ama arkadaşlar iyidir



19.04.2015

simdi bunu buraya unutmayayim diye ekliyorum. gecenin bir yarisi. gecenin bir korunde ucak var donus icin. sacmasapan bir donus olacak yine hic tasvip etmedigim gibi. ama olacak el mahkum ayak mahkum. patricia, antonio ve ben. biz uc kisi olduk. ve biz uc kisi oldugumuzda illa ki akcaburgazli yekta. sonra marti sesleri vardi guluslerde. cagrisim bi yana marti seslerine lutfen soz yok ses yok. martinimi cektirmeyin bana. seagull dedim, biz seamouse diyoruz dedi, gulduk. biliyor musun, gulunce gozlerimin ici guluyor.
iyi bir yonetmen olsam su hallerimi filme ceker iyi bir film yapardim, ama degilim, hatta yakinindan bile gecmedim. fotograf makinalari benim kadar iyi bakmadigindan onlara deginmiyorum bile.

geyik'in bende yeri baskadir, ister geyik diyelim, ister impala ister karaca. ki belki bilinir karaca ismini ne kadar sevdigim. kucukken bir kismimi halam buyuttu benim annem calistigindan, onlarin tuvaletinde aynanin hemen ustunde bir tablo vardi. bu tabloda kacmak uzere yeltenmis bir geyik ve tufegini ona dogrultmus bir avcinin fotografi vardi. o fotograf kendimi bildim bileli icimde urpermeyle karisik bir hosluk yaratmistir. o avciyi benzettigim insanlar bir yana o geyigi benzettigim insanlar bir yana. halamlar bundan yillar once evlerini tadilat ettirdiginde o tablo ortadan kayboldu ama benden kaybolmadi o goruntu. bugun de porto sokaklarinda gezerken avcisi olmayan bir geyikli tabloya rastladim. seramik karo uzerine kotu resmedilmis bir goruntuye sahipti ve gorur gormez aldim onu. eve dondugumde asacagim evdeki binlerce duvardan birine. sirf evime gelen kucuk bir cocugun zihninde omur boyu urpertiyle karisik kalsin diye.

sonra tutsun onu baglasin cesitli ezgilerle geyikli gecelerle filan.

17.04.2015

en son, "hayatimin geri kalanini boyle gecirebilirim sanirim," deyisimin uzerinden henuz cok gecmemisti ki bir yenisini demek daha nasip oldu bu gune. yolculuklar dahil besbucuk gun surecek olan gezimin uc gununu is gezisi olusturuyordu, otelin anket metninde neden orada oldugumu soran soruya bu yuzden "business" bosluguna carmih atarak cevap verdim. son iki gunumu gecirecegim otelin ayni minvaldeki sorusuna ise "leisure" diyecektim. size bunlardan bu sekilde bahsediyor olmamin sebebi aslinda horlama'nin ingilizcesini nasil ogrendigimi anlatmaktir oldugundan burdan gireyim dedim. belki fark ettiniz belki etmediniz ama tum yazdiklarima girdigim bir yer muhakkak vardir. her neysa,

ben bu ranzalara boyla cok baktim biliyor musunuz. su an sizlere sekiz yatakli yani dort ranzali bir hostel odasinin bir ranzaaltindan sesleniyorum ve, "sanirim hayatimin geri kalanini boyle gecirebilirim," dedigim yer tam da burasi. lafimi degistiriyorum, durma ranzaya bakalim. yurtdisindaki seyahatlerime ne kadar onem verdigimi bilenler bilir ve bu defasi da ayni, digerlerinden daha mi guzeldi dersen, hayir en az onlar kadar guzeldi derim. birlikte geldigim genel mudurumu isimiz bittikten sonra ilk ucakla gonderim kendimi serbest bolgede dolasima cikardim. hava sartlari uzucu degildi. mevsim normal bir mevsimdi ve kendi basima kendime ayirttigim yokus sonundaki hostele dogru cekcekli valizimle yola koyuldum. benim gibi yokuslardan nefret eden biri icin bu sehirde de yokuslar beni bulmustu ama cumleme ben de anlam veremedim, ziyani da yok zaten. ranzamda yatarken disaridan da marti sesleri eslik ediyordu yatisima. "abi," dedi yan ranzadaki cocuk, "insan, odasina marti sesleri dolarken olmek istemez mi sence" (brother, humanbeing wants to die when his ears are introduced to the seagull´s voice during he is resting by the nature itself, doesn´t he?) obur ranzadaki atladi ordan, "hacilar, marti sesini bosverin de ben olsam can sesini duyunca olmek isterdim ve nitekim." (hajjis, don´t give a shit to the voice of seagull, i would like to hear the bells ring if i were to die and indeed.) ust ranzadaki kiz bos durur mu, "babos, o degil de burasi porto, ben diyorum fado, siz diyorsunuz la fa la sol la fa la sol." (daddy, here is porto, where the braves are blended, i am saying fado, you are telling kayahan, is it worthy of the god) bu noktadan sonra uluslararasi diyalogumuza son vermenin zamaninin coktan gelip gectigini anladik ve susmaga karar verdik elbette.

yani demem o ki, ben bu ranzalara cok baktim. hayir demin az kalsin ust kattaki kizin memelerini goruyordum diye degil de, bu ranzalarin altinda herhangi bir centik ya da yazi ya da baska bir ask darbesi yok. benim baktigim tum ranzalarda ise koca koca romanlar, anekdotlar, menkibeler kaziliydi. anyway. benim de kazimisligim vakidir evvelde. devlet malina zarar vermekten iceri atilsak ne bileyim bu bir mesele bile olmamali aslinda. yani bir devlet buyugunun ranzanin altina yapilan kazintilarini anlayabilecegi benim aklima bile gelmiyor yine de, sirf bu yuzden bir devlet buyugu olmak isteyebilirdim.

her neyse, dun o toplantilarda siki pazarliklara imza atan, maden ocaklarinda dunyanin ve andalusia´nin zihninde kuse kagida haritasini cikaran, win-win koalisyonuna ortak olan negotiation ustasi adam gitti ve yerine bildigin lúmpen kokulu, cohen uzantili adam geldi ve yerel birasindan yudumlar almaga basladi.

sonra dun gece barda tanistigim ya da tanistim mi tanismadim mi emin olamadigim kadin geldi gozlerimin onune. "did you get the tantric message i have sent you," dedi. "message or massage?" demis bulundum gayrihtiyari. -burdakiler gayrihtiyari kelimesini hic duymamislardi ve oldukca ilginc buldular.- "please!" dedi i´sini uzatarak, "get away of your sexual feeling, believe in the tantric healing." diye ekledi. bir harf bile nelere kâdirdi tanrim.

yahu daha neler neler yazacaktim da su sag kolumun uyusuyor olmasi yok mu, bu vasco de gama´nin memleketinde bile rahat birakmadi beni. bir de "gaia" diye meshur bir yerlesim adi var burda, aklima tiamat´in gaia sarkisi gelmedi degil hani o metalci gunlerimden kalma.

bundan onceki son, hayatimin geri kalanini -elbette insanlardan bagimsiz olan hayatimin geri kalan gunlerini gecirebilecegim gunlerden bahsediyorum, aksi halde insanlara bagimli olan ve hayatimin geri kalanini boyle gecirebilirim dedirten gunleri kalem disi tuttum simdi- boyle gecirebilirim sanirim dedigim gunlerden son olan, altay´in mekaninda, sag yanimda ertugrul bey, sol karsimda polis murat, onun yaninda yani karsimda aziz, simdi ne oldugunu hatirlayamadigim bir sarki caliyordu fonda, ucuncu kadehi bitirmek uzereydim, o an dedim iste, o an onu oyle hissetdim.

bugun de boyle gelisti a dostlar. porto´nun rio douro´sundan bahsedemeden bana ayirdigim gecici sure doldu. halbuki ispanya´nin soria koyunde baslayip porto´dan gecen ve atlantik okyanusuna dokulen bu nehrin bendeki hikayesi bambaskadir azizler. onu da bilahare anlatacagim.

gecen gun kardesimle beraberdik, sagolsunlar beni ziyarete geldiler yegenimle. kucagimda yegenim, kardesim ve esi asansorle benim eve cikiyorduk. porto´ya gidecegimi soylemistim onlara tam da asansorde. "abi bu cocuk kac yasinda?" dedi, "iki." dedim. "sen ilk asansore kac yasinda bindin?" dedi, "oniki." dedim.

4.04.2015

bu soyle bir sey, hani piercing takiyorsun ama onu benden ve yazin herhangi bir plajda gordugun herhangi bir insandan baskasi bilmiyor gibi. ya da sirtinda bir yerde bir dovme var da onu benden ve yazin herhangi bir plajda herhangi bir insandan baska kimse bilmiyor gibi. oyle gizli, oylesine degil oyle gizli.


  • istanbul'a yeni gittigim zamanlardi. hep de nedense istanbul'a yeni gittigim zamanlar oluyorsa. son gittigim zamanlara girmege takadim yok belki ondandir, hele bi zaman asimina ugrasin ondan sonra. babamin zorla buldugu hemsehrilerim bana sehri tanitiyordu, henuz sabit kaldigim birbyer yoktu. haftasonlari onlara gidiyordum ve beni keyifle ama kendi rahatliklarindan odun vermeden agirlamalarini izliyordum. evin en buyuk ablasi depeche mode seviyordu, hatta omrumde dave gahan'in bu kadar hayrani kimseyle bir daha tanismadim, ama su cok guzeldi ki ben depeche mode'la onun sayesinde ve ondan habersiz tanismistim. ona evin evde kalmis kizi gozuyle bakiliyordu. babasini ve onu evin diger geri kalan uclusu dislamisti, ikisi basbasa ve kendileriyle ve birarada takiliyorlardi, diger ucu ise benle. anne tam bir hemsehrimdi, tam bizim oraliydi, bu yuzden kizdirsa da bana sordugu sorular icten ice hosuma gidiyordu. sicak birkac cumleye ihtiyacim vardi ve onlar buna sahipti. ne okul ne de yurt arkadaslarimda vardi bu sicaklik. senin gozlerin ne guzelmis dedi ben oraya gelip gitmege basladiktan bir ay sonra. evin ortanca ve kucuk kiziydi ama yine de benden uc yas buyuktu. hem ortanca hem kucuk olmasinin sebebi ikiz olmasiydi bilmem anlatabildim. ben de ayni okulda okumaga hazirlandigimiz evin ikizin diger yarisi erkekle vakit gecirmege calisiyordum daha ziyade ama yine de gozlerin mozlerin filan demese iyiydi. gap, armani, tommy filan bi seyler konusuluyordu anlamiyordum, ya da irsi olarak anlamak istemiyordum. o sira bi kitap okuyordum ama adi aklimda degil. o sira sordu iste bana, kayahan sever miydim. hayir sevmezdim. gizlerim guzeldi.
t. dev gibi bir oglandi. universiteden arkadasimdi. arabasi vardi. o zamanlar hem ogrenci hem arabali olmak az sey degildi. incecik kucucuk bir kiza asikti. bir gun bana hadi icmege gidelim dedi ders cikisi. gittik gittik sariyer taraflarina bi yere. ikiser bira aldik. ve ikinci birayi actiginda kayahan'dan yaz bi yere guzelim yok olamaz guzelim sensiz hayat guzelim var olamaz diyen sarkiyi acti. ve bildigin kahirlanmisti. ben omrumde hic ilk birada kahirlanmamistim, hem de bir kayahan sarkisi esliginde. sonra o kadar cok dinledim ki o sarkiyi. bunu da hep kendi kendime yaptim. t de oyle benden sonra. kiz ona yuz vermedi. 206 gti araba degilmis, o yuzden.

sagimda turkan soray fotografi. solumda filiz akin. az ileride izmirlilikten konmus ataturk'un her zamanki artist pozlarindan biri, bunu saymayalim. bi kenarda hale soygazi. kimi kime benzetmiyorum ki. burayi sevmemin ilk sebebi bu, ikincisi de emel sayin diliyle konusmasi. 

9.03.2015

haftaya merhaba.



2.03.2015

tıpkı hayallerimdeki gibi bir tekel bayiinin başına geçmiş ve orayı işletir olmuştum. teybe ilk koyduğum şarkı ise omar khorshid'in enta omri yorumu olmuştu. bu hikayeyi her anlatışımda teybe ilk koyduğum şarkının değişecek olması ise dünyanın ne kadar da devingen bir yer olduğunu bize anımsatacaktı. elbette dünya içindeki her şey zıttıyla kaimdi. sanırım kundera'nın varolmanın az hatırladığım dayanılmaz hafifliği'nde buna dair harikulade şeyler vardı. tadı damağımda kalan nadir kitaplardandır oysa. aslımda benim okuduğum her kitabın tadı damağımda kalır, izlediğim filmlerin de öyle. çünkü ben tadı damağımda yer etmeyecek filmleri izlemez, kitapları okumaz, kadınları sevmezim. tıpkı hayallerimdeki gibi elbette. bizim neslin böyle olur olmadık hayalleri vardı. bizim neslin benle konuşan, tartışan, kısacası benle muhatap olan kısmında ise böyle olur olmadık hayalleri gerçekleştirecek o biçimli şekilli diri popo yoktu. olsaydı benle ne işi olabilirdi ki. olsaydı benle haşır neşir olmazdı. çünkü benim tatar çölü sendromum var, ama ben şikayet etmezem, ağlaram halime. titrersin sen de mücrim gibi bakdıkca istikbaline. basın şehitleri caddesi'nde mesken tutmuş tekel bayiini işleten ömerov yeterince yaşlanınca dükkanı bana bırakacağını biliyormuşcasına bir gün telefon etti, ve o şehre dönmeğe tekrar karar verirsem dükkanı bana devrebileceğini söyledi, ilk etapta naz yapmağı düşündüm, öyle ya, yıllarca istemiştim de vermemişti, şimdi elden ayaktan düşünce mi aklına gelmişti. fakat yapmadım, ben insanı hep umduğu şekilde değil ummadığı şekilde yıkarım. ben insana beklediği değil beklediği ama beklemediği tepkiler veririm. çünkü ben insanı mağdur etmeyi sevmem, ben insanı üzmeği sevmem, ben insanın gururunu kırmağı sevmem, ben insanı mağrur tonlarda bırakırım. yine de terslerini yapmışlığım vakidir o ayrı mesele, zira ben de insanam.

dükkanı devralalı henüz iki ay mı ne olmuştu. ilk günlerin heyecanı geçmeğe başlamış ve her günüm bir öncekine benzer olmuştu, ne var ki bu beklemediğim bir son değildi. kendimi şaşırmamağa ama şaşırmağa programlamıştım büyüdüğümden bu yana. ne var ki yine de kendimi büyümüş hissetmiyordum tam, hiç, sadece para kazanacak kadar bir dükkan işletiyor, dilediğimce sigara ve alkol tüketebiliyordum. yanıbaşımda duran teyp de cabası. bu öyle bi teypti ki beni hayatta en iyi anlayan insan oydu. hani bir cihaz insanın aklını okuyabilir mi diye sorsalar o cihazı bulacaklar diye ödüm kopardı, nitekim yapıyordu. sonra bir akşam, o günlerde son günlerini yaşayan ömerov geldi. sahi ömerov'u hatırlayan var mı? varsa da ... yoksa da ... ömerov o sadece kendisine getirttiği iğrenç -tabii ki- şaraptan bir bardak içince gençliğindeki felsefi sıkıntılarından bahsetmeğe başladı: 

Dine ya da dünyaya duyduğum ilgi içerdiği müzikle doğru orantılı. İçinde müzik taşıdığını düşündüğüm şeylere ilgi duyuyorum, bu bazen inanmak bazen iman etmek bazen de sadece ilgilenmek boyutunda. Evet o piramitleri kim dizdi, tanrıların arabaları var mıydı, kimin yaptığından çok yaparken hangi türküyü ya da tınıyı mırıldandı, bunu böyle yapmış olmalı, en azından ıslık çalmıştır. Kuran okurken, tilavet, ya da kilise ayinleri, neden hepsinde müzik var. Ya da taşa-metale-plastiğe vurunca çıkan seslerden yapılan müzikler. A capella, falan filan. Rüzgarın ve yağmurun çıkardığı sesler (erkin koray’ın dediği gibi değil elbet ; ) gökgürültüleri, mide gurultuları, kovboy filmlerindeki şarkı söyleyen çalılar, zenciler, teke yörüklerinin uydurduğu enstrümanlar, tokat atılınca çıkan şrrak sesi, cep telefonu polifonikliği, ve çamur hazırlamadaki redüktör sesi. Çamur Hazırlama’ya ya da Sır Hazırlama’ya hakim olduğumu nasıl mı anlıyorum, bu muazzam ve sıhhi eşiği aşan ses ortamında herhangi bir motorun sesi değişirse orda değişiklik olduğunu doğrudan anlamamdan, bir rulman dağılsa sesinden tanırım. Bu da böyle, Bilal-i Habeşi’yi çıplak sesle minareden ezan okurken duymuş olanlara duyduğum haset sadece bundan ibarettir. Şimdi,  biz evet dünyanın geçirdiği evrime kendi evrimimizle otomatik bir tepki vermiş olabiliriz, hatta bu kesin böyledir bence de. Belki oksijen daha fazlaydı, daha büyük ciğerli daha cüsseli insanlar belki bu yüzden vardı; yollar yürümekle aşıldığından koca ayaklı koca kafalı insanlar belki bu yüzden vardı, ya da buna benzer mantıklarla açıklanabilecek şeyler, denizler altında binlerce fersah. Güneş % 3 daha yakın olsaydı şu halimizle buna karşı koyamazdık ama karşı koyacak seviyeye gelirdik. Basit mi, senin parmaklarınla benim parmaklarımın ateşe değil ama sıcağa dayanma takadi farklı, çünkü yüzlerce sıcak ürün tuttum parmak uçlarımla ve ilk katmanlar buna alıştı, artık yanmazlar. 

bu ağız pek ömerov'a uygun bir ağız değildi lakin onun da öyle bir huyu var ıdı. abi ben ne anlatacaktım sen ne diyorsun, dedim dayanamayıp. tamam ulan, dedi. iki lafın belini kırdırtmadın dedi şöyle çakırkeyif çakırkeyif. ve hiç umrunda olmadan devam etmeğe koyuldu.

Müthiş bir dengenin mevcut olduğuna inanıyorum. Ama bunun evrimsel olarak kendiliğinden mi yoksa bir yaratıcı eliyle mi gerçekleştiği konusuna pek girmek istemiyorum, girmek istemiyorum derken bunu düşünerek zihnimde hücre heba etmek pek tarzım değil. Hücrelerime yeterince çekici gelen başka konular var. İster afyon olarak ister psikanalitik olarak ister mantık olarak bir yaratıcı elinden çıkmış olmasını düşünmek, ya da düşünmemek, kendimi rahatlatmak maksatlı değil, bu dengenin bu nizamın bu mizanın oluşuna hayranlık duymak, bende gerçekleşen olgu budur. Bu dünyadaki en büyük mutluluk bu dünyanın şahidi olmaktır, demişti adamın biri, onun gibi. Bu pasif düşünce şekli de senin yazdıklarına kafa yormaktan alıkoyuyor beni, ama bir şeyi çok merak ediyorum, o antik yapılardaki –türkiye’de her ne kadar çok rastlamasak da- yani özellikle Helenistik yapılardaki devasa taşları kim nasıl koydu. Bu beni ölümden sonraki hayat kadar meraklandırıyor. Dini literatüre merak saldığım dönemlerde de ölüm sonrası hayata getirilen açıklamalar kısmına merak salmadım hiç, yani aslında oraya gelemedim, tam arap alfabesini öğrenip kuran okumaya geçecekken bırakmak gibi, tam siyah kuşağa geçecekken karateyi bırakmak gibi, bu yüzden de biri gittiği yerden çıkar gelir de açıklar diye meraklı bir bekleyiş içindeyim. Yine de babaannemin ölmüş olması çok trajikomik. Dedem neyse de babaannem ölecek bir insan değildi.

ömerov'un susacağı yoktu. o gece onu dinlemeğe mecburdum sanırım. bu nedenle hikayenin benim anlatacağım akvaryumlu kısmına yarın devam etmeğe karar verdim. 

9.02.2015

8.02.2015

müzeyyen senar ölmüş diyesiler. öldü kendisi, benden yana hakkım helaldir. kendimi şanslı sayarım ona şahit olduğum için. bende anısı azdır ancak olanları yeterlidir. soruyorum sizlere muhsin bey'in girişinde ve her şeyinde çalan "ağlamakla inlemekle ömrüp gelip geçiyor"u kim icra etmiştir? muhsin bey, müzeyyen abla der ancak müzeyyen hanım'ın sesine pek de benzemez o ses. evdeki ses. ha bir de kendisini anmak için misal ercümend batanay'la olan kayıtlarını dinleyiniz. youtube'da bulunma zona göre. ayrıca nermin memmedova filan var, onları dinleriz biz de napalım.

bugün pazar, beni dışarı çıkarmağı unuttular. behzat ç.'nin bazı sahnelerini neden sevdiğimi düşündüğüm bugün. insana yalgızlığı unutturor da ondan. yalgızlık içinde yağız olmak zo refendiler. dün bir çocuk şiirlerini gönderdi okumam için. Ve günah tek sigara bırakmak pakette, / Kimse haketmez o denli yalnızlığı. demiş. beğenmedim. yerlere düştü yalnızlık, erinmedim tuttum kolundan molundan kaldırdım. bugün ve diğer günler hiç yazasım yok ha. yağmur yağdı mı pek seviniyorum beni ıslatmıyorsa. şu an yağıyor da. tamam şeyapalım, görüşelim bi ara.

ha bugün bu arada ekmek almağa diye evden çıktığımda, yakınımda bulunan yöresel futbol stadında maç olduğunu anladım tezahüratlardan ve tamtamlardan. orda olmak istedim çok an. küçüklüğümde eksik kalmayıp giderdim yenixspor'un maçlarına. aynı böyle çalardı. canım çekti. tamam tamam.

1.02.2015

arşiv yapalım.

Şubat 01, 2009

pazar konseri
 

kış ortası ı
insanların topluca balkonlara çıkıp tırnak kestikleri bir gün // şehre serçelerle müthiş bir bahar hücumu // üç büyüklerin çarşafları balkonlarda // erkekler perde konusunda hassas olmalılar // burnumu çekiyorum // kışa feyk atan bir güneş // bunlar insanı kontrpiyede bırakan duygular // sinekler bile ayrı bir coşkulu girecek bir pencere arı // çam ağaçları kozalaklarına ne kadar da benziyor // benle babam gibi // bu apatmanlar hep var mıydı yoksa bu kış mı türedi // çıkıp biraz hava almalı // şehir stadından yükselen nağmeler // eskiden maçlar hep gündüz oynanırdı ya // kıç kıvrımında biten şortlarımla biz // halı sahalarda kısılı şimdi sesimiz // eşekler muhtemelen meralara salındı // aman dikkat başlarına güneş // güneşte sıcak gölgede buz şehirleri bunlar // kışı ortaladık sayın seyirciler // hadi herkes balkona // uzayan uzuvlarımız kesmeye // kırlangıçlar daha çok hakediyor elbet şiiri // ne var ki o da artık yaz gelince // tozları göze hitap edecek şekilde sunuyor güneş // çaya birbuçuk şeker atıp balkona misafirliğe gitmeliyim // burnum boşa çalışıyor ahanda varoluş acısı // dumanı bu defa içeri üflemeliyim // geçmişe geri gidince yazmıyor kilometrem // apartmanların doğal seleksiyonuyla islendi mahalleler // sümüklerim balon oldu // yo, artık koluma silemem.

Ocak 26, 2009

post box wars
-hakan sigaramız bitti, kısa ballıca göndersene?
-çok underground bi kişilik kendisi.
-bu adam manyak yazıyo ya.

Ocak 22, 2009

virgül
comma'nın coma'yla bir bağı olmalı. bağ demişken. bir süre burada olmayabilir kendileri, âlkommaya gidecek. atdaa. ne demiş şair: "innel insane le fi husr."


Ocak 17, 2009

parasetamol
merhaba.
içimdeki bazı odaların peteklerini kapadım. çok masraflı oluyordum kendime. sana şu porsuk'tan ellerimle çevirdiğim bir yönde adaçayı yapmıştım, gelmedin. bazı limonlarsa gerçekten çok ekşi oluyordu, sıkamıyordum. bazı kelimelerse gerçekten çok sıkıcı oluyordu, onlara bakıp eve çıkıyordum. odaların peteklerini yine açmıyordum, çünkü onları kullanmıyordum. koku alamamak gibi kötüsü var mı allasen, burnum varoluş acısı çekiyor.
 

Ocak 06, 2009

kader diyemezsin sen kendin ettin
sen git rüyanda tarım orman ve köy işleri bakanı ol, sonra da belediye otobüsünü kaçır. [farkındaysan otobüs fobini açık etmedim.]

shiny happy people
Eski bir balkan dedesi dedi ki, “Bizim zamanımızda tütün kolonyası vardı, keşke şimdi bütün gençler yumuşatıcı koksa.” “Ama dede,” dedim, “sen biliyor musun ne kadar çok çeşit yumuşatıcı var, Vernel’den Yumoş’tan Bim işi Bulut’a kadar. Sizin derelerde çamaşırlar külle anonim olarak yıkanıyordu tabii. Hiç unutmam Beşiktaş Mis Çamaşır Temizleme Evi’nde bir valiz dolusu çamaşırım kaybolmuştu, kaybolmadan gelenlerin yumuşatıcı kokusu ise hâlâ burnumda tütiy.” Dede devam etti: “Beni tanımak demek aşure ve tütün kolonyasıyla hesaplaşmak demektir, ayrıca bugün sabah kahvaltı ertesi sekizinci sigaramı içerken yerde selamlaştığım Falım sakızlarının 1713 nolu manisinde diyor ki: ‘Sevda kuşu tıklattı camı / Güzel kuş al şu derdi gamı.’”
“Allah beni çok güldürüyor dede, onu seviyorum,” dedim, coşuverdim: “Geçenlerde bir arkadaşın kitabında bi testle karşılaştım, hani şu kişilik testlerinden, geyiğini severim onların, ön beynimi kullanıyormuşum ben dede. Beyin düzleşmesi var ayrıca bende. Hani şu saçlar önden hafif hafif gidiyor ya F16’lar gibi geçtikçe haftalar* ve yıllar, ben onu yaşım geçtikçe ‘open minded’ oluşuma yoruyorum, iyi mi!”
“Cumaları ihmâl etme,” dedi ve tabakasından bir sıgara çekti.
Ayağım bütünüyle su birikintisine battığında, ‘hay mına koyim’ demeden önce, ne kadar da yumuşatıcı bir insan olduğumu düşündüm. Sahi.
*Murat Menteş'e aittir.
 

biberleyelim evlat
şimdi çatılar bütün uzuvlarını kaptırmışken kara, sokak lambalarımı kestiler çocuktum. belki patara plajında bu soğukta ne yapardır kaplumbağalar. güneşin değdiği yerden öpmek lazım tüm bu yazılı manifatura ve mefruşatı. gök yumurta üstüne yumurta fırlatıyor üstüm. kalın tabanlarım keçe aldılar kendilerine seyyar satıcıdan, seyyar olmaktan memnuniyeti nedir acaba sormak lazım, her şeyi sormak lazım, sormadan mümkünatı yok tüm bu evveliyatın. kara basıyorum iz oluyor. tombala oynuyorum, kaşım gözüm yar. içtim biraz, sonra karda yürüdüm. kartopu attım kendime. çocuk parkı yaptım garın orda, kardan. bardan adamdı bizim ziya. çok içmiş olduğumu. sallandım. insanlar gördüler. porsuk’un kenarında yürüdüm, içimden bir atlı geçti kayığıyla dıgıdık dıgıdık, anlayamadım. eğlendim. üşüdüm çok. en çok ayakları üşüyor insanım. atkım tıpkı benim gibi kokuyordu. sigarayla karşık bir hava vardı, karlı. kaybettiğim şapkam için kardan bir mezar yaptım, ağladım. cinderella benim külüme muhtaçtır diye biliyordum, komşu da komşunun. komşu komşu hu. ah ya, evde yoklar, doğalgazdan zehirledim o çocukluğu ben, intihar bombası yerleştirdim poşumun içine, atlarımın koşumuna dehledim, deh deh düldül sen bülbülsün ben bir şeyler. şüphesiz ki diğergam bir insandım ama sevgilime eziyet ben. eziyet de bir meziyet hey ziya. sizim ben, sizsiniz siz. o içinden duman çıkardığımız evi hatırladım, korktum, lületaşından bir kuş yonttum. yangın yananındır. şiir okuyum dedim biraz, kuyular geldi aklım, vaz. o kim bu kim şu kim, ya şu, ya bunda evetdır. içmeye niyetlendim çok. birbirine hiç de paralel olmayan, birbirini kesmeyen de bir sürü dünya sahibi idim, ne demişler atalar, mal sahibi mülk sahibi hani bunun ilk sahibi. sekiz adet yüreğim vardı yanlış saymadıysam, sekizi de sessiz, sert sessiz. hani bana hani bana demiş, müthiş de bir insan sevgisi tanrım ne yaman. “sıkıştıkça” ile başlayan bir cümle kurasım geldi. şarkı söyledim:
- “küçük kız, küçük kız, söyle bana nerdeydin? bu sabah bekledim, oynamaya gelmedin. bu sabah bekledim, hiç görünmedin?”
- “sormayın halimi, ah neler oldu. yüreğim sıkıştı, gözlerim doldu. başıma gelenler, eğer bilseniz. çok üzüntü duyar, ağlardınız siz.”
çok geldi sonra şarkı uzun içimden. madonna olacakmış dedim ya, inanmadınız, ama neden inanmazdınız. bu sırada karda açtığım kuyular çok derin oluyordu ve içine tüm pislikliklerimi dolduruyordum ve merdivenlerden düşüyordunuz. babam da artık beni aramıyordu, ismail amca da. ismail de amma da isim ha be kâmil. diğer dostlarım da unutmuştu beni. ben de yeni dostlar bulmakta pek mahir miydim neydim, çok kalleş biri olduğum su götürmez bir gerçek idi ve kendimi eşek suya üç tur düzenleyene kadar dövmeliydim. bi tur versene be ersan. bisikletine koyim ersan. ben merak etme oynayabilirim çıkma araba lastikleriyle, ellerimizin en sevdiğimiz rengi. ahah, aloe vera’lı bakım kremi. çocuğumun ismini aloe vera koymayı düşledim. ellerimden öpmelisin, avcumu öpmelisin, avcumdan su içmelisin, ellerim gözlerimdir benim, dolayısıyla bir öpüşte iki kuş. ya kuşlar, kuşlara ne demeli, sofralarımızın daim konukları kuşlar, onlar da mı yalandı. kuşlar, balıklar, hayvanları seviyor olmalıyız. bu işte bir cinlik var, eti cin. mahirdim evet, yeni dostlar bulmakta mahirdim, erkek olursa mahir, kız olursa çayan, yeni dostum olursa da adı ‘teğmen dan’. sağlam adamdı allah var, bana hiç benzemiyordu. kalemi bastırdıkça kara, bastırıyordum. sokak lambalarımı kestiler, traktör bisikleti çiğnedi, ezdi, kar ellerinden tutmuştu çatıların, kollarını da istiyordu. vallahi hayat pek zordu, hem de benim gibi dünyalar savaşı oynayan biriyle inanılmaz zordu ve neden bu kadar kalpsizdim bilmiyordum, küçükken kalp yerine bir pil sahibi miydim, kalbimi kumbaraya mı atmıştım, orada mı birikiyordu, yoksa annem benim annesi değil miydi, ahahah işte buna pek güldüm dostum ‘lieutenant dan’. sahi fransız teğmen’in adı neydi, kadını vardı bir de onun değil mi. ayva reçelim bitmek üzereydi ve annemi aramalıydım. içinden o dumanlar çıkardığımız evi hatırladım, annemin çocukluk evlerine benziyordu o sokak, oysa ben hep o sokakları gezmek, bu yüzden sanırım, yani içinde bunca sokak varsa ve hepsine bir şair ismi verilmişse, bir insanın içinde yani bunca sokak, sokaklarda top oynayan çocuklar, topunuzu keserim ulan, camları kırıp çok uzaklara çekip gitmiş çocuklar varsa, içinden duman çıkan ahşap kagir verandalı evler varsa insanın içindeki sokakların içinde, benim gibi oluyor diyebilirim sözgelimi, az kalpli ve bu yokuşu çıkmakta zorlanıyorsunuz farkındayım, kalp kelimesini de yasaklıyorum size genç şairler, bana yürek ve kalp kelimeleriyle gelmeyiniz, kalbinizi kırarım, sokak deyiniz mesela kalp yerine, ya da sokak lambası filan, onu o kadar eskitemedik henüz, esnetiyoruz mütemadiyen, siz iyisi mi harım veya avlu deyin.
havlu atmayın.

Aralık 27, 2008

özlü söz
her insanın kafa yapışı farklı.

Aralık 25, 2008

rüya
giderov kopteriç, genç ve kendi halinde bir adamdı. şayet onunla evlenmek isteseniz ve eski günlerde adet olduğu üzerine onu oturduğu mahallenin bakkalından sormaya kalksanız, bakkal muhtemelen size az ilerideki tekel bayiini işaret edecek ve milyonlarca sigara yutmuş sesiyle, “o giderov’u benden daha iyi tanır, ona sorun.” diyecektir. size de bu durumda ciklet ve şekerleme kokulu o bakkaliyeden ayrılmak zor gelecektir eminim, hatta teşekkürlerinizi bakkal amcaya uzatıp “hayırlı işler,” diyecekken aklınıza kimbilir ne sorular üşüşecektir, bakkallar gerçekten pirince taş katıyorlar mıydı, yoksa bütün bunlar film icabı mıydı, gibi. hatta belki çocukluğunuzu hatırlayıp eniştenize kısa samsun aldığınız günleri yad edecektiniz, hayır bakkalın kızı/oğlu yoktu, bu durumla ilgili bir hayal kurmayacaktınız. ve bu sırada tekel bayiine ulaşmış olup, giderov’un ne menem bir insan olduğunu, içkisi ve sigarasının olup olmadığını, hovarda olup olmadığını -tekel bayii bu durumu yorumlarken evine giren kadınların farklılığına veyahut da hepyekliğine bakarak karar verecektir- size anlatması için, konuya, “bey amca, biz hayırlı bir iş için geldik,” şeklinde girip, tekel bayisi ömerov’u birden heyecanlandıracaktınız. halbuki ömerov çoktan ununu eleyip bir yerlere asmış, iki kızını çıkarmış, iki de torun sahibi olduğundan bu iş için torunlarının henüz pek küçük olduğunu söylemeye hazırlanırken, siz, “biz şu iki yan apartımanın beşinci ve en soğuk katında tek başına oturan, gizemli genç adamın nasıl bir insan olduğunu merak ediyoruz.” diye söze başlayacaktınız. ömerov’un bu durumda size anlatacaklarını ben onun ağzından anlatayım:
giderov’u az tanıyorum. her akşam bana uğrar. bizim ekmek kapısına muhakkak “hayırlı işler ömerov abi,” diye girer. hayırlı bir iş yaptığımdan tam olarak emin olmadığım, ve mensubu olduğum islam dinine göre bunu içen de satan da bir olduğu için onun bu inceliğine pek cevap vermem, her nedense “iyi akşamlar giderov,” diye karşılık veririm. giderov’u tanıyışım onun bu şehre ilk geldiği zamanlarda kendisine gelecek olan bir kargo pakedinin bana bırakılıp bırakılamayacağını sorduğu güne rastlar, adını o zaman öğrenmiştim. bana da ilginç gelmişti ismi. hatta bir keresinde giderov’un bana verdiği bir kitapta buna benzer bir isme rastladığımı hayal meyal hatırlıyorum. ben yirmi senedir bu dükkânı işletiyorum, adım ömerov, buraya ipsizi de sapsızı da, öğrencisi de memuru da gelir gider, bu yüzden insan sarrafıyımdır diyebilirim rahatlıkla. giderov’un en merak ettiği şeylerden biridir, günde onbeş saat burda oturup nasıl ağzıma bir damla alkol koymadığım, bunu bana asla dikte etmemiştir ama anlarım, bilirim. hatta sigara bile içmediğimi söyleyeyim. popstar alaturka’nın ilk zamanlarında kırk yılda bir güzel şarkı çıktığında bi ufak açtığım olmuştur, onda da hep giderov’a yakalanırım, ilk zamanlarında hatta bana eşlik bile ederdi, ama konuşması yoktur pek, anlatmaz, ben anlatırsam can kulağıyla dinler, arada bir konuşmayı kesmeyeyim diye konuyu uzatıcı sorular sorar, beni devam ettirir. içtiği de içmediği de birdir. her akşam uğrar, ilk geldiği günler her gün altı bira isterdi, giderek azalttı, şimdi haftaiçleri dört, haftasonları beş bira alıp gidiyor. rakı, votka veya şarap istediğinde anlarım ki biradan sıkılmıştır, değişiklik arar, fakat eninde sonunda biraya döner. ben yan komşu erdoğanov burda olmazsa vaktimi kitap okuyarak geçiririm, nereden emekli olduğumu bilmiyorum ama emekliyim işte, hepimiz emekli değil miyiz zati, burda yani bu sibiryan şehirde doğdum büyüdüm. bu dükkânı işletirim, evim biraz ileride tren garının yanında olup, yaz kış dinlemez, işe bisikletle gider gelirim. giderov’un bazı geceler kafayı bulup pencereden sarkarak beşinci katından benim bisiklete binip gözden kaybolana kadar eve gidişimi takip ettiğini biliyorum. tanrı’nın bile misafiri olur ama giderov’un misafiri olmaz. çok nadirdir onun yanında biriyle buraya gelip bir kasa içki aldığı. öyle akşamlarda gözleri parlar nedense. arasıra laf atar, “abi ne var ne yok,” diye. ya da benim televizyonum hep açık olduğundan, o geldiğinde televizyonda ne varsa onunla ilgili bir konu açar, bilirim ki iki cümle edip gidecektir, nezaketten taharet, onun dininde var bu. bazen de soğuktan şikayet eder.
ömerov’un anlattıkları burda bitiyordu çünkü konunun anası soğuktu, babası rüzgâr, çocuklar karov. giderov bir gün işten çıktı… her gün işten çıkar o. her gün işe gider. haftaiçi haftasonu gece gündüz yılbaşı bayram dinlemez. işkolik de değildir, bir adet kolizmi bulunmaktadır, onu da açık etmek bana düşmez. ama o her an her şeyin kolisi olabilir, iyi de taşır nitekim, yeter ki üstüne “fragile” filan gibi uyarıcı birşeyler yazın veya, benzeri. giderov bir gün işten çıktığında yine aklında bir şarkı mırıldanmakta idi, her daim bir şarkı mırıldanır o, bir duymuşsunuz jose gonzales’ten crosses, bir duymuşsunuz mükerrem demirtaş’tan ben kendimi gülün dibinde buldum, bir duymuşsunuz neşe karaböcek’ten bile bile, bir duymuşsunuz ahmet günday’dan gelin ümmü, bir duymuşsunuz david bowie’den starman, filan. uzatmayı pek sever... giderov bir gün işten çıktı, sibiryan şehrine ilik soğuklarının geldiğini oracığında hissetti. şehrinde ‘palto film günleri’ başlamıştı, bu film günlerinin ismini pek seviyordu. evet, o da sizin gibi, çocukluğunda kendisine birkaç boy büyük gelen paltolarla geçirmişti kış mevsimlerini. üşümeyi adet bile edinmişti kendine. bilim adamı olup üşütmeyen palto yapmayı bile tasarladı hatta, oldu da nitekim, gelingelelim başka şeylerin bilimine adadı kendini, şimdi bunlarla uğraşıyor… giderov bir gün işten çıktı. işten çıkmayı adet edinmişti giderov, raydan çıkmayı da pek iyi bilirdi laf aramızda. raylar üstüne para koymayı... rayları sevdi o, çok sevdi, tren raylarının korozyona dayanımına karşı bir doktora tezi yazamadı ama tren raylarının tıpkı birbirine paralel doğrular gibi hiç birleşmeyeceğini düşünüp gayet ağlayabilirdi, lakin bu fazlasıyla lirik olurdu, lir adlı enstrümanın ve hatta diğer bütün telli çalgıların tellerinin de raylarla ve paralel doğrularla olan bağlantısını da bir gün iki bira fazladan içirip onun ağzından dinlemeyi çok isterdik fakat onun zaman sorunu vardı, zamanla bir problemi vardı, doktor uykusuna dikkat etmesini önermişti, kahvaltısız da çıkmazdı ne hikmetse, kim erken kalkıp ona kahvaltı hazırlar ki, kim uykusundan feragat ederdi?.. işte giderov işten çıktığında bu sorunun cevabını o filmde bulacağını hiç düşünmemişti. bir gün hep hayalini kurduğu kamyon şoförü olabilirse o da belki yine hep yazdığı gibi cover şiirlerinden birini yazıp kamyonunun arkasına “bir sana bir de sabah uykusuna doyamadım” şeklinde asabilirdi onu, belli mi olurdu.
cemil kavukçu öykülerini de bu yüzden seviyordu giderov, çünkü bu türk öykü yazarı ‘austin’ serisi kamyonları ve alkolü anlatıyordu ona. giderov birgün ‘as 900’ kamyonları tanıyan biriyle tanışmayı çok istiyordu, halbuki giderov’un bilmediği bir şey vardı, herkesin hayalleri çok farklıydı ve edebiyat denen nane hiç de hayat denen yemeğe katılır cinsten bir şey değildi. oysa giderov nane kokusunu ve tadını çok severdi, bir gün sabah kahvaltısı için bir koşu gidip beşiktaş balık çarşısından nane alıp kahvaltıya koyduğunda kimsenin buna gereken önemi göstermemesiyle anlamıştı bu olguyu, ondan sonra susmaya ve ummaya devam etti giderov. ve giderov bir gün işten çıktı. paltosunun yakasını kaldırdı, çünkü hayat çok soğuktu. annesini hatırladı, her anneler gününde annesinin en iyi anne seçilmesi için bir öykü yazmayı, her babalar gününde babasının en iyi baba seçilmesi için bir öykü yazmayı, her öğretmenler gününde ilkokul öğretmeninin en iyi öğretmen seçilmesi için bir öykü yazmayı tasarlardı. annesinin ona kalırsa en fedakar yanı uykusuydu, annesi onu gecenin köründe kalkıp otobüslere mi uğurlamadı, işlere mi uğurlamadı, annesinin uğurlamayı unuttuğu bir şey vardı ki, işte o çok uzun sürdü sayın seyirciler ve giderov bunu kimseye anlatmadı. giderov bazen atalarına müracaat ederdi ve onların şu sözünü pek trajikomik bulurdu: “zemheriden sonra ekilen darıdan, kocasından sonra kalkan karıdan hayır gelmez.” çocukluğu darı tarlaları içinde geçmiş olduğundan olsa gerek... giderov bir gün işten çıktı ve paltosunun yakasını kaldırdı. bir sigara yakmaya karar verdi, cebinden o dünyanın en güzel sesli çakmağını çıkardı, ve yaktı. bu sırada aklına binlerce ses üşüştü, bu sırada bunlardan en önemlisi muslukov’un sesiydi, çünkü onların bir sözü vardı dünya denen naneye verdikleri, kahpe dünyanın ta ciğerine üfüreceklerdi cigaralarını, ama muslukov giderov’u arayıp sormuyordu nicedir. efkârlandı giderov, efkâr adlı türk dostunu anladı, ona bir uzay selamı yolladı.
“sen benim uzaylı sevgilim misin?” diye bir cümle kurası geldi meçhule, vazgeçti, çoktan kurulmuş olmalıydı, bütün saatler gibi... bir gün işten çıktı giderov, paltosunun yakasını kaldırarak yola koyuldu. ‘rüya’ adlı filme gidecekti şehre tam da soğuklar indiğinde. filmden çıktığında tıpkı bardan çıktığı gibi, bardaktan çıktığı gibi bir ilime kaplayacaktı içini, bundan emindi. yalnız ve kendi halinde bir adamdı giderov. çeşitli korkuları olduğu muhakkaktı. gişeye ilerledi, “kapıya en yakın koltuk lütfen,” dedi. bilim yaptığı üniversitenin bir sineması ve gişesiydi bu. gişede güzel bir kız oturuyor olmalıydı. bu ricada bulunmadan önce, “merhaba,” dedi. babası ona küçükken bir öğütte bulunmuştu, “oğlum nereye gidersen git, önce ‘hayırlı işler’ veya ‘kolay gelsin’ demeyi ihmal etme, allah’ın selamını esirgeme.” çeşitli esnaflık zamanları da olmuştu giderov’un ve bu öğüdü hiçbir zaman aklından çıkarmadı. kendisine selamsız gelen kimseye de acımadı. atalarının, “böyle esnaflık mı olur,” sözünü pek benimsedi. gişedeki genç kızın, “yalnız sinemaya mı gelinir” gibi bakmamasından da pek memnun olmuştu.
giderov işten çıktığında ve sinemaya girdiğinde hâlâ korkubaskın bir haldeydi. üç kez derin nefes alıp verdi kapıya en yakın koltukta, rahatlatmaya çalıştı kendini. ışıklar sönünce biraz tedirgin oldu ama film başlayınca kapıldı gitti giderov, tıpkı ercüment batanay’ın çok güzel icra ettiği şahane bir türk şarkısında olduğu gibi, “kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgârına.” el yazısını çok severdi giderov, en çok sevdiği el yazısı hayatın el yazısıydı, bir şiirinde bahsettiği gibi biraz bozuk biraz okunaksızdı ama yine de çok severdi. ve el yazısı güzel bir insana doğrudan önyargılı yaklaşırdı, iyi bir insan olduğuna dair. hep iyi anlaşacağını düşünürdü ve yeni tanıştığı insanların en çok elyazılarını merak ederdi. işten çıkıp filme ilerlediğinde giderov, ‘rüya’ görmeye başladı. herkes bunu o filmi izlediğinde çok daha iyi anlayacaktı ama şairin de dediği gibi anlaşılmak kimsenin olamazdı, olamayacaktı.
bulgur pilavını çok sevdi giderov, birikmiş bulaşıkları yıkarken bunu düşündü. ve hayatın diafonuna seslendi, “bir çay bir oralet.”

29.01.2015

az önce banyoya gittim bir de baktım ki ne göreyim duş ahizesi açıkta ve aşağı doğru sallanıyor. tanrıma bir nida yolladım. nasıl olurdu, o ahizeyi kim ne zaman kullanmış ve aşağı doğru sarkık bir şekilde terk edilmiş bırakmıştı. ne zamandır öyleydi acaba. ben onu ne zamandır kullanmamıştım. yıllardır öyleydi sanırım. yıllardır bana ondan mı ulaşılamıyordu? bu yüzden mi meşgul çalıyordum ben.

sonra elimde bir çift çorabın tekiyle onun eşini aramağa koyuldum. sağım bakındım solum bakındım bulamadım. aradım taradım mamafih bulamadım. etrafta pek çok tek vardı sağa sola savrulmuş, kalorifer peteklerine sıralanmış, koltukların altında unutulmuş, ama hiçbiri elimdeki tekin eşi değildi. hatta eşini ararken yıllar önceden kalmış birkaç bira tenekesi bile buldum koltukların altında, kutuların içinde zorda kalınırsa diye zulalanmış sigaralar bile vardı ama o çorabın teki yoktu. kapaklı dolaplarda yazılmağa başlanmış ancak "merhaba" dendikten sonra yarım bırakılmış mektup parçaları bile vardı, hatta yarısı içilmiş bir viski şişesi bile duruyordu, hatta sanırım bilyalı kapak döneminden önce alınmış yarım bir yeni rakı küçüğü bile tahta küçük valizin içindeydi ama o yoktu. nece aramadan sonra aklıma mutfak geldi, mutfakta aramayı hiç düşünmemiştim. bir de baktım ki ne göreyim. kulaklığı takmış bira içiyor.

kadınlar birkaça ayırdığımı belirtmiştim daha önce kerelerce. kadınları selma güneri'ye, gülşen bubikoğlu'na, türkan şoray'a, filiz akın'a, hale soygazi'ye, hülya koçyiğit'e, müjde ar'a benzeyenler olarak defaatle ayırıyorum.

26.01.2015

her şeyin filmlerdeki gibi olacağını kurgulamaktan kurtulamıyordum. halbuki çok film izleyen biri de değilimdir. sadece izlediğim filmleri iyi seçerim ve çoğunlukla pişman olmam. olurum aslında, neden izledim, yine yıllarca aklımdan çıkaramayacağım, diye pişman olurum çoğunlukla. umarım yanımda biri olmaz o filmleri izlerken. cümlelerim savrulacak az sonra. konfetiler gibi düşecek üstünüze. sizin üzerinize sahi hiç döküldü mü konfeti? benim bir kere döküldü sanki göğyüzünden, gelinle damadın arasından geçerken. ya da kalelere koşarken. kalelerde attığım voliler, ya da voleler. yad eller. triyelel lel la, la la la laya. adı maşha olan bi kızla tanıştım, tabii ki adı böyle yazılmıyor, ama adı böyle okunuyor. sizin adınız da yazıldığı gibi okunuyor mu? bazı şeylerin yazıldığı gibi okunması mühimdir malumumuz.

komşuda ateş pişti, dumanı bana pişti. (pişti olmak manasında). (ateş pişer mi hiç sorgulamasına muhatap kaldıysanız benim suçum değil bizzat.) ne demiş şair, ateş bilmez ki nasıl yaktığını. bazen fark etmiyor muyuz yandığımızı, içim el vermiyor, (yardım etmek manasında). çünkü ben o denizlerin tuzlu sularını hep yuttum, boğulmağa ramak kala formlarını hep ben doldurdum (ramak kala formatı çoğunlukla ağır sanayide ağır bir sıhhî sonuçla yaşanmasına ramak kalan tehlikeler hakkında uygulanır). türkçenin seçilmiş kelimelerindendir. oysa bana çoğun ışıklar az gelir. ışık yetmez bana, görmemeğe başlar gibi hissederim kendimi. geçen gün italyan teknolog, şeker hastası olduğu çün gözlerinin görme gücünün azaldığından bahsetti. sonra duydum ki şeker hastalığı insanlığı kör bile edermiş. benim şekerim yok allahtan, hep allahtan. bakın bu söz önemli, helal dairesi keyfe kafidir. sahi sizce de öyle midir? el yazılarınızı merak ettiğim ğadar bunları ve benzerlerini de merak eder dururum. benzen de güzel bir terimdir gibi gelir bana. sizin de elbet sevdiğiniz terimler olmuştur muhakkak. özellikle müzik terimlerini sevdiniz mi siz de benler ğadar. hamparsum limonciyan mesela. bunu en son linkedin'deki profilimde mi kullanımış idim ki. telefonların yeni uyarıları ne kadar güzel di mi. yahoo'dan mail gelince bi başka, facebook'dan mesaj gelince daha başka, samsung hariç, ya da ayarla işte kafana göre.

babama yurtdışına gideceğimi söyledim. almanya dedim. sonra aklımda tüy hafifliğinde bir sarı loş ışık belirdi, içinde konuşma kutucuğu vardı ve aynen şöyle yazıyordu: "seni de götüreyim mi?" ampulü söndürmek için çabaladım lakin bu kutucuk ağzımdan guguklu saatlerdeki kuşların çıkışı gibi çıkıverdi. babam da kabul etti sevinçle, -aslında sevinçle demem yalan olur,- babam pek sevinmez zira. hayır buradan sevimsiz bir adam olduğu anlaşılmasın, kıyamam. hevesle, demem daha doğru olurdu belki. her neyse, ben o sırada rakı kadehinden yudum alarak zaman kazanmağa çabalıyor ve zihnimdeki senaryonun nereye gideceğini dinliyordum özsuflörümden. babayla oğul arasında geçen çeşitli sahneler canlandı oynadı kafamda. birkaç film geldi geçti aklımdan. malum filmlerde babalar ile oğullar arasındaki sahneler biraz vurucu olur. ya da gelir gelir bana mı vurur bilemem. benim üstüme alınmak gibi bir zaafım var. hayatta her ne olursa olsun üstüme alınıyorum. yan komşunun evinde yangın mı çıkmış, ben çıkarmadım di mi. apartmanın otomatiği mi bozulmuş, benim yüzümden mi oldu acaba. fabrikaya giderken yolda kaza mı olmuş, hatalı sollamalarım geliyor aklıma. gözüne kirpik mi kaçmış, ben baktım diye mi oldu acaba. karıncanın beli mi kopmuş, ben basmamış olayım lütfen. ve daha bi sürü şey. o filmlerdeki sahnelerden bir veya birkaçını üzerime alındım işte babamla almanya seyahatimizi tartışıyor gibi görünürken tartışmanın tartışmayan tarafı olan ben.

kafamda bir plan yaptım. tabii planımızın üstü kapalıydı, şehirlerdeki tarihi eserleri gezip fotoğraf çekiyor çekiliyor gibi görünmeliydik. ama tarihin altında yatan şey başka olacaktı benim zihnimde. yeryüzünün en eski dramı olan baba ve oğuldan daha tarihî bir şey mi vardı ki gezdiğimiz soğuk avrupa şehirlerinde onlara zihnimiz kalsın. lakin babam benim gibi düşünmüyor olacaktı. işte babalar ve oğullar hep burdan peydah oldu. burdan ve buralardan bir oğul daha ölü doğdu babasından.

rakılarımızı bitirdik babamla. biz onunla rakılarımızı hep bitirirdik. ben sonrasında bir bira daha içerdim muhakkak. ya da o rahat sigara içebilmem için kahvesini içip salona geçerdi. o rakı sonrası kahve içmeden edemeyenlerdendi. velhasıl ince düşünceli de bir adamdı. ben yatarken uykuya dalmama ramak kala -bazı insanların uykuya dalmaları kendileri için 'ramak kala' vakalarını anımsatan bir durumdur. çünkü uykuları onları dinlendirmekten ziyade üzer, gerer, bozar. uykuları bir kabus tarlasıdır onlar için, üzerlerinde korkuluklar uçar, hasırdandır korkuluklar. korkulukların ceketleri güzel dikilmiştir. korkuluklar rahatlıkla sigara içebilir. siz çocukken korkuluğun sigara içtiği bir öykü okuduğunuzu hatırlıyor musunuz. ben neden? o yüzden uykuya dalmalarına ramak kala bir bahane bulur o insanlar uyumamak için. ben onlardan değilim, hiç olmadım-. uykuya dalmama ramak kala yattığım sırada zihnim birçok filme ve aşağıdaki filme gitti. en çok aşağıdaki filme gitti. benim seyrettiğim filmlerdeki çocuklar, okuduğum kitaplardaki çocuklar, babalarının kendilerini terk ettikleri çocuklardı çoğun, çünkü sanırım sanat böyle şeyler üzerine kuruluyor. ben sanatımı bunun tam tersi üzerine kurdum. benim babam beni terk etmedi, babamı hep gördüm, bi yerlerden çıktı hep. sizlere bu romanımda düzenli bir hayatı olan, düzenli bir aile yapısı içinde yetişmiş, iyi okullarda okumuş, iyi işlerde çalışmış, birinin neden çeşitli ayrımlara düşebileceğini anlatmayacağım pekala. o daha sonra. filmdeki gibi bir ölüm düşlerdim baba olsamdı kendime.

babam babasını otuz yaşındayken kaybetmiş. pek de erken değil, ama geç de değil. ve ani bir kayıp olduğundan, hastalık eseri filan yavaşlıkta olmadığından, onunla konuşmağa fırsat bulamamış. işte bunun eksikliğini şimdi hepimiz çekiyorsunuz. demem o ki, dünya ne kadar da interaktif bir yer, benim babam acı çekiyor, siz bunu okuyor ve of çekiyorsunuz. bana da der ki, böyle böyle işte. dayım da babasını erken kaydeden ve kaybedenlerden, daha ondörtken. ben bunları düşündüğüm için babamla gitmeği tasarladığım almanya gezisinin buna bir zemin oluşturacağını kurgulamıştım ona isterse onun da gelmesini söylerken.

ve ben iş icabı ziyaretimi tamamladıktan sonra onu dusseldorf havaalanından aldım. evet gezimiz tam da tasarladığım gibi yabancılık taşımıyordu. tıpkı buluşmuş gibi, ikimiz aynı yerden aynı yere gitmemişiz gibi aldım onu havaalanından. ilk kez yurtdışına çıktığı ve hiç yabancı dili olmadığı için yeterince tedirgindi. bir taraftan da sen olmasan da seni bulamasam da ben yapardım buralarda der gibi görünüyordu. o öyledir, her şeyi yapabilir, gayet muktedirdir. ona çekmemişim sanırım. sonra planımızı anlattım, merkeze gidecektik, yer ayırttığım otele valizlerimizi bırakıp bir şeyler yiyecek ve hatta içecektik. plana uyduk, atıştırma sonrası hava kararmadan şehri turladık, internet sağolsun seçimlerim yerindeydi, hava soğuktu sadece biraz. bir dost bulamadık gün akşam oldu. ben içki içmek istediğimi söyledim. istediğim ortamı ancak içki gibi bir katalizör hazırlayabilirdi. o ise perşembe akşamları içmemek gibi bir prensibi olduğunu bildiğimi, ama benim istersem içebileceğimi söyledi. bu fikre alıştırmıştım onu uzun münakaşalardan sonra. artık perşembe akşamları gönül rahatlığıyla olmasa da o oralarda yakın bir yerdeyken içebiliyordum. içmemesi, istediğim ortamı hazırlamama güçlük katacaktı maalesef. ama o içse de içmese de konuşabilirdi derin derin rahat rahatlıkla. yine ona çekmemişim. akşam oldu ve biramı söyledim. ona da bir ada çayı. ne var ki umduğum derinliği yakalayamadım. halbuki filmlerde v kitaplarda böyle olmuyordu. derin bir sorgulamağa dalıyorlar ve sonunda ya birbirlerini -gerekirse- affediyorlar, ya kavga ediyorlar, ya ağlıyorlar, ya da işte buna benzer uca yakın tepkiler veriyorlardı. bizse bir türlü ikimizden ve geçmişimizden konuşamıyorduk. üstelik ona geçmişine dair bir sürpriz hazırladığımı da söylemiştim. ve bunu sadece onu sorgulamağa itmek için yapmıştım. yoksa en son otuzbeş yıl önce gördüğü arkadaşını görmesini niye sağlayayım. o günleri ansın, düşünsün, nerden nasıl şu ana geldiğini süzsün ve bana, benim yaptıklarıma, içine düştüklerime hak versin istiyordum. beceremedim o akşam. içip içip sızdım. o ise burnunu çekmekle meşguldü. hava değişimi çarpmıştı ihtiyarı. ihtiyar balıkçı ve deniz geldi aklıma, ben denizdim elbette. it gibi bir denizdim, sabahları çarşaf gibi bir deniz, öğleden sonraları susuz bir deniz, akşamları alkollü bir deniz. o da balıkçı. ben zaman zaman da kayıkçı. olmadı.

ertesi günkü planımız hollanda'nın bir kasabasında yaşadığını öğrendiğim, eski solcu bir arkadaşını görmekti. babam diğer kanattan olmasına rağmen arkadaştılar işte. çok yakın olmamış olsalar da. önemli olan babama hatırlatmasını sağlamaktı. adamsa tam bir meczup gibiydi gördüğümüzde. evsiz, orda burda kalan, saç sakal birbirine karışmış, hâlâ aynı değerleri savunan, fakat, fakatları olan bir adam. buluştuk, gezdik. babam cuma vaktinin çıktığını hesaplayıp içmeğe başladı bizlerle birlikte. anlaşılmıştı, beklediğim ortam bu akşam da olgun olmayacaktı. rakı hazırladılar bize. meze hazırladılar sağolsunlar. dört dörtlük bir akşamdı. avrupa'nın neresinde rakı içen türkler. ne var ki, babamın aklına aklına gelip gitti gençliği. tek kelime de etmedi. adını anar gibi oldu bir şeylerin, sonra çiğnedi geçti. ve her zamanki hilesine başvurup gitti, ben yatıyorum dedi.

sabah kalkıp türk usülü bir kahvaltının ardından ilk trenle amsterdam'a seyrettik. trenin de istediğim ortamın en azından tüm coğrafi şartlarına taşıyacağına tam kalbimden inandığım için, ve coğrafyanın bazen duygularımıza da iyi hükmedebildiğine iyi inandığım için, kendimi fırsatçı gibi hissediyordum. oysa babam masadaki hiçbir şeyini anlamadığı haritaya bakıp, biz bir yerlerden geçtikçe buralar nerelerdi deyip duruyor ve, bak buraya fiğ ekmişler, bunlar domuz mu yoksa, bak bak kesin sera bunlar, gibi cümleleriyle kafamı karıştırıyordu. derken vardık ve otele eşyalarımızı attık. amsterdam konusunda pek bilgim yoktu ama yine de yüzeysel olarak birtakım illegal şeylere legal çatıda sahiplik yaptığını biliyordum. babamı uyardım çeşitli konularda, bak dedim bu bu, bu da bu. ilk kez yurtdışına çıkan biri için bu elbette tedirgin ediciydi, ama babam tedirgin olacak biri değildi, pabuç bırakmazdı. tedirgin olmak bana ait bir rh haliydi. (rh!) yine tarihî mekân peşinde koşmağa başladık. orayı da görelim, burayı da görelim. gördüğümüz şeyler hakkında hiç bilgisi yoktu halbuki. kiliselerin tepesinde neden horoz figürü olduğunu düşünüyordu. anlatması da zordu. aslında burdan girebilecektim rahatlıkla konuya, bak sünnilik, hanefilik, şafilik, filan. fakat bu top kaleden çıkartması zor bir toptu ve yarısından fazlası çizgiyi geçmişti. ona daha vurucu, daha yaralayıcı dalmam gerekiyordu ama bunun için hava çok soğuktu. kendimizi lale festivalinde bulduk bi ara. birkaç lale soğanı çaldık. hayır bunları annem için değil, kendisi için. babam hep kendisini düşünür. babam hep herkesi düşünür. tıpkı benim gibi. ona çekmişim. ben de hep kendimi düşünürüm. ben de hep herkesi düşünürüm. siz orda öksürseniz benim burda burnum kanar.

akşam yemeğini de yedikten sonra, ben otele çıkacağım sen istersen takıl, dedi. benim soluğu nerede alacağımı düşünüyor ya da ondan rahatsız olduğumu vehmediyordu. bu defa doğrudan savunmayla saldırma taktiğini seçmişti ve kendini sahasına hapsetmişti, kontratak peşinde de değildi, gol yemesin ona yeterdi. otelde kalsam, saçma sapan bir rahat ortamda filmlere konu olabilecek konuşmalar yapamazdık, çünkü birazdan horlamağa başlardı. otelde kalsam sesimizi yükseltmemek için bir bahanem olmazdı ve babaya ses yükseltmek avrupa topluluğunda da sanırsam hoş karşılanmazdı. otelde kalsam da yapamayacaktık biliyorum.

sonra çıktım. kendimi yine biraya vurmalıydım. akşamın o saatinde açık postane görmüş olmam ne tür bir oyundu bilmiyorum. kendime bir kartpostal attım. evet bunu yaptım. sonra gözümün kestirdiği bir bara oturdum. tek başıma seçtiğim barların güzelliğine yanılmam çok düşük bir ihtimal olagelmişti hep. yine öyle oldu. rasgele çok hoş bir bar seçmiştim kendime. biraları da tam da filmlerdeki gibi çok güzel bir kadın servis ediyordu. hayır burdan bir "before sunrise" filmi çıkmayacaktı. çünkü bu filmin asıl konusu baba ve oğul idi, lennie ile george gibi, danyal ile zeynel gibi, şener ile şen gibi, baba ile oğul idi. ama bir türlü senaryomuzu oynayamıyorduk. çünkü benim oynadığım karakterin diyaloglarının amına konmuştu, hayatı sikilmişti. diğer diyaloglar sapasağlamdı. noktasına virgülüne bile dokunulmadan çevrilmişti allah tarafından. benimkiler google translate, benimkiler kah gazel kah rap kah arabesk. kahret oğlum kahret.

sabah oluverdi binlerce biranın ardından. olmayaydı iyiydi. türkiye'ye gitmekten, babama gitmekten, babamgillere gitmekten nefret ediyordum. bunları size bir bira karşılığında sonra açık ederim gerekirse, şimdi lüzum yok. yine trene bindik fakat bu kez trenden zaten umutlu değildim. uçağa biniş stresi yeterince sarstığından uçak için de herhangi bir umut beslemiyordum. geriye bir tek havaalanında inince bineceğimiz taksi kalıyordu. zaten günümüz sinemasında, giriş bölümleri çok uzatılmış ve gelişmeyle sonuç birbirine karışır olmuştu. belki burdan bir şeyler çıkardı. burdan ne çıktı biliyor musunuz? burdan birbirine kitap okurken sevişmeğe başlayan bir çiftin ellerindeki kitabın yanıbaşlarındaki mum tarafından tutuşturulması ve korkuyla karışık bir heyecanla saçmasapan sonlanması gibi bir son çıktı. uçakta yorgunluktan ve soğuktan birbirimize tek kelime etmeyip inince taksiye bindik. filmlerde ağır çekimler olur, taksi ile ulaşımın lüks kaçmasından mütevellit maksimum yarım saat sürebilecek bir taksi yolculuğu daha uzun sürmüş ve babayla oğul birbiriyle hesaplaşmasını taksideki uzun yolculuk sayesinde bitirmiş gibi çekim yapılır. bizimki taksiciyle kanka oldu. bi dahaki sefere beraber yunanistan'a gitmeğe karar verdiler.

babam o günlerde ne hatırladıysa hatırladı. unuttukları ve hatırladıkları kendine kaldı.




30.12.2014

her yere kar yağmıyor malum. sizlere bundan beş yıl kadar önce bir kibritçi kız masalı anlatmış idim, hatırlamıyorum ayrıntılarını. ama senenin bu dönemlerinde geçen olaylar kişi biraz daha ayık olduğundan daha iyi hatırlanır düşüncesindeyim. mesela ben, senenin diğer hiçbir dönemini hatırlamayabilirim lakin bu birkaç günlük christmas dönemini kafam fevkalade aklımda tutar. maruz kaldığım bunca radyasyon bile bozamadı bunu. tabii bir de şubat 11'de filan aldığım mesajları unutmam. şubat 13'de aldığım mesajları unutmuşsam bile. benim yeğenim doğdu şubat 13'de. bekleyemedi bir gün daha sanki. ne alakası varsa. bugün izmir'in belli bir kesimine kar yağdı. ve çok sevindi insanlar. ben hiçbir şeye sevinmediğim gibi -hayır elbette ki böyle bir gerçek yok- ben de sevindim elbette. bir izmirli gibi sevinmedim belki ama sevindim tabii ki, tabiatı severim nitekim. 'hiking' filan işim olmaz o ayrı mesele. baktım, kartopuna yöneldi insanlar. kızdım onlara, yahu kar yağınca neden kar topuna yönelirsiniz ki koyim dedim, bildiğim en galiz küfürleri savurdum. sevmiyorum arkadaş şiddete meyyal demonstrasyonları. ha bana üç kadeh içirir de yüksek şiddetli müzik dinletirseniz o zaman kendime şiddet uygulayabilirim ama anlayamıyorum insanların diğerlerine acı verme ihtimali dahi olan herhangi bir şeyi şaka adı altında uygulamasını ve buradan kendine bir eğlence çıkarmasını. ya da ben havadan nem mi kapıyorum bilemedim, ama hocaefendinin bi lafı vardır, "benim için havadan nem kapıyor diyorlar, ya yağmur altında ıslanmayanlara ne demeli," diye. şimdi aklıma geldi işte durduk yere. zaten pek çok şey benim aklıma durduk yere gelir. aslında bu yüzden belki de en sevdiğim huyum aklımdır. hissetsen şaşarsın bence. şaş bence. dün değil de ondan önceki gün zorlu bir pazar günüydü benim için. bağışıklık sistemimi biraz fazla sevdim sanırım, ki severken ben de acıttığımı hissettim. her neyse, her zamanki diş macunu kürümü uyguladım bağışıklık sistemime ve ortaya çıkmadan geçirdim uçukları. bu arada yeğenime diş fırçalamayı öğretmeğe çalışıyorlarmış ancak macunu yiyormuş kerata. tadını pek beğenmiş.

geçen sene bu zamanlar ne fikri hür vicdanı hür aklı hür bir adam idim. bu sene bu zamanlar ise bambaşka biriyim. gel de gör beni bambaşka biri. birbirine üsturupluca çarpabilen rakı bardaklarını pek seviyorum. rakının beyazı üzerine kafa yordum bugün biraz üzerinize afiyet. rakının beyaz olmaması halinde bir anlamı bir sembolizmi olmaması üzerine. bir de buna karşılık harama helal karıştırmama bahanesiyle rakıyı sulu içemeyen kesim vardır ama benim için bir anlamı yok. ne demiş müslüm gürses bu hususta, sen kışıma yorgan oldun. hani rakıya koyduğun su da kışın örtündüğün yorgan gibi bir şey. yoksa yakarsın kombiyi cayır cayır, don gömlek yatarsın o ayrı mesele, ama doğal değil işte pampa.

ne diyorduk, geçen sene bu zamanlar, acaip sergüzeşte hazır bir nesne idim. tam bir nesne idim. sonra işler bambaşka bir haller oldu. başıma ne haller geldi. dünyayı bir bambaşka yerinden gördüm. eğretileme yok, dünyayı göğkuşağının üzerinden gördüm, göğkuşağının renkleriylen gördüm, gördüm ben gördüm. dünya bana bambaşbaşka görünüverdi. kendimi yine porsuk kıyısında sigara içerken ya da şöyle deyim bulutlara neyin bakarken yakaladım. ellerimle bulutları işaret ediyordum eskişehir otogarı'nın dibinde. şimdi, ben çocukluğundan ergenliğine kadar hayat bilgisi kitaplarının yeni yıl sayfalarında karlı fotoğraflar görüp de ömründe kar görmemiş bir çocuğun kar merakı kadar, kibritçi kız'ın karlı bir yılbaşı gecesi sokakte elinde kibritleriyle karda sönüşünün acısı kadar, ilk adamakıllı karı ısparta'da ve sonrasında eskişehir'de görmüş, ne var ki hiç karlı bir yeni yıla giriş gecesi yaşamamış biri olarak, ben daha fazla uzatmak istemiyorum. bana b. ve m.'nin yeni yıla giriş gecesinde aldıkları hediyeyi hâlâ saklayamıyorum, çünkü onu gönderdim. bunu sevdiğimden yaptım.

bugün sonra bi ara ben, mahcup insanların alkolik olamayacağına hükmettim. çünkü mahcubiyetin belli bir sınırı var. elbette ki üst düzey mahcubiyetten bahsediyorum. orda alkolizmle alkolik olmama arasında çok ince bir mahcubiyet sınırı var. dünyaya karşı mahcubiyeti had safhada olanlar alkolik oluyorlar. mahcup olan ancak mahcubiyetinden de mahcup olanlar var bir de, onlar işte alkolizmin sınırına dayanıp geri kaçıyorlar. çünkü arada çolukları çocukları anaları babaları var.

şimdi ben size, şimdi'den iyi seneler dileyeceğim. zira yarın yeğenim gelecek. gene birbirimize tip tip bakacağız. aramızdaki soğukluğun bana verdiği üzüntü rüyama sirayet etmiş olmalı ki geçenlerde rüyamda ikimiz de bülbül gibi şakıyorduk. lakin böyle bir dayıdan öyle de bir yeğen beklenir bu başka. neyse, o karıştırsın benim evimdeki nesneleri, döksün kırsın ziyanı yok.

size bir yeni yıl hediyesi almış -burası çok zor değil- ve verebilecek olmağı çok dilerdim. yine de "have yourself a merry little christmas" dinlemeyeceğim asla, nedense beni çok kötü yapıyor zira.


28.12.2014

boş zamanlarımda şiir okurum. boş zamanlarımda şarkı söylerim. merhaba. boş zamanlarımda şiir okur ve sesimi kaydederim. boş zamanlarımda şarkı söyler ve sesimi kaydederim. merhaba. boş zamanlarımda şiir okuyuşumu hiç beğenmem ama yine de devam etmekten geri duramam. boş zamanlarımda şarkı söyleyişimi beğenirim. merhaba. boş zamanlarımda şiir okuyuşumu beğenmiyor olmama rağmen paylaşırım. boş zamanlarımda şarkı söyleyişimi beğeniyor olmama rağmen kimselerle paylaşmam. 

deminlerde yine bu nevi kayıt kuyut işleriyle uğraşırken birden normalinden fazla siren sesi duymağa bağladım. çoğunlukla olduğu gibi ambulansa yordum ama seslerin yoğunluğu bir türlü azalmıyordu. ambulanslar gelip geçerlerdi daha ziyade. sonra arka penceredeki odada oturduğumdan oraya göz gezdirdim ve itfaiyenin geçtiğini gördüm. hmm dedim, herhalde bir araç yetmedi. hâlâ ses kaydedicem diye uğraşıyorum o sıra. sonra baktım ki siren sesleri kesilmek bilmiyor. kaygılanmağa başlayıp içeri koştum. kesin balkonda sigarayı düzgün söndürmedim ve evde yangın çıktı ve haberim yok diye düşündüm çünkü yanık kokuları dumanlar gelmeğe başlamıştı. balkonumun haddiden fazla aydınlık olduğunu görünce saliseler süresince bu vesveseye inanmadım değil. sonra balkona çıktım benden gelen bir şey yok ama sol alttan yükselen kesif duman ve koku ve aşağıdaki kalabalık, itfaiye polis işbirliği ve curcuna. acaba merdivenler ne durumdaydı, aşağı inebilecek miydim, duman ne kadar yeri ne kadar sarmıştı. 

bunları yazabildiğime göre elbette her şey normale döndü nitekim. 

25.12.2014

merhaba ben lokman. ben doktor. ben hekim. merhaba ben lokman hekim'in gör dediği. merhaba ben brut, erkeğin kokusu. merhaba ben snob. merhaba ben jagler. merhaba ben jöle. merhaba ben ben size bir şey diyeyim mi ben. ben tutuldu ellerim. merhaba ben i have been living since i'm x. merhaba ben x. merhaba ben çok bilinmeyenli denklem. merhaba ben matematizmin en keyifli yanıyım. merhana ben insanlığın en güzel günlerini birlikte geçirttiren. merhaba ben hırka. merhaba ben sabah kalkar kalkmaz hırka. merhaba ben ayva. ben limon çekirdeği. ben çekirdeklere methiyelere düzen adam. ben bozca adam. ben kırcali'den. ben yusuf. merhaba ben kapiler etki ile çalışırım. merhaba ben bir düdük yat bir düdük sürün. merhaba ben paspas. merhaba ben pasaport. merhaba schengen. merhaba yengen. merhaba ben hakan bıyık dayı. merhaba ben kulaklık. ben bere. bara bara bara, bere bere bere. merhaba ben iki nokta üstüste. merhaba ben iki nokta üstüsteyi fena halde romantik ve erotik buluyorum, bize bunu işaret ediyor gibiler. merhaba ben bilmece bildirmece. bulmaca buldurmaca. buldurmayan allah buldurmaz zaman zaman. merhaba ben artvin. merhaba ben köstence. ben lufthansa. merhaba ben bilinçaltı. merhaba ben silindir. ben sarnıç diyorum ben sarnıç. ben suçıkan. merhaba ben şirpençe. ben çiçek bozuğu. merhaba ben ta kendisi, çiçek dürbünü. ah bu ben, ben size bir şey desem yarısı boşa gider. merhaba ben terziler geldiler ve gitmek bilmediler. merhaba adisebaba. merhaba çarpışan arabalar. ahha notalar. merhaba ben portelere asılı kalmış hasılı kel adamlar. merhaba ben aklı bir karış havada ölçü birimine aldanmamalı. merhaba ben vapur, bildiğin vapur. merhaba ben cuma. ya da perşembeyi cumaya bağlayan gece o ben. merhaba ben tasa lambası, tasalandığınızda yakınız. merhaba ben yirmidört saat. merhaba ben koskoca bir yıl. merhaba ben en kısa gece, ya da başka bir deyişle başlarsak en uzun gündüz. ben komşular. merhaba ben ev alırım komşu almam. merhaba ben muhsin ben. merhaba ben kılıf. merhaba ben denizaltı. ben fırkateyn. ben mi, ben bulut. merhaba ben, beni anımsa beni unut. merhaba ben şiir okudum, şarkı söyledim, karabiber üfledim. bunlar blogdaki son günlerim.

22.12.2014

ben de zannettimdi ki bana bir şey oldu. halbuki bana hiç bir şey olur muydu. aslında birbuçuk sene önce kadar başladı her şey. bir gün bir şey oldu ve hayatım değişti. bir gün bir şey oldu ve kendimi kabuk değiştirirken yakaladım. bir gün bir şey oldu ve kendimi haydarpaşa numune'lik buldum. bi motorun üstünde hatırlıyorum hastaneye gidişimi. sonra sen git ben bakarım başımın çaresine dedim. gitti ama aradı nasıl oldum diye. o gün hayal meyal 200 tl acil muayene ücreti isteyen apar topar ilk gittiğimiz o osoru hastane yönetimi hele bi elime geçsin, o ayrı. sonra neyse işte aradan günler geçti. ışıklar yetmez oldu bana biliyor musunuz. ışık körü diye bi hastalık var mı acaba, ya da göz bozukluğuna mı delalet eder gözlerin giderek daha çok ışığa ihtiyaç duyması. tavuk karası filan vardı di mi, hayır gece körü değilem. çay filan demledim işte. bostancı sahillerinden bostanlı sahillerine indim. bopsstile. holy mi holy saatler geçirdim lakin içki koymadım ağzıma. kendime yasaklamıştım bunu. zaten ne çektimse kendime koyduğum özgürlüklerden ve yasaklardan çektim, kendimden başka hiç bi meretten çekinmedim, en çok da kendime çekingendim. bunlar biraz da lafın lirizminin gelişi oldu aslına bakarsak, yoksa benim gibi delişmen bir efendi nasıl çekinir beynindeki nasırlardan. nazır olacak adamdım ama bi bıraksalar. bi bıraksalar her şey olabilirdim. adım soyadım arkasına ne getirsen uyacak tipte bir ad soyaddı. rezil de olabilirdim vezir de, ben ikisini de olamadım. insan ikisinden birini muhakkak tercih etmeli. tam rezil olacakken müthiş algılarım sayesinde kurtardım kendimi, tam vezir olacak müthiş vesveselerim sayesinde uzak düştüm kraldan padişahtan fermandan. her neyse, asıl söylemek istediğim şeyi söyleyeyim de sonra arada kaynıyor, aslında sorun biradaymış biliyor musunuz. dün akşam bunu keşfettim. malum efes birasını bozdu ne zamandır, adı kötüye çıktı şekermiş filan. insanlar da bir anda tuborgcu oldu, ki ben babama servis yaptığım tuborg içtiği gençlik yıllarında -benim çocukluk- anlamıştım daha tuborg'un adam gibi bir bira olmadığını. lan yoksa olan o zamanlar mı oldu bana. her doldurduğum bi bardak rakıdan çektiğim yudumlardan mı yokssaa. konuyu dağıtmadan, diyorum ki sıkıntı biradaymış meğer. dün gece oldu ne olduysa. melankolim biraya ve rakıya bağışıklık kazandığından onlarla baş edemez olmuş. hatta karaciğer de aynı şekilde saçmalamış olabilir bu yüzden. iki kadeh viski içeyim de değişiklik olsun dedim. oymuş meğer. gece uyuyasım filan gelmedi hiç. sabah da kalkasım, ama o ayrı mesele. dur bunu anlatmalı müzik geçmişimle beraber birlikte together combined integrated.

20.12.2014

evde uzun suredir bitmesin diye kullanmaga kiyamadigim parfumumden birkac fis ustume boca ettim. dun geceden yarim kalan sarkilarin soyledigi buyuk sozler ve verdigi buyuk dozlar konusuna bu aksam girmege niyetli degildim. kokuyu uzerime sikip montumu giydim, gidecegim yere kadar herhangi bir etkisi olmayacakti biliyordum, olmasini da istemiyordum. uzun zaman aradan sonra aksam tek basima cikmaga niyetlenmistim. tum randevularimi iptal etmistim -burda abarttigimi kabul ediyorum- usumek istemiyordum ama fena halde acik havaya ihtiyacim vardi. gunduzun fena gaza gelip gidip kredi kartimdan bir tv almistim. tv montaj ekibi geldiginde soyle mi yapalim boyle mi yapalim onerilerine karsi, ben yirmi yildir tv izlemiyorum, o yuzden nasil biliyorsaniz oyle yapin, dedim. anteni olmayan bir eve tv baglamak onlar icin pek basit olmustu. peki anten yoksa hicbir sey izleyemiyor muyum sorum karsisinda belki de iclerinden gulmustuler. tv takilinca oylece bakakaldim ona. ama bu yeni nesil tvlerin oyle ozellikleri vardi ki anten olmadan da usb takip ya da internet baglantisi yardimiyla film izleyebiliyordun, ben de zaten bu amacla almamis miydim. disari cikmistim di mi, o igrenc cumartesi aksamlarindan birine daha sahit olmak istemiyordum. o uzak dag otelini aradim, cok para istedi. oysa benim hesapli bir acik havaya ihtiyacim vardi ve gittigimde alkol alacagim kesindi ve bu nedenle kalmam da gerekecekti. gidemedim. cogun gittigim sehir merkezinde cevresine gore birazcik aykiri duran bir meyhaneye girdim bahcesine. yer sorunu olmadi. buyuk umutlar great expectations icerisindeydim. nereye isterseniz oturun dedi garson. bu demek olurdu ki mekan cok tutulan bir yer degil. normalde tek ve erkek basiniza gittiginizde sizi kose bucak bir yere atarlar cok da para sacan biri degilseniz ve alirlarsa tabii.

her neyse, istedigim raki ebatini ve mezeleri soyledim. sacma sapan bi yerdeydi meyhane. cevrenin, mintikanin havasina uyulsun ama biraz da farkli olsun diye kurulmus gibiydi. icerde yedi sekiz kisilik aptal bi grup vardi. ve ben. sonra sigarasiz bolume uc kisilik bir aile girdi. benim yaslarimda bir kadin ve anne babasi. kadin cirkindi, anne babasi da oyle. raki soylediler. sonra ilgim yedi sekiz kisilik sacma gruba kaydi. sonra bir masa bir masa daha derken mekan az kalsin dolacakti ama dolmadi. cumartesi aksami alsancak'ta mekani dolduramamak cok zordur ama bu insanlar basarmisti, ya da hep basariyordu da ben yeni oldugumdan yeni fark ediyordum. kotu bir yer oldugu kesindi. filmlerdeki insanlar olmadigi gibi filmlerdeki meyhaneler de gercekte yoktu. sonra anne babasiyla gelen kizin bana baktigini fark ettim. anneyle baba raki icerken o ne alkollu ne alkolsuz bir sey icmiyordu. mekanin internet sitesinde seckin muzik arsivinden bahsediyordu ve yalan oldugunu garsonlarin yuzlerine vurmama az kalmisti. bu sacma sehirden uzaklasmaga karar vermem icin en basarili neden buydu, hicbir mekanin ruhu yoktu. hangisine sorsan buraliydi, demek ki burali olmakta bir problem vardi ya da bem burali degildim. ya da burali insanlar hep kolloidal bir suspansiyonun icindeki partikuller gibiydi, evet bence oyleydi, tum deflokulantlar ve koagulantlar hep ayarinda verilmisti ve askida seyreden bir omur sozkonusuydu. bunu acmak istemiyorum simdi soven bir tutumla yuzlesmekten kacindigimdan. sonra biraz raki ictim. isinmaga baslamistim ve montumun onunu acmaga yeltendim. montumun onunu acinca oldu her sey, birkac saat once evden cikmadan hafifce kokladigim parfumum simdi icimden burnuma dogru yukselmisti ve gecmiste o parfumu kullandigim gunler de beynime ususmustu. pek unutkan bir insanim, hatta unutkanligim genelde umursamazlik olarak yorulur ancak bu koku benim hic de unutkan olmadigimi bana hatirlatmaga yetmisti, yeterdi, genis zaman, gepgenis zamanlar.

19.12.2014

büyük söz etme derler ya hani. büyük söz etmekten imtina ederim. ama bazı şarkılar büyük sözler etmişler. sahi, ilkokulda kompozisyon dersimizde öğretmen uyarmıştı beni, daha doğrusu ilkokulda kompozisyon dersimiz yoktu da ben kompozisyon yazınca okurdu öğretmenim, o zamanlar hoca filan yok tabii. her ne ise, çok bağlaç kullandığıma dair uyarı almıştım. neymiş de hep uzatıyormuşum cümlelerimi, bunu aradan geçen yirmi yılda hiç düşünmemişdim, fakat şimdi düşündüm ki evet aynı temayülüm devam ediyor. lisedeki kompozsiyon derslerinde de cümlelerimin arasında gereksiz yere osmanlıca kelimeler sokarak anlatım bütünlüğümü bozduğum, okuyanı ittiğim yönünde uyarı almıştım. aynı habis huyuma hâlâ devam ediyor oluşum canın çıkıp huyun çıkmadığına bir delil mi yoksa ta o zamanlardan beri aynı tarza sahip oluşum mu bilemedim. biliyor olsam da pek önemi olmazdı indimde. ne diyorduk, şair abi dedi ki yazarken geyik yapıyormuşum. ben bunun farkındayım da, ya bilerek yapıyorsam. ya da bu benim için bir üslup ise. şahsen bilerek yapıyorsam çok üzülürüm. ama bu bir üslup ve doku meselesi ise çok sevinirim. bilmeden hesaplanmadan yapılan işleri hep tuttum ve sevdim, olumsuz olanları değil elbette, menfiden yana işim yok, müspetten bahsediyorum. her neyse, hâlâ diyeceğim şeye gelemedim. bazı şarkıların ettikleri büyük sözlerden dem vuracaktık. şiirin işidir elbette büyük söz edecek. ama şarkılardan her zaman büyük sözler etmelerini bekleyemeyiz, ya da benim gibi şarkının sözünden ziyade melodisinin kendisine hükmetmesine izin veren dinleyiciler için -izin vermekten ziyade esir olunan- bazı şarkıların ettiği büyük sözler pek çekici olabilior. üniversite üçüncü sınıfta mıydım neydim, seçmeli olarak türk müziği dersi alıyordum, biz mühendislik öğrencilerine sağolunsun buna benzer üç dönemde bir adet olmak üzere sosyal ders alma imkanı tanınıyordu, birinde sosyolojiyi birinde de bunu seçmiştim, diğerindekini hatırlamıyorum. dersi veren hoca müthiş bir hocaydı, hayatımda mektuplaştığım iki hocadan biridir. ilki kimdi biliyor musunuz, demin en yukarıda bahsettim ya ilkokulda ve lisede kompozisyonlarımla ilgili aldığım eleştirilerden, yazdıklarıma aldığım tek olumlu akademik eleştiri ortaokulun ikinci ve üçüncü sınıfına rastlar, o elleri maltepe içmekten sapsarı olmuş, her daim sigara kokan, küllük gibi adam hâlâ hayatta ise tanrı da hâlâ yaşıyorsa, ikisiyle mutlu bir canlı birliktelik dilerim onlara. tamam işte, şey diyorduk, şarkıların sözlere tanıdığı imkanlardan, üniversitede o seçmeli derste aldığım dönem ödevi güfte ile şiir arasındaki ilişki idi. erol sayan'la röportaj yaptım. ses kayıt cihazı bulduk bi tane nazım'la. kimden bulduk nasıl bulduk hatırlamıyorum. annemin kuzeni ahmet abi'den kendisine tam gelmediği için bana verdiği kumaş pantolon hayattaki tek kumaş pantolonumdu ve teamül gereği erol sayan gibi türk müziğinin yaşayan en büyük bestecilerinden birinin yanına gidildiğinde kumaş pantolon giymek elzem gibi gelmişti bana. başıma ne geldiyse ciddiyetimden geldi, millet onu coolluk sandı. hiç de anlatamadım zaten kaşlarımın doğuştan çtaık olduğunu. bak yine, nesye, o ahmet abi'ye uymayan kumaş pantolon bana da uymadı anasını satayım, nasıl gideceğiz şimdi adamın yanına derken, nazım, babasının damatlığının bana uyacağını söyledi. sahi mi, dedim. sahici olmasa söyler miydi. sahici olmayan arkadaşım olmadı ki benim. yakın arkadaşım olmadı diyeyim. yoksa herkes benim arkadaşım ve arkadaşlar iyidir zaten. tamam lan, dedim. getir deneyeyim. nazım böyle önemli günler için memleketinden getirdiği babasının damatlığı olan takım elbiseyi bana verdi. kendisinin boyu uzun olduğundan o duble paça ona uymuyordu. bana cuk diye oturdu. ve erol sayan üstadın yanına gittiğimizde üstümüzdeki en değerli şeyler, ikisi de orijinalinde başkalarına ait olan ses kayıt cihazı ve üstümdeki takım elbiseydi. pek janti olmuştum. üstada sorular hazırlamıştım, zaten nazım'ın güfte kelimesine olan dağarcığı benim kendisine anlattığımdan ibaretti, bense o zamanlar beşiktaş musîki derneği bi tarafta çırağan musîki derneği bi tarafta, yaşlı başlı insanlarla koro kovalıyor, ud dersi aldığım kerim hoca'nın zar zor udu tuttuğu kötürüm parmaklarında medet arıyorum. güftenin tarihini ben yazmışım gibi de bir aşinalık var hatta içimde. hatta aşinayım ben bu aşka, aşıklara. aşiyan'daki aşklara. tra lay lay. gel gelelim nazım, edebiyatla tek ilgisi adını veren nazım hikmet ve onların köyünden olan yaşar kemal. neyse, siyaset yapmayayım şimdi, röportajı elimize yüzümüze bulaştırmadan bitirdik. ses kaydının kriptosunu da ben çözdüm. ve ödevi teslim edip o muhteşem hocanın muhteşem dersinden a ile geçtik. özel özel ve aslıhan eruzun özel'i tanımam da bu ders vesilesiyledir. murat çopur da hatta aynı dönemde öğrencidir. murat'la olan geçmişimiz aslında biraz daha eskiye ve daha farklı bir şehre dayanır ama onu yüzyüze anlatayım da anlatacak bir şeylerim kalsın. neyse, güfteyle şiiri ayırt etmiş idik en son.

güftenin birinde der ki,

29.11.2014

olur mu öyle şey çocuklar, ben hep evdeyim.

1001. yayın. siz 1001 gece masallarına inanır mısınız?

dünden kaldığımız yerlerden devam mı etseydik bu gece. gece daha başlamadı demenizi duymuyorum şu an, demiyorsanız demek ki, demiyorsunuz nitekim. noldu, nereye gitti tıbbiye öğrencisi ayşe hanım, kayboluyorsunuz. kaybolmayan siz istiyoruz biz. noldu, nereye gitti kitaplarını göğsüne kavuşturmuş derse giren inkılap tarihi hocası ayşe hanım, kayboluyorsunuz, kaybolmayın istiyoruz biz. noldu, size bir şey olmadı, bana bir şey olmadı, kimseciklere hiçbir şey olmadı.

evin içinde sigara içmediğime çok pişmanım. bi kere karar vermiş de bulundum, dönemiyorum. bugün hayallerimin arabasına baktım birinde, alacakmışım gibi pazarlık bile ettim. çocuk abi çok az verdin diye serzenişte bulundu, bense o fiyatı almayacağımı anlasın diye vermiştim zaten. almayacağım araba filan, sadece hayal kuruyorum canlı canlı. bu aralar gündüzün ne düşündüysem gecemde. ne kadar da şanslıyım aslında. ha işin içine bilinci katarsam ne olur bilemem, bu gece şunu göreyim de bileisteye bir şey kurarak yatmadım hiç, yatmadan oldu. yatmadan gördüğüm rüyalar da var muhakkak. bugünlerde çok şarkı dinleyesim geliyor.

geçen gün topladım bütün işçileri. sesimin hacmini yükselttim. ve başladım bağırmağa. beni buraya siz getirmediniz dedim, ben buraya seçilerek gelmedim dedim, beni siz atamadınız dedim. bu yüzden de benim yaptıklarımı yargılama hakkını size tanımıyorum dedim, benim söylediklerime itiraz hakkı vermiyorum size dedim. ne dersem onu yapacaksınız, dedim. size bir iş vermeden önce ben onu zaten sizin adınıza yüz kez düşünüyorum dedim. bu benim karakterim dedim. bana atasözlerini haklı çıkarttırmayın dedim. dedim de dedim. şaşırdılar beni öyle görünce.

cahit külebi'nin şiiri vardı di mi, sevindi beni görünce, diyordu. hani bir sevgilin vardı yedi sekiz sene önce. tarancı'nın mıydı yoksa.

28.11.2014

peki.

"bana bi şey olmadı bana bi şey olmadı."

bloga uğradığınızda belki bu alıntıyı birkaç yerde daha gördünüz. gördünüz gördünüz. ama dikkatinizi çekmedi. hasan ali'nin söyleşilerini topladıkları kitabı okuyayım dedim dün. üç haftadır okunmayı bekleyenler arasında. yazarların aynı şeyleri yazma takıntısına benzer bir cümle vardı orda ona sorulan. ya da ben öyle algılamak istedim. iyi bir yazar okuru, -burda sıfat 'iyi bir', tamlanansa 'yazar okuru'- yani yazar takip eden okur, yazarın genelde birtakım ortak cümleleri, nesneleri, kişileri olduğunu fark eder birkaç kitabını okuyunca. fark etmemişse ayıptır. çünkü bütün çok kitaplı yazarlarda bu vardır. bunu ben de fark etmiştim okuduğum yazarlarda ve kendi yazdıklarımda. her neyse, şimdi paragrafın ilk cümlesine dönülsün. bana bi şey olmadı bana bi şey olmadı. bu alıntı bana çok şey anlatıyor. hatırlayan var mı hangi filmden olduğunu? sanmıyorum. olmaması da çok doğal aslında. çünkü bambaşka bir filmin iyi bir sahnesinin basit bir yerinde geçiyor sadece. yahşi batı'da cem yılmaz, ozan güven, demet evgar ve diğerleri bir topluluk halinde esrar içtikten sonra bu üçü dağılır ve bi ara demet evgar görülür, durdukyere kendini savunur biçimde"bana bi şey olmadı bana bi şey olmadı" der ve sonra karıncalarla konuşmağa gider. bu çok güzel bir muhabbettir. şimdi nedense anlatmak istemedim buna yüklediğim anlamı ama şöyle de düşünülebilir; acının azı insanı dünyadan koparırken çoğu dünyaya düğümler. böyle düşünüyorum tam olarak ve bu cümleyi bununla bağdaştırıyorum: bana bi şey olmadı. acımadı ki derken aslında acıyı hissedişle de tanımlanabilir bu. ya da tanımlanamaz ne o şekilde ne bu şekilde. ... sanırım gora'da olacaktı bir sahne vardı, orda cem yılmaz, özkan uğur ve ozan güven kendiliklerinden bir türkü -tak tak takırdama- okuyarak oynuyorlardı ve cem yılmaz bağırıyordu, "uyumayın ulan" diye. bu sahnedeki bu söylem de benim için yukarıdakiyle aynı kapıya çıkıyor. daha fazla açmak istemiyorum ama bir gün bir kitapçıda "uyumayın ulan" adlı bir kitap görülürse, başka bir isimle dahi olsa bilinsin ki o kitap benim kitabımdır.

blogun yayın ara yüzüne girdiğimde fark ettim 999 adet yayın yapmışım. 1000. yayını yapmak ne derece güç bilseniz gerek. bence hiç de değil. sadece elim varmadı. dilim durdu. içim sustu sıra sayılarından tamamen bağımsız. bu gün de bunu atmak için uygun bir değil aslında, yani münasip değil, yani hazır değilim henüz ama yine de demin elimin ilk şarkıya varmasıyla, yahu ne zamandır içerken dinlediğim şarkılar listesi yapmıyorum, diye düşündüm. ve karar verdim. deneyelim.

nu - man o to (original mix) : bu şarkıyı geçen sene sanırım yine bu zamanlar zeynep vasıtasıyla dinlemiştim ilk olarak. zeynep'in müzik beğenisine olan merakım daha da artmıştı ve sağolsun beni pek çok daha güzel şarkıyla tanıştırdı bundan sonra. eve yeni çıkmıştım. evi olmanın, balkonu olmanın, odadan odaya geçebilmenin, balkona çıkabilmenin, çay koyabilmenin, buzdolabına bira zulalayabilmenin yanına yeni aldığım hoparlörler de eklenince değilmiyordu keyfime ve bu şarkı tam da hoparlörlerime ve dolayısıyla komşularıma layıktı. çok kereler dinledim. defalarca dinledim. hâlâ da işyerinde aklıma getirir getirir ferahlarım bunu dünleyip. bunu dinleyip ferahlanır mı derseniz, ferahlamanın da fersah fersah çeşitleri var malum. sonradan araştırdığımda sözleri de hayranlığımı perçinlemişti. evet perçinlemek. siz perçin nedir nasıl bir şeydir bilir misiniz? perçinden kolay kolay kurtulamazsınız onu söyleyeyim bilmiyorsanız.

bundan sonraki şarkılar biraz doğaçlama olacak. kendiliğinden gelişecek blogu bilenler bilir.

kavinsky - night call: evet bu şarkının da hüviyeti var. tam bir hüviyet. hatta bu şarkı vesikalıdır da diyebilirim. buradan vesikalı yarim'e, ayşe'ye filan gidilebilir istersem. şu an canım istemiyorum. drive adlı filmde mi geçiyordu. bilmiyorum, filmi izlemedim, benim için önce şarkılar, sonra melodileri, en son zaman kalırsa da sözleri gelir ve bunun sözlerini anlayabiliyor ingilizcem, there's something inside you, it's hard to explain, they're talking about you boy, but you're still the same derken hiç bir zaman benden bu kadar bahsedilmemişmiş gibi hissediyorum. bu şarkıyı kimin ya da ne vasıtasıyla tanıdığımı hiç mi hiç hatırlamıyorum. ki genelde sevdiğim şarkıları ve insanları hatırlarım.

daft punk - instant crush: geçen sene hazirandı evet netim. sürekli, nett, diyen bir kız tanımıştım. bazı jargonlar hiç hoşuma gitmez. ama dinlerim o ayrı mesele. zaten hoşumuza gitmeyen neleri dinlemiyoruz ki günler içerilerinde. bu şarkı ve albümle daft punk ortalığı kasıp kavurma. italyan colleague'im a. ile çalışıyorduk siz içlerine daha keyifli edesiniz diye. sonra müzik muhabbetine tutuştuk o sıra. hatta blog geçmişinde de burdan hareketle bir örnek var hatırladığım kadarıyla. her neyse, do you know daft punk? dedi bana. ben de of course dedim tabii ki. ama daft punk'ın bendeki yeri ile ondaki yeri bir olamazdı elbette, onun gençliği idi daft punk. ben dillere destan şarkılarını bilirken o hepsini biliyordu. ve o o çok yeni albümü yanında taşıdığından hemen benim gezici belleğime konuk olmuştu bile. bu şarkı da albümün benim için en daft punk'a uzak şarkıyısıydı ama güzeliydi.

massive attack - paradise circus: hmm, youtube bizi buradan vuracak sanırım bu akşam. kendimi winamp'ı aldatıyor gibi hissediyorum ki o kadar çok. nasılsa değişir birazdan gecenin rengi. bu şarkı benim için cuma gece eve yalnız dönenlerin müziği, bu şarkı benim için cuma gece vardiyasından çıkanların müziği, bu şarkı benim için "it's so boring in this country, nobody wants to dance" diyenlerin yani benim gibilerin müziği. sakil mi durdu? alakası yok.

nouvelle vague - in a manner of speaking: bu şarkıya bir blog bile yetmez bence. bir ömür ancak yeter. evet birebir bir ömür. tam bir ezgi. sanırım nouvelle vague'n ne demek olduğunu öğrendiğim zamanlardı. ben de bu şarkıyı ilk olarak bu gruptan dinleyenlerdenim. istanbul'daydık. oysa ben hiç istanbul'da olmadı. yok mu ne istanbul. tosbağa vardı sanki kırmızı. kelimeler ne garip.

bence gerek yok.



5.11.2014

merdivana bağlamak nedir merak edenler için yaklaşık olarak şöyle bir şey: