marina
bu şarkıyı ilk dinlediğim seneler içimdeki doksanüç harbini işaret ediyordu. oniki yaşlarındaydım. ortaokul hazırlık sonrası ortabirinci sınıfa geçmek üzereydim. bende ingilizce ile ilgili ufak tefek bir köz olduğunu anlamıştı öğretenler. zira, zaten ilkokul dört ve beşte türkiye gazetesi'nin verdiği nasreddin hodja eklerinden ve milliyet gazetesi'nin dağıttığı ingilizce türkçe-türkçe ingilizce sözlükten epey bir şeyler kaparak gitmiştim o yedi yıllık anadolu lisesinin ortaokuluna. meraklıydım ve merakımın haddi hududu yoktu. hazırlık sınıfını prep. d'de bitirip orta bire geçtim. ben bildiğin ingilizce öğreniyordum, hatta öğrenmiştim. bizim eve her gün türkiye gazetesi getirilirdi sabahları bi motosikletli tarafından. ben ilkokulun ilk sınıflarındayken de tercüman. evin entelektüel vaziyeti bu şekilde anlamlandırılabilirken, babam sağolsun ingilizceyi rahat öğrenebilmem için elinden geleni yaptı. misal, bir gün markete gittik benim ilk ingilizce bilmiş yaz tatilimde, -ki o yazın devamında mühim bir salı pazarı kurulan ilçemizin en çok turist ziyareti alan halıcılarından birinde harcayacaktım günlerimi sırf ingilizcemden dolayı-. babam marketten ot bok bi şeyler alırken ben dergilere bakıyordum ve zamanın gençlikçe meşhur blue jean dergisinin bir kaset hediye ettiğini gördüm. o zamanki hayat görüşüm bende blue jean okuyacak göz olmadığını göstermesine rağmen içinde ingilizce bir kaset hediye olduğundan dergiyi aldırdım babama. eve geri dönerken hemen pakedi açıp kasedi teybe taktım ve bu şarkı başladı. fakat ingilizcesinde bi sıkıntı vardı adamın, öğrendiğim şeylere dair hiçbir şey yoktu sözlerde, herhalde tam öğrenememişim deyip hayalkırıklığına uğramıştım, italyancadan hiç şüphelenmemiştim.aradan yirmi yıl geçti ve ortalama her on yılda bir bu şarkı benim aklıma geldi ama adını hatırlayamadığım, sözlerini zaten anlamadığım için bulamamamıştım internette. geçenlerde denk geldi. öyle sevindim ki bu tutti frutti kılıklı şarkıyı rasgele görünce. ingilizceme sonra otellerde tatilköylerinde garsonluk yaparak devam ettim yaz aylarında. bir yaz da muğla otogarında geçti.
rahmetli dedem, lisede yatılı marangozluk bölümü öğrencisi olan ve fakat mezun olduktan sonra hayatına ilginçtir devlet memuru olarak devam eden babamın yatılı okuduğu ilde kitap okuduğunu duymuş. birileri tam da ihtilal zamanı zaten karışık olan devirlerde babamın kitap okuduğunu ispiyonlamış dedeme. dedem de, babamın kendisinden altı yaş büyük kuzenine demiş, aydın'a git, g'yi patakla, kitap mitap okumasın, adamın asabını bozmasın, alırım okuldan. amca dediğim babamın kuzeni, suçu sadece çizgi roman okumak olan babama gitmiş, iki tokat aşketmiş, skerim senin okuyacağın kitabı da okulu da, anarşist mi olucan başımıza demiş, ve bu ayarı alan babam liseden mezun olduktan sonra kırk yaşına kadar okul ve kitap yüzü görmemiş. bunu neden anlattım bilmiyorum. şimdi azcık babamı görmeye gideyim de üç beş duble atıp birbirimizden nefret edelim, sonra ayılınca sarılalım.
30.08.2013
29.08.2013
bugün yeminimi bozmaya and içtim. dört tane biram vardı dolapta. bir de ta ne zamandan kalma yarım şişe viski. dolabımda genelde farklı tipte içkiler bulundururdum ki biradan kısa bir uzaklaşma anında onlara dokunayım. yine de ağır biracıyımdır. dün çok fena baktı bana dolaptaki biralar. gittim geldim gittim geldim. bugün oralı bile olmadılar, bu defa da onlar naz yaptılar. biraların yetmeme ihtimali vardı ve akşamüstü akşamüstü bira almak için üç-dört km. yol gitmeye hiç takadim yoktu. bira yetmezse de geceye biradan sonra viskiyle devam edemezdim, ederdim de etmeyi tercih etmezdim. bira hep kapanış içkisidir bende. bu nedenle viskiyle başlayıp, iki bardak sonrası birayla devam etmeye karar verdim. bunun yeteceğinden emindim ama yetmezse de viskinin geri kalanıyla idare edebilirdim en kötü ihtimalle. tüm saat, promil, bardak, şişe, müzik, sabah iş incehesaplarını yaptıktan sonra içim rahat bir şekilde başlayabilirdim. bu yeni işimde gece aranma ve çağrılma oranım daha düşük olsa da böyle bir ihtimale karşılık telefon çalarsa, gözüne projektör yemiş tavşan olmamak için psikolojimi de hazırladım, ne de olsa eski fabrikamdan yayılmış olan gece arandığında ayık bulamazsınız ünüm buraya benden önce gelmişti. ve ilk yudumu aldım viskiden. hiç vakit kaybetmeden kanıma karıştı ve bana hükmetmeye başladı. içtiğim içkinin türü ve derecesi hiç fark etmiyor, ilk yudumu aldıktan sonraki kimyam ile üçüncü kadehi/şişeyi içtikten sonraki kimyam aynı oluyor, bunu iyice tecrübe ettim artık. hızla sarhoş oluyor, uzun süre o sarhoşlukta kalıyor, ve sonra uyuyorum. geçenlerde ayık kafayla, içerken dinlediğim şarkıları barındıran bir blog açmaya koyuldum, ancak henüz çok başındayım, biraz dolarsa adresini veririm. dolabımdaki biraların dün bana sitemkar davranmalarının sebebi, ve bu yazıya içkiyi meze edişimin sebebi, uzun süredir takip etmediğim ancak bir vakitler yazılarının hayli dostu olduğum bir blog yazıcısının dün rasgele uğradığım blogunda içkiyi bıraktığını okumuş olmamdır. adam benim gibi biracıydı ve müthiş methiyeler düzerdi biraya, benden müthiş olmasın. ne zaman okusam canım bira çekerdi, ve zaten ya içiyor ya da içmeyi planlamış olurdum onu okurken akşam saatlerinde. sonra sonra onu okudukça daha da canım çekmesin diye okumayı azalttım. sonra da onun başına türlü işler geldi gözucuyla gördüm, kardeşi vefat etti, gencecik, bir kızı sevmeyi başladı, acıdan uzaklaşmak için içkiyi bıraktı. çok tipik bir adama döndü. benim hayatımı görseniz ben de pek atipik bir adam sayılmam, hatta hiç, ufak tefek pürüzlülüklerim vardır benim yaşımdaki erkeklere nazaran, gündüzleri zaten hiç göstermem onları, geceleri de kendi kendime takılırım zaten. sonra da nişanlandı o arkadaş. ben onun kadar yapıcı, onun kadar akıcı, onun kadar edebi bira güzellemesi yapan insan okumadım hiç. karamsar insanları oldum olası sevmedim, acılı insanları da sevmedim, sevemedim ayrılığı. acı insana kafayı yedirtir, bunda ciddiyim, acı çoğunlukla insana biraz biraz kafayı yedirtir, hakiki acı tümden kafayı yedirtir, ama kafayı biraz yiyip de merhaba ben geldim diyen insan, işte onu sevmem. ya tümden gel ya tüme git. ya sev ya terk et. sahi ben acıdan ne anlarım di mi bayım. her neyse, meselemiz içmek. bu ara taşınma arefesinde olduğumdan sıklıkla eski defterlerimi koliliyorum, hayatımı kolaylamaya çalışıyorum, geçmişimi kalaylıyorum, ve içkili blog hayatıma başlangıç zamanlarında en sevdiğim eserlerden olan adalet ağaoğlu'nun bir düğün gecesi romanı ve timur selçuk'un ispanyol meyhanesi şarkısında geçen içmek üzerine olan teğellemeler beni benden alırsan seni sana bırakmam. biliyorum o eski halimden eser yok şimdi, ve çok iyi biliyorum ki ayşe'nin de dediği gibi, değişiyorum ve bu değişme şeklim arkadaşlarımın sevgililerimin analarımın babalarımın dayılarımın hiç hoşuna gitmiyor. elimde değil hâlâ. ve ekledi, üzgünüm leyla. şimdi üzerine daha fazla yorum yapmak istemiyorum ama o sanal içki arkadaşımın, aylarca onu okuyarak içtiğimin farkında olmadan yazan bira dostunun içine girdiği analize ben de gireceğim sanırım ya da girmemle çıkmam bir olacak. ve o adam artık yazmayacak, üstelik belirtmiş de hiç yazar olma hayali kurmadığını.
inanmadım o ayrı mesele ama, bir süredir de bu konuya takılıyorum. bir vakit sevdiğim ve hakikaten şair olan kadının da uzun süredir şiirle ilişiğini kesmiş olması beni düşündürüyor. bazı insanlar gerçekten şair doğmuştur, tipiyle tavırlarıyla smsleriyle mailleriyle twitterıyla facebookuyla her şeyiyle anlarsınız. ama onlar bile bırakıyorlar. otuz yaş üstü yazma veriminin azalmasını başka şeylere yoran bir arkadaşımın bu konuyu açmış olması bile benim için bir kazanç oldu. uzundur düşünüyorum ama yazmıyorum. hatta epey uzundur da kurgusal yazından uzağım. zaten kurgusal yazın, yani öykü ve şiir konusunda kitap hacminde verimlerim olmasına rağmen bu konuda kendimi hiç başarılı saymadım, ben hep neyi iyi yazdımsa blogun eski zamanlarında, msn konuşmalarında, ya da maillerde yazdım. demek ki bendeki de bir hevesmiş, ve ama yapamadığım ya da yapamayacağım şeyler konusunda pes etmekten bugüne kadar hiç utanmadım, çünkü boşa kürek çekmeyi sevmem. bu da bir hevesti oldu bitti derim, ama bu zamana kadar en sevdiğim şiir dergisinin, bunda benim de şiirim çıksa keşke dediğim tek derginin adı da heves'ti, bunu da belirtirim. ziyanı yok, bir kızıl goncaya benzesin dudağın, yeter. ama ben bugün okumayı seviyor olsaydım, yine de gidip de şimdilerde revaçta olan m.ü.e (iletişim) ya da s.s. (sel) okumak yerine (ki ikisini de önyargısız okudum, adlarını google'layanlar beni bulmasın diye kısalttım) gider yine adalet ağaoğlu'nun romanlarını, yiğit bener'i, cemil kavukçu'yu, çok çok daha önemlisi vüs'at bener'i, hakan şenocak'ı, pınar kür'ün bitmeyen aşk romanını, m.mungan'ın eski öykülerini, okumamışsam kesinlikle h. ali toptaş'ı filan okurdum.
evet bugün kendime verdiğim sözü kendim kırdım. bunda çok etkisi olan -ya da bahane ettiğim- -no excuse please- bir noktadan daha bahsedip konuyu kapamak istiyorum. ben insanları gündelik hayatta kapamak ve kapatmak kullananlar olarak ikiye ayırırım. değerli okuyucular benim adım hakan. rahmetli dedemin adı hasan. bir harfle adını almayı kaybettiğim o adamın kişiliğine sahip olmayı fersah fersah kaybettim, bunun farkındayım ama üç yaşıma kadar tanıdığım bir adam hakkında elbette nesnel yargılarım yok. kulaktan dolma bilgilerle idare etmek durumundayım ve bu bilgiler hep müspet, rahmetli babaannemden dinlediklerim hariç. şimdi ben hangisine inanayım, yüz kişinin söylediği şeylere mi, yoksa onunla otuziki sene yastık paylaşan ve ama tek menfi yargılara sahip insan olan babaanneme mi. aynı durum benim için de geçerli olurdu şimdi ölsemdi, facebook'ta arkadaşım olan dörtyüz kişi iyi konuşurdu hakkımda, üç beş kişi de kötü, şimdi siz hangilerine inansaydınız. her neyse, bizim kültürde hâlâ çocukların isimlerine genelde dede ya da nine isimleri konulduğundan, çok muhatap olmadığım, arada bir düğünde seyranda karşılaştığım akrabalar benim adımı hasan zanneder hâlâ, öyle bilir, öyle hitap eder, ben de düzeltmem, çünkü severim, sevinirim. hiç tanımadım diyebileceğim o adamın adıyla anılmak hoşuma gider çünkü onun hakkında duyduğum şeyler hiç de yabana atılır, öylesine geçilir şeyler değildir, soyadımız da aynı olduğundan en azımdan adımla özdeşleşmek, hiç olan bana bir artı değerdir. bugün, ne hikmetse, uzundur yazıştığım alman bir şirketten adıma almanya'dan bir kaolen numunesi geldi, -işçiler buna kaolen demiyorlar elbette, toprağa benzediği için bu tip killi-kumlu malzemeleri toprak kelimesiyle özetliyorlar-, sekreter kargom olduğunu söyleyince işçilerden birinden gidip almasını rica ettim, ne ricası, git al dedim, hemmen abi dedi, üstüne hava tut da tozun dağılsın, böyle gitme idari binaya dedim, hemmen abi dedi. gitti geldi, abi toprak hasan x adına gelmiş, dedi. hakkaten de o alman adam, mailde adımı adresimi gayet nizami yazmış olmama rağmen, kargoyu dedemin adına göndermiş.
ben de içmeyi ve yazmayı bırakan adamların adına toprağı açmaya niyet ettim.
inanmadım o ayrı mesele ama, bir süredir de bu konuya takılıyorum. bir vakit sevdiğim ve hakikaten şair olan kadının da uzun süredir şiirle ilişiğini kesmiş olması beni düşündürüyor. bazı insanlar gerçekten şair doğmuştur, tipiyle tavırlarıyla smsleriyle mailleriyle twitterıyla facebookuyla her şeyiyle anlarsınız. ama onlar bile bırakıyorlar. otuz yaş üstü yazma veriminin azalmasını başka şeylere yoran bir arkadaşımın bu konuyu açmış olması bile benim için bir kazanç oldu. uzundur düşünüyorum ama yazmıyorum. hatta epey uzundur da kurgusal yazından uzağım. zaten kurgusal yazın, yani öykü ve şiir konusunda kitap hacminde verimlerim olmasına rağmen bu konuda kendimi hiç başarılı saymadım, ben hep neyi iyi yazdımsa blogun eski zamanlarında, msn konuşmalarında, ya da maillerde yazdım. demek ki bendeki de bir hevesmiş, ve ama yapamadığım ya da yapamayacağım şeyler konusunda pes etmekten bugüne kadar hiç utanmadım, çünkü boşa kürek çekmeyi sevmem. bu da bir hevesti oldu bitti derim, ama bu zamana kadar en sevdiğim şiir dergisinin, bunda benim de şiirim çıksa keşke dediğim tek derginin adı da heves'ti, bunu da belirtirim. ziyanı yok, bir kızıl goncaya benzesin dudağın, yeter. ama ben bugün okumayı seviyor olsaydım, yine de gidip de şimdilerde revaçta olan m.ü.e (iletişim) ya da s.s. (sel) okumak yerine (ki ikisini de önyargısız okudum, adlarını google'layanlar beni bulmasın diye kısalttım) gider yine adalet ağaoğlu'nun romanlarını, yiğit bener'i, cemil kavukçu'yu, çok çok daha önemlisi vüs'at bener'i, hakan şenocak'ı, pınar kür'ün bitmeyen aşk romanını, m.mungan'ın eski öykülerini, okumamışsam kesinlikle h. ali toptaş'ı filan okurdum.
evet bugün kendime verdiğim sözü kendim kırdım. bunda çok etkisi olan -ya da bahane ettiğim- -no excuse please- bir noktadan daha bahsedip konuyu kapamak istiyorum. ben insanları gündelik hayatta kapamak ve kapatmak kullananlar olarak ikiye ayırırım. değerli okuyucular benim adım hakan. rahmetli dedemin adı hasan. bir harfle adını almayı kaybettiğim o adamın kişiliğine sahip olmayı fersah fersah kaybettim, bunun farkındayım ama üç yaşıma kadar tanıdığım bir adam hakkında elbette nesnel yargılarım yok. kulaktan dolma bilgilerle idare etmek durumundayım ve bu bilgiler hep müspet, rahmetli babaannemden dinlediklerim hariç. şimdi ben hangisine inanayım, yüz kişinin söylediği şeylere mi, yoksa onunla otuziki sene yastık paylaşan ve ama tek menfi yargılara sahip insan olan babaanneme mi. aynı durum benim için de geçerli olurdu şimdi ölsemdi, facebook'ta arkadaşım olan dörtyüz kişi iyi konuşurdu hakkımda, üç beş kişi de kötü, şimdi siz hangilerine inansaydınız. her neyse, bizim kültürde hâlâ çocukların isimlerine genelde dede ya da nine isimleri konulduğundan, çok muhatap olmadığım, arada bir düğünde seyranda karşılaştığım akrabalar benim adımı hasan zanneder hâlâ, öyle bilir, öyle hitap eder, ben de düzeltmem, çünkü severim, sevinirim. hiç tanımadım diyebileceğim o adamın adıyla anılmak hoşuma gider çünkü onun hakkında duyduğum şeyler hiç de yabana atılır, öylesine geçilir şeyler değildir, soyadımız da aynı olduğundan en azımdan adımla özdeşleşmek, hiç olan bana bir artı değerdir. bugün, ne hikmetse, uzundur yazıştığım alman bir şirketten adıma almanya'dan bir kaolen numunesi geldi, -işçiler buna kaolen demiyorlar elbette, toprağa benzediği için bu tip killi-kumlu malzemeleri toprak kelimesiyle özetliyorlar-, sekreter kargom olduğunu söyleyince işçilerden birinden gidip almasını rica ettim, ne ricası, git al dedim, hemmen abi dedi, üstüne hava tut da tozun dağılsın, böyle gitme idari binaya dedim, hemmen abi dedi. gitti geldi, abi toprak hasan x adına gelmiş, dedi. hakkaten de o alman adam, mailde adımı adresimi gayet nizami yazmış olmama rağmen, kargoyu dedemin adına göndermiş.
ben de içmeyi ve yazmayı bırakan adamların adına toprağı açmaya niyet ettim.
25.08.2013
24.08.2013
o zaman ben bize bi hikaye anlatayım. laboratuardaki çocuk laboratuardaki evli kızı sevdi, aşık oldu ona. kız benim en gördüğüm şakrak kızlardan idi. acıdım laboratuardaki çocuğun o haline. biz la laboratuarda üç kişiydik. kız beni merak ediyordu. çocuk kıza, kız evli. ben her sabah mesai saatinden bir saat önce laboratuara taşınıyordum rahat rahat kahve ve sigara içeyim de esnadaki dağlara bakayım için. çocuk da her sabah laboratuarı yankıya boğmak için geliyordu mesai saatinden yarım saat önce, başlıyordu seans laboratuarın bilgisayarının müziklerinden. kız da salınıp çıkıyordu mesai saatinden on dk kısaltma önce. biz her akşam çocukla laboratuara geri dönüyoru dk. ben iki üç bira içmiş oluyordum, çocuk iki üç şarkı dinlemiş oluyordu, laboratuarda buluşup o soba gibi fırının başına iş güvenliğimizi takınıp ölesiye sıcaklıkla boğuşarak içlerimizdeki soğuklukları ateşe yatırıyorduk. maskeleri çıkardıktan sonraki bile kıpkırmızı olan yüzlerimize bakıp birbirimize gülüyorduk, ateşini skeyim sağdıç, diyorduk birbirimize. sonra ertesi gün için yatmaya lojman dairelerimize dağılıyorduk, ikimizin de balkonu yoktu. tesi gün kız geliyordu içinde her dem tazenelen her zamanki kaçak akım röleleriyle beraber, röflelerinin gıyabında. sonra kız gitti laboratuardaki. laboratuardaki çocuk boynunu bükmekten imtina eyledi. üç sabah daha o şarkıyı dinledi. ben şahit oldum, eşlik ettim, müşahade ettim. gittim başka bir laboratuara yar oldum. çocuk orda hâlâ, onu kimse sevmiyor.
yeni işyerimde işçiler çalıştıkları ortamda müzik dinleyebiliyorlar. bütün üretim birimlerinde koca koca müzik setleri var. ortam çok gürültülü, gürültülü olmasına ama müziğin sesi de o raddede açık. elbette çoğun arabesk çalıyor. bir gün, önceden sevdiğim ama uzundur dinlemediğim ve fabrikada çaldığını duyunca aklıma gelen şarkıların listesini yapmak istiyorum. zaman zaman öyle şeyler çalıyor ki dinledikleri radyodan, ben de sizdenim diye bağırasım geliyor içimden, sonra sus ulan elyaf diyorum kendime. kendime elyaf mı dedim. evet neden olmasın, neden olmayayım, lifli bi yapım var, ha öbür yanım bar.
23.08.2013
22.08.2013
21.08.2013
bir kayık gibi yürüdüm. bir güneş bir irin gibi baktı bana, iri gibi demek istedi diye düşündüm. kirpiklerimden bir tanesi gözlerimden bir tanesine kaçtı, çıkaramadım. bunu bir yerden biliyordum ama çıkaramadım. onu biliyor muydum, çıkaramadım. sabah hız tutkum arttı. gözüm karardı, küpüme zarar vermek istedim. sahi, aptal bir insan mıydım, yo insan değil, erkek. dünyanın benle olan ten uyumu çöpe düştü. hayır hayır hayır hayır, bira filan içmedim, ardına bakmadan öpmek istedim. -kirli ağustos-
- ben senin yazını görmüştüm. çünkü peşine düşmüştüm el yazının. bizim sınıftakilerden biri sana soru mu çözdürmüştü öyle bir şey. siz mezun olmadan önceydi. gidiş yolunu da gösteren ayrıntılı bir anlatımın vardı. o sayfayı aldım kendime sakladım. ama bulmak istemiyorum.
- gidiş yolumun bu kadar boktan bu kadar ayrıntılı olacağını bilsem yine çözmeye kalkar mıydım merak ediyorum.
- gidiş yolumun bu kadar boktan bu kadar ayrıntılı olacağını bilsem yine çözmeye kalkar mıydım merak ediyorum.
değişmez olur muyum. elbette değişiyorum. kahvenin üzerindeki köpük bile bazen iki kabarcıklı bazen dört kabarcıklı olabildiğine göre -allah var üç kabarcıklısını hiç görmedim- değişmemek ne mümkün? kurşun kalemin uzunca yazarken ucunun bitmemesi ihtimal dışı olduğuna göre benim değişmemem kabil mi? hiç falıma bakmadım ama baksam birinde dolunay çıkıp diğerinde hilal çıkacağı kuvvetle muhtemel olduğuna göre, değişmemek ne demek, o nasıl kelime. benim yarimin yaylalarda oturup ellerini soğuk suya batırabileceği ihtimal dahilinde ise ve ellerini batıracağı suyun sıcaklığını sabit tutmak imkansız olduğu zaviyesinden bakarsak konuya, benim sabit kalmam hâl meselesi midir gerçekten? çok muhabbetin tez ayrılık getireceği anonim tarafından muştulanmışken ve çok kavramını neye göre kime göre diye lifleyebileceğimizin hikmetiyle bizim aynı kalmamız ne kadar rasyonel? üç kadeh içmiş olmaklıkla altı kadeh içmiş olmaklık kafaları arasında ahmaklık kadar fark var ise, ben kim oluyorum da değişmiyorum? tanrıdan dilerken bile bu kadar dilerken, bu kadarın azlığı çokluğu tanrıya o anki -instant- ihtiyacımız heybetinde ise değişmeği kararında tutmak da neyin nesi?
go ask alice, i think she'll know.
go ask alice, i think she'll know.
20.08.2013
13.08.2013
yazıdaki gençlik nasıl da belli:
pencereden dar geliyor
“Bir yılbaşı gecesiydi. Dondurucu, kavurucu bir soğuk vardı. Yoldan geçenler paltolarının yakasını kaldırmışlar, atkılarına bürünmüşler, hızlı hızlı yürüyorlardı. Kimi evine geç kalmış, acele ediyor, kimi bir eğlence yerine gidiyordu.” ...
ellerimde mağaralar var. ellerimde mağaralarınkiler gibi yarıklar. sodra dağı’nın eteklerinin plilerinde kurulan bir evimiz vardı, birkaç da bacamız muhakkak. bacalarıyla meşhur bir kasabanın yoz bir çamurunda doğmak ne demektir bunu hepimiz biliyoruz. taraçanın ve verandanın ne anlama geldiğini hâlâ bilmiyorum, veronika ölmek istiyor bunu biliyorum, bazı kelimeleri hiç bilmek istemeyebilir bir insan, bunda mutabık mıyız, sundurmanın ise yağmurdan koruduğunu biliyorum. pergola ve ferforje’yi ise mesleki olarak biliyorum, gayrihtiyari bildiğimiz şeyler de vardır, bunu hepiniz biliyoruz. güzel kelimeler nitekim. ne demiştik, kır evinin verandasında bir rüzgâr gülüne rastladın, ve popüler kültür iliklerine kadar işledi. ellerimde karnıyarıklar var. ellerimde mağaralar. ellerimdeki mağaralardan teröristler yetiştiriyorum, peşmergelerim anaokuluna gidiyor. ben annemin son dostuyum, vere ağlamış. ne demiştik sevgilim, benim de en sevdiğim mısram “baba bana balkon almadın” oluyor durup düşündüğümde. durmadan düşünemiyorum ne yazık ki, durup durup, bir şehri tam kalbinden vurup, ah yine yaptı annesi. albayım albayın al beyinleri var ellerimdeki yetişkinlerin, kırkırmızı. kıskırmızı. kırmızısı kıt bir hayat başka türlü ne bileyim işte, çekilmiyor sanki. chris norman’ın midnight lady şarkısını erotik bulan var mı, ben inanın bulmuyorum, ahaha, ara ki bulasın. ayrıca ellerimdeki çocukların süper bir top sahası var, seksenlerden kalma kıçlarında biten şortları, galasataraylı beşiktaşlı formaları, arkasında on numara, metin ali feyyaz. bir çocuğun ramazanda taraçatıya çıkıp top sesini dinlerken baktığı dağın deliklerinde ne canavarlar büyürdü bilir misiniz hepimiz, o dağın eteklerini çekiştirir dururum hâlâ. anneler oğullarında alıyor soluğu. soluk oluk oluk oğul oğul kokuyor kış geldiğinde, “hoh!” de. aşk sence bir oyun mu, tri lay lay lo.
kış gelirken şeb-i aruz’la başlayan haftayı kibritçi kız haftası ilan ettiğim malumunu ilam etmiş miydim sizlere. ah hayoor, ne yaparsın ki şarkılar illa ki bitmeye programlanmış. repeat after me. kış geldikçe aklıma kibritçi kız geliyor, onu hepiniz tanıyor musunuz, tanımanızı isterdim, lakin bu durum zihin sağlığımız için zararlı, yine de zihne küşayiş verdiğini saklayamam. ve aklıma şükrü enis regü’nün “elma ağacı” şiiri, sizlerle paylaşmak istedim: Yine başladı soğuklar / Boyuna yağıp duruyor yağmur / Esiyor rüzgâr acı acı/Nasıl geçireceksin bu kış / Elma ağacı? / Gölgen de yok ki sana arkadaş olsun. / Tek başına kaldın bu kış kıyamette... / Artık kimse bakmaz oldu yüzüne; / Dallarına tırmanmıyor çocuklar / Kuşlar uğramıyor semtine. / Üzülme, bu günler çabuk geçer / Bir bakarsın bahar geliverir; / Yeniden allanıp süslenirsin. / Bizim için yine çiçek açar, / Meyve verirsin!
maalesef andersen masalları tutuştu ilk ellerime, ve ömer seyfettin, özellikle kaşağı ve diyet. en çok kibritçi kız’a ve kurşun asker’e takıldım -bu yüzden üzerinde balerin olan müzik kutuları da pek içimden gelir bana-. kış geldi. hayat bilgisi kitaplarında tanrım neden insanlar hep yılbaşlarına kar yağarken giriyorlar diye düşünüyorum yirmiyedi senedir. bu ülkenin elleri var, kesik elleri, parmakları. benim de gördüğüm en bıçkın tamlamadır “bu ülke”. cemil meriç’in toprağı bol olsun. ben hep kar bekledim yeni yıllarında. bir de, her defasında dedemi bir daha görebilmek için bir kibrit çaktım. bu yüzden, işte bu yüzden, sırf bu yüzden işte. en uzun gece’yi de geride bıraktığımız şu günlerde ellerimizde çıralarla yürüyoruz hayali hıdrellezlerde, bu yüzden mi yazdım “işte geldiniz” diye hıdrellez’e, ne demiş mfö ‘bir zamanlar fırtınalar estirirdim’ adlı şarkısında, “ah ne bileyim ben.”
araba arkasından boşa koşan köpekler gibi. siz öyle sanıyorsunuz. senin baban hiç mcdonald’s yavrum. önüne baksana be adam. bir şeyi ne kadar da ucuza aldığını komşusuna anlatan adam. her sabah karısını öperek arabasından uğurlayan banka şefi adam. kravatlı adam. iki keklik seke seke bizim evi yol eyledi. bak yeminle söylüyorum doktor. pike yapışı gibi bir ak babanın. insanity’nin crescendo’su gibi. vecihi çılgın pilotum benim. baba yaşaar. şükran hemşire’nin hangi filmde oynadığını merak edip üstüne bir de bulanlara benden iki bira, üçüncüsü o anki kafama bağlı, google’da yok... gördünüz işte koştum ama yetişemedim. kuş uçurtmadım içimde. sessizliği kapana kıstırdım. kayrak uçurtmalarla allahıma mektup yazdım. küflenmiş posta kutularının kilitleri, korozyona karşı duramadım. ahaha hayatın dolgusu düştü. babalar hep haklı çıkar bizim oralarda. ben uzun şiirleri pek okuyamıyorum sayın edip cansever. dikkat yarış atları! bir evden ayrılmanın vaktinin geldiğini duvarlara astığım güzide sanat mahsullerinin birer birer düşmesinden anlıyorum, size de hatırlatmıştım aylar önce marilyn monroe’nun düştüğünü, bildiğiniz gibi. izlediğim hiçbir filmin sonunu hatırlamıyorum, o yüzden hiçbir şeyi sonlandırmıyorum, sonsuza rehin bırakıyorum.. tam oniki hafta oynadı bu film, kapalı gişe. renkli. bir kitap çıkarırsam adı “renkli” olabilir. siz bir şey anlamayın diye. bunu da anlayın diye anlatıyorum. her anlatılan şey anlaşılması içindir anlamsız olsa da. beni geleceğe kaldırın, mesela, kadehinizi diyorum. siz de bitlendiniz mi ilkokulda, upuzun saçları vardı kızların, muhakkak, şu kızın saçlarını tokalasak da mı saklasak, şu saçları tokalamalı mı tokalamamalı mı. e daha dur daha dur dahadurdaha. güzelim sen sevişir misin benimle rebeka’nın yerine. sevme kızım yanarsın, diye söylerdi annen. i remember everything, bu yüzden the walk adlı şarkıdan hoşlanıyorum, açılıyor açılıyor ama kapanamıyorum. bu uzun kışa giriş gecelerinden birinde, hani kaloriferler. tıkabasa doludur televizyonlar. biz boş zamanlarımızda sigara içiyoruz müdürüm.
balavca deresi geçerdi mahallenin önünden. içinde bilumum pislik. kış geldi mi yağmur yağdı mı dolar taşardı, bildiğin gibi değil. dolar taşardım kış gelince ben de, bildiğim gibi değil. pencereden kar geliyor, derken mahalleminizin ince ılık sesli şarkıcısı, gurbet bana zor geliyor, diye de eklerdi bunu hepiniz bilirdiniz. bildiğiniz gibi değil. pisliğini balavca deresine akıtan bir kireç fabrikası vardı, ilk icadım fabrikanın atıklarından tebeşir imâl etmek olmuştur. imâl usûlleri makina mühendisliği’nin önemli teorik derslerinden biridir.
ikinci palto film günleri başladı şehrimizde. bir şarap için cumartesi’den daha güzel bir isim bulmak ne kadar zorsa bir film festivali için de bu kadar güzel bir isim ancak böyle bulunabilirdi -itinayla cümle düşürürüm-. güzel filmler var, itinayla bozduğum beyin kimyamın redoksunu tamamlayabilirsem, tepkimeleri eşleyebilirsem bir iki filme gitmek istiyorum, tam da karın beklendiği şu günlerde, yeni paltomla birlikte. palto dediğinin yakası kalkık olur arkadaş. çünkü dikkat et, sokak lambasının altından paltomun yakasını kaldırmış ben geçiyorum, balkonunun baktığı sokaktaki boşluğa tebeşirle yazıyorum.
hahaha,
onaltı yaşındayım. yedi meşaleciyim, beş hececiyim, filan : )
“dumanla dolu odam
yanıyor durmadan sigaram
kokuyor da buram buram
borçtan azade yakam
olmasa da fazla param
kimseyle etmem kelam
almam kimseden selam
anlatmam kimseye meram
çıkmaz ne sesim ne sedam
izi yeni geçmiş yaram
ağrımaz oram buram
ne bir ah, ne bir sızlanmam
allah vermesin belam”
duman, ah şarkısını burdan bakıp yazmış olmasın. telif isterim yeminle.
memleket ne kadar da taşralı bi kelime. gurbet hakeza. ama sıla öyle mi ya. memleketten getirdiğim üzümün içinden hemşehrim karınca çıktı. ve bu karınca sivaslı* değildi.
*...
Yoktu fikirlerden, davalardan haberi,
Yürümüyordu,
Rüyası hiç.
Buğday tanesi üzre,
Yürüyordu,
Sivaslı bir karınca.
f.h.dağlarca - 1951
*...
Yoktu fikirlerden, davalardan haberi,
Yürümüyordu,
Rüyası hiç.
Buğday tanesi üzre,
Yürüyordu,
Sivaslı bir karınca.
f.h.dağlarca - 1951
12.08.2013
geçmiş bayram mimozaları
uykuda mısın sevgili yarim, uyan uyan. adımın selim olmasını ister miydim, bence isterdim, sorsalardı, gerçi dört yaşında sordular ama o zaman şimdiki akıl nerdee. adımın tayyar olmasını ister miydim, bence isterdim, davut da olabilirdi pekala, ama bence hiç gerek yok bunlara. mimoza derken aklıma vazodan başka bir şey gelmiyor, vazo deyince vaşak, vaşak deyince başak, buğday ve aç tavuklar alemi ve tabldot dünyası ve dünyalar savaşı ve yıldız savaşları ve gökyüzünde yıldız seçen yalnızlar, yeryüzüne kah inerim gökyüzüne kah çıkarım seyreder alem beni.
bu bayram bayram gelmiş neyime mi yoksa bir selam gönder bari bayramdan bayrama mı alırdınız?
üçbeş bayramdan bu yana bu bayram çalışmama kararını, bayramlık bir çift şeytan sevinmesin çorabımı da alıp yola koyuldum. anlatasım yok biliyorsun. taam bakarız.
uykuda mısın sevgili yarim, uyan uyan. adımın selim olmasını ister miydim, bence isterdim, sorsalardı, gerçi dört yaşında sordular ama o zaman şimdiki akıl nerdee. adımın tayyar olmasını ister miydim, bence isterdim, davut da olabilirdi pekala, ama bence hiç gerek yok bunlara. mimoza derken aklıma vazodan başka bir şey gelmiyor, vazo deyince vaşak, vaşak deyince başak, buğday ve aç tavuklar alemi ve tabldot dünyası ve dünyalar savaşı ve yıldız savaşları ve gökyüzünde yıldız seçen yalnızlar, yeryüzüne kah inerim gökyüzüne kah çıkarım seyreder alem beni.
bu bayram bayram gelmiş neyime mi yoksa bir selam gönder bari bayramdan bayrama mı alırdınız?
üçbeş bayramdan bu yana bu bayram çalışmama kararını, bayramlık bir çift şeytan sevinmesin çorabımı da alıp yola koyuldum. anlatasım yok biliyorsun. taam bakarız.
5.08.2013
4.08.2013
3.08.2013
31.07.2013
29.07.2013
kişisel mitologyamın yıldönümlerinden birinde, kitap okumaklığımı/anlamaklığımı değil de sahip olmaklığımı bir övünç kaynağı olarak belirttiğim bir akşamdı. bir kelimesini çok kullanan yazarların bu alışkanlığının fazla çeviri yapmaktan kaynaklandığı ileri sürülür. ben çok çeviri yapmam bu bir ama bir ikincisi bu alışkınlığımın oradan gelen bir hitap şekli olduğundan fazlasıyla bir eminlik mevcuttu bende olan bir bende.
biz, sevdiğimiz insanların ölüm/doğum dönümlerinde onları ananlardanız. sizlere şimdi dünyada kimsenin sevmediği, son yıllarında kendisini seven tek bir kişiye -ben hariç- bile rastlamamış bir kadının mühim bir sözünü, oldukça içselleştirdiğim, duvar yazılarına raptiyelere misafir olan, şiirlerimde yer etmiş bir sözünü anımsatmak istiyorum: duramepdurum zaten, başım ağrepduru. şimdiyi saymazsak, bu kadıncağız öldükten sonra, öldüğü günü saymazsak, iki kere ağır sızladım. içki başında bekliyordum yine bir, elim rasgele fotoğraflara kaymışsa demek ki, aklıma gelmiş bulundu öyle. herkesin babaannesi kendine elbette. lakin ben ömrümde sevap kazandıysam sadece bu kadına dünyada zaman zaman iyi davranmış, onu hor görmemiş, sofra bezini silkelemiş, bulaşıklarını yıkamış, tırnaklarını kesmiş, gözüne damla damlatmış, tek insan olduğum için kazanmışımdır. sanırım yeryüzündeki kimseyi sevmiyorum, gökyüzü mukim allah da dahil.
ben burda yaşıyor muyum şimdi barba? yaşıyor muyum yani ben burda yanni? ha vanya dayı, yaşıyorum di mi ben burda, bu odanın içinde. sağıma soluma bakarak, ellerimi kırparak, gömleklerimi bollaştırarak, kepçe kulaklarımı kazanlara daldırarak, kendi kendime kazan kaldırarak, yaşıyorum di mi ben celali, celaliyim celalisin celali, kimseye değmez gönlümün celali. otuz yaş üstü şairleri de sikeyim sana bir şey olmasın doktor.
tam da jules ve jim'i tersten görüyorduk. türk filmine çevirdik bizden beklendiği gibi. ve iki kolum birden koptu. uzuv üstüne uzuv, etna üstüne vezüv. her defasında tamam bu sefer de sokarım ama artık can da veririm diye bir umutla yaklaşıyorum ama soktuğumla kalıyorum, iğne içerde kalmasına rağmen can çekişmeme rağmen, ters dönmüş böcekler gibi kıvranıp kıvranıp, bir tekmeyle hayata döndürülüyorum. tekmenin yeri acımıyor değil. acıyı sikeyim sana bir şey olmasın hemşirem.
her ramazan başında, ulan bu ramazan içmeyeceğim diye girişen, onuncu gün abi nasıl gidiyor diye sorduğumda, darlanmağa başladım doktor, diyen ve iki gün daha sabredip ayı yarılayamadan doğru bildiği yola işeyen adamlar biliyorum. saymadım kaç yıl oldu ama ondört gün olmuş ben bana, en son jules ve jim ile kutlama yapmıştık beynimde ur olmadığı için, hahah bu kadar da komikti. sonra düne kadar bir daha dram almadım zaten drama'nın içindeki pazardan. evet, benim adım sarı, yüzüm kırmızı. kırmızıya yakın tonlara tam da yeni alışırken, ölü de olsalar o mürdüm o patlıcan o bordo renkleri, o ölü renkleri giymeye yaklaşmışken, yüzün kırmızı hep senin, mavi giy, gri giy dedi otoriteler. hepsi şimdi bizim evdeler.
ben burda yaşıyorum di mi matador. demirle oksijen karşılaştığında ne olur biliyorsun değil mi, oksijen hayatını siker demirin. magnezyumla oksijen karşılaştığında ne olur bilmiyorsun değil mi, oksijen patlatır magnezyumu. gözünü sevdiğimin aluminyumu. tam iş değiştirdim dedim, bunu anlatayım diye söze girdim ki, taksim patladı, o oturdu mısır'ı patlattı, güme gitti insanlık.
buralar hep böyle miydi eşkıya, biz böyle miydik. neden ettik niçin dedik. her şey birdenbire mi olur, şiiri mi yazılır birdenbireliklerin, içimizden dışarı seken pirelerin, toroslardaki pürenlerin. palamutlar.
mesudiyeli mesut, ne kadar küçük bir dünyan varmış. gerçek sandığın hiçbir şey gerçek değilmiş.
bugün burnu çok güzel olanın dün de burnu çok güzel olur. sinop gibi bir burnu olur burnu güzel olanın. içindeki kumsalda bi bira içeyim, bi ateş neyin yakayım istersin, yakarsın.
insan sönmez mi?
biz, sevdiğimiz insanların ölüm/doğum dönümlerinde onları ananlardanız. sizlere şimdi dünyada kimsenin sevmediği, son yıllarında kendisini seven tek bir kişiye -ben hariç- bile rastlamamış bir kadının mühim bir sözünü, oldukça içselleştirdiğim, duvar yazılarına raptiyelere misafir olan, şiirlerimde yer etmiş bir sözünü anımsatmak istiyorum: duramepdurum zaten, başım ağrepduru. şimdiyi saymazsak, bu kadıncağız öldükten sonra, öldüğü günü saymazsak, iki kere ağır sızladım. içki başında bekliyordum yine bir, elim rasgele fotoğraflara kaymışsa demek ki, aklıma gelmiş bulundu öyle. herkesin babaannesi kendine elbette. lakin ben ömrümde sevap kazandıysam sadece bu kadına dünyada zaman zaman iyi davranmış, onu hor görmemiş, sofra bezini silkelemiş, bulaşıklarını yıkamış, tırnaklarını kesmiş, gözüne damla damlatmış, tek insan olduğum için kazanmışımdır. sanırım yeryüzündeki kimseyi sevmiyorum, gökyüzü mukim allah da dahil.
ben burda yaşıyor muyum şimdi barba? yaşıyor muyum yani ben burda yanni? ha vanya dayı, yaşıyorum di mi ben burda, bu odanın içinde. sağıma soluma bakarak, ellerimi kırparak, gömleklerimi bollaştırarak, kepçe kulaklarımı kazanlara daldırarak, kendi kendime kazan kaldırarak, yaşıyorum di mi ben celali, celaliyim celalisin celali, kimseye değmez gönlümün celali. otuz yaş üstü şairleri de sikeyim sana bir şey olmasın doktor.
tam da jules ve jim'i tersten görüyorduk. türk filmine çevirdik bizden beklendiği gibi. ve iki kolum birden koptu. uzuv üstüne uzuv, etna üstüne vezüv. her defasında tamam bu sefer de sokarım ama artık can da veririm diye bir umutla yaklaşıyorum ama soktuğumla kalıyorum, iğne içerde kalmasına rağmen can çekişmeme rağmen, ters dönmüş böcekler gibi kıvranıp kıvranıp, bir tekmeyle hayata döndürülüyorum. tekmenin yeri acımıyor değil. acıyı sikeyim sana bir şey olmasın hemşirem.
her ramazan başında, ulan bu ramazan içmeyeceğim diye girişen, onuncu gün abi nasıl gidiyor diye sorduğumda, darlanmağa başladım doktor, diyen ve iki gün daha sabredip ayı yarılayamadan doğru bildiği yola işeyen adamlar biliyorum. saymadım kaç yıl oldu ama ondört gün olmuş ben bana, en son jules ve jim ile kutlama yapmıştık beynimde ur olmadığı için, hahah bu kadar da komikti. sonra düne kadar bir daha dram almadım zaten drama'nın içindeki pazardan. evet, benim adım sarı, yüzüm kırmızı. kırmızıya yakın tonlara tam da yeni alışırken, ölü de olsalar o mürdüm o patlıcan o bordo renkleri, o ölü renkleri giymeye yaklaşmışken, yüzün kırmızı hep senin, mavi giy, gri giy dedi otoriteler. hepsi şimdi bizim evdeler.
ben burda yaşıyorum di mi matador. demirle oksijen karşılaştığında ne olur biliyorsun değil mi, oksijen hayatını siker demirin. magnezyumla oksijen karşılaştığında ne olur bilmiyorsun değil mi, oksijen patlatır magnezyumu. gözünü sevdiğimin aluminyumu. tam iş değiştirdim dedim, bunu anlatayım diye söze girdim ki, taksim patladı, o oturdu mısır'ı patlattı, güme gitti insanlık.
buralar hep böyle miydi eşkıya, biz böyle miydik. neden ettik niçin dedik. her şey birdenbire mi olur, şiiri mi yazılır birdenbireliklerin, içimizden dışarı seken pirelerin, toroslardaki pürenlerin. palamutlar.
mesudiyeli mesut, ne kadar küçük bir dünyan varmış. gerçek sandığın hiçbir şey gerçek değilmiş.
bugün burnu çok güzel olanın dün de burnu çok güzel olur. sinop gibi bir burnu olur burnu güzel olanın. içindeki kumsalda bi bira içeyim, bi ateş neyin yakayım istersin, yakarsın.
insan sönmez mi?
26.07.2013
gürül gürül saçlar tanımlaması ondan doğmuştu ona giderdi. kişinin muhatabı elbette önemli, ama güzel değil mi. yıllar olmuştu ki pirinç taşı ayıklamamış olayım, pirinç ayıklarken parmakların özel bir şekli ve statüsü vardır. sağ gözüm sağ parmaklarım sol gözüm sol parmaklarım olarak saçlarındaki beyazları seçtik ama ayıklamadık çünkü güzel olan oydu, sadece konum belirledik ve oralara uzandım. saç tellerini birleştirip sal yaptık. kendimi dünyanen insanlarından biri seçmeme herhangi bir engel tasavvur edemiyorum nevertheless. müslüm gürses'in ölüyorum kederimden adlı şarkısını dinlerken benim kadar mutlu olabilen insanları saydım, çolak ve yesari bir ellerin parmaklarının sayılarını geçemedi sayı doğrusunda abaküsler aleminde ve her yerde, kadehlerde şişelerde kenarlarda köşelerde. bugün ayıklığın onbirinci günü, şeyy yalnız bunun için, her şiey dahil. her yer dahil. hoyrat bir şey.
24.07.2013
biz sevdiğimiz şairlerin ölüm/doğum dönümlerinde onları ananlardanız. didem madak'ı ilk okuduğum gün yıllar 22 mayıs 2007'yi gösteriyordu. 22 mayıs o zamana kadar mustafa'nın doğumgününden başka bir önem taşımıyordu benim için. ondan iki sene sonra 22 mayıs yine başka bir mustafa'nın doğumgünü olarak önemini çatallayacaktı. biri ankara'da diğeri istanbul'da yaşayan, birbirini çok sevmesini umduğum bu iki mustafa'yı tanıştırdığımda aralarında doğmayan olumlu cereyan bana dünyanın bazen ne kadar da ankara olduğunu gösterebilecekti. tesadüf ki bugün günübirlik ankara ziyareti ettim de döndüm. her neyse, konuma dönüyorum,
bugün didem madak'ın ölümü. 22 mayıs 2007'de onu bana tanıştıran şiir, "ay ışıl'a sığınmıştı" başlıklı şiiriydi, hatta aynı gün bunu ışıl'a da göndermiştim. sonra ki sevdikçe sevdim. onunla iki sene aynı şehirde olduğumu bilseydim, bilmem ki kapısına gider, abla şuraya bi çizik atsana, der miydim.
okuyunuz lütfen.
türk şiirinde ondan sonra geçen hiçbir çocukluk bahsi ve kullanılan hiçbir ah ünlemi muhatabım değildir. şimdi buraya alıntı yapmayacağım. ne mutlu bana ki üç kitabının da ilk baskılarına sahibim. ne mutsuz bana ki kitaplarının hiçbiri yanımda değil ve yeni baskılarını tekrar satın almak durumunda kaldım.
biz aşktan n'anlarız bayım.
bugün didem madak'ın ölümü. 22 mayıs 2007'de onu bana tanıştıran şiir, "ay ışıl'a sığınmıştı" başlıklı şiiriydi, hatta aynı gün bunu ışıl'a da göndermiştim. sonra ki sevdikçe sevdim. onunla iki sene aynı şehirde olduğumu bilseydim, bilmem ki kapısına gider, abla şuraya bi çizik atsana, der miydim.
okuyunuz lütfen.
türk şiirinde ondan sonra geçen hiçbir çocukluk bahsi ve kullanılan hiçbir ah ünlemi muhatabım değildir. şimdi buraya alıntı yapmayacağım. ne mutlu bana ki üç kitabının da ilk baskılarına sahibim. ne mutsuz bana ki kitaplarının hiçbiri yanımda değil ve yeni baskılarını tekrar satın almak durumunda kaldım.
biz aşktan n'anlarız bayım.
16.07.2013
12.07.2013
10.07.2013
http://mehmetefe.com/umut-gezi-musluman-yeni-dunya/
http://www.zaman.com.tr/yorum_gezi-olaylari-faiz-lobisi-ve-kurumsal-temeller_2109043.html
http://www.zaman.com.tr/gundem/gezinin-yapici-misyonu_2108155.html
http://t24.com.tr/yazi/yine-de-soracagim-taksim-dayanismasina-ciplak-sorular/7028
çelişkiler ve gelişmeler hakkındaki düşüncelerimin bir bölümünü merak edenler için yukarıdaki linkleri verdim. okuyun tekrar konuşalım.
ayrıca pek çok yerde tekrar tekrar rivayet olunan şu hikâyeyi de ekliyorum, çünkü safım bellidir ve gezi olayları konusunda kesinlikle tarafımdır.
http://www.zaman.com.tr/yorum_gezi-olaylari-faiz-lobisi-ve-kurumsal-temeller_2109043.html
http://www.zaman.com.tr/gundem/gezinin-yapici-misyonu_2108155.html
http://t24.com.tr/yazi/yine-de-soracagim-taksim-dayanismasina-ciplak-sorular/7028
çelişkiler ve gelişmeler hakkındaki düşüncelerimin bir bölümünü merak edenler için yukarıdaki linkleri verdim. okuyun tekrar konuşalım.
ayrıca pek çok yerde tekrar tekrar rivayet olunan şu hikâyeyi de ekliyorum, çünkü safım bellidir ve gezi olayları konusunda kesinlikle tarafımdır.
Kral Nemrud, Hz. İbrahim'in ateşte yakılması emrini verdikten sonra meydan yere odunlardan büyük bir yığın yapılmış. Sonra odunları tutuşturmuşlar. Alevler o kadar yükselmiş ki bulutların tutuşacağını sanmış çocuklar. Korkmuş kaçmış bütün hayvanlar. İbrahim Peygamber’i mancınıkla ateşin tam orta yerine atacakmış askerler. Atacaklarmış ki Nemrud’un ne güçlü bir kral olduğunu anlasın, görsün; bir daha ona karşı gelmesin İbrahim Peygamber.
Bu sırada bir karınca ağzında küçücük bir damla su ile koşa koşa gidiyormuş. Hem de boyu göklere varan cehennemî ateşe doğru. Gökte uçan ve gagasında ateşe atmak üzere bir dal parçası taşıyan bir kartal onun bu telaşını görüp sormuş hemen yanına yanaşıp: “Bu acelen niye? Nereye böyle?”
Ağzında bir damla su taşıyan karınca o bir damlayı ellerinin arasına alıp, “Duymadın mı” demiş. “Nemrud, İbrahim Peygamber’i ateşte yakacakmış. İşte ateşin olduğu yere su götürüyorum.”
Bu sözleri duyan kartal kendini tutamayarak uluorta kahkahalarla gülmeye başlamış. “Sen şu ateşe dönüp yüzünü hiç bakmadın mı?” diye sormuş. “Ne kadar büyük. Senin bir damla suyun ona ne yapabilir ki?”
Su taşıyan karınca, “olsun” demiş. “Hiç olmazsa safımız belli olur.”
26.06.2013
24.06.2013
23.06.2013
17.06.2013
13.06.2013
9.06.2013
pazar günleri çalışmayı bıraktığımdan bu yana bir süredir dikkatimi çekiyor, tüm bu olup bitenlerle alakası yok, pazar günleri öğle saatlerinde bir melankoli çöküyor. bir malihulya. siktir git, diyorum. illa bi süre takılıp öyle gidiyor. normalde de var, denebilir mi? asla, normalde yok. bütün bu etrafta olup bitenlerle ilgisi de yok.
arkası belki akşama. hem kim var orda?
arkası belki akşama. hem kim var orda?
30.05.2013
29.05.2013
27.05.2013
babam, ben küçük çocukken -çocuklar büyük ve küçük çocuklar olarak sayılara ayrılırlar- beni ve arkadaşlarımı alır, sınırları içinde bulunduğumuz ilin/ilçenin tarihi eserlerini gezmeye götürürdü. bi arabaya kaç çocuk sığar, sekiz çocuğun bi arabaya sığdığını gördüm ben, hepimiz tarihi eser meraklısı turistler gibi şoför koltuğundaki babamın rehberliğinde yaz sıcağı dinlemeden gezerdik. aslında babam haricinde pek çoğumuz bu duruma meraklı değildik. sonra sonra yaklaşık onyedi onaltı yaşlarındayken ben bunun üstüne çok kafa yordum, hatta yirmi başlarında freud mreud öğrendiğimde olur olmadık yerlere de yordum da, en erken yirmiüçümde anladım babamın bunu neden yaptığını. kendimden anladım. kaçıyordu babam. bir şeylerden kaçıyordu. ve buna çocukları bahane ediyor, bir taraftan da içi rahat etmediğinden çocuklara bu onmaz kaçınılmaz insanlık tarihî dramını hiç de anlamayacakları bir dilden anlatmaya çabalıyordu. çocuklar elbette anlamıyor ve babama amca bunun burası neden böyle ya da susadım tipi serzenişleriyle o an orada her şeyden uzakta bulunmaklığıyla mesut babamı daha da mutlu kılıyordu. babam böyle böyle sayemde üç beş yılı daha idare ettirdi. şimdi napıyor bilmiyorum. keklik bıldırcın filan dediydi en son.
26.05.2013
bakın alkollü olma halini nasıl anlatıyor muhterem kavuk:
üçüncüyü içtikten sonraki halim ile ilk yudumu aldıktan sonraki halim aynı. burda ehemmiyet konusu olan üçüncüden sonraki halim değil, ilk yudumdan sonraki hal. ilk yudumda başlıyor sarhoşluk. üflesem sarhoş edecek gibi oluyorum. binpişmanlık birpişmanlık. sonra olaylar gelişiyor. birincisi tamamen pişmanlık, üzgünlük, hasat. ikincisi durulma devri. durulaşıyorum ikinciyi içerken. bünye terazisini buluyor. nadas. şirazesini buluyor. alain delon'la sophie marceau gelecek artık. anna karina'yla belmondo sahne alacak. çekim başlıyor. üçüncüde keyif geliyor, çalsalar oynarım, çalmasalar da oynarım, kendim çalar kendim oynarım. bin kişiye konser veririm. dördüncüde ifratla tefrite yolculuk başlıyor. yine konser veririm ama şarkıların formatı değişir biraz. şiir okurum. beşincide ertesi gün hapı gibi bi çaresi olmalı bunun düşünceleri başgösteriyor. ağlayarak okuduğum alkoliçe adlı kitap içimde canlanıyor. on dakikalığına müthiş sohbet edebilirim ama on dakikayı geçmesin lütfen. altıncıda iyi susarım haa. susmam lazım, lütfen. anlatma dinlemem. kesseler acımaz. yedincide yarın iş var mı, iş mi var.
22.05.2013
21.05.2013
7.05.2013
akvaryum kesmez
halkımızı sadece akvaryumları sevdiği için makul bulabiliriz. çünkü halkımız içine kısıldığı kapanı erkenden akvaryumu keşfederek keşfetmiş ve ben dünya denen mahpushanenin içinde elimde zarla volta atarken şu balık denen süslü ama kafası basmaz yaratığa akvaryum çok bile deyip kendi makus talihini akvaryum karşısına geçip geçip izlemiş, kah hatim indirmiş kah kafayı çekmiştir.
şimdi dünyanın iki ucu arası hatırladığım kadarıyla kırkbin kilometre idi, ortalama insan boyunu bir metre seksen santimetre olarak alır ve bu iki değeri oranlarsak; ortalama bir akvaryumun uzunluğu birbuçuk metre desek ve ortalama bir akvaryum balığının boyunu da dört santimetre olarak düşünürsek; insan balıktan altıyüzbinkere daha zavallı.
* ki insafından sual olunmayan yüce şaman, balığı denizle orantılayarak biz düçar, mahpus ve naçar kullarına bir nebze olsun ferahfeza ayini terennüm ettirmiştir.
halkımızı sadece akvaryumları sevdiği için makul bulabiliriz. çünkü halkımız içine kısıldığı kapanı erkenden akvaryumu keşfederek keşfetmiş ve ben dünya denen mahpushanenin içinde elimde zarla volta atarken şu balık denen süslü ama kafası basmaz yaratığa akvaryum çok bile deyip kendi makus talihini akvaryum karşısına geçip geçip izlemiş, kah hatim indirmiş kah kafayı çekmiştir.
şimdi dünyanın iki ucu arası hatırladığım kadarıyla kırkbin kilometre idi, ortalama insan boyunu bir metre seksen santimetre olarak alır ve bu iki değeri oranlarsak; ortalama bir akvaryumun uzunluğu birbuçuk metre desek ve ortalama bir akvaryum balığının boyunu da dört santimetre olarak düşünürsek; insan balıktan altıyüzbinkere daha zavallı.
* ki insafından sual olunmayan yüce şaman, balığı denizle orantılayarak biz düçar, mahpus ve naçar kullarına bir nebze olsun ferahfeza ayini terennüm ettirmiştir.
babam benim yaşımdayken, dünyanın kaç bucak olduğuna benim şu yaşımdaykenkinden daha vâkıf imiştir diye düşünüyorum. çünkü babam benim yaşımdayken ya da yaşındayken, beni ne zaman sünnet ettirse diye düşünüyor, düğünlü bir tören yapmağa kalkarsa işin altından kalkıp kalkamayacağını kuruyordu. çünkü ayrıca benim geleceğim için kaygı duymaya başlamış, seneye hangi okula yazdırsam diye kafasını kaşıyor, toplumun sahip olduğu, altı yaşında okula yazdırılan çocukların daha başarılı olduğu ancak psikolojik birtakım sıkıntılar çektiği tecrübesine inanıyordu. bununla birlikte babam benim yaşımdaykenkinden üç sene sonra mide kanaması geçirecek ve haftada beş gün içmeyi bırakmak durumunda kalacaktı ama bu aralar sıkıntı yoktu, devam. babam daha benim yaşımdayken kardeşimin yüzünün esmerliği kendininkine benzediği için sevinmeye bile başlamıştı, benim buğdaysılığım gibi değil. o yaştayken yani babam, ara ara da olsa doğru bir evlilik yaptığına kendini inandırmayı başarıyordu, özellikle iki kadeh içtikten sonra. babam tüm bunların yanında benim yaştaykenkinden iki sene önce zatürree olmuş ve sigarayı bırakmak zorunda kalmıştı. bu zatürree vakasından üç dört ay kadar önce babamın babası vurularak öldürülmüştü ve babam o adamı öldürüp öldürmeme konusunda kah kafasını sker kah kafasına dayarken içtiği sigara ve içki miktarını çoğaltarak ciğerlerinde su biriktirmeye başlamıştı. neyse ki içinde chloe'nunki gibi bir nilüfer yetişmemişti o su birikintisinin, işte burda bu yaştaki ben devreye girdim çünkü babam benim yaşımdayken son okuduğu kitabın üzerinden yıllar atlatmış bir adamdı.
ama yine de babamın benim yaşındaykenki hali ile ben psikolojik bir güreşe tutuşsak yenerdim diye bahis açıyorum.
ama yine de babamın benim yaşındaykenki hali ile ben psikolojik bir güreşe tutuşsak yenerdim diye bahis açıyorum.
6.05.2013
5.05.2013
tentürdiyot
hep hasta olmaktan mı korktum da sakındığımdan hasta oldum, yoksa çok hasta oldum da ondan mı hep sakındım bilmiyorum ama bunun doğal bir sonucu olarak gittiğim barlarda özellikle kışın, mümkünse dışardan olsun dedim biralar için. evde de rakıyı dolaptan, suyu dışardan koydum, ya da dikkat ettim, çünkü geçen hafta çok hastaydım. bugün de öyle yaptım saatlerce direnmenin sonunda karşı koyamadığım ilk dubleye, ama hiç de gitmiyor sıcak rakı. ziyanı yok. evet bu üretimde birtakım şeylerin ziyanı yok. sadece bir yudum aldım ve sanki bir kadeh içmişim gibi oldu. bu blogda yazan olan tek adam olarak ben artık çok fazla deşifre oldum. ve bu hoşuma gitmiyor, rahat yazmamı engelliyor. her ne kadar pek çok okur beni bir kez ya gördü ya görmedi idiyse de bilemiyorum yani.
blogun miadını doldurmuş olması pek mühim değil de, bugün can sıkıcı bir olay yaşandı. kafam kazan gibi. çalışmam lazımdı, işe gittim. akşama doğru hoop hemen yan odadan telsiz anonsları telefonlar ve ambulanslar. işçilerden biri düşmüş ve kafasını bantlara sıkıştırmıştı, ilk önce boynunun kırılmış olduğu haberi geldi. kazânın gerçekleştiği mekâna gidip o hâli görmek istemedim, çünkü görürsem beni en az bir hafta bozacağını biliyordum. ama kazanın tam da gerçekleştiği mekanik birimin neresi olduğunu duyunca sadece boynunun kırılmış olmayacağını tahmin ettim, nitekim öyle de olmuştu. adam orda ölmüştü. tam bu sırada ben ofisimde oturmuş son durumla ilgili haber bekler ve dışarı çıkmayı reddederken, başka bir işçi geldi elini tutarak, ofisim de revirin hemen dibinde, abi bunu napalım diye. elini makinaya kaptırmıştı ve makinanın elinin üst kemikli bölümünde açtığı yarık kemiğe kadar dayanmıştı. sağlık teknisyeni ölümcül kazanın olduğu mahalde olduğundan, bugün pazar olduğundan, o esnada benden başka müdahale edecek kimse yoktu ve hızlı karar vermem gerekiyordu çünkü adamın eli uyuşmuştu ve başı dönüyordu. aklıma sargı bezi ve tentürdiyottan başka bir şey gelmedi, neyse ki revirde tentürdiyotun yaraya zarar vermeyen asıl versiyonu olan betadin solüsyonu vardı, aklım oksijenli suya da gidip geldiyse de aklım yeterince başımda değildi. betadin sürdüm ve iş kazası formunun ilk birkaç maddesini hızla doldurup adamı hastaneye yolladım, zira dikiş gerektiriyordu.
hayır hayatın şöyle böyle acımasız olduğundan, üretimin devam ettiğinden, yalan dünyaymış da ondan bundan bahsetmeyeceğim. bugün bu blogu düşünüyorum. yarın sabah erken kalkıp bugün yukarıdaki sebeplerle bitiremediğim raporu tamamlamam lazım. sabahları duygu dalgalanmaları ve travmalar hissediyorum, bunun sebebini biliyorum ve ama bu artık bu blogda açık edilecek bir mesele olmaktan çıktı. ortaokulda bir sınıfın yazıydı sanırım, annemin babaannesi ölmüştü, bizi kardeşimle yalnız bırakmışlardı, biz kardeşimle normal hayatımıza devam etmiştik yeterince üzülmüş olsak da, annemle babam rahmetliyi gömüp geldiklerinde yaptıkları ilk iş televizyonu kapatmak olmuştu. ölünün ardından tv radyo açmak yakışık almazmış. şimdi ben bu nedenle müzik dinlemek istemiyorum biraz, her ne kadar dinleyeceğim şarkılar duruma uygun olacaksa da. kafam bi acaip, sanki saatlerce güneş altında kalmışım da çarpılmışım gibi. sanki yarım litre rakı içmişim de sabah uyanmışım gibi. bütün bunlar daha önceleri kurduğum yaldızlı cümlelerin anlamsızlığını ifade etmekten başka bir işe yaramıyor kendime, o yüzden düz alabildiğine dümdüz görmek istiyorum olanı biteni.
sonra eve geldim. bitirmem gereken raporu bitirmek için gerekli enerji içimde yoktu, ya da zaten yoktu da bunlar bahane olmuştu. zaten bu tarz ödev sınav rapor vs işlerini kendimi bildim bileli o günün sabahına bırakmışımdır. yarın sabah sekizde gelecekler, bu ölümle sonuçlanan iş kazasının fabrikaya sebep olacağı tazminat, yükümlülük vs. üzerine hesaplar yapacaklar, sonra da en geç dokuzda normale dönerek dokuzbuçukta beni arayacaklardı, noldu rapor diye.
sonra eve geldim. ben bu blogda hep mutlu şeyler yazmak istedim. üç beş eski ve sadık okur belki hatırlar o mizahi yazıları. sonra sonra blog da anlamsızlaştı. ve ben gözetlenir gibi izlenmek istemiyorum, ama mesele bu değil şimdi. sonra eve geldim. hadi dedim oturayım biraz, kulağım telefonda, gece arama ihtimalleri yüksek. çünkü üretim kaldığı yerden devam etmek zorunda. o değil de, bugün yarın hıdırellez, şenliklerle kutlanıyor yurdun çeşitli yerlerinde, ya da kutlanacak. ben de gündüzün işe gitmeden önce diyordum kendi kendime, buna yeteneksiz ellerimle dilekleyip bir maket bir çizim bir yazı bir şey yapayım da bir ağacın dibine bırakayım, sonra akşam oldu ve vazgeçtim.
bugün şu saatlerde benim sevdiğim takım şampiyon oldu, ben buna çok sevinirdim, maçı radyodan dinlerdim muhakkak, bugün içimden gelmedi. mutsuz değilim halbuki. dün gece, ortalama üç haftada bir yaptığım gibi bulunduğum sikko şehrin sikko eğlence merkezine gittim yine ve her gittiğimde dediğim gibi benim burda ne işim var dedim. kavga çıktı. bir yerde kavga çıktıysa ve ben şahit olduysam ve ben dahil olmadıysam o orospu çocuğu erkeklerin mücadelesine, o kavga benim içimden bir hafta çıkmaz, görüntüsü gözümün önünden gitmez, ölüm gibi. yine öyle oldu, o lanet olası kavgayı gördüm, giremedim içine, hangisi haklıydı hangisi haksızdı ayırt edemedim, yuvarlanıp yumruklaşıp gittiler kalabalığın içinde, ve ben yine dedim kendime, evlat senin buralarda işin ne.
"çeşme var, kurnası murdar."
sonra eve geldim, ev dediğim tımarhaneden bozma yere geldim. babamı öldürmek istemedimse de biraz kızdım kendisine. annemle aynı şehir sınırları içindeydik ama annem sadece babam yüzünden başka insanlara yardım etmek durumundaydı ve bu meseleyi bir çırpıda geçtim. sonra, sadece güzelliğine önem verdiğim bir kadının adını verdiği bir kitabı okumaya koyuldum, ben kadınların önce güzelliğine önem veririm ama benim gördüğüm güzelliğine elbette, yoksa elbette diyebilir herkes, hacı bu mu güzel, diye. güzelliğine önem verdim çünkü bana ötesini göstermeyi istemedi, bunun da pek ziyanı yok. yazdığı kitabı okuduğum çocuğun benden öte benden ziyade bir mezarlığı yoktu, onun da ölüleri can çekişenleri sokak köpekleri vardı ve zekiydi. ama bende yağmurun toprakta açtığı yaralar gibi yaralar açmadı, bende salyangozların yağmur sonrası topraktan yukarı doğru açtıkları kubbeler gibi kubbeler açmadı, yine de dedim içimden, güzel yazmış diye.
sonra dedim ki, ben bunları birine anlatmalıyım. ama korktum niye insanların güzelim hıdrellezinde morallerini bozayım. o yüzden, bu saatten sonra, bugün yönetim kurulu başkan vekilinin, genel müdürün, fabrika müdürünün de dediği gibi demeyin, elimi sıkıp başınız sağolsun diye, fabrikanın mühendis emekçilerine. başka şeyler deyin diyecekseniz.
merhaba deyin.
hep hasta olmaktan mı korktum da sakındığımdan hasta oldum, yoksa çok hasta oldum da ondan mı hep sakındım bilmiyorum ama bunun doğal bir sonucu olarak gittiğim barlarda özellikle kışın, mümkünse dışardan olsun dedim biralar için. evde de rakıyı dolaptan, suyu dışardan koydum, ya da dikkat ettim, çünkü geçen hafta çok hastaydım. bugün de öyle yaptım saatlerce direnmenin sonunda karşı koyamadığım ilk dubleye, ama hiç de gitmiyor sıcak rakı. ziyanı yok. evet bu üretimde birtakım şeylerin ziyanı yok. sadece bir yudum aldım ve sanki bir kadeh içmişim gibi oldu. bu blogda yazan olan tek adam olarak ben artık çok fazla deşifre oldum. ve bu hoşuma gitmiyor, rahat yazmamı engelliyor. her ne kadar pek çok okur beni bir kez ya gördü ya görmedi idiyse de bilemiyorum yani.
blogun miadını doldurmuş olması pek mühim değil de, bugün can sıkıcı bir olay yaşandı. kafam kazan gibi. çalışmam lazımdı, işe gittim. akşama doğru hoop hemen yan odadan telsiz anonsları telefonlar ve ambulanslar. işçilerden biri düşmüş ve kafasını bantlara sıkıştırmıştı, ilk önce boynunun kırılmış olduğu haberi geldi. kazânın gerçekleştiği mekâna gidip o hâli görmek istemedim, çünkü görürsem beni en az bir hafta bozacağını biliyordum. ama kazanın tam da gerçekleştiği mekanik birimin neresi olduğunu duyunca sadece boynunun kırılmış olmayacağını tahmin ettim, nitekim öyle de olmuştu. adam orda ölmüştü. tam bu sırada ben ofisimde oturmuş son durumla ilgili haber bekler ve dışarı çıkmayı reddederken, başka bir işçi geldi elini tutarak, ofisim de revirin hemen dibinde, abi bunu napalım diye. elini makinaya kaptırmıştı ve makinanın elinin üst kemikli bölümünde açtığı yarık kemiğe kadar dayanmıştı. sağlık teknisyeni ölümcül kazanın olduğu mahalde olduğundan, bugün pazar olduğundan, o esnada benden başka müdahale edecek kimse yoktu ve hızlı karar vermem gerekiyordu çünkü adamın eli uyuşmuştu ve başı dönüyordu. aklıma sargı bezi ve tentürdiyottan başka bir şey gelmedi, neyse ki revirde tentürdiyotun yaraya zarar vermeyen asıl versiyonu olan betadin solüsyonu vardı, aklım oksijenli suya da gidip geldiyse de aklım yeterince başımda değildi. betadin sürdüm ve iş kazası formunun ilk birkaç maddesini hızla doldurup adamı hastaneye yolladım, zira dikiş gerektiriyordu.
hayır hayatın şöyle böyle acımasız olduğundan, üretimin devam ettiğinden, yalan dünyaymış da ondan bundan bahsetmeyeceğim. bugün bu blogu düşünüyorum. yarın sabah erken kalkıp bugün yukarıdaki sebeplerle bitiremediğim raporu tamamlamam lazım. sabahları duygu dalgalanmaları ve travmalar hissediyorum, bunun sebebini biliyorum ve ama bu artık bu blogda açık edilecek bir mesele olmaktan çıktı. ortaokulda bir sınıfın yazıydı sanırım, annemin babaannesi ölmüştü, bizi kardeşimle yalnız bırakmışlardı, biz kardeşimle normal hayatımıza devam etmiştik yeterince üzülmüş olsak da, annemle babam rahmetliyi gömüp geldiklerinde yaptıkları ilk iş televizyonu kapatmak olmuştu. ölünün ardından tv radyo açmak yakışık almazmış. şimdi ben bu nedenle müzik dinlemek istemiyorum biraz, her ne kadar dinleyeceğim şarkılar duruma uygun olacaksa da. kafam bi acaip, sanki saatlerce güneş altında kalmışım da çarpılmışım gibi. sanki yarım litre rakı içmişim de sabah uyanmışım gibi. bütün bunlar daha önceleri kurduğum yaldızlı cümlelerin anlamsızlığını ifade etmekten başka bir işe yaramıyor kendime, o yüzden düz alabildiğine dümdüz görmek istiyorum olanı biteni.
sonra eve geldim. bitirmem gereken raporu bitirmek için gerekli enerji içimde yoktu, ya da zaten yoktu da bunlar bahane olmuştu. zaten bu tarz ödev sınav rapor vs işlerini kendimi bildim bileli o günün sabahına bırakmışımdır. yarın sabah sekizde gelecekler, bu ölümle sonuçlanan iş kazasının fabrikaya sebep olacağı tazminat, yükümlülük vs. üzerine hesaplar yapacaklar, sonra da en geç dokuzda normale dönerek dokuzbuçukta beni arayacaklardı, noldu rapor diye.
sonra eve geldim. ben bu blogda hep mutlu şeyler yazmak istedim. üç beş eski ve sadık okur belki hatırlar o mizahi yazıları. sonra sonra blog da anlamsızlaştı. ve ben gözetlenir gibi izlenmek istemiyorum, ama mesele bu değil şimdi. sonra eve geldim. hadi dedim oturayım biraz, kulağım telefonda, gece arama ihtimalleri yüksek. çünkü üretim kaldığı yerden devam etmek zorunda. o değil de, bugün yarın hıdırellez, şenliklerle kutlanıyor yurdun çeşitli yerlerinde, ya da kutlanacak. ben de gündüzün işe gitmeden önce diyordum kendi kendime, buna yeteneksiz ellerimle dilekleyip bir maket bir çizim bir yazı bir şey yapayım da bir ağacın dibine bırakayım, sonra akşam oldu ve vazgeçtim.
bugün şu saatlerde benim sevdiğim takım şampiyon oldu, ben buna çok sevinirdim, maçı radyodan dinlerdim muhakkak, bugün içimden gelmedi. mutsuz değilim halbuki. dün gece, ortalama üç haftada bir yaptığım gibi bulunduğum sikko şehrin sikko eğlence merkezine gittim yine ve her gittiğimde dediğim gibi benim burda ne işim var dedim. kavga çıktı. bir yerde kavga çıktıysa ve ben şahit olduysam ve ben dahil olmadıysam o orospu çocuğu erkeklerin mücadelesine, o kavga benim içimden bir hafta çıkmaz, görüntüsü gözümün önünden gitmez, ölüm gibi. yine öyle oldu, o lanet olası kavgayı gördüm, giremedim içine, hangisi haklıydı hangisi haksızdı ayırt edemedim, yuvarlanıp yumruklaşıp gittiler kalabalığın içinde, ve ben yine dedim kendime, evlat senin buralarda işin ne.
"çeşme var, kurnası murdar."
sonra eve geldim, ev dediğim tımarhaneden bozma yere geldim. babamı öldürmek istemedimse de biraz kızdım kendisine. annemle aynı şehir sınırları içindeydik ama annem sadece babam yüzünden başka insanlara yardım etmek durumundaydı ve bu meseleyi bir çırpıda geçtim. sonra, sadece güzelliğine önem verdiğim bir kadının adını verdiği bir kitabı okumaya koyuldum, ben kadınların önce güzelliğine önem veririm ama benim gördüğüm güzelliğine elbette, yoksa elbette diyebilir herkes, hacı bu mu güzel, diye. güzelliğine önem verdim çünkü bana ötesini göstermeyi istemedi, bunun da pek ziyanı yok. yazdığı kitabı okuduğum çocuğun benden öte benden ziyade bir mezarlığı yoktu, onun da ölüleri can çekişenleri sokak köpekleri vardı ve zekiydi. ama bende yağmurun toprakta açtığı yaralar gibi yaralar açmadı, bende salyangozların yağmur sonrası topraktan yukarı doğru açtıkları kubbeler gibi kubbeler açmadı, yine de dedim içimden, güzel yazmış diye.
sonra dedim ki, ben bunları birine anlatmalıyım. ama korktum niye insanların güzelim hıdrellezinde morallerini bozayım. o yüzden, bu saatten sonra, bugün yönetim kurulu başkan vekilinin, genel müdürün, fabrika müdürünün de dediği gibi demeyin, elimi sıkıp başınız sağolsun diye, fabrikanın mühendis emekçilerine. başka şeyler deyin diyecekseniz.
merhaba deyin.
28.04.2013
26.04.2013
merhaba izmir, gundelikci, kohne, baharli, trafikk, cuma, cal arsaat, telefon izmir. bugun nasilsin? nasilsin?
tanışsa mıydık?
merhaba pirina sabunları. merhaba summer wine. merhaba limonu kabuğuyla yemeyi tercih buyuranlar. merhaba ankara'da tek gecelik otel arayanlar. merhaba milli içkilerden bihaber ve harabe olanlar. merhaba kendi kabarelerinde kendi kendilerine labirent yaratanlar. merhaba istanbul'da hostel arayanlar. merhaba dost bir el arayanlarla birlikte arayanlar. merhaba esin. merhaba üsimp, ki o bir kısaltmadır. ki bizler birer kısaltmasıyız kendimizin. ki yüzlerimiz birer kısaltmasıdır içimizdekilerin. merhaba kaf sin kaf, merhaba sinkaflı konuşmalarım sana karşı. merhaba ...'sen eğer. merhaba inbox (4). merhaba inox paslanmaz çelikleri. merhaba hepiniz çelik gibi yürekleri. merhaba bizler bu devletin nervürlü çelikleri. merhaba ayran bile içemeyecek kıvama gelesi. merhaba perdeler. merhaba gerdek geceleri. merhaba ördek geceleri. merhaba ördekler, suna deyince ve görünce bir başka güzel. merhaba görümcen var olacak. merhaba senin en sevdiğim yerin neresi olmayacak biliyor musun, doğum yerin. merhaba benden başkasını -sen eğer. merhaba ben aslında, ben aslında aslı astarı yokum. merhaba ben birazdan hasta olacağım çünkü boğazımda bir tavuskuşu ürüyor. merhaba ben çoğunlukla bacaklarımı sallamaktan bugüne kadar hiçbir depremi hissetmedim. merhaba ben dün çok bekledim ama ay tutulmadı, kararmaktan öte bi yere gitmedi. merhaba ben giden ay tutulur mu. merhaba ay gidiyor, yüreğim kanıyor. merhaba heybe. merhaba heytbe. merhaba kesik kesik bağlantılar. merhaba 2 inçlik borular. merhaba bunlara eşlik eden bunları boş bırakmayan kuğular. merhaba modern psikanaliz. merhaba sesinizi sonuna kadar açabilir miyim. merhaba, ne veriyim abime diyen garson, bass ver bana, biraz daha bass. merhaba, ne veriyim abime diyen garson, bir tutam zencefil lütfen, mslm grss'in bir avuç gözyaşı şarkısı istekdışıdır. merhaba ben kendime acı süpermarketler zinciri'nden üç beş reyon icarladım. merhaba selin.
merhaba beni şimdi selim aradı. açamadım. düşünsene onaltı senenin selim'i bu, yavuz selim hem de, yavuz ve gürbüz selim ama açamadı ellerim. merhaba şalala, hepimiz enternasyonel birer şalala olmak istemez miydik sanıyorlar. merhaba sesleri bi süre sonra kısılan telefon melodileri. merhaba yazdıklarımı kapalı zanneden hanedanın üyeleri. merhaba su-i zanlardan hiç hoşlanmayışlarım. merhaba hüsn-ü zannına kurban olduğum gülen kadınlar, gülmekte zorlanmayan kadınlar. merhaba limonlar. merhaba evcil hayvanlar. merhaba evcilik oynayan çocuklar. merhaba skype. merhaba gökyüzü fazla uğraşırsan adamı çarpar. merhaba soda. merhaba sofra tuzu. merhaba hayatımda yeterince kafiye olmadığında içim hiç mi hiç rahat etmez. merhaba bazen hayat çok yirmiiki yirmiiki. merhaba ben yarın düğüne gideceğim. merhaba ben bana bi kere olsun merhaba demedin, ki ben seni o kadardır içimde taşıyorum. merhaba bilmezden mi geliyorsunuz, topunuzu tüfeğinizi bana şimdi. merhaba dedik.
yarın dükkânı sen açma kâmil. yarın dükkanı kimse açmasın. yarın tatil olsun bize. yarın yok olsun ama olsun sonuçta.
sonra, onun çoraplarını görmek demek, onun mahremine girmek demektir.
tanışsa mıydık?
merhaba pirina sabunları. merhaba summer wine. merhaba limonu kabuğuyla yemeyi tercih buyuranlar. merhaba ankara'da tek gecelik otel arayanlar. merhaba milli içkilerden bihaber ve harabe olanlar. merhaba kendi kabarelerinde kendi kendilerine labirent yaratanlar. merhaba istanbul'da hostel arayanlar. merhaba dost bir el arayanlarla birlikte arayanlar. merhaba esin. merhaba üsimp, ki o bir kısaltmadır. ki bizler birer kısaltmasıyız kendimizin. ki yüzlerimiz birer kısaltmasıdır içimizdekilerin. merhaba kaf sin kaf, merhaba sinkaflı konuşmalarım sana karşı. merhaba ...'sen eğer. merhaba inbox (4). merhaba inox paslanmaz çelikleri. merhaba hepiniz çelik gibi yürekleri. merhaba bizler bu devletin nervürlü çelikleri. merhaba ayran bile içemeyecek kıvama gelesi. merhaba perdeler. merhaba gerdek geceleri. merhaba ördek geceleri. merhaba ördekler, suna deyince ve görünce bir başka güzel. merhaba görümcen var olacak. merhaba senin en sevdiğim yerin neresi olmayacak biliyor musun, doğum yerin. merhaba benden başkasını -sen eğer. merhaba ben aslında, ben aslında aslı astarı yokum. merhaba ben birazdan hasta olacağım çünkü boğazımda bir tavuskuşu ürüyor. merhaba ben çoğunlukla bacaklarımı sallamaktan bugüne kadar hiçbir depremi hissetmedim. merhaba ben dün çok bekledim ama ay tutulmadı, kararmaktan öte bi yere gitmedi. merhaba ben giden ay tutulur mu. merhaba ay gidiyor, yüreğim kanıyor. merhaba heybe. merhaba heytbe. merhaba kesik kesik bağlantılar. merhaba 2 inçlik borular. merhaba bunlara eşlik eden bunları boş bırakmayan kuğular. merhaba modern psikanaliz. merhaba sesinizi sonuna kadar açabilir miyim. merhaba, ne veriyim abime diyen garson, bass ver bana, biraz daha bass. merhaba, ne veriyim abime diyen garson, bir tutam zencefil lütfen, mslm grss'in bir avuç gözyaşı şarkısı istekdışıdır. merhaba ben kendime acı süpermarketler zinciri'nden üç beş reyon icarladım. merhaba selin.
merhaba beni şimdi selim aradı. açamadım. düşünsene onaltı senenin selim'i bu, yavuz selim hem de, yavuz ve gürbüz selim ama açamadı ellerim. merhaba şalala, hepimiz enternasyonel birer şalala olmak istemez miydik sanıyorlar. merhaba sesleri bi süre sonra kısılan telefon melodileri. merhaba yazdıklarımı kapalı zanneden hanedanın üyeleri. merhaba su-i zanlardan hiç hoşlanmayışlarım. merhaba hüsn-ü zannına kurban olduğum gülen kadınlar, gülmekte zorlanmayan kadınlar. merhaba limonlar. merhaba evcil hayvanlar. merhaba evcilik oynayan çocuklar. merhaba skype. merhaba gökyüzü fazla uğraşırsan adamı çarpar. merhaba soda. merhaba sofra tuzu. merhaba hayatımda yeterince kafiye olmadığında içim hiç mi hiç rahat etmez. merhaba bazen hayat çok yirmiiki yirmiiki. merhaba ben yarın düğüne gideceğim. merhaba ben bana bi kere olsun merhaba demedin, ki ben seni o kadardır içimde taşıyorum. merhaba bilmezden mi geliyorsunuz, topunuzu tüfeğinizi bana şimdi. merhaba dedik.
yarın dükkânı sen açma kâmil. yarın dükkanı kimse açmasın. yarın tatil olsun bize. yarın yok olsun ama olsun sonuçta.
sonra, onun çoraplarını görmek demek, onun mahremine girmek demektir.
23.04.2013
21.04.2013
müfredat
asmalımescit'teki meyhane yakup'un sahibi yakup öldü. herkes onun edip cansever'in çağrılmayan yakup'u olduğundan bahsetti. birkaç kişi aslında onun o olmadığından dem vurup asıl hikayenin başka türlü olduğuna dikkat çekti. ben asıl hikayeyi bilmiyorum, merak edip bakmadım, yoksa google'un eline sağlık bir şeyler çıkar. ben bendeki yakup'tan bahsetmek de istemiyorum. çünkü edip cansever'in çağrılmayan yakup'u benim kelimeleştirebileceğim seviyenin üstünde, o yüzden çok sevdiğim şeylere dair genellikle yap-a-madığım gibi çağrılmayan yakup'u da anlatmaya kalkmayacağım. sadece benim için mühim olduğunu söyleyip bırakacağım basitçe. yakup meyhanesi'ndeki yakup'un edip cansever'in anlattığı adam olabileceğini hiç düşünmedim, oraya gitmeden önce bir ihtimal diyordum ama gittikten sonra o ihtimali de sıfırladım. ama ondan önce, meyhane yakup'a ilk gidişimin hikayesi var. üstünden, sene geçti, mevsim geçti, ay geçti, yağmur geçti, dolu geçti, kar geçti. beş yılımı istanbul'da geçirmiş olmama rağmen asmalımescit diye bir yerden haberdar olmamıştım o zamanlar. bunun sosyolojik birtakım açıklamaları var elbette, asmalımescidin ben öğrenciykenden biraz daha geç keşfedilmiş olması, harcamaları kısıtlı üniversite öğrencisini aşması, ve mütevazı entelektüel zevatımın buna elverişli olmaması, vs. sonra büyük bir yer edindi bende. son zamanlarda üzerine yazayım diye beklettiğim konulardan biriydi. boşverelim.
kelebeğin rüyası vardı bir de epeydir aklımda. gerçi birkaç zamandır ne zaman sinemaya gitsem işyerinden aranıp aranıp ikinci yarısında çıkmak durumunda kalıyordum. ne zamandır gitmemiştim sinemaya, en son bizim büyük çaresizliğimiz'e gitmiş bile olabilirim ankara'da. her neyse, bu filme gideyim dedim, şair üzre bir film dedim. tanrım sen bizi alışveriş merkezlerinin sinemalarında film izlemekten uzak tut. tanrım sen bizi çocuklarımızı alışveriş merkezlerinin oyun salonlarında ferahlatmaktan uzak tut. tanrım sen bizim kitap alışverişlerimizi alışveriş merkezlerinin d&r'larında remzi'lerinde inkılap'larında yapmaktan uzak tut. yılmaz erdoğan'ın yaptığı tüm filmlerde elle tutulur birkaç sahne oluyor muhakkak. güzel birkaç vuruş yapıyor. ama bu filmde tarzını değiştirmiş, daha çok direkt anlatıya girişmiş. filmin sinematik yönünden bahsetmek istemiyorum, bu konuda yeterli birikimim de yok ama bana tüm film müthiş renklere sahip müthiş hizalı müthiş mükemmel bir filtrenin arkasından izleniyormuş hissi verdi, o anlattığı zamanın ortamına giremedim çünkü çok estetize etmişti görüntüleri, veremden bahsediyorken ekranda virüslü bakterili bir görüntü yönetimi görmeyi beklerken tam tersi harika bir arz vardı. aynı sahneye bir fotoğraftan bakmakla bir ressamın çizdiği resimden bakmak arasındaki fark gibi. ressamın çizdiğinde çizgi darbelerini görürsünüz, fotoğrafta göremezsiniz, çok ustaca çekilmiş bir fotoğraf gibiydi filmin sahnelerinin üzerinde oynadığı düzen. filmin ikinci yarısını izlemedim, zaten işyerinin telefon tacizleri bıktırmışken bu kadar güzel insanların bu kadar güzel tonlarla sahne alması ama sonunda ölecek olmaları beni boğdu. her neyse, mesele bu değil, mesele filmdeki şairlerin ilk şiirleri yayımlanınca duydukları heyecanın aktarımı.
yazan insan için bunun öneminden bahsetmek istiyorum biraz yazasım olsa. tavrını sevmediğim ama tarzını izlediğim bir şair arkadaş da bu noktaya değinmiş geçenlerde blogunda, ordan esinlendim. aranızda bir dergide şiir/öykü vs yayımlatan arkadaşların hayatlarında bu konu nasıl gelişti tam olarak bilemiyorum ama bu sahne beni doğrudan kendi tanıklığıma, tecrübeme götürdü. o bahar aylarını getirdi aklıma. semih kaplanoğlu'nun süt filminde de aynı heyecanı filmlemişti yönetmen ve ordaki çocuğun repliği de gayet manidardı.
ikibinüçün sonuydu. tuttum gerçekleri yem alarak bir öykü hikayeledim. ve bunu onun da takip ettiğini bildiğim bir dergiye gönderdim, sadece okuması için, ona okutmamın başka bir yolu yoktu. nerden bilebilirdim o yayımlanmanın beni müthiş bir edebi hazza sokacağını ve bunun kıza duyduğum sevgiden de öte bir şevk olacağını. namussuz dergiciler yazıyı yayımlayıp yayımlamayacaklarını da söylemediler her zamanki gibi, ve bu nedenle çok netameli çok tekinsiz bir bekleyiş oldu. üniversite öğrencisi olmak hayat hakkında büyük bir özgürlüktü, y. lisanstan atılmıştım devamsızlıktan ve habire sait faik habire sabahattin ali keşfediyordum. günlerdir derginin yeni sayısının geleceği günü bekleyip her gün evin hemen yakınındaki kitapçıya gidiyordum. ve beklenen sabah geldi bir gün. gittim, rafta gördüm dergiyi, bir çırpıda parasını ödedim, her zaman yaptığım gibi pleasure delay yaptım kahvaltılık bir şeyler alarak. eve gidip çayı koydum ocağa, ve dergiyi açtım. öykümü orda gördüğümde -müstearla- içimde bi karaca zıpladı, içimdeki bal şekerlendi, içimde bi tay doğdu, aslan kafesten kurtuldu, filan. çıktım yatağın üstüne zıplamaya başladım, evde yalnızdım, çay demleniyordu ve çok mutluydum. dört döndüm, hopladım, dans ettim, koştum. beşiktaş'taki son ilkbaharıma böyle girdim.
her zaman derim, şair adam mutlu olmayı bilir ve zaman zaman olur.
asmalımescit'teki meyhane yakup'un sahibi yakup öldü. herkes onun edip cansever'in çağrılmayan yakup'u olduğundan bahsetti. birkaç kişi aslında onun o olmadığından dem vurup asıl hikayenin başka türlü olduğuna dikkat çekti. ben asıl hikayeyi bilmiyorum, merak edip bakmadım, yoksa google'un eline sağlık bir şeyler çıkar. ben bendeki yakup'tan bahsetmek de istemiyorum. çünkü edip cansever'in çağrılmayan yakup'u benim kelimeleştirebileceğim seviyenin üstünde, o yüzden çok sevdiğim şeylere dair genellikle yap-a-madığım gibi çağrılmayan yakup'u da anlatmaya kalkmayacağım. sadece benim için mühim olduğunu söyleyip bırakacağım basitçe. yakup meyhanesi'ndeki yakup'un edip cansever'in anlattığı adam olabileceğini hiç düşünmedim, oraya gitmeden önce bir ihtimal diyordum ama gittikten sonra o ihtimali de sıfırladım. ama ondan önce, meyhane yakup'a ilk gidişimin hikayesi var. üstünden, sene geçti, mevsim geçti, ay geçti, yağmur geçti, dolu geçti, kar geçti. beş yılımı istanbul'da geçirmiş olmama rağmen asmalımescit diye bir yerden haberdar olmamıştım o zamanlar. bunun sosyolojik birtakım açıklamaları var elbette, asmalımescidin ben öğrenciykenden biraz daha geç keşfedilmiş olması, harcamaları kısıtlı üniversite öğrencisini aşması, ve mütevazı entelektüel zevatımın buna elverişli olmaması, vs. sonra büyük bir yer edindi bende. son zamanlarda üzerine yazayım diye beklettiğim konulardan biriydi. boşverelim.
kelebeğin rüyası vardı bir de epeydir aklımda. gerçi birkaç zamandır ne zaman sinemaya gitsem işyerinden aranıp aranıp ikinci yarısında çıkmak durumunda kalıyordum. ne zamandır gitmemiştim sinemaya, en son bizim büyük çaresizliğimiz'e gitmiş bile olabilirim ankara'da. her neyse, bu filme gideyim dedim, şair üzre bir film dedim. tanrım sen bizi alışveriş merkezlerinin sinemalarında film izlemekten uzak tut. tanrım sen bizi çocuklarımızı alışveriş merkezlerinin oyun salonlarında ferahlatmaktan uzak tut. tanrım sen bizim kitap alışverişlerimizi alışveriş merkezlerinin d&r'larında remzi'lerinde inkılap'larında yapmaktan uzak tut. yılmaz erdoğan'ın yaptığı tüm filmlerde elle tutulur birkaç sahne oluyor muhakkak. güzel birkaç vuruş yapıyor. ama bu filmde tarzını değiştirmiş, daha çok direkt anlatıya girişmiş. filmin sinematik yönünden bahsetmek istemiyorum, bu konuda yeterli birikimim de yok ama bana tüm film müthiş renklere sahip müthiş hizalı müthiş mükemmel bir filtrenin arkasından izleniyormuş hissi verdi, o anlattığı zamanın ortamına giremedim çünkü çok estetize etmişti görüntüleri, veremden bahsediyorken ekranda virüslü bakterili bir görüntü yönetimi görmeyi beklerken tam tersi harika bir arz vardı. aynı sahneye bir fotoğraftan bakmakla bir ressamın çizdiği resimden bakmak arasındaki fark gibi. ressamın çizdiğinde çizgi darbelerini görürsünüz, fotoğrafta göremezsiniz, çok ustaca çekilmiş bir fotoğraf gibiydi filmin sahnelerinin üzerinde oynadığı düzen. filmin ikinci yarısını izlemedim, zaten işyerinin telefon tacizleri bıktırmışken bu kadar güzel insanların bu kadar güzel tonlarla sahne alması ama sonunda ölecek olmaları beni boğdu. her neyse, mesele bu değil, mesele filmdeki şairlerin ilk şiirleri yayımlanınca duydukları heyecanın aktarımı.
yazan insan için bunun öneminden bahsetmek istiyorum biraz yazasım olsa. tavrını sevmediğim ama tarzını izlediğim bir şair arkadaş da bu noktaya değinmiş geçenlerde blogunda, ordan esinlendim. aranızda bir dergide şiir/öykü vs yayımlatan arkadaşların hayatlarında bu konu nasıl gelişti tam olarak bilemiyorum ama bu sahne beni doğrudan kendi tanıklığıma, tecrübeme götürdü. o bahar aylarını getirdi aklıma. semih kaplanoğlu'nun süt filminde de aynı heyecanı filmlemişti yönetmen ve ordaki çocuğun repliği de gayet manidardı.
ikibinüçün sonuydu. tuttum gerçekleri yem alarak bir öykü hikayeledim. ve bunu onun da takip ettiğini bildiğim bir dergiye gönderdim, sadece okuması için, ona okutmamın başka bir yolu yoktu. nerden bilebilirdim o yayımlanmanın beni müthiş bir edebi hazza sokacağını ve bunun kıza duyduğum sevgiden de öte bir şevk olacağını. namussuz dergiciler yazıyı yayımlayıp yayımlamayacaklarını da söylemediler her zamanki gibi, ve bu nedenle çok netameli çok tekinsiz bir bekleyiş oldu. üniversite öğrencisi olmak hayat hakkında büyük bir özgürlüktü, y. lisanstan atılmıştım devamsızlıktan ve habire sait faik habire sabahattin ali keşfediyordum. günlerdir derginin yeni sayısının geleceği günü bekleyip her gün evin hemen yakınındaki kitapçıya gidiyordum. ve beklenen sabah geldi bir gün. gittim, rafta gördüm dergiyi, bir çırpıda parasını ödedim, her zaman yaptığım gibi pleasure delay yaptım kahvaltılık bir şeyler alarak. eve gidip çayı koydum ocağa, ve dergiyi açtım. öykümü orda gördüğümde -müstearla- içimde bi karaca zıpladı, içimdeki bal şekerlendi, içimde bi tay doğdu, aslan kafesten kurtuldu, filan. çıktım yatağın üstüne zıplamaya başladım, evde yalnızdım, çay demleniyordu ve çok mutluydum. dört döndüm, hopladım, dans ettim, koştum. beşiktaş'taki son ilkbaharıma böyle girdim.
her zaman derim, şair adam mutlu olmayı bilir ve zaman zaman olur.
20.04.2013
sandalyeye bel bağlayan adam. en çok da yıldızlı çandarlı gecelerini özlediler hep birlikte. hepbirlik olup, benim bilgim dahilinde değil. "üzerimde yıldızlı gökyüzü, içerimde ahlak yasası" lana del rey kullandım bir süre. ömrünün her döneminde muteber bir sandalye oldu adamın. sandalye alınca çok mutlu olunacaktı. size dikey ve yatay sandalyelerinden bahsetmek istiyorum insanoğlunun yedi ceddinin. sallanan sandalyelerden. dedelerin oturup kalkmak bilmediği, kişiye ait, şahsa münhasır sandalyelerden. bir sandalyeyle mutsuzluğunu kesip biçecek skip atacak zanneden adamlardan. vanilyalı mumlarla evde dalgalanan sigara dumanlarını bastıracağını sanan. süt içince içinin temizleneceğine allah'a inanır gibi inanan adamlardan.
19.04.2013
16.04.2013
iki gün üç gece hava değişimi
limon çiçekleri varlardı. akasyalar beyaz ila pembeydi, oradalardı. doğanın en güzel kokularını sürdüğü , yatağa girmeden önceki pijamalı zamanıydı. ben kıçıkırık bir otel odasını hevese boğmuştum. kıçıkırık bir otel odasının turistik bir bölgede başına talih puştu konmuş yerel bi ailenin işlettiği kitschlerle dolu yaşantısına çok ortak olmuşumdur, zira halk için ölmeli halk o zaman halk. kıç tarafı bira kapağı açmaktan yorulmuş bir çakmağın gazının bitiş süresiyle poposunun deformasyon süresi eşzamanlı değilse hayatınızda orantısız bir güç kullanımı sözkonusudur. ayrıca, yaşlandığımızı yaz aylarında nasıl daha çok anlarız, normalde vücudunuzun en ulaşılmadık ve kaşınması zor yerlerine ulaşmakta sınır tanımayan sivrisinekler gelip de alnınızın ortasından ya da yanağınızdan pay alıyorlarsa hâlâ genç olduğunuza inanabilirsiniz, çünkü bunu çoklukla çocuklara yaparlar.
onun olan saçlar gürül gürüldü. ve bende birinci dereceden bir işkence oluşturmak istiyorsanız bana şarap içirebilirdiniz, ve bende ikinci dereceden bir işkence oluşturmak istiyorsanız bana kutu bira içiriniz.
gerçeklerimde bir yerde olsaydın, rüyalarımı havalandırmak için zaman zaman otellerde kaldığım bilgisi rivayetten ibaret olurdu.
limon çiçekleri varlardı. akasyalar beyaz ila pembeydi, oradalardı. doğanın en güzel kokularını sürdüğü , yatağa girmeden önceki pijamalı zamanıydı. ben kıçıkırık bir otel odasını hevese boğmuştum. kıçıkırık bir otel odasının turistik bir bölgede başına talih puştu konmuş yerel bi ailenin işlettiği kitschlerle dolu yaşantısına çok ortak olmuşumdur, zira halk için ölmeli halk o zaman halk. kıç tarafı bira kapağı açmaktan yorulmuş bir çakmağın gazının bitiş süresiyle poposunun deformasyon süresi eşzamanlı değilse hayatınızda orantısız bir güç kullanımı sözkonusudur. ayrıca, yaşlandığımızı yaz aylarında nasıl daha çok anlarız, normalde vücudunuzun en ulaşılmadık ve kaşınması zor yerlerine ulaşmakta sınır tanımayan sivrisinekler gelip de alnınızın ortasından ya da yanağınızdan pay alıyorlarsa hâlâ genç olduğunuza inanabilirsiniz, çünkü bunu çoklukla çocuklara yaparlar.
onun olan saçlar gürül gürüldü. ve bende birinci dereceden bir işkence oluşturmak istiyorsanız bana şarap içirebilirdiniz, ve bende ikinci dereceden bir işkence oluşturmak istiyorsanız bana kutu bira içiriniz.
gerçeklerimde bir yerde olsaydın, rüyalarımı havalandırmak için zaman zaman otellerde kaldığım bilgisi rivayetten ibaret olurdu.
15.04.2013
8.04.2013
inanılır gibi
parmaklarımdan -saydım- üç tanesi yıllardır arjantin bardakların kulplarını yüzük niyetine kullanıyor. kâh sağ elime kâh sol elime, bir nişanlıyız bir evli, bir dargınız bir barışık. kendimi her gün koşu bantlarında saatlerce koşup da bi yere varamayan kaplumbağalar gibi. kendimi bi benzetiyorum bi benzetiyorum sorma. sivilce bahanesiyle üç haftadır kes(e)mediğim sakallarımı bugün bir uyarı neticesinde kesmek durumunda kalınca bu beni depresyona sevketti. heidi'nin dedesine benzememe şunun şurasında ne kalmıştı. modena'dan bir kız sevdim, sattı bana çocukluğunu.
rüyalar geçer gemilerimden, allı pullu.
gemiler geçer derilerimden, yüzer de geçerler.
mart mı çarptı dedi, neyi kaset etti (fiyuvv). istanbul'a mı gideceksin, dedi. o nerden çıktı, nasıl bildin, dedim. şamanım ben, dedi. amaaan, dedim. izmir'de kaldığın için seni linç ediyorlardı, istanbul'a git diye bağırıyorlardı, dedi. nasıl gördün bunları, şeklinde şaşırdım. hayır yerleşmek yok, bir hafta izin alıp gidip döneceğim, diye gerçekleştirdim rüyasını. ... nitekim kirpi beslemiş adamım. ... yine arabada yattım dün gece, ondokuz yaşındaki gençler gibi, zıvanadan çıktım sanki. içip içip su boylarında sızıp kalan rahmetli geldi aklıma sabah uyandığımda.
sonra her şeyin üzerine limon sıktım. her şey çok güzel oldu.
parmaklarımdan -saydım- üç tanesi yıllardır arjantin bardakların kulplarını yüzük niyetine kullanıyor. kâh sağ elime kâh sol elime, bir nişanlıyız bir evli, bir dargınız bir barışık. kendimi her gün koşu bantlarında saatlerce koşup da bi yere varamayan kaplumbağalar gibi. kendimi bi benzetiyorum bi benzetiyorum sorma. sivilce bahanesiyle üç haftadır kes(e)mediğim sakallarımı bugün bir uyarı neticesinde kesmek durumunda kalınca bu beni depresyona sevketti. heidi'nin dedesine benzememe şunun şurasında ne kalmıştı. modena'dan bir kız sevdim, sattı bana çocukluğunu.
rüyalar geçer gemilerimden, allı pullu.
gemiler geçer derilerimden, yüzer de geçerler.
mart mı çarptı dedi, neyi kaset etti (fiyuvv). istanbul'a mı gideceksin, dedi. o nerden çıktı, nasıl bildin, dedim. şamanım ben, dedi. amaaan, dedim. izmir'de kaldığın için seni linç ediyorlardı, istanbul'a git diye bağırıyorlardı, dedi. nasıl gördün bunları, şeklinde şaşırdım. hayır yerleşmek yok, bir hafta izin alıp gidip döneceğim, diye gerçekleştirdim rüyasını. ... nitekim kirpi beslemiş adamım. ... yine arabada yattım dün gece, ondokuz yaşındaki gençler gibi, zıvanadan çıktım sanki. içip içip su boylarında sızıp kalan rahmetli geldi aklıma sabah uyandığımda.
sonra her şeyin üzerine limon sıktım. her şey çok güzel oldu.
27.03.2013
22.03.2013
21.03.2013
günlerdir elma yemedi. gidiş yolunda sorun yoktu. bir ayakkabısının bağcığı çözük gezdi günlerce. çoraplı kadınlar daha güzel oluyordu. çorapsızların yeri ayrı. yüzoniki tane portakal aldı manavdan, yirmiiki kilo tuttu, bi hışımla eve gelip hepsini tek tek soydu, evi kaplayan portakal kokusu bir hafta evden çıkmadı. kahvenin telvesine değdirdi dilini, hoşuna gitmemesiyle gitmesi bir oldu, bir daha yaptı bunu. ayıklığın huzursuzluğuna alıştırmaya çalıştırdı kendini. evde ne kadar aç-kapa düğmesi varsa dörder kez açtı kapadı hepsini, bozulan olmadı. kalemi yedi kez eline alıp bıraktı.
20.03.2013
19.03.2013
sarı uyan! araba var!
kalorifer yakma ehliyeti olan ustalara benzettiğim oluyor onu. mesela yatılı okullarda kalorifer yakan ustalara. gencecik bir nüfusun uykuda olduğu, sadece birkaçının namaza birkaçının gusüle kalktığı saatlerde genç nüfusa kıyasla yaşama oranını matematiğe döküp minyatür bir hayatı sigara ve içkiyle bitirme tezi yazdıracağım bir kalorifer ustasına. tabii o zamanlar sene bindokuzyüzdoksanaltı.
bak bu arada ne diyor: 2:37-3:10
tabii beş yıldızlı apartmanların kalorifer ustalarına benzetirsem senelerimiz ikibinli yılları gösteriyor. bence sağlık olmalı. ve bu başka bir sızının konusu.
kalorifer yakma ehliyeti olan ustalara benzettiğim oluyor onu. mesela yatılı okullarda kalorifer yakan ustalara. gencecik bir nüfusun uykuda olduğu, sadece birkaçının namaza birkaçının gusüle kalktığı saatlerde genç nüfusa kıyasla yaşama oranını matematiğe döküp minyatür bir hayatı sigara ve içkiyle bitirme tezi yazdıracağım bir kalorifer ustasına. tabii o zamanlar sene bindokuzyüzdoksanaltı.
bak bu arada ne diyor: 2:37-3:10
tabii beş yıldızlı apartmanların kalorifer ustalarına benzetirsem senelerimiz ikibinli yılları gösteriyor. bence sağlık olmalı. ve bu başka bir sızının konusu.
14.03.2013
yanlışlıkla yanlış
maden dağı dumandır, de loy loy. tabii o zamanlar sait faik denen adam yaşıyor. köpekli adam diye bir karakterden sait faik yapıyor trt. her yerde tıplar bayramları kutlanıyor tüm hipokrat andımızları eşliğinde. anız biçiyor yazın sıcağında çiftçi babalar ve rençber analar. o kadar değişik bi devir ki, mesaj atıyosun ve iletiliyor, iletildiği yetmediği gibi sana rapor veriyor. yeni doğan çocuklara ezo, aze ya da muse gibi isimler veriliyor, ve hep bir ağızdan absolution için şarkı söylüyolla. bense öykülerimde mebzul ölçüde yabancı kelime kullandığım için bir öykü yarışmasında daha birinciliği başkalarına hediye ediyorum kendi ellerimle. ne bk yersem yiyeyim kendi ellerimle yiyorum. sevişişim bile bazen.
omar'a manu'nun hikayesini anlatıyorum. ne kadarını yazdım ne kadarını uydurdum ne kadarını dondurdum bilmiyorum ama hikaye de hikaye hani. hayır, bunun şimdiki kocasının adının hikayedeki esas adamınkiyle aynı olmasıyla hiç ilgisiyle yok. la.
pavyona gittim ondan sonra. bayan ister misiniz abiler, dediler. buyursunlar, dedik. biz üç kişiydik. siz üç kişiydiniz. içkiler filan geldi. içkiler gittiler. hasretlere dayanamayıp bir daha bir daha teşrif ettiler. garsonun kulağına dedim ki, hesap dörtyüz lira olunca bizi uyarıyosun, tamam abi merak etme, demiş bulundu. kendimi sınırlı jetonla atari salonlarına dalan çocuklar gibi hissettim. damla, dedi. geç bunları, dedim. demet, dedi. geç bunları, dedim. didem, dedi. belki, dedim. bir süre develerle ilerledik, çok zor bir yoldu benim için. ne konuşacaktıysam. ilk defa da gitmiyordum ya. telefonumu aldı eline, adını kaydetti telefonuma. derya'da karar kıldı. sonunda anladı esintisizliğimi rüzgarsızlığımı. ertesi gün aranızdan tramvay geçecekti diye dalga geçti ikikişiler. ama hiçbiri ertesi günün akşamında aranmadı, sana tesbih aldım gel onu al, diye.
de'lerden develerden gitmişken devingen kelimesini çok seven bi dedicated to sophisticated fuck princess geldi aklıma, şarkıdır dedim geçirdim içinden deliğin ipliği. terziler gelmiş bulundu. hatta dün akşam kendimi küçük iskender'den alıntı yaparken yakaladım, hâlâ mı, dedim. ama öyle deme, çin lokantası'nın yeri başkadır, diye konuştu içimdeki lâlâ. açık pencerelerin perdelerini dışarı çağıran bir şinaslık var havada. gökyüzümün adını şinasi koydum. kütüğüme şiir yazdım tuttu. ona ve rüzgar bizi götürecek desem, biliyordum bi nane anlamayacaktı. ben de demeyecektim zaten. ama bugün gökyüzü uçağını bile içmedi.
maden dağı dumandır de loy loy, kibar yarim. sonra ona omar'la yazımı kışa çevirdin'in hikayesini anlattım. tabii bu hikaye, babamın bir atı olsa binse de gelse ile annemin yelkeni olsa açsa da gelse'nin hikayesi yanında sönük kaldı. çünkü o ona bir barda otururken numarasını kendi elleriyle getirip vermişti ve yanlışlıkla yanlış yazmıştı. kendisinin yanlış yazdığından haberi yoktu annemin yelkeni olsa açsa da gelse'nin. onun yanlışlıkla yanlış yazdığından da babamın bir atı olsa binse de gelse'nin haberi yoktu ve her gün boş yere ankesörlü telefonların sonuncusu'na sarılıyordu.
maden dağı dumandır, de loy loy. tabii o zamanlar sait faik denen adam yaşıyor. köpekli adam diye bir karakterden sait faik yapıyor trt. her yerde tıplar bayramları kutlanıyor tüm hipokrat andımızları eşliğinde. anız biçiyor yazın sıcağında çiftçi babalar ve rençber analar. o kadar değişik bi devir ki, mesaj atıyosun ve iletiliyor, iletildiği yetmediği gibi sana rapor veriyor. yeni doğan çocuklara ezo, aze ya da muse gibi isimler veriliyor, ve hep bir ağızdan absolution için şarkı söylüyolla. bense öykülerimde mebzul ölçüde yabancı kelime kullandığım için bir öykü yarışmasında daha birinciliği başkalarına hediye ediyorum kendi ellerimle. ne bk yersem yiyeyim kendi ellerimle yiyorum. sevişişim bile bazen.
omar'a manu'nun hikayesini anlatıyorum. ne kadarını yazdım ne kadarını uydurdum ne kadarını dondurdum bilmiyorum ama hikaye de hikaye hani. hayır, bunun şimdiki kocasının adının hikayedeki esas adamınkiyle aynı olmasıyla hiç ilgisiyle yok. la.
pavyona gittim ondan sonra. bayan ister misiniz abiler, dediler. buyursunlar, dedik. biz üç kişiydik. siz üç kişiydiniz. içkiler filan geldi. içkiler gittiler. hasretlere dayanamayıp bir daha bir daha teşrif ettiler. garsonun kulağına dedim ki, hesap dörtyüz lira olunca bizi uyarıyosun, tamam abi merak etme, demiş bulundu. kendimi sınırlı jetonla atari salonlarına dalan çocuklar gibi hissettim. damla, dedi. geç bunları, dedim. demet, dedi. geç bunları, dedim. didem, dedi. belki, dedim. bir süre develerle ilerledik, çok zor bir yoldu benim için. ne konuşacaktıysam. ilk defa da gitmiyordum ya. telefonumu aldı eline, adını kaydetti telefonuma. derya'da karar kıldı. sonunda anladı esintisizliğimi rüzgarsızlığımı. ertesi gün aranızdan tramvay geçecekti diye dalga geçti ikikişiler. ama hiçbiri ertesi günün akşamında aranmadı, sana tesbih aldım gel onu al, diye.
de'lerden develerden gitmişken devingen kelimesini çok seven bi dedicated to sophisticated fuck princess geldi aklıma, şarkıdır dedim geçirdim içinden deliğin ipliği. terziler gelmiş bulundu. hatta dün akşam kendimi küçük iskender'den alıntı yaparken yakaladım, hâlâ mı, dedim. ama öyle deme, çin lokantası'nın yeri başkadır, diye konuştu içimdeki lâlâ. açık pencerelerin perdelerini dışarı çağıran bir şinaslık var havada. gökyüzümün adını şinasi koydum. kütüğüme şiir yazdım tuttu. ona ve rüzgar bizi götürecek desem, biliyordum bi nane anlamayacaktı. ben de demeyecektim zaten. ama bugün gökyüzü uçağını bile içmedi.
maden dağı dumandır de loy loy, kibar yarim. sonra ona omar'la yazımı kışa çevirdin'in hikayesini anlattım. tabii bu hikaye, babamın bir atı olsa binse de gelse ile annemin yelkeni olsa açsa da gelse'nin hikayesi yanında sönük kaldı. çünkü o ona bir barda otururken numarasını kendi elleriyle getirip vermişti ve yanlışlıkla yanlış yazmıştı. kendisinin yanlış yazdığından haberi yoktu annemin yelkeni olsa açsa da gelse'nin. onun yanlışlıkla yanlış yazdığından da babamın bir atı olsa binse de gelse'nin haberi yoktu ve her gün boş yere ankesörlü telefonların sonuncusu'na sarılıyordu.
9.03.2013
8.03.2013
ben henüz on aylıkken susmaya başlamışım
ahmet'in kuzguncuk'ta kaldığı bi ev vardı. beni bir kere bile davet etmedi. ahmet orda o kıza aşık oldu. gülen'den sonra aşık olduğu ya da olmadığını düşündüğü ama aslında olduğu ilk kız oydu. sonra ona o kızı sorduğumda, ona geçmeden önce gülen'i bana öyle bir anlattı ki ben bile aşık oluyordum az kalsın. üstü kaldı.
bazı sevdiğim arkadaşlarım beni oynadığım kelimelerle tanıdılar.
bazı sevdiğim arkadaşlarım beni kelimelerle oynadığım kadar tanıdılar.
bazı arkadaşlar beni kelim kadar tanıdılar.
bazı arkadaşlarım beni kelimden sonra tanıdılar.
bazı arkadaşlarım beni tanıdılar, siz kaçtınız.
bazı arkadaşlarım ama arkadaşlar kadar iyiydiler.
bazı arkadaşlarım beni hiç oynamaz sandılar.
bazı arkadaşlarım sandukadaydılar.
arkadaşlarım bazı bazı.
arkadaşlarım arasıra bazı bazı, gelseydiler bize gönlüm razı.
bazı arkadaşlarım gölge etmesindiler başka ihsan istemez idüm.
bazı arkadaşlarım kendilerini bana ahmet kadar özlettiler.
tamam tama sustum.
ahmet'in kuzguncuk'ta kaldığı bi ev vardı. beni bir kere bile davet etmedi. ahmet orda o kıza aşık oldu. gülen'den sonra aşık olduğu ya da olmadığını düşündüğü ama aslında olduğu ilk kız oydu. sonra ona o kızı sorduğumda, ona geçmeden önce gülen'i bana öyle bir anlattı ki ben bile aşık oluyordum az kalsın. üstü kaldı.
bazı sevdiğim arkadaşlarım beni oynadığım kelimelerle tanıdılar.
bazı sevdiğim arkadaşlarım beni kelimelerle oynadığım kadar tanıdılar.
bazı arkadaşlar beni kelim kadar tanıdılar.
bazı arkadaşlarım beni kelimden sonra tanıdılar.
bazı arkadaşlarım beni tanıdılar, siz kaçtınız.
bazı arkadaşlarım ama arkadaşlar kadar iyiydiler.
bazı arkadaşlarım beni hiç oynamaz sandılar.
bazı arkadaşlarım sandukadaydılar.
arkadaşlarım bazı bazı.
arkadaşlarım arasıra bazı bazı, gelseydiler bize gönlüm razı.
bazı arkadaşlarım gölge etmesindiler başka ihsan istemez idüm.
bazı arkadaşlarım kendilerini bana ahmet kadar özlettiler.
tamam tama sustum.
bazı özel isimler özeldir
tamburi cemil bey'in hafız osman'a duyduğu sevgi büyüttü muhsin bey'i
deniz gören teyzelere tırmandık ve ordan charlotte gainsbourg'u izledik
müslüm gürses'in ölümü üzerine bir devlet çöktü, kavimler göçtü
olmaz olsun sakız çiğneyen johnny depp'ler
bir yılanın durup dururken neden soktuğunu hiçbir zaman anlayamayacağım
ve ferdi tayfur öldüğünde bir dünya duracak
çekinme eskici içeri buyur
1.03.2013
m.g. hakkında her şey
"yaşamak, yaşamak, yaşamak, yaşamak değil yaşamak"
alfabetik sıraya göre bazı gözler:
adını sen koy
aldanma çocuksu mahsun yüzüne
ben senin kulun muyum
bir avuç gözyaşı
bir kadın tanıdım
bu şehirde yaşanmaz
esrarlı gözler
güldür yüzümü
hangimiz sevmedik
hasret rüzgarları
itirazım var
kaç kadeh kırıldı
küskünüm
ölüyorum kederimden
sende kalmış
sev yeter
silinmiyor hatıralar
tanrı istemezse
unutamazsın
unutursun diye
üstüme düşme benim
"yaşamak, yaşamak, yaşamak, yaşamak değil yaşamak"
alfabetik sıraya göre bazı gözler:
adını sen koy
aldanma çocuksu mahsun yüzüne
ben senin kulun muyum
bir avuç gözyaşı
bir kadın tanıdım
bu şehirde yaşanmaz
esrarlı gözler
güldür yüzümü
hangimiz sevmedik
hasret rüzgarları
itirazım var
kaç kadeh kırıldı
küskünüm
ölüyorum kederimden
sende kalmış
sev yeter
silinmiyor hatıralar
tanrı istemezse
unutamazsın
unutursun diye
üstüme düşme benim
31 temmuz 2007 salı, 22:45 -cola reklamına çıktıktan sonra-
öptüler. beni bugün müslüm baba
öptü.
sekiz yaşındaydım sanırım. d'm
askere gitmişti. anannem yalnız kalmıştı. beni de yanına vermişlerdi. okuldan
geldiğim vakitler d'mın kasetlerini karıştırıyordum. bir tane de araba teybi
vardı, arabasız da çalışabilen. kimler yoktu ki kasetler arasında: müslüm
gürses, ferdi tayfur, orhan gencebay, erol budan, ahmet kaya, cengiz kurdoğlu,
arif susam, ümit besen, huri sapan. adını hatırlayamadığım bir sürü isim, kaset
kaset. en çok ferdi tayfur ve müslüm gürses. sürekli dinliyordum. o yaşlarda o
müzikler. âşık mıydım ki, evet galiba, bir kız vardı sınıfta. ama ilgisi
olmamalı sekiz yaşındaki çocuğun içindeki arabesk ruhun bu kıza açılamamasıyla.
gaipten gelen seslerdi çünkü o sesler o zamanlar için. bildiğin dinlemekti
benimkisi. elimdeki sapanı bile unutup gidiyordum dinlerken. özellikle müslüm
gürses ve ferdi tayfur’u. ama müslüm ayrıydı. hepsine dair ayrı öyküler
anlatabilirim aynı zamanda yaşanmış. şarkıların isimlerini ve sözlerini de
ezberlemeye başlamıştım. hatta okulda orhan adlı arkadaşıma bile anlatıyordum
da anlamıyordu, küçüktü daha o, oysa ben büyüktüm, delikanlıydım, düşünsene
sekiz yaşında zil zurna âşıksın ve müslüm gürses dinliyorsun. içimde arabesk
bir ruh olduğunu söylerler, burada mı atıldı acaba temeli? “bizim gönlümüze
hasret düşüren, şu geçit vermeyen dağlar utansın.” ilk bu şarkıya takılmıştım.
sonra geldi gerisi. anannem de anlam veremiyordu kafayı duvara dayayıp araba
teybinden çıkan seslere baktığımı. görüyordum tüm sesleri ben. nota nota
yükseliyorlardı içimden. onlarla geçti zaman. [normal kilitlere sahip olmayan,
bastırınca dili yukarı kalkan bir kilit sistemi vardı kapının, arkasında da
koca bir müslüm gürses posteri, şimdi o posteri bulsalar da bana, tüm malımı
mülkümü bağışlasam… beyazdı müslüm gürses, beyaz bir takım elbise vardı
üstünde, siyah kıvırcık saçlar ve beyaz bir elbise, onun tüm resimlerinden
hatırımda kalan en büyük sahne budur] d'm döndü askerden. ben de şehrime
döndüm. yaşım on oldu.
bir gün motosikletiyle geldi d'm
bizim eve. ben de okuldan çıkmıştım çoktan, ödevlerimi de yapmıştım. d'msa
sanayideki işinden çıkmıştı, yağlıydı, paslıydı. “gel,” dedi, “seni konsere
götüreyim.” çok sevinmiştim. anannem okuma yazma bilmediğinden, ben de o askerdeyken
yeni yeni söktüğümden ona anannemin dilinden yazdığım mektuplara birkaç tane de
şarkı sözü iliştirirdim müslüm baba’dan. meğer d'm ağlamaklı olurmuş.
[“oturup ağladım çocuklar gibi,” der mesela müslüm gürses ‘bir avuç gözyaşı’
adlı şarkısında.] müslüm gürses konserine gidecektik akşama, ama önce d'mın
yıkanması paklanması ve günün anlam ve önemine binaen giyinmesi gerekiyordu.
yaz mevsimiydi, hatta yalan olmasın belki de onyedi yıl önce bugündü. köydeki
delikanlılar önce köy kahvesinde toplandılar, şu saatte buluşmak için
sözleştiler, ve bir kamyonet tuttular. atladık kamyonetin kasasına on kişi
kadar. hepsinin yüzünü tarif edebilirim isterseniz, hepsinin yüzündeki tarifsiz
sevinci, heyecanı, birbirlerine ettikleri tatlı dilli küfürleri. ben hatırlamak
istemiyorum, bir tanesi öldü geçen sene, ama siz isterseniz boynum kıldan ince,
elimde sigaram şu an külünden yüce. [ben de işi kötüşairliğe vurdum işte
naparsınız] onlara göre epey küçüktüm, aşağı yukarı hepsi askerlik
çağındaydılar, hepsi ilkokul mezunu, sorsan o zamanlar için benim kadar bile
okuma yazma bilmezlerdi [tamirci çırağı şarkısını mesela ben onlardan çok daha
önce duyacaktım tamirci çırağı olmadan, ama onlar tamirci çırakları olsalar da
o şarkıyı ve hüznünü (ilk dinlerken ve türkü barlara meze olmamışken) hiç
bilmeyeceklerdi, çünkü hepsi ta kendileriydi, biz ise avuntudan ibaret
hayatlardık, içine tam olarak giremediğimiz ve fakat yüksek duyarlılığımız
neticesinde kenarından kıyısından izleyip o hayatları sanata boca etmeye
çalışanlardandık] bana baktılar, d'm onlardan büyüktü ya, forsluydu o yüzden,
sevilirdi bir de, “benim yeğen,” dedi. gururlandım d'mın yeğeni olmaktan.
kamyonetin kasasında köyden şehre gidilen bir an, rüzgâr bile o kadar heyecanlı
mı olurdu be danyal? sigaraların dumanları bile o denli ateşsi mi olurdu?
şapkam vardı kafamda. galatasaray
şapkası; d'mın, uğruna onu atmam ve çiğnemem için getirdiği türlü beşiktaş
şapkalarına bile dönüp bakmadığım şapkam, çizgili, sarı kırmızı. bir taraftan
onları dinliyor, bir taraftan da konser denen şeyin, müslüm gürses’in
gerçeğinin nasıl bir şey olduğunu hayal ediyordum. derken bizim kamyonet
hızlandı ve rüzgâr, ve şapkam uçtu uçtu uçtu. bakakaldım, karanlıkta kayboldu
köyün derinliklerine doğru. [bir kadının derinliklerini de o derinliklere
benzettim sonradan hep. içinde yitip gittiğin. içinde çocukluğuna dair sevdiğin
bir şeyin kaybolup gittiği, sulu gözlerinin tecellisi bir zemin. karanlık,
gizemli, derûnî ve şarkkârî bir kayboluş. güzel bir yitip gitmek. kendini tam
anlamıyla bir an için kaybetmek.] arabeski de buna benzetirim ya ben, sırf
benzetme gereksinimimden. “bak işte, kayboldu senin galatasaray,” dedi ve güldü
d'm, diğerleri de güldüler. o zamandan beri kaybettiğim şeyleri tekrar aramam
ben, eğer kaybettiğime inanmışsam.
gidiyorduk işte sallantılı bir
mevsimde. sancılanıyordum heyecandan; canla cananla ilgili, en azından
canhıraş’la, cansiperane’yle, cancağız’la, canına yandığımın dünyası’yla bir
bağlantısı olan bir gidişti bu gidiş. ilçe merkezine geldik, meydanda insanlar
yavaş yavaş toplanıyordu. d'm ve arkadaşları bira aldılar, bana da gazoz.
zaman mı çabuk geçti, gazoz mu çabuk bitti anlamadım, hava kararıverdi ve
meydanda bir kamyonun kenarları açılmış kasasında, bildiğin kamyon kasasında
bir beyazlık beliriverdi. ışıklar ve sahne, sahne kamyonun kasasıydı. alkışlar,
ıslıklar, bağırışlar, çırpınmalar, sahneye çıktı beyaz adam kıvırcık saçlarını
da kafasına takarak. dayımın omuzlarındaydım. beyaz ayakkabılar, beyaz takım
elbise. beyaz ışıklar. elinde sigara, başladı söylemeye.
…
sonra büyüdük, adam olduk,
üniversitelere gittik. bir şey hep hatırlattı bana hatırlaması çok da acı gelen
şeyleri, bazen üç kere öpüp başıma koydum o hatırlatan şeyleri, keyiflendirdi
çünkü beni, bazen de yere tükürdüm tekmelemeye çalıştım boğuştum o hatırlatan
şeylerle, ama hep hatırlatıldılar, bir söz bir şiir bir göz bir diz,
hatırlattılar. müslüm gürses de öyleydi, ben şarap içtim o da şarap içerdi
diye. köpeköldüren içtim o da içerdi diye. bazen sabah kalkar kalmaz play’e
bastım, o belki söyler diye. ama noldu? kırk yıllık şarapçı, kolacı oldu.
‘sevgi mi nefret mi’ “adını sen koy” deyip, kötü sesimle “itirazım var”ı
söyleyerek ayrılıyorum huzurlarınızdan.
itirazım var baba, itirazım var bu
yalan dolana.
26.02.2013
16.02.2013
it gibi it gibi it gibi it gibib ititi gibi çalışmak çalışmak iti gibi it gibi çalışmak iti gibi çalışmak it gibi çalışmak it gibi çaluışmak it gibi çalışmak it gibi çalışmak ki hiçbir şey düşlememek düşünmünmeemeke it gibi çaışmak iki düşünmemek sarılmak dolayımına boyuna boynuna sarılmak ama it gibi çalışmak hiç olur mu bir gönül oyunu oynamıştı benimle it gibi sarılmak şarkıları it gibi it gibi ayşe nerdesin gibi gibi it gibi igigi emin igüs gibi başbaşayum it gibi çalışmak ellerimin anasını avradını ama avrat kutsal it gibi gib it edhd yorma yorulma yorbukulüme yorbık ama hayır cevap yok it gibi diyorum size it it it mınba menba koymak gibi it it gibi, yıkıl yıkıl seril yıkıl bir düdük yat bür düdük kalk bir düdük bit bir düdük bir daha bir daha bit yarın sadettin'in yanına git gibi it gibi çalışmak ki bit
14.02.2013
bu dünyanın dayısı benim ulan
şimdi bizim yeğen bana benzerse, bazı yaşlarında dünyaya dayılık taslayacak, efil efil esecek, dünyaya omuz atacak ve yine de pardon diyecek. bazı yaşlarında ise ehil ehil oturacak, napıyorsun diyenlere, "duruyorum." diyecek.
şimdi bizim yeğen bana benzerse bundan yirmiyirmibeş yıl sonra "benim yarim yaylalarda oturur, ak ellerin soğuk suya batırır" diye türküler söyleyip bi kaç bi şey içip keyiflenecek, içlenecek.
şimdi bizim yeğen bana benzerse, bazı yaşlarında dünyaya dayılık taslayacak, efil efil esecek, dünyaya omuz atacak ve yine de pardon diyecek. bazı yaşlarında ise ehil ehil oturacak, napıyorsun diyenlere, "duruyorum." diyecek.
şimdi bizim yeğen bana benzerse bundan yirmiyirmibeş yıl sonra "benim yarim yaylalarda oturur, ak ellerin soğuk suya batırır" diye türküler söyleyip bi kaç bi şey içip keyiflenecek, içlenecek.
9.02.2013
yahu kaç gündür yoruluyorum gecenin bu saatine kadarlar. bu gece yeminle sadece bi kadeh atıp yatacaktım, ziyanı yok gene öyle yaparım, sabah iş var neticede, ama bu fotoğrafı görmesem iyiydi bi arkadaşın facebook profilinde. o zamanlar da arkadan, aradan, uzaktan, ve sadece bakarmışım.
değişmedin kemancı, hâlâ efkârlı çalıyorsun.
değişmedin kemancı, hâlâ efkârlı çalıyorsun.
3.02.2013
takısız isim tamlamalarının sıfatına takayım
şiirseven kadınlar da orda olacaklar mı, dedim. bir martı bir bağırtı koptu. tahtaboşa çıkan kızın donu göründü alt kata. fareler cızırdadı sevinçten. parmaklarını birleştirip parmakaralarını güneşe tuttuklarında yalnızlıklarını gördüler aradan. gözkapaklarını kumbaralarda biriktirdiler. avluya gömülen serçeler, öldürülen örümcekler ve uçurulan uçurtmaların sayısı birbirine eşit çıktı. kızçocuğu karıncaların saçlarını yoldu. beyaz dizaltı çorapları ve karakediler bir anda gelip geçip gittiler. i patladık. kimsesiz köygöçürenler hep duvarda her çivili kaldı.
şiirseven kadınlar da orda olacaklar mı, dedim. bir martı bir bağırtı koptu. tahtaboşa çıkan kızın donu göründü alt kata. fareler cızırdadı sevinçten. parmaklarını birleştirip parmakaralarını güneşe tuttuklarında yalnızlıklarını gördüler aradan. gözkapaklarını kumbaralarda biriktirdiler. avluya gömülen serçeler, öldürülen örümcekler ve uçurulan uçurtmaların sayısı birbirine eşit çıktı. kızçocuğu karıncaların saçlarını yoldu. beyaz dizaltı çorapları ve karakediler bir anda gelip geçip gittiler. i patladık. kimsesiz köygöçürenler hep duvarda her çivili kaldı.
2.02.2013
30.01.2013
meridyen vs. freudyen
okuduğum romanlardan birindeki hayal meyal hatırladığım kahraman, kız kardeşinin çocuğunun doğduğu gün intihar ediyordu. düğün ve cenaze kavramına doğrudan yaşam (düğün her zaman yaşam mıdır?) ve ölüm (cenaze her zaman ölümdür) açısından yaklaşan ve bu anlamda farklı bir kitaptı. ayrıca, anlatımının eksenine kız kardeş, abi, ve evlat/yeğen üçgenini alması freudyen bir yön de taşıyordu, -ki normalde bu alana pek meraklı değilimdir-. sonundan hatırladığım bir cümle, nasılsa artık ailem yalnız değil, gibi bir cümleydi ama intihar notu yoktu.
olan çocuğun önceden kararlaştırılmış adına oluyordu.
okuduğum romanlardan birindeki hayal meyal hatırladığım kahraman, kız kardeşinin çocuğunun doğduğu gün intihar ediyordu. düğün ve cenaze kavramına doğrudan yaşam (düğün her zaman yaşam mıdır?) ve ölüm (cenaze her zaman ölümdür) açısından yaklaşan ve bu anlamda farklı bir kitaptı. ayrıca, anlatımının eksenine kız kardeş, abi, ve evlat/yeğen üçgenini alması freudyen bir yön de taşıyordu, -ki normalde bu alana pek meraklı değilimdir-. sonundan hatırladığım bir cümle, nasılsa artık ailem yalnız değil, gibi bir cümleydi ama intihar notu yoktu.
olan çocuğun önceden kararlaştırılmış adına oluyordu.
ikilem dem oll
hiç sizi en olmadık yerlerinizden gömdük mü
olur olmadık yerlerinden öptük mü denizi
ağaçlara çıkıp şarkılar mı icra ettik
kişiliğimi sevdiğim kıza icraya mı verdim
icraat icraat diye kıvranan bir belediye başkanı mı olduk ilçemizin
satırlarımızın son kelimeleri bir alt satıra mı intihar etti kendini kendini kendini
içimizdeki köyün çeşmesinden su mu içtiniz avuçlarınızla
içimizdeki kırsalın kuru otları içinizi mi bürüdü
bisiklet mi geçti üstümüzden
düşüncelerle ters düşünce neler oldu hayatınıza
otobanda yatan ayakkabı teklerini mi koleksiyon ettiniz
yılda bir sileceklerini mi çalıştırdınız beyninizin
mercek altında kendinizi rasata mı tuttunuz
lamını lamelini mi dediniz dünya denen mercimekin
üstüne kül mü kokladınız ilk sevdiklerinizin, kul mu yoksa lan, hele bi söyleyin
biter mi biter mi biter mi bu arabadaki benzin
terk edilince yoksa hindistan'da ganj'a girmiş mi hissettim
hiç gizi olmadık yerlerinden açtık mı
memelerini mi sarkıttık sanki denizin
deniz bakılmayla sevilmeyle hiç eksildi mi yıprandı mı aşındı mı
dünya bizi tahriş mi etti dönerken sürtündüğü koynumuzdan
sarılsa daha mı iyiydi sanki dünya size
doz dozimetre doz dozimetre
göğün yüzü eskir mi görüle görüle
mentollü bir hava alırız mı sandınız aşık hissedince
hidrojen koklar gibi, pinpon topu değil o çatlayan, dünya
hey maestro, arkadaşlara benden biner cin daha
dişlerinizi fırçalamanın gerektiği hissiyatı gibi mi vuku buldu aşık olmak içinizde
bakın bir satır bir satır daha yerde
tanrım bu dünya döner bıçakları nerde
hiç tiz-i reftâr olanın pâyine dâmen dolaşır
hiç gözleri yok artık yok artık
tüm bunları ne çabuk atlattık
pillerin iki kutbuna aynı anda dil değdirdik
one pill makes you murder
kutuplarından basık basık suratı he pasık he pasık
susadın çeşmeye inmez olaydın biliyorum
boşver, dart bende oklar sende
kimseyi zarar vermiyor kimseye silmiyorum.
hiç sizi en olmadık yerlerinizden gömdük mü
olur olmadık yerlerinden öptük mü denizi
ağaçlara çıkıp şarkılar mı icra ettik
kişiliğimi sevdiğim kıza icraya mı verdim
icraat icraat diye kıvranan bir belediye başkanı mı olduk ilçemizin
satırlarımızın son kelimeleri bir alt satıra mı intihar etti kendini kendini kendini
içimizdeki köyün çeşmesinden su mu içtiniz avuçlarınızla
içimizdeki kırsalın kuru otları içinizi mi bürüdü
bisiklet mi geçti üstümüzden
düşüncelerle ters düşünce neler oldu hayatınıza
otobanda yatan ayakkabı teklerini mi koleksiyon ettiniz
yılda bir sileceklerini mi çalıştırdınız beyninizin
mercek altında kendinizi rasata mı tuttunuz
lamını lamelini mi dediniz dünya denen mercimekin
üstüne kül mü kokladınız ilk sevdiklerinizin, kul mu yoksa lan, hele bi söyleyin
biter mi biter mi biter mi bu arabadaki benzin
terk edilince yoksa hindistan'da ganj'a girmiş mi hissettim
hiç gizi olmadık yerlerinden açtık mı
memelerini mi sarkıttık sanki denizin
deniz bakılmayla sevilmeyle hiç eksildi mi yıprandı mı aşındı mı
dünya bizi tahriş mi etti dönerken sürtündüğü koynumuzdan
sarılsa daha mı iyiydi sanki dünya size
doz dozimetre doz dozimetre
göğün yüzü eskir mi görüle görüle
mentollü bir hava alırız mı sandınız aşık hissedince
hidrojen koklar gibi, pinpon topu değil o çatlayan, dünya
hey maestro, arkadaşlara benden biner cin daha
dişlerinizi fırçalamanın gerektiği hissiyatı gibi mi vuku buldu aşık olmak içinizde
bakın bir satır bir satır daha yerde
tanrım bu dünya döner bıçakları nerde
hiç tiz-i reftâr olanın pâyine dâmen dolaşır
hiç gözleri yok artık yok artık
tüm bunları ne çabuk atlattık
pillerin iki kutbuna aynı anda dil değdirdik
one pill makes you murder
kutuplarından basık basık suratı he pasık he pasık
susadın çeşmeye inmez olaydın biliyorum
boşver, dart bende oklar sende
kimseyi zarar vermiyor kimseye silmiyorum.
29.01.2013
işyerinde bi zaman aynı laboratuarda çalıştığımız bi abim var. kendi halinde, sakin bi adam. ferdi özbeğen şarkıları gibi bi adam. bir kez balığa gittik, bir kez şile'ye gittik, beş kez içmeye gittik, o kadar. 2009 yazıydı. bu işyerinde ilk günlerimdi. çalıştığım laboratuarın şefiydi. akşamüzeri saat beş buçuk gibi eğer günün işleri hafiflemişse, bilgisayarının başına geçer ve müzik açardı. ferdi özbeğen'i bana o tanıttı. ben o zamana kadar sadece bu şarkısını bilir ve severdim. o zamandan sonra ferdi özbeğen gibi şarkı söylemek tanımı ortaya çıktı benim için. ferdi özbeğen'e karşı acaip bir hassasiyet oluştu içimde. o abide de vardı aynısı, belki de ondan bana geçti. fuar gazinosunda canlı canlı izlemeye gittiğini anlattı kaç defa. bense o günlere yetişemediğime kaygılandım. yok yok yalan deme. unutturamaz seni hiçbir şey. bir gün darılıp bir gün barışma. yarım kalan aşk. blogun eski yazılarında da paylaşmıştım bir iki kez. naif olduğu kadar iddiasız olduğu kadar hırssız olduğu kadar kıymetli. onun piyanosunda onu diğer taverna şarkıcılarından onu çok uzağa taşıyan bir ton var, hilal çalıkoğlu'nu bilirsiniz di mi, piyanoları onunla aynı kapıya çıkar. belki bestekar değildir ama iyi bir yorumcudur.
bir de kendine özgü yorum farkıyla aynı tanıma uyan ömür göksel vardır benim için. bahaneyle onu da analım. yaşadım mı öldüm mü. sevemem artık. hasret tel oldu sazıma.
bir de kendine özgü yorum farkıyla aynı tanıma uyan ömür göksel vardır benim için. bahaneyle onu da analım. yaşadım mı öldüm mü. sevemem artık. hasret tel oldu sazıma.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




