansever'in çağrılmayan yakup'u benim kelimeleştirebileceğim seviyenin üstünde, o yüzden çok sevdiğim şeylere dair genellikle yap-a-madığım gibi çağrılmayan yakup'u da anlatmaya kalkmayacağım. sadece benim için mühim olduğunu söyleyip bırakacağım basitçe. yakup meyhanesi'ndeki yakup'un edip cansever'in anlattığı adam olabileceğini hiç düşünmedim, oraya gitmeden önce bir ihtimal diyordum ama gittikten sonra o ihtimali de sıfırladım. ama ondan önce, meyhane yakup'a ilk gidişimin hikayesi var. üstünden, sene geçti, mevsim geçti, ay geçti, yağmur geçti, dolu geçti, kar geçti. beş yılımı istanbul'da geçirmiş olmama rağmen asmalımescit diye bir yerden haberdar olmamıştım o zamanlar. bunun sosyolojik birtakım açıklamaları var elbette, asmalımescidin ben öğrenciykenden biraz daha geç keşfedilmiş olması, harcamaları kısıtlı üniversite öğrencisini aşması, ve mütevazı entelektüel zevatımın buna elverişli olmaması, vs. sonra büyük bir yer edindi bende. son zamanlarda üzerine yazayım diye beklettiğim konulardan biriydi. boşverelim.

kelebeğin rüyası vardı bir de epeydir aklımda. gerçi birkaç zamandır ne zaman sinemaya gitsem işyerinden aranıp aranıp ikinci yarısında çıkmak durumunda kalıyordum. ne zamandır gitmemiştim sinemaya, en son bizim büyük çaresizliğimiz'e gitmiş bile olabilirim ankara'da. her neyse, bu filme gideyim dedim, şair üzre bir film dedim. tanrım sen bizi alışveriş merkezlerinin sinemalarında film izlemekten uzak tut. tanrım sen bizi çocuklarımızı alışveriş merkezlerinin oyun salonlarında ferahlatmaktan uzak tut. tanrım sen bizim kitap alışverişlerimizi alışveriş merkezlerinin d&r'larında remzi'lerinde inkılap'larında yapmaktan uzak tut. yılmaz erdoğan'ın yaptığı tüm filmlerde elle tutulur birkaç sahne oluyor muhakkak. güzel birkaç vuruş yapıyor. ama bu filmde tarzını değiştirmiş, daha çok direkt anlatıya girişmiş. filmin sinematik yönünden bahsetmek istemiyorum, bu konuda yeterli birikimim de yok ama bana tüm film müthiş renklere sahip müthiş hizalı müthiş mükemmel bir filtrenin arkasından izleniyormuş hissi verdi, o anlattığı zamanın ortamına giremedim çünkü çok estetize etmişti görüntüleri, veremden bahsediyorken ekranda virüslü bakterili bir görüntü yönetimi görmeyi beklerken tam tersi harika bir arz vardı. aynı sahneye bir fotoğraftan bakmakla bir ressamın çizdiği resimden bakmak arasındaki fark gibi. ressamın çizdiğinde çizgi darbelerini görürsünüz, fotoğrafta göremezsiniz, çok ustaca çekilmiş bir fotoğraf gibiydi filmin sahnelerinin üzerinde oynadığı düzen. filmin ikinci yarısını izlemedim, zaten işyerinin telefon tacizleri bıktırmışken bu kadar güzel insanların bu kadar güzel tonlarla sahne alması ama sonunda ölecek olmaları beni boğdu. her neyse, mesele bu değil, mesele filmdeki şairlerin ilk şiirleri yayımlanınca duydukları heyecanın aktarımı.

yazan insan için bunun öneminden bahsetmek istiyorum biraz yazasım olsa. tavrını sevmediğim ama tarzını izlediğim bir şair arkadaş da bu noktaya değinmiş geçenlerde blogunda, ordan esinlendim. aranızda bir dergide şiir/öykü vs yayımlatan arkadaşların hayatlarında bu konu nasıl gelişti tam olarak bilemiyorum ama bu sahne beni doğrudan kendi tanıklığıma, tecrübeme götürdü. o bahar aylarını getirdi aklıma. semih kaplanoğlu'nun süt filminde de aynı heyecanı filmlemişti yönetmen ve ordaki çocuğun repliği de gayet manidardı.

ikibinüçün sonuydu. tuttum gerçekleri yem alarak bir öykü hikayeledim. ve bunu onun da takip ettiğini bildiğim bir dergiye gönderdim, sadece okuması için, ona okutmamın başka bir yolu yoktu. nerden bilebilirdim o yayımlanmanın beni müthiş bir edebi hazza sokacağını ve bunun kıza duyduğum sevgiden de öte bir şevk olacağını. namussuz dergiciler yazıyı yayımlayıp yayımlamayacaklarını da söylemediler her zamanki gibi, ve bu nedenle çok netameli çok tekinsiz bir bekleyiş oldu. üniversite öğrencisi olmak hayat hakkında büyük bir özgürlüktü, y. lisanstan atılmıştım devamsızlıktan ve habire sait faik habire sabahattin ali keşfediyordum. günlerdir derginin yeni sayısının geleceği günü bekleyip her gün evin hemen yakınındaki kitapçıya gidiyordum. ve beklenen sabah geldi bir gün. gittim, rafta gördüm dergiyi, bir çırpıda parasını ödedim, her zaman yaptığım gibi pleasure delay yaptım kahvaltılık bir şeyler alarak. eve gidip çayı koydum ocağa, ve dergiyi açtım. öykümü orda gördüğümde -müstearla- içimde bi karaca zıpladı, içimdeki bal şekerlendi, içimde bi tay doğdu, aslan kafesten kurtuldu, filan. çıktım yatağın üstüne zıplamaya başladım, evde yalnızdım, çay demleniyordu ve çok mutluydum. dört döndüm, hopladım, dans ettim, koştum. beşiktaş'taki son ilkbaharıma böyle girdim.

her zaman derim, şair adam mutlu olmayı bilir ve zaman zaman olur.

20.04.2013

sandalyeye bel bağlayan adam. en çok da yıldızlı çandarlı gecelerini özlediler hep birlikte. hepbirlik olup, benim bilgim dahilinde değil. "üzerimde yıldızlı gökyüzü, içerimde ahlak yasası" lana del rey kullandım bir süre. ömrünün her döneminde muteber bir sandalye oldu adamın. sandalye alınca çok mutlu olunacaktı. size dikey ve yatay sandalyelerinden bahsetmek istiyorum insanoğlunun yedi ceddinin. sallanan sandalyelerden. dedelerin oturup kalkmak bilmediği, kişiye ait, şahsa münhasır sandalyelerden. bir sandalyeyle mutsuzluğunu kesip biçecek skip atacak zanneden adamlardan. vanilyalı mumlarla evde dalgalanan sigara dumanlarını bastıracağını sanan. süt içince içinin temizleneceğine allah'a inanır gibi inanan adamlardan.

19.04.2013

epey olduydu. bırakmıştım ya ben bu ayakları.

16.04.2013

iki gün üç gece hava değişimi

limon çiçekleri varlardı. akasyalar beyaz ila pembeydi, oradalardı. doğanın en güzel kokularını sürdüğü , yatağa girmeden önceki pijamalı zamanıydı. ben kıçıkırık bir otel odasını hevese boğmuştum. kıçıkırık bir otel odasının turistik bir bölgede başına talih puştu konmuş yerel bi ailenin işlettiği kitschlerle dolu yaşantısına çok ortak olmuşumdur, zira halk için ölmeli halk o zaman halk. kıç tarafı bira kapağı açmaktan yorulmuş bir çakmağın gazının bitiş süresiyle poposunun deformasyon süresi eşzamanlı değilse hayatınızda orantısız bir güç kullanımı sözkonusudur. ayrıca, yaşlandığımızı yaz aylarında nasıl daha çok anlarız, normalde vücudunuzun en ulaşılmadık ve kaşınması zor yerlerine ulaşmakta sınır tanımayan sivrisinekler gelip de alnınızın ortasından ya da yanağınızdan pay alıyorlarsa hâlâ genç olduğunuza inanabilirsiniz, çünkü bunu çoklukla çocuklara yaparlar.

onun olan saçlar gürül gürüldü. ve bende birinci dereceden bir işkence oluşturmak istiyorsanız bana şarap içirebilirdiniz, ve bende ikinci dereceden bir işkence oluşturmak istiyorsanız bana kutu bira içiriniz.

gerçeklerimde bir yerde olsaydın, rüyalarımı havalandırmak için zaman zaman otellerde kaldığım bilgisi rivayetten ibaret olurdu.


15.04.2013

kim var orda!?

11.04.2013

şerbetçiotu'nun adının nerden geldiğini bi merak bi merak.

8.04.2013

inanılır gibi

parmaklarımdan -saydım- üç tanesi yıllardır arjantin bardakların kulplarını yüzük niyetine kullanıyor. kâh sağ elime kâh sol elime, bir nişanlıyız bir evli, bir dargınız bir barışık. kendimi her gün koşu bantlarında saatlerce koşup da bi yere varamayan kaplumbağalar gibi. kendimi bi benzetiyorum bi benzetiyorum sorma. sivilce bahanesiyle üç haftadır kes(e)mediğim sakallarımı bugün bir uyarı neticesinde kesmek durumunda kalınca bu beni depresyona sevketti. heidi'nin dedesine benzememe şunun şurasında ne kalmıştı. modena'dan bir kız sevdim, sattı bana çocukluğunu.

rüyalar geçer gemilerimden, allı pullu.
gemiler geçer derilerimden, yüzer de geçerler.

mart mı çarptı dedi, neyi kaset etti (fiyuvv). istanbul'a mı gideceksin, dedi. o nerden çıktı, nasıl bildin, dedim. şamanım ben, dedi. amaaan, dedim. izmir'de kaldığın için seni linç ediyorlardı, istanbul'a git diye bağırıyorlardı, dedi. nasıl gördün bunları, şeklinde şaşırdım. hayır yerleşmek yok, bir hafta izin alıp gidip döneceğim, diye gerçekleştirdim rüyasını. ... nitekim kirpi beslemiş adamım. ... yine arabada yattım dün gece, ondokuz yaşındaki gençler gibi, zıvanadan çıktım sanki. içip içip su boylarında sızıp kalan rahmetli geldi aklıma sabah uyandığımda.

sonra her şeyin üzerine limon sıktım. her şey çok güzel oldu.

27.03.2013

görüşürüz.

22.03.2013


“haydi kalk trenler kalkıyor duyuyorum 
 biliyorum yorgunsun her geceden, biriken her geceden 
 haydi kalk şimdi bunu gömelim 
 haydi kalk bitiverdi 
 haydi kalk yorgun güzelim haydi kalk 
 hadi artık öldüm biliyor musun 
 hadi kalk İzmirlere filan gidelim


21.03.2013

günlerdir elma yemedi. gidiş yolunda sorun yoktu. bir ayakkabısının bağcığı çözük gezdi günlerce. çoraplı kadınlar daha güzel oluyordu. çorapsızların yeri ayrı. yüzoniki tane portakal aldı manavdan, yirmiiki kilo tuttu, bi hışımla eve gelip hepsini tek tek soydu, evi kaplayan portakal kokusu bir hafta evden çıkmadı. kahvenin telvesine değdirdi dilini, hoşuna gitmemesiyle gitmesi bir oldu, bir daha yaptı bunu. ayıklığın huzursuzluğuna alıştırmaya çalıştırdı kendini. evde ne kadar aç-kapa düğmesi varsa dörder kez açtı kapadı hepsini, bozulan olmadı. kalemi yedi kez eline alıp bıraktı.

20.03.2013

constantly thinking about you

    

19.03.2013

sarı uyan! araba var!

kalorifer yakma ehliyeti olan ustalara benzettiğim oluyor onu. mesela yatılı okullarda kalorifer yakan ustalara. gencecik bir nüfusun uykuda olduğu, sadece birkaçının namaza birkaçının gusüle kalktığı saatlerde genç nüfusa kıyasla yaşama oranını matematiğe döküp minyatür bir hayatı sigara ve içkiyle bitirme tezi yazdıracağım bir kalorifer ustasına. tabii o zamanlar sene bindokuzyüzdoksanaltı.

bak bu arada ne diyor: 2:37-3:10




tabii beş yıldızlı apartmanların kalorifer ustalarına benzetirsem senelerimiz ikibinli yılları gösteriyor. bence sağlık olmalı. ve bu başka bir sızının konusu.



jason molina ölmüş diyesiler. bence sağlık olsun.

14.03.2013

yanlışlıkla yanlış

maden dağı dumandır, de loy loy. tabii o zamanlar sait faik denen adam yaşıyor. köpekli adam diye bir karakterden sait faik yapıyor trt. her yerde tıplar bayramları kutlanıyor tüm hipokrat andımızları eşliğinde. anız biçiyor yazın sıcağında çiftçi babalar ve rençber analar. o kadar değişik bi devir ki, mesaj atıyosun ve iletiliyor, iletildiği yetmediği gibi sana rapor veriyor. yeni doğan çocuklara ezo, aze ya da muse gibi isimler veriliyor, ve hep bir ağızdan absolution için şarkı söylüyolla. bense öykülerimde mebzul ölçüde yabancı kelime kullandığım için bir öykü yarışmasında daha birinciliği başkalarına hediye ediyorum kendi ellerimle. ne bk yersem yiyeyim kendi ellerimle yiyorum. sevişişim bile bazen.

omar'a manu'nun hikayesini anlatıyorum. ne kadarını yazdım ne kadarını uydurdum ne kadarını dondurdum bilmiyorum ama hikaye de hikaye hani. hayır, bunun şimdiki kocasının adının hikayedeki esas adamınkiyle aynı olmasıyla hiç ilgisiyle yok. la.

pavyona gittim ondan sonra. bayan ister misiniz abiler, dediler. buyursunlar, dedik. biz üç kişiydik. siz üç kişiydiniz. içkiler filan geldi. içkiler gittiler. hasretlere dayanamayıp bir daha bir daha teşrif ettiler. garsonun kulağına dedim ki, hesap dörtyüz lira olunca bizi uyarıyosun, tamam abi merak etme, demiş bulundu. kendimi sınırlı jetonla atari salonlarına dalan çocuklar gibi hissettim. damla, dedi. geç bunları, dedim. demet, dedi. geç bunları, dedim. didem, dedi. belki, dedim. bir süre develerle ilerledik, çok zor bir yoldu benim için. ne konuşacaktıysam. ilk defa da gitmiyordum ya. telefonumu aldı eline, adını kaydetti telefonuma. derya'da karar kıldı. sonunda anladı esintisizliğimi rüzgarsızlığımı. ertesi gün aranızdan tramvay geçecekti diye dalga geçti ikikişiler. ama hiçbiri ertesi günün akşamında aranmadı, sana tesbih aldım gel onu al, diye.

de'lerden develerden gitmişken devingen kelimesini çok seven bi dedicated to sophisticated fuck princess geldi aklıma, şarkıdır dedim geçirdim içinden deliğin ipliği. terziler gelmiş bulundu. hatta dün akşam kendimi küçük iskender'den alıntı yaparken yakaladım, hâlâ mı, dedim. ama öyle deme, çin lokantası'nın yeri başkadır, diye konuştu içimdeki lâlâ. açık pencerelerin perdelerini dışarı çağıran bir şinaslık var havada. gökyüzümün adını şinasi koydum. kütüğüme şiir yazdım tuttu. ona ve rüzgar bizi götürecek desem, biliyordum bi nane anlamayacaktı. ben de demeyecektim zaten. ama bugün gökyüzü uçağını bile içmedi.

maden dağı dumandır de loy loy, kibar yarim. sonra ona omar'la yazımı kışa çevirdin'in hikayesini anlattım. tabii bu hikaye, babamın bir atı olsa binse de gelse ile annemin yelkeni olsa açsa da gelse'nin hikayesi yanında sönük kaldı. çünkü o ona bir barda otururken numarasını kendi elleriyle getirip vermişti ve yanlışlıkla yanlış yazmıştı. kendisinin yanlış yazdığından haberi yoktu annemin yelkeni olsa açsa da gelse'nin. onun yanlışlıkla yanlış yazdığından da babamın bir atı olsa binse de gelse'nin haberi yoktu ve her gün boş yere ankesörlü telefonların sonuncusu'na sarılıyordu.


9.03.2013




o kadar da uzun boylu. hem de iyi. giderek işe gidilen cumartesi-pazar sabahlarına benzemeye başladı yüzün. yüze limon sıkılır hiç. tamam görüşürüz.

bu fotoğrafta emeği geçen herkesin dünya emekçi kadınlar günlerini tek tek el sıkarım.

8.03.2013

ben henüz on aylıkken susmaya başlamışım

ahmet'in kuzguncuk'ta kaldığı bi ev vardı. beni bir kere bile davet etmedi. ahmet orda o kıza aşık oldu. gülen'den sonra aşık olduğu ya da olmadığını düşündüğü ama aslında olduğu ilk kız oydu. sonra ona o kızı sorduğumda, ona geçmeden önce gülen'i bana öyle bir anlattı ki ben bile aşık oluyordum az kalsın. üstü kaldı.

bazı sevdiğim arkadaşlarım beni oynadığım kelimelerle tanıdılar.
bazı sevdiğim arkadaşlarım beni kelimelerle oynadığım kadar tanıdılar.
bazı arkadaşlar beni kelim kadar tanıdılar.
bazı arkadaşlarım beni kelimden sonra tanıdılar.
bazı arkadaşlarım beni tanıdılar, siz kaçtınız.
bazı arkadaşlarım ama arkadaşlar kadar iyiydiler.
bazı arkadaşlarım beni hiç oynamaz sandılar.
bazı arkadaşlarım sandukadaydılar.
arkadaşlarım bazı bazı.
arkadaşlarım arasıra bazı bazı, gelseydiler bize gönlüm razı.
bazı arkadaşlarım gölge etmesindiler başka ihsan istemez idüm.
bazı arkadaşlarım kendilerini bana ahmet kadar özlettiler.

tamam tama sustum.


bazı özel isimler özeldir

tamburi cemil bey'in hafız osman'a duyduğu sevgi büyüttü muhsin bey'i
deniz gören teyzelere tırmandık ve ordan charlotte gainsbourg'u izledik
müslüm gürses'in ölümü üzerine bir devlet çöktü, kavimler göçtü
olmaz olsun sakız çiğneyen johnny depp'ler

bir yılanın durup dururken neden soktuğunu hiçbir zaman anlayamayacağım
ve ferdi tayfur öldüğünde bir dünya duracak
çekinme eskici içeri buyur

1.03.2013

m.g. hakkında her şey

"yaşamak, yaşamak, yaşamak, yaşamak değil yaşamak"



alfabetik sıraya göre bazı gözler:

adını sen koy
aldanma çocuksu mahsun yüzüne
ben senin kulun muyum
bir avuç gözyaşı
bir kadın tanıdım
bu şehirde yaşanmaz
esrarlı gözler
güldür yüzümü
hangimiz sevmedik
hasret rüzgarları
itirazım var
kaç kadeh kırıldı
küskünüm
ölüyorum kederimden
sende kalmış
sev yeter
silinmiyor hatıralar
tanrı istemezse
unutamazsın
unutursun diye
üstüme düşme benim
31 temmuz 2007 salı, 22:45 -cola reklamına çıktıktan sonra-


öptüler. beni bugün müslüm baba öptü.

sekiz yaşındaydım sanırım. d'm askere gitmişti. anannem yalnız kalmıştı. beni de yanına vermişlerdi. okuldan geldiğim vakitler d'mın kasetlerini karıştırıyordum. bir tane de araba teybi vardı, arabasız da çalışabilen. kimler yoktu ki kasetler arasında: müslüm gürses, ferdi tayfur, orhan gencebay, erol budan, ahmet kaya, cengiz kurdoğlu, arif susam, ümit besen, huri sapan. adını hatırlayamadığım bir sürü isim, kaset kaset. en çok ferdi tayfur ve müslüm gürses. sürekli dinliyordum. o yaşlarda o müzikler. âşık mıydım ki, evet galiba, bir kız vardı sınıfta. ama ilgisi olmamalı sekiz yaşındaki çocuğun içindeki arabesk ruhun bu kıza açılamamasıyla. gaipten gelen seslerdi çünkü o sesler o zamanlar için. bildiğin dinlemekti benimkisi. elimdeki sapanı bile unutup gidiyordum dinlerken. özellikle müslüm gürses ve ferdi tayfur’u. ama müslüm ayrıydı. hepsine dair ayrı öyküler anlatabilirim aynı zamanda yaşanmış. şarkıların isimlerini ve sözlerini de ezberlemeye başlamıştım. hatta okulda orhan adlı arkadaşıma bile anlatıyordum da anlamıyordu, küçüktü daha o, oysa ben büyüktüm, delikanlıydım, düşünsene sekiz yaşında zil zurna âşıksın ve müslüm gürses dinliyorsun. içimde arabesk bir ruh olduğunu söylerler, burada mı atıldı acaba temeli? “bizim gönlümüze hasret düşüren, şu geçit vermeyen dağlar utansın.” ilk bu şarkıya takılmıştım. sonra geldi gerisi. anannem de anlam veremiyordu kafayı duvara dayayıp araba teybinden çıkan seslere baktığımı. görüyordum tüm sesleri ben. nota nota yükseliyorlardı içimden. onlarla geçti zaman. [normal kilitlere sahip olmayan, bastırınca dili yukarı kalkan bir kilit sistemi vardı kapının, arkasında da koca bir müslüm gürses posteri, şimdi o posteri bulsalar da bana, tüm malımı mülkümü bağışlasam… beyazdı müslüm gürses, beyaz bir takım elbise vardı üstünde, siyah kıvırcık saçlar ve beyaz bir elbise, onun tüm resimlerinden hatırımda kalan en büyük sahne budur] d'm döndü askerden. ben de şehrime döndüm. yaşım on oldu.

bir gün motosikletiyle geldi d'm bizim eve. ben de okuldan çıkmıştım çoktan, ödevlerimi de yapmıştım. d'msa sanayideki işinden çıkmıştı, yağlıydı, paslıydı. “gel,” dedi, “seni konsere götüreyim.” çok sevinmiştim. anannem okuma yazma bilmediğinden, ben de o askerdeyken yeni yeni söktüğümden ona anannemin dilinden yazdığım mektuplara birkaç tane de şarkı sözü iliştirirdim müslüm baba’dan. meğer d'm ağlamaklı olurmuş. [“oturup ağladım çocuklar gibi,” der mesela müslüm gürses ‘bir avuç gözyaşı’ adlı şarkısında.] müslüm gürses konserine gidecektik akşama, ama önce d'mın yıkanması paklanması ve günün anlam ve önemine binaen giyinmesi gerekiyordu. yaz mevsimiydi, hatta yalan olmasın belki de onyedi yıl önce bugündü. köydeki delikanlılar önce köy kahvesinde toplandılar, şu saatte buluşmak için sözleştiler, ve bir kamyonet tuttular. atladık kamyonetin kasasına on kişi kadar. hepsinin yüzünü tarif edebilirim isterseniz, hepsinin yüzündeki tarifsiz sevinci, heyecanı, birbirlerine ettikleri tatlı dilli küfürleri. ben hatırlamak istemiyorum, bir tanesi öldü geçen sene, ama siz isterseniz boynum kıldan ince, elimde sigaram şu an külünden yüce. [ben de işi kötüşairliğe vurdum işte naparsınız] onlara göre epey küçüktüm, aşağı yukarı hepsi askerlik çağındaydılar, hepsi ilkokul mezunu, sorsan o zamanlar için benim kadar bile okuma yazma bilmezlerdi [tamirci çırağı şarkısını mesela ben onlardan çok daha önce duyacaktım tamirci çırağı olmadan, ama onlar tamirci çırakları olsalar da o şarkıyı ve hüznünü (ilk dinlerken ve türkü barlara meze olmamışken) hiç bilmeyeceklerdi, çünkü hepsi ta kendileriydi, biz ise avuntudan ibaret hayatlardık, içine tam olarak giremediğimiz ve fakat yüksek duyarlılığımız neticesinde kenarından kıyısından izleyip o hayatları sanata boca etmeye çalışanlardandık] bana baktılar, d'm onlardan büyüktü ya, forsluydu o yüzden, sevilirdi bir de, “benim yeğen,” dedi. gururlandım d'mın yeğeni olmaktan. kamyonetin kasasında köyden şehre gidilen bir an, rüzgâr bile o kadar heyecanlı mı olurdu be danyal? sigaraların dumanları bile o denli ateşsi mi olurdu?

şapkam vardı kafamda. galatasaray şapkası; d'mın, uğruna onu atmam ve çiğnemem için getirdiği türlü beşiktaş şapkalarına bile dönüp bakmadığım şapkam, çizgili, sarı kırmızı. bir taraftan onları dinliyor, bir taraftan da konser denen şeyin, müslüm gürses’in gerçeğinin nasıl bir şey olduğunu hayal ediyordum. derken bizim kamyonet hızlandı ve rüzgâr, ve şapkam uçtu uçtu uçtu. bakakaldım, karanlıkta kayboldu köyün derinliklerine doğru. [bir kadının derinliklerini de o derinliklere benzettim sonradan hep. içinde yitip gittiğin. içinde çocukluğuna dair sevdiğin bir şeyin kaybolup gittiği, sulu gözlerinin tecellisi bir zemin. karanlık, gizemli, derûnî ve şarkkârî bir kayboluş. güzel bir yitip gitmek. kendini tam anlamıyla bir an için kaybetmek.] arabeski de buna benzetirim ya ben, sırf benzetme gereksinimimden. “bak işte, kayboldu senin galatasaray,” dedi ve güldü d'm, diğerleri de güldüler. o zamandan beri kaybettiğim şeyleri tekrar aramam ben, eğer kaybettiğime inanmışsam.

gidiyorduk işte sallantılı bir mevsimde. sancılanıyordum heyecandan; canla cananla ilgili, en azından canhıraş’la, cansiperane’yle, cancağız’la, canına yandığımın dünyası’yla bir bağlantısı olan bir gidişti bu gidiş. ilçe merkezine geldik, meydanda insanlar yavaş yavaş toplanıyordu. d'm ve arkadaşları bira aldılar, bana da gazoz. zaman mı çabuk geçti, gazoz mu çabuk bitti anlamadım, hava kararıverdi ve meydanda bir kamyonun kenarları açılmış kasasında, bildiğin kamyon kasasında bir beyazlık beliriverdi. ışıklar ve sahne, sahne kamyonun kasasıydı. alkışlar, ıslıklar, bağırışlar, çırpınmalar, sahneye çıktı beyaz adam kıvırcık saçlarını da kafasına takarak. dayımın omuzlarındaydım. beyaz ayakkabılar, beyaz takım elbise. beyaz ışıklar. elinde sigara, başladı söylemeye.


sonra büyüdük, adam olduk, üniversitelere gittik. bir şey hep hatırlattı bana hatırlaması çok da acı gelen şeyleri, bazen üç kere öpüp başıma koydum o hatırlatan şeyleri, keyiflendirdi çünkü beni, bazen de yere tükürdüm tekmelemeye çalıştım boğuştum o hatırlatan şeylerle, ama hep hatırlatıldılar, bir söz bir şiir bir göz bir diz, hatırlattılar. müslüm gürses de öyleydi, ben şarap içtim o da şarap içerdi diye. köpeköldüren içtim o da içerdi diye. bazen sabah kalkar kalmaz play’e bastım, o belki söyler diye. ama noldu? kırk yıllık şarapçı, kolacı oldu. ‘sevgi mi nefret mi’ “adını sen koy” deyip, kötü sesimle “itirazım var”ı söyleyerek ayrılıyorum huzurlarınızdan.

itirazım var baba, itirazım var bu yalan dolana.



26.02.2013

dünya çok kü. burda bu video vardı, youtube bir şeyler yapmış, ya da başkaları.

16.02.2013

it gibi it gibi it gibi it gibib ititi gibi çalışmak çalışmak iti gibi it gibi çalışmak iti gibi çalışmak it gibi çalışmak it gibi çaluışmak it gibi çalışmak it gibi çalışmak ki hiçbir şey düşlememek düşünmünmeemeke it gibi çaışmak iki düşünmemek sarılmak dolayımına boyuna boynuna sarılmak ama it gibi çalışmak hiç olur mu bir gönül oyunu oynamıştı benimle it gibi sarılmak şarkıları it gibi it gibi ayşe nerdesin gibi gibi it gibi igigi emin igüs gibi başbaşayum it gibi çalışmak ellerimin anasını avradını ama avrat kutsal it gibi gib it edhd yorma yorulma yorbukulüme yorbık ama hayır cevap yok it gibi diyorum size it it it mınba menba koymak gibi it it gibi, yıkıl yıkıl seril yıkıl bir düdük yat bür düdük kalk bir düdük bit bir düdük bir daha bir daha bit yarın sadettin'in yanına git gibi it gibi çalışmak ki bit
hani olur da dünya üzerinde dinlemeyen kalmıştır diye

 

14.02.2013

izmir'e kim katılıyor?
bu dünyanın dayısı benim ulan

şimdi bizim yeğen bana benzerse, bazı yaşlarında dünyaya dayılık taslayacak, efil efil esecek, dünyaya omuz atacak ve yine de pardon diyecek. bazı yaşlarında ise ehil ehil oturacak, napıyorsun diyenlere, "duruyorum." diyecek.

şimdi bizim yeğen bana benzerse bundan yirmiyirmibeş yıl sonra "benim yarim yaylalarda oturur, ak ellerin soğuk suya batırır" diye türküler söyleyip bi kaç bi şey içip keyiflenecek, içlenecek.

9.02.2013

yahu kaç gündür yoruluyorum gecenin bu saatine kadarlar. bu gece yeminle sadece bi kadeh atıp yatacaktım, ziyanı yok gene öyle yaparım, sabah iş var neticede, ama bu fotoğrafı görmesem iyiydi bi arkadaşın facebook profilinde. o zamanlar da arkadan, aradan, uzaktan, ve sadece bakarmışım.


değişmedin kemancı, hâlâ efkârlı çalıyorsun.

7.02.2013

benim kafa tatil

portakalın kabuğunu dört eşit parçaya çizmek lazım. 


3.02.2013

takısız isim tamlamalarının sıfatına takayım

şiirseven kadınlar da orda olacaklar mı, dedim. bir martı bir bağırtı koptu. tahtaboşa çıkan kızın donu göründü alt kata. fareler cızırdadı sevinçten. parmaklarını birleştirip parmakaralarını güneşe tuttuklarında yalnızlıklarını gördüler aradan. gözkapaklarını kumbaralarda biriktirdiler. avluya gömülen serçeler, öldürülen örümcekler ve uçurulan uçurtmaların sayısı birbirine eşit çıktı. kızçocuğu karıncaların saçlarını yoldu. beyaz dizaltı çorapları ve karakediler bir anda gelip geçip gittiler. i patladık. kimsesiz köygöçürenler hep duvarda her çivili kaldı.  

2.02.2013

30.01.2013

okuduğum öykülerden birinde kahraman, o zamana kadar izlediği filmlerin içinde, yağmur yağarken araba kullanan adamın silecekler çalışırken arkalarında ağlayan görüntüsünden oluşan sahnelerden mürekkep bir film çekiyordu.
meridyen vs. freudyen

okuduğum romanlardan birindeki hayal meyal hatırladığım kahraman, kız kardeşinin çocuğunun doğduğu gün intihar ediyordu. düğün ve cenaze kavramına doğrudan yaşam (düğün her zaman yaşam mıdır?) ve ölüm (cenaze her zaman ölümdür) açısından yaklaşan ve bu anlamda farklı bir kitaptı. ayrıca, anlatımının eksenine kız kardeş, abi, ve evlat/yeğen üçgenini alması freudyen bir yön de taşıyordu, -ki normalde bu alana pek meraklı değilimdir-. sonundan hatırladığım bir cümle, nasılsa artık ailem yalnız değil, gibi bir cümleydi ama intihar notu yoktu.

olan çocuğun önceden kararlaştırılmış adına oluyordu.
ikilem dem oll

hiç sizi en olmadık yerlerinizden gömdük mü
olur olmadık yerlerinden öptük mü denizi
ağaçlara çıkıp şarkılar mı icra ettik
kişiliğimi sevdiğim kıza icraya mı verdim
icraat icraat diye kıvranan bir belediye başkanı mı olduk ilçemizin
satırlarımızın son kelimeleri bir alt satıra mı intihar etti kendini kendini kendini
içimizdeki köyün çeşmesinden su mu içtiniz avuçlarınızla
içimizdeki kırsalın kuru otları içinizi mi bürüdü
bisiklet mi geçti üstümüzden
düşüncelerle ters düşünce neler oldu hayatınıza
otobanda yatan ayakkabı teklerini mi koleksiyon ettiniz
yılda bir sileceklerini mi çalıştırdınız beyninizin
mercek altında kendinizi rasata mı tuttunuz
lamını lamelini mi dediniz dünya denen mercimekin
üstüne kül mü kokladınız ilk sevdiklerinizin, kul mu yoksa lan, hele bi söyleyin
biter mi biter mi biter mi bu arabadaki benzin
terk edilince yoksa hindistan'da ganj'a girmiş mi hissettim

hiç gizi olmadık yerlerinden açtık mı
memelerini mi sarkıttık sanki denizin
deniz bakılmayla sevilmeyle hiç eksildi mi yıprandı mı aşındı mı
dünya bizi tahriş mi etti dönerken sürtündüğü koynumuzdan
sarılsa daha mı iyiydi sanki dünya size
doz dozimetre doz dozimetre
göğün yüzü eskir mi görüle görüle
mentollü bir hava alırız mı sandınız aşık hissedince
hidrojen koklar gibi, pinpon topu değil o çatlayan, dünya
hey maestro, arkadaşlara benden biner cin daha
dişlerinizi fırçalamanın gerektiği hissiyatı gibi mi vuku buldu aşık olmak içinizde
bakın bir satır bir satır daha yerde
tanrım bu dünya döner bıçakları nerde

hiç tiz-i reftâr olanın pâyine dâmen dolaşır

hiç gözleri yok artık yok artık
tüm bunları ne çabuk atlattık
pillerin iki kutbuna aynı anda dil değdirdik
one pill makes you murder
kutuplarından basık basık suratı he pasık he pasık

susadın çeşmeye inmez olaydın biliyorum
boşver, dart bende oklar sende
kimseyi zarar vermiyor kimseye silmiyorum.



29.01.2013

güzel bir birliktelik

işyerinde bi zaman aynı laboratuarda çalıştığımız bi abim var. kendi halinde, sakin bi adam. ferdi özbeğen şarkıları gibi bi adam. bir kez balığa gittik, bir kez şile'ye gittik, beş kez içmeye gittik, o kadar. 2009 yazıydı. bu işyerinde ilk günlerimdi. çalıştığım laboratuarın şefiydi. akşamüzeri saat beş buçuk gibi eğer günün işleri hafiflemişse, bilgisayarının başına geçer ve müzik açardı. ferdi özbeğen'i bana o tanıttı. ben o zamana kadar sadece bu şarkısını bilir ve severdim. o zamandan sonra ferdi özbeğen gibi şarkı söylemek tanımı ortaya çıktı benim için. ferdi özbeğen'e karşı acaip bir hassasiyet oluştu içimde. o abide de vardı aynısı, belki de ondan bana geçti. fuar gazinosunda canlı canlı izlemeye gittiğini anlattı kaç defa. bense o günlere yetişemediğime kaygılandım. yok yok yalan deme. unutturamaz seni hiçbir şey. bir gün darılıp bir gün barışma. yarım kalan aşk. blogun eski yazılarında da paylaşmıştım bir iki kez. naif olduğu kadar iddiasız olduğu kadar hırssız olduğu kadar kıymetli. onun piyanosunda onu diğer taverna şarkıcılarından onu çok uzağa taşıyan bir ton var, hilal çalıkoğlu'nu bilirsiniz di mi, piyanoları onunla aynı kapıya çıkar. belki bestekar değildir ama iyi bir yorumcudur.



bir de kendine özgü yorum farkıyla aynı tanıma uyan ömür göksel vardır benim için. bahaneyle onu da analım. yaşadım mı öldüm mü. sevemem artık. hasret tel oldu sazıma.

27.01.2013

otoyol kenarında, refüje yakın park etmiş ayakkabı teklerine selamün aleyküm.

25.01.2013

"sonra yeni bir evin olacak. orda bi sürü yeni arkadaşlarınla tanışacaksın. unutma, arkadaşlarınla hatıraların senin her şeyin. onlara asla sırtını çevirme tamam mı."

20.01.2013

yoğun bıkım

bugün size biraz da özel hayatımdan bahsetmek istiyorum. bugün özel hayatımı bu yazdığım yazıya meze yapmak çerez etmek mına koymak istiyorum.

ömer bugün evindeki yatağında uyuyamayacak. dileriz ki ömer bugün ve birkaç gün evindeki yatağında uyumasın ama sonraki günler evine dönsün. ömer evine döner.

bugün canın çok sıkkın, her şey sana zor geliyor olabilir. şeklinde şarkılar yapmış olabilirleri leri. kimileri sıkılmışlığını o kadar güzel ifade eder o kadar güzel anlatır o kadar mına kor ki bizler kendilerimizi hep onların içlerinde bulmakta çok sevinçler çekeriz. sıkıntılarımız hafifler. ama bazı sıkıntılar var ki bira üstüne bira içmek bile hafifletmiyor.

bugün yıprındığımı hissettim ve hâlâ edebi kaygılar gütmekte çekince görmüyorum. ama haz ama akıl derseniz, mümkündür elbet, bugün değil te.

ben bana inanmanızı tavsiye etmem ama bugün kafam merkez bankası gibi. bugün kafam dowjones. bugün kafamı sikeyim.

sen tam da işinle ilgili tüm motivasyonlarını kaybetmişken bir piyango vurmuşcasına yeni bir proje sözkonusu olsun; beş yabancı teknisyen, iki mühendis, altmışdört işçi ile bu işi iki ayda bitirme şartıyla sana versinler. sen ve ekibin üç haftadır gece gündüz cumartesi pazar demeden dört elle sarılın. yorulduklarını hissetmiş olmana rağmen hem aldıkları fazla mesai ücretiyle motive oluşlarını seyret hem de arada bir çikolata baklava bir şeyler ısmarla, çaylarını kahvelerini esirgeme, küçük sigara kaçamaklarına, nişanlılarıyla küçük smsleşmelerine göz yum. onuncu gününde en iyi adamlarından birinin parmağı kopsun. yirminci günde en iyi adamın, evet en iyi adamın merdivenden düşsün, düşerken önce kafasını sonra kaburgasını düştüğü çukurun yan duvarına çarpsın ve kırılan kemiklerinden biri aort damarını kessin.

ömer rica ediyorum evine dön ömer dön. ömer buna göz yumma.
anannem dedemin yanıboyu ve ardısıra bunu çok söyledi. dedemin seyisinde bile olmadı. yürüdü gitti.

18.01.2013

annemin oğlunun yaşı itibarıyle saçlarının beyazlama belirtileri göstermesi gibi gayet doğal bir olgunun annem üzerinde bıraktığı etki nedir: annemin oğlunun saçları beyazlıyor ve bu annem için hayatında sadece bir defa yaşayacağı bir tecrübe. annemin oğlunun saçlarının beyazlaması annemde nasıl duygular uyandırıyor acaba, annem için çok ilginç bir durum olmalı. şahsen ben anne olsam ve oğlumun saçları beyazlamaya başlasa kendimi çok tütün hissederdim.

15.01.2013


bu da yarın ölecek olan değerli arkadaşımız ergin günçe için gelsin. 

yokuş kasaba

ben burda onu aradım kimdi nerde tanışmıştık
herşeyi gömdüğümüz o ılık güneş
ilkin mintanımı yırttım bir çalılıkta
sonra dalgın kalabalıkta dolaştım

orda silah atılır tutulan aya
çingeneler geçer, dağ köyleri
çökelek indirir, yapağı kavurma
ve dişli kar, o uzun ova yazlarına

şimdi vapurdan insem kimse tanımaz
yollar daralmış okul da küçülmüştür
yoktur bizim eşek otlakta, arkama dönsem

biber dizmişler mi tarhana sermiş kimler var
sokaklarda akan rakılı duman
akşam olsa ararlar mı
koşup bahçelere saklansam

burda bütün gün bakındım şubattı
parklarda simit yediğim o yalnızlığa
eski gözlerden biri, eski seslerden

bari şurda tavşan kanı çay olsa

13.01.2013

pardon

üstüme üstüme gelen sigara dumanlarından hoşlanmam. çatıda gezen kedilerin yeri ayrıdır o ayrı mesele. can sıkıntılarıyla aramızdan su sızmazdı zaman zaman, güzel günlerimiz oldu. kömürlüğe giren birinin illa ki bir yeri siyahlanır, ve gökkuşağı buna yazıklanır.

geçen gece rüyamda kimsesiz bir akreple konuştuk. neler anlattı neler. anlatamam, sır.

biriyle yolda yanlışlıkla çarpıştığınızda, omuzlarınız birbirine çattığında, yanlışlığın ve çarpışmanın kaynağı dalgınlığın büyük çoğunluğu onda olsa bile "pardon" dersiniz ya nezaketen, kendini kötü hissetmesin diye. ben her gece dünyaya "pardon" diyorum bu yüzden, nezaketimden.
"ben tavan arasındayım sevgilim!"  
çiftlik bir akvaryuma sokarım. dünya oradan ibaret zanneder. dünya orası olduğu, orda yediği içtiği güldüğü için orda mutlu olur mutlu kalır. o çiftlikte seyreyler, gezer tozar iner çıkar düşer kalkar. dünya orasıdır, her şey orasıdır, her yer orasıdır.

hep dedim halbuki babama, beni yaparken şu akvaryumumun silikonunu iyisinden al, diye. dinlemedi beni, ucuza kaçtı yine.

ucuz bi adam oldum çıktım ben de. su sızdırıyor akvaryumum.

11.01.2013

onunla konuştukça hatıra çıkıyorduk.
floresan mısınız?

öyle bir hatam daha olmuştu. ev resmi çiziyordum. ne hikmetse ya da bende nasıl göz varsa, floresanı da çizmeyi ihmal etmemişim, dışardan görünümüyle bir ev çiziyorum ve resme baktığınızda pencereleri, çatıyı, bacayı, ve floresanı görüyorsunuz. resim öğretmenimden kafama ikinci anahtarı yememe tekabül eder. sonra zaten resmi bırakıp karşılığında flüt dersi vererek resim yaptırır olmuştum, dereceye oynuyordum, mecburdum.

içgörüye bağlardım bağlamasına ama kendimi kandıramam şu an.


şu florasanlar*
kimse niye yüzüne bakmıyor bu florasanların
yanmazsa fark ediliyorlar
florasan mısınız?
içinize sinek kaçmış
sinek ve kelebek ölülerle dolmuş içiniz [kelebekler, güveler ve başkaları**]
sinekler kötüleri, kelebekler iyileri hatta kızları temsil, bilmem açıklamama gerek var
allah’ın gücüne gittiği oluyor mudur veya komiğine filan
[tanrım güler misin ağlar mısın]
sineğe pis bir anlam yükledim
kazık atan dost dedim mesela
dost kazığı
allah’ım kağıt bekliyorum
cevap da
sizden de cevap bekliyorum; florasan mısınız?
hasansanız da olur***
sadettin çaylar nerde kaldı?
sadettin’im, susarım
iyi idare ederim
florasansanız
idare lambasıyım
fitilimi yakınız

*  florasan: floresan tdk’ya göre
** arkın temel bilimler serisi: 14, arkın kitabevi, yazan s. a. mannings, çev. ayten oray
*** enis akın sormuştu, “hasan mısınız?”
soruyu soruyla cevapladım, “florasan mısınız?

bir sana bir bana

bir kg. mandalina alıyorsun pazardan. hepsi aynı yarım saat içinde aynı ağaçtan toplanmış ve istiflenmiş olmasına ve poşetin içinde farklı köşelerde birbirine temas etmeden durmasına rağmen bir tanesi üç beş gün içinde çürürken diğeri on gün sağlam kalabiliyor.

ortaokulda, okul çıkışı cuma akşamı istiklal marşı terennümünü resmeden bir çizimimde her öğrenciyi aynı boyda çizdiğim için kafama resim öğretmenim olan pezevengin anahtarını yemiştim.

beş parmağın beşi bir mi?

6.01.2013

son birkaç günlerim ziyan geçti zarar durdu doğaya. havalar malumunuz. bahçada yeşil çınar filan dedim. yazı yazayım dedim, kabahat, yazmayım dedim kabahat, ben her zamanki gibi kendi bildiğimi okumaya karar verdim, okumayla aram fena değildi. ferdi tayfur'un başarıyla icra ettiği bir şarkısını sordu bulmacalar, "çok sevdim suç sayıldı, hiç sevmedim kabahat" cevabını verdim, ve doğru kazandım. bu hafta gecem gündüzüme karışmadı ama gecelerim işime karıştı. soğuk havalarda çalıştırmam üzere emrime dördü vasıflı ve postabaşı mertebesini haiz olmak üzereoniki adet işçi, dört adet forklift -operatörü dahil-, iki adet kamyon -şoförü üzerinde- verildi ve hep beraber günde yaklaşık iki vardiya, hafta tatili kullanmadan şantiyede çalıştırdık birbirimiz. çay kahve molası verdiğimiz de oldu vermediğimiz de. bünyem askerlikten bu yana bu kadar soğuk yiyip soğuk içmemişti, iyi geldi.

bu haftasonu bir ilk diyebileceğim bir ilk gerçekleşti. sanırımdır yaklaşık yirmiyedi yirmisekiz yıl aradan sonra annem babam ve ben aynı yatakta uyuduk. ve edip cansever'i fazlasıyla özlediğimi fark ettim.

şimdi, lütfen, " -bana bir cin daha. "

4.01.2013

" - Bana bir cin daha "

3.01.2013

" - Bana bir cin daha "

2.01.2013

" - Bana bir cin daha "

1.01.2013

iyi seneler devam ediyor

sabah sanki işe gidecekmişim gibi köründe uyandım. bu sabahların bi körü vardı, benle bir zoru vardı. rüyamda anita lane'i görmüştüm. the world is a girl dinledim. bu aralar epey şarkıya ihtiyacım vardı. kahvaltı niyetine eskimiş ekmekle bir şeyler atıştırdım. bilgisayarımı açtım. tanıdıklarım arasında yıla ilk sabahçı olarak adlandırılmak istemedim, sesimi çıkarmadım. üç poşet eşya vardı gelen, onları toplamaya gönlüm elvermemişti, yine elvermedi, dokunamadım, koku almaktan çekindim, korktum, akşama bıraktım. şehre indim, dolandım, iki tane kitap aldım. bir kadeh bir şey söyledim kendime çaydan sonra. epey ayazdı. tam güneş batmak üzereydi, epeydir vapura böyle sancılı yaklaşmamıştım. bir şey beni kaldığım odaya hızla çekti ve döndüm, ve viskiyi açtım. viskinin ardından nelerin geleceğini bildiğimden soğusun diye dolaba bıraktım. anita lane'e geri döndüm. yarının pazartesi mi çarşamba mı olacağını sorguladım. sene ikibinonüç olmuştu ve ben hâlâ sevdiğim kızları şarkılarla kandırmaya çalışıyordum, kendimi bir kez daha kınadım. akşam eve geldim, müthiş bir soğukkanlılıkla viskinin birinci bardağını bitirmeden kaldığım sikko odayı toparladım. içtiğim sigarayı markette bulamadığımdan mentollü sigara almıştım, onu kokladım. bu sigaraların bir grubuna zam geleceği anlamına mı geliyordu, anlamadım, fazla da kurcalamadım. döndüm döndüm döndüm.

ben aslında yok mu idim.

31.12.2012

iyi seneler

geliyorlar evet. geldikleri gibi gitmesini de geliyorlar evet, kırlardan geliyorlar.
iyi seneler

müziği kesin, onu deliye döndüreceksiniz. bunu birkaç kez yaparız.



bir de bakmışım, sana dedemden bahsetmek için iki cümle kurmuşken, neden anlatmıyorsun bunları demişsin, herkes yazarken bunları anlatıyor, demişsin. buradan hız alarak kendimi anlatmaya kurduğumda sen kendi dedenden bahseden uzuuun bir anlatıya çoktaan girişmişsin.
iyi seneler

geçen yol, yeni yıla girişte a., o., ve yedi sekiz arkadaşları bir evde idik. pek keyifli idi. evet arkadaşlar iyiydi. 
ondan önceki yıl asker arkadaşım o. ve eşiyle ve arkadaşlarıyla bir evde idik. müthiş müzisyen bir ailenin gece    epey kadar müzik ziyafetine şahip olduk. 
ondan önceki yıl, saat dörtbuçuk sularında girdim ank.'da, "sabah beşte arama / ben dağlara çıkarım / elini verme bana / g3 gibi sıkarım" türkümüz eşliğinde.
ondan önceki yıl sanırım eskişehir'deki son yüzyılımdı. mükemmel çift m., b. ve a. ve a. ile girdik, bana hediye aldılar. bana hediye alınan nadir yılbaşlarındandık. 

ahah saat 22:22

iyi seneler

gözlerim şarap çanağı. bunu okuyan çocuk kör oldu. gözlerim pancar turşusu.
iyi seneler

i would rather be the devil that to be that woman's man.  
iyi seneler

ben demiştim size arkadaşlar iyidir diye. bugün sevmesek de görmesek de tatmasak da bilmesek de o arkadaş bizim arkadaşımızdı. bu aşağıdaki türküde noel lafı geçiyor. ordan bir selim geçiyor. kadın yok, adı yok.

iyi seneler

orospu çocuklarının makus talihidir, anaları hariç. bir süre dünyanın en en adamı sanılırlar, anaları dahil. sonra bir bakmışsınız yine orospu çocuğu olmuşlar, anaları hariç.

30.12.2012

pek klip de izlemem aslında. şarkı sözlerine bile önem verdiysem bugün. üzüldüğüme üzüldüm.

mağlup

merhaba marianne,

bir kg. toz şeker aldım, hayatımın geri kalanını küp şeker kullanmadan geçirme isteği belirdi içimde. buna vasıl olamayacağımı da biliyordum aslında. bazı şeyleri başından mı biliyoruz ne. eskisi gibi pazar günü çalışıyor olmayı diledim, boş kalmak, iş haricinde bir şey düşünmek istemiyordum. haftada yedi gün yirmidört saat mı var. otis redding'in white christmas şarkısını dinledim birkaç kez. birkaç kez daha dinlemeye içim elvermedi. amerikan romantik komedilerindeki sahneler geçti gözlerimin. single bells diye bi şarkı yazdım. içimden sayfalarca şeyler yazdım, hepsi birbirinin aynı oldu, yazmadım. geleceğe geri döndüm. dingil bir hayata sahip olurdum yine. halbuki biz burda iyiydik.

elma yemeye niyetlendim. yarısını soydum, ince bir mutsuzluk örtüsü kapladı hemen soyduğum kabukların yerini. geri kalanını soymadım. elma çekirdeklerini yiyerek intihar eden bir çocuk saplandı içime. cumartesi gecesi ateşi yanımdan bile geçmedi. soğuk bir kış bir süre beni bekledi. cebime bıçak aldım dışarı çıkarken kavga filan edersem diye. kavgacı bir çocuktum ama yetişkinliğim bu şekilde evrilmedi. sahilde otururken çıkan rüzgâr beni az öteye iteledi. bıçak rüzgâra kâr etmedi.

işçiler atış talimi yapıp rakı içmeye çağırdı. gitmeyi çok istedim ama gidemedim. bu suratla orda işim olmazdı. felix da housecat, ladytron bile remiksleriyle içimin şekerini yükseltemedi. erotik bir şeyler izleyeyim dedim, bana mısın demedi. kahve diyarı, kahve sarayı, gloria jeans, starbucks, filan hiç içim kaldırmazdı. bilemedim. ayakkabılarım için sitil marka sünger aldım, gözlerimi parlatamadı. siz yine de ilk olarak sağ ayağınızla giyin ayakkabılarınızı. berbere gittim, yarısını kes, yarısını kesme dedim, abi iyi misin dedi çocuk.   

türk kahvesi yaptım orta şekerli, bir kaşık şeker, yarım kaşık tuz koydum. tükürmek istiyordum. içki içtim, yapmadığım bir şey miydi ki. dansözü masaya çıkardılar, teselli olmadım. trafik lambasına kafa attım dönerken, büsbütün kaskafalıydım. kimseyi gündüz yaşamaya ikna edemiyordum. ella fitzgerald'dan black coffee dinledim, orhan gencebay etkisi yaptı. death'den voice of the soul dinledim, müslüm gürses gibi çarptı.

olmadı yani. olmadı. bana bir şey olmadı.  


29.12.2012

"biz acıyla emirgan’da barbut atardık bebeğim" 

27.12.2012

hiç bu kadar ihmal etmemiştim bu şarkıyı. ayıp.

bazı filmleri birkaç kez izleriz.

25.12.2012


ali baba'nın çiftliği, çift olma hayali.

mani oluyor halimi takrire hicabım.

hayat benim çok iyi tanıdığım bir insan. bugün tonlarca makinanın tırlar üzerinden aşağı inmeleri için bir hareketimle dünyayı değiştirdim. tonlarca metal yığını, tam sekiz adet (uğursuzluk olmasın diye çift sayı tuttuk) tır, boşum boşum boşaldı bir düdüğümle. tirbüşonumu ödüllendirmeyi unutmadım. bugün dünya için ve sizler için hiçbir şey ifade etmeyen yine bir şeyler yaptım ve yeni. böyle şeyler yapmaya elbette pek gerek olduğundan mı yaptım, evet ve. beni tanıdılar siz kaçın.

bugün dünyada yoktum, zındanlarda dolaştım. karazından. karayazı. on puan on puan onpoan. baba olacak adam. tam bir ada. tam bir bozca adam. ompuan om puan. om mani padme hum. "her dakika yeniden doğuyoruz. hakikat diye bir şey varsa eğer, ona varılamaz. çünkü her dakika değişiyor, dağılıyor. buldum diye rahat etmek yoktur." ton uyumumuzda sıkıntı yoksa.

sana sevgimden kasisler yumuşadı. reflekslerim buna sıkıldı. bu sırada aramızdan bir zeytinyağı sızmalı.

bu günün şarkısı için sonra bi daha istişare ederi

24.12.2012

pek az şarkı bana dişimi fırçaladıktan sonra sigara içirebilir. ve bu şarkı yaklaşık sekiz dokuz yıldır aynı, ama bugün anlamı daha bir farklı, sözlerine dikkat etmedim ayrıca -başlığı hariç-. ha bir de şey diyor, dj play a song for the lovers. ne gerek vardı ki öyle demesine. sözlerine dikkat kesildiğim nadir şarkılardandır ayrıca itiraf buyurmalıyım, neticede sözlere pek itibar etmem.

yol o kadar uzadı ki bugün, ama aynı zamanda o kadar kıvrakça kavradım ki virajları hepsinde sanki o kağıt gibi aluminyum çerçevesinin içinde arabanın, kağıt gibi katlanabilecekmişim ama bana hiçbir şey olmayacakmış, gazeteler "sekiz takla atan arabanın içinden burnu bile kanamadan çıktı" yazacakmış gibi geldi. ama kanadı burnum buna.

kamil sönmez, adam geçtiğimiz yakın haftada ölmüş. klibin başlangıcı kötü bi kere, birinin önüne boyaması için aykkabısını -hem de ayağındayken- uzatan adam adam değildir bende. gayet çerez bir klip ve icra, tanıdık ve gülümsememize vesile olacak simalar mevcut, ama ben bunu ilk dinlediğimde aldığım bir ilgiyi sunmalıyım şimdi. bu adam öldüğünden beri aklımda: bu türkünün 0.56 dakikasından itibaren 1.40'a kadar olan müzikal pek az şarkıya nasip olmuştur.
 

31.10.2012

sami baydar

ölmüş. blogu tarasanız hakkında en çok yazım olan yazarlardan biridir. ki bir dış yazardan bahsettiğim nadirdir. ölünün arkasından bolca konuşurum, ama pek yazmazdım. haberi alınca içime zehirli bir kızılderili oku saplandı, kendimi çok beyaz adam hissettim. bildiğin beyaz adam. şiirleri değil ama öyküleri, şiirlerinin başlıkları, kitaplarının adları, öyküleri, öykülerinin başlıkları, resimlerinin ve sergilerinin başlıkları, işte bunlar bambaşka şeylerdi. böyle durduk yere, incelemeden, yarmadan yormadan sevdiğim koşutsuz adamlardandı. onun bana okuttuklarını ben de bir gün birilerine okutabilir miyim acaba diye islendiğim nadir adamlardandı. annemin küçüğü, dayımın büyüğüydü. beşiktaş'ta yaşamış olması, onun geçmiş olduğu sokaklardan defalarca geçmiş olmak, onun kiralık ev aradığı sokaklarda ev aramış olmak, onun ettiği dualardan tuzbaba'ya dua etmek, oradalardayken beni seven şeylerdi bunlar. kitaplarını elimle tuttuğum bir adamdı. anlamsız bir adamdı.

14.10.2012


ali baba'nın çiftliği, çift olma hayali

bugün dünyada yoktum, zındanlarda dolaştım. karazından. karayazı. baba olacak adam. on puan on puan onpoan. tam bir ada. tam bir bozca adam. ompuan om puan. om mani padme hum. "her dakika yeniden doğuyoruz. hakikat diye bir şey varsa eğer, ona varılamaz. çünkü her dakika değişiyor, dağılıyor. buldum diye rahat etmek yoktur." ton uyumumuzda sıkıntı mı vardı yoksa.

17.09.2012

epey olmuş yazmayalı


3.09.2012

gel sen de kopar bi parça

bir kayık gibi yürümüşüm.

28.08.2012

ne hikmetse bu iki şarkıyı nedense aynı kefeye koyuyorumsa. ama iyiyim sağol.



23.08.2012

19.08.2012

18.08.2012

bari yarın sabah bir çift yeni çorap giyeyim işe giderken, bayram günüdür, şeytanlar sevinmesin. bu, babaannesinden kalma olmak üzere annemin bir inancıdır. 'bayramlık' inancını ortadan gayrıresmi olarak kaldırıp biz şehirlileşince annem en azından bu yönde sergiledi inancına bağlılığını. bize her bayram en azından bir çift çorap aldı yenisinden. ben de son neredeyse yirmibeş yıldır bayram namazlarını ihmal etmedim. bayram günü erken kalkmamak benim için çok kötü bir şeydir, sevmem o insanı., o derece, sevemem. o gün ya bayram namazına gitmek için erken kalkıyorumdur, ya da işe yetişmek için erkek ve erken kalkıyorumdur, yarın olduğu gibi.




karasaban

dedem yok idi. anannem ineklere sövüyordu. handan kelimesini bir küfür olarak fırlatıyordu ağzından, bense ineğin adının handan oluşunu garipsiyordum. daha önce adı esma olan bir kedi duymuştum. adı ortega olan bir kedi de. bunları iyi seçilmiş isimler olarak kazıdım hafızama. sen kedi olsan adını ne kordum. gözlerini ne diye kaydettirmiş baban nüfusa acaba. dudaklarının adı ince giyerim ince ince yakışır gence miymiş. siyah perçemlerin, gonca yüzlerin, garip bülbül gibi zar eğler beni. bu sırada bir fırtına mı koptu, bir gök mü boşaldı, bir bebelere balon mu, bir fayton mu, bir kaset mi sardı, bir çöp poşetinin altı mı delindi, bir çingene kızı bir yörük genciyle mi kaçtı, bir balık mı zıpladı, bir zıpkın mı teğet geçti nasını skim, bir tanrılar ve arabaları mı, bir bostanlı vapuruna mı bindik, bir tren raydan mı çıktı, bir yumurta mı düştü yere, bir yürüyen bant mı tökezledi, bir parmak mı kaptırıldı prese, bir açma halkası, bir çakmak, bir makas, bir tutam saç, bir mektup, bir ankara bir istanbul bir izmir bir balıkesir bir yalova bir hereke kampusu bir birdirbir, bir sıfır bir sıfır bir, bir evlenme mi teklif edildi o da ne, bir kürdan, bir cep saati, bir zehra deovic Imal jada ko kad akšam pada, bir besame mucho, ne yani ben hiç üzerine atlanıp öpülünmeyecek miyim bir, bir sesame mucho, bir istiklal caddesi'nde kayıp mı oldu, bir sinema mı yandı, bir ruhi bey limonluktaki yangın'a mı katıldı, bir kocaman şiirler, bir kitabın cildi mi ayrıldı sayfalar dökül dökül üzerime boşaldı harfler zıvanadan çıkıp yürümeye koşmaya depar atmaya başladılar üzerime yüzüme doğru, sakallarımı kırpıp harf yaptım, onlarla öptüm seni sen uyurken, yüzümdeki yaşayan son hücrelerden görünmez bir el yaptım onlarla soydum seni sen uyurken, bu bir.

süleyman amca'nın evinin önündeki evin şişelerinden mürekkep yığına elimdeki kara sapanla nişan aldım bolca. o sırada süleyman amca karasabanla çift sürüyordu kafası bi güzel bi güzel ki sormayın. yorulunca soluğu avludaki limon ağacının altında duran masanın üstündeki evin şişesinde alacaktı. günleri böyle böyle geçiyordu. genç teğmen giovanni drogo gibi. sonra bir gün, ne mi oldu, doktor ona sigarayı ve şarabı yasakladı. çift sürmeyi de kendiliğinden bıraktı. bir emel sayın söylesin, bir şarjımız bitsin, bir yeni sekme açılım, seksek ya biraz, bir hoparlör açalım hayatın orta yerinde, bir domates karpuz salatalık satalım, bir şapkamız uçsun sen vapurda ben traktörün arkasında, bir dayımı beşiktaş maçına götürebileyim ölmeden önce, bir enişteme dalgıç elbisesi alabileyim ölmeden önce, bir ilk maaş tadı alayım seni her öptüğümde, bir big babol büyüsün aramızda, bir gözlerini gözlerimden ayırma hiç, bir acemaşiran, bir koşarak koşarak gel.

iyi top oynardım. çok da iyi değil. ama iyi. her insan gibi her insan kadar iyi. ne var ki göründüğüm kadar iyi değil. bir balıksak eğer deniz suyunun tuz oranını hesaplayarak birbirimize tuz mu serperdik, o değil de teninin tuz oranı arttıkça benim içimdeki erotik bakliyat şirketi hisselerini halka arz edesi gelirdi. bir fırtına tuttu bizi. bir ayağım takıldı da tökezledim mi, bir düştüm mü fena mı düştüm mü, bir ud sesi mi vınladı kulaklarımda, bir tremolo bir vibrato bir bir şeyler, bir senin bir şeyi sevmen kadınlarla erkeklerle gereksiz yere fazlasıyla ilgili, bir senin bir şeyi sevmen bir erkeğin dağları türküleri sevmesiyle gereksiz yere fazla ilgili. bir yeşerdi ekranlar. bir tüpleri bitti televizyonların. bir kestane attı kendini yüz metreden yere. bir oklu kirpi fırlattı okunu tam kalbime. bir makas yanlışlıkla kendine kıydı. bir silgi silmeye yetti her şeyi ama her şeyi.

biri bir şey mi dedi.
duet

- bana gelmeden önce bütün eski sayılarını atmalısın, yakmalısın yok etmelisin.
- seni düşünmemeye çalışıyorum. ama her yerden çıkabiliyorsun hamamböcekleri gibi.
- adam bir karakter yarattı ve dünyayı fethetti beni o benzettiğin şeyden. hem, ben piyangon olduğumu düşünüyordum.
- hayır seni kazımayacağım.
- temizlik yaparken elindeki bezle ilgilenmeli ve hayal kurmamalısın.
- tozunu da almayacağım senin.
- son günlerde çok toz yaptı zaten dünya. nerden geliyor tanrım bu kadar toz.
- sen anca gez toz.
- beni herhangi bir şekle sokamayacağını anlamış olmalısın. marangoz işi değilim ben.
- kulağımın arkasındaki kalem ol bari.
- saçını topladığın kalem olsam.
- pah kırmışsın kalbime.
- hem baba hem şair olabilir miydim dersin.
- seni tanımakta zorlanıyorum.
- beni unuttun sen. kendine başka arkadaşlar buldun. bana cevap ver.
- insan üzülen bir varlıktır kurt.
- benden alıntılar yapmamalısın.
- artık yazmamalısın.

13.08.2012

ya daaaa

davulcular geçer rüyalarımdan, dallı dullu davulcular, ramazan davulcuları. ya da kedi çöp kutusunu devirir köpekle savaşırken. komedi yaparım, ama hatırlamam. dünyanın bu kadar çok ihtimale sahip olması insanın en çok aşıkken zoruna gider diye düşünüyorum. seviyor sevmiyor seviyor sevmiyor seviyor sevmiyor, bunun böyle sonsuza ıraksadığını düşünsene, ya da limit filan al, fsonsuz. efsunsuz.

ben aslında hiç çakmaksız kalmazdım, bunu kendime nasıl da yaptım. bugün hava erken mi karardı ne. özlemek mi, hahah, daha neler, o da ne. ya da gece de serindi sanki biraz.

onun benim evime misafirliğe gelmiş olması, ona çörekler açmış olmam, birlikte asansöre binmiş olduğumuzu göstermez. burada ipucu arayan dedektif -inspector clouseau ya da inspector gadget- yanlış arıyordur. ben çıkarken o inmiş olabilir, o inerken ben çıkmış, ya da ben evde beklemiş, o gelmiş.

sonra sizin tuzun kilosunun kaç para olduğundan haberiniz var mı. gerçi hiç kullanacak fırsatımız olmadı. ya da şöyle diyebilirim, kilosu nerden baksan birbuçuk lirayı bulur ve fakat, akar akar akar, sevmek gibi, billur tuz gibi.

bi ara uyandığında kolu kolundaydı, ya da kolu kolundaydı. [bunu iki ayrı üçüncü tekil şahıs dilinden ziyade yaparsak : bi ara uyandığında kolu kolumdaydı, ya da kolum kolundaydı] kol kola girmiş bulunmuşlar. 

susamak bulaşıcıdır. su içtik.

ya da...

1.08.2012

tekrar etmekte fayda var

31.07.2012

bankın bir ucuna ayakkabıları koyup onları yastık yaparak kıvrılmak.

29.07.2012

"bir gün, bir parkta otururken, biliyorum"

bolca su içtik ve uyuduk. sonra su içtik. çay içtik. kahve içtik. diye konuşuyorum. kendi ellerimle avcumla su içtik. benim başımdan aşağı serin sular döküldü, serin sular koynuma sokulsundu, serin sulara banmak istedim kafamı, mevsimin ilk tuzlu suyunu içtim. sonra su içtik ve geçti. gözler birbirine benzeşti. şu benim sevdiğim başta oturur,du. çoban yıldızı, diye enstrümantal bir şarkı bestelendi sene 1960lar. annem de o sıralar dünyaya gelmiş olmalı. annem dünyaya gelirken beni doğuracağı belli miydi yani, hayır şaka yapmıyor olmalısınız. anneler biz seksen nesli çocuklarını dünyaya getirdiklerinde yirmili yaşlarının hemencecik başındaydılar. m.nin annesi de öyledir sözgelimi. diye tahmin ediyorum. sonra su içtik geçti, hafiflemiş bulduk kendimizi. gündüzünde ben epey yıldızlara bakmıştım, denizin içinden yıldızlara bakılınca, hem de gündüzün, insan kendini bi garip hissediyor. sonra bi kadın bikinisi geldi yanıma kıvrıldı. hayır hayır, size bir şey söyleyeyim mi ben, ben oraya su mu bir şeyler içmeye gitmiştim. yaz günlerinde sıvı tüketimi artıyor yeryüzünün. şöyle düşünsek, insan olarak azot döngüsüne mi karbon döngüsüne mi daha çok hizmet etmekteyiz. bundan yıllar evveldi, ellerim yıpranmaya yeni başlamıştı. sonra kendime ucuz yollu bi pansiyon neyin kiraladım, yarın sabah terk dedim. sabahterk bir adamdım çoğunlukla. çoğunluktan kendimi ayrı hissettiğimi yadsıyamam, yine de ayrıksı görünmediğime eminim. diye yazdım. dışarı çıkıp bira içmeye koyuldum. beni öyle başıboş beni böyle yalnız beni öyle ah eğleniyor kendi başına bırakırsanız ben gecede sekiz on tane içer bana mısın demem. sonra uyurum, bildiğin uyurum. sonra su içtik, geçmiş olmalı. esiyordu diye hazırlıyorum. insanın adı çok önemli. bir arkadaşımın yazdığı romanda önemle geçiyor bu, öyle de bir güzel açık etmiş ki konunun susuzluğunu, sevindim okuyunca, görüştüğümüzde bunları konuşacaktık, hah, lafını bile anmadık, sonra inşallah. aslına bakarsanız geceleri hiç yatasım gelmemekte, ama sabah erken kalkasım daha çok ağır bastığından sabahları gecelere tercih etmekteyim, seviyorum nitekim. aydınlığı, sabahı, dinçliği, dinlenmişliği, kahvaltıları, islenmemişliği, gülen kadınları, şikayet etmeyen kadınları, hiçbir yeri ağrımayan kadınları, allahtan korkan kadınları, pijaması olan kadınları. tanrım sonra su içtik, muhabbet kuşları o dikey ve altlığı olan suluklarından su içer gibi su içtik pet şişelerden, sonra su içtik, okulöncesi çocuklarının o şekilli suluklarından su içer gibi su içtik pet şişelerden, dillerimizde biriken karabiberlere and olsun, yollarımızda yürüyen karabiber ağaçlarına hamd olsun ki, buğday yetiştiren tüm çiftçiler başımın tacı olsun ki, tarlalarda yitip gitmiş tüm korkuluklar üstüne yemin ederim ki su içtik. leyleklerin yollardaki ince su birikintilerinde koca gagalarıyla çektikleri çilelerin sendikal hareketine ortak olayım ki, damaklarında zerre kalmamış dünya maratonu koşucularının tükrüklerine bez olayım ki, dünyanın tüm türkülerine bam teli olayım ki, dilime badem olasın ki... diye hatırlıyorum.

27.07.2012

Zorlan

(...)

Bugün önemli bir gün. K1 yametvari bir reddolunu_ un gündönümü, son be_ y1 ld1 r her ak_ am bir _ i_ e _ arapla an1 yor bu günü. Hatta eceliyle ölümü bu tarihe rastlamazsa da mezar ta_ 1 na yaz1 lmas1 için vasiyet b1 rakacakt1 r. Sevinçli bir tela_ içindeydi be_ sene evvel, bir bahar gündüzü rastlam1 _ t1 benzer bir koku sahibine. Rüzgâr arkas1 ndan estikçe o koku tüm damarlar1 nda dolan1 yordu. Sahile naz1 r bir çay bahçesinde bir masay1 tüm yaln1 zl1 1 yla cilalam1 _ ken ve bahar1 n geldi i ilk günlerin hazz1 n1 kalemine dolay1 p kâ 1 da ayr1 _ t1 r1 rken, 1 hlamurlar1 nkini bast1 ran bir koku yay1 l1 p önündeki masaya konuvermi_ ti. Siyah saçl1 , önden bak1 nca güne_ , arkadan ay gibi bir koku. Selam verir gibi yapm1 _ t1 otururken.

Gel GelYanal1 m Ate_ -i A_ ka ise gülümseyerek kar_ 1 l1 k vermi_ ti. Sonra önüne dönüp yaz1 s1 na devam ediyor gibi yapm1 _ t1 . Yaz1 m1 yaz1 l1 rd1 onca güzellikten sonra. Sigara da içilmezdi, o tada ay1 p ederdi kalitesiz tütünün kokusu. Öyle durdu i_ te. Kalem, anlams1 zca _ ekiller çizdi kâ 1 da. Uzakdo u alfabelerindeki harflerin gizemli esteti ine gidip geldi. Kafas1 n1 tekrar kald1 rd1 ne yap1 yor du una bakmak için. O s1 rada bir garson ona bak1 yor olsa henüz çay1 bitmedi i halde bir yenisini söylemesi i_ ten bile de ildi, laf olsun du undan. Bu defa akl1 na laf olsun diye yapt1 1 i_ ler geldi. 0 çinden müstehzi bir gülümseme masan1 n üstüne yay1 l1 verdi ve cilay1 bu gülümsemeyle sildi.



Hat1 rlad1 ; çok iyi sa 1 r dilsiz rolü yapard1 . Bir darbe ertesinde karar vermi_ ti buna. Bir gün kendisininkinin lasti i patlak oldu undan abisinden bisikletini istemi_ ti. Abisi ise tam da o söyledikten sonra Hay1 r, bana laz1 m,  demi_ ti ve laf olsun diye ak_ ama kadar bisiklete binmi_ ti o gün. Gel Gel Yanal1 m Ate_ -i A_ ka ise üç kilometre yürümü_ tü s1 rf bir kitap alabilmek için. Ondan sonra kimseden sözlü olarak bir _ ey istemedi. Ne annesinden ne babas1 ndan ne arkada_ 1 ndan ne ö retmeninden ne k1 rtasiyeden ne bankac1 dan ne kedisinden ne gazeteciden ne çilingirden ne meyhaneciden& Hiç yüz göz olmad1 , ihtiyac1 varsa ya hemen paras1 n1 vererek ald1 , ya da kâ 1 da yazarak aratt1 . Sa 1 r oldu, dilsiz oldu, yaz1 yla anla_ t1 . Duymad1 1 zaman sorun te_ kil etmiyordu. 0 _ aretlerin, mimiklerin hay1 r 1 ve yok u ise yeterince bozguncu de ildi. Bu yüzden sözlere de il de söz cüklere do ru kar_ 1 evrimle_ mesini tamamlamaya do ru yol al1 yordu.


Koku, yerinden kalkt1 ve o birkaç metrekarelik alan1 nahif sal1 n1 m1 yla bir konser alan1 na çeviriverdi. ^ imdi de bilinmeyen _ ark1 lar1 n porte üzerindeki notalar1 n1 n gizemli gölgelerine gönderdi Gel Gel Yanal1 m Ate_ -i A_ ka y1 . ^ airin de dedi i gibi koku esas, ki_ i aksesuar m1 yd1 gerçekten, diye dü_ ünürken koku tekrar sandalyesine oturdu. Fol ve yumurta ortada henüz yer bulamam1 _ ken konu_ mak istedi birden. Merdümgiriz insanlar1 n böyle patlama anlar1 olur. Önce elleri ceplerinde anlams1 zca saatlerce dola_ 1 rlar, sonra birden bir ayya_ la, bir ayakkab1 boyac1 s1 yla, bir bakkal ç1 ra 1 yla, kalbe hitap eden bir yüze sahip herhangi bir insanla konu_ ma ihtiyac1 hissederler. Ama, ama, ama. Vazgeçti, sonuç sessizlik olabilirdi, sessizlik ürkütürdü. Önündeki kâ 1 da, _ ekillerden bo_ kalan bir yere, Bu ak_ am beraber içki içebilir miyiz?  yaz1 p aya a kalkt1 ve kokunun masas1 n1 n üzerine b1 rakt1 . Geri döndü ünde utanc1 ndan arkas1 dönük olarak oturdu. Cevap verecek miydi? Temiz bir kâ 1 da, kalemin ucu bitene kadar hay1 r  yazd1 . Yazarken tüm harflerin alt alta estetik bir biçimde dizilmesine dikkat etti.

(...)
zamanın üstüne işediği çocuk

kim söylüyor beni, makamım ne? öğrenciyim. başım ağrımakta. midem karaciğerime yamuk bakıyor. akciğerlerim kara kara düşünüyor. bir takım alkole ihtiyacım var. motivasyonumu düşürdüm, kayıp. hormonlarım geçersiz işlemler yürütüyor. biri motivasyonumu mu yürütüyor, bulamıyorum. solo bir eserim sanırım, black blues tadında. adı tadında. adıma dokunabilir misiniz mısralarınızda? nane diktim suya. paris texas'a ihtiyacım var travis. yöresel bir perde gözlerimi kapatmakta, başım ağrepduru. zagrep radyosundan bildirmek istiyorum. hastanede beklemediğim bir servisten adımı ünlediler, adımı fark ettim. dahiliye hariciye filan var. kan aldırsam ameliyat olmuş hissedecektim. kanımın bir kısım alkole muhtaciyeti var. muhtarıyım tek haneli hayatımın. nüfusum kaçtı lan? ban ban'g. nikâh tarihi almak istiyorum tekel bayiilerini dolaşıp, yüce tümsekler aşıp. kâh kâh şıp şıp. pıt pıt öpücük balığıyla yanyana ve sırtüstü yüzmek istiyorum ama dudakları eskiyor. nasıl ki üstüne varılarak değiştirilen taslaklar otomatik olarak kaydediliyorsa biri de beni otomatik olarak kaydetse ve öyle sevse, üstüme hiç zeytinyağı dökmese. bebek beni del eyledi

herif de ne acı yapmış be hacı

köpeklerin kuyruklarını kesmek istiyorum
ya da bütün müzikallerin sesini kısmak
badana yapmak bütün balyajlara meçlere yapay sarışınlıklara
şehrin bütün balolarına dalmak silahla ve şerefsizim bir cinnet her şeyi hallederbütün düşük belleri yukarı kaldırmak
bütün telefonların alarmlarını aynı saate kurmak
üzgünüm çalar saat
cümle cümlelerin için birer hatırlatma ayarlamak
ütü masalarını yere yatırmak
ya da kuşların kanatlarını kopartıp tüylerden seviyor sevmiyor yapmak
kalemlerin kıçına çıtçıtlayarak bütün sıfır beşleri çöpe boşaltmak
hımmm bütün mürekkepleri yutmak
ağzıma almak klarnetlerini gelmiş geçmiş saz semailerinin
roka ekili tarlaları talan
bir danaburnu bir kımıl zararlısı olsam fena mı olacak
tamaron dertlerimin ilacı
dünyanın bütün denizlerini getirin bana,
dünyanın bütün denizlerini diyorum
klorlamak istiyorum sen bana böyle

örümceklerle ağ işine girmek istiyorum
gripin kadının resmini duvarımdan indiriyorum
buzdolabının fişini çekip bir hafta sonra koklamak
sigaraları yakıp yakıp ayakkabılarımın içine
yahu bir ayakkabı dolusu ağlamak
sana dönmemeliyim
bozuk paraları daha da bozdurmak

sifonda biri var ismail
çekiyorum çekiyorum düşmüyor
genel anestezinin anasına ulaşılamıyor

çikolatalı pudingi karıncalara vereceğime dair adak adamıştım
bütün raylar beyinsiz

24.07.2012

arabeskle aramızda bir şeyler olduğu muhakkak. kıyasıya gerçek bir hayatım var. bu gerçeklikten kesit alıp kendim analiz ediyorum kendime zaman zaman. neden bu kadar kırık, bilmiyorum.

23.07.2012

martının vertigo nöbeti

[ali] çocuk iskeleye çıktı sabah sabah. çok sıkışmıştı, etrafını kesti kedi gözlerle, pipisini denize saldı, rahatladı. [ahmet] güvercinlerin pencere kenarından yükselen sabah kabarıklıklarını kubarıklıklarını alt kattaki çift sevişiyor sandı gençadam, alt kattaki çift onbeş yıldır sevişmiyordu halbuki. kalktı dinledi, bu onu harekete geçirdi, bir çift güvercin. [davut] ezan sesi duyuldu bir vakit aradan sonra, vakitlerin araları gün içinde birörnek değilken günler içinde eş dağılıyordu. [ayşe] ağzında sakızla rüyaya dalan kız çocuğu sabaha sakız yapışmış buldu saçlarını, o kadar ağladı o kadar ağladı ki kestirtmedi saçlarını, gazyağıyla temizlediler, bir hafta boyunca gazyağı koktu kafacağızı, o kızı alan adam yaşadı, çünkü hazır çorba yapmayı sevmiyordu ve domates çorbası yapmayı pek iyi beceriyordu. [bütün sınıf] geceler uzundu bazen. [edip] balığı yargılamaya kalktı bir yengeç, çünkü balık insanların attıkları yapay yemleri yiyordu yengecin bütün uyarılarına rağmen, yengeçse yiyeceğini taştan çıkarıyordu, kayalıklardan çıkarıyordu, yine de beraat etti balık. yengeç fildişi kayasının altına geri çekildi, nasılsa insanlar o balığı bir gün yiyeceklerdi. [kerim-saadet] çocuğun en sevdiği yiyeceklerden olan balık, kızın görmeye dayanamadığı bir hayvanımızdı, ölü balık görmeye dayanamıyordu kızcağız, ağlayası geliyordu balığın ölü gözlerini görünce, bu yüzden evlenemediler, rokada buluşmayı reddettiler. [süleyman] her gün okul çıkışı tıklım tıklım otobüs duraklarında bir yer bulup otobüsleri izleyen üniversite öğrencisi genç, bir gün dayanamadı ve saatine bakıp 30m'ye bindi, mecidiyeköyü'nden gülbağ'a indi ve orda bir apartmanın asansöründe asılı kaldı, asansör de asansör boşluğunda asılı kaldı. [öğretmen] sıkıldı bütün çocuklar, bildiğin sıkıldılar. [ibrahim] ilk kez asansörlü bir apartman gören taşralı genç, utana sıkıla korka korka yedi kez bindi indi asansörle, bilmediği bir şey vardı, kentlilerin asansörde sevişmek gibi bir fantazisi. [celal] bulvar kelimesini çok merak etti taşralı genç, sözlükle yatıp sözlükle kalkardı, şehir içinde ağaçlıklı geniş cadde gibi bir şey söyledi sözlük, önce şehir aramaya çıktı, buldu, sonra ağaçlıklı geniş cadde aramaya başladı, buldu, gözden kayboldu, yıllar sonra elinde bir tenekeyle köye geri döndüğünü gördüler, çok iyi teneke çalıyordu. [hasan] yurtta kaldığı yıllarda eve çıkma özlemiyle üzülen çocuk üniversite hayatı boyunca harçlığını denkleştirip eve çıkamadı, okul bitti, askerden geldi, askerde oynadığı piyangodan ikramiye çıkınca parası bitene kadar her gün başka bir ev kiraladı. [murat-merve-seval] ilk sevdiği kız sakallı halini çok beğeniyordu, son sevdiği kız ise sakalsız halini. yüzünün bir tarafını her gün tıraş ederken, diğer tarafına yıllarca dokunmadı çocuk, böylelikle sevdiği ilk kız bir yanağına sakal oldu, kırlaştı yıllarla, diğerinde dudaklar kaydı, tutunamadı.

[bütün sınıf] ıskaladı adam, bildiğin ıskaladı.

21.07.2012

bu kadar mı sıkılmışım: vözgeçmiştim.

18.07.2012

9.07.2012

yaz geliyor. yazın çok sıcak olması gibi bir adeti var ve biz her yaz buna kurulmuş gibi sıcaktan şikayetçi oluyoruz, halbuki yazın sıcak mı olurmuş, hayret, hiç yapmazdı yaz böyle. sinekler sofralara üşüşüyor. sivrisinekleri sevmiyoruz, öldürüyor. yeni nesil sinek öldürücüler üzerine çalışıyor birtakım firmaların ar-ge birimleri, her şey insanın rahatı ve doğallıktan uzaklaştırılması için. sinkov, kovuyoruz. üç tane eşantiyon çakmak hediye ediyor arkadaşım, ömür boyu yetecek gibi duruyorlar masanın üzerinde, fakat bir gün de bakmış olacağım ki evin içinde yakıcı malzeme aranıyor, gündüzün biteceği belli çakmağın yenisini almayı akıl edemediğim için kendime kızıyor olacağım. mevsimler prömiyerler. çok sevdiğimiz bir fincan muhakkak oluyor ve biz kırılmaması için üstüne titrerken bankodan düşüp tuzla buz olması an bile olmayabiliyor, sonra bir bakmışız ki o acıyı unutup başka acılara dalmışız. kahve filan içiyoruz. alkol tüketiyoruz. puff, çok sıcak diyoruz. özellikle menapoz dönemindeki kadınlara hayat çok sıcak geliyor, annemizden başka menapoza girmiş kadın tanımamış olmamıza rağmen böyle bir genelleme yapmakta sakınca görmüyoruz. yaşlarımız yirmiiki ila otuzbeş arasında değişiyor. bir sivrisineğin işini bitirip donunu toplamış halde vaziyetini tam da kolumuzun üstüne bıraktığı sancı ile anlayıp kıvamsız bir refleksle elimizi şaplatmamız bir oluyor, ne var ki o alacağını almış oluyor. emel sayın çok güzel söylüyor: "olmuyor". trt'nin radyo spikerlerinin ses tonlarının yapay mı yoksa gerçekten de harika mı olduğu konusunda kafamızda çeşitli şüpheler oluşuyor. yazılar mektuplar şiirler, kelimeler karşımızda ezilip büzülüyor. bundan bilmemkaç kadar yıl önce hediye aldığımız kitabın içindeki kızın hatıra olası saç teline bakıp, o zaman saçları ne de uzunmuş, diyor kadehimizi uzun saçlı kadınların saçlarına kaldırıyoruz. konsomatrislerin ortamdaki tüm masaları dolaşıp herkesle tek tek hoşgeldiniz diyerek merhabalaşmaları takılıyor aklımıza. hoşbulduk, diyoruz, hoşbulduk. geribildirim var mı diye bakınıyoruz habire yazdıklarımıza. halbuki yaşadıklarımızın geri bildirimi geri beslemesi geri vitesi olmuyor. halbulduk diyoruz, halbulduk.

tam da sigaranın yarısında tuvaletimiz geliyor, günde nerden baksan bir iki sigara böyle heba oluyor. çöp kutuları dolup dolup boşalıyor. içime boşal diyor, içime boşal, gözlerini kısıyor. her yerde atık atık atık. büyük bir hevesle aldığımız, yani sayelerinde yeni bir hayata başlayacağımızı umarak aldığımız sebzeler meyveler iki gün sonra bozuluyor. birtakım firmaların ar-ge birimleri buzdolaplarındaki birikimimizi bozulmadan daha uzun süre saklamamızı sağlayacak bir şeyler üretmeye çabalıyor. takdirle karşılıyoruz. başımıza gelenleri, onca piçliği takdirle karşılıyoruz, carl gustav jung'un bu konuda elbet birkaç sözü bulunuyor. twitter'da aktivist hareketleri retweet ediyoruz, hatta yetmiyor kendimiz planlıyoruz, bizim de elbet dünyaya hitaben özlü sözlerimiz oluyor. susmuyoruz, sustukça sıraya kaynak yapacaklar, sıra bize elbet gelecek. yine de bazı şehirlerdeki öğrenci evlerinde hâlâ buzdolabı alacak parası olmayan çocuklar peynirleri balkonda saklıyor, sonra büyüyecek mühendis filan olacaklar, kars gravyeri mi alsam kıbrıs hellim'i mi alsam, mozzarella (motsarella) filan. nutella'nın bu kadar yaygın olmadığı, sadece sarelle'nin bilindiği milattan önceki dönemlere gidiyor aklımız, annemizin yaptığı şokella'lara, o evde yapılmış olmasının getirdiği beğenmemezlik, ev baklavasını da bir türlü sevemiyoruz. lakin bunları düşünürken adagio filan çalıyor.

biraz zaman akıttıktan sonra bir bakıyoruz ki anlatımlarımız, düz cümlelerimiz içinde bulunduğumuz kum saatini aktar dönder (döndür) yapmaktan başka bir halta yaramıyor ve biz bu müthiş kaostan çıkmak için dizeleri kırıyor, plastikliğe yöneliyor, ordan burdan eksiltme yapıyor, biniyoruz bir alamet-i'e. biçimsiz insanlar olarak biçmeye devam ediyoruz.

devam ediyoruz ve bu işte bir iş var.

8.07.2012

kadının gülümsemesinin gülmesinin çekiciliğinden bahsediyorduk dün gece bir bar fedaisiyle. ben özellikle şarkı söylerken ve sevişirken kadının gülümsemesinin ne kadar da kayıtlara geçecek bir hareket olduğunu söyledim, o da bana dedi ki kendine gel. aşağıda eski bir tavır var. ben koydum, eskiden bu tip tavır koymalarım vardı. o eskidendi.

hışhışı hançer boynuma lele

gülerken ağzını kapatan kadınlar müstesna bir çekiciliği olagelen kadınlardırdır. kadın cinsi latif-i bazı hayali medeniyetlerde genel olarak utanıklıklarıyla, suskunluklarıyla, çekin genlikleriyle anıla gelindiklerinden, yine bu kısım yörelerde gelin denilen kadın kısmı yüzünün bir tül altında erkeğince görülmesini beklerken, sessiz suskun mahsun, mahsus mahalinde ağlar iken, de aynı ekingenliğini gizli yüzünde saklarken ve bu da bize konuyu anlamamız için yeter bir metafor iken, bu kadın cinsi de artıkın postmodern masallarda filan yer bulurke, bu davranış biçimin birebir yansımasıdır bu kadınların gülerken ellerinin bu hareketleriyle bizde beklettikleri. nerde gülerken elleriyle yüzünü kapatan bir kadın görsem onun bu çekiciliğinden utanıram, o manzarayı kendime katıram. aşık olup oluktan akmaktan korkarım, kendimi kaptırırı verem. “mad about you” dedi bu sırada doktor. bir de baktim dokturmusum bu ingilizce karakterlerle. “toktur musun nesin!” dedi o yörelerden bir yaşlıca başlıca.

ilgisi var mı ki gençliğimde okuduğum bir görgü kitabında esnerken sol elin tersiyle kapatmayı öneriyordu bey amcalar ağzımızı. nerde gülerken ağzını kapatan bir kadın görsem dibim düşer, armut toplarım. o sırada bunu sol elinin tersiyle yapmasını rica ederim bu kedinden. nasıllar ki insanlar esnerken dünyanın en çirken görüntüsüne sahiptiler ise bir de bakmışsın ki gülerken ağzının kapatmasıyla gözümde bir anda dünyanın en güzel oluveri. demem o ki kadının bu hareketi, ilk etapta kısa atladığım medeniyetlerde bir zamanlar da olsa bulunduğunun, ordaki sofradan bir tat da olsa aldığının, ben köpükleyim sen de durula faslına iştirak da olsa ettiğinin, özgüven denen naneninin olsa olsa bir otobüs seyahat acentası sanıldığının bir göstergesidir gözümde, üme üme sokar. işte bu davranış sayın seyirciler, hiç de güme gitmez benim indimde. hind-i çin’de de olsa gider severim o kadını. çünki onbeş çinkoyu birden doldurtturur bu tombala dünyada bana onun bu hareketi, gülerken hafifçe ağzını kapaması, gülicik peygamberinin şefaatine nail eder beni, gül olu ben dururum. ne demiş şair çelik, gördüğün en güzel aşık olurum.

zar zor çekmeköylerden birinden çakmak ışığıyla mumları bulup yaktıktan sonra elektriklerin gelivermesi gibidir bu. mum olurum.
icrada gelinen önemli bir nokta

7.07.2012

içinde bulunduğumuz, içinde çalkalandığımız an ve şehir, bu şehir, bu zaman, insanı hadım eden, iğdiş eden, kısırlaştıran bir şehir ve dizboyuluk. uzak düş benden. mazur gör. kusur bak. beni ben mi sanma yanma aldanma. hayır hayır hayır hayır.

kaç kurtul benlen.
enis akın şiiri, ortada bırakır.

"kaç, kurtul benden

beni mutfak sandalyesine bağlıyorsun
sesi tanrılardan çalıp sana getirmem için

dışardan martıların seslerini yakalıyorum
sadece sen, ben, bugün var.
sadece sen, ben, bugün vardı.

ben
yapacak daha iyi bir şeyim olmadığı için yaşlanıyorum
bugün, herkesin orospusu
ve sen, şiir sevmiyorsun

çıplak baldırımın üzerinde kırmızı kayış
mesela ben senin yalnızlığını sevecekmişim

şimdi kış
mezarların üzerinden soğuk rüzgârlar esiyor

gözlerin yaşlı bir tren gibi yavaşlarken
yakalıyorum seslerini: gıcırtılar, gıcırtılar

sabah erken, sen tanıdığım en güzel gülen sarhoşsun
ve şiir sevmiyorsun

altımızdaki sandalye giderek yabancı bir lisandan konuşuyor
şekspir bakılmak istiyor
kapıyı onun için aralık bırakıyoruz

yokluğunu büyütmeye hazırlanırken yıldızlar
ve işte bak düşüyoruz ne iyi ne iyi

yık gözlerini
kır kulaklarını
öteler dışarda kalsın

çünkü şiir sevmiyosun
bir babanın arkasında bir bıçak gibi kendine sakladığı kız

bıraksalar
götürürdüm seni ölünce piyanoların gittiği yere
ağzında sakız

ama bizi bulduklarında
terini bıçak kullanarak ayırmalılar terimden
bak

başka kimin var
ölene kadar akordeon çalacak

kılıcımı havaya kaldırıyorum
şimdi yırtıcı bir hayvan
gibi zıplayacak gitarın sesi gizlendiği yerden

yine de sen şiir sevmeyeceksin hiçbir zaman
aslında kimse sevişemiyor eminim

zaten sevişmeyecektik ki
yemin ederim sadece incitecektik
birbirimizi en ikinci yerlerimizden

ben senin yalnızlığını sevdim, sevdikçe azalttım
yağmuru dinliyorsun, yağmuru dinliyossun
ama şiir sevmiyorsun

aslında öbürleri de sevmiyor eminim
kaçtın, kurtulanlara katıldın sevilmekten

martılar
tren yavaşlar
altımızda sandalye camda yağmur

hepsi tek tek şarkıya katılıyor
sadece sen, ben, bugün vardı
sadece sen, ben, bugün vardık

sen
haklılığıma kavuşmak için başladığım bir sarhoştun

ben, seni görür görmez ayrıldım
bugün, hepimizin orospusu
şekspirin bakılmak istediğini herkes biliyordu

yarın hava bulutlu olacak dedin
sustum, yarın yoktu
ve sen şiir sevmiyordun"

6.07.2012

çimenlerden masa yapmak

dün gece alsancak'ta çimimize neden buyurmadınız? dün gece alsancak çimleri güzel bir arkadaş ortamına sahne oldu. ben ve bizim çocuklar şöyle bir çıkalım demişti. normalde iş arkadaşlarıyla dış buluşmalara kapalı olduğum bilinir, bunda beis yok, ama dün beyaz yüzlünün bi tanesini kıramadım ve tamam dedim. birer tane bira içtik önce. kimin nasıl içeceğini kestiremediğim için temkin askım sırtımda bana yük olsa da yavaş yavaş devam ve eşlik ettim. sonra mekan değiştirmek istediler, ve mekan arayışına koyulmuşken sokakta klarnetiyle davasını güden bir çingene ustasına rastladık. beyaz yüzlü dedi ki, "doktor, bu herife doktor şarkısını çaldırmak istiyorum ben." ben de çaldır dedim, aramızdaki bozuklukları verdik amcaya, o da çaldı sağolsun. sonra bizimkiler tutturdu bi şarkı daha isteyelim. dedim ki, "o iş öyle yolgeçen sokak ortasında bağırıp çağırmayla olmaz. amca, sahile gel ne içmek istiyorsan ısmarlayalım, ne istiyorsan verelim, sen de bize eşlik et." memnuniyetle kabul etti ve biraları alıp çimlere güneşlendik. saatlerimiz hava tam da kararmak üzereyken. izmir güzel bir gece geçirdiğine şahadet getirdi sonrasonra. sonra işte, sonra çimlerdeki herkes bize yancı oldu klarneti duyunca.

ama siz gelmediniz.