ama arkadaşlar iyidir



31.07.2013

kaybolmayan izmir istiyoruz.

29.07.2013

hatırlatırım, bizim buralar hep polim, hep prim.
kırk haramileer kırk haramileer,
kişisel mitologyamın yıldönümlerinden birinde, kitap okumaklığımı/anlamaklığımı değil de sahip olmaklığımı bir övünç kaynağı olarak belirttiğim bir akşamdı. bir kelimesini çok kullanan yazarların bu alışkanlığının fazla çeviri yapmaktan kaynaklandığı ileri sürülür. ben çok çeviri yapmam bu bir ama bir ikincisi bu alışkınlığımın oradan gelen bir hitap şekli olduğundan fazlasıyla bir eminlik mevcuttu bende olan bir bende.

biz, sevdiğimiz insanların ölüm/doğum dönümlerinde onları ananlardanız. sizlere şimdi dünyada kimsenin sevmediği, son yıllarında kendisini seven tek bir kişiye -ben hariç- bile rastlamamış bir kadının mühim bir sözünü, oldukça içselleştirdiğim, duvar yazılarına raptiyelere misafir olan, şiirlerimde yer etmiş bir sözünü anımsatmak istiyorum: duramepdurum zaten, başım ağrepduru. şimdiyi saymazsak, bu kadıncağız öldükten sonra, öldüğü günü saymazsak, iki kere ağır sızladım. içki başında bekliyordum yine bir, elim rasgele fotoğraflara kaymışsa demek ki, aklıma gelmiş bulundu öyle. herkesin babaannesi kendine elbette. lakin ben ömrümde sevap kazandıysam sadece bu kadına dünyada zaman zaman iyi davranmış, onu hor görmemiş, sofra bezini silkelemiş, bulaşıklarını yıkamış, tırnaklarını kesmiş, gözüne damla damlatmış, tek insan olduğum için kazanmışımdır. sanırım yeryüzündeki kimseyi sevmiyorum, gökyüzü mukim allah da dahil.

ben burda yaşıyor muyum şimdi barba? yaşıyor muyum yani ben burda yanni? ha vanya dayı, yaşıyorum di mi ben burda, bu odanın içinde. sağıma soluma bakarak, ellerimi kırparak, gömleklerimi bollaştırarak, kepçe kulaklarımı kazanlara daldırarak, kendi kendime kazan kaldırarak, yaşıyorum di mi ben celali, celaliyim celalisin celali, kimseye değmez gönlümün celali. otuz yaş üstü şairleri de sikeyim sana bir şey olmasın doktor.

tam da jules ve jim'i tersten görüyorduk. türk filmine çevirdik bizden beklendiği gibi. ve iki kolum birden koptu. uzuv üstüne uzuv, etna üstüne vezüv. her defasında tamam bu sefer de sokarım ama artık can da veririm diye bir umutla yaklaşıyorum ama soktuğumla kalıyorum, iğne içerde kalmasına rağmen can çekişmeme rağmen, ters dönmüş böcekler gibi kıvranıp kıvranıp, bir tekmeyle hayata döndürülüyorum. tekmenin yeri acımıyor değil. acıyı sikeyim sana bir şey olmasın hemşirem.

her ramazan başında, ulan bu ramazan içmeyeceğim diye girişen, onuncu gün abi nasıl gidiyor diye sorduğumda, darlanmağa başladım doktor, diyen ve iki gün daha sabredip ayı yarılayamadan doğru bildiği yola işeyen adamlar biliyorum. saymadım kaç yıl oldu ama ondört gün olmuş ben bana, en son jules ve jim ile kutlama yapmıştık beynimde ur olmadığı için, hahah bu kadar da komikti. sonra düne kadar bir daha dram almadım zaten drama'nın içindeki pazardan. evet, benim adım sarı, yüzüm kırmızı. kırmızıya yakın tonlara tam da yeni alışırken, ölü de olsalar o mürdüm o patlıcan o bordo renkleri, o ölü renkleri giymeye yaklaşmışken, yüzün kırmızı hep senin, mavi giy, gri giy dedi otoriteler. hepsi şimdi bizim evdeler.

ben burda yaşıyorum di mi matador. demirle oksijen karşılaştığında ne olur biliyorsun değil mi, oksijen hayatını siker demirin. magnezyumla oksijen karşılaştığında ne olur bilmiyorsun değil mi, oksijen patlatır magnezyumu. gözünü sevdiğimin aluminyumu. tam iş değiştirdim dedim, bunu anlatayım diye söze girdim ki, taksim patladı, o oturdu mısır'ı patlattı, güme gitti insanlık.

buralar hep böyle miydi eşkıya, biz böyle miydik. neden ettik niçin dedik. her şey birdenbire mi olur, şiiri mi yazılır birdenbireliklerin, içimizden dışarı seken pirelerin, toroslardaki pürenlerin. palamutlar.

mesudiyeli mesut, ne kadar küçük bir dünyan varmış. gerçek sandığın hiçbir şey gerçek değilmiş.

bugün burnu çok güzel olanın dün de burnu çok güzel olur. sinop gibi bir burnu olur burnu güzel olanın. içindeki kumsalda bi bira içeyim, bi ateş neyin yakayım istersin, yakarsın.

insan sönmez mi?

26.07.2013

gürül gürül saçlar tanımlaması ondan doğmuştu ona giderdi. kişinin muhatabı elbette önemli, ama güzel değil mi. yıllar olmuştu ki pirinç taşı ayıklamamış olayım, pirinç ayıklarken parmakların özel bir şekli ve statüsü vardır. sağ gözüm sağ parmaklarım sol gözüm sol parmaklarım olarak saçlarındaki beyazları seçtik ama ayıklamadık çünkü güzel olan oydu, sadece konum belirledik ve oralara uzandım. saç tellerini birleştirip sal yaptık. kendimi dünyanen insanlarından biri seçmeme herhangi bir engel tasavvur edemiyorum nevertheless. müslüm gürses'in ölüyorum kederimden adlı şarkısını dinlerken benim kadar mutlu olabilen insanları saydım, çolak ve yesari bir ellerin parmaklarının sayılarını geçemedi sayı doğrusunda abaküsler aleminde ve her yerde, kadehlerde şişelerde kenarlarda köşelerde. bugün ayıklığın onbirinci günü, şeyy yalnız bunun için, her şiey dahil. her yer dahil. hoyrat bir şey.

24.07.2013

biz sevdiğimiz şairlerin ölüm/doğum dönümlerinde onları ananlardanız.  didem madak'ı ilk okuduğum gün yıllar 22 mayıs 2007'yi gösteriyordu. 22 mayıs o zamana kadar mustafa'nın doğumgününden başka bir önem taşımıyordu benim için. ondan iki sene sonra 22 mayıs yine başka bir mustafa'nın doğumgünü olarak önemini çatallayacaktı. biri ankara'da diğeri istanbul'da yaşayan, birbirini çok sevmesini umduğum bu iki mustafa'yı tanıştırdığımda aralarında doğmayan olumlu cereyan bana dünyanın bazen ne kadar da ankara olduğunu gösterebilecekti. tesadüf ki bugün günübirlik ankara ziyareti ettim de döndüm. her neyse, konuma dönüyorum,

bugün didem madak'ın ölümü. 22 mayıs 2007'de onu bana tanıştıran şiir, "ay ışıl'a sığınmıştı" başlıklı şiiriydi, hatta aynı gün bunu ışıl'a da göndermiştim. sonra ki sevdikçe sevdim. onunla iki sene aynı şehirde olduğumu bilseydim, bilmem ki kapısına gider, abla şuraya bi çizik atsana, der miydim.

okuyunuz lütfen.

türk şiirinde ondan sonra geçen hiçbir çocukluk bahsi ve kullanılan hiçbir ah ünlemi muhatabım değildir. şimdi buraya alıntı yapmayacağım. ne mutlu bana ki üç kitabının da ilk baskılarına sahibim. ne mutsuz bana ki kitaplarının hiçbiri yanımda değil ve yeni baskılarını tekrar satın almak durumunda kaldım.

biz aşktan n'anlarız bayım.


12.07.2013

bazı hastalıkların kaotik bir çelişkisi var. ms hastası adama diyor ki doktor, alkol alma. ms hastası adama diyor ki doktor, hep seni mutlu edecek şeyleri yap. hasta olan adam diyor ki doktora, ben alkol alarak mutlu oluyorum, ya ne yapayım. doktor adamın mutsuzluğunu tercih ediyor.

10.07.2013

bu dergiyi bulursanız alın. bulamazsanız arayın. arayıp da bulamazsanız haber verin, ki o sizi bulsun.
ben iyiyim beni merak etmeyin.
http://mehmetefe.com/umut-gezi-musluman-yeni-dunya/

http://www.zaman.com.tr/yorum_gezi-olaylari-faiz-lobisi-ve-kurumsal-temeller_2109043.html

http://www.zaman.com.tr/gundem/gezinin-yapici-misyonu_2108155.html

http://t24.com.tr/yazi/yine-de-soracagim-taksim-dayanismasina-ciplak-sorular/7028

çelişkiler ve gelişmeler hakkındaki düşüncelerimin bir bölümünü merak edenler için yukarıdaki linkleri verdim. okuyun tekrar konuşalım.

ayrıca pek çok yerde tekrar tekrar rivayet olunan şu hikâyeyi de ekliyorum, çünkü safım bellidir ve gezi olayları konusunda kesinlikle tarafımdır.

Kral Nemrud, Hz. İbrahim'in ateşte yakılması emrini verdikten sonra meydan yere odunlardan büyük bir yığın yapılmış. Sonra odunları tutuşturmuşlar. Alevler o kadar yükselmiş ki bulutların tutuşacağını sanmış çocuklar. Korkmuş kaçmış bütün hayvanlar. İbrahim Peygamber’i mancınıkla ateşin tam orta yerine atacakmış askerler. Atacaklarmış ki Nemrud’un ne güçlü bir kral olduğunu anlasın, görsün; bir daha ona karşı gelmesin İbrahim Peygamber.
Bu sırada bir karınca ağzında küçücük bir damla su ile koşa koşa gidiyormuş. Hem de boyu göklere varan cehennemî ateşe doğru. Gökte uçan ve gagasında ateşe atmak üzere bir dal parçası taşıyan bir kartal onun bu telaşını görüp sormuş hemen yanına yanaşıp: “Bu acelen niye? Nereye böyle?”
Ağzında bir damla su taşıyan karınca o bir damlayı ellerinin arasına alıp, “Duymadın mı” demiş. “Nemrud, İbrahim Peygamber’i ateşte yakacakmış. İşte ateşin olduğu yere su götürüyorum.”
Bu sözleri duyan kartal kendini tutamayarak uluorta kahkahalarla gülmeye başlamış. “Sen şu ateşe dönüp yüzünü hiç bakmadın mı?” diye sormuş. “Ne kadar büyük. Senin bir damla suyun ona ne yapabilir ki?”
Su taşıyan karınca, “olsun” demiş. “Hiç olmazsa safımız belli olur.”

26.06.2013

keep on watching izmir.

24.06.2013

ılgın ağacını bilen biri gördüğümde seviniyorum ama izlenmek hiç hoş değil, lütfen mr./mrs. carabinieri.
bilemedim

 
değerli izmir mukim, polis olmadığını söyle de rahat rahat yazayım bari.

23.06.2013

her doğum günü biter bir gün.

17.06.2013

gelmiyor içimden şarkılar yazmak. 

13.06.2013

eylemin girişi: olmuyor, istediğimiz gibi olmuyor
gelişmesi: genellikler içindeyiz, özellik görünmüyor
sonucu:

bakalım başbakan-platform-aydınlar(?) görüşmesinden müspet bir ifade çıkacak mı.

9.06.2013

pazar günleri çalışmayı bıraktığımdan bu yana bir süredir dikkatimi çekiyor, tüm bu olup bitenlerle alakası yok, pazar günleri öğle saatlerinde bir melankoli çöküyor. bir malihulya. siktir git, diyorum. illa bi süre takılıp öyle gidiyor. normalde de var, denebilir mi? asla, normalde yok. bütün bu etrafta olup bitenlerle ilgisi de yok.

arkası belki akşama. hem kim var orda?

30.05.2013

merhaba izmir

 
mutlakta biri mi var?

29.05.2013

27.05.2013

babam, ben küçük çocukken -çocuklar büyük ve küçük çocuklar olarak sayılara ayrılırlar- beni ve arkadaşlarımı alır, sınırları içinde bulunduğumuz ilin/ilçenin tarihi eserlerini gezmeye götürürdü. bi arabaya kaç çocuk sığar, sekiz çocuğun bi arabaya sığdığını gördüm ben, hepimiz tarihi eser meraklısı turistler gibi şoför koltuğundaki babamın rehberliğinde yaz sıcağı dinlemeden gezerdik. aslında babam haricinde pek çoğumuz bu duruma meraklı değildik. sonra sonra yaklaşık onyedi onaltı yaşlarındayken ben bunun üstüne çok kafa yordum, hatta yirmi başlarında freud mreud öğrendiğimde olur olmadık yerlere de yordum da, en erken yirmiüçümde anladım babamın bunu neden yaptığını. kendimden anladım. kaçıyordu babam. bir şeylerden kaçıyordu. ve buna çocukları bahane ediyor, bir taraftan da içi rahat etmediğinden çocuklara bu onmaz kaçınılmaz insanlık tarihî dramını hiç de anlamayacakları bir dilden anlatmaya çabalıyordu. çocuklar elbette anlamıyor ve babama amca bunun burası neden böyle ya da susadım tipi serzenişleriyle o an orada her şeyden uzakta bulunmaklığıyla mesut babamı daha da mutlu kılıyordu. babam böyle böyle sayemde üç beş yılı daha idare ettirdi. şimdi napıyor bilmiyorum. keklik bıldırcın filan dediydi en son.

26.05.2013

saatlerce gökyüzünü bekledim bugün. saatlerce gökyüzüne baktım bir şey olacak gibi. bir şey görecekmişim gibi baktım baktım baktıım. bir iki film oynamadı değil, bir iki bulutsal hareket, bir iki manevra. ama gelen giden olmadı.
bakın alkollü olma halini nasıl anlatıyor muhterem kavuk: üçüncüyü içtikten sonraki halim ile ilk yudumu aldıktan sonraki halim aynı. burda ehemmiyet konusu olan üçüncüden sonraki halim değil, ilk yudumdan sonraki hal. ilk yudumda başlıyor sarhoşluk. üflesem sarhoş edecek gibi oluyorum. binpişmanlık birpişmanlık. sonra olaylar gelişiyor. birincisi tamamen pişmanlık, üzgünlük, hasat. ikincisi durulma devri. durulaşıyorum ikinciyi içerken. bünye terazisini buluyor. nadas. şirazesini buluyor. alain delon'la sophie marceau gelecek artık. anna karina'yla belmondo sahne alacak. çekim başlıyor. üçüncüde keyif geliyor, çalsalar oynarım, çalmasalar da oynarım, kendim çalar kendim oynarım. bin kişiye konser veririm. dördüncüde ifratla tefrite yolculuk başlıyor. yine konser veririm ama şarkıların formatı değişir biraz. şiir okurum. beşincide ertesi gün hapı gibi bi çaresi olmalı bunun düşünceleri başgösteriyor. ağlayarak okuduğum alkoliçe adlı kitap içimde canlanıyor. on dakikalığına müthiş sohbet edebilirim ama on dakikayı geçmesin lütfen. altıncıda iyi susarım haa. susmam lazım, lütfen. anlatma dinlemem. kesseler acımaz. yedincide yarın iş var mı, iş mi var.

22.05.2013

.doğumgünün kutlu olsun mustafa telefon alacağım sana

21.05.2013

sırra kadem aklım geldi

7.05.2013

akvaryum kesmez

halkımızı sadece akvaryumları sevdiği için makul bulabiliriz. çünkü halkımız içine kısıldığı kapanı erkenden akvaryumu keşfederek keşfetmiş ve ben dünya denen mahpushanenin içinde elimde zarla volta atarken şu balık denen süslü ama kafası basmaz yaratığa akvaryum çok bile deyip kendi makus talihini akvaryum karşısına geçip geçip izlemiş, kah hatim indirmiş kah kafayı çekmiştir.

şimdi dünyanın iki ucu arası hatırladığım kadarıyla kırkbin kilometre idi, ortalama insan boyunu bir metre seksen santimetre olarak alır ve bu iki değeri oranlarsak; ortalama bir akvaryumun uzunluğu birbuçuk metre desek ve ortalama bir akvaryum balığının boyunu da dört santimetre olarak düşünürsek; insan balıktan altıyüzbinkere daha zavallı.


* ki insafından sual olunmayan yüce şaman, balığı denizle orantılayarak biz düçar, mahpus ve naçar kullarına bir nebze olsun ferahfeza ayini terennüm ettirmiştir.
babam benim yaşımdayken, dünyanın kaç bucak olduğuna benim şu yaşımdaykenkinden daha vâkıf imiştir diye düşünüyorum. çünkü babam benim yaşımdayken ya da yaşındayken, beni ne zaman sünnet ettirse diye düşünüyor, düğünlü bir tören yapmağa kalkarsa işin altından kalkıp kalkamayacağını kuruyordu. çünkü ayrıca benim geleceğim için kaygı duymaya başlamış, seneye hangi okula yazdırsam diye kafasını kaşıyor, toplumun sahip olduğu, altı yaşında okula yazdırılan çocukların daha başarılı olduğu ancak psikolojik birtakım sıkıntılar çektiği tecrübesine inanıyordu. bununla birlikte babam benim yaşımdaykenkinden üç sene sonra mide kanaması geçirecek ve haftada beş gün içmeyi bırakmak durumunda kalacaktı ama bu aralar sıkıntı yoktu, devam. babam daha benim yaşımdayken kardeşimin yüzünün esmerliği kendininkine benzediği için sevinmeye bile başlamıştı, benim buğdaysılığım gibi değil. o yaştayken yani babam, ara ara da olsa doğru bir evlilik yaptığına kendini inandırmayı başarıyordu, özellikle iki kadeh içtikten sonra. babam tüm bunların yanında benim yaştaykenkinden iki sene önce zatürree olmuş ve sigarayı bırakmak zorunda kalmıştı. bu zatürree vakasından üç dört ay kadar önce babamın babası vurularak öldürülmüştü ve babam o adamı öldürüp öldürmeme konusunda kah kafasını sker kah kafasına dayarken içtiği sigara ve içki miktarını çoğaltarak ciğerlerinde su biriktirmeye başlamıştı. neyse ki içinde chloe'nunki gibi bir nilüfer yetişmemişti o su birikintisinin, işte burda bu yaştaki ben devreye girdim çünkü babam benim yaşımdayken son okuduğu kitabın üzerinden yıllar atlatmış bir adamdı.

ama yine de babamın benim yaşındaykenki hali ile ben psikolojik bir güreşe tutuşsak yenerdim diye bahis açıyorum.

6.05.2013

yaralı erikleri daha bi seviyorum.

5.05.2013

tentürdiyot

hep hasta olmaktan mı korktum da sakındığımdan hasta oldum, yoksa çok hasta oldum da ondan mı hep sakındım bilmiyorum ama bunun doğal bir sonucu olarak gittiğim barlarda özellikle kışın, mümkünse dışardan olsun dedim biralar için. evde de rakıyı dolaptan, suyu dışardan koydum, ya da dikkat ettim, çünkü geçen hafta çok hastaydım. bugün de öyle yaptım saatlerce direnmenin sonunda karşı koyamadığım ilk dubleye, ama hiç de gitmiyor sıcak rakı. ziyanı yok. evet bu üretimde birtakım şeylerin ziyanı yok. sadece bir yudum aldım ve sanki bir kadeh içmişim gibi oldu. bu blogda yazan olan tek adam olarak ben artık çok fazla deşifre oldum. ve bu hoşuma gitmiyor, rahat yazmamı engelliyor. her ne kadar pek çok okur beni bir kez ya gördü ya görmedi idiyse de bilemiyorum yani.

blogun miadını doldurmuş olması pek mühim değil de, bugün can sıkıcı bir olay yaşandı. kafam kazan gibi. çalışmam lazımdı, işe gittim. akşama doğru hoop hemen yan odadan telsiz anonsları telefonlar ve ambulanslar. işçilerden biri düşmüş ve kafasını bantlara sıkıştırmıştı, ilk önce boynunun kırılmış olduğu haberi geldi. kazânın gerçekleştiği mekâna gidip o hâli görmek istemedim, çünkü görürsem beni en az bir hafta bozacağını biliyordum. ama kazanın tam da gerçekleştiği mekanik birimin neresi olduğunu duyunca sadece boynunun kırılmış olmayacağını tahmin ettim, nitekim öyle de olmuştu. adam orda ölmüştü. tam bu sırada ben ofisimde oturmuş son durumla ilgili haber bekler ve dışarı çıkmayı reddederken, başka bir işçi geldi elini tutarak, ofisim de revirin hemen dibinde, abi bunu napalım diye. elini makinaya kaptırmıştı ve makinanın elinin üst kemikli bölümünde açtığı yarık kemiğe kadar dayanmıştı. sağlık teknisyeni ölümcül kazanın olduğu mahalde olduğundan, bugün pazar olduğundan, o esnada benden başka müdahale edecek kimse yoktu ve hızlı karar vermem gerekiyordu çünkü adamın eli uyuşmuştu ve başı dönüyordu. aklıma sargı bezi ve tentürdiyottan başka bir şey gelmedi, neyse ki revirde tentürdiyotun yaraya zarar vermeyen asıl versiyonu olan betadin solüsyonu vardı, aklım oksijenli suya da gidip geldiyse de aklım yeterince başımda değildi. betadin sürdüm ve iş kazası formunun ilk birkaç maddesini hızla doldurup adamı hastaneye yolladım, zira dikiş gerektiriyordu.

hayır hayatın şöyle böyle acımasız olduğundan, üretimin devam ettiğinden, yalan dünyaymış da ondan bundan bahsetmeyeceğim. bugün bu blogu düşünüyorum. yarın sabah erken kalkıp bugün yukarıdaki sebeplerle bitiremediğim raporu tamamlamam lazım. sabahları duygu dalgalanmaları ve travmalar hissediyorum, bunun sebebini biliyorum ve ama bu artık bu blogda açık edilecek bir mesele olmaktan çıktı. ortaokulda bir sınıfın yazıydı sanırım, annemin babaannesi ölmüştü, bizi kardeşimle yalnız bırakmışlardı, biz kardeşimle normal hayatımıza devam etmiştik yeterince üzülmüş olsak da, annemle babam rahmetliyi gömüp geldiklerinde yaptıkları ilk iş televizyonu kapatmak olmuştu. ölünün ardından tv radyo açmak yakışık almazmış. şimdi ben bu nedenle müzik dinlemek istemiyorum biraz, her ne kadar dinleyeceğim şarkılar duruma uygun olacaksa da. kafam bi acaip, sanki saatlerce güneş altında kalmışım da çarpılmışım gibi. sanki yarım litre rakı içmişim de sabah uyanmışım gibi. bütün bunlar daha önceleri kurduğum yaldızlı cümlelerin anlamsızlığını ifade etmekten başka bir işe yaramıyor kendime, o yüzden düz alabildiğine dümdüz görmek istiyorum olanı biteni.

sonra eve geldim. bitirmem gereken raporu bitirmek için gerekli enerji içimde yoktu, ya da zaten yoktu da bunlar bahane olmuştu. zaten bu tarz ödev sınav rapor vs işlerini kendimi bildim bileli o günün sabahına bırakmışımdır. yarın sabah sekizde gelecekler, bu ölümle sonuçlanan iş kazasının fabrikaya sebep olacağı tazminat, yükümlülük vs. üzerine hesaplar yapacaklar, sonra da en geç dokuzda normale dönerek dokuzbuçukta beni arayacaklardı, noldu rapor diye.

sonra eve geldim. ben bu blogda hep mutlu şeyler yazmak istedim. üç beş eski ve sadık okur belki hatırlar o mizahi yazıları. sonra sonra blog da anlamsızlaştı. ve ben gözetlenir gibi izlenmek istemiyorum, ama mesele bu değil şimdi. sonra eve geldim. hadi dedim oturayım biraz, kulağım telefonda, gece arama ihtimalleri yüksek. çünkü üretim kaldığı yerden devam etmek zorunda. o değil de, bugün yarın hıdırellez, şenliklerle kutlanıyor yurdun çeşitli yerlerinde, ya da kutlanacak. ben de gündüzün işe gitmeden önce diyordum kendi kendime, buna yeteneksiz ellerimle dilekleyip bir maket bir çizim bir yazı bir şey yapayım da bir ağacın dibine bırakayım, sonra akşam oldu ve vazgeçtim.

bugün şu saatlerde benim sevdiğim takım şampiyon oldu, ben buna çok sevinirdim, maçı radyodan dinlerdim muhakkak, bugün içimden gelmedi. mutsuz değilim halbuki. dün gece, ortalama üç haftada bir yaptığım gibi bulunduğum sikko şehrin sikko eğlence merkezine gittim yine ve her gittiğimde dediğim gibi benim burda ne işim var dedim. kavga çıktı. bir yerde kavga çıktıysa ve ben şahit olduysam ve ben dahil olmadıysam o orospu çocuğu erkeklerin mücadelesine, o kavga benim içimden bir hafta çıkmaz, görüntüsü gözümün önünden gitmez, ölüm gibi. yine öyle oldu, o lanet olası kavgayı gördüm, giremedim içine, hangisi haklıydı hangisi haksızdı ayırt edemedim, yuvarlanıp yumruklaşıp gittiler kalabalığın içinde, ve ben yine dedim kendime, evlat senin buralarda işin ne.

"çeşme var, kurnası murdar."

sonra eve geldim, ev dediğim tımarhaneden bozma yere geldim. babamı öldürmek istemedimse de biraz kızdım kendisine. annemle aynı şehir sınırları içindeydik ama annem sadece babam yüzünden başka insanlara yardım etmek durumundaydı ve bu meseleyi bir çırpıda geçtim. sonra, sadece güzelliğine önem verdiğim bir kadının adını verdiği bir kitabı okumaya koyuldum, ben kadınların önce güzelliğine önem veririm ama benim gördüğüm güzelliğine elbette, yoksa elbette diyebilir herkes, hacı bu mu güzel, diye. güzelliğine önem verdim çünkü bana ötesini göstermeyi istemedi, bunun da pek ziyanı yok. yazdığı kitabı okuduğum çocuğun benden öte benden ziyade bir mezarlığı yoktu, onun da ölüleri can çekişenleri sokak köpekleri vardı ve zekiydi. ama bende yağmurun toprakta açtığı yaralar gibi yaralar açmadı, bende salyangozların yağmur sonrası topraktan yukarı doğru açtıkları kubbeler gibi kubbeler açmadı, yine de dedim içimden, güzel yazmış diye.

sonra dedim ki, ben bunları birine anlatmalıyım. ama korktum niye insanların güzelim hıdrellezinde morallerini bozayım. o yüzden, bu saatten sonra, bugün yönetim kurulu başkan vekilinin, genel müdürün, fabrika müdürünün de dediği gibi demeyin, elimi sıkıp başınız sağolsun diye, fabrikanın mühendis emekçilerine. başka şeyler deyin diyecekseniz.

merhaba deyin.

28.04.2013

my heart is an apple

bugün iki yaşındaki bir kız çocuğuna bizzat tatbiki olarak, -o esnada hafif çakırkeyif olsam da- deniz ve kayık kelimelerini öğrettim. ayrıca "do re mi fa sol la si do bittiii" demesini de biliyor artık.


26.04.2013

merhaba izmir, gundelikci, kohne, baharli, trafikk, cuma, cal arsaat, telefon izmir. bugun nasilsin? nasilsin?

tanışsa mıydık?

merhaba pirina sabunları. merhaba summer wine. merhaba limonu kabuğuyla yemeyi tercih buyuranlar. merhaba ankara'da tek gecelik otel arayanlar. merhaba milli içkilerden bihaber ve harabe olanlar. merhaba kendi kabarelerinde kendi kendilerine labirent yaratanlar. merhaba istanbul'da hostel arayanlar. merhaba dost bir el arayanlarla birlikte arayanlar. merhaba esin. merhaba üsimp, ki o bir kısaltmadır. ki bizler birer kısaltmasıyız kendimizin. ki yüzlerimiz birer kısaltmasıdır içimizdekilerin. merhaba kaf sin kaf, merhaba sinkaflı konuşmalarım sana karşı. merhaba ...'sen eğer. merhaba inbox (4). merhaba inox paslanmaz çelikleri. merhaba hepiniz çelik gibi yürekleri. merhaba bizler bu devletin nervürlü çelikleri. merhaba ayran bile içemeyecek kıvama gelesi. merhaba perdeler. merhaba gerdek geceleri. merhaba ördek geceleri. merhaba ördekler, suna deyince ve görünce bir başka güzel. merhaba görümcen var olacak. merhaba senin en sevdiğim yerin neresi olmayacak biliyor musun, doğum yerin. merhaba benden başkasını -sen eğer. merhaba ben aslında, ben aslında aslı astarı yokum. merhaba ben birazdan hasta olacağım çünkü boğazımda bir tavuskuşu ürüyor. merhaba ben çoğunlukla bacaklarımı sallamaktan bugüne kadar hiçbir depremi hissetmedim. merhaba ben dün çok bekledim ama ay tutulmadı, kararmaktan öte bi yere gitmedi. merhaba ben giden ay tutulur mu. merhaba ay gidiyor, yüreğim kanıyor. merhaba heybe. merhaba heytbe. merhaba kesik kesik bağlantılar. merhaba 2 inçlik borular. merhaba bunlara eşlik eden bunları boş bırakmayan kuğular. merhaba modern psikanaliz. merhaba sesinizi sonuna kadar açabilir miyim. merhaba, ne veriyim abime diyen garson, bass ver bana, biraz daha bass. merhaba, ne veriyim abime diyen garson, bir tutam zencefil lütfen, mslm grss'in bir avuç gözyaşı şarkısı istekdışıdır. merhaba ben kendime acı süpermarketler zinciri'nden üç beş reyon icarladım. merhaba selin.

merhaba beni şimdi selim aradı. açamadım. düşünsene onaltı senenin selim'i bu, yavuz selim hem de, yavuz ve gürbüz selim ama açamadı ellerim. merhaba şalala, hepimiz enternasyonel birer şalala olmak istemez miydik sanıyorlar. merhaba sesleri bi süre sonra kısılan telefon melodileri. merhaba yazdıklarımı kapalı zanneden hanedanın üyeleri. merhaba su-i zanlardan hiç hoşlanmayışlarım. merhaba hüsn-ü zannına kurban olduğum gülen kadınlar, gülmekte zorlanmayan kadınlar. merhaba limonlar. merhaba evcil hayvanlar. merhaba evcilik oynayan çocuklar. merhaba skype. merhaba gökyüzü fazla uğraşırsan adamı çarpar. merhaba soda. merhaba sofra tuzu. merhaba hayatımda yeterince kafiye olmadığında içim hiç mi hiç rahat etmez. merhaba bazen hayat çok yirmiiki yirmiiki. merhaba ben yarın düğüne gideceğim. merhaba ben bana bi kere olsun merhaba demedin, ki ben seni o kadardır içimde taşıyorum. merhaba bilmezden mi geliyorsunuz, topunuzu tüfeğinizi bana şimdi. merhaba dedik.

yarın dükkânı sen açma kâmil. yarın dükkanı kimse açmasın. yarın tatil olsun bize. yarın yok olsun ama olsun sonuçta.

sonra, onun çoraplarını görmek demek, onun mahremine girmek demektir.

23.04.2013



 "we'll share a drink and step outside!"

21.04.2013

müfredat

asmalımescit'teki meyhane yakup'un sahibi yakup öldü. herkes onun edip cansever'in çağrılmayan yakup'u olduğundan bahsetti. birkaç kişi aslında onun o olmadığından dem vurup asıl hikayenin başka türlü olduğuna dikkat çekti. ben asıl hikayeyi bilmiyorum, merak edip bakmadım, yoksa google'un eline sağlık bir şeyler çıkar. ben bendeki yakup'tan bahsetmek de istemiyorum. çünkü edip cansever'in çağrılmayan yakup'u benim kelimeleştirebileceğim seviyenin üstünde, o yüzden çok sevdiğim şeylere dair genellikle yap-a-madığım gibi çağrılmayan yakup'u da anlatmaya kalkmayacağım. sadece benim için mühim olduğunu söyleyip bırakacağım basitçe. yakup meyhanesi'ndeki yakup'un edip cansever'in anlattığı adam olabileceğini hiç düşünmedim, oraya gitmeden önce bir ihtimal diyordum ama gittikten sonra o ihtimali de sıfırladım. ama ondan önce, meyhane yakup'a ilk gidişimin hikayesi var. üstünden, sene geçti, mevsim geçti, ay geçti, yağmur geçti, dolu geçti, kar geçti. beş yılımı istanbul'da geçirmiş olmama rağmen asmalımescit diye bir yerden haberdar olmamıştım o zamanlar. bunun sosyolojik birtakım açıklamaları var elbette, asmalımescidin ben öğrenciykenden biraz daha geç keşfedilmiş olması, harcamaları kısıtlı üniversite öğrencisini aşması, ve mütevazı entelektüel zevatımın buna elverişli olmaması, vs. sonra büyük bir yer edindi bende. son zamanlarda üzerine yazayım diye beklettiğim konulardan biriydi. boşverelim.

kelebeğin rüyası vardı bir de epeydir aklımda. gerçi birkaç zamandır ne zaman sinemaya gitsem işyerinden aranıp aranıp ikinci yarısında çıkmak durumunda kalıyordum. ne zamandır gitmemiştim sinemaya, en son bizim büyük çaresizliğimiz'e gitmiş bile olabilirim ankara'da. her neyse, bu filme gideyim dedim, şair üzre bir film dedim. tanrım sen bizi alışveriş merkezlerinin sinemalarında film izlemekten uzak tut. tanrım sen bizi çocuklarımızı alışveriş merkezlerinin oyun salonlarında ferahlatmaktan uzak tut. tanrım sen bizim kitap alışverişlerimizi alışveriş merkezlerinin d&r'larında remzi'lerinde inkılap'larında yapmaktan uzak tut. yılmaz erdoğan'ın yaptığı tüm filmlerde elle tutulur birkaç sahne oluyor muhakkak. güzel birkaç vuruş yapıyor. ama bu filmde tarzını değiştirmiş, daha çok direkt anlatıya girişmiş. filmin sinematik yönünden bahsetmek istemiyorum, bu konuda yeterli birikimim de yok ama bana tüm film müthiş renklere sahip müthiş hizalı müthiş mükemmel bir filtrenin arkasından izleniyormuş hissi verdi, o anlattığı zamanın ortamına giremedim çünkü çok estetize etmişti görüntüleri, veremden bahsediyorken ekranda virüslü bakterili bir görüntü yönetimi görmeyi beklerken tam tersi harika bir arz vardı. aynı sahneye bir fotoğraftan bakmakla bir ressamın çizdiği resimden bakmak arasındaki fark gibi. ressamın çizdiğinde çizgi darbelerini görürsünüz, fotoğrafta göremezsiniz, çok ustaca çekilmiş bir fotoğraf gibiydi filmin sahnelerinin üzerinde oynadığı düzen. filmin ikinci yarısını izlemedim, zaten işyerinin telefon tacizleri bıktırmışken bu kadar güzel insanların bu kadar güzel tonlarla sahne alması ama sonunda ölecek olmaları beni boğdu. her neyse, mesele bu değil, mesele filmdeki şairlerin ilk şiirleri yayımlanınca duydukları heyecanın aktarımı.

yazan insan için bunun öneminden bahsetmek istiyorum biraz yazasım olsa. tavrını sevmediğim ama tarzını izlediğim bir şair arkadaş da bu noktaya değinmiş geçenlerde blogunda, ordan esinlendim. aranızda bir dergide şiir/öykü vs yayımlatan arkadaşların hayatlarında bu konu nasıl gelişti tam olarak bilemiyorum ama bu sahne beni doğrudan kendi tanıklığıma, tecrübeme götürdü. o bahar aylarını getirdi aklıma. semih kaplanoğlu'nun süt filminde de aynı heyecanı filmlemişti yönetmen ve ordaki çocuğun repliği de gayet manidardı.

ikibinüçün sonuydu. tuttum gerçekleri yem alarak bir öykü hikayeledim. ve bunu onun da takip ettiğini bildiğim bir dergiye gönderdim, sadece okuması için, ona okutmamın başka bir yolu yoktu. nerden bilebilirdim o yayımlanmanın beni müthiş bir edebi hazza sokacağını ve bunun kıza duyduğum sevgiden de öte bir şevk olacağını. namussuz dergiciler yazıyı yayımlayıp yayımlamayacaklarını da söylemediler her zamanki gibi, ve bu nedenle çok netameli çok tekinsiz bir bekleyiş oldu. üniversite öğrencisi olmak hayat hakkında büyük bir özgürlüktü, y. lisanstan atılmıştım devamsızlıktan ve habire sait faik habire sabahattin ali keşfediyordum. günlerdir derginin yeni sayısının geleceği günü bekleyip her gün evin hemen yakınındaki kitapçıya gidiyordum. ve beklenen sabah geldi bir gün. gittim, rafta gördüm dergiyi, bir çırpıda parasını ödedim, her zaman yaptığım gibi pleasure delay yaptım kahvaltılık bir şeyler alarak. eve gidip çayı koydum ocağa, ve dergiyi açtım. öykümü orda gördüğümde -müstearla- içimde bi karaca zıpladı, içimdeki bal şekerlendi, içimde bi tay doğdu, aslan kafesten kurtuldu, filan. çıktım yatağın üstüne zıplamaya başladım, evde yalnızdım, çay demleniyordu ve çok mutluydum. dört döndüm, hopladım, dans ettim, koştum. beşiktaş'taki son ilkbaharıma böyle girdim.

her zaman derim, şair adam mutlu olmayı bilir ve zaman zaman olur.

20.04.2013

sandalyeye bel bağlayan adam. en çok da yıldızlı çandarlı gecelerini özlediler hep birlikte. hepbirlik olup, benim bilgim dahilinde değil. "üzerimde yıldızlı gökyüzü, içerimde ahlak yasası" lana del rey kullandım bir süre. ömrünün her döneminde muteber bir sandalye oldu adamın. sandalye alınca çok mutlu olunacaktı. size dikey ve yatay sandalyelerinden bahsetmek istiyorum insanoğlunun yedi ceddinin. sallanan sandalyelerden. dedelerin oturup kalkmak bilmediği, kişiye ait, şahsa münhasır sandalyelerden. bir sandalyeyle mutsuzluğunu kesip biçecek skip atacak zanneden adamlardan. vanilyalı mumlarla evde dalgalanan sigara dumanlarını bastıracağını sanan. süt içince içinin temizleneceğine allah'a inanır gibi inanan adamlardan.

19.04.2013

epey olduydu. bırakmıştım ya ben bu ayakları.

16.04.2013

iki gün üç gece hava değişimi

limon çiçekleri varlardı. akasyalar beyaz ila pembeydi, oradalardı. doğanın en güzel kokularını sürdüğü , yatağa girmeden önceki pijamalı zamanıydı. ben kıçıkırık bir otel odasını hevese boğmuştum. kıçıkırık bir otel odasının turistik bir bölgede başına talih puştu konmuş yerel bi ailenin işlettiği kitschlerle dolu yaşantısına çok ortak olmuşumdur, zira halk için ölmeli halk o zaman halk. kıç tarafı bira kapağı açmaktan yorulmuş bir çakmağın gazının bitiş süresiyle poposunun deformasyon süresi eşzamanlı değilse hayatınızda orantısız bir güç kullanımı sözkonusudur. ayrıca, yaşlandığımızı yaz aylarında nasıl daha çok anlarız, normalde vücudunuzun en ulaşılmadık ve kaşınması zor yerlerine ulaşmakta sınır tanımayan sivrisinekler gelip de alnınızın ortasından ya da yanağınızdan pay alıyorlarsa hâlâ genç olduğunuza inanabilirsiniz, çünkü bunu çoklukla çocuklara yaparlar.

onun olan saçlar gürül gürüldü. ve bende birinci dereceden bir işkence oluşturmak istiyorsanız bana şarap içirebilirdiniz, ve bende ikinci dereceden bir işkence oluşturmak istiyorsanız bana kutu bira içiriniz.

gerçeklerimde bir yerde olsaydın, rüyalarımı havalandırmak için zaman zaman otellerde kaldığım bilgisi rivayetten ibaret olurdu.


15.04.2013

kim var orda!?

11.04.2013

şerbetçiotu'nun adının nerden geldiğini bi merak bi merak.

8.04.2013

inanılır gibi

parmaklarımdan -saydım- üç tanesi yıllardır arjantin bardakların kulplarını yüzük niyetine kullanıyor. kâh sağ elime kâh sol elime, bir nişanlıyız bir evli, bir dargınız bir barışık. kendimi her gün koşu bantlarında saatlerce koşup da bi yere varamayan kaplumbağalar gibi. kendimi bi benzetiyorum bi benzetiyorum sorma. sivilce bahanesiyle üç haftadır kes(e)mediğim sakallarımı bugün bir uyarı neticesinde kesmek durumunda kalınca bu beni depresyona sevketti. heidi'nin dedesine benzememe şunun şurasında ne kalmıştı. modena'dan bir kız sevdim, sattı bana çocukluğunu.

rüyalar geçer gemilerimden, allı pullu.
gemiler geçer derilerimden, yüzer de geçerler.

mart mı çarptı dedi, neyi kaset etti (fiyuvv). istanbul'a mı gideceksin, dedi. o nerden çıktı, nasıl bildin, dedim. şamanım ben, dedi. amaaan, dedim. izmir'de kaldığın için seni linç ediyorlardı, istanbul'a git diye bağırıyorlardı, dedi. nasıl gördün bunları, şeklinde şaşırdım. hayır yerleşmek yok, bir hafta izin alıp gidip döneceğim, diye gerçekleştirdim rüyasını. ... nitekim kirpi beslemiş adamım. ... yine arabada yattım dün gece, ondokuz yaşındaki gençler gibi, zıvanadan çıktım sanki. içip içip su boylarında sızıp kalan rahmetli geldi aklıma sabah uyandığımda.

sonra her şeyin üzerine limon sıktım. her şey çok güzel oldu.

27.03.2013

görüşürüz.

22.03.2013


“haydi kalk trenler kalkıyor duyuyorum 
 biliyorum yorgunsun her geceden, biriken her geceden 
 haydi kalk şimdi bunu gömelim 
 haydi kalk bitiverdi 
 haydi kalk yorgun güzelim haydi kalk 
 hadi artık öldüm biliyor musun 
 hadi kalk İzmirlere filan gidelim


21.03.2013

günlerdir elma yemedi. gidiş yolunda sorun yoktu. bir ayakkabısının bağcığı çözük gezdi günlerce. çoraplı kadınlar daha güzel oluyordu. çorapsızların yeri ayrı. yüzoniki tane portakal aldı manavdan, yirmiiki kilo tuttu, bi hışımla eve gelip hepsini tek tek soydu, evi kaplayan portakal kokusu bir hafta evden çıkmadı. kahvenin telvesine değdirdi dilini, hoşuna gitmemesiyle gitmesi bir oldu, bir daha yaptı bunu. ayıklığın huzursuzluğuna alıştırmaya çalıştırdı kendini. evde ne kadar aç-kapa düğmesi varsa dörder kez açtı kapadı hepsini, bozulan olmadı. kalemi yedi kez eline alıp bıraktı.

20.03.2013

constantly thinking about you

    

19.03.2013

sarı uyan! araba var!

kalorifer yakma ehliyeti olan ustalara benzettiğim oluyor onu. mesela yatılı okullarda kalorifer yakan ustalara. gencecik bir nüfusun uykuda olduğu, sadece birkaçının namaza birkaçının gusüle kalktığı saatlerde genç nüfusa kıyasla yaşama oranını matematiğe döküp minyatür bir hayatı sigara ve içkiyle bitirme tezi yazdıracağım bir kalorifer ustasına. tabii o zamanlar sene bindokuzyüzdoksanaltı.

bak bu arada ne diyor: 2:37-3:10




tabii beş yıldızlı apartmanların kalorifer ustalarına benzetirsem senelerimiz ikibinli yılları gösteriyor. bence sağlık olmalı. ve bu başka bir sızının konusu.



jason molina ölmüş diyesiler. bence sağlık olsun.

14.03.2013

yanlışlıkla yanlış

maden dağı dumandır, de loy loy. tabii o zamanlar sait faik denen adam yaşıyor. köpekli adam diye bir karakterden sait faik yapıyor trt. her yerde tıplar bayramları kutlanıyor tüm hipokrat andımızları eşliğinde. anız biçiyor yazın sıcağında çiftçi babalar ve rençber analar. o kadar değişik bi devir ki, mesaj atıyosun ve iletiliyor, iletildiği yetmediği gibi sana rapor veriyor. yeni doğan çocuklara ezo, aze ya da muse gibi isimler veriliyor, ve hep bir ağızdan absolution için şarkı söylüyolla. bense öykülerimde mebzul ölçüde yabancı kelime kullandığım için bir öykü yarışmasında daha birinciliği başkalarına hediye ediyorum kendi ellerimle. ne bk yersem yiyeyim kendi ellerimle yiyorum. sevişişim bile bazen.

omar'a manu'nun hikayesini anlatıyorum. ne kadarını yazdım ne kadarını uydurdum ne kadarını dondurdum bilmiyorum ama hikaye de hikaye hani. hayır, bunun şimdiki kocasının adının hikayedeki esas adamınkiyle aynı olmasıyla hiç ilgisiyle yok. la.

pavyona gittim ondan sonra. bayan ister misiniz abiler, dediler. buyursunlar, dedik. biz üç kişiydik. siz üç kişiydiniz. içkiler filan geldi. içkiler gittiler. hasretlere dayanamayıp bir daha bir daha teşrif ettiler. garsonun kulağına dedim ki, hesap dörtyüz lira olunca bizi uyarıyosun, tamam abi merak etme, demiş bulundu. kendimi sınırlı jetonla atari salonlarına dalan çocuklar gibi hissettim. damla, dedi. geç bunları, dedim. demet, dedi. geç bunları, dedim. didem, dedi. belki, dedim. bir süre develerle ilerledik, çok zor bir yoldu benim için. ne konuşacaktıysam. ilk defa da gitmiyordum ya. telefonumu aldı eline, adını kaydetti telefonuma. derya'da karar kıldı. sonunda anladı esintisizliğimi rüzgarsızlığımı. ertesi gün aranızdan tramvay geçecekti diye dalga geçti ikikişiler. ama hiçbiri ertesi günün akşamında aranmadı, sana tesbih aldım gel onu al, diye.

de'lerden develerden gitmişken devingen kelimesini çok seven bi dedicated to sophisticated fuck princess geldi aklıma, şarkıdır dedim geçirdim içinden deliğin ipliği. terziler gelmiş bulundu. hatta dün akşam kendimi küçük iskender'den alıntı yaparken yakaladım, hâlâ mı, dedim. ama öyle deme, çin lokantası'nın yeri başkadır, diye konuştu içimdeki lâlâ. açık pencerelerin perdelerini dışarı çağıran bir şinaslık var havada. gökyüzümün adını şinasi koydum. kütüğüme şiir yazdım tuttu. ona ve rüzgar bizi götürecek desem, biliyordum bi nane anlamayacaktı. ben de demeyecektim zaten. ama bugün gökyüzü uçağını bile içmedi.

maden dağı dumandır de loy loy, kibar yarim. sonra ona omar'la yazımı kışa çevirdin'in hikayesini anlattım. tabii bu hikaye, babamın bir atı olsa binse de gelse ile annemin yelkeni olsa açsa da gelse'nin hikayesi yanında sönük kaldı. çünkü o ona bir barda otururken numarasını kendi elleriyle getirip vermişti ve yanlışlıkla yanlış yazmıştı. kendisinin yanlış yazdığından haberi yoktu annemin yelkeni olsa açsa da gelse'nin. onun yanlışlıkla yanlış yazdığından da babamın bir atı olsa binse de gelse'nin haberi yoktu ve her gün boş yere ankesörlü telefonların sonuncusu'na sarılıyordu.


9.03.2013




o kadar da uzun boylu. hem de iyi. giderek işe gidilen cumartesi-pazar sabahlarına benzemeye başladı yüzün. yüze limon sıkılır hiç. tamam görüşürüz.

bu fotoğrafta emeği geçen herkesin dünya emekçi kadınlar günlerini tek tek el sıkarım.

8.03.2013

ben henüz on aylıkken susmaya başlamışım

ahmet'in kuzguncuk'ta kaldığı bi ev vardı. beni bir kere bile davet etmedi. ahmet orda o kıza aşık oldu. gülen'den sonra aşık olduğu ya da olmadığını düşündüğü ama aslında olduğu ilk kız oydu. sonra ona o kızı sorduğumda, ona geçmeden önce gülen'i bana öyle bir anlattı ki ben bile aşık oluyordum az kalsın. üstü kaldı.

bazı sevdiğim arkadaşlarım beni oynadığım kelimelerle tanıdılar.
bazı sevdiğim arkadaşlarım beni kelimelerle oynadığım kadar tanıdılar.
bazı arkadaşlar beni kelim kadar tanıdılar.
bazı arkadaşlarım beni kelimden sonra tanıdılar.
bazı arkadaşlarım beni tanıdılar, siz kaçtınız.
bazı arkadaşlarım ama arkadaşlar kadar iyiydiler.
bazı arkadaşlarım beni hiç oynamaz sandılar.
bazı arkadaşlarım sandukadaydılar.
arkadaşlarım bazı bazı.
arkadaşlarım arasıra bazı bazı, gelseydiler bize gönlüm razı.
bazı arkadaşlarım gölge etmesindiler başka ihsan istemez idüm.
bazı arkadaşlarım kendilerini bana ahmet kadar özlettiler.

tamam tama sustum.


bazı özel isimler özeldir

tamburi cemil bey'in hafız osman'a duyduğu sevgi büyüttü muhsin bey'i
deniz gören teyzelere tırmandık ve ordan charlotte gainsbourg'u izledik
müslüm gürses'in ölümü üzerine bir devlet çöktü, kavimler göçtü
olmaz olsun sakız çiğneyen johnny depp'ler

bir yılanın durup dururken neden soktuğunu hiçbir zaman anlayamayacağım
ve ferdi tayfur öldüğünde bir dünya duracak
çekinme eskici içeri buyur

1.03.2013

m.g. hakkında her şey

"yaşamak, yaşamak, yaşamak, yaşamak değil yaşamak"



alfabetik sıraya göre bazı gözler:

adını sen koy
aldanma çocuksu mahsun yüzüne
ben senin kulun muyum
bir avuç gözyaşı
bir kadın tanıdım
bu şehirde yaşanmaz
esrarlı gözler
güldür yüzümü
hangimiz sevmedik
hasret rüzgarları
itirazım var
kaç kadeh kırıldı
küskünüm
ölüyorum kederimden
sende kalmış
sev yeter
silinmiyor hatıralar
tanrı istemezse
unutamazsın
unutursun diye
üstüme düşme benim
31 temmuz 2007 salı, 22:45 -cola reklamına çıktıktan sonra-


öptüler. beni bugün müslüm baba öptü.

sekiz yaşındaydım sanırım. d'm askere gitmişti. anannem yalnız kalmıştı. beni de yanına vermişlerdi. okuldan geldiğim vakitler d'mın kasetlerini karıştırıyordum. bir tane de araba teybi vardı, arabasız da çalışabilen. kimler yoktu ki kasetler arasında: müslüm gürses, ferdi tayfur, orhan gencebay, erol budan, ahmet kaya, cengiz kurdoğlu, arif susam, ümit besen, huri sapan. adını hatırlayamadığım bir sürü isim, kaset kaset. en çok ferdi tayfur ve müslüm gürses. sürekli dinliyordum. o yaşlarda o müzikler. âşık mıydım ki, evet galiba, bir kız vardı sınıfta. ama ilgisi olmamalı sekiz yaşındaki çocuğun içindeki arabesk ruhun bu kıza açılamamasıyla. gaipten gelen seslerdi çünkü o sesler o zamanlar için. bildiğin dinlemekti benimkisi. elimdeki sapanı bile unutup gidiyordum dinlerken. özellikle müslüm gürses ve ferdi tayfur’u. ama müslüm ayrıydı. hepsine dair ayrı öyküler anlatabilirim aynı zamanda yaşanmış. şarkıların isimlerini ve sözlerini de ezberlemeye başlamıştım. hatta okulda orhan adlı arkadaşıma bile anlatıyordum da anlamıyordu, küçüktü daha o, oysa ben büyüktüm, delikanlıydım, düşünsene sekiz yaşında zil zurna âşıksın ve müslüm gürses dinliyorsun. içimde arabesk bir ruh olduğunu söylerler, burada mı atıldı acaba temeli? “bizim gönlümüze hasret düşüren, şu geçit vermeyen dağlar utansın.” ilk bu şarkıya takılmıştım. sonra geldi gerisi. anannem de anlam veremiyordu kafayı duvara dayayıp araba teybinden çıkan seslere baktığımı. görüyordum tüm sesleri ben. nota nota yükseliyorlardı içimden. onlarla geçti zaman. [normal kilitlere sahip olmayan, bastırınca dili yukarı kalkan bir kilit sistemi vardı kapının, arkasında da koca bir müslüm gürses posteri, şimdi o posteri bulsalar da bana, tüm malımı mülkümü bağışlasam… beyazdı müslüm gürses, beyaz bir takım elbise vardı üstünde, siyah kıvırcık saçlar ve beyaz bir elbise, onun tüm resimlerinden hatırımda kalan en büyük sahne budur] d'm döndü askerden. ben de şehrime döndüm. yaşım on oldu.

bir gün motosikletiyle geldi d'm bizim eve. ben de okuldan çıkmıştım çoktan, ödevlerimi de yapmıştım. d'msa sanayideki işinden çıkmıştı, yağlıydı, paslıydı. “gel,” dedi, “seni konsere götüreyim.” çok sevinmiştim. anannem okuma yazma bilmediğinden, ben de o askerdeyken yeni yeni söktüğümden ona anannemin dilinden yazdığım mektuplara birkaç tane de şarkı sözü iliştirirdim müslüm baba’dan. meğer d'm ağlamaklı olurmuş. [“oturup ağladım çocuklar gibi,” der mesela müslüm gürses ‘bir avuç gözyaşı’ adlı şarkısında.] müslüm gürses konserine gidecektik akşama, ama önce d'mın yıkanması paklanması ve günün anlam ve önemine binaen giyinmesi gerekiyordu. yaz mevsimiydi, hatta yalan olmasın belki de onyedi yıl önce bugündü. köydeki delikanlılar önce köy kahvesinde toplandılar, şu saatte buluşmak için sözleştiler, ve bir kamyonet tuttular. atladık kamyonetin kasasına on kişi kadar. hepsinin yüzünü tarif edebilirim isterseniz, hepsinin yüzündeki tarifsiz sevinci, heyecanı, birbirlerine ettikleri tatlı dilli küfürleri. ben hatırlamak istemiyorum, bir tanesi öldü geçen sene, ama siz isterseniz boynum kıldan ince, elimde sigaram şu an külünden yüce. [ben de işi kötüşairliğe vurdum işte naparsınız] onlara göre epey küçüktüm, aşağı yukarı hepsi askerlik çağındaydılar, hepsi ilkokul mezunu, sorsan o zamanlar için benim kadar bile okuma yazma bilmezlerdi [tamirci çırağı şarkısını mesela ben onlardan çok daha önce duyacaktım tamirci çırağı olmadan, ama onlar tamirci çırakları olsalar da o şarkıyı ve hüznünü (ilk dinlerken ve türkü barlara meze olmamışken) hiç bilmeyeceklerdi, çünkü hepsi ta kendileriydi, biz ise avuntudan ibaret hayatlardık, içine tam olarak giremediğimiz ve fakat yüksek duyarlılığımız neticesinde kenarından kıyısından izleyip o hayatları sanata boca etmeye çalışanlardandık] bana baktılar, d'm onlardan büyüktü ya, forsluydu o yüzden, sevilirdi bir de, “benim yeğen,” dedi. gururlandım d'mın yeğeni olmaktan. kamyonetin kasasında köyden şehre gidilen bir an, rüzgâr bile o kadar heyecanlı mı olurdu be danyal? sigaraların dumanları bile o denli ateşsi mi olurdu?

şapkam vardı kafamda. galatasaray şapkası; d'mın, uğruna onu atmam ve çiğnemem için getirdiği türlü beşiktaş şapkalarına bile dönüp bakmadığım şapkam, çizgili, sarı kırmızı. bir taraftan onları dinliyor, bir taraftan da konser denen şeyin, müslüm gürses’in gerçeğinin nasıl bir şey olduğunu hayal ediyordum. derken bizim kamyonet hızlandı ve rüzgâr, ve şapkam uçtu uçtu uçtu. bakakaldım, karanlıkta kayboldu köyün derinliklerine doğru. [bir kadının derinliklerini de o derinliklere benzettim sonradan hep. içinde yitip gittiğin. içinde çocukluğuna dair sevdiğin bir şeyin kaybolup gittiği, sulu gözlerinin tecellisi bir zemin. karanlık, gizemli, derûnî ve şarkkârî bir kayboluş. güzel bir yitip gitmek. kendini tam anlamıyla bir an için kaybetmek.] arabeski de buna benzetirim ya ben, sırf benzetme gereksinimimden. “bak işte, kayboldu senin galatasaray,” dedi ve güldü d'm, diğerleri de güldüler. o zamandan beri kaybettiğim şeyleri tekrar aramam ben, eğer kaybettiğime inanmışsam.

gidiyorduk işte sallantılı bir mevsimde. sancılanıyordum heyecandan; canla cananla ilgili, en azından canhıraş’la, cansiperane’yle, cancağız’la, canına yandığımın dünyası’yla bir bağlantısı olan bir gidişti bu gidiş. ilçe merkezine geldik, meydanda insanlar yavaş yavaş toplanıyordu. d'm ve arkadaşları bira aldılar, bana da gazoz. zaman mı çabuk geçti, gazoz mu çabuk bitti anlamadım, hava kararıverdi ve meydanda bir kamyonun kenarları açılmış kasasında, bildiğin kamyon kasasında bir beyazlık beliriverdi. ışıklar ve sahne, sahne kamyonun kasasıydı. alkışlar, ıslıklar, bağırışlar, çırpınmalar, sahneye çıktı beyaz adam kıvırcık saçlarını da kafasına takarak. dayımın omuzlarındaydım. beyaz ayakkabılar, beyaz takım elbise. beyaz ışıklar. elinde sigara, başladı söylemeye.


sonra büyüdük, adam olduk, üniversitelere gittik. bir şey hep hatırlattı bana hatırlaması çok da acı gelen şeyleri, bazen üç kere öpüp başıma koydum o hatırlatan şeyleri, keyiflendirdi çünkü beni, bazen de yere tükürdüm tekmelemeye çalıştım boğuştum o hatırlatan şeylerle, ama hep hatırlatıldılar, bir söz bir şiir bir göz bir diz, hatırlattılar. müslüm gürses de öyleydi, ben şarap içtim o da şarap içerdi diye. köpeköldüren içtim o da içerdi diye. bazen sabah kalkar kalmaz play’e bastım, o belki söyler diye. ama noldu? kırk yıllık şarapçı, kolacı oldu. ‘sevgi mi nefret mi’ “adını sen koy” deyip, kötü sesimle “itirazım var”ı söyleyerek ayrılıyorum huzurlarınızdan.

itirazım var baba, itirazım var bu yalan dolana.



26.02.2013

dünya çok kü. burda bu video vardı, youtube bir şeyler yapmış, ya da başkaları.

16.02.2013

it gibi it gibi it gibi it gibib ititi gibi çalışmak çalışmak iti gibi it gibi çalışmak iti gibi çalışmak it gibi çalışmak it gibi çaluışmak it gibi çalışmak it gibi çalışmak ki hiçbir şey düşlememek düşünmünmeemeke it gibi çaışmak iki düşünmemek sarılmak dolayımına boyuna boynuna sarılmak ama it gibi çalışmak hiç olur mu bir gönül oyunu oynamıştı benimle it gibi sarılmak şarkıları it gibi it gibi ayşe nerdesin gibi gibi it gibi igigi emin igüs gibi başbaşayum it gibi çalışmak ellerimin anasını avradını ama avrat kutsal it gibi gib it edhd yorma yorulma yorbukulüme yorbık ama hayır cevap yok it gibi diyorum size it it it mınba menba koymak gibi it it gibi, yıkıl yıkıl seril yıkıl bir düdük yat bür düdük kalk bir düdük bit bir düdük bir daha bir daha bit yarın sadettin'in yanına git gibi it gibi çalışmak ki bit
hani olur da dünya üzerinde dinlemeyen kalmıştır diye

 

14.02.2013

izmir'e kim katılıyor?
bu dünyanın dayısı benim ulan

şimdi bizim yeğen bana benzerse, bazı yaşlarında dünyaya dayılık taslayacak, efil efil esecek, dünyaya omuz atacak ve yine de pardon diyecek. bazı yaşlarında ise ehil ehil oturacak, napıyorsun diyenlere, "duruyorum." diyecek.

şimdi bizim yeğen bana benzerse bundan yirmiyirmibeş yıl sonra "benim yarim yaylalarda oturur, ak ellerin soğuk suya batırır" diye türküler söyleyip bi kaç bi şey içip keyiflenecek, içlenecek.

9.02.2013

yahu kaç gündür yoruluyorum gecenin bu saatine kadarlar. bu gece yeminle sadece bi kadeh atıp yatacaktım, ziyanı yok gene öyle yaparım, sabah iş var neticede, ama bu fotoğrafı görmesem iyiydi bi arkadaşın facebook profilinde. o zamanlar da arkadan, aradan, uzaktan, ve sadece bakarmışım.


değişmedin kemancı, hâlâ efkârlı çalıyorsun.

7.02.2013

benim kafa tatil

portakalın kabuğunu dört eşit parçaya çizmek lazım. 


3.02.2013

takısız isim tamlamalarının sıfatına takayım

şiirseven kadınlar da orda olacaklar mı, dedim. bir martı bir bağırtı koptu. tahtaboşa çıkan kızın donu göründü alt kata. fareler cızırdadı sevinçten. parmaklarını birleştirip parmakaralarını güneşe tuttuklarında yalnızlıklarını gördüler aradan. gözkapaklarını kumbaralarda biriktirdiler. avluya gömülen serçeler, öldürülen örümcekler ve uçurulan uçurtmaların sayısı birbirine eşit çıktı. kızçocuğu karıncaların saçlarını yoldu. beyaz dizaltı çorapları ve karakediler bir anda gelip geçip gittiler. i patladık. kimsesiz köygöçürenler hep duvarda her çivili kaldı.  

2.02.2013

30.01.2013

okuduğum öykülerden birinde kahraman, o zamana kadar izlediği filmlerin içinde, yağmur yağarken araba kullanan adamın silecekler çalışırken arkalarında ağlayan görüntüsünden oluşan sahnelerden mürekkep bir film çekiyordu.
meridyen vs. freudyen

okuduğum romanlardan birindeki hayal meyal hatırladığım kahraman, kız kardeşinin çocuğunun doğduğu gün intihar ediyordu. düğün ve cenaze kavramına doğrudan yaşam (düğün her zaman yaşam mıdır?) ve ölüm (cenaze her zaman ölümdür) açısından yaklaşan ve bu anlamda farklı bir kitaptı. ayrıca, anlatımının eksenine kız kardeş, abi, ve evlat/yeğen üçgenini alması freudyen bir yön de taşıyordu, -ki normalde bu alana pek meraklı değilimdir-. sonundan hatırladığım bir cümle, nasılsa artık ailem yalnız değil, gibi bir cümleydi ama intihar notu yoktu.

olan çocuğun önceden kararlaştırılmış adına oluyordu.
ikilem dem oll

hiç sizi en olmadık yerlerinizden gömdük mü
olur olmadık yerlerinden öptük mü denizi
ağaçlara çıkıp şarkılar mı icra ettik
kişiliğimi sevdiğim kıza icraya mı verdim
icraat icraat diye kıvranan bir belediye başkanı mı olduk ilçemizin
satırlarımızın son kelimeleri bir alt satıra mı intihar etti kendini kendini kendini
içimizdeki köyün çeşmesinden su mu içtiniz avuçlarınızla
içimizdeki kırsalın kuru otları içinizi mi bürüdü
bisiklet mi geçti üstümüzden
düşüncelerle ters düşünce neler oldu hayatınıza
otobanda yatan ayakkabı teklerini mi koleksiyon ettiniz
yılda bir sileceklerini mi çalıştırdınız beyninizin
mercek altında kendinizi rasata mı tuttunuz
lamını lamelini mi dediniz dünya denen mercimekin
üstüne kül mü kokladınız ilk sevdiklerinizin, kul mu yoksa lan, hele bi söyleyin
biter mi biter mi biter mi bu arabadaki benzin
terk edilince yoksa hindistan'da ganj'a girmiş mi hissettim

hiç gizi olmadık yerlerinden açtık mı
memelerini mi sarkıttık sanki denizin
deniz bakılmayla sevilmeyle hiç eksildi mi yıprandı mı aşındı mı
dünya bizi tahriş mi etti dönerken sürtündüğü koynumuzdan
sarılsa daha mı iyiydi sanki dünya size
doz dozimetre doz dozimetre
göğün yüzü eskir mi görüle görüle
mentollü bir hava alırız mı sandınız aşık hissedince
hidrojen koklar gibi, pinpon topu değil o çatlayan, dünya
hey maestro, arkadaşlara benden biner cin daha
dişlerinizi fırçalamanın gerektiği hissiyatı gibi mi vuku buldu aşık olmak içinizde
bakın bir satır bir satır daha yerde
tanrım bu dünya döner bıçakları nerde

hiç tiz-i reftâr olanın pâyine dâmen dolaşır

hiç gözleri yok artık yok artık
tüm bunları ne çabuk atlattık
pillerin iki kutbuna aynı anda dil değdirdik
one pill makes you murder
kutuplarından basık basık suratı he pasık he pasık

susadın çeşmeye inmez olaydın biliyorum
boşver, dart bende oklar sende
kimseyi zarar vermiyor kimseye silmiyorum.



29.01.2013

güzel bir birliktelik

işyerinde bi zaman aynı laboratuarda çalıştığımız bi abim var. kendi halinde, sakin bi adam. ferdi özbeğen şarkıları gibi bi adam. bir kez balığa gittik, bir kez şile'ye gittik, beş kez içmeye gittik, o kadar. 2009 yazıydı. bu işyerinde ilk günlerimdi. çalıştığım laboratuarın şefiydi. akşamüzeri saat beş buçuk gibi eğer günün işleri hafiflemişse, bilgisayarının başına geçer ve müzik açardı. ferdi özbeğen'i bana o tanıttı. ben o zamana kadar sadece bu şarkısını bilir ve severdim. o zamandan sonra ferdi özbeğen gibi şarkı söylemek tanımı ortaya çıktı benim için. ferdi özbeğen'e karşı acaip bir hassasiyet oluştu içimde. o abide de vardı aynısı, belki de ondan bana geçti. fuar gazinosunda canlı canlı izlemeye gittiğini anlattı kaç defa. bense o günlere yetişemediğime kaygılandım. yok yok yalan deme. unutturamaz seni hiçbir şey. bir gün darılıp bir gün barışma. yarım kalan aşk. blogun eski yazılarında da paylaşmıştım bir iki kez. naif olduğu kadar iddiasız olduğu kadar hırssız olduğu kadar kıymetli. onun piyanosunda onu diğer taverna şarkıcılarından onu çok uzağa taşıyan bir ton var, hilal çalıkoğlu'nu bilirsiniz di mi, piyanoları onunla aynı kapıya çıkar. belki bestekar değildir ama iyi bir yorumcudur.



bir de kendine özgü yorum farkıyla aynı tanıma uyan ömür göksel vardır benim için. bahaneyle onu da analım. yaşadım mı öldüm mü. sevemem artık. hasret tel oldu sazıma.

27.01.2013

otoyol kenarında, refüje yakın park etmiş ayakkabı teklerine selamün aleyküm.

25.01.2013

"sonra yeni bir evin olacak. orda bi sürü yeni arkadaşlarınla tanışacaksın. unutma, arkadaşlarınla hatıraların senin her şeyin. onlara asla sırtını çevirme tamam mı."

20.01.2013

yoğun bıkım

bugün size biraz da özel hayatımdan bahsetmek istiyorum. bugün özel hayatımı bu yazdığım yazıya meze yapmak çerez etmek mına koymak istiyorum.

ömer bugün evindeki yatağında uyuyamayacak. dileriz ki ömer bugün ve birkaç gün evindeki yatağında uyumasın ama sonraki günler evine dönsün. ömer evine döner.

bugün canın çok sıkkın, her şey sana zor geliyor olabilir. şeklinde şarkılar yapmış olabilirleri leri. kimileri sıkılmışlığını o kadar güzel ifade eder o kadar güzel anlatır o kadar mına kor ki bizler kendilerimizi hep onların içlerinde bulmakta çok sevinçler çekeriz. sıkıntılarımız hafifler. ama bazı sıkıntılar var ki bira üstüne bira içmek bile hafifletmiyor.

bugün yıprındığımı hissettim ve hâlâ edebi kaygılar gütmekte çekince görmüyorum. ama haz ama akıl derseniz, mümkündür elbet, bugün değil te.

ben bana inanmanızı tavsiye etmem ama bugün kafam merkez bankası gibi. bugün kafam dowjones. bugün kafamı sikeyim.

sen tam da işinle ilgili tüm motivasyonlarını kaybetmişken bir piyango vurmuşcasına yeni bir proje sözkonusu olsun; beş yabancı teknisyen, iki mühendis, altmışdört işçi ile bu işi iki ayda bitirme şartıyla sana versinler. sen ve ekibin üç haftadır gece gündüz cumartesi pazar demeden dört elle sarılın. yorulduklarını hissetmiş olmana rağmen hem aldıkları fazla mesai ücretiyle motive oluşlarını seyret hem de arada bir çikolata baklava bir şeyler ısmarla, çaylarını kahvelerini esirgeme, küçük sigara kaçamaklarına, nişanlılarıyla küçük smsleşmelerine göz yum. onuncu gününde en iyi adamlarından birinin parmağı kopsun. yirminci günde en iyi adamın, evet en iyi adamın merdivenden düşsün, düşerken önce kafasını sonra kaburgasını düştüğü çukurun yan duvarına çarpsın ve kırılan kemiklerinden biri aort damarını kessin.

ömer rica ediyorum evine dön ömer dön. ömer buna göz yumma.
anannem dedemin yanıboyu ve ardısıra bunu çok söyledi. dedemin seyisinde bile olmadı. yürüdü gitti.

18.01.2013

annemin oğlunun yaşı itibarıyle saçlarının beyazlama belirtileri göstermesi gibi gayet doğal bir olgunun annem üzerinde bıraktığı etki nedir: annemin oğlunun saçları beyazlıyor ve bu annem için hayatında sadece bir defa yaşayacağı bir tecrübe. annemin oğlunun saçlarının beyazlaması annemde nasıl duygular uyandırıyor acaba, annem için çok ilginç bir durum olmalı. şahsen ben anne olsam ve oğlumun saçları beyazlamaya başlasa kendimi çok tütün hissederdim.

15.01.2013


bu da yarın ölecek olan değerli arkadaşımız ergin günçe için gelsin. 

yokuş kasaba

ben burda onu aradım kimdi nerde tanışmıştık
herşeyi gömdüğümüz o ılık güneş
ilkin mintanımı yırttım bir çalılıkta
sonra dalgın kalabalıkta dolaştım

orda silah atılır tutulan aya
çingeneler geçer, dağ köyleri
çökelek indirir, yapağı kavurma
ve dişli kar, o uzun ova yazlarına

şimdi vapurdan insem kimse tanımaz
yollar daralmış okul da küçülmüştür
yoktur bizim eşek otlakta, arkama dönsem

biber dizmişler mi tarhana sermiş kimler var
sokaklarda akan rakılı duman
akşam olsa ararlar mı
koşup bahçelere saklansam

burda bütün gün bakındım şubattı
parklarda simit yediğim o yalnızlığa
eski gözlerden biri, eski seslerden

bari şurda tavşan kanı çay olsa

13.01.2013

pardon

üstüme üstüme gelen sigara dumanlarından hoşlanmam. çatıda gezen kedilerin yeri ayrıdır o ayrı mesele. can sıkıntılarıyla aramızdan su sızmazdı zaman zaman, güzel günlerimiz oldu. kömürlüğe giren birinin illa ki bir yeri siyahlanır, ve gökkuşağı buna yazıklanır.

geçen gece rüyamda kimsesiz bir akreple konuştuk. neler anlattı neler. anlatamam, sır.

biriyle yolda yanlışlıkla çarpıştığınızda, omuzlarınız birbirine çattığında, yanlışlığın ve çarpışmanın kaynağı dalgınlığın büyük çoğunluğu onda olsa bile "pardon" dersiniz ya nezaketen, kendini kötü hissetmesin diye. ben her gece dünyaya "pardon" diyorum bu yüzden, nezaketimden.
"ben tavan arasındayım sevgilim!"  
çiftlik bir akvaryuma sokarım. dünya oradan ibaret zanneder. dünya orası olduğu, orda yediği içtiği güldüğü için orda mutlu olur mutlu kalır. o çiftlikte seyreyler, gezer tozar iner çıkar düşer kalkar. dünya orasıdır, her şey orasıdır, her yer orasıdır.

hep dedim halbuki babama, beni yaparken şu akvaryumumun silikonunu iyisinden al, diye. dinlemedi beni, ucuza kaçtı yine.

ucuz bi adam oldum çıktım ben de. su sızdırıyor akvaryumum.

11.01.2013

onunla konuştukça hatıra çıkıyorduk.
floresan mısınız?

öyle bir hatam daha olmuştu. ev resmi çiziyordum. ne hikmetse ya da bende nasıl göz varsa, floresanı da çizmeyi ihmal etmemişim, dışardan görünümüyle bir ev çiziyorum ve resme baktığınızda pencereleri, çatıyı, bacayı, ve floresanı görüyorsunuz. resim öğretmenimden kafama ikinci anahtarı yememe tekabül eder. sonra zaten resmi bırakıp karşılığında flüt dersi vererek resim yaptırır olmuştum, dereceye oynuyordum, mecburdum.

içgörüye bağlardım bağlamasına ama kendimi kandıramam şu an.


şu florasanlar*
kimse niye yüzüne bakmıyor bu florasanların
yanmazsa fark ediliyorlar
florasan mısınız?
içinize sinek kaçmış
sinek ve kelebek ölülerle dolmuş içiniz [kelebekler, güveler ve başkaları**]
sinekler kötüleri, kelebekler iyileri hatta kızları temsil, bilmem açıklamama gerek var
allah’ın gücüne gittiği oluyor mudur veya komiğine filan
[tanrım güler misin ağlar mısın]
sineğe pis bir anlam yükledim
kazık atan dost dedim mesela
dost kazığı
allah’ım kağıt bekliyorum
cevap da
sizden de cevap bekliyorum; florasan mısınız?
hasansanız da olur***
sadettin çaylar nerde kaldı?
sadettin’im, susarım
iyi idare ederim
florasansanız
idare lambasıyım
fitilimi yakınız

*  florasan: floresan tdk’ya göre
** arkın temel bilimler serisi: 14, arkın kitabevi, yazan s. a. mannings, çev. ayten oray
*** enis akın sormuştu, “hasan mısınız?”
soruyu soruyla cevapladım, “florasan mısınız?

bir sana bir bana

bir kg. mandalina alıyorsun pazardan. hepsi aynı yarım saat içinde aynı ağaçtan toplanmış ve istiflenmiş olmasına ve poşetin içinde farklı köşelerde birbirine temas etmeden durmasına rağmen bir tanesi üç beş gün içinde çürürken diğeri on gün sağlam kalabiliyor.

ortaokulda, okul çıkışı cuma akşamı istiklal marşı terennümünü resmeden bir çizimimde her öğrenciyi aynı boyda çizdiğim için kafama resim öğretmenim olan pezevengin anahtarını yemiştim.

beş parmağın beşi bir mi?

6.01.2013

son birkaç günlerim ziyan geçti zarar durdu doğaya. havalar malumunuz. bahçada yeşil çınar filan dedim. yazı yazayım dedim, kabahat, yazmayım dedim kabahat, ben her zamanki gibi kendi bildiğimi okumaya karar verdim, okumayla aram fena değildi. ferdi tayfur'un başarıyla icra ettiği bir şarkısını sordu bulmacalar, "çok sevdim suç sayıldı, hiç sevmedim kabahat" cevabını verdim, ve doğru kazandım. bu hafta gecem gündüzüme karışmadı ama gecelerim işime karıştı. soğuk havalarda çalıştırmam üzere emrime dördü vasıflı ve postabaşı mertebesini haiz olmak üzereoniki adet işçi, dört adet forklift -operatörü dahil-, iki adet kamyon -şoförü üzerinde- verildi ve hep beraber günde yaklaşık iki vardiya, hafta tatili kullanmadan şantiyede çalıştırdık birbirimiz. çay kahve molası verdiğimiz de oldu vermediğimiz de. bünyem askerlikten bu yana bu kadar soğuk yiyip soğuk içmemişti, iyi geldi.

bu haftasonu bir ilk diyebileceğim bir ilk gerçekleşti. sanırımdır yaklaşık yirmiyedi yirmisekiz yıl aradan sonra annem babam ve ben aynı yatakta uyuduk. ve edip cansever'i fazlasıyla özlediğimi fark ettim.

şimdi, lütfen, " -bana bir cin daha. "

4.01.2013

" - Bana bir cin daha "

3.01.2013

" - Bana bir cin daha "

2.01.2013

" - Bana bir cin daha "

1.01.2013

iyi seneler devam ediyor

sabah sanki işe gidecekmişim gibi köründe uyandım. bu sabahların bi körü vardı, benle bir zoru vardı. rüyamda anita lane'i görmüştüm. the world is a girl dinledim. bu aralar epey şarkıya ihtiyacım vardı. kahvaltı niyetine eskimiş ekmekle bir şeyler atıştırdım. bilgisayarımı açtım. tanıdıklarım arasında yıla ilk sabahçı olarak adlandırılmak istemedim, sesimi çıkarmadım. üç poşet eşya vardı gelen, onları toplamaya gönlüm elvermemişti, yine elvermedi, dokunamadım, koku almaktan çekindim, korktum, akşama bıraktım. şehre indim, dolandım, iki tane kitap aldım. bir kadeh bir şey söyledim kendime çaydan sonra. epey ayazdı. tam güneş batmak üzereydi, epeydir vapura böyle sancılı yaklaşmamıştım. bir şey beni kaldığım odaya hızla çekti ve döndüm, ve viskiyi açtım. viskinin ardından nelerin geleceğini bildiğimden soğusun diye dolaba bıraktım. anita lane'e geri döndüm. yarının pazartesi mi çarşamba mı olacağını sorguladım. sene ikibinonüç olmuştu ve ben hâlâ sevdiğim kızları şarkılarla kandırmaya çalışıyordum, kendimi bir kez daha kınadım. akşam eve geldim, müthiş bir soğukkanlılıkla viskinin birinci bardağını bitirmeden kaldığım sikko odayı toparladım. içtiğim sigarayı markette bulamadığımdan mentollü sigara almıştım, onu kokladım. bu sigaraların bir grubuna zam geleceği anlamına mı geliyordu, anlamadım, fazla da kurcalamadım. döndüm döndüm döndüm.

ben aslında yok mu idim.

31.12.2012

iyi seneler

geliyorlar evet. geldikleri gibi gitmesini de geliyorlar evet, kırlardan geliyorlar.
iyi seneler

müziği kesin, onu deliye döndüreceksiniz. bunu birkaç kez yaparız.



bir de bakmışım, sana dedemden bahsetmek için iki cümle kurmuşken, neden anlatmıyorsun bunları demişsin, herkes yazarken bunları anlatıyor, demişsin. buradan hız alarak kendimi anlatmaya kurduğumda sen kendi dedenden bahseden uzuuun bir anlatıya çoktaan girişmişsin.
iyi seneler

geçen yol, yeni yıla girişte a., o., ve yedi sekiz arkadaşları bir evde idik. pek keyifli idi. evet arkadaşlar iyiydi. 
ondan önceki yıl asker arkadaşım o. ve eşiyle ve arkadaşlarıyla bir evde idik. müthiş müzisyen bir ailenin gece    epey kadar müzik ziyafetine şahip olduk. 
ondan önceki yıl, saat dörtbuçuk sularında girdim ank.'da, "sabah beşte arama / ben dağlara çıkarım / elini verme bana / g3 gibi sıkarım" türkümüz eşliğinde.
ondan önceki yıl sanırım eskişehir'deki son yüzyılımdı. mükemmel çift m., b. ve a. ve a. ile girdik, bana hediye aldılar. bana hediye alınan nadir yılbaşlarındandık. 

ahah saat 22:22

iyi seneler

gözlerim şarap çanağı. bunu okuyan çocuk kör oldu. gözlerim pancar turşusu.
iyi seneler

i would rather be the devil that to be that woman's man.  
iyi seneler

ben demiştim size arkadaşlar iyidir diye. bugün sevmesek de görmesek de tatmasak da bilmesek de o arkadaş bizim arkadaşımızdı. bu aşağıdaki türküde noel lafı geçiyor. ordan bir selim geçiyor. kadın yok, adı yok.

iyi seneler

orospu çocuklarının makus talihidir, anaları hariç. bir süre dünyanın en en adamı sanılırlar, anaları dahil. sonra bir bakmışsınız yine orospu çocuğu olmuşlar, anaları hariç.

30.12.2012

pek klip de izlemem aslında. şarkı sözlerine bile önem verdiysem bugün. üzüldüğüme üzüldüm.

mağlup

merhaba marianne,

bir kg. toz şeker aldım, hayatımın geri kalanını küp şeker kullanmadan geçirme isteği belirdi içimde. buna vasıl olamayacağımı da biliyordum aslında. bazı şeyleri başından mı biliyoruz ne. eskisi gibi pazar günü çalışıyor olmayı diledim, boş kalmak, iş haricinde bir şey düşünmek istemiyordum. haftada yedi gün yirmidört saat mı var. otis redding'in white christmas şarkısını dinledim birkaç kez. birkaç kez daha dinlemeye içim elvermedi. amerikan romantik komedilerindeki sahneler geçti gözlerimin. single bells diye bi şarkı yazdım. içimden sayfalarca şeyler yazdım, hepsi birbirinin aynı oldu, yazmadım. geleceğe geri döndüm. dingil bir hayata sahip olurdum yine. halbuki biz burda iyiydik.

elma yemeye niyetlendim. yarısını soydum, ince bir mutsuzluk örtüsü kapladı hemen soyduğum kabukların yerini. geri kalanını soymadım. elma çekirdeklerini yiyerek intihar eden bir çocuk saplandı içime. cumartesi gecesi ateşi yanımdan bile geçmedi. soğuk bir kış bir süre beni bekledi. cebime bıçak aldım dışarı çıkarken kavga filan edersem diye. kavgacı bir çocuktum ama yetişkinliğim bu şekilde evrilmedi. sahilde otururken çıkan rüzgâr beni az öteye iteledi. bıçak rüzgâra kâr etmedi.

işçiler atış talimi yapıp rakı içmeye çağırdı. gitmeyi çok istedim ama gidemedim. bu suratla orda işim olmazdı. felix da housecat, ladytron bile remiksleriyle içimin şekerini yükseltemedi. erotik bir şeyler izleyeyim dedim, bana mısın demedi. kahve diyarı, kahve sarayı, gloria jeans, starbucks, filan hiç içim kaldırmazdı. bilemedim. ayakkabılarım için sitil marka sünger aldım, gözlerimi parlatamadı. siz yine de ilk olarak sağ ayağınızla giyin ayakkabılarınızı. berbere gittim, yarısını kes, yarısını kesme dedim, abi iyi misin dedi çocuk.   

türk kahvesi yaptım orta şekerli, bir kaşık şeker, yarım kaşık tuz koydum. tükürmek istiyordum. içki içtim, yapmadığım bir şey miydi ki. dansözü masaya çıkardılar, teselli olmadım. trafik lambasına kafa attım dönerken, büsbütün kaskafalıydım. kimseyi gündüz yaşamaya ikna edemiyordum. ella fitzgerald'dan black coffee dinledim, orhan gencebay etkisi yaptı. death'den voice of the soul dinledim, müslüm gürses gibi çarptı.

olmadı yani. olmadı. bana bir şey olmadı.  


29.12.2012

"biz acıyla emirgan’da barbut atardık bebeğim" 

27.12.2012

hiç bu kadar ihmal etmemiştim bu şarkıyı. ayıp.

bazı filmleri birkaç kez izleriz.

25.12.2012


ali baba'nın çiftliği, çift olma hayali.

mani oluyor halimi takrire hicabım.

hayat benim çok iyi tanıdığım bir insan. bugün tonlarca makinanın tırlar üzerinden aşağı inmeleri için bir hareketimle dünyayı değiştirdim. tonlarca metal yığını, tam sekiz adet (uğursuzluk olmasın diye çift sayı tuttuk) tır, boşum boşum boşaldı bir düdüğümle. tirbüşonumu ödüllendirmeyi unutmadım. bugün dünya için ve sizler için hiçbir şey ifade etmeyen yine bir şeyler yaptım ve yeni. böyle şeyler yapmaya elbette pek gerek olduğundan mı yaptım, evet ve. beni tanıdılar siz kaçın.

bugün dünyada yoktum, zındanlarda dolaştım. karazından. karayazı. on puan on puan onpoan. baba olacak adam. tam bir ada. tam bir bozca adam. ompuan om puan. om mani padme hum. "her dakika yeniden doğuyoruz. hakikat diye bir şey varsa eğer, ona varılamaz. çünkü her dakika değişiyor, dağılıyor. buldum diye rahat etmek yoktur." ton uyumumuzda sıkıntı yoksa.

sana sevgimden kasisler yumuşadı. reflekslerim buna sıkıldı. bu sırada aramızdan bir zeytinyağı sızmalı.

bu günün şarkısı için sonra bi daha istişare ederi

24.12.2012

pek az şarkı bana dişimi fırçaladıktan sonra sigara içirebilir. ve bu şarkı yaklaşık sekiz dokuz yıldır aynı, ama bugün anlamı daha bir farklı, sözlerine dikkat etmedim ayrıca -başlığı hariç-. ha bir de şey diyor, dj play a song for the lovers. ne gerek vardı ki öyle demesine. sözlerine dikkat kesildiğim nadir şarkılardandır ayrıca itiraf buyurmalıyım, neticede sözlere pek itibar etmem.

yol o kadar uzadı ki bugün, ama aynı zamanda o kadar kıvrakça kavradım ki virajları hepsinde sanki o kağıt gibi aluminyum çerçevesinin içinde arabanın, kağıt gibi katlanabilecekmişim ama bana hiçbir şey olmayacakmış, gazeteler "sekiz takla atan arabanın içinden burnu bile kanamadan çıktı" yazacakmış gibi geldi. ama kanadı burnum buna.

kamil sönmez, adam geçtiğimiz yakın haftada ölmüş. klibin başlangıcı kötü bi kere, birinin önüne boyaması için aykkabısını -hem de ayağındayken- uzatan adam adam değildir bende. gayet çerez bir klip ve icra, tanıdık ve gülümsememize vesile olacak simalar mevcut, ama ben bunu ilk dinlediğimde aldığım bir ilgiyi sunmalıyım şimdi. bu adam öldüğünden beri aklımda: bu türkünün 0.56 dakikasından itibaren 1.40'a kadar olan müzikal pek az şarkıya nasip olmuştur.
 

31.10.2012

sami baydar

ölmüş. blogu tarasanız hakkında en çok yazım olan yazarlardan biridir. ki bir dış yazardan bahsettiğim nadirdir. ölünün arkasından bolca konuşurum, ama pek yazmazdım. haberi alınca içime zehirli bir kızılderili oku saplandı, kendimi çok beyaz adam hissettim. bildiğin beyaz adam. şiirleri değil ama öyküleri, şiirlerinin başlıkları, kitaplarının adları, öyküleri, öykülerinin başlıkları, resimlerinin ve sergilerinin başlıkları, işte bunlar bambaşka şeylerdi. böyle durduk yere, incelemeden, yarmadan yormadan sevdiğim koşutsuz adamlardandı. onun bana okuttuklarını ben de bir gün birilerine okutabilir miyim acaba diye islendiğim nadir adamlardandı. annemin küçüğü, dayımın büyüğüydü. beşiktaş'ta yaşamış olması, onun geçmiş olduğu sokaklardan defalarca geçmiş olmak, onun kiralık ev aradığı sokaklarda ev aramış olmak, onun ettiği dualardan tuzbaba'ya dua etmek, oradalardayken beni seven şeylerdi bunlar. kitaplarını elimle tuttuğum bir adamdı. anlamsız bir adamdı.

14.10.2012


ali baba'nın çiftliği, çift olma hayali

bugün dünyada yoktum, zındanlarda dolaştım. karazından. karayazı. baba olacak adam. on puan on puan onpoan. tam bir ada. tam bir bozca adam. ompuan om puan. om mani padme hum. "her dakika yeniden doğuyoruz. hakikat diye bir şey varsa eğer, ona varılamaz. çünkü her dakika değişiyor, dağılıyor. buldum diye rahat etmek yoktur." ton uyumumuzda sıkıntı mı vardı yoksa.

17.09.2012

epey olmuş yazmayalı


3.09.2012

gel sen de kopar bi parça

bir kayık gibi yürümüşüm.

28.08.2012

ne hikmetse bu iki şarkıyı nedense aynı kefeye koyuyorumsa. ama iyiyim sağol.



23.08.2012

19.08.2012

18.08.2012

bari yarın sabah bir çift yeni çorap giyeyim işe giderken, bayram günüdür, şeytanlar sevinmesin. bu, babaannesinden kalma olmak üzere annemin bir inancıdır. 'bayramlık' inancını ortadan gayrıresmi olarak kaldırıp biz şehirlileşince annem en azından bu yönde sergiledi inancına bağlılığını. bize her bayram en azından bir çift çorap aldı yenisinden. ben de son neredeyse yirmibeş yıldır bayram namazlarını ihmal etmedim. bayram günü erken kalkmamak benim için çok kötü bir şeydir, sevmem o insanı., o derece, sevemem. o gün ya bayram namazına gitmek için erken kalkıyorumdur, ya da işe yetişmek için erkek ve erken kalkıyorumdur, yarın olduğu gibi.




karasaban

dedem yok idi. anannem ineklere sövüyordu. handan kelimesini bir küfür olarak fırlatıyordu ağzından, bense ineğin adının handan oluşunu garipsiyordum. daha önce adı esma olan bir kedi duymuştum. adı ortega olan bir kedi de. bunları iyi seçilmiş isimler olarak kazıdım hafızama. sen kedi olsan adını ne kordum. gözlerini ne diye kaydettirmiş baban nüfusa acaba. dudaklarının adı ince giyerim ince ince yakışır gence miymiş. siyah perçemlerin, gonca yüzlerin, garip bülbül gibi zar eğler beni. bu sırada bir fırtına mı koptu, bir gök mü boşaldı, bir bebelere balon mu, bir fayton mu, bir kaset mi sardı, bir çöp poşetinin altı mı delindi, bir çingene kızı bir yörük genciyle mi kaçtı, bir balık mı zıpladı, bir zıpkın mı teğet geçti nasını skim, bir tanrılar ve arabaları mı, bir bostanlı vapuruna mı bindik, bir tren raydan mı çıktı, bir yumurta mı düştü yere, bir yürüyen bant mı tökezledi, bir parmak mı kaptırıldı prese, bir açma halkası, bir çakmak, bir makas, bir tutam saç, bir mektup, bir ankara bir istanbul bir izmir bir balıkesir bir yalova bir hereke kampusu bir birdirbir, bir sıfır bir sıfır bir, bir evlenme mi teklif edildi o da ne, bir kürdan, bir cep saati, bir zehra deovic Imal jada ko kad akšam pada, bir besame mucho, ne yani ben hiç üzerine atlanıp öpülünmeyecek miyim bir, bir sesame mucho, bir istiklal caddesi'nde kayıp mı oldu, bir sinema mı yandı, bir ruhi bey limonluktaki yangın'a mı katıldı, bir kocaman şiirler, bir kitabın cildi mi ayrıldı sayfalar dökül dökül üzerime boşaldı harfler zıvanadan çıkıp yürümeye koşmaya depar atmaya başladılar üzerime yüzüme doğru, sakallarımı kırpıp harf yaptım, onlarla öptüm seni sen uyurken, yüzümdeki yaşayan son hücrelerden görünmez bir el yaptım onlarla soydum seni sen uyurken, bu bir.

süleyman amca'nın evinin önündeki evin şişelerinden mürekkep yığına elimdeki kara sapanla nişan aldım bolca. o sırada süleyman amca karasabanla çift sürüyordu kafası bi güzel bi güzel ki sormayın. yorulunca soluğu avludaki limon ağacının altında duran masanın üstündeki evin şişesinde alacaktı. günleri böyle böyle geçiyordu. genç teğmen giovanni drogo gibi. sonra bir gün, ne mi oldu, doktor ona sigarayı ve şarabı yasakladı. çift sürmeyi de kendiliğinden bıraktı. bir emel sayın söylesin, bir şarjımız bitsin, bir yeni sekme açılım, seksek ya biraz, bir hoparlör açalım hayatın orta yerinde, bir domates karpuz salatalık satalım, bir şapkamız uçsun sen vapurda ben traktörün arkasında, bir dayımı beşiktaş maçına götürebileyim ölmeden önce, bir enişteme dalgıç elbisesi alabileyim ölmeden önce, bir ilk maaş tadı alayım seni her öptüğümde, bir big babol büyüsün aramızda, bir gözlerini gözlerimden ayırma hiç, bir acemaşiran, bir koşarak koşarak gel.

iyi top oynardım. çok da iyi değil. ama iyi. her insan gibi her insan kadar iyi. ne var ki göründüğüm kadar iyi değil. bir balıksak eğer deniz suyunun tuz oranını hesaplayarak birbirimize tuz mu serperdik, o değil de teninin tuz oranı arttıkça benim içimdeki erotik bakliyat şirketi hisselerini halka arz edesi gelirdi. bir fırtına tuttu bizi. bir ayağım takıldı da tökezledim mi, bir düştüm mü fena mı düştüm mü, bir ud sesi mi vınladı kulaklarımda, bir tremolo bir vibrato bir bir şeyler, bir senin bir şeyi sevmen kadınlarla erkeklerle gereksiz yere fazlasıyla ilgili, bir senin bir şeyi sevmen bir erkeğin dağları türküleri sevmesiyle gereksiz yere fazla ilgili. bir yeşerdi ekranlar. bir tüpleri bitti televizyonların. bir kestane attı kendini yüz metreden yere. bir oklu kirpi fırlattı okunu tam kalbime. bir makas yanlışlıkla kendine kıydı. bir silgi silmeye yetti her şeyi ama her şeyi.

biri bir şey mi dedi.
duet

- bana gelmeden önce bütün eski sayılarını atmalısın, yakmalısın yok etmelisin.
- seni düşünmemeye çalışıyorum. ama her yerden çıkabiliyorsun hamamböcekleri gibi.
- adam bir karakter yarattı ve dünyayı fethetti beni o benzettiğin şeyden. hem, ben piyangon olduğumu düşünüyordum.
- hayır seni kazımayacağım.
- temizlik yaparken elindeki bezle ilgilenmeli ve hayal kurmamalısın.
- tozunu da almayacağım senin.
- son günlerde çok toz yaptı zaten dünya. nerden geliyor tanrım bu kadar toz.
- sen anca gez toz.
- beni herhangi bir şekle sokamayacağını anlamış olmalısın. marangoz işi değilim ben.
- kulağımın arkasındaki kalem ol bari.
- saçını topladığın kalem olsam.
- pah kırmışsın kalbime.
- hem baba hem şair olabilir miydim dersin.
- seni tanımakta zorlanıyorum.
- beni unuttun sen. kendine başka arkadaşlar buldun. bana cevap ver.
- insan üzülen bir varlıktır kurt.
- benden alıntılar yapmamalısın.
- artık yazmamalısın.

13.08.2012

ya daaaa

davulcular geçer rüyalarımdan, dallı dullu davulcular, ramazan davulcuları. ya da kedi çöp kutusunu devirir köpekle savaşırken. komedi yaparım, ama hatırlamam. dünyanın bu kadar çok ihtimale sahip olması insanın en çok aşıkken zoruna gider diye düşünüyorum. seviyor sevmiyor seviyor sevmiyor seviyor sevmiyor, bunun böyle sonsuza ıraksadığını düşünsene, ya da limit filan al, fsonsuz. efsunsuz.

ben aslında hiç çakmaksız kalmazdım, bunu kendime nasıl da yaptım. bugün hava erken mi karardı ne. özlemek mi, hahah, daha neler, o da ne. ya da gece de serindi sanki biraz.

onun benim evime misafirliğe gelmiş olması, ona çörekler açmış olmam, birlikte asansöre binmiş olduğumuzu göstermez. burada ipucu arayan dedektif -inspector clouseau ya da inspector gadget- yanlış arıyordur. ben çıkarken o inmiş olabilir, o inerken ben çıkmış, ya da ben evde beklemiş, o gelmiş.

sonra sizin tuzun kilosunun kaç para olduğundan haberiniz var mı. gerçi hiç kullanacak fırsatımız olmadı. ya da şöyle diyebilirim, kilosu nerden baksan birbuçuk lirayı bulur ve fakat, akar akar akar, sevmek gibi, billur tuz gibi.

bi ara uyandığında kolu kolundaydı, ya da kolu kolundaydı. [bunu iki ayrı üçüncü tekil şahıs dilinden ziyade yaparsak : bi ara uyandığında kolu kolumdaydı, ya da kolum kolundaydı] kol kola girmiş bulunmuşlar. 

susamak bulaşıcıdır. su içtik.

ya da...

1.08.2012

tekrar etmekte fayda var

31.07.2012

bankın bir ucuna ayakkabıları koyup onları yastık yaparak kıvrılmak.

29.07.2012

"bir gün, bir parkta otururken, biliyorum"

bolca su içtik ve uyuduk. sonra su içtik. çay içtik. kahve içtik. diye konuşuyorum. kendi ellerimle avcumla su içtik. benim başımdan aşağı serin sular döküldü, serin sular koynuma sokulsundu, serin sulara banmak istedim kafamı, mevsimin ilk tuzlu suyunu içtim. sonra su içtik ve geçti. gözler birbirine benzeşti. şu benim sevdiğim başta oturur,du. çoban yıldızı, diye enstrümantal bir şarkı bestelendi sene 1960lar. annem de o sıralar dünyaya gelmiş olmalı. annem dünyaya gelirken beni doğuracağı belli miydi yani, hayır şaka yapmıyor olmalısınız. anneler biz seksen nesli çocuklarını dünyaya getirdiklerinde yirmili yaşlarının hemencecik başındaydılar. m.nin annesi de öyledir sözgelimi. diye tahmin ediyorum. sonra su içtik geçti, hafiflemiş bulduk kendimizi. gündüzünde ben epey yıldızlara bakmıştım, denizin içinden yıldızlara bakılınca, hem de gündüzün, insan kendini bi garip hissediyor. sonra bi kadın bikinisi geldi yanıma kıvrıldı. hayır hayır, size bir şey söyleyeyim mi ben, ben oraya su mu bir şeyler içmeye gitmiştim. yaz günlerinde sıvı tüketimi artıyor yeryüzünün. şöyle düşünsek, insan olarak azot döngüsüne mi karbon döngüsüne mi daha çok hizmet etmekteyiz. bundan yıllar evveldi, ellerim yıpranmaya yeni başlamıştı. sonra kendime ucuz yollu bi pansiyon neyin kiraladım, yarın sabah terk dedim. sabahterk bir adamdım çoğunlukla. çoğunluktan kendimi ayrı hissettiğimi yadsıyamam, yine de ayrıksı görünmediğime eminim. diye yazdım. dışarı çıkıp bira içmeye koyuldum. beni öyle başıboş beni böyle yalnız beni öyle ah eğleniyor kendi başına bırakırsanız ben gecede sekiz on tane içer bana mısın demem. sonra uyurum, bildiğin uyurum. sonra su içtik, geçmiş olmalı. esiyordu diye hazırlıyorum. insanın adı çok önemli. bir arkadaşımın yazdığı romanda önemle geçiyor bu, öyle de bir güzel açık etmiş ki konunun susuzluğunu, sevindim okuyunca, görüştüğümüzde bunları konuşacaktık, hah, lafını bile anmadık, sonra inşallah. aslına bakarsanız geceleri hiç yatasım gelmemekte, ama sabah erken kalkasım daha çok ağır bastığından sabahları gecelere tercih etmekteyim, seviyorum nitekim. aydınlığı, sabahı, dinçliği, dinlenmişliği, kahvaltıları, islenmemişliği, gülen kadınları, şikayet etmeyen kadınları, hiçbir yeri ağrımayan kadınları, allahtan korkan kadınları, pijaması olan kadınları. tanrım sonra su içtik, muhabbet kuşları o dikey ve altlığı olan suluklarından su içer gibi su içtik pet şişelerden, sonra su içtik, okulöncesi çocuklarının o şekilli suluklarından su içer gibi su içtik pet şişelerden, dillerimizde biriken karabiberlere and olsun, yollarımızda yürüyen karabiber ağaçlarına hamd olsun ki, buğday yetiştiren tüm çiftçiler başımın tacı olsun ki, tarlalarda yitip gitmiş tüm korkuluklar üstüne yemin ederim ki su içtik. leyleklerin yollardaki ince su birikintilerinde koca gagalarıyla çektikleri çilelerin sendikal hareketine ortak olayım ki, damaklarında zerre kalmamış dünya maratonu koşucularının tükrüklerine bez olayım ki, dünyanın tüm türkülerine bam teli olayım ki, dilime badem olasın ki... diye hatırlıyorum.