dünyadan çıkış yolları
öyle pek ölüden anladığım söylenemez ama ölüden anmalarım iyidir. geçen sene bu gün. neymişti be geçen sene bu günler. çok güzelmiştiler.
29.10.2013
20.10.2013
adı sanı belli olmayan bir adam
bayram tatiline gittim ve bayramın birinci günü -malum bayramlarımız günlere doyamıyor- karadayı öldü. evet lakabı film karakteri adı gibiydi. hayatı da öyleydi ve gerçek adını bizler öğrenemeden, bi filme konu olamadan, üç beş satırın misafiri olup göçtü gitti pek çokları ve pek çocukları gibi.
geçen yıl mıydı, yok yok ondan önceki yıldı, kızkardeşimin düğün gecesinde açık havası bol bir düğün salonunda içki içilebilecek bir kuytu arıyordum ki gözlerim orayı keşfetmekte gecikmediler. düğün salonu sahibi tam da isteğime göre bir kuytu bar inşa etmişti. gittim bara yerleştim bizimkilerin düğün sahibi olduğumuz ve pek içmemem gerektiği uyarılarına tamam söz vererek. yampiri yampiri içmeye gittiğimden emin olan, amca tabir ettiğim babamın kuzeni de beni takip etti ve yanıma oturdu. amcama ne içeceğini sordum bi duble rakı isteyeceğini bile bile. gelinin erkek kardeşi olmamın, muhteşem takım elbisemin ve gece boyunca yan nesnesi olacağım flaşların gerginliğiyle gözüm çok da bir şey görmüyordu. barmenden iki duble vermesini rica ettiğimde gördüm ki barmeni bir yerden tanıyordum. ordan barmene seslenen başka bir elli yaşlarındaki gelecektekibenamca yardımıma yetişti. ibrahim bana da ver bi duble, dedi. yanımdaki babamın kuzeni amcamın gece boyunca içeceği rakılara nasıl para yetiştireceğimi düşünürken o üçüncü hakiki dublesini fondip yapmıştı bile. ibrahim'e dördüncüyü sipariş ederken canlandı ibrahim'in kim olduğu. ibrahim, -o saatten sonra kendisine ibrahim abi diye hitap edecektim-, çocukluk arkadaşım olan ama çocukluk sonrası tamamen yatılılığım nedeniyle ayrı düştüğümüz özcan'ın abisiydi. kendim ikinci dubleden yudumlar alırken, ibrahim abi'ye beni tanıyıp tanımadığını sordum. hatırlamaz olur muyum, dedi. aynı mahallenin çocuklarıydık, diye ekledi. ikinci dublemin yarısından sonra, düğün sahibi olmanın gerginliğini atmaya başlamış olmamla birlikte, içtikçe kızarmaktan korkarak, amcamın birinci saatin sonuna yetiştirmeye çalıştığı altıncı dublesine bakarak, daha önce de defalarca şahit olduğum bu sahneye şaşırmayı ihmal edemiyordum. kişisel ortalama hızımın üstüne çıkarak üçüncü dublemi söylediğimde ibrahim abi bir bana bir de yanımdaki amcama bakıyordu şaşkın. bense bu sırada ibrahim abi'nin kardeşi özcan, ibo, osman ve ben, bakla tarlalarında çiğ bakla yiyerek geçirdiğimiz ilkokul yıllarımıza gitmiştim çoktan.
hadi incir ağacına çıkıp incir çalmayı, bostanlardan kavun karpaz çalmayı anlıyorum da şimdi düşündüğümde, tarlanın içine bir güzel kurulup bakla yemeyi hiç aklım almıyor. ama birkaç sahnesiyle hafızamda o kadar net ki bunu yaptık. şimdi baklanın yüzüne bakmayan ben, o zamanlar özcanla, osmanla ve iboyla bakla tarlalarına girip, tarla sahibinin hışmından korka korka çiğ bakla yerdik. ağzımda bakla ıslanmaması bu yüzden midir acaba. ... özcan ve ailesi, yeni yeni kurulmaya başlayan, her tarafı tütün, fiy, ekin, bakla, bostan tarlalarıyla dolu mahallemizin kıyısında bir kulübe inşa etmişlerdi, ve çingenelikten konarlığa karar vermişlerdi, tabii ben o zamanlar bunu bilmiyordum. kulübelerinin yanında bir kuyu vardı ve hepimiz o kuyudan korkar, o kuyunun aslında bilmemne kalesine bağlantısı olduğunu düşler ve içinden çıkacak geçmişin savaşçı askerlerinin ne zaman çıkacağını beklerdik. kızkardeşi vardı özcan'ın, iki tane de abisi. babasına karadayı derlerdi herkes. özcan da, kardeşleri de, babası da, anası da kapkaralardı ama aramızda bunun bir hükmü yoktu. ben de kendisine bu yüzden, adının fonetiğinin de etkisiyle, öcü lakabını takmıştım ve o lakap öyle devam etti. arasıra çocukluk kavgası ettiğimiz de oldu tabii özcan'la. bi kere burnunu kanatmıştım yumruğumla, o da benim kafamı yarmıştı taşla. ama aramızda böyle şeyler çok doğaldı o zamanlar. büyüdükçe esamesi bile okunmadı. sonra sonra benim ortaokul lise filan okuyabileceğim, okuma kafasına sahip olduğum anlaşıldı toplum mühendisleri öğretmenlerimiz tarafından, özcansa hayata atılmak zorunda kaldı ilkokul beşte üç kere sınıfta kalınca. ben il merkezine gidip de ayda bir mahalleye gelmeye başlayınca, özcan da oto sanayiye çırak diye yazılınca irtibatımız koptu. tarlalardan bir şeyler çalma yaşını geride bırakıp kızlar çağına girdikçe düğünden düğüne karşılaşır olduk yaz aylarında. onlar, yani okumayanlar olarak ibo ve fatihle muhabbet halindelerdi, biz de okuyanlar olarak osmanla. sonra dağıldık. burada, sadece duygudurum bakımından özdeşlik taşıyan, murathan mungan'ın "vahşi atlar" adlı şiirini çalıyor aklım şiirler tarlasından.
liseyi bitirdiğim seneydi sanırım. her memleket ziyaretimde konuşturmaya, anlattırmaya çalıştığım annemden, o napıyor, bu napıyor, diye sorduğumda, özcan'ın kardeşi kaçtı, hikayesini dinlemiştim. adı nasibe'ydi ve alımlı bir kızdı, ve karaydı. karadayı evlatlıktan reddetmiş, eve gelirse vururum demiş., filan. [unutturmayın da kardeşi gülümser evden kaçtığında, mahallemizin kaba abilerinden erol abi'yi ve gülümser'in kaçtığı adamı vuruşunu anlatayım bir dahaki sefere]
amcam durulmaya başladığında ve dokuzuncu dublesini söylediğimde düğün orkestrası gelin hanımın ailesini zeybek oynamaya davet ediyordu. evet, hiç istemediğim şekilde yüzümün kızarıklıktan yandığını hissediyordum sahneye çıktığımda. babam şöyle bir baktı yüzüme, içinden 657'ye tabi devlet memurlarının işlediği yüz kızartıcı suçları saydı belki de, ben kendi suçumu üstlendim sadece ve üç beş döndüm ortalıkta. evet dönebiliyordum sendelemeden. daha önce fotoğraflarda kırmızı çıkan gözlerime bu defa yüzüm de eşlik edecekti sadece. o gecenin düğün mesaisini atlattım zannederek, -bir dahaki sahneye çağrılışıma kadar- kuytuma geri çekildim. amcam yavaşlamıştı, ve oğlu beni uyarmıştı giderken, babama fazla içirme diye. daha ne kadar fazla içirmeyebilirdim ki, adam yerinden kalkmadan bir büyük rakıyı iç etmişti çoktan.
ibrahim abi'ye, özcan napıyor abi, diye sordum. çok tuhaf baktı suratıma. anlamadı mı acaba, ben sorarken sarhoşluktan kekeledim mi acaba, yoksa ibrahim özcan'ın abisi değil mi acaba, öyle bir soru kuyusuna attı beni. öyle tuhaf baktı ki, soramadım bir daha.
zeybeklerle, fotoğraflarla, kahkahalarla, rakılarla, elma kırmızısı bir dünyayla o gece düğünü bitirdik. eve dönerken babam, ben kullanayım, dedi. sesimi çıkarmadım, o kullandı. annemle bana yeltenirlerken de o kullanmıştı, bana sorulmamıştı, sesimi çıkarmıyorum bu yüzden.
ertesi gün osmanla, fatihle ve iboyla buluştuk. düğün için aldığım iznin son gecesiydi ve kopmadığımız çocukluk arkadaşlarımla geçirmek istemiştim. o günün dünü akşamı ibrahim abi'yi gördüğümü söyledim bizim çocuklara. özcan napıyor, diye sordum onlara da. özcan geçen sene kendini astı, dediler.
aylarca öylece kalakaldım.
bu bayram, sela okundu ilk gün belediye hoparlöründen. hiç adını sanını duymadığım bir adamdı ölen. babam durdu, kim bu biliyo musunuz, dedi annemle bana dönüp. karadayı, dedi. önce canlanmadı hiçbir şey. sonradan oldu her şey. annem bile onun adı o muymuş dedi. sonra mahalledeki diğer arkadaşlarımdan dinledim hikayeyi dört gün önce bir bira akşamında. karadayı bir ay önce rahatsızlanmış ve hastaneye kaldırmışlar. ciğerleri iflas etmiş. bir aydır hastanedeymiş. öleceği belliymiş. bundan iki hafta önce de oğlu ibrahim kalp krizi geçirip ölmüş. ama ibrahim'in öldüğünü söylememişler karadayı'ya. cenazesinde kızı nasibe de varmış.
bayram tatiline gittim ve bayramın birinci günü -malum bayramlarımız günlere doyamıyor- karadayı öldü. evet lakabı film karakteri adı gibiydi. hayatı da öyleydi ve gerçek adını bizler öğrenemeden, bi filme konu olamadan, üç beş satırın misafiri olup göçtü gitti pek çokları ve pek çocukları gibi.
geçen yıl mıydı, yok yok ondan önceki yıldı, kızkardeşimin düğün gecesinde açık havası bol bir düğün salonunda içki içilebilecek bir kuytu arıyordum ki gözlerim orayı keşfetmekte gecikmediler. düğün salonu sahibi tam da isteğime göre bir kuytu bar inşa etmişti. gittim bara yerleştim bizimkilerin düğün sahibi olduğumuz ve pek içmemem gerektiği uyarılarına tamam söz vererek. yampiri yampiri içmeye gittiğimden emin olan, amca tabir ettiğim babamın kuzeni de beni takip etti ve yanıma oturdu. amcama ne içeceğini sordum bi duble rakı isteyeceğini bile bile. gelinin erkek kardeşi olmamın, muhteşem takım elbisemin ve gece boyunca yan nesnesi olacağım flaşların gerginliğiyle gözüm çok da bir şey görmüyordu. barmenden iki duble vermesini rica ettiğimde gördüm ki barmeni bir yerden tanıyordum. ordan barmene seslenen başka bir elli yaşlarındaki gelecektekibenamca yardımıma yetişti. ibrahim bana da ver bi duble, dedi. yanımdaki babamın kuzeni amcamın gece boyunca içeceği rakılara nasıl para yetiştireceğimi düşünürken o üçüncü hakiki dublesini fondip yapmıştı bile. ibrahim'e dördüncüyü sipariş ederken canlandı ibrahim'in kim olduğu. ibrahim, -o saatten sonra kendisine ibrahim abi diye hitap edecektim-, çocukluk arkadaşım olan ama çocukluk sonrası tamamen yatılılığım nedeniyle ayrı düştüğümüz özcan'ın abisiydi. kendim ikinci dubleden yudumlar alırken, ibrahim abi'ye beni tanıyıp tanımadığını sordum. hatırlamaz olur muyum, dedi. aynı mahallenin çocuklarıydık, diye ekledi. ikinci dublemin yarısından sonra, düğün sahibi olmanın gerginliğini atmaya başlamış olmamla birlikte, içtikçe kızarmaktan korkarak, amcamın birinci saatin sonuna yetiştirmeye çalıştığı altıncı dublesine bakarak, daha önce de defalarca şahit olduğum bu sahneye şaşırmayı ihmal edemiyordum. kişisel ortalama hızımın üstüne çıkarak üçüncü dublemi söylediğimde ibrahim abi bir bana bir de yanımdaki amcama bakıyordu şaşkın. bense bu sırada ibrahim abi'nin kardeşi özcan, ibo, osman ve ben, bakla tarlalarında çiğ bakla yiyerek geçirdiğimiz ilkokul yıllarımıza gitmiştim çoktan.
hadi incir ağacına çıkıp incir çalmayı, bostanlardan kavun karpaz çalmayı anlıyorum da şimdi düşündüğümde, tarlanın içine bir güzel kurulup bakla yemeyi hiç aklım almıyor. ama birkaç sahnesiyle hafızamda o kadar net ki bunu yaptık. şimdi baklanın yüzüne bakmayan ben, o zamanlar özcanla, osmanla ve iboyla bakla tarlalarına girip, tarla sahibinin hışmından korka korka çiğ bakla yerdik. ağzımda bakla ıslanmaması bu yüzden midir acaba. ... özcan ve ailesi, yeni yeni kurulmaya başlayan, her tarafı tütün, fiy, ekin, bakla, bostan tarlalarıyla dolu mahallemizin kıyısında bir kulübe inşa etmişlerdi, ve çingenelikten konarlığa karar vermişlerdi, tabii ben o zamanlar bunu bilmiyordum. kulübelerinin yanında bir kuyu vardı ve hepimiz o kuyudan korkar, o kuyunun aslında bilmemne kalesine bağlantısı olduğunu düşler ve içinden çıkacak geçmişin savaşçı askerlerinin ne zaman çıkacağını beklerdik. kızkardeşi vardı özcan'ın, iki tane de abisi. babasına karadayı derlerdi herkes. özcan da, kardeşleri de, babası da, anası da kapkaralardı ama aramızda bunun bir hükmü yoktu. ben de kendisine bu yüzden, adının fonetiğinin de etkisiyle, öcü lakabını takmıştım ve o lakap öyle devam etti. arasıra çocukluk kavgası ettiğimiz de oldu tabii özcan'la. bi kere burnunu kanatmıştım yumruğumla, o da benim kafamı yarmıştı taşla. ama aramızda böyle şeyler çok doğaldı o zamanlar. büyüdükçe esamesi bile okunmadı. sonra sonra benim ortaokul lise filan okuyabileceğim, okuma kafasına sahip olduğum anlaşıldı toplum mühendisleri öğretmenlerimiz tarafından, özcansa hayata atılmak zorunda kaldı ilkokul beşte üç kere sınıfta kalınca. ben il merkezine gidip de ayda bir mahalleye gelmeye başlayınca, özcan da oto sanayiye çırak diye yazılınca irtibatımız koptu. tarlalardan bir şeyler çalma yaşını geride bırakıp kızlar çağına girdikçe düğünden düğüne karşılaşır olduk yaz aylarında. onlar, yani okumayanlar olarak ibo ve fatihle muhabbet halindelerdi, biz de okuyanlar olarak osmanla. sonra dağıldık. burada, sadece duygudurum bakımından özdeşlik taşıyan, murathan mungan'ın "vahşi atlar" adlı şiirini çalıyor aklım şiirler tarlasından.
liseyi bitirdiğim seneydi sanırım. her memleket ziyaretimde konuşturmaya, anlattırmaya çalıştığım annemden, o napıyor, bu napıyor, diye sorduğumda, özcan'ın kardeşi kaçtı, hikayesini dinlemiştim. adı nasibe'ydi ve alımlı bir kızdı, ve karaydı. karadayı evlatlıktan reddetmiş, eve gelirse vururum demiş., filan. [unutturmayın da kardeşi gülümser evden kaçtığında, mahallemizin kaba abilerinden erol abi'yi ve gülümser'in kaçtığı adamı vuruşunu anlatayım bir dahaki sefere]
amcam durulmaya başladığında ve dokuzuncu dublesini söylediğimde düğün orkestrası gelin hanımın ailesini zeybek oynamaya davet ediyordu. evet, hiç istemediğim şekilde yüzümün kızarıklıktan yandığını hissediyordum sahneye çıktığımda. babam şöyle bir baktı yüzüme, içinden 657'ye tabi devlet memurlarının işlediği yüz kızartıcı suçları saydı belki de, ben kendi suçumu üstlendim sadece ve üç beş döndüm ortalıkta. evet dönebiliyordum sendelemeden. daha önce fotoğraflarda kırmızı çıkan gözlerime bu defa yüzüm de eşlik edecekti sadece. o gecenin düğün mesaisini atlattım zannederek, -bir dahaki sahneye çağrılışıma kadar- kuytuma geri çekildim. amcam yavaşlamıştı, ve oğlu beni uyarmıştı giderken, babama fazla içirme diye. daha ne kadar fazla içirmeyebilirdim ki, adam yerinden kalkmadan bir büyük rakıyı iç etmişti çoktan.
ibrahim abi'ye, özcan napıyor abi, diye sordum. çok tuhaf baktı suratıma. anlamadı mı acaba, ben sorarken sarhoşluktan kekeledim mi acaba, yoksa ibrahim özcan'ın abisi değil mi acaba, öyle bir soru kuyusuna attı beni. öyle tuhaf baktı ki, soramadım bir daha.
zeybeklerle, fotoğraflarla, kahkahalarla, rakılarla, elma kırmızısı bir dünyayla o gece düğünü bitirdik. eve dönerken babam, ben kullanayım, dedi. sesimi çıkarmadım, o kullandı. annemle bana yeltenirlerken de o kullanmıştı, bana sorulmamıştı, sesimi çıkarmıyorum bu yüzden.
ertesi gün osmanla, fatihle ve iboyla buluştuk. düğün için aldığım iznin son gecesiydi ve kopmadığımız çocukluk arkadaşlarımla geçirmek istemiştim. o günün dünü akşamı ibrahim abi'yi gördüğümü söyledim bizim çocuklara. özcan napıyor, diye sordum onlara da. özcan geçen sene kendini astı, dediler.
aylarca öylece kalakaldım.
bu bayram, sela okundu ilk gün belediye hoparlöründen. hiç adını sanını duymadığım bir adamdı ölen. babam durdu, kim bu biliyo musunuz, dedi annemle bana dönüp. karadayı, dedi. önce canlanmadı hiçbir şey. sonradan oldu her şey. annem bile onun adı o muymuş dedi. sonra mahalledeki diğer arkadaşlarımdan dinledim hikayeyi dört gün önce bir bira akşamında. karadayı bir ay önce rahatsızlanmış ve hastaneye kaldırmışlar. ciğerleri iflas etmiş. bir aydır hastanedeymiş. öleceği belliymiş. bundan iki hafta önce de oğlu ibrahim kalp krizi geçirip ölmüş. ama ibrahim'in öldüğünü söylememişler karadayı'ya. cenazesinde kızı nasibe de varmış.
bildiğim tek yarıentelektüel sokağında alsancak'ın, gemgenç bir hevesle yeni aldığım dergileri süreli yayınları karıştırıyorum. dershane molası vermiş gençler yemek yiyor bolca bu sokakta ve salata. yüpyüksek yümyüksek yükyüksek topukuklarıyla genç kızlar, ne ki yürümeyi bilmiyorlar aparnavut kaldırımlarda. hiçkadın düşmedi hiç kadın kaldırmadım bu sokakta. dar kot pantolonlardan taşan yağlar gizlenmeye değer bulunmuyorlar. ben gizliyorum şehvetsiz, vücudumun tek on yaşındaki organları olan gözlerimi. geri kalan yerlerim otuziki tekmili birden otuziki yaşlarında. bir karasinek musallat oluyor başıma, olunca unutuyorum naifliğe dair bildiğim ne varsa. neden ben diyorum. neden bunca insan arasında neden ben kapkara sinek. yeterince pekişiyor sanırım sinirim bir sinek bile yüzünden. kahvemi yudumlamak için kafamı kaldırımımla birlikte yapayalnız bir çift ayakkabı geçiyor gözlerimin huzurundan. bir şey hissetmiyorum, gözlerim de mi yaşlı, anlamakta zorlanıyorum. içimin akordeonunun akordu bozuk, düğmeleri de eksik anlaşılıyorum. hoş bir kutu içinde hesabı getiriyor garson. tamamen kendimi bahşiş bırakmak istiyorum dünyadaki tüm barlara.
12.10.2013
denize gidip dönen mavilerin bire indirgenen üçlüğü
yalanlı dolanlı alçak doğruca yaşanmamış bir
bir gözsüz kulaksız elsiz ayaksız güdük bir gün
bütün yitiklerim karalarım üstüste üstüste bütün karışıklığım
gelip geçtiğim macera şu kadar binler yıllık
şu kadar binler yıllık karalarım karışıklığım üstüste
usul usul insan insan ölüm ölüm üstüste
şu kadar güneş şu kadar su şu kadar su yılanı şu kadar düzen
ben sebepliyim denizlere aylara kavgalara umursuzluğa
bir maviyi durup dururken birine benzetiyorum
bir balığın ağzını anıyorum durup dururken
serinliyorum
ben üç yer tasarlamıştım üçü de sana bana uygun
biri günebakanlarda biri otuz yaşta birini sorma
birini sorma gün gelir ben söylerim
daha usta olurum daha yiğit o zaman söylerim
bu kırgın karanlığı bir ışıtalım ilkin
yeniden şehirler kuralım şimdikilerine benzeyen
baştan başlayalım susamlara ekmeklere denizaşırılarına
sevmelere
gidip dönelim
belki bir yerde bir tohumda bir durumda belki
belki o ses o yudum o yumuşak döşekler yeşil yeşiller
ben taş çekerim yılmam çamur kararım yol döşerim
bakarsın göneniriz gidip dönelim
ben yılmam taş çekerim çamur kararım ben
senin de gürül gürül saçların var nasıl olsa.
turgut uyar
yalanlı dolanlı alçak doğruca yaşanmamış bir
bir gözsüz kulaksız elsiz ayaksız güdük bir gün
bütün yitiklerim karalarım üstüste üstüste bütün karışıklığım
gelip geçtiğim macera şu kadar binler yıllık
şu kadar binler yıllık karalarım karışıklığım üstüste
usul usul insan insan ölüm ölüm üstüste
şu kadar güneş şu kadar su şu kadar su yılanı şu kadar düzen
ben sebepliyim denizlere aylara kavgalara umursuzluğa
bir maviyi durup dururken birine benzetiyorum
bir balığın ağzını anıyorum durup dururken
serinliyorum
ben üç yer tasarlamıştım üçü de sana bana uygun
biri günebakanlarda biri otuz yaşta birini sorma
birini sorma gün gelir ben söylerim
daha usta olurum daha yiğit o zaman söylerim
bu kırgın karanlığı bir ışıtalım ilkin
yeniden şehirler kuralım şimdikilerine benzeyen
baştan başlayalım susamlara ekmeklere denizaşırılarına
sevmelere
gidip dönelim
belki bir yerde bir tohumda bir durumda belki
belki o ses o yudum o yumuşak döşekler yeşil yeşiller
ben taş çekerim yılmam çamur kararım yol döşerim
bakarsın göneniriz gidip dönelim
ben yılmam taş çekerim çamur kararım ben
senin de gürül gürül saçların var nasıl olsa.
turgut uyar
7.10.2013
who can you trust
köpürmeyen bir sabun, ya da şöyle diyelim köpüğü olmayan bir sabun ne kadar inandırıcıdır? ben de o kadar insanım işte. kızmayan bir insan ne kadar insandır. bağırıp çağırmayan bir insan ne kadar insandır.
işinde yükselmek isteyen genç mühendisler, bir de iyi olmayı deneyin. evet yanlış duymadınız, işinizde yükselmek için iyi olmanız yeterli. iyi biri olun. amirinize iyi olun. altınızdakilere iyi olun. altınızdakilerin altındakilere de iyi olun. üstdüzey yöneticilerinize de iyi olun. kör tuttuğunu skermiş hacı, her amirine saygı gösterirsen it gibi kullanırlar seni, dediklerinde inat edin onlara içten içe. işçilere iyi davranın. abi öyle deme tepemize çıkıyorlar sonra, muhabbetlerini es geçin. bi kere elini ver de kolunu kapsın işçiler, sohbetlerinde onları meze etmeyin. direkt laubali oluyo adamlar, diye size nasihat verdiklerinde gülün ve geçin. iyi bir olun. siz, sen, başka türlüsünü yapamadığın için öyle ol. sonra herkes reklamını yapmaya başlasın senin. herkes bir taraftan sadece iyi biri olduğun için senin dediklerini tam da sen istediğin gibi yapsın, hem de bunu başkalarına bu şekilde anlatsın. seni konuşsun üstündekiler kendi aralarında, aa o mu, iyi mühendistir o desinler. iyi derken iyi'yi kastetsinler. stajerler siz buraya fazla iyisiniz, desin. işçiler, abi bu herif bizden galiba desin, iyiliğinize inanamadıklarından sizin onları sadece aynı mezhepte oldukları için sevdiğinizi sansınlar ziyanı yok, mezhebinizin farklı olduğunu duyduklarında daha da inanırlar. aynı yörede başka bir firmaya geçin. orda aynı köylerin kahvehanelerinde farklı fabrikalarda çalışan işçiler dahi reklamınızı yapsınlar iyiliğinizin, orada da bu sebeple hızla yükselin. özel hayatınızda allahsız, sosyal hayatınızda alkolik olsanız dahi, iş hayatınızda iyi biri olun.
köpürmeyen bir sabun, ya da şöyle diyelim köpüğü olmayan bir sabun ne kadar inandırıcıdır? ben de o kadar insanım işte. kızmayan bir insan ne kadar insandır. bağırıp çağırmayan bir insan ne kadar insandır.
işinde yükselmek isteyen genç mühendisler, bir de iyi olmayı deneyin. evet yanlış duymadınız, işinizde yükselmek için iyi olmanız yeterli. iyi biri olun. amirinize iyi olun. altınızdakilere iyi olun. altınızdakilerin altındakilere de iyi olun. üstdüzey yöneticilerinize de iyi olun. kör tuttuğunu skermiş hacı, her amirine saygı gösterirsen it gibi kullanırlar seni, dediklerinde inat edin onlara içten içe. işçilere iyi davranın. abi öyle deme tepemize çıkıyorlar sonra, muhabbetlerini es geçin. bi kere elini ver de kolunu kapsın işçiler, sohbetlerinde onları meze etmeyin. direkt laubali oluyo adamlar, diye size nasihat verdiklerinde gülün ve geçin. iyi bir olun. siz, sen, başka türlüsünü yapamadığın için öyle ol. sonra herkes reklamını yapmaya başlasın senin. herkes bir taraftan sadece iyi biri olduğun için senin dediklerini tam da sen istediğin gibi yapsın, hem de bunu başkalarına bu şekilde anlatsın. seni konuşsun üstündekiler kendi aralarında, aa o mu, iyi mühendistir o desinler. iyi derken iyi'yi kastetsinler. stajerler siz buraya fazla iyisiniz, desin. işçiler, abi bu herif bizden galiba desin, iyiliğinize inanamadıklarından sizin onları sadece aynı mezhepte oldukları için sevdiğinizi sansınlar ziyanı yok, mezhebinizin farklı olduğunu duyduklarında daha da inanırlar. aynı yörede başka bir firmaya geçin. orda aynı köylerin kahvehanelerinde farklı fabrikalarda çalışan işçiler dahi reklamınızı yapsınlar iyiliğinizin, orada da bu sebeple hızla yükselin. özel hayatınızda allahsız, sosyal hayatınızda alkolik olsanız dahi, iş hayatınızda iyi biri olun.
6.10.2013
merhaba filament
-napıyosun?
-hiç yapıyorum.
-güzel oluyor mu?
-bazen.
-şu anki nasıl?
-sana ne.
-kalbin yok senin.
-gırgır var bende kalp yerine. sen yemeğini yedikten sonra kırıntıları alıyorum kalbimle. senin göğsündeki pamuklar arasında fasulye yetiştirip sana yemek yapmak istiyorum.
-iyiden iyiye küçülmeye başladın. yakında taşıyabileceğim seni sanırım cebimde. beslenme çantanda kiraz var yarınki menüde.
-çantana attığın bir tavşanım ben. ama kanım kurumadan koydun heybene, sızıyorum sen yürüdükçe.
-ben öyle şey yapmam. hayvanlarım mutludurlar benimle, severim okşarım onları ben, sularını yemlerini veririm.
-çok sütlimansın. sinir oluyorum bu durgunluğuna.
-sütten kelimelerim var da ondan.
3.10.2013
2.10.2013
ankara'nin kitapcilarinda beni seven bir sey var. dost'un zayif siir reyonu, turhan'in kimsenin yuzune bakmadigi bir zamanki muthis dergi reyonu, imge'nin bahcesi. bir suredir devletin sanayi odakli organlarinda icinde calistigim ozel sektor sirketini temsilen toplantilara giriyordum ve isleyis hakkinda cesitli yargilara sahip olmaya baslamistim. bugun girdigim toplantida devletin mustesarlik duzeyinde bir temsilcisiyle, benim gibi bes sektor temsilcisi daha olmak uzere bulustuk. mustesar deyip gecmemek gerekiyormus meger, bakan yarisiymis adam, bakan da adamsa sanki. bu konudaki gozlemlerimi daha sonra derleyip toparlayacagim elbette ama bu vesileyle ankara'nin havasi kuduza donmeden, ince inceyken solumus oldum.
evet ankara'da beni gizleyen bir iklim var her mevsim. bazi arkadaslarimin hatirlama ihtimali oldugu uzere imge'nin bahcesini fazlasiyla severim. diger kitapevlerini dolandiktan sonra u geri donus saatimi beklemek uzere imge'ye girdim. adetimdir, mutlaka yeni yayinlara ve cok satanlara bakarim, ben son yillarda pek okumaz olmus olsam dahi turk okuru ne okuyor, yayinci ne basiyor, yeni isimler kimler, ne kadar yaslanmisim konularinda fikir verir bana.
onlara bakarken iceri otuzlu yaslarinda oldugunu tahmin ettigim (cok geleneksel bir giris oldu di mi, evet sakin ve gelenekselim, koku mazide bir ati oldugum da yadsinamaz) . "calikusu yok mu acaba" diye sordu kitabi bir sure dogru reyonda aradiktan ve bulamadiktan sonra.
bir ay kadar once kuzenimin kizi irem de ailede konusarak anlasabildigi tek kisi ben oldugumdan ve memlekete gidis periyotlarimda onu sorulari biriktirmis halde beni bekler buldugumdan; "dayi calikusu'nu okumaya baslamistim, dizisi cikacakmis," dedi. "oyle mii!" dedim, bu gibi durumlarda ilk tepkilerim cok kisitli bir turkceyle ifade edilir tarafimdan. hadi ya, hmm, oyle miymis, deme ya, gibi sutten ifadeler gayrihtiyari sosyal tepkimeye giris cumlelerimdir. neysesinde, "aa erken degil mi ama senin onu okuman icin," deyip yasini hesapladim, onbire tekabul ediyordu. ben o kitabi okudugumda onuc yasindaydim. ogretmenin verdigi listede oldugunu soyledi. "tamam o zaman," dedim. demek ki cocuklarin askli sevgili kamuranli ferideli kitaplara yasi gelmisti. "oku da dizisiyle arada fark var mi bak bakalim," dedim. diziyi aile vesayetiyle izlememesi kacinilmazdi. o istemese izlemese muhakkak anne babasi ya da dedesi ninesi izlediginden maruz kalacakti. sonra genetik muhendisi olmak istediginden bahsetti. ben de ona basitlestirerek kalitimdan bahsettim ve oyle aradan gunler gecti. bu gidisimde diziyi izlediginden, diziye ekstradan bir kardes figuru koyduklarindan bahsetti ve elbette figur kelimesini kullanmadan. "gulbeseker'i sevdin mi?" diye sordum ona. anlamadi nasil nicin ne anlamda sordugumu.
dun aksam annemle telefonda konusurken, naptiklarini sordugumda calikusu'nu izlediklerini soyledi. annemin okudugu ve ustune konustugu iki kitap bilirim sadece, biri sinekli bakkal digeri de calikusu'dur. "gulbeseker bunda degil miydi?" diye sordu bana durduk yere. "evet dedim," "ondaydi, izle bakalim gulbeseker'i sevecek misin," dedim anneme telefonu kapamadan once. nasil nicin ne anlamda sordugumu anlamadi. anlatmadim.
calikusu kalmadi dedi ordan kitapci.
30.09.2013
27.09.2013
merhaba. cuma-ı şerifleriniz hayırlı olsun. sabah da öyle. madem. günaydın. şehrimizdeki tüm antibakteriyel etkinlikler devam ediyor. ekranı göremediğimden typolar mazur görüle. bipolar vaziyetler de öyle. dosyalar, ölçü aletleti. kişinin işyerinde müzik dinleyememesi ne kadar içler aağacı. ben aslında sadece merhaba etmeye gelmiş idim ne var ki kâr etmez ahım sen gülizare, sevmiş bulundum güzelim gayrı ne çare. çalan telefonlar, ceplerimizin nadide parçaları telefonlarımız, bu hafta ne kadar da geçmek bilmedi diye hayıflanan idari bina calışanı bembeyaz yakalıklılar, her mi hafta aynı terane, biraz susmak bilsenize. arturo bandini'nin lafına bana mı dedin diyesim geldi bak şimdi. tamam görüşürüz.
25.09.2013
24.09.2013
23.09.2013
22.09.2013
21.09.2013
arabada uyursun
bu ses şükran ay'ın sesi. duysam tanırım, tanısam duyardım. neden? çünkü bende dedemden kalma, yadigar nevinden plakları var. hatta filmin bu bölümünün girişinde çalan şarkının aynısınınki mesela, var. sonra bir de biz bundan beş kadar altı kadar sene önce kemancı ali ile eniştem, babam ve ben ovaya içmeye giderdik. birkaç hikayesi var hatta buralarda bir yerde. kemancı ali'nin içmeden çalmaması bir yana içtikçe düştüğü acınası hâl başka bir dünya. şimdi arada bir bu filmden aldığım enstantan cümleleri ekleyeceğim buralara, araya giren tek cümleler oradandır, italik dizilir. şükran ay'ı tanıyışım bu plaklardan önce kemanî ali amca'nın çaldığı bu şarkıya dayanır, "sokağın ardındayım, saatin dördündeyim," der sözlerinde. bizim bu üç büyük ve yanlarında genç benim çıktığımız bol ovalı bol yıldızlı rakılı akşamlarda çalardı gençlik şarkıları olarak bunu. bense güzel bir şarkı olarak dinlerdim. bu üçü aynı yaştalar. ben bu hikayeyi sonradan öğreniyorum tabii. hatta doğrudan anlatılmıyor sonradan da, sadece taşları birleştirip üzerlerinde yürüyorum. beni değil onu seyret. ben o kadar çok taş bıraktım ki.
- ne zamandır böyle vakit geçirmemiştim.
- eğlenmedin ki.
- niçin?
- ne gülüp açıldın, ne de doğrudürüst konuştun.
ali amca gençliğinde düğünlerde keman çalıyor, düğün orkestrasının asıl sahibi ise bateri çalan hakkı diye bir adam, bembeyaz saçlı ama saçlı mı saçlı bir amca, hatırlıyorum ben. babam da aynı dönem gençliklerinde bu hakkı denen adamın kızına tutuluyor. hakkı bey amca'dan kız istemeye niyetlenirken ne idüğünü anlamak için birlikte en çok zaman geçirdiği orkestrasının elemanlarını tanımaktan başlıyor işe. ali de genç bir kemancı o zamanlar. babam ali amcayla bu şekilde tanışıyor. eniştem de zaten babamın amcasının oğlu. babam hakkı'nın kızına vuruluyor. babaannem istemiyor çalgıcının kızı diye. babaannem de eskinin kıymetli otoriter kadınlarından, her ne kadar babam onu birkaç kez dedemin bıçak altlarından kurtarmış olsa da. niyeti yok filan derken, o iş olmuyor. babam sonra ali amcayla bir kez rakı içiyor. sonra araya çoluklar çocuklar giriyor. araya giren yirmibeş yılda hiç görüşmüyorlar, hem de hiç. bir gün, eniştem kemancı ali'yi çoluğunu çocuğunu evermiş bir şekilde, oto sanayide bir tektekçi dükkanında iki tek atarken görüyor. ne yaptın ne ettin derken sözleşiyorlar bir haftasonu, babamı da alıp gelmesini söylüyor ali amca enişteme. işte o grup birleştiğinde ben de eniştemin davetlisi olarak iştirak ediyorum onlara. çalıp söylüyorlar, şükran ay kimmiş tanımıyorum bile doğrudürüst. sadece kimsenin sevmediği adamın birinin annesi olarak adı var hafızamda. sonra sonra dedemin plakları çıkıyor ortaya. bir bakıyorum ki bulduğum otuz kadar plak arasında üç tanesi onun.
her şeyin bir sonrası var muhakkak. çocukluğumda yıllarca düğünlerce dinlemiş olduğum, anannemin dilinde tüy bitiren "hani söz vermiştin bana içmeyecektin" sözlü şarkının da aslında tam bir şükran ay anonimi olduğunu sonradan öğreniyorum. saygı ediyorum.
sonralardan önce üniversitedeyken ahmet bana bi şarkı gönderiyor. o da aşağıda.
bu ses şükran ay'ın sesi. duysam tanırım, tanısam duyardım. neden? çünkü bende dedemden kalma, yadigar nevinden plakları var. hatta filmin bu bölümünün girişinde çalan şarkının aynısınınki mesela, var. sonra bir de biz bundan beş kadar altı kadar sene önce kemancı ali ile eniştem, babam ve ben ovaya içmeye giderdik. birkaç hikayesi var hatta buralarda bir yerde. kemancı ali'nin içmeden çalmaması bir yana içtikçe düştüğü acınası hâl başka bir dünya. şimdi arada bir bu filmden aldığım enstantan cümleleri ekleyeceğim buralara, araya giren tek cümleler oradandır, italik dizilir. şükran ay'ı tanıyışım bu plaklardan önce kemanî ali amca'nın çaldığı bu şarkıya dayanır, "sokağın ardındayım, saatin dördündeyim," der sözlerinde. bizim bu üç büyük ve yanlarında genç benim çıktığımız bol ovalı bol yıldızlı rakılı akşamlarda çalardı gençlik şarkıları olarak bunu. bense güzel bir şarkı olarak dinlerdim. bu üçü aynı yaştalar. ben bu hikayeyi sonradan öğreniyorum tabii. hatta doğrudan anlatılmıyor sonradan da, sadece taşları birleştirip üzerlerinde yürüyorum. beni değil onu seyret. ben o kadar çok taş bıraktım ki.
- ne zamandır böyle vakit geçirmemiştim.
- eğlenmedin ki.
- niçin?
- ne gülüp açıldın, ne de doğrudürüst konuştun.
ali amca gençliğinde düğünlerde keman çalıyor, düğün orkestrasının asıl sahibi ise bateri çalan hakkı diye bir adam, bembeyaz saçlı ama saçlı mı saçlı bir amca, hatırlıyorum ben. babam da aynı dönem gençliklerinde bu hakkı denen adamın kızına tutuluyor. hakkı bey amca'dan kız istemeye niyetlenirken ne idüğünü anlamak için birlikte en çok zaman geçirdiği orkestrasının elemanlarını tanımaktan başlıyor işe. ali de genç bir kemancı o zamanlar. babam ali amcayla bu şekilde tanışıyor. eniştem de zaten babamın amcasının oğlu. babam hakkı'nın kızına vuruluyor. babaannem istemiyor çalgıcının kızı diye. babaannem de eskinin kıymetli otoriter kadınlarından, her ne kadar babam onu birkaç kez dedemin bıçak altlarından kurtarmış olsa da. niyeti yok filan derken, o iş olmuyor. babam sonra ali amcayla bir kez rakı içiyor. sonra araya çoluklar çocuklar giriyor. araya giren yirmibeş yılda hiç görüşmüyorlar, hem de hiç. bir gün, eniştem kemancı ali'yi çoluğunu çocuğunu evermiş bir şekilde, oto sanayide bir tektekçi dükkanında iki tek atarken görüyor. ne yaptın ne ettin derken sözleşiyorlar bir haftasonu, babamı da alıp gelmesini söylüyor ali amca enişteme. işte o grup birleştiğinde ben de eniştemin davetlisi olarak iştirak ediyorum onlara. çalıp söylüyorlar, şükran ay kimmiş tanımıyorum bile doğrudürüst. sadece kimsenin sevmediği adamın birinin annesi olarak adı var hafızamda. sonra sonra dedemin plakları çıkıyor ortaya. bir bakıyorum ki bulduğum otuz kadar plak arasında üç tanesi onun.
her şeyin bir sonrası var muhakkak. çocukluğumda yıllarca düğünlerce dinlemiş olduğum, anannemin dilinde tüy bitiren "hani söz vermiştin bana içmeyecektin" sözlü şarkının da aslında tam bir şükran ay anonimi olduğunu sonradan öğreniyorum. saygı ediyorum.
sonralardan önce üniversitedeyken ahmet bana bi şarkı gönderiyor. o da aşağıda.
20.09.2013
19.09.2013
8.09.2013
merhaba. bugün sabah altıbuçukta kalkıp bit pazarına gittim. bi sürü hurda bi sürü çöp bi sürü kullanılmış bi sürü çalıntı bi sürü alıntı bi sürü çingene bi sürü ben. bi tane johnny cash plağı buldum, hevesle onu aldım. rüzgâr çıktı. sildi süpürdü. bi kız geçti önümden. çok serin baktı. bugün hristiyanların yakarma günü, senin ne olduğun belirsiz, dedi. çanlar kimin için çanıyor, dedi gözlerim.
7.09.2013
5.09.2013
this mess we're in
zaten güzel olan bazı şarkılar radyoda rastlandığında daha öyle güzel geliyor ki. halbuki evde dinlesem aynı tadı vermezidi. iyi biri gibiymiş gibi hissetmesine de ihtiyacı var insanoğlunun. bugün sabahtan beri iyi biriymişim gibi hissetmek istiyordum ama ziyanı yok, bugün de hissetmeyivereyim ne çıkar. can benim sıkıntı benim, ellere nesi. hadi gel, ay karanlık. istanbul'a ankara'ya çalar gözlerin. hadi git azıcık istanbul iste, beni bay metin gönderdi de, kosunlar o denizi bir çanağa. al getir ilk sevgiliyi beşiktaş'tan, yaşamak istiyorum gençliğimi baştan. hadi artık öldüm biliyor musun, hadi kalk izmirlere filan gidelim. bütün bunlar alıntıdır ha, aman şairlerimiz ziyan olmasın. sonbaharın iç hatlarına ilk dahil oluşumuzda aklıma hep içine girdiğim şehirlerin mevsim değişikliği kokusu gelir. hepsini iyi bilirim. dengemi yitirdim. bugün ilk defa af dilemeyi düşündüm, tevekkeli değilmiş. işyerinden bi arkadaşım, doktor amsterdam'a gidelim mi, dedi bugün. şaşırdım. her şeye ve herkese dediğim gibi, olur, dedim. olur derken olmayacağımı her şeyler gibi herkesler gibi ayrı olan her şeyler gibi o da anladı. sonra bi vintage duvar bulup işedim. rusya'ya gel, bak ben türkiye'ye döndükten sonra bi daha gelemezsin dedi lise arkadaşım. olur, bu sefer kesin geliyorum, dedim. olmayacak bir duaya daha amin ettim. eski samimiyetimiz olsa dubai'ye çağırırdı bi arkadaşım, ona da olur derdim muhtahminen, ve gitmezdim. üstad mehmet, ingiltere'ye çağırdı, ona olur bile diyemedim, ona olur diyebilecek yalancılık sergilemek istemedim.
sonra biraz duş aldım. duşa girerken pj'den who will love me now söylemesini rica ettim, kırmadı beni. bütün yaz iki musluğundan birden kaynar su aktığı için binlerce küfrederek yıkandığım banyomda havanın soğumasıyla birlikte sıcak sular ortadan kaybolmuştu ve yerini ayaza bırakmıştı, yine elbette sövdüm. ilk defa bu kadar alkolsüz geçirdiğim bir eylül ayına gireli henüz dört gün olmuştu ve artık sabahları amına koyim diyerek uyanmıyordum, yine de dumansız hava saham yoktu henüz. pj'den bis rica ettim. üzüm yıkadım. gözlerimi üzüm tanelerine gömdüm, gözlerime benziyorlardı. komşudan türk kahvesi aldım ödünç. bir şeyler içmem gerekiyordu ve çay kahve için sadece günde birer fincan kısıtlaması getirilmişti doktorun biri tarafından. suya vuruldum. it gibi su içiyordum. dünyanın suyunu içtim. deryalarca su içtim, geçmedi başımın dönmesi. casting adlı italya'dan getirttiğim mesleki kitaba baktım biraz, kapağına baktım, adamın biri döküyordu, habire gün geçtikçe dökülüyordum. hey pj, bir kez daha söyle, dedim. kitabın adını sorguladım sonra, casting'in terimsel anlamı haricindeki anlamını düşündüm, evet ben oynuyordum, oynamadığım bir an var mıydı. sen hep iyiyi oynadın, dedi eski arkadaşım yazdığı mailde. oynamadım, öyleyim, dedim. blogun sayesinde türkçe öğrendim dedi kadının biri geçenlerde. yıllar önce, sizlere çay kaşıklarının saplarındaki şekillere dikkat edip etmediğinizi sormuştum hatırlar mısınız, ve orda yerli bir marka ismi vermiştim. amerika'da kadının birinin eline aynı markadan çay kaşığı geçsin, ve bir anlam içerdiğini zannederek google'a kaşığın adını yazsın, sonra da bana mail atsın, olacak iş mi. dünyada bazen böyle tuhaflıklar olmuyor değil. baba olacak adamdım. etme bulma dünyası bu eyyuhellezine amenu, diye seslendi ordan merve elinde çay kaşığıyla. sonra işe gitmiyor mu bu izmirli kız, dedim kendi kendime. izmirli kızların tuborg hayranlığına sinir olmuyorum değil. o değil de, sonra sırcı emin'i aradım. fabrikada sır işiyle uğraştığı için adı sırcı, yoksa gizemle esrarla filan ilgisi yok, hatta kolpacının önde gideni, ama seviyorum adamı, beraber rakı içip içemeyeceğimizi sordum, müdür oldun götün kalktı doktor dedi, arayıp sormaz oldun dedi, tamam söz rakılar benden dedim. önümüzdeki haftaiçi için sözleştik. haftaiçi içmeme direncimi bir kez de onun için kıracaktım. sonra oturdum gündüz içtiğim kahvenin telvesine göz attım, içindeki gazeteyi okudum, içindeki üçüncü sayfa haberlerini okumadım ama, güzel şeyleri okumaya gayret ettim. birkaç magazinel şey, birkaç acıklı şiir, birkaç trajikomik gelişme, hepsini not ettim gelecek defterime. arabamın arka camına trajik yazdırmaya karar verdim.
beşiktaş'ta elma kafe'ye gittim sonra, iki öğlen birası içtim orda. kazan'a gittim, bi tane de orda içtim, ikinci biramı söyleyecektim ki bi masada tiptip baktı bana sert erkekler, masalarına atlayıp dördüne birden giriştim, onlar oranın fiks müşterisi olduklarından yakapaça atıldım ordan, allahtan ayırdılar çalışanlar, yoksa sinanpaşa camii de yakındı zaten, ilk namazı müteakip. vazgeçtim. ordan çıtır pub'ın terasına çıktım. bi bira içtim. mekan çok güzeldi ama müzikleri sevmedim. kalkıp mado'nun yanındaki külüstür pub'a girdim, bi bira da orda içtim, duramadım orda, acı bastı. ordan çıkıp aynı sokağın biraz ilerisindeki küçük ev tekel bayiine girip, bi paket kısa ballıca ve bi şişe dimitri kopulo beyaz aldım, her gün benim için bi tane soğutuyordu mutlaka. şişeyi alıp sahile indim, adamın biri oturuyordu bankta sakallı makallı, şarap içiyordu o da. elimdeki iki paket sigarayı görünce, yedekli çalıştığına göre epey içiyorsun, dedi. sigaraya dikkat etmiş olmasına anlam veremedim. biraz metin eloğlu'dan konuştuk, biraz ergin günçe'den, biraz cemil kavukçu'dan, arkadaşıymış hatta. drugs don't work çalıyor duyuyor musun, dedim. arabasının arkasına trajik yazdıran sen misin, dedi, evet o benim, dedim. ingiltere'de yaşıyor olsan bittersweet mi yazdırırdın, dedi, ne alakası var, dedim. kalktı gitti ben tersleyince. sonra çimlerin arkasından güzelce bi kız çıktı geldi. şarabından içebilir miyim, dedi. yok artık, dedim. şaka yapıyor olmalısın, diye ekledim. hayatımda ilk defa bu cümleyi kurmuştum ama bu kızın hayatımda bana yaşatacağı pek çok ilkle bunun bir bağlantısı olduğunu düşünmüyorum. biliyo musun, dedi, ben buraya gelmeden önce üç tane bira içtim, normalde üç tane bira beni iyi eder, hatta sarhoş bile eder, deli deli kahkahalar atarım, ama üç biradan sonra biraz ara verirsem öyle bi açılırım ki sabaha kadar içebilirim, dedi. sabaha kadar içmeyeceğiz di mi, ben pek duramam da, dedim. drugs don't work, dedi. şimdi filmlerdeki gibi konuşmalara dalmayacağımızı, benim öyle bi adam olmadığımı kestirebiliyosun, di mi? dedim. biliyorum biliyorum, kısa ballıca içen bi adamdan filmlerdeki gibi konuşmalar yapmasını bekleyemem ama hazır kafamda birkaç soru varken bırak da onları sorayım, sonra gündelik hayatımıza döneriz, dedi. olur, dedim.
zaten güzel olan bazı şarkılar radyoda rastlandığında daha öyle güzel geliyor ki. halbuki evde dinlesem aynı tadı vermezidi. iyi biri gibiymiş gibi hissetmesine de ihtiyacı var insanoğlunun. bugün sabahtan beri iyi biriymişim gibi hissetmek istiyordum ama ziyanı yok, bugün de hissetmeyivereyim ne çıkar. can benim sıkıntı benim, ellere nesi. hadi gel, ay karanlık. istanbul'a ankara'ya çalar gözlerin. hadi git azıcık istanbul iste, beni bay metin gönderdi de, kosunlar o denizi bir çanağa. al getir ilk sevgiliyi beşiktaş'tan, yaşamak istiyorum gençliğimi baştan. hadi artık öldüm biliyor musun, hadi kalk izmirlere filan gidelim. bütün bunlar alıntıdır ha, aman şairlerimiz ziyan olmasın. sonbaharın iç hatlarına ilk dahil oluşumuzda aklıma hep içine girdiğim şehirlerin mevsim değişikliği kokusu gelir. hepsini iyi bilirim. dengemi yitirdim. bugün ilk defa af dilemeyi düşündüm, tevekkeli değilmiş. işyerinden bi arkadaşım, doktor amsterdam'a gidelim mi, dedi bugün. şaşırdım. her şeye ve herkese dediğim gibi, olur, dedim. olur derken olmayacağımı her şeyler gibi herkesler gibi ayrı olan her şeyler gibi o da anladı. sonra bi vintage duvar bulup işedim. rusya'ya gel, bak ben türkiye'ye döndükten sonra bi daha gelemezsin dedi lise arkadaşım. olur, bu sefer kesin geliyorum, dedim. olmayacak bir duaya daha amin ettim. eski samimiyetimiz olsa dubai'ye çağırırdı bi arkadaşım, ona da olur derdim muhtahminen, ve gitmezdim. üstad mehmet, ingiltere'ye çağırdı, ona olur bile diyemedim, ona olur diyebilecek yalancılık sergilemek istemedim.
sonra biraz duş aldım. duşa girerken pj'den who will love me now söylemesini rica ettim, kırmadı beni. bütün yaz iki musluğundan birden kaynar su aktığı için binlerce küfrederek yıkandığım banyomda havanın soğumasıyla birlikte sıcak sular ortadan kaybolmuştu ve yerini ayaza bırakmıştı, yine elbette sövdüm. ilk defa bu kadar alkolsüz geçirdiğim bir eylül ayına gireli henüz dört gün olmuştu ve artık sabahları amına koyim diyerek uyanmıyordum, yine de dumansız hava saham yoktu henüz. pj'den bis rica ettim. üzüm yıkadım. gözlerimi üzüm tanelerine gömdüm, gözlerime benziyorlardı. komşudan türk kahvesi aldım ödünç. bir şeyler içmem gerekiyordu ve çay kahve için sadece günde birer fincan kısıtlaması getirilmişti doktorun biri tarafından. suya vuruldum. it gibi su içiyordum. dünyanın suyunu içtim. deryalarca su içtim, geçmedi başımın dönmesi. casting adlı italya'dan getirttiğim mesleki kitaba baktım biraz, kapağına baktım, adamın biri döküyordu, habire gün geçtikçe dökülüyordum. hey pj, bir kez daha söyle, dedim. kitabın adını sorguladım sonra, casting'in terimsel anlamı haricindeki anlamını düşündüm, evet ben oynuyordum, oynamadığım bir an var mıydı. sen hep iyiyi oynadın, dedi eski arkadaşım yazdığı mailde. oynamadım, öyleyim, dedim. blogun sayesinde türkçe öğrendim dedi kadının biri geçenlerde. yıllar önce, sizlere çay kaşıklarının saplarındaki şekillere dikkat edip etmediğinizi sormuştum hatırlar mısınız, ve orda yerli bir marka ismi vermiştim. amerika'da kadının birinin eline aynı markadan çay kaşığı geçsin, ve bir anlam içerdiğini zannederek google'a kaşığın adını yazsın, sonra da bana mail atsın, olacak iş mi. dünyada bazen böyle tuhaflıklar olmuyor değil. baba olacak adamdım. etme bulma dünyası bu eyyuhellezine amenu, diye seslendi ordan merve elinde çay kaşığıyla. sonra işe gitmiyor mu bu izmirli kız, dedim kendi kendime. izmirli kızların tuborg hayranlığına sinir olmuyorum değil. o değil de, sonra sırcı emin'i aradım. fabrikada sır işiyle uğraştığı için adı sırcı, yoksa gizemle esrarla filan ilgisi yok, hatta kolpacının önde gideni, ama seviyorum adamı, beraber rakı içip içemeyeceğimizi sordum, müdür oldun götün kalktı doktor dedi, arayıp sormaz oldun dedi, tamam söz rakılar benden dedim. önümüzdeki haftaiçi için sözleştik. haftaiçi içmeme direncimi bir kez de onun için kıracaktım. sonra oturdum gündüz içtiğim kahvenin telvesine göz attım, içindeki gazeteyi okudum, içindeki üçüncü sayfa haberlerini okumadım ama, güzel şeyleri okumaya gayret ettim. birkaç magazinel şey, birkaç acıklı şiir, birkaç trajikomik gelişme, hepsini not ettim gelecek defterime. arabamın arka camına trajik yazdırmaya karar verdim.
beşiktaş'ta elma kafe'ye gittim sonra, iki öğlen birası içtim orda. kazan'a gittim, bi tane de orda içtim, ikinci biramı söyleyecektim ki bi masada tiptip baktı bana sert erkekler, masalarına atlayıp dördüne birden giriştim, onlar oranın fiks müşterisi olduklarından yakapaça atıldım ordan, allahtan ayırdılar çalışanlar, yoksa sinanpaşa camii de yakındı zaten, ilk namazı müteakip. vazgeçtim. ordan çıtır pub'ın terasına çıktım. bi bira içtim. mekan çok güzeldi ama müzikleri sevmedim. kalkıp mado'nun yanındaki külüstür pub'a girdim, bi bira da orda içtim, duramadım orda, acı bastı. ordan çıkıp aynı sokağın biraz ilerisindeki küçük ev tekel bayiine girip, bi paket kısa ballıca ve bi şişe dimitri kopulo beyaz aldım, her gün benim için bi tane soğutuyordu mutlaka. şişeyi alıp sahile indim, adamın biri oturuyordu bankta sakallı makallı, şarap içiyordu o da. elimdeki iki paket sigarayı görünce, yedekli çalıştığına göre epey içiyorsun, dedi. sigaraya dikkat etmiş olmasına anlam veremedim. biraz metin eloğlu'dan konuştuk, biraz ergin günçe'den, biraz cemil kavukçu'dan, arkadaşıymış hatta. drugs don't work çalıyor duyuyor musun, dedim. arabasının arkasına trajik yazdıran sen misin, dedi, evet o benim, dedim. ingiltere'de yaşıyor olsan bittersweet mi yazdırırdın, dedi, ne alakası var, dedim. kalktı gitti ben tersleyince. sonra çimlerin arkasından güzelce bi kız çıktı geldi. şarabından içebilir miyim, dedi. yok artık, dedim. şaka yapıyor olmalısın, diye ekledim. hayatımda ilk defa bu cümleyi kurmuştum ama bu kızın hayatımda bana yaşatacağı pek çok ilkle bunun bir bağlantısı olduğunu düşünmüyorum. biliyo musun, dedi, ben buraya gelmeden önce üç tane bira içtim, normalde üç tane bira beni iyi eder, hatta sarhoş bile eder, deli deli kahkahalar atarım, ama üç biradan sonra biraz ara verirsem öyle bi açılırım ki sabaha kadar içebilirim, dedi. sabaha kadar içmeyeceğiz di mi, ben pek duramam da, dedim. drugs don't work, dedi. şimdi filmlerdeki gibi konuşmalara dalmayacağımızı, benim öyle bi adam olmadığımı kestirebiliyosun, di mi? dedim. biliyorum biliyorum, kısa ballıca içen bi adamdan filmlerdeki gibi konuşmalar yapmasını bekleyemem ama hazır kafamda birkaç soru varken bırak da onları sorayım, sonra gündelik hayatımıza döneriz, dedi. olur, dedim.
1.09.2013
30.08.2013
marina
bu şarkıyı ilk dinlediğim seneler içimdeki doksanüç harbini işaret ediyordu. oniki yaşlarındaydım. ortaokul hazırlık sonrası ortabirinci sınıfa geçmek üzereydim. bende ingilizce ile ilgili ufak tefek bir köz olduğunu anlamıştı öğretenler. zira, zaten ilkokul dört ve beşte türkiye gazetesi'nin verdiği nasreddin hodja eklerinden ve milliyet gazetesi'nin dağıttığı ingilizce türkçe-türkçe ingilizce sözlükten epey bir şeyler kaparak gitmiştim o yedi yıllık anadolu lisesinin ortaokuluna. meraklıydım ve merakımın haddi hududu yoktu. hazırlık sınıfını prep. d'de bitirip orta bire geçtim. ben bildiğin ingilizce öğreniyordum, hatta öğrenmiştim. bizim eve her gün türkiye gazetesi getirilirdi sabahları bi motosikletli tarafından. ben ilkokulun ilk sınıflarındayken de tercüman. evin entelektüel vaziyeti bu şekilde anlamlandırılabilirken, babam sağolsun ingilizceyi rahat öğrenebilmem için elinden geleni yaptı. misal, bir gün markete gittik benim ilk ingilizce bilmiş yaz tatilimde, -ki o yazın devamında mühim bir salı pazarı kurulan ilçemizin en çok turist ziyareti alan halıcılarından birinde harcayacaktım günlerimi sırf ingilizcemden dolayı-. babam marketten ot bok bi şeyler alırken ben dergilere bakıyordum ve zamanın gençlikçe meşhur blue jean dergisinin bir kaset hediye ettiğini gördüm. o zamanki hayat görüşüm bende blue jean okuyacak göz olmadığını göstermesine rağmen içinde ingilizce bir kaset hediye olduğundan dergiyi aldırdım babama. eve geri dönerken hemen pakedi açıp kasedi teybe taktım ve bu şarkı başladı. fakat ingilizcesinde bi sıkıntı vardı adamın, öğrendiğim şeylere dair hiçbir şey yoktu sözlerde, herhalde tam öğrenememişim deyip hayalkırıklığına uğramıştım, italyancadan hiç şüphelenmemiştim.aradan yirmi yıl geçti ve ortalama her on yılda bir bu şarkı benim aklıma geldi ama adını hatırlayamadığım, sözlerini zaten anlamadığım için bulamamamıştım internette. geçenlerde denk geldi. öyle sevindim ki bu tutti frutti kılıklı şarkıyı rasgele görünce. ingilizceme sonra otellerde tatilköylerinde garsonluk yaparak devam ettim yaz aylarında. bir yaz da muğla otogarında geçti.
rahmetli dedem, lisede yatılı marangozluk bölümü öğrencisi olan ve fakat mezun olduktan sonra hayatına ilginçtir devlet memuru olarak devam eden babamın yatılı okuduğu ilde kitap okuduğunu duymuş. birileri tam da ihtilal zamanı zaten karışık olan devirlerde babamın kitap okuduğunu ispiyonlamış dedeme. dedem de, babamın kendisinden altı yaş büyük kuzenine demiş, aydın'a git, g'yi patakla, kitap mitap okumasın, adamın asabını bozmasın, alırım okuldan. amca dediğim babamın kuzeni, suçu sadece çizgi roman okumak olan babama gitmiş, iki tokat aşketmiş, skerim senin okuyacağın kitabı da okulu da, anarşist mi olucan başımıza demiş, ve bu ayarı alan babam liseden mezun olduktan sonra kırk yaşına kadar okul ve kitap yüzü görmemiş. bunu neden anlattım bilmiyorum. şimdi azcık babamı görmeye gideyim de üç beş duble atıp birbirimizden nefret edelim, sonra ayılınca sarılalım.
bu şarkıyı ilk dinlediğim seneler içimdeki doksanüç harbini işaret ediyordu. oniki yaşlarındaydım. ortaokul hazırlık sonrası ortabirinci sınıfa geçmek üzereydim. bende ingilizce ile ilgili ufak tefek bir köz olduğunu anlamıştı öğretenler. zira, zaten ilkokul dört ve beşte türkiye gazetesi'nin verdiği nasreddin hodja eklerinden ve milliyet gazetesi'nin dağıttığı ingilizce türkçe-türkçe ingilizce sözlükten epey bir şeyler kaparak gitmiştim o yedi yıllık anadolu lisesinin ortaokuluna. meraklıydım ve merakımın haddi hududu yoktu. hazırlık sınıfını prep. d'de bitirip orta bire geçtim. ben bildiğin ingilizce öğreniyordum, hatta öğrenmiştim. bizim eve her gün türkiye gazetesi getirilirdi sabahları bi motosikletli tarafından. ben ilkokulun ilk sınıflarındayken de tercüman. evin entelektüel vaziyeti bu şekilde anlamlandırılabilirken, babam sağolsun ingilizceyi rahat öğrenebilmem için elinden geleni yaptı. misal, bir gün markete gittik benim ilk ingilizce bilmiş yaz tatilimde, -ki o yazın devamında mühim bir salı pazarı kurulan ilçemizin en çok turist ziyareti alan halıcılarından birinde harcayacaktım günlerimi sırf ingilizcemden dolayı-. babam marketten ot bok bi şeyler alırken ben dergilere bakıyordum ve zamanın gençlikçe meşhur blue jean dergisinin bir kaset hediye ettiğini gördüm. o zamanki hayat görüşüm bende blue jean okuyacak göz olmadığını göstermesine rağmen içinde ingilizce bir kaset hediye olduğundan dergiyi aldırdım babama. eve geri dönerken hemen pakedi açıp kasedi teybe taktım ve bu şarkı başladı. fakat ingilizcesinde bi sıkıntı vardı adamın, öğrendiğim şeylere dair hiçbir şey yoktu sözlerde, herhalde tam öğrenememişim deyip hayalkırıklığına uğramıştım, italyancadan hiç şüphelenmemiştim.aradan yirmi yıl geçti ve ortalama her on yılda bir bu şarkı benim aklıma geldi ama adını hatırlayamadığım, sözlerini zaten anlamadığım için bulamamamıştım internette. geçenlerde denk geldi. öyle sevindim ki bu tutti frutti kılıklı şarkıyı rasgele görünce. ingilizceme sonra otellerde tatilköylerinde garsonluk yaparak devam ettim yaz aylarında. bir yaz da muğla otogarında geçti.
rahmetli dedem, lisede yatılı marangozluk bölümü öğrencisi olan ve fakat mezun olduktan sonra hayatına ilginçtir devlet memuru olarak devam eden babamın yatılı okuduğu ilde kitap okuduğunu duymuş. birileri tam da ihtilal zamanı zaten karışık olan devirlerde babamın kitap okuduğunu ispiyonlamış dedeme. dedem de, babamın kendisinden altı yaş büyük kuzenine demiş, aydın'a git, g'yi patakla, kitap mitap okumasın, adamın asabını bozmasın, alırım okuldan. amca dediğim babamın kuzeni, suçu sadece çizgi roman okumak olan babama gitmiş, iki tokat aşketmiş, skerim senin okuyacağın kitabı da okulu da, anarşist mi olucan başımıza demiş, ve bu ayarı alan babam liseden mezun olduktan sonra kırk yaşına kadar okul ve kitap yüzü görmemiş. bunu neden anlattım bilmiyorum. şimdi azcık babamı görmeye gideyim de üç beş duble atıp birbirimizden nefret edelim, sonra ayılınca sarılalım.
29.08.2013
bugün yeminimi bozmaya and içtim. dört tane biram vardı dolapta. bir de ta ne zamandan kalma yarım şişe viski. dolabımda genelde farklı tipte içkiler bulundururdum ki biradan kısa bir uzaklaşma anında onlara dokunayım. yine de ağır biracıyımdır. dün çok fena baktı bana dolaptaki biralar. gittim geldim gittim geldim. bugün oralı bile olmadılar, bu defa da onlar naz yaptılar. biraların yetmeme ihtimali vardı ve akşamüstü akşamüstü bira almak için üç-dört km. yol gitmeye hiç takadim yoktu. bira yetmezse de geceye biradan sonra viskiyle devam edemezdim, ederdim de etmeyi tercih etmezdim. bira hep kapanış içkisidir bende. bu nedenle viskiyle başlayıp, iki bardak sonrası birayla devam etmeye karar verdim. bunun yeteceğinden emindim ama yetmezse de viskinin geri kalanıyla idare edebilirdim en kötü ihtimalle. tüm saat, promil, bardak, şişe, müzik, sabah iş incehesaplarını yaptıktan sonra içim rahat bir şekilde başlayabilirdim. bu yeni işimde gece aranma ve çağrılma oranım daha düşük olsa da böyle bir ihtimale karşılık telefon çalarsa, gözüne projektör yemiş tavşan olmamak için psikolojimi de hazırladım, ne de olsa eski fabrikamdan yayılmış olan gece arandığında ayık bulamazsınız ünüm buraya benden önce gelmişti. ve ilk yudumu aldım viskiden. hiç vakit kaybetmeden kanıma karıştı ve bana hükmetmeye başladı. içtiğim içkinin türü ve derecesi hiç fark etmiyor, ilk yudumu aldıktan sonraki kimyam ile üçüncü kadehi/şişeyi içtikten sonraki kimyam aynı oluyor, bunu iyice tecrübe ettim artık. hızla sarhoş oluyor, uzun süre o sarhoşlukta kalıyor, ve sonra uyuyorum. geçenlerde ayık kafayla, içerken dinlediğim şarkıları barındıran bir blog açmaya koyuldum, ancak henüz çok başındayım, biraz dolarsa adresini veririm. dolabımdaki biraların dün bana sitemkar davranmalarının sebebi, ve bu yazıya içkiyi meze edişimin sebebi, uzun süredir takip etmediğim ancak bir vakitler yazılarının hayli dostu olduğum bir blog yazıcısının dün rasgele uğradığım blogunda içkiyi bıraktığını okumuş olmamdır. adam benim gibi biracıydı ve müthiş methiyeler düzerdi biraya, benden müthiş olmasın. ne zaman okusam canım bira çekerdi, ve zaten ya içiyor ya da içmeyi planlamış olurdum onu okurken akşam saatlerinde. sonra sonra onu okudukça daha da canım çekmesin diye okumayı azalttım. sonra da onun başına türlü işler geldi gözucuyla gördüm, kardeşi vefat etti, gencecik, bir kızı sevmeyi başladı, acıdan uzaklaşmak için içkiyi bıraktı. çok tipik bir adama döndü. benim hayatımı görseniz ben de pek atipik bir adam sayılmam, hatta hiç, ufak tefek pürüzlülüklerim vardır benim yaşımdaki erkeklere nazaran, gündüzleri zaten hiç göstermem onları, geceleri de kendi kendime takılırım zaten. sonra da nişanlandı o arkadaş. ben onun kadar yapıcı, onun kadar akıcı, onun kadar edebi bira güzellemesi yapan insan okumadım hiç. karamsar insanları oldum olası sevmedim, acılı insanları da sevmedim, sevemedim ayrılığı. acı insana kafayı yedirtir, bunda ciddiyim, acı çoğunlukla insana biraz biraz kafayı yedirtir, hakiki acı tümden kafayı yedirtir, ama kafayı biraz yiyip de merhaba ben geldim diyen insan, işte onu sevmem. ya tümden gel ya tüme git. ya sev ya terk et. sahi ben acıdan ne anlarım di mi bayım. her neyse, meselemiz içmek. bu ara taşınma arefesinde olduğumdan sıklıkla eski defterlerimi koliliyorum, hayatımı kolaylamaya çalışıyorum, geçmişimi kalaylıyorum, ve içkili blog hayatıma başlangıç zamanlarında en sevdiğim eserlerden olan adalet ağaoğlu'nun bir düğün gecesi romanı ve timur selçuk'un ispanyol meyhanesi şarkısında geçen içmek üzerine olan teğellemeler beni benden alırsan seni sana bırakmam. biliyorum o eski halimden eser yok şimdi, ve çok iyi biliyorum ki ayşe'nin de dediği gibi, değişiyorum ve bu değişme şeklim arkadaşlarımın sevgililerimin analarımın babalarımın dayılarımın hiç hoşuna gitmiyor. elimde değil hâlâ. ve ekledi, üzgünüm leyla. şimdi üzerine daha fazla yorum yapmak istemiyorum ama o sanal içki arkadaşımın, aylarca onu okuyarak içtiğimin farkında olmadan yazan bira dostunun içine girdiği analize ben de gireceğim sanırım ya da girmemle çıkmam bir olacak. ve o adam artık yazmayacak, üstelik belirtmiş de hiç yazar olma hayali kurmadığını.
inanmadım o ayrı mesele ama, bir süredir de bu konuya takılıyorum. bir vakit sevdiğim ve hakikaten şair olan kadının da uzun süredir şiirle ilişiğini kesmiş olması beni düşündürüyor. bazı insanlar gerçekten şair doğmuştur, tipiyle tavırlarıyla smsleriyle mailleriyle twitterıyla facebookuyla her şeyiyle anlarsınız. ama onlar bile bırakıyorlar. otuz yaş üstü yazma veriminin azalmasını başka şeylere yoran bir arkadaşımın bu konuyu açmış olması bile benim için bir kazanç oldu. uzundur düşünüyorum ama yazmıyorum. hatta epey uzundur da kurgusal yazından uzağım. zaten kurgusal yazın, yani öykü ve şiir konusunda kitap hacminde verimlerim olmasına rağmen bu konuda kendimi hiç başarılı saymadım, ben hep neyi iyi yazdımsa blogun eski zamanlarında, msn konuşmalarında, ya da maillerde yazdım. demek ki bendeki de bir hevesmiş, ve ama yapamadığım ya da yapamayacağım şeyler konusunda pes etmekten bugüne kadar hiç utanmadım, çünkü boşa kürek çekmeyi sevmem. bu da bir hevesti oldu bitti derim, ama bu zamana kadar en sevdiğim şiir dergisinin, bunda benim de şiirim çıksa keşke dediğim tek derginin adı da heves'ti, bunu da belirtirim. ziyanı yok, bir kızıl goncaya benzesin dudağın, yeter. ama ben bugün okumayı seviyor olsaydım, yine de gidip de şimdilerde revaçta olan m.ü.e (iletişim) ya da s.s. (sel) okumak yerine (ki ikisini de önyargısız okudum, adlarını google'layanlar beni bulmasın diye kısalttım) gider yine adalet ağaoğlu'nun romanlarını, yiğit bener'i, cemil kavukçu'yu, çok çok daha önemlisi vüs'at bener'i, hakan şenocak'ı, pınar kür'ün bitmeyen aşk romanını, m.mungan'ın eski öykülerini, okumamışsam kesinlikle h. ali toptaş'ı filan okurdum.
evet bugün kendime verdiğim sözü kendim kırdım. bunda çok etkisi olan -ya da bahane ettiğim- -no excuse please- bir noktadan daha bahsedip konuyu kapamak istiyorum. ben insanları gündelik hayatta kapamak ve kapatmak kullananlar olarak ikiye ayırırım. değerli okuyucular benim adım hakan. rahmetli dedemin adı hasan. bir harfle adını almayı kaybettiğim o adamın kişiliğine sahip olmayı fersah fersah kaybettim, bunun farkındayım ama üç yaşıma kadar tanıdığım bir adam hakkında elbette nesnel yargılarım yok. kulaktan dolma bilgilerle idare etmek durumundayım ve bu bilgiler hep müspet, rahmetli babaannemden dinlediklerim hariç. şimdi ben hangisine inanayım, yüz kişinin söylediği şeylere mi, yoksa onunla otuziki sene yastık paylaşan ve ama tek menfi yargılara sahip insan olan babaanneme mi. aynı durum benim için de geçerli olurdu şimdi ölsemdi, facebook'ta arkadaşım olan dörtyüz kişi iyi konuşurdu hakkımda, üç beş kişi de kötü, şimdi siz hangilerine inansaydınız. her neyse, bizim kültürde hâlâ çocukların isimlerine genelde dede ya da nine isimleri konulduğundan, çok muhatap olmadığım, arada bir düğünde seyranda karşılaştığım akrabalar benim adımı hasan zanneder hâlâ, öyle bilir, öyle hitap eder, ben de düzeltmem, çünkü severim, sevinirim. hiç tanımadım diyebileceğim o adamın adıyla anılmak hoşuma gider çünkü onun hakkında duyduğum şeyler hiç de yabana atılır, öylesine geçilir şeyler değildir, soyadımız da aynı olduğundan en azımdan adımla özdeşleşmek, hiç olan bana bir artı değerdir. bugün, ne hikmetse, uzundur yazıştığım alman bir şirketten adıma almanya'dan bir kaolen numunesi geldi, -işçiler buna kaolen demiyorlar elbette, toprağa benzediği için bu tip killi-kumlu malzemeleri toprak kelimesiyle özetliyorlar-, sekreter kargom olduğunu söyleyince işçilerden birinden gidip almasını rica ettim, ne ricası, git al dedim, hemmen abi dedi, üstüne hava tut da tozun dağılsın, böyle gitme idari binaya dedim, hemmen abi dedi. gitti geldi, abi toprak hasan x adına gelmiş, dedi. hakkaten de o alman adam, mailde adımı adresimi gayet nizami yazmış olmama rağmen, kargoyu dedemin adına göndermiş.
ben de içmeyi ve yazmayı bırakan adamların adına toprağı açmaya niyet ettim.
inanmadım o ayrı mesele ama, bir süredir de bu konuya takılıyorum. bir vakit sevdiğim ve hakikaten şair olan kadının da uzun süredir şiirle ilişiğini kesmiş olması beni düşündürüyor. bazı insanlar gerçekten şair doğmuştur, tipiyle tavırlarıyla smsleriyle mailleriyle twitterıyla facebookuyla her şeyiyle anlarsınız. ama onlar bile bırakıyorlar. otuz yaş üstü yazma veriminin azalmasını başka şeylere yoran bir arkadaşımın bu konuyu açmış olması bile benim için bir kazanç oldu. uzundur düşünüyorum ama yazmıyorum. hatta epey uzundur da kurgusal yazından uzağım. zaten kurgusal yazın, yani öykü ve şiir konusunda kitap hacminde verimlerim olmasına rağmen bu konuda kendimi hiç başarılı saymadım, ben hep neyi iyi yazdımsa blogun eski zamanlarında, msn konuşmalarında, ya da maillerde yazdım. demek ki bendeki de bir hevesmiş, ve ama yapamadığım ya da yapamayacağım şeyler konusunda pes etmekten bugüne kadar hiç utanmadım, çünkü boşa kürek çekmeyi sevmem. bu da bir hevesti oldu bitti derim, ama bu zamana kadar en sevdiğim şiir dergisinin, bunda benim de şiirim çıksa keşke dediğim tek derginin adı da heves'ti, bunu da belirtirim. ziyanı yok, bir kızıl goncaya benzesin dudağın, yeter. ama ben bugün okumayı seviyor olsaydım, yine de gidip de şimdilerde revaçta olan m.ü.e (iletişim) ya da s.s. (sel) okumak yerine (ki ikisini de önyargısız okudum, adlarını google'layanlar beni bulmasın diye kısalttım) gider yine adalet ağaoğlu'nun romanlarını, yiğit bener'i, cemil kavukçu'yu, çok çok daha önemlisi vüs'at bener'i, hakan şenocak'ı, pınar kür'ün bitmeyen aşk romanını, m.mungan'ın eski öykülerini, okumamışsam kesinlikle h. ali toptaş'ı filan okurdum.
evet bugün kendime verdiğim sözü kendim kırdım. bunda çok etkisi olan -ya da bahane ettiğim- -no excuse please- bir noktadan daha bahsedip konuyu kapamak istiyorum. ben insanları gündelik hayatta kapamak ve kapatmak kullananlar olarak ikiye ayırırım. değerli okuyucular benim adım hakan. rahmetli dedemin adı hasan. bir harfle adını almayı kaybettiğim o adamın kişiliğine sahip olmayı fersah fersah kaybettim, bunun farkındayım ama üç yaşıma kadar tanıdığım bir adam hakkında elbette nesnel yargılarım yok. kulaktan dolma bilgilerle idare etmek durumundayım ve bu bilgiler hep müspet, rahmetli babaannemden dinlediklerim hariç. şimdi ben hangisine inanayım, yüz kişinin söylediği şeylere mi, yoksa onunla otuziki sene yastık paylaşan ve ama tek menfi yargılara sahip insan olan babaanneme mi. aynı durum benim için de geçerli olurdu şimdi ölsemdi, facebook'ta arkadaşım olan dörtyüz kişi iyi konuşurdu hakkımda, üç beş kişi de kötü, şimdi siz hangilerine inansaydınız. her neyse, bizim kültürde hâlâ çocukların isimlerine genelde dede ya da nine isimleri konulduğundan, çok muhatap olmadığım, arada bir düğünde seyranda karşılaştığım akrabalar benim adımı hasan zanneder hâlâ, öyle bilir, öyle hitap eder, ben de düzeltmem, çünkü severim, sevinirim. hiç tanımadım diyebileceğim o adamın adıyla anılmak hoşuma gider çünkü onun hakkında duyduğum şeyler hiç de yabana atılır, öylesine geçilir şeyler değildir, soyadımız da aynı olduğundan en azımdan adımla özdeşleşmek, hiç olan bana bir artı değerdir. bugün, ne hikmetse, uzundur yazıştığım alman bir şirketten adıma almanya'dan bir kaolen numunesi geldi, -işçiler buna kaolen demiyorlar elbette, toprağa benzediği için bu tip killi-kumlu malzemeleri toprak kelimesiyle özetliyorlar-, sekreter kargom olduğunu söyleyince işçilerden birinden gidip almasını rica ettim, ne ricası, git al dedim, hemmen abi dedi, üstüne hava tut da tozun dağılsın, böyle gitme idari binaya dedim, hemmen abi dedi. gitti geldi, abi toprak hasan x adına gelmiş, dedi. hakkaten de o alman adam, mailde adımı adresimi gayet nizami yazmış olmama rağmen, kargoyu dedemin adına göndermiş.
ben de içmeyi ve yazmayı bırakan adamların adına toprağı açmaya niyet ettim.
25.08.2013
24.08.2013
o zaman ben bize bi hikaye anlatayım. laboratuardaki çocuk laboratuardaki evli kızı sevdi, aşık oldu ona. kız benim en gördüğüm şakrak kızlardan idi. acıdım laboratuardaki çocuğun o haline. biz la laboratuarda üç kişiydik. kız beni merak ediyordu. çocuk kıza, kız evli. ben her sabah mesai saatinden bir saat önce laboratuara taşınıyordum rahat rahat kahve ve sigara içeyim de esnadaki dağlara bakayım için. çocuk da her sabah laboratuarı yankıya boğmak için geliyordu mesai saatinden yarım saat önce, başlıyordu seans laboratuarın bilgisayarının müziklerinden. kız da salınıp çıkıyordu mesai saatinden on dk kısaltma önce. biz her akşam çocukla laboratuara geri dönüyoru dk. ben iki üç bira içmiş oluyordum, çocuk iki üç şarkı dinlemiş oluyordu, laboratuarda buluşup o soba gibi fırının başına iş güvenliğimizi takınıp ölesiye sıcaklıkla boğuşarak içlerimizdeki soğuklukları ateşe yatırıyorduk. maskeleri çıkardıktan sonraki bile kıpkırmızı olan yüzlerimize bakıp birbirimize gülüyorduk, ateşini skeyim sağdıç, diyorduk birbirimize. sonra ertesi gün için yatmaya lojman dairelerimize dağılıyorduk, ikimizin de balkonu yoktu. tesi gün kız geliyordu içinde her dem tazenelen her zamanki kaçak akım röleleriyle beraber, röflelerinin gıyabında. sonra kız gitti laboratuardaki. laboratuardaki çocuk boynunu bükmekten imtina eyledi. üç sabah daha o şarkıyı dinledi. ben şahit oldum, eşlik ettim, müşahade ettim. gittim başka bir laboratuara yar oldum. çocuk orda hâlâ, onu kimse sevmiyor.
yeni işyerimde işçiler çalıştıkları ortamda müzik dinleyebiliyorlar. bütün üretim birimlerinde koca koca müzik setleri var. ortam çok gürültülü, gürültülü olmasına ama müziğin sesi de o raddede açık. elbette çoğun arabesk çalıyor. bir gün, önceden sevdiğim ama uzundur dinlemediğim ve fabrikada çaldığını duyunca aklıma gelen şarkıların listesini yapmak istiyorum. zaman zaman öyle şeyler çalıyor ki dinledikleri radyodan, ben de sizdenim diye bağırasım geliyor içimden, sonra sus ulan elyaf diyorum kendime. kendime elyaf mı dedim. evet neden olmasın, neden olmayayım, lifli bi yapım var, ha öbür yanım bar.
23.08.2013
22.08.2013
21.08.2013
bir kayık gibi yürüdüm. bir güneş bir irin gibi baktı bana, iri gibi demek istedi diye düşündüm. kirpiklerimden bir tanesi gözlerimden bir tanesine kaçtı, çıkaramadım. bunu bir yerden biliyordum ama çıkaramadım. onu biliyor muydum, çıkaramadım. sabah hız tutkum arttı. gözüm karardı, küpüme zarar vermek istedim. sahi, aptal bir insan mıydım, yo insan değil, erkek. dünyanın benle olan ten uyumu çöpe düştü. hayır hayır hayır hayır, bira filan içmedim, ardına bakmadan öpmek istedim. -kirli ağustos-
- ben senin yazını görmüştüm. çünkü peşine düşmüştüm el yazının. bizim sınıftakilerden biri sana soru mu çözdürmüştü öyle bir şey. siz mezun olmadan önceydi. gidiş yolunu da gösteren ayrıntılı bir anlatımın vardı. o sayfayı aldım kendime sakladım. ama bulmak istemiyorum.
- gidiş yolumun bu kadar boktan bu kadar ayrıntılı olacağını bilsem yine çözmeye kalkar mıydım merak ediyorum.
- gidiş yolumun bu kadar boktan bu kadar ayrıntılı olacağını bilsem yine çözmeye kalkar mıydım merak ediyorum.
değişmez olur muyum. elbette değişiyorum. kahvenin üzerindeki köpük bile bazen iki kabarcıklı bazen dört kabarcıklı olabildiğine göre -allah var üç kabarcıklısını hiç görmedim- değişmemek ne mümkün? kurşun kalemin uzunca yazarken ucunun bitmemesi ihtimal dışı olduğuna göre benim değişmemem kabil mi? hiç falıma bakmadım ama baksam birinde dolunay çıkıp diğerinde hilal çıkacağı kuvvetle muhtemel olduğuna göre, değişmemek ne demek, o nasıl kelime. benim yarimin yaylalarda oturup ellerini soğuk suya batırabileceği ihtimal dahilinde ise ve ellerini batıracağı suyun sıcaklığını sabit tutmak imkansız olduğu zaviyesinden bakarsak konuya, benim sabit kalmam hâl meselesi midir gerçekten? çok muhabbetin tez ayrılık getireceği anonim tarafından muştulanmışken ve çok kavramını neye göre kime göre diye lifleyebileceğimizin hikmetiyle bizim aynı kalmamız ne kadar rasyonel? üç kadeh içmiş olmaklıkla altı kadeh içmiş olmaklık kafaları arasında ahmaklık kadar fark var ise, ben kim oluyorum da değişmiyorum? tanrıdan dilerken bile bu kadar dilerken, bu kadarın azlığı çokluğu tanrıya o anki -instant- ihtiyacımız heybetinde ise değişmeği kararında tutmak da neyin nesi?
go ask alice, i think she'll know.
go ask alice, i think she'll know.
20.08.2013
13.08.2013
yazıdaki gençlik nasıl da belli:
pencereden dar geliyor
“Bir yılbaşı gecesiydi. Dondurucu, kavurucu bir soğuk vardı. Yoldan geçenler paltolarının yakasını kaldırmışlar, atkılarına bürünmüşler, hızlı hızlı yürüyorlardı. Kimi evine geç kalmış, acele ediyor, kimi bir eğlence yerine gidiyordu.” ...
ellerimde mağaralar var. ellerimde mağaralarınkiler gibi yarıklar. sodra dağı’nın eteklerinin plilerinde kurulan bir evimiz vardı, birkaç da bacamız muhakkak. bacalarıyla meşhur bir kasabanın yoz bir çamurunda doğmak ne demektir bunu hepimiz biliyoruz. taraçanın ve verandanın ne anlama geldiğini hâlâ bilmiyorum, veronika ölmek istiyor bunu biliyorum, bazı kelimeleri hiç bilmek istemeyebilir bir insan, bunda mutabık mıyız, sundurmanın ise yağmurdan koruduğunu biliyorum. pergola ve ferforje’yi ise mesleki olarak biliyorum, gayrihtiyari bildiğimiz şeyler de vardır, bunu hepiniz biliyoruz. güzel kelimeler nitekim. ne demiştik, kır evinin verandasında bir rüzgâr gülüne rastladın, ve popüler kültür iliklerine kadar işledi. ellerimde karnıyarıklar var. ellerimde mağaralar. ellerimdeki mağaralardan teröristler yetiştiriyorum, peşmergelerim anaokuluna gidiyor. ben annemin son dostuyum, vere ağlamış. ne demiştik sevgilim, benim de en sevdiğim mısram “baba bana balkon almadın” oluyor durup düşündüğümde. durmadan düşünemiyorum ne yazık ki, durup durup, bir şehri tam kalbinden vurup, ah yine yaptı annesi. albayım albayın al beyinleri var ellerimdeki yetişkinlerin, kırkırmızı. kıskırmızı. kırmızısı kıt bir hayat başka türlü ne bileyim işte, çekilmiyor sanki. chris norman’ın midnight lady şarkısını erotik bulan var mı, ben inanın bulmuyorum, ahaha, ara ki bulasın. ayrıca ellerimdeki çocukların süper bir top sahası var, seksenlerden kalma kıçlarında biten şortları, galasataraylı beşiktaşlı formaları, arkasında on numara, metin ali feyyaz. bir çocuğun ramazanda taraçatıya çıkıp top sesini dinlerken baktığı dağın deliklerinde ne canavarlar büyürdü bilir misiniz hepimiz, o dağın eteklerini çekiştirir dururum hâlâ. anneler oğullarında alıyor soluğu. soluk oluk oluk oğul oğul kokuyor kış geldiğinde, “hoh!” de. aşk sence bir oyun mu, tri lay lay lo.
kış gelirken şeb-i aruz’la başlayan haftayı kibritçi kız haftası ilan ettiğim malumunu ilam etmiş miydim sizlere. ah hayoor, ne yaparsın ki şarkılar illa ki bitmeye programlanmış. repeat after me. kış geldikçe aklıma kibritçi kız geliyor, onu hepiniz tanıyor musunuz, tanımanızı isterdim, lakin bu durum zihin sağlığımız için zararlı, yine de zihne küşayiş verdiğini saklayamam. ve aklıma şükrü enis regü’nün “elma ağacı” şiiri, sizlerle paylaşmak istedim: Yine başladı soğuklar / Boyuna yağıp duruyor yağmur / Esiyor rüzgâr acı acı/Nasıl geçireceksin bu kış / Elma ağacı? / Gölgen de yok ki sana arkadaş olsun. / Tek başına kaldın bu kış kıyamette... / Artık kimse bakmaz oldu yüzüne; / Dallarına tırmanmıyor çocuklar / Kuşlar uğramıyor semtine. / Üzülme, bu günler çabuk geçer / Bir bakarsın bahar geliverir; / Yeniden allanıp süslenirsin. / Bizim için yine çiçek açar, / Meyve verirsin!
maalesef andersen masalları tutuştu ilk ellerime, ve ömer seyfettin, özellikle kaşağı ve diyet. en çok kibritçi kız’a ve kurşun asker’e takıldım -bu yüzden üzerinde balerin olan müzik kutuları da pek içimden gelir bana-. kış geldi. hayat bilgisi kitaplarında tanrım neden insanlar hep yılbaşlarına kar yağarken giriyorlar diye düşünüyorum yirmiyedi senedir. bu ülkenin elleri var, kesik elleri, parmakları. benim de gördüğüm en bıçkın tamlamadır “bu ülke”. cemil meriç’in toprağı bol olsun. ben hep kar bekledim yeni yıllarında. bir de, her defasında dedemi bir daha görebilmek için bir kibrit çaktım. bu yüzden, işte bu yüzden, sırf bu yüzden işte. en uzun gece’yi de geride bıraktığımız şu günlerde ellerimizde çıralarla yürüyoruz hayali hıdrellezlerde, bu yüzden mi yazdım “işte geldiniz” diye hıdrellez’e, ne demiş mfö ‘bir zamanlar fırtınalar estirirdim’ adlı şarkısında, “ah ne bileyim ben.”
araba arkasından boşa koşan köpekler gibi. siz öyle sanıyorsunuz. senin baban hiç mcdonald’s yavrum. önüne baksana be adam. bir şeyi ne kadar da ucuza aldığını komşusuna anlatan adam. her sabah karısını öperek arabasından uğurlayan banka şefi adam. kravatlı adam. iki keklik seke seke bizim evi yol eyledi. bak yeminle söylüyorum doktor. pike yapışı gibi bir ak babanın. insanity’nin crescendo’su gibi. vecihi çılgın pilotum benim. baba yaşaar. şükran hemşire’nin hangi filmde oynadığını merak edip üstüne bir de bulanlara benden iki bira, üçüncüsü o anki kafama bağlı, google’da yok... gördünüz işte koştum ama yetişemedim. kuş uçurtmadım içimde. sessizliği kapana kıstırdım. kayrak uçurtmalarla allahıma mektup yazdım. küflenmiş posta kutularının kilitleri, korozyona karşı duramadım. ahaha hayatın dolgusu düştü. babalar hep haklı çıkar bizim oralarda. ben uzun şiirleri pek okuyamıyorum sayın edip cansever. dikkat yarış atları! bir evden ayrılmanın vaktinin geldiğini duvarlara astığım güzide sanat mahsullerinin birer birer düşmesinden anlıyorum, size de hatırlatmıştım aylar önce marilyn monroe’nun düştüğünü, bildiğiniz gibi. izlediğim hiçbir filmin sonunu hatırlamıyorum, o yüzden hiçbir şeyi sonlandırmıyorum, sonsuza rehin bırakıyorum.. tam oniki hafta oynadı bu film, kapalı gişe. renkli. bir kitap çıkarırsam adı “renkli” olabilir. siz bir şey anlamayın diye. bunu da anlayın diye anlatıyorum. her anlatılan şey anlaşılması içindir anlamsız olsa da. beni geleceğe kaldırın, mesela, kadehinizi diyorum. siz de bitlendiniz mi ilkokulda, upuzun saçları vardı kızların, muhakkak, şu kızın saçlarını tokalasak da mı saklasak, şu saçları tokalamalı mı tokalamamalı mı. e daha dur daha dur dahadurdaha. güzelim sen sevişir misin benimle rebeka’nın yerine. sevme kızım yanarsın, diye söylerdi annen. i remember everything, bu yüzden the walk adlı şarkıdan hoşlanıyorum, açılıyor açılıyor ama kapanamıyorum. bu uzun kışa giriş gecelerinden birinde, hani kaloriferler. tıkabasa doludur televizyonlar. biz boş zamanlarımızda sigara içiyoruz müdürüm.
balavca deresi geçerdi mahallenin önünden. içinde bilumum pislik. kış geldi mi yağmur yağdı mı dolar taşardı, bildiğin gibi değil. dolar taşardım kış gelince ben de, bildiğim gibi değil. pencereden kar geliyor, derken mahalleminizin ince ılık sesli şarkıcısı, gurbet bana zor geliyor, diye de eklerdi bunu hepiniz bilirdiniz. bildiğiniz gibi değil. pisliğini balavca deresine akıtan bir kireç fabrikası vardı, ilk icadım fabrikanın atıklarından tebeşir imâl etmek olmuştur. imâl usûlleri makina mühendisliği’nin önemli teorik derslerinden biridir.
ikinci palto film günleri başladı şehrimizde. bir şarap için cumartesi’den daha güzel bir isim bulmak ne kadar zorsa bir film festivali için de bu kadar güzel bir isim ancak böyle bulunabilirdi -itinayla cümle düşürürüm-. güzel filmler var, itinayla bozduğum beyin kimyamın redoksunu tamamlayabilirsem, tepkimeleri eşleyebilirsem bir iki filme gitmek istiyorum, tam da karın beklendiği şu günlerde, yeni paltomla birlikte. palto dediğinin yakası kalkık olur arkadaş. çünkü dikkat et, sokak lambasının altından paltomun yakasını kaldırmış ben geçiyorum, balkonunun baktığı sokaktaki boşluğa tebeşirle yazıyorum.
hahaha,
onaltı yaşındayım. yedi meşaleciyim, beş hececiyim, filan : )
“dumanla dolu odam
yanıyor durmadan sigaram
kokuyor da buram buram
borçtan azade yakam
olmasa da fazla param
kimseyle etmem kelam
almam kimseden selam
anlatmam kimseye meram
çıkmaz ne sesim ne sedam
izi yeni geçmiş yaram
ağrımaz oram buram
ne bir ah, ne bir sızlanmam
allah vermesin belam”
duman, ah şarkısını burdan bakıp yazmış olmasın. telif isterim yeminle.
memleket ne kadar da taşralı bi kelime. gurbet hakeza. ama sıla öyle mi ya. memleketten getirdiğim üzümün içinden hemşehrim karınca çıktı. ve bu karınca sivaslı* değildi.
*...
Yoktu fikirlerden, davalardan haberi,
Yürümüyordu,
Rüyası hiç.
Buğday tanesi üzre,
Yürüyordu,
Sivaslı bir karınca.
f.h.dağlarca - 1951
*...
Yoktu fikirlerden, davalardan haberi,
Yürümüyordu,
Rüyası hiç.
Buğday tanesi üzre,
Yürüyordu,
Sivaslı bir karınca.
f.h.dağlarca - 1951
12.08.2013
geçmiş bayram mimozaları
uykuda mısın sevgili yarim, uyan uyan. adımın selim olmasını ister miydim, bence isterdim, sorsalardı, gerçi dört yaşında sordular ama o zaman şimdiki akıl nerdee. adımın tayyar olmasını ister miydim, bence isterdim, davut da olabilirdi pekala, ama bence hiç gerek yok bunlara. mimoza derken aklıma vazodan başka bir şey gelmiyor, vazo deyince vaşak, vaşak deyince başak, buğday ve aç tavuklar alemi ve tabldot dünyası ve dünyalar savaşı ve yıldız savaşları ve gökyüzünde yıldız seçen yalnızlar, yeryüzüne kah inerim gökyüzüne kah çıkarım seyreder alem beni.
bu bayram bayram gelmiş neyime mi yoksa bir selam gönder bari bayramdan bayrama mı alırdınız?
üçbeş bayramdan bu yana bu bayram çalışmama kararını, bayramlık bir çift şeytan sevinmesin çorabımı da alıp yola koyuldum. anlatasım yok biliyorsun. taam bakarız.
uykuda mısın sevgili yarim, uyan uyan. adımın selim olmasını ister miydim, bence isterdim, sorsalardı, gerçi dört yaşında sordular ama o zaman şimdiki akıl nerdee. adımın tayyar olmasını ister miydim, bence isterdim, davut da olabilirdi pekala, ama bence hiç gerek yok bunlara. mimoza derken aklıma vazodan başka bir şey gelmiyor, vazo deyince vaşak, vaşak deyince başak, buğday ve aç tavuklar alemi ve tabldot dünyası ve dünyalar savaşı ve yıldız savaşları ve gökyüzünde yıldız seçen yalnızlar, yeryüzüne kah inerim gökyüzüne kah çıkarım seyreder alem beni.
bu bayram bayram gelmiş neyime mi yoksa bir selam gönder bari bayramdan bayrama mı alırdınız?
üçbeş bayramdan bu yana bu bayram çalışmama kararını, bayramlık bir çift şeytan sevinmesin çorabımı da alıp yola koyuldum. anlatasım yok biliyorsun. taam bakarız.
5.08.2013
4.08.2013
3.08.2013
31.07.2013
29.07.2013
kişisel mitologyamın yıldönümlerinden birinde, kitap okumaklığımı/anlamaklığımı değil de sahip olmaklığımı bir övünç kaynağı olarak belirttiğim bir akşamdı. bir kelimesini çok kullanan yazarların bu alışkanlığının fazla çeviri yapmaktan kaynaklandığı ileri sürülür. ben çok çeviri yapmam bu bir ama bir ikincisi bu alışkınlığımın oradan gelen bir hitap şekli olduğundan fazlasıyla bir eminlik mevcuttu bende olan bir bende.
biz, sevdiğimiz insanların ölüm/doğum dönümlerinde onları ananlardanız. sizlere şimdi dünyada kimsenin sevmediği, son yıllarında kendisini seven tek bir kişiye -ben hariç- bile rastlamamış bir kadının mühim bir sözünü, oldukça içselleştirdiğim, duvar yazılarına raptiyelere misafir olan, şiirlerimde yer etmiş bir sözünü anımsatmak istiyorum: duramepdurum zaten, başım ağrepduru. şimdiyi saymazsak, bu kadıncağız öldükten sonra, öldüğü günü saymazsak, iki kere ağır sızladım. içki başında bekliyordum yine bir, elim rasgele fotoğraflara kaymışsa demek ki, aklıma gelmiş bulundu öyle. herkesin babaannesi kendine elbette. lakin ben ömrümde sevap kazandıysam sadece bu kadına dünyada zaman zaman iyi davranmış, onu hor görmemiş, sofra bezini silkelemiş, bulaşıklarını yıkamış, tırnaklarını kesmiş, gözüne damla damlatmış, tek insan olduğum için kazanmışımdır. sanırım yeryüzündeki kimseyi sevmiyorum, gökyüzü mukim allah da dahil.
ben burda yaşıyor muyum şimdi barba? yaşıyor muyum yani ben burda yanni? ha vanya dayı, yaşıyorum di mi ben burda, bu odanın içinde. sağıma soluma bakarak, ellerimi kırparak, gömleklerimi bollaştırarak, kepçe kulaklarımı kazanlara daldırarak, kendi kendime kazan kaldırarak, yaşıyorum di mi ben celali, celaliyim celalisin celali, kimseye değmez gönlümün celali. otuz yaş üstü şairleri de sikeyim sana bir şey olmasın doktor.
tam da jules ve jim'i tersten görüyorduk. türk filmine çevirdik bizden beklendiği gibi. ve iki kolum birden koptu. uzuv üstüne uzuv, etna üstüne vezüv. her defasında tamam bu sefer de sokarım ama artık can da veririm diye bir umutla yaklaşıyorum ama soktuğumla kalıyorum, iğne içerde kalmasına rağmen can çekişmeme rağmen, ters dönmüş böcekler gibi kıvranıp kıvranıp, bir tekmeyle hayata döndürülüyorum. tekmenin yeri acımıyor değil. acıyı sikeyim sana bir şey olmasın hemşirem.
her ramazan başında, ulan bu ramazan içmeyeceğim diye girişen, onuncu gün abi nasıl gidiyor diye sorduğumda, darlanmağa başladım doktor, diyen ve iki gün daha sabredip ayı yarılayamadan doğru bildiği yola işeyen adamlar biliyorum. saymadım kaç yıl oldu ama ondört gün olmuş ben bana, en son jules ve jim ile kutlama yapmıştık beynimde ur olmadığı için, hahah bu kadar da komikti. sonra düne kadar bir daha dram almadım zaten drama'nın içindeki pazardan. evet, benim adım sarı, yüzüm kırmızı. kırmızıya yakın tonlara tam da yeni alışırken, ölü de olsalar o mürdüm o patlıcan o bordo renkleri, o ölü renkleri giymeye yaklaşmışken, yüzün kırmızı hep senin, mavi giy, gri giy dedi otoriteler. hepsi şimdi bizim evdeler.
ben burda yaşıyorum di mi matador. demirle oksijen karşılaştığında ne olur biliyorsun değil mi, oksijen hayatını siker demirin. magnezyumla oksijen karşılaştığında ne olur bilmiyorsun değil mi, oksijen patlatır magnezyumu. gözünü sevdiğimin aluminyumu. tam iş değiştirdim dedim, bunu anlatayım diye söze girdim ki, taksim patladı, o oturdu mısır'ı patlattı, güme gitti insanlık.
buralar hep böyle miydi eşkıya, biz böyle miydik. neden ettik niçin dedik. her şey birdenbire mi olur, şiiri mi yazılır birdenbireliklerin, içimizden dışarı seken pirelerin, toroslardaki pürenlerin. palamutlar.
mesudiyeli mesut, ne kadar küçük bir dünyan varmış. gerçek sandığın hiçbir şey gerçek değilmiş.
bugün burnu çok güzel olanın dün de burnu çok güzel olur. sinop gibi bir burnu olur burnu güzel olanın. içindeki kumsalda bi bira içeyim, bi ateş neyin yakayım istersin, yakarsın.
insan sönmez mi?
biz, sevdiğimiz insanların ölüm/doğum dönümlerinde onları ananlardanız. sizlere şimdi dünyada kimsenin sevmediği, son yıllarında kendisini seven tek bir kişiye -ben hariç- bile rastlamamış bir kadının mühim bir sözünü, oldukça içselleştirdiğim, duvar yazılarına raptiyelere misafir olan, şiirlerimde yer etmiş bir sözünü anımsatmak istiyorum: duramepdurum zaten, başım ağrepduru. şimdiyi saymazsak, bu kadıncağız öldükten sonra, öldüğü günü saymazsak, iki kere ağır sızladım. içki başında bekliyordum yine bir, elim rasgele fotoğraflara kaymışsa demek ki, aklıma gelmiş bulundu öyle. herkesin babaannesi kendine elbette. lakin ben ömrümde sevap kazandıysam sadece bu kadına dünyada zaman zaman iyi davranmış, onu hor görmemiş, sofra bezini silkelemiş, bulaşıklarını yıkamış, tırnaklarını kesmiş, gözüne damla damlatmış, tek insan olduğum için kazanmışımdır. sanırım yeryüzündeki kimseyi sevmiyorum, gökyüzü mukim allah da dahil.
ben burda yaşıyor muyum şimdi barba? yaşıyor muyum yani ben burda yanni? ha vanya dayı, yaşıyorum di mi ben burda, bu odanın içinde. sağıma soluma bakarak, ellerimi kırparak, gömleklerimi bollaştırarak, kepçe kulaklarımı kazanlara daldırarak, kendi kendime kazan kaldırarak, yaşıyorum di mi ben celali, celaliyim celalisin celali, kimseye değmez gönlümün celali. otuz yaş üstü şairleri de sikeyim sana bir şey olmasın doktor.
tam da jules ve jim'i tersten görüyorduk. türk filmine çevirdik bizden beklendiği gibi. ve iki kolum birden koptu. uzuv üstüne uzuv, etna üstüne vezüv. her defasında tamam bu sefer de sokarım ama artık can da veririm diye bir umutla yaklaşıyorum ama soktuğumla kalıyorum, iğne içerde kalmasına rağmen can çekişmeme rağmen, ters dönmüş böcekler gibi kıvranıp kıvranıp, bir tekmeyle hayata döndürülüyorum. tekmenin yeri acımıyor değil. acıyı sikeyim sana bir şey olmasın hemşirem.
her ramazan başında, ulan bu ramazan içmeyeceğim diye girişen, onuncu gün abi nasıl gidiyor diye sorduğumda, darlanmağa başladım doktor, diyen ve iki gün daha sabredip ayı yarılayamadan doğru bildiği yola işeyen adamlar biliyorum. saymadım kaç yıl oldu ama ondört gün olmuş ben bana, en son jules ve jim ile kutlama yapmıştık beynimde ur olmadığı için, hahah bu kadar da komikti. sonra düne kadar bir daha dram almadım zaten drama'nın içindeki pazardan. evet, benim adım sarı, yüzüm kırmızı. kırmızıya yakın tonlara tam da yeni alışırken, ölü de olsalar o mürdüm o patlıcan o bordo renkleri, o ölü renkleri giymeye yaklaşmışken, yüzün kırmızı hep senin, mavi giy, gri giy dedi otoriteler. hepsi şimdi bizim evdeler.
ben burda yaşıyorum di mi matador. demirle oksijen karşılaştığında ne olur biliyorsun değil mi, oksijen hayatını siker demirin. magnezyumla oksijen karşılaştığında ne olur bilmiyorsun değil mi, oksijen patlatır magnezyumu. gözünü sevdiğimin aluminyumu. tam iş değiştirdim dedim, bunu anlatayım diye söze girdim ki, taksim patladı, o oturdu mısır'ı patlattı, güme gitti insanlık.
buralar hep böyle miydi eşkıya, biz böyle miydik. neden ettik niçin dedik. her şey birdenbire mi olur, şiiri mi yazılır birdenbireliklerin, içimizden dışarı seken pirelerin, toroslardaki pürenlerin. palamutlar.
mesudiyeli mesut, ne kadar küçük bir dünyan varmış. gerçek sandığın hiçbir şey gerçek değilmiş.
bugün burnu çok güzel olanın dün de burnu çok güzel olur. sinop gibi bir burnu olur burnu güzel olanın. içindeki kumsalda bi bira içeyim, bi ateş neyin yakayım istersin, yakarsın.
insan sönmez mi?
26.07.2013
gürül gürül saçlar tanımlaması ondan doğmuştu ona giderdi. kişinin muhatabı elbette önemli, ama güzel değil mi. yıllar olmuştu ki pirinç taşı ayıklamamış olayım, pirinç ayıklarken parmakların özel bir şekli ve statüsü vardır. sağ gözüm sağ parmaklarım sol gözüm sol parmaklarım olarak saçlarındaki beyazları seçtik ama ayıklamadık çünkü güzel olan oydu, sadece konum belirledik ve oralara uzandım. saç tellerini birleştirip sal yaptık. kendimi dünyanen insanlarından biri seçmeme herhangi bir engel tasavvur edemiyorum nevertheless. müslüm gürses'in ölüyorum kederimden adlı şarkısını dinlerken benim kadar mutlu olabilen insanları saydım, çolak ve yesari bir ellerin parmaklarının sayılarını geçemedi sayı doğrusunda abaküsler aleminde ve her yerde, kadehlerde şişelerde kenarlarda köşelerde. bugün ayıklığın onbirinci günü, şeyy yalnız bunun için, her şiey dahil. her yer dahil. hoyrat bir şey.
24.07.2013
biz sevdiğimiz şairlerin ölüm/doğum dönümlerinde onları ananlardanız. didem madak'ı ilk okuduğum gün yıllar 22 mayıs 2007'yi gösteriyordu. 22 mayıs o zamana kadar mustafa'nın doğumgününden başka bir önem taşımıyordu benim için. ondan iki sene sonra 22 mayıs yine başka bir mustafa'nın doğumgünü olarak önemini çatallayacaktı. biri ankara'da diğeri istanbul'da yaşayan, birbirini çok sevmesini umduğum bu iki mustafa'yı tanıştırdığımda aralarında doğmayan olumlu cereyan bana dünyanın bazen ne kadar da ankara olduğunu gösterebilecekti. tesadüf ki bugün günübirlik ankara ziyareti ettim de döndüm. her neyse, konuma dönüyorum,
bugün didem madak'ın ölümü. 22 mayıs 2007'de onu bana tanıştıran şiir, "ay ışıl'a sığınmıştı" başlıklı şiiriydi, hatta aynı gün bunu ışıl'a da göndermiştim. sonra ki sevdikçe sevdim. onunla iki sene aynı şehirde olduğumu bilseydim, bilmem ki kapısına gider, abla şuraya bi çizik atsana, der miydim.
okuyunuz lütfen.
türk şiirinde ondan sonra geçen hiçbir çocukluk bahsi ve kullanılan hiçbir ah ünlemi muhatabım değildir. şimdi buraya alıntı yapmayacağım. ne mutlu bana ki üç kitabının da ilk baskılarına sahibim. ne mutsuz bana ki kitaplarının hiçbiri yanımda değil ve yeni baskılarını tekrar satın almak durumunda kaldım.
biz aşktan n'anlarız bayım.
bugün didem madak'ın ölümü. 22 mayıs 2007'de onu bana tanıştıran şiir, "ay ışıl'a sığınmıştı" başlıklı şiiriydi, hatta aynı gün bunu ışıl'a da göndermiştim. sonra ki sevdikçe sevdim. onunla iki sene aynı şehirde olduğumu bilseydim, bilmem ki kapısına gider, abla şuraya bi çizik atsana, der miydim.
okuyunuz lütfen.
türk şiirinde ondan sonra geçen hiçbir çocukluk bahsi ve kullanılan hiçbir ah ünlemi muhatabım değildir. şimdi buraya alıntı yapmayacağım. ne mutlu bana ki üç kitabının da ilk baskılarına sahibim. ne mutsuz bana ki kitaplarının hiçbiri yanımda değil ve yeni baskılarını tekrar satın almak durumunda kaldım.
biz aşktan n'anlarız bayım.
16.07.2013
12.07.2013
10.07.2013
http://mehmetefe.com/umut-gezi-musluman-yeni-dunya/
http://www.zaman.com.tr/yorum_gezi-olaylari-faiz-lobisi-ve-kurumsal-temeller_2109043.html
http://www.zaman.com.tr/gundem/gezinin-yapici-misyonu_2108155.html
http://t24.com.tr/yazi/yine-de-soracagim-taksim-dayanismasina-ciplak-sorular/7028
çelişkiler ve gelişmeler hakkındaki düşüncelerimin bir bölümünü merak edenler için yukarıdaki linkleri verdim. okuyun tekrar konuşalım.
ayrıca pek çok yerde tekrar tekrar rivayet olunan şu hikâyeyi de ekliyorum, çünkü safım bellidir ve gezi olayları konusunda kesinlikle tarafımdır.
http://www.zaman.com.tr/yorum_gezi-olaylari-faiz-lobisi-ve-kurumsal-temeller_2109043.html
http://www.zaman.com.tr/gundem/gezinin-yapici-misyonu_2108155.html
http://t24.com.tr/yazi/yine-de-soracagim-taksim-dayanismasina-ciplak-sorular/7028
çelişkiler ve gelişmeler hakkındaki düşüncelerimin bir bölümünü merak edenler için yukarıdaki linkleri verdim. okuyun tekrar konuşalım.
ayrıca pek çok yerde tekrar tekrar rivayet olunan şu hikâyeyi de ekliyorum, çünkü safım bellidir ve gezi olayları konusunda kesinlikle tarafımdır.
Kral Nemrud, Hz. İbrahim'in ateşte yakılması emrini verdikten sonra meydan yere odunlardan büyük bir yığın yapılmış. Sonra odunları tutuşturmuşlar. Alevler o kadar yükselmiş ki bulutların tutuşacağını sanmış çocuklar. Korkmuş kaçmış bütün hayvanlar. İbrahim Peygamber’i mancınıkla ateşin tam orta yerine atacakmış askerler. Atacaklarmış ki Nemrud’un ne güçlü bir kral olduğunu anlasın, görsün; bir daha ona karşı gelmesin İbrahim Peygamber.
Bu sırada bir karınca ağzında küçücük bir damla su ile koşa koşa gidiyormuş. Hem de boyu göklere varan cehennemî ateşe doğru. Gökte uçan ve gagasında ateşe atmak üzere bir dal parçası taşıyan bir kartal onun bu telaşını görüp sormuş hemen yanına yanaşıp: “Bu acelen niye? Nereye böyle?”
Ağzında bir damla su taşıyan karınca o bir damlayı ellerinin arasına alıp, “Duymadın mı” demiş. “Nemrud, İbrahim Peygamber’i ateşte yakacakmış. İşte ateşin olduğu yere su götürüyorum.”
Bu sözleri duyan kartal kendini tutamayarak uluorta kahkahalarla gülmeye başlamış. “Sen şu ateşe dönüp yüzünü hiç bakmadın mı?” diye sormuş. “Ne kadar büyük. Senin bir damla suyun ona ne yapabilir ki?”
Su taşıyan karınca, “olsun” demiş. “Hiç olmazsa safımız belli olur.”
26.06.2013
24.06.2013
23.06.2013
17.06.2013
13.06.2013
9.06.2013
pazar günleri çalışmayı bıraktığımdan bu yana bir süredir dikkatimi çekiyor, tüm bu olup bitenlerle alakası yok, pazar günleri öğle saatlerinde bir melankoli çöküyor. bir malihulya. siktir git, diyorum. illa bi süre takılıp öyle gidiyor. normalde de var, denebilir mi? asla, normalde yok. bütün bu etrafta olup bitenlerle ilgisi de yok.
arkası belki akşama. hem kim var orda?
arkası belki akşama. hem kim var orda?
30.05.2013
29.05.2013
27.05.2013
babam, ben küçük çocukken -çocuklar büyük ve küçük çocuklar olarak sayılara ayrılırlar- beni ve arkadaşlarımı alır, sınırları içinde bulunduğumuz ilin/ilçenin tarihi eserlerini gezmeye götürürdü. bi arabaya kaç çocuk sığar, sekiz çocuğun bi arabaya sığdığını gördüm ben, hepimiz tarihi eser meraklısı turistler gibi şoför koltuğundaki babamın rehberliğinde yaz sıcağı dinlemeden gezerdik. aslında babam haricinde pek çoğumuz bu duruma meraklı değildik. sonra sonra yaklaşık onyedi onaltı yaşlarındayken ben bunun üstüne çok kafa yordum, hatta yirmi başlarında freud mreud öğrendiğimde olur olmadık yerlere de yordum da, en erken yirmiüçümde anladım babamın bunu neden yaptığını. kendimden anladım. kaçıyordu babam. bir şeylerden kaçıyordu. ve buna çocukları bahane ediyor, bir taraftan da içi rahat etmediğinden çocuklara bu onmaz kaçınılmaz insanlık tarihî dramını hiç de anlamayacakları bir dilden anlatmaya çabalıyordu. çocuklar elbette anlamıyor ve babama amca bunun burası neden böyle ya da susadım tipi serzenişleriyle o an orada her şeyden uzakta bulunmaklığıyla mesut babamı daha da mutlu kılıyordu. babam böyle böyle sayemde üç beş yılı daha idare ettirdi. şimdi napıyor bilmiyorum. keklik bıldırcın filan dediydi en son.
26.05.2013
bakın alkollü olma halini nasıl anlatıyor muhterem kavuk:
üçüncüyü içtikten sonraki halim ile ilk yudumu aldıktan sonraki halim aynı. burda ehemmiyet konusu olan üçüncüden sonraki halim değil, ilk yudumdan sonraki hal. ilk yudumda başlıyor sarhoşluk. üflesem sarhoş edecek gibi oluyorum. binpişmanlık birpişmanlık. sonra olaylar gelişiyor. birincisi tamamen pişmanlık, üzgünlük, hasat. ikincisi durulma devri. durulaşıyorum ikinciyi içerken. bünye terazisini buluyor. nadas. şirazesini buluyor. alain delon'la sophie marceau gelecek artık. anna karina'yla belmondo sahne alacak. çekim başlıyor. üçüncüde keyif geliyor, çalsalar oynarım, çalmasalar da oynarım, kendim çalar kendim oynarım. bin kişiye konser veririm. dördüncüde ifratla tefrite yolculuk başlıyor. yine konser veririm ama şarkıların formatı değişir biraz. şiir okurum. beşincide ertesi gün hapı gibi bi çaresi olmalı bunun düşünceleri başgösteriyor. ağlayarak okuduğum alkoliçe adlı kitap içimde canlanıyor. on dakikalığına müthiş sohbet edebilirim ama on dakikayı geçmesin lütfen. altıncıda iyi susarım haa. susmam lazım, lütfen. anlatma dinlemem. kesseler acımaz. yedincide yarın iş var mı, iş mi var.
22.05.2013
21.05.2013
7.05.2013
akvaryum kesmez
halkımızı sadece akvaryumları sevdiği için makul bulabiliriz. çünkü halkımız içine kısıldığı kapanı erkenden akvaryumu keşfederek keşfetmiş ve ben dünya denen mahpushanenin içinde elimde zarla volta atarken şu balık denen süslü ama kafası basmaz yaratığa akvaryum çok bile deyip kendi makus talihini akvaryum karşısına geçip geçip izlemiş, kah hatim indirmiş kah kafayı çekmiştir.
şimdi dünyanın iki ucu arası hatırladığım kadarıyla kırkbin kilometre idi, ortalama insan boyunu bir metre seksen santimetre olarak alır ve bu iki değeri oranlarsak; ortalama bir akvaryumun uzunluğu birbuçuk metre desek ve ortalama bir akvaryum balığının boyunu da dört santimetre olarak düşünürsek; insan balıktan altıyüzbinkere daha zavallı.
* ki insafından sual olunmayan yüce şaman, balığı denizle orantılayarak biz düçar, mahpus ve naçar kullarına bir nebze olsun ferahfeza ayini terennüm ettirmiştir.
halkımızı sadece akvaryumları sevdiği için makul bulabiliriz. çünkü halkımız içine kısıldığı kapanı erkenden akvaryumu keşfederek keşfetmiş ve ben dünya denen mahpushanenin içinde elimde zarla volta atarken şu balık denen süslü ama kafası basmaz yaratığa akvaryum çok bile deyip kendi makus talihini akvaryum karşısına geçip geçip izlemiş, kah hatim indirmiş kah kafayı çekmiştir.
şimdi dünyanın iki ucu arası hatırladığım kadarıyla kırkbin kilometre idi, ortalama insan boyunu bir metre seksen santimetre olarak alır ve bu iki değeri oranlarsak; ortalama bir akvaryumun uzunluğu birbuçuk metre desek ve ortalama bir akvaryum balığının boyunu da dört santimetre olarak düşünürsek; insan balıktan altıyüzbinkere daha zavallı.
* ki insafından sual olunmayan yüce şaman, balığı denizle orantılayarak biz düçar, mahpus ve naçar kullarına bir nebze olsun ferahfeza ayini terennüm ettirmiştir.
babam benim yaşımdayken, dünyanın kaç bucak olduğuna benim şu yaşımdaykenkinden daha vâkıf imiştir diye düşünüyorum. çünkü babam benim yaşımdayken ya da yaşındayken, beni ne zaman sünnet ettirse diye düşünüyor, düğünlü bir tören yapmağa kalkarsa işin altından kalkıp kalkamayacağını kuruyordu. çünkü ayrıca benim geleceğim için kaygı duymaya başlamış, seneye hangi okula yazdırsam diye kafasını kaşıyor, toplumun sahip olduğu, altı yaşında okula yazdırılan çocukların daha başarılı olduğu ancak psikolojik birtakım sıkıntılar çektiği tecrübesine inanıyordu. bununla birlikte babam benim yaşımdaykenkinden üç sene sonra mide kanaması geçirecek ve haftada beş gün içmeyi bırakmak durumunda kalacaktı ama bu aralar sıkıntı yoktu, devam. babam daha benim yaşımdayken kardeşimin yüzünün esmerliği kendininkine benzediği için sevinmeye bile başlamıştı, benim buğdaysılığım gibi değil. o yaştayken yani babam, ara ara da olsa doğru bir evlilik yaptığına kendini inandırmayı başarıyordu, özellikle iki kadeh içtikten sonra. babam tüm bunların yanında benim yaştaykenkinden iki sene önce zatürree olmuş ve sigarayı bırakmak zorunda kalmıştı. bu zatürree vakasından üç dört ay kadar önce babamın babası vurularak öldürülmüştü ve babam o adamı öldürüp öldürmeme konusunda kah kafasını sker kah kafasına dayarken içtiği sigara ve içki miktarını çoğaltarak ciğerlerinde su biriktirmeye başlamıştı. neyse ki içinde chloe'nunki gibi bir nilüfer yetişmemişti o su birikintisinin, işte burda bu yaştaki ben devreye girdim çünkü babam benim yaşımdayken son okuduğu kitabın üzerinden yıllar atlatmış bir adamdı.
ama yine de babamın benim yaşındaykenki hali ile ben psikolojik bir güreşe tutuşsak yenerdim diye bahis açıyorum.
ama yine de babamın benim yaşındaykenki hali ile ben psikolojik bir güreşe tutuşsak yenerdim diye bahis açıyorum.
6.05.2013
5.05.2013
tentürdiyot
hep hasta olmaktan mı korktum da sakındığımdan hasta oldum, yoksa çok hasta oldum da ondan mı hep sakındım bilmiyorum ama bunun doğal bir sonucu olarak gittiğim barlarda özellikle kışın, mümkünse dışardan olsun dedim biralar için. evde de rakıyı dolaptan, suyu dışardan koydum, ya da dikkat ettim, çünkü geçen hafta çok hastaydım. bugün de öyle yaptım saatlerce direnmenin sonunda karşı koyamadığım ilk dubleye, ama hiç de gitmiyor sıcak rakı. ziyanı yok. evet bu üretimde birtakım şeylerin ziyanı yok. sadece bir yudum aldım ve sanki bir kadeh içmişim gibi oldu. bu blogda yazan olan tek adam olarak ben artık çok fazla deşifre oldum. ve bu hoşuma gitmiyor, rahat yazmamı engelliyor. her ne kadar pek çok okur beni bir kez ya gördü ya görmedi idiyse de bilemiyorum yani.
blogun miadını doldurmuş olması pek mühim değil de, bugün can sıkıcı bir olay yaşandı. kafam kazan gibi. çalışmam lazımdı, işe gittim. akşama doğru hoop hemen yan odadan telsiz anonsları telefonlar ve ambulanslar. işçilerden biri düşmüş ve kafasını bantlara sıkıştırmıştı, ilk önce boynunun kırılmış olduğu haberi geldi. kazânın gerçekleştiği mekâna gidip o hâli görmek istemedim, çünkü görürsem beni en az bir hafta bozacağını biliyordum. ama kazanın tam da gerçekleştiği mekanik birimin neresi olduğunu duyunca sadece boynunun kırılmış olmayacağını tahmin ettim, nitekim öyle de olmuştu. adam orda ölmüştü. tam bu sırada ben ofisimde oturmuş son durumla ilgili haber bekler ve dışarı çıkmayı reddederken, başka bir işçi geldi elini tutarak, ofisim de revirin hemen dibinde, abi bunu napalım diye. elini makinaya kaptırmıştı ve makinanın elinin üst kemikli bölümünde açtığı yarık kemiğe kadar dayanmıştı. sağlık teknisyeni ölümcül kazanın olduğu mahalde olduğundan, bugün pazar olduğundan, o esnada benden başka müdahale edecek kimse yoktu ve hızlı karar vermem gerekiyordu çünkü adamın eli uyuşmuştu ve başı dönüyordu. aklıma sargı bezi ve tentürdiyottan başka bir şey gelmedi, neyse ki revirde tentürdiyotun yaraya zarar vermeyen asıl versiyonu olan betadin solüsyonu vardı, aklım oksijenli suya da gidip geldiyse de aklım yeterince başımda değildi. betadin sürdüm ve iş kazası formunun ilk birkaç maddesini hızla doldurup adamı hastaneye yolladım, zira dikiş gerektiriyordu.
hayır hayatın şöyle böyle acımasız olduğundan, üretimin devam ettiğinden, yalan dünyaymış da ondan bundan bahsetmeyeceğim. bugün bu blogu düşünüyorum. yarın sabah erken kalkıp bugün yukarıdaki sebeplerle bitiremediğim raporu tamamlamam lazım. sabahları duygu dalgalanmaları ve travmalar hissediyorum, bunun sebebini biliyorum ve ama bu artık bu blogda açık edilecek bir mesele olmaktan çıktı. ortaokulda bir sınıfın yazıydı sanırım, annemin babaannesi ölmüştü, bizi kardeşimle yalnız bırakmışlardı, biz kardeşimle normal hayatımıza devam etmiştik yeterince üzülmüş olsak da, annemle babam rahmetliyi gömüp geldiklerinde yaptıkları ilk iş televizyonu kapatmak olmuştu. ölünün ardından tv radyo açmak yakışık almazmış. şimdi ben bu nedenle müzik dinlemek istemiyorum biraz, her ne kadar dinleyeceğim şarkılar duruma uygun olacaksa da. kafam bi acaip, sanki saatlerce güneş altında kalmışım da çarpılmışım gibi. sanki yarım litre rakı içmişim de sabah uyanmışım gibi. bütün bunlar daha önceleri kurduğum yaldızlı cümlelerin anlamsızlığını ifade etmekten başka bir işe yaramıyor kendime, o yüzden düz alabildiğine dümdüz görmek istiyorum olanı biteni.
sonra eve geldim. bitirmem gereken raporu bitirmek için gerekli enerji içimde yoktu, ya da zaten yoktu da bunlar bahane olmuştu. zaten bu tarz ödev sınav rapor vs işlerini kendimi bildim bileli o günün sabahına bırakmışımdır. yarın sabah sekizde gelecekler, bu ölümle sonuçlanan iş kazasının fabrikaya sebep olacağı tazminat, yükümlülük vs. üzerine hesaplar yapacaklar, sonra da en geç dokuzda normale dönerek dokuzbuçukta beni arayacaklardı, noldu rapor diye.
sonra eve geldim. ben bu blogda hep mutlu şeyler yazmak istedim. üç beş eski ve sadık okur belki hatırlar o mizahi yazıları. sonra sonra blog da anlamsızlaştı. ve ben gözetlenir gibi izlenmek istemiyorum, ama mesele bu değil şimdi. sonra eve geldim. hadi dedim oturayım biraz, kulağım telefonda, gece arama ihtimalleri yüksek. çünkü üretim kaldığı yerden devam etmek zorunda. o değil de, bugün yarın hıdırellez, şenliklerle kutlanıyor yurdun çeşitli yerlerinde, ya da kutlanacak. ben de gündüzün işe gitmeden önce diyordum kendi kendime, buna yeteneksiz ellerimle dilekleyip bir maket bir çizim bir yazı bir şey yapayım da bir ağacın dibine bırakayım, sonra akşam oldu ve vazgeçtim.
bugün şu saatlerde benim sevdiğim takım şampiyon oldu, ben buna çok sevinirdim, maçı radyodan dinlerdim muhakkak, bugün içimden gelmedi. mutsuz değilim halbuki. dün gece, ortalama üç haftada bir yaptığım gibi bulunduğum sikko şehrin sikko eğlence merkezine gittim yine ve her gittiğimde dediğim gibi benim burda ne işim var dedim. kavga çıktı. bir yerde kavga çıktıysa ve ben şahit olduysam ve ben dahil olmadıysam o orospu çocuğu erkeklerin mücadelesine, o kavga benim içimden bir hafta çıkmaz, görüntüsü gözümün önünden gitmez, ölüm gibi. yine öyle oldu, o lanet olası kavgayı gördüm, giremedim içine, hangisi haklıydı hangisi haksızdı ayırt edemedim, yuvarlanıp yumruklaşıp gittiler kalabalığın içinde, ve ben yine dedim kendime, evlat senin buralarda işin ne.
"çeşme var, kurnası murdar."
sonra eve geldim, ev dediğim tımarhaneden bozma yere geldim. babamı öldürmek istemedimse de biraz kızdım kendisine. annemle aynı şehir sınırları içindeydik ama annem sadece babam yüzünden başka insanlara yardım etmek durumundaydı ve bu meseleyi bir çırpıda geçtim. sonra, sadece güzelliğine önem verdiğim bir kadının adını verdiği bir kitabı okumaya koyuldum, ben kadınların önce güzelliğine önem veririm ama benim gördüğüm güzelliğine elbette, yoksa elbette diyebilir herkes, hacı bu mu güzel, diye. güzelliğine önem verdim çünkü bana ötesini göstermeyi istemedi, bunun da pek ziyanı yok. yazdığı kitabı okuduğum çocuğun benden öte benden ziyade bir mezarlığı yoktu, onun da ölüleri can çekişenleri sokak köpekleri vardı ve zekiydi. ama bende yağmurun toprakta açtığı yaralar gibi yaralar açmadı, bende salyangozların yağmur sonrası topraktan yukarı doğru açtıkları kubbeler gibi kubbeler açmadı, yine de dedim içimden, güzel yazmış diye.
sonra dedim ki, ben bunları birine anlatmalıyım. ama korktum niye insanların güzelim hıdrellezinde morallerini bozayım. o yüzden, bu saatten sonra, bugün yönetim kurulu başkan vekilinin, genel müdürün, fabrika müdürünün de dediği gibi demeyin, elimi sıkıp başınız sağolsun diye, fabrikanın mühendis emekçilerine. başka şeyler deyin diyecekseniz.
merhaba deyin.
hep hasta olmaktan mı korktum da sakındığımdan hasta oldum, yoksa çok hasta oldum da ondan mı hep sakındım bilmiyorum ama bunun doğal bir sonucu olarak gittiğim barlarda özellikle kışın, mümkünse dışardan olsun dedim biralar için. evde de rakıyı dolaptan, suyu dışardan koydum, ya da dikkat ettim, çünkü geçen hafta çok hastaydım. bugün de öyle yaptım saatlerce direnmenin sonunda karşı koyamadığım ilk dubleye, ama hiç de gitmiyor sıcak rakı. ziyanı yok. evet bu üretimde birtakım şeylerin ziyanı yok. sadece bir yudum aldım ve sanki bir kadeh içmişim gibi oldu. bu blogda yazan olan tek adam olarak ben artık çok fazla deşifre oldum. ve bu hoşuma gitmiyor, rahat yazmamı engelliyor. her ne kadar pek çok okur beni bir kez ya gördü ya görmedi idiyse de bilemiyorum yani.
blogun miadını doldurmuş olması pek mühim değil de, bugün can sıkıcı bir olay yaşandı. kafam kazan gibi. çalışmam lazımdı, işe gittim. akşama doğru hoop hemen yan odadan telsiz anonsları telefonlar ve ambulanslar. işçilerden biri düşmüş ve kafasını bantlara sıkıştırmıştı, ilk önce boynunun kırılmış olduğu haberi geldi. kazânın gerçekleştiği mekâna gidip o hâli görmek istemedim, çünkü görürsem beni en az bir hafta bozacağını biliyordum. ama kazanın tam da gerçekleştiği mekanik birimin neresi olduğunu duyunca sadece boynunun kırılmış olmayacağını tahmin ettim, nitekim öyle de olmuştu. adam orda ölmüştü. tam bu sırada ben ofisimde oturmuş son durumla ilgili haber bekler ve dışarı çıkmayı reddederken, başka bir işçi geldi elini tutarak, ofisim de revirin hemen dibinde, abi bunu napalım diye. elini makinaya kaptırmıştı ve makinanın elinin üst kemikli bölümünde açtığı yarık kemiğe kadar dayanmıştı. sağlık teknisyeni ölümcül kazanın olduğu mahalde olduğundan, bugün pazar olduğundan, o esnada benden başka müdahale edecek kimse yoktu ve hızlı karar vermem gerekiyordu çünkü adamın eli uyuşmuştu ve başı dönüyordu. aklıma sargı bezi ve tentürdiyottan başka bir şey gelmedi, neyse ki revirde tentürdiyotun yaraya zarar vermeyen asıl versiyonu olan betadin solüsyonu vardı, aklım oksijenli suya da gidip geldiyse de aklım yeterince başımda değildi. betadin sürdüm ve iş kazası formunun ilk birkaç maddesini hızla doldurup adamı hastaneye yolladım, zira dikiş gerektiriyordu.
hayır hayatın şöyle böyle acımasız olduğundan, üretimin devam ettiğinden, yalan dünyaymış da ondan bundan bahsetmeyeceğim. bugün bu blogu düşünüyorum. yarın sabah erken kalkıp bugün yukarıdaki sebeplerle bitiremediğim raporu tamamlamam lazım. sabahları duygu dalgalanmaları ve travmalar hissediyorum, bunun sebebini biliyorum ve ama bu artık bu blogda açık edilecek bir mesele olmaktan çıktı. ortaokulda bir sınıfın yazıydı sanırım, annemin babaannesi ölmüştü, bizi kardeşimle yalnız bırakmışlardı, biz kardeşimle normal hayatımıza devam etmiştik yeterince üzülmüş olsak da, annemle babam rahmetliyi gömüp geldiklerinde yaptıkları ilk iş televizyonu kapatmak olmuştu. ölünün ardından tv radyo açmak yakışık almazmış. şimdi ben bu nedenle müzik dinlemek istemiyorum biraz, her ne kadar dinleyeceğim şarkılar duruma uygun olacaksa da. kafam bi acaip, sanki saatlerce güneş altında kalmışım da çarpılmışım gibi. sanki yarım litre rakı içmişim de sabah uyanmışım gibi. bütün bunlar daha önceleri kurduğum yaldızlı cümlelerin anlamsızlığını ifade etmekten başka bir işe yaramıyor kendime, o yüzden düz alabildiğine dümdüz görmek istiyorum olanı biteni.
sonra eve geldim. bitirmem gereken raporu bitirmek için gerekli enerji içimde yoktu, ya da zaten yoktu da bunlar bahane olmuştu. zaten bu tarz ödev sınav rapor vs işlerini kendimi bildim bileli o günün sabahına bırakmışımdır. yarın sabah sekizde gelecekler, bu ölümle sonuçlanan iş kazasının fabrikaya sebep olacağı tazminat, yükümlülük vs. üzerine hesaplar yapacaklar, sonra da en geç dokuzda normale dönerek dokuzbuçukta beni arayacaklardı, noldu rapor diye.
sonra eve geldim. ben bu blogda hep mutlu şeyler yazmak istedim. üç beş eski ve sadık okur belki hatırlar o mizahi yazıları. sonra sonra blog da anlamsızlaştı. ve ben gözetlenir gibi izlenmek istemiyorum, ama mesele bu değil şimdi. sonra eve geldim. hadi dedim oturayım biraz, kulağım telefonda, gece arama ihtimalleri yüksek. çünkü üretim kaldığı yerden devam etmek zorunda. o değil de, bugün yarın hıdırellez, şenliklerle kutlanıyor yurdun çeşitli yerlerinde, ya da kutlanacak. ben de gündüzün işe gitmeden önce diyordum kendi kendime, buna yeteneksiz ellerimle dilekleyip bir maket bir çizim bir yazı bir şey yapayım da bir ağacın dibine bırakayım, sonra akşam oldu ve vazgeçtim.
bugün şu saatlerde benim sevdiğim takım şampiyon oldu, ben buna çok sevinirdim, maçı radyodan dinlerdim muhakkak, bugün içimden gelmedi. mutsuz değilim halbuki. dün gece, ortalama üç haftada bir yaptığım gibi bulunduğum sikko şehrin sikko eğlence merkezine gittim yine ve her gittiğimde dediğim gibi benim burda ne işim var dedim. kavga çıktı. bir yerde kavga çıktıysa ve ben şahit olduysam ve ben dahil olmadıysam o orospu çocuğu erkeklerin mücadelesine, o kavga benim içimden bir hafta çıkmaz, görüntüsü gözümün önünden gitmez, ölüm gibi. yine öyle oldu, o lanet olası kavgayı gördüm, giremedim içine, hangisi haklıydı hangisi haksızdı ayırt edemedim, yuvarlanıp yumruklaşıp gittiler kalabalığın içinde, ve ben yine dedim kendime, evlat senin buralarda işin ne.
"çeşme var, kurnası murdar."
sonra eve geldim, ev dediğim tımarhaneden bozma yere geldim. babamı öldürmek istemedimse de biraz kızdım kendisine. annemle aynı şehir sınırları içindeydik ama annem sadece babam yüzünden başka insanlara yardım etmek durumundaydı ve bu meseleyi bir çırpıda geçtim. sonra, sadece güzelliğine önem verdiğim bir kadının adını verdiği bir kitabı okumaya koyuldum, ben kadınların önce güzelliğine önem veririm ama benim gördüğüm güzelliğine elbette, yoksa elbette diyebilir herkes, hacı bu mu güzel, diye. güzelliğine önem verdim çünkü bana ötesini göstermeyi istemedi, bunun da pek ziyanı yok. yazdığı kitabı okuduğum çocuğun benden öte benden ziyade bir mezarlığı yoktu, onun da ölüleri can çekişenleri sokak köpekleri vardı ve zekiydi. ama bende yağmurun toprakta açtığı yaralar gibi yaralar açmadı, bende salyangozların yağmur sonrası topraktan yukarı doğru açtıkları kubbeler gibi kubbeler açmadı, yine de dedim içimden, güzel yazmış diye.
sonra dedim ki, ben bunları birine anlatmalıyım. ama korktum niye insanların güzelim hıdrellezinde morallerini bozayım. o yüzden, bu saatten sonra, bugün yönetim kurulu başkan vekilinin, genel müdürün, fabrika müdürünün de dediği gibi demeyin, elimi sıkıp başınız sağolsun diye, fabrikanın mühendis emekçilerine. başka şeyler deyin diyecekseniz.
merhaba deyin.
28.04.2013
26.04.2013
merhaba izmir, gundelikci, kohne, baharli, trafikk, cuma, cal arsaat, telefon izmir. bugun nasilsin? nasilsin?
tanışsa mıydık?
merhaba pirina sabunları. merhaba summer wine. merhaba limonu kabuğuyla yemeyi tercih buyuranlar. merhaba ankara'da tek gecelik otel arayanlar. merhaba milli içkilerden bihaber ve harabe olanlar. merhaba kendi kabarelerinde kendi kendilerine labirent yaratanlar. merhaba istanbul'da hostel arayanlar. merhaba dost bir el arayanlarla birlikte arayanlar. merhaba esin. merhaba üsimp, ki o bir kısaltmadır. ki bizler birer kısaltmasıyız kendimizin. ki yüzlerimiz birer kısaltmasıdır içimizdekilerin. merhaba kaf sin kaf, merhaba sinkaflı konuşmalarım sana karşı. merhaba ...'sen eğer. merhaba inbox (4). merhaba inox paslanmaz çelikleri. merhaba hepiniz çelik gibi yürekleri. merhaba bizler bu devletin nervürlü çelikleri. merhaba ayran bile içemeyecek kıvama gelesi. merhaba perdeler. merhaba gerdek geceleri. merhaba ördek geceleri. merhaba ördekler, suna deyince ve görünce bir başka güzel. merhaba görümcen var olacak. merhaba senin en sevdiğim yerin neresi olmayacak biliyor musun, doğum yerin. merhaba benden başkasını -sen eğer. merhaba ben aslında, ben aslında aslı astarı yokum. merhaba ben birazdan hasta olacağım çünkü boğazımda bir tavuskuşu ürüyor. merhaba ben çoğunlukla bacaklarımı sallamaktan bugüne kadar hiçbir depremi hissetmedim. merhaba ben dün çok bekledim ama ay tutulmadı, kararmaktan öte bi yere gitmedi. merhaba ben giden ay tutulur mu. merhaba ay gidiyor, yüreğim kanıyor. merhaba heybe. merhaba heytbe. merhaba kesik kesik bağlantılar. merhaba 2 inçlik borular. merhaba bunlara eşlik eden bunları boş bırakmayan kuğular. merhaba modern psikanaliz. merhaba sesinizi sonuna kadar açabilir miyim. merhaba, ne veriyim abime diyen garson, bass ver bana, biraz daha bass. merhaba, ne veriyim abime diyen garson, bir tutam zencefil lütfen, mslm grss'in bir avuç gözyaşı şarkısı istekdışıdır. merhaba ben kendime acı süpermarketler zinciri'nden üç beş reyon icarladım. merhaba selin.
merhaba beni şimdi selim aradı. açamadım. düşünsene onaltı senenin selim'i bu, yavuz selim hem de, yavuz ve gürbüz selim ama açamadı ellerim. merhaba şalala, hepimiz enternasyonel birer şalala olmak istemez miydik sanıyorlar. merhaba sesleri bi süre sonra kısılan telefon melodileri. merhaba yazdıklarımı kapalı zanneden hanedanın üyeleri. merhaba su-i zanlardan hiç hoşlanmayışlarım. merhaba hüsn-ü zannına kurban olduğum gülen kadınlar, gülmekte zorlanmayan kadınlar. merhaba limonlar. merhaba evcil hayvanlar. merhaba evcilik oynayan çocuklar. merhaba skype. merhaba gökyüzü fazla uğraşırsan adamı çarpar. merhaba soda. merhaba sofra tuzu. merhaba hayatımda yeterince kafiye olmadığında içim hiç mi hiç rahat etmez. merhaba bazen hayat çok yirmiiki yirmiiki. merhaba ben yarın düğüne gideceğim. merhaba ben bana bi kere olsun merhaba demedin, ki ben seni o kadardır içimde taşıyorum. merhaba bilmezden mi geliyorsunuz, topunuzu tüfeğinizi bana şimdi. merhaba dedik.
yarın dükkânı sen açma kâmil. yarın dükkanı kimse açmasın. yarın tatil olsun bize. yarın yok olsun ama olsun sonuçta.
sonra, onun çoraplarını görmek demek, onun mahremine girmek demektir.
tanışsa mıydık?
merhaba pirina sabunları. merhaba summer wine. merhaba limonu kabuğuyla yemeyi tercih buyuranlar. merhaba ankara'da tek gecelik otel arayanlar. merhaba milli içkilerden bihaber ve harabe olanlar. merhaba kendi kabarelerinde kendi kendilerine labirent yaratanlar. merhaba istanbul'da hostel arayanlar. merhaba dost bir el arayanlarla birlikte arayanlar. merhaba esin. merhaba üsimp, ki o bir kısaltmadır. ki bizler birer kısaltmasıyız kendimizin. ki yüzlerimiz birer kısaltmasıdır içimizdekilerin. merhaba kaf sin kaf, merhaba sinkaflı konuşmalarım sana karşı. merhaba ...'sen eğer. merhaba inbox (4). merhaba inox paslanmaz çelikleri. merhaba hepiniz çelik gibi yürekleri. merhaba bizler bu devletin nervürlü çelikleri. merhaba ayran bile içemeyecek kıvama gelesi. merhaba perdeler. merhaba gerdek geceleri. merhaba ördek geceleri. merhaba ördekler, suna deyince ve görünce bir başka güzel. merhaba görümcen var olacak. merhaba senin en sevdiğim yerin neresi olmayacak biliyor musun, doğum yerin. merhaba benden başkasını -sen eğer. merhaba ben aslında, ben aslında aslı astarı yokum. merhaba ben birazdan hasta olacağım çünkü boğazımda bir tavuskuşu ürüyor. merhaba ben çoğunlukla bacaklarımı sallamaktan bugüne kadar hiçbir depremi hissetmedim. merhaba ben dün çok bekledim ama ay tutulmadı, kararmaktan öte bi yere gitmedi. merhaba ben giden ay tutulur mu. merhaba ay gidiyor, yüreğim kanıyor. merhaba heybe. merhaba heytbe. merhaba kesik kesik bağlantılar. merhaba 2 inçlik borular. merhaba bunlara eşlik eden bunları boş bırakmayan kuğular. merhaba modern psikanaliz. merhaba sesinizi sonuna kadar açabilir miyim. merhaba, ne veriyim abime diyen garson, bass ver bana, biraz daha bass. merhaba, ne veriyim abime diyen garson, bir tutam zencefil lütfen, mslm grss'in bir avuç gözyaşı şarkısı istekdışıdır. merhaba ben kendime acı süpermarketler zinciri'nden üç beş reyon icarladım. merhaba selin.
merhaba beni şimdi selim aradı. açamadım. düşünsene onaltı senenin selim'i bu, yavuz selim hem de, yavuz ve gürbüz selim ama açamadı ellerim. merhaba şalala, hepimiz enternasyonel birer şalala olmak istemez miydik sanıyorlar. merhaba sesleri bi süre sonra kısılan telefon melodileri. merhaba yazdıklarımı kapalı zanneden hanedanın üyeleri. merhaba su-i zanlardan hiç hoşlanmayışlarım. merhaba hüsn-ü zannına kurban olduğum gülen kadınlar, gülmekte zorlanmayan kadınlar. merhaba limonlar. merhaba evcil hayvanlar. merhaba evcilik oynayan çocuklar. merhaba skype. merhaba gökyüzü fazla uğraşırsan adamı çarpar. merhaba soda. merhaba sofra tuzu. merhaba hayatımda yeterince kafiye olmadığında içim hiç mi hiç rahat etmez. merhaba bazen hayat çok yirmiiki yirmiiki. merhaba ben yarın düğüne gideceğim. merhaba ben bana bi kere olsun merhaba demedin, ki ben seni o kadardır içimde taşıyorum. merhaba bilmezden mi geliyorsunuz, topunuzu tüfeğinizi bana şimdi. merhaba dedik.
yarın dükkânı sen açma kâmil. yarın dükkanı kimse açmasın. yarın tatil olsun bize. yarın yok olsun ama olsun sonuçta.
sonra, onun çoraplarını görmek demek, onun mahremine girmek demektir.
23.04.2013
21.04.2013
müfredat
asmalımescit'teki meyhane yakup'un sahibi yakup öldü. herkes onun edip cansever'in çağrılmayan yakup'u olduğundan bahsetti. birkaç kişi aslında onun o olmadığından dem vurup asıl hikayenin başka türlü olduğuna dikkat çekti. ben asıl hikayeyi bilmiyorum, merak edip bakmadım, yoksa google'un eline sağlık bir şeyler çıkar. ben bendeki yakup'tan bahsetmek de istemiyorum. çünkü edip cansever'in çağrılmayan yakup'u benim kelimeleştirebileceğim seviyenin üstünde, o yüzden çok sevdiğim şeylere dair genellikle yap-a-madığım gibi çağrılmayan yakup'u da anlatmaya kalkmayacağım. sadece benim için mühim olduğunu söyleyip bırakacağım basitçe. yakup meyhanesi'ndeki yakup'un edip cansever'in anlattığı adam olabileceğini hiç düşünmedim, oraya gitmeden önce bir ihtimal diyordum ama gittikten sonra o ihtimali de sıfırladım. ama ondan önce, meyhane yakup'a ilk gidişimin hikayesi var. üstünden, sene geçti, mevsim geçti, ay geçti, yağmur geçti, dolu geçti, kar geçti. beş yılımı istanbul'da geçirmiş olmama rağmen asmalımescit diye bir yerden haberdar olmamıştım o zamanlar. bunun sosyolojik birtakım açıklamaları var elbette, asmalımescidin ben öğrenciykenden biraz daha geç keşfedilmiş olması, harcamaları kısıtlı üniversite öğrencisini aşması, ve mütevazı entelektüel zevatımın buna elverişli olmaması, vs. sonra büyük bir yer edindi bende. son zamanlarda üzerine yazayım diye beklettiğim konulardan biriydi. boşverelim.
kelebeğin rüyası vardı bir de epeydir aklımda. gerçi birkaç zamandır ne zaman sinemaya gitsem işyerinden aranıp aranıp ikinci yarısında çıkmak durumunda kalıyordum. ne zamandır gitmemiştim sinemaya, en son bizim büyük çaresizliğimiz'e gitmiş bile olabilirim ankara'da. her neyse, bu filme gideyim dedim, şair üzre bir film dedim. tanrım sen bizi alışveriş merkezlerinin sinemalarında film izlemekten uzak tut. tanrım sen bizi çocuklarımızı alışveriş merkezlerinin oyun salonlarında ferahlatmaktan uzak tut. tanrım sen bizim kitap alışverişlerimizi alışveriş merkezlerinin d&r'larında remzi'lerinde inkılap'larında yapmaktan uzak tut. yılmaz erdoğan'ın yaptığı tüm filmlerde elle tutulur birkaç sahne oluyor muhakkak. güzel birkaç vuruş yapıyor. ama bu filmde tarzını değiştirmiş, daha çok direkt anlatıya girişmiş. filmin sinematik yönünden bahsetmek istemiyorum, bu konuda yeterli birikimim de yok ama bana tüm film müthiş renklere sahip müthiş hizalı müthiş mükemmel bir filtrenin arkasından izleniyormuş hissi verdi, o anlattığı zamanın ortamına giremedim çünkü çok estetize etmişti görüntüleri, veremden bahsediyorken ekranda virüslü bakterili bir görüntü yönetimi görmeyi beklerken tam tersi harika bir arz vardı. aynı sahneye bir fotoğraftan bakmakla bir ressamın çizdiği resimden bakmak arasındaki fark gibi. ressamın çizdiğinde çizgi darbelerini görürsünüz, fotoğrafta göremezsiniz, çok ustaca çekilmiş bir fotoğraf gibiydi filmin sahnelerinin üzerinde oynadığı düzen. filmin ikinci yarısını izlemedim, zaten işyerinin telefon tacizleri bıktırmışken bu kadar güzel insanların bu kadar güzel tonlarla sahne alması ama sonunda ölecek olmaları beni boğdu. her neyse, mesele bu değil, mesele filmdeki şairlerin ilk şiirleri yayımlanınca duydukları heyecanın aktarımı.
yazan insan için bunun öneminden bahsetmek istiyorum biraz yazasım olsa. tavrını sevmediğim ama tarzını izlediğim bir şair arkadaş da bu noktaya değinmiş geçenlerde blogunda, ordan esinlendim. aranızda bir dergide şiir/öykü vs yayımlatan arkadaşların hayatlarında bu konu nasıl gelişti tam olarak bilemiyorum ama bu sahne beni doğrudan kendi tanıklığıma, tecrübeme götürdü. o bahar aylarını getirdi aklıma. semih kaplanoğlu'nun süt filminde de aynı heyecanı filmlemişti yönetmen ve ordaki çocuğun repliği de gayet manidardı.
ikibinüçün sonuydu. tuttum gerçekleri yem alarak bir öykü hikayeledim. ve bunu onun da takip ettiğini bildiğim bir dergiye gönderdim, sadece okuması için, ona okutmamın başka bir yolu yoktu. nerden bilebilirdim o yayımlanmanın beni müthiş bir edebi hazza sokacağını ve bunun kıza duyduğum sevgiden de öte bir şevk olacağını. namussuz dergiciler yazıyı yayımlayıp yayımlamayacaklarını da söylemediler her zamanki gibi, ve bu nedenle çok netameli çok tekinsiz bir bekleyiş oldu. üniversite öğrencisi olmak hayat hakkında büyük bir özgürlüktü, y. lisanstan atılmıştım devamsızlıktan ve habire sait faik habire sabahattin ali keşfediyordum. günlerdir derginin yeni sayısının geleceği günü bekleyip her gün evin hemen yakınındaki kitapçıya gidiyordum. ve beklenen sabah geldi bir gün. gittim, rafta gördüm dergiyi, bir çırpıda parasını ödedim, her zaman yaptığım gibi pleasure delay yaptım kahvaltılık bir şeyler alarak. eve gidip çayı koydum ocağa, ve dergiyi açtım. öykümü orda gördüğümde -müstearla- içimde bi karaca zıpladı, içimdeki bal şekerlendi, içimde bi tay doğdu, aslan kafesten kurtuldu, filan. çıktım yatağın üstüne zıplamaya başladım, evde yalnızdım, çay demleniyordu ve çok mutluydum. dört döndüm, hopladım, dans ettim, koştum. beşiktaş'taki son ilkbaharıma böyle girdim.
her zaman derim, şair adam mutlu olmayı bilir ve zaman zaman olur.
asmalımescit'teki meyhane yakup'un sahibi yakup öldü. herkes onun edip cansever'in çağrılmayan yakup'u olduğundan bahsetti. birkaç kişi aslında onun o olmadığından dem vurup asıl hikayenin başka türlü olduğuna dikkat çekti. ben asıl hikayeyi bilmiyorum, merak edip bakmadım, yoksa google'un eline sağlık bir şeyler çıkar. ben bendeki yakup'tan bahsetmek de istemiyorum. çünkü edip cansever'in çağrılmayan yakup'u benim kelimeleştirebileceğim seviyenin üstünde, o yüzden çok sevdiğim şeylere dair genellikle yap-a-madığım gibi çağrılmayan yakup'u da anlatmaya kalkmayacağım. sadece benim için mühim olduğunu söyleyip bırakacağım basitçe. yakup meyhanesi'ndeki yakup'un edip cansever'in anlattığı adam olabileceğini hiç düşünmedim, oraya gitmeden önce bir ihtimal diyordum ama gittikten sonra o ihtimali de sıfırladım. ama ondan önce, meyhane yakup'a ilk gidişimin hikayesi var. üstünden, sene geçti, mevsim geçti, ay geçti, yağmur geçti, dolu geçti, kar geçti. beş yılımı istanbul'da geçirmiş olmama rağmen asmalımescit diye bir yerden haberdar olmamıştım o zamanlar. bunun sosyolojik birtakım açıklamaları var elbette, asmalımescidin ben öğrenciykenden biraz daha geç keşfedilmiş olması, harcamaları kısıtlı üniversite öğrencisini aşması, ve mütevazı entelektüel zevatımın buna elverişli olmaması, vs. sonra büyük bir yer edindi bende. son zamanlarda üzerine yazayım diye beklettiğim konulardan biriydi. boşverelim.
kelebeğin rüyası vardı bir de epeydir aklımda. gerçi birkaç zamandır ne zaman sinemaya gitsem işyerinden aranıp aranıp ikinci yarısında çıkmak durumunda kalıyordum. ne zamandır gitmemiştim sinemaya, en son bizim büyük çaresizliğimiz'e gitmiş bile olabilirim ankara'da. her neyse, bu filme gideyim dedim, şair üzre bir film dedim. tanrım sen bizi alışveriş merkezlerinin sinemalarında film izlemekten uzak tut. tanrım sen bizi çocuklarımızı alışveriş merkezlerinin oyun salonlarında ferahlatmaktan uzak tut. tanrım sen bizim kitap alışverişlerimizi alışveriş merkezlerinin d&r'larında remzi'lerinde inkılap'larında yapmaktan uzak tut. yılmaz erdoğan'ın yaptığı tüm filmlerde elle tutulur birkaç sahne oluyor muhakkak. güzel birkaç vuruş yapıyor. ama bu filmde tarzını değiştirmiş, daha çok direkt anlatıya girişmiş. filmin sinematik yönünden bahsetmek istemiyorum, bu konuda yeterli birikimim de yok ama bana tüm film müthiş renklere sahip müthiş hizalı müthiş mükemmel bir filtrenin arkasından izleniyormuş hissi verdi, o anlattığı zamanın ortamına giremedim çünkü çok estetize etmişti görüntüleri, veremden bahsediyorken ekranda virüslü bakterili bir görüntü yönetimi görmeyi beklerken tam tersi harika bir arz vardı. aynı sahneye bir fotoğraftan bakmakla bir ressamın çizdiği resimden bakmak arasındaki fark gibi. ressamın çizdiğinde çizgi darbelerini görürsünüz, fotoğrafta göremezsiniz, çok ustaca çekilmiş bir fotoğraf gibiydi filmin sahnelerinin üzerinde oynadığı düzen. filmin ikinci yarısını izlemedim, zaten işyerinin telefon tacizleri bıktırmışken bu kadar güzel insanların bu kadar güzel tonlarla sahne alması ama sonunda ölecek olmaları beni boğdu. her neyse, mesele bu değil, mesele filmdeki şairlerin ilk şiirleri yayımlanınca duydukları heyecanın aktarımı.
yazan insan için bunun öneminden bahsetmek istiyorum biraz yazasım olsa. tavrını sevmediğim ama tarzını izlediğim bir şair arkadaş da bu noktaya değinmiş geçenlerde blogunda, ordan esinlendim. aranızda bir dergide şiir/öykü vs yayımlatan arkadaşların hayatlarında bu konu nasıl gelişti tam olarak bilemiyorum ama bu sahne beni doğrudan kendi tanıklığıma, tecrübeme götürdü. o bahar aylarını getirdi aklıma. semih kaplanoğlu'nun süt filminde de aynı heyecanı filmlemişti yönetmen ve ordaki çocuğun repliği de gayet manidardı.
ikibinüçün sonuydu. tuttum gerçekleri yem alarak bir öykü hikayeledim. ve bunu onun da takip ettiğini bildiğim bir dergiye gönderdim, sadece okuması için, ona okutmamın başka bir yolu yoktu. nerden bilebilirdim o yayımlanmanın beni müthiş bir edebi hazza sokacağını ve bunun kıza duyduğum sevgiden de öte bir şevk olacağını. namussuz dergiciler yazıyı yayımlayıp yayımlamayacaklarını da söylemediler her zamanki gibi, ve bu nedenle çok netameli çok tekinsiz bir bekleyiş oldu. üniversite öğrencisi olmak hayat hakkında büyük bir özgürlüktü, y. lisanstan atılmıştım devamsızlıktan ve habire sait faik habire sabahattin ali keşfediyordum. günlerdir derginin yeni sayısının geleceği günü bekleyip her gün evin hemen yakınındaki kitapçıya gidiyordum. ve beklenen sabah geldi bir gün. gittim, rafta gördüm dergiyi, bir çırpıda parasını ödedim, her zaman yaptığım gibi pleasure delay yaptım kahvaltılık bir şeyler alarak. eve gidip çayı koydum ocağa, ve dergiyi açtım. öykümü orda gördüğümde -müstearla- içimde bi karaca zıpladı, içimdeki bal şekerlendi, içimde bi tay doğdu, aslan kafesten kurtuldu, filan. çıktım yatağın üstüne zıplamaya başladım, evde yalnızdım, çay demleniyordu ve çok mutluydum. dört döndüm, hopladım, dans ettim, koştum. beşiktaş'taki son ilkbaharıma böyle girdim.
her zaman derim, şair adam mutlu olmayı bilir ve zaman zaman olur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



