bir cüneyt arkın nasıl ağlarken burnundan mermiler fışkırırsa, babama
-baba ben bir hata yapacağım. arkamda mısın,
diyesim geldi. arkamda olmayacağını çok iyi biliyordum. bu hatamda kimse arkamda değildi inanılır gibi değil. kardeşim bile arkamda değildi. kurşunlu camii külliyesine çıktım kaç yıl aradan sonra. iki rekat namaz kılayım mı dedim. cami değil seyir yeri olmuştu mübarek. yaklaşık bir yıldır beynimde bir semazen dön baba dön idi. bilemeyecektim ne yapacağımı. spora mı yazılsam dedim, senin beynin yeterince kaslı hiç gerek yok, dedi. ordan lületaşından bi kalp yontturdum kendime, içinden toplu iğneyle bi çizgi geçirdim.
kalbin içinden geçen çizginin cinsi çok önemlidir. iki ucunda ok varsa doğrudur. iki ucunda nokta varsa basit küstah bir doğru parçasıdır. bir ucunda nokta bir ucunda ok varsa nişan alınmış bir ışındır. ve unutmayalım ki iki noktadan yalnız bir doğru geçer, yalnız burada sıfat olarak kullanılmıştır.
tamam görüşürüz.
25.04.2014
18.04.2014
11.04.2014
10.04.2014
merhaba marianne,
bu gece küçücük bir muhasebe yapalım mı. içi dolu turşucuku açayım mı. hayır açmağacağım ağartmağacağım. ağ atmağacağım. atmaca mıyım. bence öğleğdim. kâh akşamdım kâh sabahdım ama gecce değildim. gocce di memoria, ne alaka. merkaba. otuzyüç yıllık ömrünün tam üçte birini bilgisayar başında sağl elinin altında mouse, önünde istediği müziği ona dinleğten bir müzikçalar programı ve masanın üzerinde başı dik muhtelif oranlara sahip şişeler eşliğinde, hayır hayır, kulağı süreğkli sürek izinde gibi kendini notalarla koklayan ve kollayan, kafası çeşitli derecelerde alkol binbeşyüzü, bir şarkının önünde diz çöküp saatler harcayabilen, kendini esenler'den otobüse bindirip diyarbakır'da indirebilen, ve bunu onbir sene boyunca istisnasız her gün yapabilen, müziğin kulaklıkların sesi yetmediğinde seyyar hoparlörleri kulaklarına bantlayan, bunu yapan ulan bunu yapan, müziği kesin onu deliye döndüreceksiniz diyen adama kulak asmayan. şimdi ne olsun be yanni. bunlar övünülesi şeyler değil barba. bunlar neden burda biliyon nu. burası bunların dokuz yılına eşlik etti de ondan. şimdi bir şeyler değişiyor. değişebilecek mi bilmiğorum. göreceğiz. olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi. sıhhat yok artık.
sağlıcakla.
bu gece küçücük bir muhasebe yapalım mı. içi dolu turşucuku açayım mı. hayır açmağacağım ağartmağacağım. ağ atmağacağım. atmaca mıyım. bence öğleğdim. kâh akşamdım kâh sabahdım ama gecce değildim. gocce di memoria, ne alaka. merkaba. otuzyüç yıllık ömrünün tam üçte birini bilgisayar başında sağl elinin altında mouse, önünde istediği müziği ona dinleğten bir müzikçalar programı ve masanın üzerinde başı dik muhtelif oranlara sahip şişeler eşliğinde, hayır hayır, kulağı süreğkli sürek izinde gibi kendini notalarla koklayan ve kollayan, kafası çeşitli derecelerde alkol binbeşyüzü, bir şarkının önünde diz çöküp saatler harcayabilen, kendini esenler'den otobüse bindirip diyarbakır'da indirebilen, ve bunu onbir sene boyunca istisnasız her gün yapabilen, müziğin kulaklıkların sesi yetmediğinde seyyar hoparlörleri kulaklarına bantlayan, bunu yapan ulan bunu yapan, müziği kesin onu deliye döndüreceksiniz diyen adama kulak asmayan. şimdi ne olsun be yanni. bunlar övünülesi şeyler değil barba. bunlar neden burda biliyon nu. burası bunların dokuz yılına eşlik etti de ondan. şimdi bir şeyler değişiyor. değişebilecek mi bilmiğorum. göreceğiz. olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi. sıhhat yok artık.
sağlıcakla.
28.03.2014
27.03.2014
22.03.2014
17.03.2014
6.03.2014
3.03.2014
26.02.2014
19.02.2014
iyi bir kulaklık şart
merhaba marianne,
burda mıyız? bugünlerden çarşamba. yine çoğun olduğu gibi erken kalkılan ve mesaiye yol alınan bir gün oldu. anlatacak hiçbir şeyim yok aslında. aslında hep vardır aslı bir şeylerin. ne kadar da aynı şeyleri kullanıyor değil miyiz. aslında, bazen, filan, bunlar olmasa naparmıştık. radiation dedi şarkıda. kulaklık çok önemli diye dedim ama sana daha önce. beni dinlememen yetmiyormuş gibi kulaklık da takmadığın oluyor. sonra alçak portakal ağacının yanına geçip portakalı bir kadın memesini tutar gibi tutup da fotoğraf çektirmedim elbette. benim niye sahi hiç mi hiç fotoğrafım yok oralarda. o taraklarda bezimiz var elbet. inanır mısın o kadar boş geziyor ki ellerim, hiç. sosyal mesaj aşeriyorum. içeriyor nitekim.
nerden aklıma geldiyse. ben biliyorum nerden aklıma geldiğini. ama bence erkek şarkısı bu.
merhaba marianne,
burda mıyız? bugünlerden çarşamba. yine çoğun olduğu gibi erken kalkılan ve mesaiye yol alınan bir gün oldu. anlatacak hiçbir şeyim yok aslında. aslında hep vardır aslı bir şeylerin. ne kadar da aynı şeyleri kullanıyor değil miyiz. aslında, bazen, filan, bunlar olmasa naparmıştık. radiation dedi şarkıda. kulaklık çok önemli diye dedim ama sana daha önce. beni dinlememen yetmiyormuş gibi kulaklık da takmadığın oluyor. sonra alçak portakal ağacının yanına geçip portakalı bir kadın memesini tutar gibi tutup da fotoğraf çektirmedim elbette. benim niye sahi hiç mi hiç fotoğrafım yok oralarda. o taraklarda bezimiz var elbet. inanır mısın o kadar boş geziyor ki ellerim, hiç. sosyal mesaj aşeriyorum. içeriyor nitekim.
nerden aklıma geldiyse. ben biliyorum nerden aklıma geldiğini. ama bence erkek şarkısı bu.
10.02.2014
sen yine de al yanına, lazım olur.
"nilüfer
ben oraya koymuştum, almışlar,
arasına sıkışık saatlerin.
çıkarır bakardım kimseler yokken;
beni bana gösterecek aynamdı, almışlar.
kışken ilkyaz sularımda açardı;
buzlu dağlar gerisine kaçıracak ne vardı?
eski defterlerden sararmış yaprak.
beni bana gösterecek anlamdı, almışlar.
bir ışıktı yanardı yalnız gecelerde;
akşam,çiçekler uykuya yattı,
sardı karşı kıyıları karanlık-
beni bana gösterecek lambamdı, almışlar.
b. necatigil"
"nilüfer
ben oraya koymuştum, almışlar,
arasına sıkışık saatlerin.
çıkarır bakardım kimseler yokken;
beni bana gösterecek aynamdı, almışlar.
kışken ilkyaz sularımda açardı;
buzlu dağlar gerisine kaçıracak ne vardı?
eski defterlerden sararmış yaprak.
beni bana gösterecek anlamdı, almışlar.
bir ışıktı yanardı yalnız gecelerde;
akşam,çiçekler uykuya yattı,
sardı karşı kıyıları karanlık-
beni bana gösterecek lambamdı, almışlar.
b. necatigil"
nazar boncuğu takmayı ihmal etmemesi gözümden kaçmamıştı. ben kaç yıldır nazar boncuğu takmıyordum kimbilir.
her hafta herhangi bir gün iş çıkış akşamı yaptığım gibi küçük alışveriş ardından çiçekçiye uzandım. "şundan," dedim, ne kadar olduğunu öğrenince, -günün kazancına ya da alıcının tipine göre fiyatı değiştirebiliyorlar, her hafta farklı fiyattan alıyor olabiliyorum, ziyanı yok- "dört bağ lütfen," dedim, bir tane de o ikram etti. "yanına da bir tane ama sadece bir tane şundan," dedim, "şu renginden." "kızınız mı var," dedi. "hayır, hatta kimse yok," dedim. o sırada çiçekler elimdeydi ve parayı hazırlıyordum. "boş eve çiçek alıyorum," dedim. "kızım mı olsaydı," dedim. "yok, da, o rengi seçince, öyle düşündüm," dedi. "her hafta yapıyorum bunu, bir hafta sizden, bir hafta yandaki amcadan, bir hafta öbür hanımefendiden, ve her hafta rengini değiştiriyorum," dedim.
biliyordum turkuazı severdiniz.
her hafta herhangi bir gün iş çıkış akşamı yaptığım gibi küçük alışveriş ardından çiçekçiye uzandım. "şundan," dedim, ne kadar olduğunu öğrenince, -günün kazancına ya da alıcının tipine göre fiyatı değiştirebiliyorlar, her hafta farklı fiyattan alıyor olabiliyorum, ziyanı yok- "dört bağ lütfen," dedim, bir tane de o ikram etti. "yanına da bir tane ama sadece bir tane şundan," dedim, "şu renginden." "kızınız mı var," dedi. "hayır, hatta kimse yok," dedim. o sırada çiçekler elimdeydi ve parayı hazırlıyordum. "boş eve çiçek alıyorum," dedim. "kızım mı olsaydı," dedim. "yok, da, o rengi seçince, öyle düşündüm," dedi. "her hafta yapıyorum bunu, bir hafta sizden, bir hafta yandaki amcadan, bir hafta öbür hanımefendiden, ve her hafta rengini değiştiriyorum," dedim.
biliyordum turkuazı severdiniz.
8.02.2014
7.02.2014
6.02.2014
merhaba marianne,
bence insanın alnıyla gözlerinin orda bir şey var. hani gözlerini çevreleyen halkanın alnıyla bütünleşen noktalarında. ben mucit olsam oraya sürekli sıcak/soğuk kompres yapılabilecek bir şeyler icat ederdim kesin. oraya bi el değmeli. bunu açıklamalı ilim adamları kadınları. çakra filan da değil ya bu daha başka. yogasının amına koyim bu daha başka. var bir şey diyorum anlamıyosun.
bence insanın alnıyla gözlerinin orda bir şey var. hani gözlerini çevreleyen halkanın alnıyla bütünleşen noktalarında. ben mucit olsam oraya sürekli sıcak/soğuk kompres yapılabilecek bir şeyler icat ederdim kesin. oraya bi el değmeli. bunu açıklamalı ilim adamları kadınları. çakra filan da değil ya bu daha başka. yogasının amına koyim bu daha başka. var bir şey diyorum anlamıyosun.
merhaba marianne,
yaşım otuzüç ve ben bunun farkında olduğumu sanıyordum. arasıra genç kadınlarla konuşuyorum ama genç olduklarından değil, kadın olduklarından. yani ben yaşımın ne olduğunun farkında değilmişim aslında, yaş değil mesele daha aslında. mesele şu ki bugüne kadar bunu fark etmemiş olmam. bugüne kadar fark etmemiş olduğumu fark ettiğim şey şu ki, ben hayatı hiç ciddiye almıyormuşum. yaşımdan ya da yaşla ilgili herhangi bir şeyden bahsetmemin sebebi bu, bir anda bu ciddiyetin yaşla bağlantısını -ortalama ömür üzerinden hesaplayarak- kurmuş olmam. içerken içerken yaşarken yatarken kalkarken yerken içerken içerken içerken araba kullanırken severken sevişirken uyurken hiç ciddiye almamışım ben dünyayı. hep bir oyunun ve hâlâ oyunun içinde olduğumuzu sanmışım. dün nedense bu peydah oldu beynimin meyhanesine durduk yere, yok hayır durduk yere değil, araba kullanıyor ve yine hatalı mı hatasız mı olduğundan emin olmadığım bir sollamaya kalkışıyordum. ne kadar saçma ve basit değil mi. karşımda o arabayı gördüğümde bir anda vasiyetimi notere imzalattım. elbette bu bir şeyi değiştirmeyecek noter denen kurum varlığını korudukça ama bu benim içinde bulunduğum söylenmesi fena olmayan bu yaşımda, hiçbir zaman ciddiye alabileceğimin garantisi olmayacak. ve olmayacak.
sıradan çinkokarbon pillerden uzun ömürlüyüm, başka birine hem artısından hem eksisinden bu kadar enerji çekseler eminim bu kadar dayanamazdı.
yaşım otuzüç ve ben bunun farkında olduğumu sanıyordum. arasıra genç kadınlarla konuşuyorum ama genç olduklarından değil, kadın olduklarından. yani ben yaşımın ne olduğunun farkında değilmişim aslında, yaş değil mesele daha aslında. mesele şu ki bugüne kadar bunu fark etmemiş olmam. bugüne kadar fark etmemiş olduğumu fark ettiğim şey şu ki, ben hayatı hiç ciddiye almıyormuşum. yaşımdan ya da yaşla ilgili herhangi bir şeyden bahsetmemin sebebi bu, bir anda bu ciddiyetin yaşla bağlantısını -ortalama ömür üzerinden hesaplayarak- kurmuş olmam. içerken içerken yaşarken yatarken kalkarken yerken içerken içerken içerken araba kullanırken severken sevişirken uyurken hiç ciddiye almamışım ben dünyayı. hep bir oyunun ve hâlâ oyunun içinde olduğumuzu sanmışım. dün nedense bu peydah oldu beynimin meyhanesine durduk yere, yok hayır durduk yere değil, araba kullanıyor ve yine hatalı mı hatasız mı olduğundan emin olmadığım bir sollamaya kalkışıyordum. ne kadar saçma ve basit değil mi. karşımda o arabayı gördüğümde bir anda vasiyetimi notere imzalattım. elbette bu bir şeyi değiştirmeyecek noter denen kurum varlığını korudukça ama bu benim içinde bulunduğum söylenmesi fena olmayan bu yaşımda, hiçbir zaman ciddiye alabileceğimin garantisi olmayacak. ve olmayacak.
sıradan çinkokarbon pillerden uzun ömürlüyüm, başka birine hem artısından hem eksisinden bu kadar enerji çekseler eminim bu kadar dayanamazdı.
merhaba marianne,
ben üniversiteyi istanbul'da şey ettim. sonra iş icabı oradan ayrıldım. sonra kuzenim diyebileceğim bir akrabalıktaki bir çocuk bana sordu, -bana amca derdi benden altı yaş küçük olmasına rağmen, aile geleneğimiz bunu bu şekilde gerektirirdi- amca hangi üniversiteyi hangi şehri yazayım dedi, puanım bu dedi. puanı düşüktü. ancak özel üniversitelerin özel bölümlerine yetecek kadardı, çok ihtimal yoktu önümüzde. babası da bunu bildiğinden buna maddi olarak hazırlıklıydı. diğer taraftan oğlu bana benzesin istiyordu. bir izmir bir de istanbul vardı önümüzde. gözlerine baktım. gözleri benim gözlerime, çenesi benim çeneme benzerdi, onun babasını babamın kardeşi zannederlerdi, benziyorduk bu yüzden, ben de onu benim o kadar sene önceki halime benzettim. git madem istanbul'a dedim. şu üniversitenin şu bölümünü yaz amcam dedim. yazdı ve kazandı. şimdi orda. ilk gittiği sene çok bocaladı, özellikle ingilizce hazırlık ona çok zorluklar yaşattı ve ben kendimi çok sorumlu hissettim. neyse ki atlattı. şimdi iyi. şimdi ben onu takip ediyorum facebook'tan instagram'dan. ama o çocuk benim oraya gönderdiğim çocuk değil, aslında o çocuk benim oraya gönderdiğim çocuk ama o çocuk ben değil. ben onu oraya gönderirken aslında kendim tekrar giderim onunla beraber diye düşünmüştüm. değilmiş marianne. kimse kimseye benzemiyormuş. ben de kendimi kimseye benzetemedim. çok uğraştım olmadı.
ben üniversiteyi istanbul'da şey ettim. sonra iş icabı oradan ayrıldım. sonra kuzenim diyebileceğim bir akrabalıktaki bir çocuk bana sordu, -bana amca derdi benden altı yaş küçük olmasına rağmen, aile geleneğimiz bunu bu şekilde gerektirirdi- amca hangi üniversiteyi hangi şehri yazayım dedi, puanım bu dedi. puanı düşüktü. ancak özel üniversitelerin özel bölümlerine yetecek kadardı, çok ihtimal yoktu önümüzde. babası da bunu bildiğinden buna maddi olarak hazırlıklıydı. diğer taraftan oğlu bana benzesin istiyordu. bir izmir bir de istanbul vardı önümüzde. gözlerine baktım. gözleri benim gözlerime, çenesi benim çeneme benzerdi, onun babasını babamın kardeşi zannederlerdi, benziyorduk bu yüzden, ben de onu benim o kadar sene önceki halime benzettim. git madem istanbul'a dedim. şu üniversitenin şu bölümünü yaz amcam dedim. yazdı ve kazandı. şimdi orda. ilk gittiği sene çok bocaladı, özellikle ingilizce hazırlık ona çok zorluklar yaşattı ve ben kendimi çok sorumlu hissettim. neyse ki atlattı. şimdi iyi. şimdi ben onu takip ediyorum facebook'tan instagram'dan. ama o çocuk benim oraya gönderdiğim çocuk değil, aslında o çocuk benim oraya gönderdiğim çocuk ama o çocuk ben değil. ben onu oraya gönderirken aslında kendim tekrar giderim onunla beraber diye düşünmüştüm. değilmiş marianne. kimse kimseye benzemiyormuş. ben de kendimi kimseye benzetemedim. çok uğraştım olmadı.
4.02.2014
merhaba marianne,
şimdiki gibi pek sarhoş geldiğimde beni eve al olur mu. ve hiç çaktırma lütfen, sanki her zamanki halimmiş gibi -ki çoğu zamanki halimdir- ağırdan al, kadınlık yap bana. beni ağırla olabildiğince ağırlığınla, karım olduğunu hissettir bana, çocuğun olduğumu bildir ağırlığınla. esme yağma, hoşgeldin de. bütün fazla gelen ağırlıkları attığımı ve düşmemek için elimden geleni yaptığımı bileyim ben de. izci kampına katılırmışız gibi bileyim ben. öyle uzaktan bak ki senin olduğumu hissettir bana, ben bu zamana kadar hayatımın anasını ağlatmış olsam da pişmanlık duymak için büyük bir geçmiş yarat bana, seni tanımadan geçirdiğim yüzyıllara kısa bir süre yanmama izin ver. rüya görüyormuşum gibi hissettir bana marianne, uyandığımda anlayayım gerçek olduğunu.
şimdiki gibi pek sarhoş geldiğimde beni eve al olur mu. ve hiç çaktırma lütfen, sanki her zamanki halimmiş gibi -ki çoğu zamanki halimdir- ağırdan al, kadınlık yap bana. beni ağırla olabildiğince ağırlığınla, karım olduğunu hissettir bana, çocuğun olduğumu bildir ağırlığınla. esme yağma, hoşgeldin de. bütün fazla gelen ağırlıkları attığımı ve düşmemek için elimden geleni yaptığımı bileyim ben de. izci kampına katılırmışız gibi bileyim ben. öyle uzaktan bak ki senin olduğumu hissettir bana, ben bu zamana kadar hayatımın anasını ağlatmış olsam da pişmanlık duymak için büyük bir geçmiş yarat bana, seni tanımadan geçirdiğim yüzyıllara kısa bir süre yanmama izin ver. rüya görüyormuşum gibi hissettir bana marianne, uyandığımda anlayayım gerçek olduğunu.
1.02.2014
merhaba marianne,
bugün pek de uzun sayılmayabilecek bir aradan sonra annemi gördüm, örgümü andım. dünyanın başıma ördüğü çoraplar konusunda muhtelif tasalarım var. ve bu dünya düzeninde pek mühim değil, olmasın da zaten. o kadar da milyar varken, bence lafı mı olmalı, olmamalı mı olmalı mı. sonra sohbete türkiye'nin çeşitli merkezlerinden arkadaşlarımı buyur ettim kafa tasımda, sonuçta tasa tek başına derdest edilemiyor. dersaadet'te buluşmak üzere sözleştik ve fakat benden başka gelen olmadı ne gam. sonra sultanahmet'e sahafları gezmeye gideyim bari dedim, sahaf ne gezer, hepsi ingilizce ders kitabı satıyor olmasın m, beni bi yas tuttum. buat diye bir kelime dikkatimi çekti sahafları gezerken. ordan mahmutpaşa'ya geçecektim geçmesine lakin, çaldıran'a uğramadan edemedim. yine de yeryüzünde buat diye bir kelime yaşıyordu yaşamasına ve eskimolara olan uzaktan ve platonik ilgim onların bana kayıtsız kalmasına mani olmamalıydı. yine de yıllardır mani oluyordu halimi takrire hicabım. şimdi sana kendimi tanıtacak değilim marianne, bunki gerçek beni pek tanımanı istediğimi söyleyemeyeceğim, hem de esefle muzdaribim bundan. trafikte korna çalmaktan da imtina eden biriyim. hani bazı babalar vardır, toplum tarafından ve eş dost arafında çok sevilirler lakin eve geldiklerinde ızdırap olurlar -aranızda askere gitmeyenler ızdırap olmak lafzını tam çözemeyeceklerdir kesinlikle- ben de o babalar olmaktan pek korkuyorum neme lazım. bende yeterince nem var, sana da bence biraz rutubet lazım. ki birlikte kurulanmamızın bi ranlamı olsun.
benim babam nerdeyse osmanlıdan beri devlet memurudur marianne. ve öyle komik bir şey oldu ki, kendisi bu haberi bana verirken telefonda gülüyordu, bana da ziyadesiyle komik gelemedi değil, adamın tayini çıkmış van'ın ta çaldıran'ına. bana sen ne biçim tarihçisin dedi, çaldıran mı, diye hayretle sorduğumda. yok dedim, onu hatırlıyorum, onlar benim hayatımın dönüm noktalarıdır, unutmam mümkün mü dedim, ben ki ilk öpücüğümü ridaniye, ikincisini mercidabık, üçüncüsünü de çaldıran'da almış adamım dedim, kronolojisini karıştırıyor olabileceğim mazuriyetimi yineledim. ... bir sürgün bu sevda.
yine de buat fena kelime değil.
bugün pek de uzun sayılmayabilecek bir aradan sonra annemi gördüm, örgümü andım. dünyanın başıma ördüğü çoraplar konusunda muhtelif tasalarım var. ve bu dünya düzeninde pek mühim değil, olmasın da zaten. o kadar da milyar varken, bence lafı mı olmalı, olmamalı mı olmalı mı. sonra sohbete türkiye'nin çeşitli merkezlerinden arkadaşlarımı buyur ettim kafa tasımda, sonuçta tasa tek başına derdest edilemiyor. dersaadet'te buluşmak üzere sözleştik ve fakat benden başka gelen olmadı ne gam. sonra sultanahmet'e sahafları gezmeye gideyim bari dedim, sahaf ne gezer, hepsi ingilizce ders kitabı satıyor olmasın m, beni bi yas tuttum. buat diye bir kelime dikkatimi çekti sahafları gezerken. ordan mahmutpaşa'ya geçecektim geçmesine lakin, çaldıran'a uğramadan edemedim. yine de yeryüzünde buat diye bir kelime yaşıyordu yaşamasına ve eskimolara olan uzaktan ve platonik ilgim onların bana kayıtsız kalmasına mani olmamalıydı. yine de yıllardır mani oluyordu halimi takrire hicabım. şimdi sana kendimi tanıtacak değilim marianne, bunki gerçek beni pek tanımanı istediğimi söyleyemeyeceğim, hem de esefle muzdaribim bundan. trafikte korna çalmaktan da imtina eden biriyim. hani bazı babalar vardır, toplum tarafından ve eş dost arafında çok sevilirler lakin eve geldiklerinde ızdırap olurlar -aranızda askere gitmeyenler ızdırap olmak lafzını tam çözemeyeceklerdir kesinlikle- ben de o babalar olmaktan pek korkuyorum neme lazım. bende yeterince nem var, sana da bence biraz rutubet lazım. ki birlikte kurulanmamızın bi ranlamı olsun.
benim babam nerdeyse osmanlıdan beri devlet memurudur marianne. ve öyle komik bir şey oldu ki, kendisi bu haberi bana verirken telefonda gülüyordu, bana da ziyadesiyle komik gelemedi değil, adamın tayini çıkmış van'ın ta çaldıran'ına. bana sen ne biçim tarihçisin dedi, çaldıran mı, diye hayretle sorduğumda. yok dedim, onu hatırlıyorum, onlar benim hayatımın dönüm noktalarıdır, unutmam mümkün mü dedim, ben ki ilk öpücüğümü ridaniye, ikincisini mercidabık, üçüncüsünü de çaldıran'da almış adamım dedim, kronolojisini karıştırıyor olabileceğim mazuriyetimi yineledim. ... bir sürgün bu sevda.
yine de buat fena kelime değil.
29.01.2014
merhaba marianne,
bugün canım çok sıkkın işim beni terk ediyor olabilir. sen yine de yok yok yalan deme sevgi denen o gerçeğe. bugün akşam iş çıkışı havayı biraz daha geç kararmaya çalışırken yakaladım onca bulutun arkasında, kızardı biraz beni görünce. geçen sene dün bugün ferdi özbeğen öldü. geçenlerde bir anayım demiştim zaten. bugün bir daha vaktidir. vaktidir vakte tapan illetimin istikbâl.
bi ara görüşürüz nasılsa.
bugün canım çok sıkkın işim beni terk ediyor olabilir. sen yine de yok yok yalan deme sevgi denen o gerçeğe. bugün akşam iş çıkışı havayı biraz daha geç kararmaya çalışırken yakaladım onca bulutun arkasında, kızardı biraz beni görünce. geçen sene dün bugün ferdi özbeğen öldü. geçenlerde bir anayım demiştim zaten. bugün bir daha vaktidir. vaktidir vakte tapan illetimin istikbâl.
bi ara görüşürüz nasılsa.
28.01.2014
24.01.2014
22.01.2014
merhaba herkesler. şimdi böyle bir şarkı var ortada, mutluluktan bahsettiğini iddia eden bu şarkıyı alıyosunuz bi kefesine dünyanın şirazesini şeyettiğim terazisinin. merhaba herkesler. diğerine de en aşağıda anlatacağım filmi. canlarım pek sıkkın olduğunda gözüm kimseyi görmez ama çok yaratıcı da olmam ve hiç bulunmamak üzere kaybolmak isterim, öyle battaniye altına filan da gizlenmem ha, uykuyla işim olmaz. bugün iş yüzünden, işyerindeki saçmalıklar yüzünden morallerim azcık -üzerinize mutluluk- uzaktı. can sıkkınlığım günlük limitimin üstüne çıktığında ben de zıvanadan çıkarım ve napacağım sağını solunu şaşırır. aklıma bu şarkı geldi ve bağıra bağıra söylemeye başladım. feliçita e tenersi per mano dare lontana feliçita, böyle anlardım ben, anlamı şu imişti: mutluluk, el ele tutuşarak uzun süre yürümektir.
doğru söylemiş herkesler. işte bugün bazı mutsuz olduğumda yaptığım gibi bu şarkıyı eda ediyordum çoğunluğunda nınınınn nıı diyerek. yan taraftaki italyan kulak kabarttı, "hey hasan" dedi, "did you watch al bano celebrating his birthday on raiuno." "when?" dedim. "no," dedim. "a few days ago," dedi. "i thought about to send a message to you but i remembered that you don't have a tv and i gave up," dedi. "maybe i can watch from youtube," dedim. "maybe," dedi. "al bano celebrated his 70th birthday with a concert in moscow." dedi. "why moscow?" dedim. "he is very famous in moscow." dedi. "and romina?" dedim. "also she was there with so many other singers," dedi. "but you know they've divorced." diye ekledi. ayrıldıklarını bilmiyordum. şaşırdım, "sen hep beni mazideki halimle tanırsın," dedim. anlamadı.
felicita'yı, bu şarkıyı ben çok severim ama al bano ve romina'nın söylediği şekliyle değil. seksenlerde izlediğim bir emrah filmindeki haliyle. şimdi şu blogun bir avuç okuyucusunun kaçı bu filmi izledi bilmiyorum, izledi de bu şarkı aklında kaldı onu da bilmiyorum, ama içinde müzik olan her şey benim aklımda kalır, senin de içinde müzik var idiyse sen de aklımdasın demekdir, ve bu film izlemesi pek de kolay olmayan bi filmdir. daha net konuşayım, bence kim ki duk türk olsaydı bu filmi kesin çok beğenirdi, tabii biz napıyoruz, okuduğumuz tarihi o dönemin şartları içinde yargılıyoruz. içinde bu şarkının geçtiği, emrah'ın oynadığı "acı" filmi gerçekten emrah'ın ve dönemin diğer filmleri arasında toplu bir hareketin ortasında marş komutu verildiğinde ortaya tek adımıyla çıkan tek şapşal gibidir. bu film bambaşkadır. dönemin tüm basit duygu sömürüsü ve yapışkan lirizm ihtiyacını tek bir filmde ve tüm çarpıcı gerçekliğiyle en vurucu biçimde ortaya dökmüştür. zaten şehnaz dilan'a da bu filmde aşık olmuştum o ayrı.
ha bir de filmin girişinde bebek doğuş sahnesi donmuş bir kesitle epey uzun tutulmuştur. sonradan barış bıçakçı'nın, çok değerli bulduğum, "erkeklerin hayatında iki şaplağın çok önemi vardır, biri doğduklarında yedikleri diğeri ilk geneleve gittiklerinde", minvalinde bir anlatısını okuduğumda da filmin bu sahnesinin gözönüme gelmesiydi.
ama demem o ki, felicita.
merhaba marianne,
bugün canlarım çok bozuk, morallem pek sıkkın, iş yüzünden, işine çakii bizlere bir şey olmii. bu şarkıyı bundan seneler senelerce evvel kuzenim vasıtasıyla eskişehir'deki evimde tanımıştım. kuzenim sıkı bir yavru kurttu, bu şarkının orijinal söyleyeni de öyle ama öyle deme adam güzel söylemişti gerçekten. sonradan şu alttaki icrayı gerçekleştiren davul zurna orkestrasının da çaldığına şahit oldum geçtiğimiz yaz bir düğünde. -bu arada makinaya çamaşır attım kulağım orda- ve mest oldum tekrardan. senlere tavsiyem bu şarkıyı asıl icracısından dinlemen bir de. ama alttaki çalgıcı ekip, işte onlar benim kankalarım. az çıkmadık beraber ovalara gençliğimde. hâlâ da yaparız denkgeldiğimizde, şimdi youtube meşhuru olmalarına az kaldı. her neyse. morallem ihtiyarladı bugün. bugün arap çayını bile içmedi.
[açılır açılmaz sesi kısılsın, zira çok yüksek kaydedilmiş.]
bugün canlarım çok bozuk, morallem pek sıkkın, iş yüzünden, işine çakii bizlere bir şey olmii. bu şarkıyı bundan seneler senelerce evvel kuzenim vasıtasıyla eskişehir'deki evimde tanımıştım. kuzenim sıkı bir yavru kurttu, bu şarkının orijinal söyleyeni de öyle ama öyle deme adam güzel söylemişti gerçekten. sonradan şu alttaki icrayı gerçekleştiren davul zurna orkestrasının da çaldığına şahit oldum geçtiğimiz yaz bir düğünde. -bu arada makinaya çamaşır attım kulağım orda- ve mest oldum tekrardan. senlere tavsiyem bu şarkıyı asıl icracısından dinlemen bir de. ama alttaki çalgıcı ekip, işte onlar benim kankalarım. az çıkmadık beraber ovalara gençliğimde. hâlâ da yaparız denkgeldiğimizde, şimdi youtube meşhuru olmalarına az kaldı. her neyse. morallem ihtiyarladı bugün. bugün arap çayını bile içmedi.
[açılır açılmaz sesi kısılsın, zira çok yüksek kaydedilmiş.]
20.01.2014
19.01.2014
Hepsileri Ermeni
Türkiye hermetiktir, hermetik kalacak.
Türkiye hermetiktir, hermetik kalacak.
Kemanî Tatyos Efendi der ki, mani oluyor hâlimi takrire
hicabım.
“İlk saldırı 19.00 sıralarında Şişli’deki Haylayf Pastanesi’ne
yapıldı. Ardından büyüyen kalabalık
gayrimüslimlerin toplu olarak yaşadığı birçok semtte önce Rumların, ardından da
Ermeni, Yahudi ve hatta yanlışlıkla bazı Türklerin dükkânlarına saldırarak
yağmaya başladı.”
“Bu sırada on altı çocuk, aralarında motorlu sandallara,
altın yaldızlı güvertelerinde yalancı insanlar bulunan kotralara sahip çocuklar
da bulunan on altı çocuk, ellerindeki ve ceplerindeki taşlarla beraber
fırladılar. Stelyanos Hrisopulos gemisini batırdılar.”
Hamparsum Limoncıyan’ın kültablasından fırladığımızı inkâr
edemem.
“Baba Hamparsum, doğru inandandır, Doğuya dönük notaları,
Ortodoks gibi düşünüp Osmanlı gibi şakımıştır.”
Anahit’in serin gözlerinden muhabbet kaptığım da doğru.
Benim hiç Ermeni arkadaşım olmadı. Semra’nın Ermeni olduğunu
söylediler ama o bana bakmadı.
Bayraklardan nefret ediyor. Bayraklar beni haçlara aylara
yıldızlara oraklara varaklara ve renklere ayırıyor. Ben renk körü olmak
istiyor.
İzmir’in tek eksiği birkaçyüzbin (üçyüzbin –T.U.) Ermeni’dir.
Dağlarında açan çiçekler hep sarıdır, ve onlara sormazlar mı anneniz babanız
nerdedir?
Onlar gittikten sonra Türklerin içi ihtiyar heyeti gibi
oldu. Sümükleri selpak nedir bilmedi. Türkler sümüklerini hep artık kollarına
sildi.
Onlar gittiler ve sonra Türkiye’nin dağları denizlere sik
gibi uzandı hep. Türk dünyası yüce bir coğrafi kaosa girdi.
Onlar gittiklerisıra Türkler harekete geçti, habire inek
sağdı, memelerden süt çıkmadı, ve sağdı, milliyetin mukaddesatın sağlamasını
yaptı.
Onların ardından Türkler her sıcaklığı kırk derece hissetti,
hissedilen sıcaklıktan bile şüphelenildi.
Onlarsız biz Türkler çok yalnız kaldık. Herkes bize boyunuz
bosunuz devrilsin dedi, boş olun dendi. Altıüstü kaç yüz bin (üçyüzbin – T.U.)
Onları biz yığınca toprağa, bülbül öttü ılga etti dalını,
ördek yüzdü dalga etti gölünü.
Sonra biz Türkler ağırlık merkezimizi şaşırdık. Bi Rumlara
bi Kürtlere bi Moldovalılara kime göre moment alacağımızı bilemedik.
Kuşlar yüzyıldır Türklerin aleyhine tezahürat ediyor fakat
biz var anlamıyor.
Kurukahvecilerin zilleri yüz yaklaşık yıldır çalmıyor. Paslı
kilitler çalışmıyor. Mezarlar gıcırdıyor.
Halbuki onların da süpürgeleri yoncadandı, onlar da şu
derenin alıcıydılar, onlar da varmış bakmıştılar ki demir kapı sürgülü.
15.01.2014
merhaba mı marianne,
çölde çay mısın. soru işareti yok bizim mevsimlerde. rap dinleyen çocuğa evlat mı derim. rap de/da müzik midir haha. hayri irdal'ın bir sözünü hatırladım ama aartık aaaramızda bunun hiçbir hüviyeti yok. kahvehanede çay mısın. kahveye gitmiyorum yıllardır. o tarz toplu ortamları sevmiyorum, aslında sveiyorum da bi taraftan, konuşmak durumunda kalmıyor insan. insan diyerek kendimizi ötekileştiriyor muyuz acaba. sverige. ben isveçteyken hava -stockholm seni inandırsın- hiç kararmıyordu. öteki kavramı da ne meşhurdu bi aralar, ben de öyle. unutacağımı bildiğim şeyleri unutacağımı bildiğim halde önlem almıyorum ya, ben en çok buna sinirleniyorum sonrasında, aslında kızmadım, incindim sadece, kırıldım, bunu benden beklemez idim. kıskandırmak gibi olmasın marianne, tanju okan dinler misin, diye sordu. dinlerim, dedim, nerden çıktı ki, diye ekledim içimden. hangi şarkısını dinleyeyim, dedim. öyle sarhoş olsam ki : ) dedi. o bizden biri değildi halbuki. alnımda mı yazıyordu desem, evet alnımda filan yazdığında inanıyorum artık, ama alnımı henüz görmemişti. satırlarımdan mı damlıyordu desem, evet bu da doğru, ama onları da görmemişti. ee hani bunun şerbeti.
şey diyorum marianne, şimdi benim televizyonum yok. son kusur yıldır tv izlemiyorum. ha bulursam kaçırmam o ayrı ama yani ne gerek var bilemedim şimdi, evet film izlemek için gerekli, ama film de izlemiyorsa insan, -bak yine yaptı- ya da insanlar çok canı sıkılmış olmalı. hem de pişman herkesten. ben bir yönetmen olsaydım -hiç alakam yok ama- bir mandalina çekirdeğinin yere düşüş ve sonraki hareketi sahnesiyle başlayan bir film çekmeden sinemaya adım atmazdım. çekirdekleri olmayan mandalinalara inanmıyorum nihal, ah pardon marianne, çok afedersin, nihal şiirin birinden dilime dolanan bir isim sadece, nihal diye birini tanımadım bile ömrü hayatımda, şiiri çok kereler okuduğumdan. ama lütfen, uzatmazsan sevinirim.
bak aslında inanmayacaksın biliyorum ama ben hiç uyumamak istiyorum inan marianne. yani uyumak pek sevdiğim bir şey değil. hatta hattat keşke beni uyurken çizse ve kendimi o halde görüp uyumuş uyanmış olduğuma inansam. ama yetmiyor leyla. eyvah marianne,
bazı dışardan gelen sesleri yağmur sesi gibi getirmiyolar mı kulağıma, gerçekten dalga mı geçiliyor benle acaba diye şüphelendiğim oluyor marianne. daha dün baktıydım aya, göğün alnına bozuk para yapıştırılmış gibi geziyordu. şu türkü sözü hakkında ne düşünüyorsun marianne, türlü donlar giymiş gülden naziktir. bence çok cezbedici. tam kendimi ifade edecektim ki çayda çıra olduğunu öğrendim marianne, ya da bu meseleyi sonra konuşalım. neden biz hep suçluysak, suçlu gibiysek, suçlu gibiymişsek, suçlu gibi hissediyormuşsak.
bence karabiberde pek çoğumuzun farkında olmadığı bir gizem var. karabiber, soframızın büyücüsü.
çölde çay mısın. soru işareti yok bizim mevsimlerde. rap dinleyen çocuğa evlat mı derim. rap de/da müzik midir haha. hayri irdal'ın bir sözünü hatırladım ama aartık aaaramızda bunun hiçbir hüviyeti yok. kahvehanede çay mısın. kahveye gitmiyorum yıllardır. o tarz toplu ortamları sevmiyorum, aslında sveiyorum da bi taraftan, konuşmak durumunda kalmıyor insan. insan diyerek kendimizi ötekileştiriyor muyuz acaba. sverige. ben isveçteyken hava -stockholm seni inandırsın- hiç kararmıyordu. öteki kavramı da ne meşhurdu bi aralar, ben de öyle. unutacağımı bildiğim şeyleri unutacağımı bildiğim halde önlem almıyorum ya, ben en çok buna sinirleniyorum sonrasında, aslında kızmadım, incindim sadece, kırıldım, bunu benden beklemez idim. kıskandırmak gibi olmasın marianne, tanju okan dinler misin, diye sordu. dinlerim, dedim, nerden çıktı ki, diye ekledim içimden. hangi şarkısını dinleyeyim, dedim. öyle sarhoş olsam ki : ) dedi. o bizden biri değildi halbuki. alnımda mı yazıyordu desem, evet alnımda filan yazdığında inanıyorum artık, ama alnımı henüz görmemişti. satırlarımdan mı damlıyordu desem, evet bu da doğru, ama onları da görmemişti. ee hani bunun şerbeti.
şey diyorum marianne, şimdi benim televizyonum yok. son kusur yıldır tv izlemiyorum. ha bulursam kaçırmam o ayrı ama yani ne gerek var bilemedim şimdi, evet film izlemek için gerekli, ama film de izlemiyorsa insan, -bak yine yaptı- ya da insanlar çok canı sıkılmış olmalı. hem de pişman herkesten. ben bir yönetmen olsaydım -hiç alakam yok ama- bir mandalina çekirdeğinin yere düşüş ve sonraki hareketi sahnesiyle başlayan bir film çekmeden sinemaya adım atmazdım. çekirdekleri olmayan mandalinalara inanmıyorum nihal, ah pardon marianne, çok afedersin, nihal şiirin birinden dilime dolanan bir isim sadece, nihal diye birini tanımadım bile ömrü hayatımda, şiiri çok kereler okuduğumdan. ama lütfen, uzatmazsan sevinirim.
bak aslında inanmayacaksın biliyorum ama ben hiç uyumamak istiyorum inan marianne. yani uyumak pek sevdiğim bir şey değil. hatta hattat keşke beni uyurken çizse ve kendimi o halde görüp uyumuş uyanmış olduğuma inansam. ama yetmiyor leyla. eyvah marianne,
bazı dışardan gelen sesleri yağmur sesi gibi getirmiyolar mı kulağıma, gerçekten dalga mı geçiliyor benle acaba diye şüphelendiğim oluyor marianne. daha dün baktıydım aya, göğün alnına bozuk para yapıştırılmış gibi geziyordu. şu türkü sözü hakkında ne düşünüyorsun marianne, türlü donlar giymiş gülden naziktir. bence çok cezbedici. tam kendimi ifade edecektim ki çayda çıra olduğunu öğrendim marianne, ya da bu meseleyi sonra konuşalım. neden biz hep suçluysak, suçlu gibiysek, suçlu gibiymişsek, suçlu gibi hissediyormuşsak.
bence karabiberde pek çoğumuzun farkında olmadığı bir gizem var. karabiber, soframızın büyücüsü.
13.01.2014
merhaba marianne,
bugün kendime bir değişiklik yapmağa karar verdim, karar vermeden karar verildim aslında. bir arkadaşımın çok önemli bir deyişi vardı, ekstradan zil zurna sarhoş olmak dışında yaptığımız bir aşırılık olmadığı konusunda öz mü öz bir eleştiri getiriyordu yaşantımıza. ben bugün buna dur demek için yapmağa karar vermediğim elbette bu neye borçlu olduğumuzu bilmediğimiz bu değişikliği. sadece farklı bir şeğ olsun istedim. düşünsene fark yaratabildiğin şey bu kadar basit naçiz bir şey. bugün sabah erken kalkacağımı düşünmeyerek normal yatış saatimi ötelemeğe karar verdim sadece ve an itibarıyile anlık olarak saate bakılsaydı bu rahatlıkla hissedilebilirdi. [bu yazıda ve hiçbir yazımda gayriihtiyari yazım yanlışı ya da anlatım bozması yoktur, varsa size öyle geldiğindendir, beni okumayı anlamayışınızdandır, ben orda bir şey deniyor ya da diyorumdur] gecenin bir saati ansız bir sms alacağımız yaşları elbette geçtik ve telefonların da mesaj uyarıları heyecan vermez oldu malum ticari orospu çocukları yüzünden ama alsak fena olmazdı gayriihtiyari bir ses. [nokia'nın mesaj uyarısına eş bir heyecan bundan onbeş yıl önce de yoktu, onbir sonrasında da gelmeyecek dünyaya.] [ben öğrenciliğimde sınav geceleri erken yatar ve ama kanepe gibi rahatsız bir yerde uyurdum ki sabah yatağın rahatlığına kanıp geç kalmayayım sınava, ha içmiş olmam da tetikte uyumama yeter bir sebepti zaten] az uyuyacağımın belli olduğu gecelerde hâlâ aynı taktiği uygularım, rahatsız bir yerde rahatsız bir şekilde yatarım ki vücudum bari tetikte olsam. hep aynı terane marianne. onlar ki beni bilmeyenlere beni anlatanlardır marianne. iyidir geceler, sabahlar kadar olmasa. da.
bugün kendime bir değişiklik yapmağa karar verdim, karar vermeden karar verildim aslında. bir arkadaşımın çok önemli bir deyişi vardı, ekstradan zil zurna sarhoş olmak dışında yaptığımız bir aşırılık olmadığı konusunda öz mü öz bir eleştiri getiriyordu yaşantımıza. ben bugün buna dur demek için yapmağa karar vermediğim elbette bu neye borçlu olduğumuzu bilmediğimiz bu değişikliği. sadece farklı bir şeğ olsun istedim. düşünsene fark yaratabildiğin şey bu kadar basit naçiz bir şey. bugün sabah erken kalkacağımı düşünmeyerek normal yatış saatimi ötelemeğe karar verdim sadece ve an itibarıyile anlık olarak saate bakılsaydı bu rahatlıkla hissedilebilirdi. [bu yazıda ve hiçbir yazımda gayriihtiyari yazım yanlışı ya da anlatım bozması yoktur, varsa size öyle geldiğindendir, beni okumayı anlamayışınızdandır, ben orda bir şey deniyor ya da diyorumdur] gecenin bir saati ansız bir sms alacağımız yaşları elbette geçtik ve telefonların da mesaj uyarıları heyecan vermez oldu malum ticari orospu çocukları yüzünden ama alsak fena olmazdı gayriihtiyari bir ses. [nokia'nın mesaj uyarısına eş bir heyecan bundan onbeş yıl önce de yoktu, onbir sonrasında da gelmeyecek dünyaya.] [ben öğrenciliğimde sınav geceleri erken yatar ve ama kanepe gibi rahatsız bir yerde uyurdum ki sabah yatağın rahatlığına kanıp geç kalmayayım sınava, ha içmiş olmam da tetikte uyumama yeter bir sebepti zaten] az uyuyacağımın belli olduğu gecelerde hâlâ aynı taktiği uygularım, rahatsız bir yerde rahatsız bir şekilde yatarım ki vücudum bari tetikte olsam. hep aynı terane marianne. onlar ki beni bilmeyenlere beni anlatanlardır marianne. iyidir geceler, sabahlar kadar olmasa. da.
12.01.2014
merhaba marianne,
bir dizi resmî olmayan ziyaret için istanbul'da bulunmak istiyorum ne var ki blogger'a bir şeyler oldu ve istanbul'un baş rakamı olan i'yi otomatik olarak büyük rakkam yapmak istiyor. rakkas geliyor meydane böyle durumlarda beynimde. insan istediği gibi yapı bozamayacak mı yani. başka sitelerde de görüyorum böyle pervasızlıkları, yiyorsa resmi derkenki i'nin şapkasını tak diyorum ama yemiyor zekâları bunu elbette, çünkü onlar ezberci bir teknolojinin gayrimahsulleri. şapkasını takmadan dışarı yollamaması gibi bir annenin okula giden çocuğunu. sabahları yedi gibi evden çıkmam gerekiyor işe gitmem için marianne. bana bugüne kadar hazırlamadığın tüm kahvaltılar için teşekkürler rica ederim. tam da sabah ben apartmandan çıkarken çocuğunu gelen kreş servisine bindirmeğe hazırlanan bir anneye rastlıyorum, yürü kızım, hadi kızım diye servis şoförünü bekletecekler diye öyle telaşlanıyor ki kadın çocuğunun atkısını ve beresini sararken. bazen daha erken çıktığımdan rastlamıyorum, bazen de rastlamak istediğim için rastlıyorum ya da raslıyorum. aşağıdaki resme benzer bağlıyor olmalı kızının saçlarını atkıdan bereden önce.
bugün apartmanındaki en yakın üç komşum kandil münasebetiyle bana irmik helvası getirdi. irmik helvasının türkiye üzerinde dünyayla kurduğu bağlantıdan pek hoşnut değilim ve aklıma bir türlü yatmıyor ama komşudan geldi ve bu bağlantı önyargısını kırayım diye en azından üzerindeki tarçını ve içindeki cevizleri yedim biraz üzerine afiyet. kandil günlerinin adının neye tekabül ettiğini hatırlamağa çalışmanın güzel olduğu dönemlere gittim geldim bi süre. bazınız buna kafa yormadı bile ailesinden aldığı müthiş ateyiz terbiye münasebetiyle. sonra da şairleri düşündüm marianne, şairlerin mayolu fotoğrafları olması garip değil mi sence de, bu yüzden şair olmayı reddettim sanırım. red mi ettim redd mi edildim [arabesk filmindeki söyleyiş güzelliğiyle şener şen'in]: terk edildim terk edildim. terk oldum. atımın terkisine basıp. soluğu alıp, benzi soluğu da yanıma alıp, yo marianne.
kandil mi candle'dan geliyor, candle mı kandilden sence? kandil diye de bir dağımız var biliyorsun. ya da dağları var. şöyle de bir mısrağ var, "torun dediğin onsekizinde bir kadın haritasında meme icabındağ." gündüzünde dinlenebildiğim akşamlarda içmeği seviyorum marianne.
şarkıları dünüyorum bazen mariağnne. şarkılar da beni düşünüyor mudur merak ediyorum ama o ayrı mesele, onu başka bir akşamda dile almağı planlıyorum. bir almanak edeyim diyor her sene yıl sonunda, sonra da bir bakmışım ki yılbaşı olmuş ve başlamış harala gürele, mehmet de pek güreli laf aramızda, kimse bilmez. benim de adım öldükten sonra cebeli diye anılsa hoşuma giderdi, kemiklerim rahat bir uyku çekerlerdi de sızlamak nedir bilmezlerdi aslında, cebeli kayalı demek malumunsa. cedelleşiyoruz nitekim.
yarın, yarın olacak biliyorsun marianne. yarın bir yarın olacak. onun da başka yarınları muhakkak. şimdi ben sen o bizimiz siziniz hepimiz inzivalara çekilip sabahları birer kahve yudumlayacağız, çay da içeceğiz muhakkak.
çay içilsin marianne. görüşürüz denilsin.
bir dizi resmî olmayan ziyaret için istanbul'da bulunmak istiyorum ne var ki blogger'a bir şeyler oldu ve istanbul'un baş rakamı olan i'yi otomatik olarak büyük rakkam yapmak istiyor. rakkas geliyor meydane böyle durumlarda beynimde. insan istediği gibi yapı bozamayacak mı yani. başka sitelerde de görüyorum böyle pervasızlıkları, yiyorsa resmi derkenki i'nin şapkasını tak diyorum ama yemiyor zekâları bunu elbette, çünkü onlar ezberci bir teknolojinin gayrimahsulleri. şapkasını takmadan dışarı yollamaması gibi bir annenin okula giden çocuğunu. sabahları yedi gibi evden çıkmam gerekiyor işe gitmem için marianne. bana bugüne kadar hazırlamadığın tüm kahvaltılar için teşekkürler rica ederim. tam da sabah ben apartmandan çıkarken çocuğunu gelen kreş servisine bindirmeğe hazırlanan bir anneye rastlıyorum, yürü kızım, hadi kızım diye servis şoförünü bekletecekler diye öyle telaşlanıyor ki kadın çocuğunun atkısını ve beresini sararken. bazen daha erken çıktığımdan rastlamıyorum, bazen de rastlamak istediğim için rastlıyorum ya da raslıyorum. aşağıdaki resme benzer bağlıyor olmalı kızının saçlarını atkıdan bereden önce.
bugün apartmanındaki en yakın üç komşum kandil münasebetiyle bana irmik helvası getirdi. irmik helvasının türkiye üzerinde dünyayla kurduğu bağlantıdan pek hoşnut değilim ve aklıma bir türlü yatmıyor ama komşudan geldi ve bu bağlantı önyargısını kırayım diye en azından üzerindeki tarçını ve içindeki cevizleri yedim biraz üzerine afiyet. kandil günlerinin adının neye tekabül ettiğini hatırlamağa çalışmanın güzel olduğu dönemlere gittim geldim bi süre. bazınız buna kafa yormadı bile ailesinden aldığı müthiş ateyiz terbiye münasebetiyle. sonra da şairleri düşündüm marianne, şairlerin mayolu fotoğrafları olması garip değil mi sence de, bu yüzden şair olmayı reddettim sanırım. red mi ettim redd mi edildim [arabesk filmindeki söyleyiş güzelliğiyle şener şen'in]: terk edildim terk edildim. terk oldum. atımın terkisine basıp. soluğu alıp, benzi soluğu da yanıma alıp, yo marianne.
kandil mi candle'dan geliyor, candle mı kandilden sence? kandil diye de bir dağımız var biliyorsun. ya da dağları var. şöyle de bir mısrağ var, "torun dediğin onsekizinde bir kadın haritasında meme icabındağ." gündüzünde dinlenebildiğim akşamlarda içmeği seviyorum marianne.
şarkıları dünüyorum bazen mariağnne. şarkılar da beni düşünüyor mudur merak ediyorum ama o ayrı mesele, onu başka bir akşamda dile almağı planlıyorum. bir almanak edeyim diyor her sene yıl sonunda, sonra da bir bakmışım ki yılbaşı olmuş ve başlamış harala gürele, mehmet de pek güreli laf aramızda, kimse bilmez. benim de adım öldükten sonra cebeli diye anılsa hoşuma giderdi, kemiklerim rahat bir uyku çekerlerdi de sızlamak nedir bilmezlerdi aslında, cebeli kayalı demek malumunsa. cedelleşiyoruz nitekim.
yarın, yarın olacak biliyorsun marianne. yarın bir yarın olacak. onun da başka yarınları muhakkak. şimdi ben sen o bizimiz siziniz hepimiz inzivalara çekilip sabahları birer kahve yudumlayacağız, çay da içeceğiz muhakkak.
çay içilsin marianne. görüşürüz denilsin.
11.01.2014
merhaba marianne,
yine -belki göğe değil ama- tavana bakmağa başladımsa bir şey var demektir. bir şey olmayan ne var ki di mi, saçmalıyorum bence, saçmalamayan ne var ki di mi, olmayan da ne varsa artık, kesimlikle kesimlikle. böyle akşamlarda atla ilk geçen araca gel denilse, soluğu arjantin'de alabilecek gibiyim, ne demiş şarkıcı ayrıca, sevecekmiş gibisin.
benim, çok hızlı bir a içerim.
okuldan döndükten sonra kuzenimle inekleri otlamaya götürürdük biz bahar aylarında marianne. kuzenim çocuk kadın güçsüzlüğünde olduğundan ben çekerdim işin asıl töhmetini. kaçmazlardı da sağolsunlar. öğretmen evleri dediğimiz bi mahallenin çimenleri çok yeşildi ve manidardı. bazı çimenler çok manidar oluyor, bazı karlar da öyle, üzerine yatıp aa gökyüzüne ne zamandır bakmamışım dedirtiyor insanı. ama allah var hiç oğlak gütmedim, büyükbaşlarla uğraştım genellikle. babam bilir inek sağmayı, annem bilmez, ki annemin annesi türkiye'nin kocası tarafından ilk kendi başına bırakılmış kadınlarındandır, kocası rakı içip orda burda dere kenarlarında su arklarında sızıp kalmaktan başka bir şey bilmediğinden sabaha karşı tütün kırmağa da sebze meyve toplayıp pazarda satmağa götürmeğe de sabah erkenden inek sağmağa da kendisi karar vermiş bir kadındır, akşam hazırladığı sofranın tuzu eksik diye bir tekmeyle savrulması da cabası. geçen hafta memlekete gittim marianne. memleket ne kadar da taşralı bir kelime değil mi, insan hicap duyuyor kullanırken. gurbet demek gibi bir şey, halbuki sıla öyle mi, sıla daha afili daha cabbar, gurbet daha edilgen daha kaybeden daha zavallı. memleket de öyle. ama yer mi anadolu çocuğu marianne, neden cevap vermiyorsun bana. geçiyorum hep bunları. geçen hafta tam da bugün, cumartesi yani, bundan yedi ay öncesine kadar cumartesinin pek önemi yok idi benim için, şimdilerde öğreniyorum haftaiçi çalışıp haftasonu dinlenmeği, de mesele bu değil, -sana yazdıklarımı seninle konuşurmuşum gibi oku lütfen- geçen cumartesi gündüzünde babamla bahçeyi sulamağa, ağaçları arlamağa gittik, -bu demek midir ki insanlar gibi ağaçlar da arsız olabiliyor, aynen öyle marianne- işimiz erken bitti, tam da bahçede dayıma rastladım, nabıyosun dedim, kuş vurmağa çıktım dedi omzundaki tüfeği göstererek. ben kuş vurmağı dayımdan öğrendim, iyi avcılığı dayımdan öğrendim ama ben avlanmıyorum artık, dayım işin bitince uğra eve dedi. zaten anannemi görmeğe gidecektim uğrayacaktım muhakkak. babam, beni eve bırak nereye gideceksen git dedi, aynen dediği gibi yapıp köye geri döndüm dayımın yanına. avcum kaşınıyordu, avcum kaşındığında anlarım ki gündüz rakısı içeceğim. bu adamlar haftanın bir iki günü içenler marianne, o yüzden o haftanın içecekleri günü geldiğinde heyecanlanıyorlar, gözleri parlıyor, bana da aynısı oldu. vardığımda dayım ve yanında onun dayısı, bahçe ocağını yakmışlardı, yengem salatayı yapıp bardakları hazırlayıp içeri sobanın yanına çekilmişti. anannemse oğlunun ve kardeşinin yanında oturuyordu öğleden sonrasında, şimdi de torunu iştirak etmişti bu toplanmağa. nene, dedim her zaman yaptığım gibi. bi yudum almadın mı hiç. almadım oğlum dedi, dedenin aldığı yudumlar bana da yetti. başladık operasyona. dayım, onun dayısı ve ben, ben de dayıyım biliyorsun marianne, yeğenimin babası içki içmez ama korkarım yeğenimi bana benzetirim ben de. gerçi babam da dayı ve babam yeğenini kendine benzetmedi hiç, içmez kuzenim, ama ben onu çok severim bilirsin, bilir misin. her neyse marianne, neler anlatacaktım konu nerelere vardı. şehre taşındığımdan bu yana akşamları ambulans sesleri eksik olmuyor, polis sirenleri de öyle, ya da itfaiye sirenleri mi acaba bunlar. bi ara sana askerdeyken sabahları tüm kışlada çalan müziğin orijinal adını bulabilirsem dinleteyim, herkesin bildiği malumane bir şey ama ismini bilmiyorum işte. şimdi saat aslında çok erken ama ben biraz müziğe dahlolayım. sonra tekrar yazarım.
yine -belki göğe değil ama- tavana bakmağa başladımsa bir şey var demektir. bir şey olmayan ne var ki di mi, saçmalıyorum bence, saçmalamayan ne var ki di mi, olmayan da ne varsa artık, kesimlikle kesimlikle. böyle akşamlarda atla ilk geçen araca gel denilse, soluğu arjantin'de alabilecek gibiyim, ne demiş şarkıcı ayrıca, sevecekmiş gibisin.
benim, çok hızlı bir a içerim.
okuldan döndükten sonra kuzenimle inekleri otlamaya götürürdük biz bahar aylarında marianne. kuzenim çocuk kadın güçsüzlüğünde olduğundan ben çekerdim işin asıl töhmetini. kaçmazlardı da sağolsunlar. öğretmen evleri dediğimiz bi mahallenin çimenleri çok yeşildi ve manidardı. bazı çimenler çok manidar oluyor, bazı karlar da öyle, üzerine yatıp aa gökyüzüne ne zamandır bakmamışım dedirtiyor insanı. ama allah var hiç oğlak gütmedim, büyükbaşlarla uğraştım genellikle. babam bilir inek sağmayı, annem bilmez, ki annemin annesi türkiye'nin kocası tarafından ilk kendi başına bırakılmış kadınlarındandır, kocası rakı içip orda burda dere kenarlarında su arklarında sızıp kalmaktan başka bir şey bilmediğinden sabaha karşı tütün kırmağa da sebze meyve toplayıp pazarda satmağa götürmeğe de sabah erkenden inek sağmağa da kendisi karar vermiş bir kadındır, akşam hazırladığı sofranın tuzu eksik diye bir tekmeyle savrulması da cabası. geçen hafta memlekete gittim marianne. memleket ne kadar da taşralı bir kelime değil mi, insan hicap duyuyor kullanırken. gurbet demek gibi bir şey, halbuki sıla öyle mi, sıla daha afili daha cabbar, gurbet daha edilgen daha kaybeden daha zavallı. memleket de öyle. ama yer mi anadolu çocuğu marianne, neden cevap vermiyorsun bana. geçiyorum hep bunları. geçen hafta tam da bugün, cumartesi yani, bundan yedi ay öncesine kadar cumartesinin pek önemi yok idi benim için, şimdilerde öğreniyorum haftaiçi çalışıp haftasonu dinlenmeği, de mesele bu değil, -sana yazdıklarımı seninle konuşurmuşum gibi oku lütfen- geçen cumartesi gündüzünde babamla bahçeyi sulamağa, ağaçları arlamağa gittik, -bu demek midir ki insanlar gibi ağaçlar da arsız olabiliyor, aynen öyle marianne- işimiz erken bitti, tam da bahçede dayıma rastladım, nabıyosun dedim, kuş vurmağa çıktım dedi omzundaki tüfeği göstererek. ben kuş vurmağı dayımdan öğrendim, iyi avcılığı dayımdan öğrendim ama ben avlanmıyorum artık, dayım işin bitince uğra eve dedi. zaten anannemi görmeğe gidecektim uğrayacaktım muhakkak. babam, beni eve bırak nereye gideceksen git dedi, aynen dediği gibi yapıp köye geri döndüm dayımın yanına. avcum kaşınıyordu, avcum kaşındığında anlarım ki gündüz rakısı içeceğim. bu adamlar haftanın bir iki günü içenler marianne, o yüzden o haftanın içecekleri günü geldiğinde heyecanlanıyorlar, gözleri parlıyor, bana da aynısı oldu. vardığımda dayım ve yanında onun dayısı, bahçe ocağını yakmışlardı, yengem salatayı yapıp bardakları hazırlayıp içeri sobanın yanına çekilmişti. anannemse oğlunun ve kardeşinin yanında oturuyordu öğleden sonrasında, şimdi de torunu iştirak etmişti bu toplanmağa. nene, dedim her zaman yaptığım gibi. bi yudum almadın mı hiç. almadım oğlum dedi, dedenin aldığı yudumlar bana da yetti. başladık operasyona. dayım, onun dayısı ve ben, ben de dayıyım biliyorsun marianne, yeğenimin babası içki içmez ama korkarım yeğenimi bana benzetirim ben de. gerçi babam da dayı ve babam yeğenini kendine benzetmedi hiç, içmez kuzenim, ama ben onu çok severim bilirsin, bilir misin. her neyse marianne, neler anlatacaktım konu nerelere vardı. şehre taşındığımdan bu yana akşamları ambulans sesleri eksik olmuyor, polis sirenleri de öyle, ya da itfaiye sirenleri mi acaba bunlar. bi ara sana askerdeyken sabahları tüm kışlada çalan müziğin orijinal adını bulabilirsem dinleteyim, herkesin bildiği malumane bir şey ama ismini bilmiyorum işte. şimdi saat aslında çok erken ama ben biraz müziğe dahlolayım. sonra tekrar yazarım.
10.01.2014
9.01.2014
merhaba marianne,
bana neden yazmadığını merak etmiyorum. çünkü günler ne kadar da çabuk. şu an canım çok sigara istiyor. yo hayır sigarayı bırakmadım, balkona çıkmaya üşeniyorum sadece. biliyor musun benim inancıma göre ben sigarayı bıraktığımda dünyada bir buzul daha sular altında kalacak ya da bilemiyorum pilav şeklinde bir tepe su altında kalabilir herhangi bir yerde. yo hayır kocabenlik değil bu marianne, bu derin bir tutku. şimdi benim için nilüfer dinleme zamanı marianne, iki adet nilüfer aldım, evde yetiştirmeyi büyütmeyi beslemeyi becerebilir miyim bilmiyorum ama ne zamandır kuruyordum bunun hayalini, biri çok tomurcuk henüz, diğeri biraz yetişmiş, şimdilik biçimsiz birer kovada duruyorlar, onlardan eve alıştıklarında bana söylemelerini rica ettim, o zaman onlara akvaryum alacağım, yanlarına da birer aynalı sazan, güzel olmaz mı, işte sanırım hiç çıkmam o zaman evden, biraz rakı içerim belki bakıp, konuşuruz da hem. şimdi uyuyayım ben.
4.01.2014
merhaba marianne,
sana simdi memleketimin komur kokulu buhranindan sesleniyorum. dun aksam saat dokuz sularinda sehre girmemle beraber kesif bir komur kokusu sondi ustume. hep iddia ederim ki bu kucuk sehirde insanin ustune kisin komur yazin da raki kokusu siner marianne. sonbahar ve ilkbaharda ise hayit ve ilgin gibi bitkilerin kokusu. sana bu aksam burdan iletecegim pek cok mesaj var ama daha dogru bir turkce ortamindan seslenmeyi umuyorum. zira teknoloji cok zor.
2.01.2014
merhaba marianne,
sana bu satırları taze ısırılmış bir dilin acısıyla yazıyorum. epey oldu bunu yaşamayalı ama hissedebiliyorum yaşamadığım acıları, da. bugün izmir'de kar yağacakmış gibi bir hava vardı öğle arasında, sanırdın ki buraya her gün kar yağıyor, öyle bakıyordu gökyüzü bana, ama yağmayacağını ikimiz de çok iyi biliyorduk. sabahları çok özlüyorum marianne, en çok sabahları özlüyorum, sabahları diyorum, kahvaltı sonralarını mesela sabahların, erkenlerini. sonra bir işçi geldi bana kafasının çok karışık olduğunu anlattı tam da ben sabahları özleyip günlük bir fincanlık kahve hakkımı yudumlarken ve birazdan sigaraya çıkacakken. sizinle bir şey konuşmak istiyorum, dedi, anlat, dedim. size bunu neden anlatacağımı bilmiyorum ama içimden anlatmak geliyor, dedi, anlat, dedim. anlatacağı şeyi kestirse miydim kestirmese miydim bilemedim. bir kadın var, dedi. hobbala demedim içimden. biliyordum bir davası olduğunu. daha önce birkaç kez uyarmıştım mesai saatinde cep telefonu kullandığı için. ben mesai saatlerinde telefon kullanılmasını sevmiyorum marianne. ben telefon kullanılmasını hiç sevmiyorum. mesai saatlerinde içinde dışında gündelik hayatta. ne içindeyim ne dışında, yekpare geniş bir anın parçalanmaz akışında. bunu doğru mu hatırlıyorum onu da bilmiyorum. düzelt beni marianne. azalt beni, daha fazla öksürtmeyeyim.
evli, çocuğu var, dedi. sen de evlisin, senin de çocuğun var, dedim. onyedi senelik dava bu, dedi. o zamanlar dört yıl gezdik, sonra bir şey oldu ben istemedim. dört sene önce karşılaştık, ben evi değiştirince meğer onun mahallesine taşınmışım. iki sene boyunca birbirimizi gördük ama selamlaşmadık. ben zaten onu o zamanlar istemediğimden şimdi mahcuptum. o da ses çıkarmadı. iki sene böyle geçti. sonra bir gün durakta servis beklerken buraya gelmek için, merhaba dedi. bana merhaba dedi abi. iki senedir de görüşüyoruz. biz beraberiz işte anlayın. kocası öğrendi beni. numaramı da bulmuş aradı, sövdü bir sürü. geçenlerde hatırlarsanız numaramı değiştirdim, bu yüzden değiştirdim. şimdi napıcağımı bilmiyorum.
ona tabii ki ne yapması gerektiğini söylemedim marianne. birden bana bu anlatılınca, ne düşüneceğimi şaşırdım. düşünmüyorum. düşünmemeyi tercih etmekle birlikte düşünürken buluyorum kendimi. dünyanın çivisi ne alemde acaba. sana kış çayı hitabım devam ediyor marianne. öyle bir akşamlarım var ki kış çayının ardından kalorifer peteğinin üzerine konarak hafif ısıtılmış iki üç biranın gelmesi çok olağan karşılanıyor müzikçalarım tarafımdan. uzak düşüyorum sonra. internet bağlantım gelip gidici. ne var di mi gelip gidici olmayan. bir de sabahları düşünüyorum marianne. dünyanın bütün sabahlarını diyorum, djarum. bu ilk oyunlarımdan biriydi belki. oyun dedin de, geçenlerde çocukluk aşkından artık ümidi keserek kendisinden hoşlanan bir çocuğa evet dediğini duydum çocukluk aşklığımın. dile kolay, bir kadın on yaşından otuziki yaşına kadar bu kadar bekler miymiş marianne. marry christmas diye bağırdım ona. bir kadın daha bekler o şekilde. ben, bekler miydim öyle.
ıslık çalarım marianne. belki de en güzeli böyle.
sana bu satırları taze ısırılmış bir dilin acısıyla yazıyorum. epey oldu bunu yaşamayalı ama hissedebiliyorum yaşamadığım acıları, da. bugün izmir'de kar yağacakmış gibi bir hava vardı öğle arasında, sanırdın ki buraya her gün kar yağıyor, öyle bakıyordu gökyüzü bana, ama yağmayacağını ikimiz de çok iyi biliyorduk. sabahları çok özlüyorum marianne, en çok sabahları özlüyorum, sabahları diyorum, kahvaltı sonralarını mesela sabahların, erkenlerini. sonra bir işçi geldi bana kafasının çok karışık olduğunu anlattı tam da ben sabahları özleyip günlük bir fincanlık kahve hakkımı yudumlarken ve birazdan sigaraya çıkacakken. sizinle bir şey konuşmak istiyorum, dedi, anlat, dedim. size bunu neden anlatacağımı bilmiyorum ama içimden anlatmak geliyor, dedi, anlat, dedim. anlatacağı şeyi kestirse miydim kestirmese miydim bilemedim. bir kadın var, dedi. hobbala demedim içimden. biliyordum bir davası olduğunu. daha önce birkaç kez uyarmıştım mesai saatinde cep telefonu kullandığı için. ben mesai saatlerinde telefon kullanılmasını sevmiyorum marianne. ben telefon kullanılmasını hiç sevmiyorum. mesai saatlerinde içinde dışında gündelik hayatta. ne içindeyim ne dışında, yekpare geniş bir anın parçalanmaz akışında. bunu doğru mu hatırlıyorum onu da bilmiyorum. düzelt beni marianne. azalt beni, daha fazla öksürtmeyeyim.
evli, çocuğu var, dedi. sen de evlisin, senin de çocuğun var, dedim. onyedi senelik dava bu, dedi. o zamanlar dört yıl gezdik, sonra bir şey oldu ben istemedim. dört sene önce karşılaştık, ben evi değiştirince meğer onun mahallesine taşınmışım. iki sene boyunca birbirimizi gördük ama selamlaşmadık. ben zaten onu o zamanlar istemediğimden şimdi mahcuptum. o da ses çıkarmadı. iki sene böyle geçti. sonra bir gün durakta servis beklerken buraya gelmek için, merhaba dedi. bana merhaba dedi abi. iki senedir de görüşüyoruz. biz beraberiz işte anlayın. kocası öğrendi beni. numaramı da bulmuş aradı, sövdü bir sürü. geçenlerde hatırlarsanız numaramı değiştirdim, bu yüzden değiştirdim. şimdi napıcağımı bilmiyorum.
ona tabii ki ne yapması gerektiğini söylemedim marianne. birden bana bu anlatılınca, ne düşüneceğimi şaşırdım. düşünmüyorum. düşünmemeyi tercih etmekle birlikte düşünürken buluyorum kendimi. dünyanın çivisi ne alemde acaba. sana kış çayı hitabım devam ediyor marianne. öyle bir akşamlarım var ki kış çayının ardından kalorifer peteğinin üzerine konarak hafif ısıtılmış iki üç biranın gelmesi çok olağan karşılanıyor müzikçalarım tarafımdan. uzak düşüyorum sonra. internet bağlantım gelip gidici. ne var di mi gelip gidici olmayan. bir de sabahları düşünüyorum marianne. dünyanın bütün sabahlarını diyorum, djarum. bu ilk oyunlarımdan biriydi belki. oyun dedin de, geçenlerde çocukluk aşkından artık ümidi keserek kendisinden hoşlanan bir çocuğa evet dediğini duydum çocukluk aşklığımın. dile kolay, bir kadın on yaşından otuziki yaşına kadar bu kadar bekler miymiş marianne. marry christmas diye bağırdım ona. bir kadın daha bekler o şekilde. ben, bekler miydim öyle.
ıslık çalarım marianne. belki de en güzeli böyle.
1.01.2014
merhaba marianne,
sana yeni bir yıldan sesleniyorum. yeni bir yıl, girişinde kutlamayı pek bilmesem ve adetim üzere olmasa da, yeni bir şeyler demek biliyoruz. yenilikleri severim. sen de sever miydin. geçtiğimiz yeni yıl benim için çeşitli sürprizlere gebe oldu ve öylece kalakaldı. bir bir önceki yıl beni sevmedi marianne. güzellice de girmiştim halbuki. dünü de kapsayan bir önceki yıl ise yorulmuş bir şekilde aldı beni içine.
bugün gezmeye çalıştığım eskiciler hep kapalıydı. zeki müren ve müzeyyen senar plakları buldum bi yerde, tertemiz sesli plaklar, çok pahalılardı. pikap fiyatına plak mı olurdu, olmuştu. canım sıkıldı, orda yıllanıp gideceklerdi ama dükkan sahibi bundan rahatsız değildi. yine de ben kendimi tanıyorsam alacaktım onları, bir gün muhakkak verecektim bir plağa yüzelli ikiyüz tl. ama o gün bu gün değildi. ne zaman paraya dokunsam ellerimden tiksiniyor ve onları yıkayamadan geçen her dakika içime batıyor. geçtiğimiz hafta kendime bir adet hoparlör aldım. bana zarar da fayda da çok kendimden bugünlerde. müzik seviyordum herkesler gibi ve bazı tizliklere dair titizliğim sonsuzdu.
dün bizim için biten yıldan bahsetmeliyim biraz. yıldan ve seneden. sene-i devriyeden. içimde devriye nöbeti tutan keşmekeşlerden, içimdeki askerliği bir türlü bitmeyen tur üstüne tur bindiren keşlikten. zor bir dönemeç oldu geçtiğimiz yılın girişi. çok çalışmalıydım ki geçtiğim yılların terlerini bir bir bütün gözeneklerimden dışarı atayım. ben de öyle yaptım marianne. çok çalıştım bu senenin başında. allahtan çok çalışmaya müsait bir ortam vardı. ikibuçuk ay boyunca gece demedim gündüz demedim cumartesi demedim pazar demedim çalıştım. iş kazası geçirdiler ölümden döndüler, iş kazası geçirdiler öldüler bu dönemde, bana bir şey olmadı. bolca soğuk yedim. ocak şubat ve mart aylarını dışarıda ellerime hohlayarak, tenekede yanan odunlarla ısınarak geçirdim. bir sürü yabancı dil konuşan adamla kavga döğüş bana verilen işi zamanında teslim ettim. abi lütfen bugün erken çıkalım dediler, olmaz dedim, abi kendine zulmediyorsun bize bari etme dediler, olmaz dedim, zulüm hepimizin. ve biraz ısınmağa başladım marianne. kaldığım yere geri dönebilecek konuma yürümeğe başladım onca çalışmanın sonunda. sonra iki arkadaş kadın girdi hayatıma. iki kadın aynı anda sever gibi yaptı beni bana. iki kadın aynı anda baktı bana beni. olmaz dedim, bu zulüm hepinizin. sonrası çok bir yıl oldu bu. sonranın ardı arkası kesilmedi. sonra bir daha göstermedim o kadınları bana. içelim dedim diğerlerine ve içmeğe başladık elimdeki işleri bitirip. mayıs oldu ay. mayıs dedi ki bana, senin işini değiştirelim, sen git bizim şu yan taraftaki fabrikada çalış. biraz da oraya vur kendini. hiç düşünmedim marianne, düşünmek istemediğim zamanlardı. değişikliğe fena halde ihtiyacım vardı. mayısta yeni yıl gelse kabulümdü.
haziran deyince ben hiç tatil yapmamıştım. ondan önceki yıl da yapmamıştım. yine yapmadım. tatil yapmak ne kadar saçma bir şey dile. tatil yapılır mı marianne. dinlenmez mi insan. okul mu bu tatil olsun. cumartesi pazar çalışmayı unutturabilecek bir işim olmuştu artık. ve yaz bana merhaba dedi. denize çıktık her hafta sonu. bira rakı filan. gömlekler tiril tiril elbiseler. yine de etraftaki hiçbir kadının o yakası ince fırfırlı ince fiyonklu tişörtleri elbiseleri gömlekleri yoktu. bu sevmemek için yeterli bir sebepti. kimsenin yazını kışa çevirmedim bu defa bu yaz. yazın ortası beni bir salladı. dedi ki, uopp, ağır ol bay düzyazı, mollalığından geçtik adamlığın da kalmadı. aynen böyle ağır konuştu bana temmuzun sonu. başımı döndürdü, yere çaktı istanbul'un ortasında, haydarpaşa numune'de bir soluk aldım derince. dur dedi doktor, devam etme, kenara çek.
kenara çektim bir süre. evvelime bir şey olmamıştı da ahirime neler oluyordu öyle. kaldığım otele bıraktı beni şair abi. haftasonubirlik ziyaretimden bir hışımla döndüm işmemleketime. durun ağalar dedim. durun hanımlar dedim. dur kamil dedim kendime, davut da durdu, hepimiz durduk ben. hayatı teşbih yapmış sallıyorken durdum ve tesbihata başladım. yeni bir iş yeni bir sorumluluk düşündürdü beni, ben hâlâ mesaili çalışma düzenine uygun bir insan mıyımı sorgularken onuncu yıl marşımda. dünya bana fena el ense çekmişti ve hareket etmeme izin verdiği ölçüde ben kendimi zafere yakın sayıyordum, o ise beni gizli bir kameraya almış seyrediyordu. sabahları göğe bakmağa çalışırken göğün her defasında bana mısın sorgusuna maruz kalıyordum, ona mıydım bilmiyordum. izmir'i tanıdım, ve sonra dedim ki aga ben ayrılmak istiyorum. benim daha makbul değişikliklere ihtiyacım vardı ve bu şartlar altında ancak kaldığım yeri değiştirebilecektim.
eve çıktım. git dedim yanımdaki kadınlara. siz de gidin dedim komşulara. kimsesiz kalmak istiyordum. hayatın zaval nahiyesinden çıkalı yıllar olmuştu ve bir daha da dönmek istiyordum. şimdi sonbaharla merhaba dediğim bir evim var marianne. tanımadığım ama aşure ayını es geçmeyen komşularım var. günaydınlarım iyiakşamlarlarım var. müzik dinleyebildiğim bir sesim, birkaç tane dört duvarım var. yine hiçbir şey elbette filmlerdeki gibi değil ama gariptir yine de filmler var, çekmeğe de devam ediyorlar. gözlerim hâlâ dünyayı iyi çekilmiş fotoğraflardaki gibi görmüyor. ama gözlerim dünyaya çok iyi fotoğraf makinelerinin objektiflerinden çok daha manidar bakıyor.
şimdi kendime kış çayı demledim marianne. insan öleceğini anlar mı bilmiyorum ama hasta olacağını anlıyor, ama anladığında iş işten geçmiş, istila başlamış oluyor. her hafta bir ya da iki kez köşedeki çiçekçiden taze çiçek alıyor ve turkuaz vazolara koyuyorum. kuruyorlar, aldırmıyorum. köşede çiçekçi olması ne güzel şey. saksıdaki çiçekler kimi inat ediyor ve yeşil kalıyor, kimiyse benim yerim senin yanın değil deyip kendini kurutuyor. yine hiçbir şey tam değil. tam olmak da bana ait değil sanıp korkuyorum, sonra mental bir aritmetik yapıp uzaklaştırıyorum bu fikri. tıpkı filmdeki gibi ağacın kovuğuna söylemek gibi. ben ağzımda tıpkı bir gramofonun salyangozu varmış gibi, ağzımdan göğe uzanan hayali salyangoza söylüyorum kötülükleri. panzehir diye bir şey var ve biz onu tanımıyoruz marianne, halbuki ilgi istiyor sanki o.
düzenli yatma ve kalkma saatlerim var. düzenli yeme içme saatlerim. yine sevmiyorum upuzun çorap giymeyen kadınları. tek başıma barlara gitmiyorum artık. ehliyet kaptırmak için hakkım kalmadı, az bir şey içip araba da kullanamıyorum. içki içmeğe devam ediyorum. yazı da yazmıyorum. arada bir dergilere eskilerden gönderip içimi rahatlatıyorum. bu sene hiçbir kadına bakmadım marianne. bu sene gözlerim hep boş baktı. gözlerim bomboşluğa baktı. bakar gibi bakmadı. başım hâlâ dönüyor. şiir var yazmak var. şarkılar çalıyor. upuzun çoraplar giyen kordelalı kadınlar var. çiçekler var. ısınmak var üşümek var. hayat var.
şimdi gece geldi. uykusu var. ve biliyorum ki
uzun süre limon ağacı görmediğimde depresyona giriyorum.
sana yeni bir yıldan sesleniyorum. yeni bir yıl, girişinde kutlamayı pek bilmesem ve adetim üzere olmasa da, yeni bir şeyler demek biliyoruz. yenilikleri severim. sen de sever miydin. geçtiğimiz yeni yıl benim için çeşitli sürprizlere gebe oldu ve öylece kalakaldı. bir bir önceki yıl beni sevmedi marianne. güzellice de girmiştim halbuki. dünü de kapsayan bir önceki yıl ise yorulmuş bir şekilde aldı beni içine.
bugün gezmeye çalıştığım eskiciler hep kapalıydı. zeki müren ve müzeyyen senar plakları buldum bi yerde, tertemiz sesli plaklar, çok pahalılardı. pikap fiyatına plak mı olurdu, olmuştu. canım sıkıldı, orda yıllanıp gideceklerdi ama dükkan sahibi bundan rahatsız değildi. yine de ben kendimi tanıyorsam alacaktım onları, bir gün muhakkak verecektim bir plağa yüzelli ikiyüz tl. ama o gün bu gün değildi. ne zaman paraya dokunsam ellerimden tiksiniyor ve onları yıkayamadan geçen her dakika içime batıyor. geçtiğimiz hafta kendime bir adet hoparlör aldım. bana zarar da fayda da çok kendimden bugünlerde. müzik seviyordum herkesler gibi ve bazı tizliklere dair titizliğim sonsuzdu.
dün bizim için biten yıldan bahsetmeliyim biraz. yıldan ve seneden. sene-i devriyeden. içimde devriye nöbeti tutan keşmekeşlerden, içimdeki askerliği bir türlü bitmeyen tur üstüne tur bindiren keşlikten. zor bir dönemeç oldu geçtiğimiz yılın girişi. çok çalışmalıydım ki geçtiğim yılların terlerini bir bir bütün gözeneklerimden dışarı atayım. ben de öyle yaptım marianne. çok çalıştım bu senenin başında. allahtan çok çalışmaya müsait bir ortam vardı. ikibuçuk ay boyunca gece demedim gündüz demedim cumartesi demedim pazar demedim çalıştım. iş kazası geçirdiler ölümden döndüler, iş kazası geçirdiler öldüler bu dönemde, bana bir şey olmadı. bolca soğuk yedim. ocak şubat ve mart aylarını dışarıda ellerime hohlayarak, tenekede yanan odunlarla ısınarak geçirdim. bir sürü yabancı dil konuşan adamla kavga döğüş bana verilen işi zamanında teslim ettim. abi lütfen bugün erken çıkalım dediler, olmaz dedim, abi kendine zulmediyorsun bize bari etme dediler, olmaz dedim, zulüm hepimizin. ve biraz ısınmağa başladım marianne. kaldığım yere geri dönebilecek konuma yürümeğe başladım onca çalışmanın sonunda. sonra iki arkadaş kadın girdi hayatıma. iki kadın aynı anda sever gibi yaptı beni bana. iki kadın aynı anda baktı bana beni. olmaz dedim, bu zulüm hepinizin. sonrası çok bir yıl oldu bu. sonranın ardı arkası kesilmedi. sonra bir daha göstermedim o kadınları bana. içelim dedim diğerlerine ve içmeğe başladık elimdeki işleri bitirip. mayıs oldu ay. mayıs dedi ki bana, senin işini değiştirelim, sen git bizim şu yan taraftaki fabrikada çalış. biraz da oraya vur kendini. hiç düşünmedim marianne, düşünmek istemediğim zamanlardı. değişikliğe fena halde ihtiyacım vardı. mayısta yeni yıl gelse kabulümdü.
haziran deyince ben hiç tatil yapmamıştım. ondan önceki yıl da yapmamıştım. yine yapmadım. tatil yapmak ne kadar saçma bir şey dile. tatil yapılır mı marianne. dinlenmez mi insan. okul mu bu tatil olsun. cumartesi pazar çalışmayı unutturabilecek bir işim olmuştu artık. ve yaz bana merhaba dedi. denize çıktık her hafta sonu. bira rakı filan. gömlekler tiril tiril elbiseler. yine de etraftaki hiçbir kadının o yakası ince fırfırlı ince fiyonklu tişörtleri elbiseleri gömlekleri yoktu. bu sevmemek için yeterli bir sebepti. kimsenin yazını kışa çevirmedim bu defa bu yaz. yazın ortası beni bir salladı. dedi ki, uopp, ağır ol bay düzyazı, mollalığından geçtik adamlığın da kalmadı. aynen böyle ağır konuştu bana temmuzun sonu. başımı döndürdü, yere çaktı istanbul'un ortasında, haydarpaşa numune'de bir soluk aldım derince. dur dedi doktor, devam etme, kenara çek.
kenara çektim bir süre. evvelime bir şey olmamıştı da ahirime neler oluyordu öyle. kaldığım otele bıraktı beni şair abi. haftasonubirlik ziyaretimden bir hışımla döndüm işmemleketime. durun ağalar dedim. durun hanımlar dedim. dur kamil dedim kendime, davut da durdu, hepimiz durduk ben. hayatı teşbih yapmış sallıyorken durdum ve tesbihata başladım. yeni bir iş yeni bir sorumluluk düşündürdü beni, ben hâlâ mesaili çalışma düzenine uygun bir insan mıyımı sorgularken onuncu yıl marşımda. dünya bana fena el ense çekmişti ve hareket etmeme izin verdiği ölçüde ben kendimi zafere yakın sayıyordum, o ise beni gizli bir kameraya almış seyrediyordu. sabahları göğe bakmağa çalışırken göğün her defasında bana mısın sorgusuna maruz kalıyordum, ona mıydım bilmiyordum. izmir'i tanıdım, ve sonra dedim ki aga ben ayrılmak istiyorum. benim daha makbul değişikliklere ihtiyacım vardı ve bu şartlar altında ancak kaldığım yeri değiştirebilecektim.
eve çıktım. git dedim yanımdaki kadınlara. siz de gidin dedim komşulara. kimsesiz kalmak istiyordum. hayatın zaval nahiyesinden çıkalı yıllar olmuştu ve bir daha da dönmek istiyordum. şimdi sonbaharla merhaba dediğim bir evim var marianne. tanımadığım ama aşure ayını es geçmeyen komşularım var. günaydınlarım iyiakşamlarlarım var. müzik dinleyebildiğim bir sesim, birkaç tane dört duvarım var. yine hiçbir şey elbette filmlerdeki gibi değil ama gariptir yine de filmler var, çekmeğe de devam ediyorlar. gözlerim hâlâ dünyayı iyi çekilmiş fotoğraflardaki gibi görmüyor. ama gözlerim dünyaya çok iyi fotoğraf makinelerinin objektiflerinden çok daha manidar bakıyor.
şimdi kendime kış çayı demledim marianne. insan öleceğini anlar mı bilmiyorum ama hasta olacağını anlıyor, ama anladığında iş işten geçmiş, istila başlamış oluyor. her hafta bir ya da iki kez köşedeki çiçekçiden taze çiçek alıyor ve turkuaz vazolara koyuyorum. kuruyorlar, aldırmıyorum. köşede çiçekçi olması ne güzel şey. saksıdaki çiçekler kimi inat ediyor ve yeşil kalıyor, kimiyse benim yerim senin yanın değil deyip kendini kurutuyor. yine hiçbir şey tam değil. tam olmak da bana ait değil sanıp korkuyorum, sonra mental bir aritmetik yapıp uzaklaştırıyorum bu fikri. tıpkı filmdeki gibi ağacın kovuğuna söylemek gibi. ben ağzımda tıpkı bir gramofonun salyangozu varmış gibi, ağzımdan göğe uzanan hayali salyangoza söylüyorum kötülükleri. panzehir diye bir şey var ve biz onu tanımıyoruz marianne, halbuki ilgi istiyor sanki o.
düzenli yatma ve kalkma saatlerim var. düzenli yeme içme saatlerim. yine sevmiyorum upuzun çorap giymeyen kadınları. tek başıma barlara gitmiyorum artık. ehliyet kaptırmak için hakkım kalmadı, az bir şey içip araba da kullanamıyorum. içki içmeğe devam ediyorum. yazı da yazmıyorum. arada bir dergilere eskilerden gönderip içimi rahatlatıyorum. bu sene hiçbir kadına bakmadım marianne. bu sene gözlerim hep boş baktı. gözlerim bomboşluğa baktı. bakar gibi bakmadı. başım hâlâ dönüyor. şiir var yazmak var. şarkılar çalıyor. upuzun çoraplar giyen kordelalı kadınlar var. çiçekler var. ısınmak var üşümek var. hayat var.
şimdi gece geldi. uykusu var. ve biliyorum ki
uzun süre limon ağacı görmediğimde depresyona giriyorum.
31.12.2013
birinde hiç unutmam, -diğerlerini de unutmam- nazım'la işten çıkmışız 31 aralık 2002 saat 23.12 gibi, daha üniversite öğrencisiyiz o zamanlar, maslak'ta acaip rüzgarlar eser bu saatlerde bu mevsimde, nazım ipince bir oğlan, rüzgar beni uçuramaz, napalım demişiz, yurda gitmek istemiyoruz, selim bizi alkollü kabul etmez, beşiktaş'ta hakan pastanesiyle sinanpaşa camiiyle çıtır'ın oraya çektik üçer bira, it gibi soğuk, attila ilhan soğuğu var havada, yağmur yok mu, o da var,
geçen sene de öyleydi nitekim.
geçen sene de öyleydi nitekim.
24.12.2013
bu sayımızdaki nostalik yolculuğumuzda bir miktar daha geri gidiyoruz. kolilerden çıkan defterlerin çıkış ya da elime geçiş kronolojisine uyuyorum bunları aktarırken, asıl kronolojik sıralamasının önemi yok, zira bazen coğrafya tarihten daha çok yer tutar hayatımızda. rakım bitti, birayı kalorifer peteğinin üstüne koydum biraz ısınsın için, boğazım çok muhallebiktir, havadan nem toz soğuk sıcak ne varsa kapar ama soğuk içiniz uyarısını dikkate alacağım elbette, hiç de soğuk olmadı zaten içimiz, ısıtmaya programlıydık biz.
iki tarafından da başlanmış deftere. çok basit, hiçbir albenisi olmayan çizgisiz bir okul defteri. bir aşağıdaki yazıdaki de öyleydi. hatırlıyorum ve burdan da net anlaşılıyor ki bu defterler ansızın çöreklenen bir ihtiyaç halinde ilk bulunulan kırtasiyeden uyuşturucuya sarılınır gibi alınmıştı. sonrasında biçimleri göz önüne geldiğinde pişman olunmuştu ama çare yoktu çünkü ilk ansızlığın ihtiyacıyla apartopar sayfalarca yazılmıştı. tıpkı okul hayatımda olduğu gibi, ilk günler deftersiz gittiğim derslerde aldığım ilk notları hakiki defterini aldıktan sonra hiç temize çekip geçirmedim yeni deftere, hep araya iliştirdim sadece.
defterin sağından da solundan da girmişim. sağı tarif ettiğim asıl açılış yerine baktığımda "ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor" diye bir öykü karşılıyor bizi. attila ilhan şiirinden alıntı. fena attila ilhan'cıyım o zamanlar, hâlâ da severim. ilk yazdığım öykü diyebilir miyim emin değilim ama bu defterin tutulduğu yılla ilgisi olmayan bir tarihte yazılmıştı aslında, bu defter diğer içeriğine bakılırsa 2003 sonunda tutulmaya başlanmış, bense bu öyküyü 2002'de yazdım diye hatırlıyorum. bir icq sohbeti üzerinden öyküleştirilmiş uzun bir metin bu. icq meşhurdu o zamanlar (61436127 :) ben de haftasonları internet cafelere gittikçe açıyordum, sonrasında eve çıktığımda da kullanmaya başladım, izmirli bir kızla yazışıyorduk, gayet düzeyli edebi felsefi bir sohbetimiz vardı, sohbet ilerledikçe buluşmaya karar verdik ve ben bir haftasonu izmir'e indim, içmeye başladık, benle başka napılır hiç fikrim yok zaten, alsancak'ta bir barda içtik biraz, sonra geç oldu ve o yılların yine popüler mekanlarından dungeon'a girdik, gece bitti mekan kapandı, yaz vaktiydi, büyük park'a geçip sabahladık. ikimiz de o kadar saftık ki, o kadar duru bir buluşmaydı ki. sabah da ilk otobüsle döndüm, o da evine döndü. kızın nick'i marla singer, benimki baudelaire : ) bu öykü icq sohbetiyle başlayan bu gerçek buluşmayı hikaye eden çok basit çok heveskar bir öykü. belli ki yazılı bir yerde dursun diye bu deftere kaydetmişim üşenmeden. vardır ya hani, sonra bir daha gördün mü abi o kızı? görmedim abi.
defterin aynı yönünde yazılmış; uykusuz, gece içinde bakışlar ve sayıklama isimli üç melankolik anlatı var. birine 01.03.2004 02:10 diğerine 02:33 tarihi atılmış. diğeri de 03.03.2004 02:46 demişim, ve "dergiye gönderdim" yazmışım. hangi dergidir, neyin nesidir yok, hatırlamıyorum da, iğrenç bir metin. o zamanlar geç yatabiliyormuşum demek ki. halbuki hayatımın hiçbir döneminde geç yatmamışım gibi bir his var içimde, içkili sahil sabahlamalarım hariç tabii. dergiye gönderdim dediğim yazıda pek çok atıf var. yılmaz odabaşı'nın feride şiiri mesela, ama az bozmadı o şiir o dönem beni. başka da bir şey yapmadı zaten edebiyat adına şairin kendisi. pınar kür'ün bitmeyen aşk'ı var. hahah hatırladım, şöyle demişim öyküde, öyküymüş bu; "bugün caner'e sorduğumda 'oğlum unut onu, devamlı biriyle mesajlaşıyor' demişti." hatırladım, olayın gerçeğinde meğer caner'le mesajlaşıyormuş ama caner bana öyle aktarmış : ) çok kötü bir isim seçmişim kahramana, caner ne ki. hmm, letting the cables sleep'e de atıfta bulunmuşum. çok içirmişti bu şarkı bana o dönem. şimdi de başlasam iki gün iki gece içirebilecek kuvvete sahip. kıza da nihan adını uygun görmüştüm. nihan mıydı dideden ki.
sonra da "iki insan bir insan" başlıklı bir öykü var. unutmuşum bunları yazdığımı. bu da çok kötü bir öyküymüş, şimdi okudum da, taze çekilen bir anının üstüne yazılan hiçbir şey -samimiyet taşısa da- edebi değer taşımaz kanısında iddialıyım.
"o cumartesi gecesi, ben anlattım... sen dinledin." 6 aralık 2003. fragmanında buna benzer bir şey geçen bir yakın dönem filmi vardı, lütfen hatırlatın bana. biz o filmi ta ne zaman çekmişiz : ) hmm, bir de boris vian'ın "günlerin köpüğü" çok meşhur hayatımda o dönem. ama hâlâ onun üstüne anlatı tanımam, görsem de tanımam. içinde deresi ve tavşanlarıyla orman, der üstad. chloe, der. bunu filme çektiler yakınlarda, izlediniz mi ahali? ben izlemedi.
defterin diğer yönüne geçiyoruz şimdi. mopak, % 100 saf selülözden üretilmiştir. mopak özelleşmişti o senelerde. yok yahu, seka'ydı o. mopak zaten özel. olay omorfo mahallesi'nde geçiyor. 28 ekim 2003'de başlanmış kaleme. sms örnekleri var, ve telefondan deftere aktarılmış yüzlerce sms. 13 aralık 2003'de ara veriliyor. müthiş bir sarkastik olduğum konusunda bir tespiti vardı tespitlerine güvendiğim bir arkadaşımın, bunu bana söylediğinde sarkastiğin ne demek olduğunu bilmiyordum. o esnada kendisine sorduğumda, müstehzi demekle yetinmişti, sonradan anladım ki müstehzi yeterli değil sarkazmı anlatmaya, ama ben hangisiyim ondan emin değilim. sadece hiçbir zaman ciddi olamadım, bundan eminim. işte bu deftere kaydettiğim mesajlarda en beğendiğim yönüm olan uzaktan sarkastik cevapcılığın harikulada [typo yok] örneklerini görüyorum kendim, başka da gören etmedim.
sonrasında bir dergide ilk yayımlanan öykümü yazmışım bu deftere. bu defter o defter miymiş, hay allah. dergiye gönderdim, mart sayısında yayımlandı demişim. 2004'den bahsediyorum tabii.
defterde mart nisan mayıs haziran ekim'e kadar giden bir sms kayıtları topluluğu var. sonra boşluk verilmiş. belli ki bu kayıtları hafızam için ele almışım, zira hafızamı alkolde açmayı iyice yoğunlaştırdığım bir dönem bu dönem ve sonrasında ardı arkası kesilmeyen bir süreç beni bekliyor olacak. on sene aralıksız içmek.
o dönem andre breton'la tanışmışım. ama şimdi daha net fark ediyorum ki, gerçeküstücülük tanımının sadece adına vurulduğum bir dönem, içeriğini fark edecek olgunlukta değilim, nadja'sıyla tanışıyorum üstadın. yalçın küçük okuyorum. onur caymaz okumuşum, yetenekli bulmuşum, nerden bileyim sonrasında adamın ajtasyondan başka bir şey yapmak bilmediğini. sefa kaplan'ın "öyküler seni söyler"ini okumuşum, adı güzel kitabın bi kere, oğlak'tan çıkmıştı hatırlıyorum kapağını net bir şekilde, oğlak'ın son demleri.
ve en önemli kısmı defterin bana kalırsa. özet halinde kelime anekdotları dökmüşüm. aynen: dünyanın en altın kalpli çocuğu. su gibi gitmek. süt. kurabiye. huzur makinesi. içli köfte. nur-u ayn. you're my sunshine. muhabbet kuşu. melek. petroleum girl. denge. MUSE. radyo. sırnaş. ela. kan. kahvaltı. makarna. kurbağa. eti puf. kaave. dargın ayrılmayalım. nota. ne kim. yoğurt. iş. oruç. iftar. davulcu. çöpçü. gece. espri. karyola. duvar. ışık. spesyal. meraklı. züğürt. istanbul. gayriciddi. tedirgin. böğürtlen. kişi. madly. condensant. aptal. foolish lovers do. kaybol. fıtı fıtı. proje devinim. mufk. vasıf. beraber. excel. ödev. yenge. rüzgar. burcuvazi. emrah. kontör. yıldız tablo. kulak. ince. tatlı. kafi. kifayet. burberry. yıkılmak. saç. faith. mor göz. bardak. defter. fuzuli. bok. yırtmak. utangaç. forrest gump. ballıca. ciğer hasta ölmek. ah kamil ah. dünya. susam. huy. brokoli. şibumi. otogar. nilgün marmara. dayı. regl. şuh. murat. eski. ramazan. bulaşık. zambak. krizantem. jelibon. cocostar. cold cold night. özür. safsata. allah. ev. musıki. paramparça aşklar. çingene. sütlaç. andırmak. maçka. çeşm-i siyah. apti palace. dan kek. dantela. kola. çocuk. perde. psikopat. yılmaz. romeo. köle. televizyon. ıyy romantik. mısra. sırma. çarşaf. börek. sefil. yoz. hodbin. mutlu. zil. domdom. uçurum. dostoyevski. pasif agresif. poe. sol. just silence. radiohead. cem. duman.
ve defter sağdan sola ya da soldan sağa boş kalmış birkaç sayfayla bir daha yüzüne bakılmamış. hiçbir defteri tamamen bitirdiğimi hatırlamıyorum. herhangi bir şeyi tamamen bitirdiğimi de. çok sevdiğim bazı romanları da özellikle bitirmeden kenara ayırdığımı iyi bilirim. sonu gelsin istemem. yüzyıllık yalnızlık, imkansız aşk, sahilde kafka, tutunamayanlar, kürk mantolu madonna, anayurt oteli, aylak adam, varolmanın dayanılmaz hafifliği, şu an ilk aklıma gelenler. son üç beş sayfasını bilerek okumamışımdır. hiçbir şeyin sonunun gelmesini istemiyorum, her şey yarım kalsın ki devam ettiğini, laf olsun diye olmadığını hissedeyim. bir şeyi bitirdiğiniz zaman onu yaşamanızın, yaşamış olmanızın bir anlamı kalmıyor. bitmemek üzere yaşamalısınız ne yaşıyorsanız. bu yüzden de bu defterler hâlâ günyüzünde, çünkü bitmediler.
iki tarafından da başlanmış deftere. çok basit, hiçbir albenisi olmayan çizgisiz bir okul defteri. bir aşağıdaki yazıdaki de öyleydi. hatırlıyorum ve burdan da net anlaşılıyor ki bu defterler ansızın çöreklenen bir ihtiyaç halinde ilk bulunulan kırtasiyeden uyuşturucuya sarılınır gibi alınmıştı. sonrasında biçimleri göz önüne geldiğinde pişman olunmuştu ama çare yoktu çünkü ilk ansızlığın ihtiyacıyla apartopar sayfalarca yazılmıştı. tıpkı okul hayatımda olduğu gibi, ilk günler deftersiz gittiğim derslerde aldığım ilk notları hakiki defterini aldıktan sonra hiç temize çekip geçirmedim yeni deftere, hep araya iliştirdim sadece.
defterin sağından da solundan da girmişim. sağı tarif ettiğim asıl açılış yerine baktığımda "ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor" diye bir öykü karşılıyor bizi. attila ilhan şiirinden alıntı. fena attila ilhan'cıyım o zamanlar, hâlâ da severim. ilk yazdığım öykü diyebilir miyim emin değilim ama bu defterin tutulduğu yılla ilgisi olmayan bir tarihte yazılmıştı aslında, bu defter diğer içeriğine bakılırsa 2003 sonunda tutulmaya başlanmış, bense bu öyküyü 2002'de yazdım diye hatırlıyorum. bir icq sohbeti üzerinden öyküleştirilmiş uzun bir metin bu. icq meşhurdu o zamanlar (61436127 :) ben de haftasonları internet cafelere gittikçe açıyordum, sonrasında eve çıktığımda da kullanmaya başladım, izmirli bir kızla yazışıyorduk, gayet düzeyli edebi felsefi bir sohbetimiz vardı, sohbet ilerledikçe buluşmaya karar verdik ve ben bir haftasonu izmir'e indim, içmeye başladık, benle başka napılır hiç fikrim yok zaten, alsancak'ta bir barda içtik biraz, sonra geç oldu ve o yılların yine popüler mekanlarından dungeon'a girdik, gece bitti mekan kapandı, yaz vaktiydi, büyük park'a geçip sabahladık. ikimiz de o kadar saftık ki, o kadar duru bir buluşmaydı ki. sabah da ilk otobüsle döndüm, o da evine döndü. kızın nick'i marla singer, benimki baudelaire : ) bu öykü icq sohbetiyle başlayan bu gerçek buluşmayı hikaye eden çok basit çok heveskar bir öykü. belli ki yazılı bir yerde dursun diye bu deftere kaydetmişim üşenmeden. vardır ya hani, sonra bir daha gördün mü abi o kızı? görmedim abi.
defterin aynı yönünde yazılmış; uykusuz, gece içinde bakışlar ve sayıklama isimli üç melankolik anlatı var. birine 01.03.2004 02:10 diğerine 02:33 tarihi atılmış. diğeri de 03.03.2004 02:46 demişim, ve "dergiye gönderdim" yazmışım. hangi dergidir, neyin nesidir yok, hatırlamıyorum da, iğrenç bir metin. o zamanlar geç yatabiliyormuşum demek ki. halbuki hayatımın hiçbir döneminde geç yatmamışım gibi bir his var içimde, içkili sahil sabahlamalarım hariç tabii. dergiye gönderdim dediğim yazıda pek çok atıf var. yılmaz odabaşı'nın feride şiiri mesela, ama az bozmadı o şiir o dönem beni. başka da bir şey yapmadı zaten edebiyat adına şairin kendisi. pınar kür'ün bitmeyen aşk'ı var. hahah hatırladım, şöyle demişim öyküde, öyküymüş bu; "bugün caner'e sorduğumda 'oğlum unut onu, devamlı biriyle mesajlaşıyor' demişti." hatırladım, olayın gerçeğinde meğer caner'le mesajlaşıyormuş ama caner bana öyle aktarmış : ) çok kötü bir isim seçmişim kahramana, caner ne ki. hmm, letting the cables sleep'e de atıfta bulunmuşum. çok içirmişti bu şarkı bana o dönem. şimdi de başlasam iki gün iki gece içirebilecek kuvvete sahip. kıza da nihan adını uygun görmüştüm. nihan mıydı dideden ki.
sonra da "iki insan bir insan" başlıklı bir öykü var. unutmuşum bunları yazdığımı. bu da çok kötü bir öyküymüş, şimdi okudum da, taze çekilen bir anının üstüne yazılan hiçbir şey -samimiyet taşısa da- edebi değer taşımaz kanısında iddialıyım.
"o cumartesi gecesi, ben anlattım... sen dinledin." 6 aralık 2003. fragmanında buna benzer bir şey geçen bir yakın dönem filmi vardı, lütfen hatırlatın bana. biz o filmi ta ne zaman çekmişiz : ) hmm, bir de boris vian'ın "günlerin köpüğü" çok meşhur hayatımda o dönem. ama hâlâ onun üstüne anlatı tanımam, görsem de tanımam. içinde deresi ve tavşanlarıyla orman, der üstad. chloe, der. bunu filme çektiler yakınlarda, izlediniz mi ahali? ben izlemedi.
defterin diğer yönüne geçiyoruz şimdi. mopak, % 100 saf selülözden üretilmiştir. mopak özelleşmişti o senelerde. yok yahu, seka'ydı o. mopak zaten özel. olay omorfo mahallesi'nde geçiyor. 28 ekim 2003'de başlanmış kaleme. sms örnekleri var, ve telefondan deftere aktarılmış yüzlerce sms. 13 aralık 2003'de ara veriliyor. müthiş bir sarkastik olduğum konusunda bir tespiti vardı tespitlerine güvendiğim bir arkadaşımın, bunu bana söylediğinde sarkastiğin ne demek olduğunu bilmiyordum. o esnada kendisine sorduğumda, müstehzi demekle yetinmişti, sonradan anladım ki müstehzi yeterli değil sarkazmı anlatmaya, ama ben hangisiyim ondan emin değilim. sadece hiçbir zaman ciddi olamadım, bundan eminim. işte bu deftere kaydettiğim mesajlarda en beğendiğim yönüm olan uzaktan sarkastik cevapcılığın harikulada [typo yok] örneklerini görüyorum kendim, başka da gören etmedim.
sonrasında bir dergide ilk yayımlanan öykümü yazmışım bu deftere. bu defter o defter miymiş, hay allah. dergiye gönderdim, mart sayısında yayımlandı demişim. 2004'den bahsediyorum tabii.
defterde mart nisan mayıs haziran ekim'e kadar giden bir sms kayıtları topluluğu var. sonra boşluk verilmiş. belli ki bu kayıtları hafızam için ele almışım, zira hafızamı alkolde açmayı iyice yoğunlaştırdığım bir dönem bu dönem ve sonrasında ardı arkası kesilmeyen bir süreç beni bekliyor olacak. on sene aralıksız içmek.
o dönem andre breton'la tanışmışım. ama şimdi daha net fark ediyorum ki, gerçeküstücülük tanımının sadece adına vurulduğum bir dönem, içeriğini fark edecek olgunlukta değilim, nadja'sıyla tanışıyorum üstadın. yalçın küçük okuyorum. onur caymaz okumuşum, yetenekli bulmuşum, nerden bileyim sonrasında adamın ajtasyondan başka bir şey yapmak bilmediğini. sefa kaplan'ın "öyküler seni söyler"ini okumuşum, adı güzel kitabın bi kere, oğlak'tan çıkmıştı hatırlıyorum kapağını net bir şekilde, oğlak'ın son demleri.
ve en önemli kısmı defterin bana kalırsa. özet halinde kelime anekdotları dökmüşüm. aynen: dünyanın en altın kalpli çocuğu. su gibi gitmek. süt. kurabiye. huzur makinesi. içli köfte. nur-u ayn. you're my sunshine. muhabbet kuşu. melek. petroleum girl. denge. MUSE. radyo. sırnaş. ela. kan. kahvaltı. makarna. kurbağa. eti puf. kaave. dargın ayrılmayalım. nota. ne kim. yoğurt. iş. oruç. iftar. davulcu. çöpçü. gece. espri. karyola. duvar. ışık. spesyal. meraklı. züğürt. istanbul. gayriciddi. tedirgin. böğürtlen. kişi. madly. condensant. aptal. foolish lovers do. kaybol. fıtı fıtı. proje devinim. mufk. vasıf. beraber. excel. ödev. yenge. rüzgar. burcuvazi. emrah. kontör. yıldız tablo. kulak. ince. tatlı. kafi. kifayet. burberry. yıkılmak. saç. faith. mor göz. bardak. defter. fuzuli. bok. yırtmak. utangaç. forrest gump. ballıca. ciğer hasta ölmek. ah kamil ah. dünya. susam. huy. brokoli. şibumi. otogar. nilgün marmara. dayı. regl. şuh. murat. eski. ramazan. bulaşık. zambak. krizantem. jelibon. cocostar. cold cold night. özür. safsata. allah. ev. musıki. paramparça aşklar. çingene. sütlaç. andırmak. maçka. çeşm-i siyah. apti palace. dan kek. dantela. kola. çocuk. perde. psikopat. yılmaz. romeo. köle. televizyon. ıyy romantik. mısra. sırma. çarşaf. börek. sefil. yoz. hodbin. mutlu. zil. domdom. uçurum. dostoyevski. pasif agresif. poe. sol. just silence. radiohead. cem. duman.
ve defter sağdan sola ya da soldan sağa boş kalmış birkaç sayfayla bir daha yüzüne bakılmamış. hiçbir defteri tamamen bitirdiğimi hatırlamıyorum. herhangi bir şeyi tamamen bitirdiğimi de. çok sevdiğim bazı romanları da özellikle bitirmeden kenara ayırdığımı iyi bilirim. sonu gelsin istemem. yüzyıllık yalnızlık, imkansız aşk, sahilde kafka, tutunamayanlar, kürk mantolu madonna, anayurt oteli, aylak adam, varolmanın dayanılmaz hafifliği, şu an ilk aklıma gelenler. son üç beş sayfasını bilerek okumamışımdır. hiçbir şeyin sonunun gelmesini istemiyorum, her şey yarım kalsın ki devam ettiğini, laf olsun diye olmadığını hissedeyim. bir şeyi bitirdiğiniz zaman onu yaşamanızın, yaşamış olmanızın bir anlamı kalmıyor. bitmemek üzere yaşamalısınız ne yaşıyorsanız. bu yüzden de bu defterler hâlâ günyüzünde, çünkü bitmediler.
23.12.2013
22.12.2013
mukadderat icabı yayın hayatının sonuna geldiği sezilen, ölüm iyisi olarak tanımlanabilecek günlerini yaşayan bu bloğun açıldığı günlere dair birkaç defter geçti elime yeni evime taşındıktan sonra. bu defterleri açmayı bilerek ötelemiştim içinden çıkacak canavarlarla savaşma gücünü kendimde bulup bulamayacağımdan emin olmadığımdan. ama kaderden kaçılmadığı ve korkunun ecele faydası olmadığı malumumuz. hem, dünyanın, pek çok şeyi ve insanı kaybederken az çoğunu kazandırmaya da devam etmesi bazı şeylerin bitmesini katlanılır kılıyor muhakkak. her neyse, bir daha açmayacağımdan artık iyice emin olduğum bu defterleri açacağım birkaç gün. üç haftadır uyguladığım haftaiçi içmeme kararım bozulacak ama birkaç kadeh rakının bana bu esnada eşlik etmesi kaçınılmaz. kendimin nebil özgentürk tipi müzikli anlatısını yapacağım, ve bunu rahatça ve kendim için yapacağım. kimse kızmayacak çünkü kimseyi yazmayacağım. defterde okuduklarımdan çağrışımlarım bulunacak burada. bu defterlerde 96 yılında başlayan lise hayatımdan bilgisayar destekli yazı ortamına girdiğim 2006'lara kadar bir geçmiş mevcut. sonrasında bu defterleri napacağımsa büyük bir soru işaretinin kilerinde duruyor, bilmiyorum. zor bir karar olacak ama sanırım onları herkes gibi ben de yakmalıyım.
"eski" şehir
"eksik" şehir
başlığıyla açılıyor defter. 04 ekim 2004 tarihinde başlanmış. "pencereden sokağa bakıyorsunuzdur gecenin bitimine doğru... sanki o geçer ceketine sımsıkı sarılmış bir biçimde. ROADS çalıyordur." şeklinde bir alıntı ardından sayfa boş bırakılmış. bu alıntı ekşisözlükten roads başlığının altında yazan bir yazıdan diye hatırlıyorum. 2003 sonunda keşfetmiştim portishead'i. tabii roads, mysterons, ve üzerine bir yazı yazdığım undenied, ve diğerleri. ama 2004 yazı tamamen bu üçlüyle geçmişti. ve bu alıntının benim için önemi büyük, anlamı itibarıyle. tam da beni tarifliyor çünkü. tipik bir büyükşehir anlatısı gibi geliyor bana. fazlasıyla manidar. gençliğin üç nokta yanyanalı yıllarının ifadesi. şu an tek noktalı yaşlarımdayım. herkes üç nokta yanyanalı bir dönemden geçmiş olmalı gibi geliyor bana, ama ısrar etmemeli bu dönemde elbette. bir sonraki şarkıya kadar roads eşlik edecek bize bunu yazarken. ve defter başındaki alıntı. çok güzel anlatmamış mı şarkıyı tariflerken. bunu müslüm gürses'den dinlemeye kalktığımızda şöyle diyecek üstad, "karanlık çökünce sokağınıza, köşede ben varım, unutamazsın." aynı şeyin farklı şekillerde söylenişi. köşede duran bir adam oldum çünkü. hani tarık akan'la gülşen bubikoğlu'nun oynadığı "ah nerede vah nerede" adlı filmde tarık akan karakteri sokakta zemine "seni seviyorum" yazar ya, gülşen bubikoğlu karakteri de pencereden perdeyi kıyılayarak sertçe bakar ve perdeyi sonsuza dek çekmiş gibi kaş çatar, bu sahneyi önemserim ben. erkekleri ikiye ayırırım bu hususta, o yazıyı oraya görünür şekilde yazanlar ve o yazıyı elinde bir mektuba yazıp ha verdim ha vericem diye buruşburuş köşebaşında bekleyenler. geçiyorum.
nazım'a mektupla açılıyor defter. nazım dediğim şair nazım değil, benim liseden arkadaşım makine mühendisi nazım. askerdeydi o sırada ve ben eskişehir'de kötü durumdaydım, laf olsun diye yapılmış ve yıllarca su yüzü görmemiş bir barajdım. yağmur sularının bile iplemediği, sağdan soldan gülerek sızıp giderek içinde birikmeyi reddettiği, kürt çocuklarının bile serinlemeye gelmediği kurumuş bir barajdım eskişehir'deki ilk günlerimde. bu yüzden nazım'a kızıyor ve askerden yolladığı mektuba cevaben defterime yazıyordum. beni yalnız bırakan o değildi aslında, bendim, ama onun haki kamuflajlı yalnızlığınınsa ben farkında değildim. ahmet kaya'nın yüreğim kanıyor'unu büyük meze yapmışım mektubuma. şarkının bütün sözlerini alıntılamışım. hâlâ dinlemem o şarkıyı kolay kolay, dinlersem iyi olmaz bilirim.
7 ekim 2004 tarihli kısa bir giriş: "eskişehir'deyim. bir gazete ilanı beni buraya yönlendirdi. çok değil, daha üç ay öncesine kadar aklımdan bile geçmezdi eskişehir'e geleceğim, dahası yerleşeceğim, üstelik beş seneliğine. alışmaya çalışıyorum" o zamanlar da kurarmışım devrik bolca cümle.
sonra da murathan mungan'ın "tutkunun veronica voss"u başlıklı öyküsünü yazmışım üşenmeden. ruhen orospu olmayı pek güzel anlatır bu öyküsünde. bir sonraki sayfada yine m. mungan'dan "boyacıköy'de kanlı bir aşk cinayeti" adlı öyküsünden bir alıntı yapmışım. m. mungan'ın çok iyi bir yeniden yazma ustası olduğunu düşünüyorum, iyi bir öykücü. ve edip cansever var hayatımın büyük bir kesiminde, ve şu alıntı "bitmedi, diyorum bitmedi şaşkınlığımız"
"niye" sorusuna cevap aradığım ve hepsinin cevabı, "işte bu yüzden, sırf bu yüzden işte" diye biten bir yazı yazmışım.
aralık ayıydı, onikisi gibi hatırlıyorum, defterde buna dair not yok. okuldaydım. sahibini bilmediğim bir numara aradı. bir kız sesi, ağlıyor. ağlayarak konuşuyor. önce yanlış oldu zannettim ama adımı biliyordu ve bana hitaben ağlıyordu. yarım saat kadar sürdü ağlamalı konuşma. rahatlamıştım çünkü konunun öznesi ya da yüklemi ben değildim, ben rahatlamak için anlatılandım sadece. sonrasında gülmeye başladı ve hâlâ kiminle konuştuğum hakkında fikrim yoktu, tek derdim ağlayan bir kadını gülümsetmek olmuştu, bu bir refleksti zaten bende. biraz ferahladığını anlayınca telefonu kapatırken sorabildim ancak, ben kiminle konuştum diye.
senenin son günü idi, şehirdeki tek arkadaşım aradı, otogara ortak bir arkadaşımız gelecekti onu alır mısın diye, onu aldım ve onlara bıraktım. sonra gitmedim yanlarına, içimden gelmiyordu, şarap içerek girdim yeni seneye.
8 ocak 2005'de içinde kill bill izleme hikayesi geçen ve gerçeğe dayanan bir öyküyü yazma girişiminde bulunmuşum. bunu sonradan da bitirmedim diye hatırlıyorum şimdi.
11-12 ocak'ta "dost" adlı uydurma bir öykü yazmışım. sonradan aynı yıl bunu aylak'da yayımlamıştım. ... ahmet arif'in ay karanlık'ından esinlenerek bir şey yazmışım. çok hoşuma giderdi bu şiirini seslendirdiği mp3. "hasretinden prangalar eskittim" kitabını almamak için çok uzun süre direnmiştim nedense. benim için bir kitap ya ilk baskısında alınır keşfedilir ya da alınmaz gibi bir takıntım vardı. onun ilk basımına yetişemeyeceğime göre neden inat ettiysem, huysuzum çünkü. YUMMAYIN GÖZLERİNİZİ ULAN diye de yazmışım büyük harflerle sonra.
ve dönemin en büyük hatıralarından, YÜCE İSA BANA NE YAPTIN BÖYLE. "-işte geldi anne bir kara tren / işte geldi anne bir kara sabah" sonraları bir şair bu şarkının ilk dizesinin türkçeye farklı bir tercümesini şiir kitabına isim yaptı; "bak anne geliyor bir kara tren" diye. bunu kitabı okumadan benden başka anlayan oldu mu bilmiyorum elbette, kitabı okuyup anlamayanlara dokunmuyorum bile. bu sözler "çingeler zamanı" filminde çalan "ederlesi avela" adlı eserden. tam da 2004 yazıydı, aynı filmde olduğu gibi ve olduğu kadar sarhoş olmuş ve onun düştüğü durumlara düşmüştüm. bir daha o kadar kaybetmedim kendimi, yaklaştım ama o kadar değil. bazı filmler bazı şarkılar hayatımızda ayrı dönemlere hitap eder ve bünyenin onu kanıksaması uzun sürer, sonra muhakkak bir yerden sonra etkisi yiter ya, benim dünyamın en uzun gezdirdiğim aksesuarlarından olmuştur bu film. bazı sanatsal değerleri bana ilham verdikleri ölçüde mi değerli buluyorum yoksa onlar mı değerlerini o şekilde hissettiriyorlar bana, her ikisi de, ve bu film üstüne çok içtim çok düşündüm çok yazdım. filmde geçen bazı replikleri not etmişim deftere.
ah müjgan ah'dan alıntılar var sırada. sonra da soruyorum, menekşe gözlerde hiç vefa yok mu? sadri alışık'la da bütünleştiğim dönemler.
ardından not aldığım bazı cep telefonu mesajları var.
sonra da edward said'den meşhur bir alıntı yapmışım: "içindeki hasreti dindir, unutulduğun kent senin değildir." istanbul hasreti had safhada.
6 şubat 2005. izmir'den seslenmişim, şu an çalıştığım işyerinin daha iki ay önceye kadar kaldığım misafirhanesinden. ilk gelişim ve ilk kalışım idi orada. beş sene sonrasında işyerim olacağını biliyordum. bir dizi çekiliyor o sırada seher vakti diye, mesaj atmış menkul kıymetli arkadaşım, "dizide oynamaya başlamışsın." diye o dizideki karakteri bana benzeterek. hemen annemi arayıp soruyorum, anne böyle bi dizi varmış, bu dizideki adamın biri bana benziyormuş, doğru mu diye. o da meğer oğlum çıktı diye izliyormuş diziyi. insanın annesi bile benzetiyorsa gerçekten benziyor mudur, ben hiç benzetemedim halbuki. tabii saçlarım varken benziyormuştuysam. ... tutunamayanlar'ı okuyorum o sıra o misafirhanede. onbeş gün kalmıştım sanırım ve kitabı orada başlayıp orada bitirdim. ve iki üç hafta önce konusu gelince bloğa iliştirdiğim hikayeye orada başlamıştım. üç bölüme ayrılan bu hikayenin ilk episodu defterde duruyor şimdi gözümün önünde.
mart ayı gelmiş. "eğer bir gün bir kadın eli omuzunuza dokunur da 'ne par pas' 'gitme' derse bilin ki bu güzeller güzeli triyandafilis'dir, sen de gitme triyandafilis" ayla kutlu'nun bir novellasından uyarlamaydı sanırım, onu izledim o ara. ne kadar da iyi bir zamanlamaymış, ya da başka bir açıdan bakarsak ne kadar da yangına körükle gitmişim bu filmi izleyerek. hâlâ izlemeyeniniz varsa mutlu bir anında izlesin. ben o dönemler yerli film arayışındayım, tabii internetten indirme, youtube'dan izleme pek mümkün olmadığından zar zor cd bulmaya çalışıyor ve buldukça da kaçırmıyorum. bu film de o arayıştan bana bir sürpriz. defterde bu filme dair alıntının hemen ardından upuzun başka bir alıntı başlıyor, aynı film keşfetme sürecimin başka bir altın portakalı bana, masumiyet'te haluk bilginer'in güven kıraç'la esrar içerken derya alabora'yla hikayesini anlattığı sahne. üşenmedim bu sahneyi durdura durdura tüm konuşmayı yazıya döktüm ve sonra bilgisayara geçirdim. sonrasında aldığım mesajlarla sabitlendi ki bu konuşmanın metni internete ilk benden yayıldı.
18.03.2005 mesajlar. başlıyor. geri alınamayacak bir dönem. mihenk. 14.04.2005 istanbul'dayım. maçka parkı'na çıktık.
pazar gününe rastlayan 19 haziran'da defterin son yazısını yazarak geçen seneyi özetlemişim.
defterin içine iliştirilmiş bir kağıtta arkalı önlü "hayat hipermetroptur" başlıklı bir mektup yazmışım.
"eski" şehir
"eksik" şehir
başlığıyla açılıyor defter. 04 ekim 2004 tarihinde başlanmış. "pencereden sokağa bakıyorsunuzdur gecenin bitimine doğru... sanki o geçer ceketine sımsıkı sarılmış bir biçimde. ROADS çalıyordur." şeklinde bir alıntı ardından sayfa boş bırakılmış. bu alıntı ekşisözlükten roads başlığının altında yazan bir yazıdan diye hatırlıyorum. 2003 sonunda keşfetmiştim portishead'i. tabii roads, mysterons, ve üzerine bir yazı yazdığım undenied, ve diğerleri. ama 2004 yazı tamamen bu üçlüyle geçmişti. ve bu alıntının benim için önemi büyük, anlamı itibarıyle. tam da beni tarifliyor çünkü. tipik bir büyükşehir anlatısı gibi geliyor bana. fazlasıyla manidar. gençliğin üç nokta yanyanalı yıllarının ifadesi. şu an tek noktalı yaşlarımdayım. herkes üç nokta yanyanalı bir dönemden geçmiş olmalı gibi geliyor bana, ama ısrar etmemeli bu dönemde elbette. bir sonraki şarkıya kadar roads eşlik edecek bize bunu yazarken. ve defter başındaki alıntı. çok güzel anlatmamış mı şarkıyı tariflerken. bunu müslüm gürses'den dinlemeye kalktığımızda şöyle diyecek üstad, "karanlık çökünce sokağınıza, köşede ben varım, unutamazsın." aynı şeyin farklı şekillerde söylenişi. köşede duran bir adam oldum çünkü. hani tarık akan'la gülşen bubikoğlu'nun oynadığı "ah nerede vah nerede" adlı filmde tarık akan karakteri sokakta zemine "seni seviyorum" yazar ya, gülşen bubikoğlu karakteri de pencereden perdeyi kıyılayarak sertçe bakar ve perdeyi sonsuza dek çekmiş gibi kaş çatar, bu sahneyi önemserim ben. erkekleri ikiye ayırırım bu hususta, o yazıyı oraya görünür şekilde yazanlar ve o yazıyı elinde bir mektuba yazıp ha verdim ha vericem diye buruşburuş köşebaşında bekleyenler. geçiyorum.
nazım'a mektupla açılıyor defter. nazım dediğim şair nazım değil, benim liseden arkadaşım makine mühendisi nazım. askerdeydi o sırada ve ben eskişehir'de kötü durumdaydım, laf olsun diye yapılmış ve yıllarca su yüzü görmemiş bir barajdım. yağmur sularının bile iplemediği, sağdan soldan gülerek sızıp giderek içinde birikmeyi reddettiği, kürt çocuklarının bile serinlemeye gelmediği kurumuş bir barajdım eskişehir'deki ilk günlerimde. bu yüzden nazım'a kızıyor ve askerden yolladığı mektuba cevaben defterime yazıyordum. beni yalnız bırakan o değildi aslında, bendim, ama onun haki kamuflajlı yalnızlığınınsa ben farkında değildim. ahmet kaya'nın yüreğim kanıyor'unu büyük meze yapmışım mektubuma. şarkının bütün sözlerini alıntılamışım. hâlâ dinlemem o şarkıyı kolay kolay, dinlersem iyi olmaz bilirim.
7 ekim 2004 tarihli kısa bir giriş: "eskişehir'deyim. bir gazete ilanı beni buraya yönlendirdi. çok değil, daha üç ay öncesine kadar aklımdan bile geçmezdi eskişehir'e geleceğim, dahası yerleşeceğim, üstelik beş seneliğine. alışmaya çalışıyorum" o zamanlar da kurarmışım devrik bolca cümle.
sonra da murathan mungan'ın "tutkunun veronica voss"u başlıklı öyküsünü yazmışım üşenmeden. ruhen orospu olmayı pek güzel anlatır bu öyküsünde. bir sonraki sayfada yine m. mungan'dan "boyacıköy'de kanlı bir aşk cinayeti" adlı öyküsünden bir alıntı yapmışım. m. mungan'ın çok iyi bir yeniden yazma ustası olduğunu düşünüyorum, iyi bir öykücü. ve edip cansever var hayatımın büyük bir kesiminde, ve şu alıntı "bitmedi, diyorum bitmedi şaşkınlığımız"
"niye" sorusuna cevap aradığım ve hepsinin cevabı, "işte bu yüzden, sırf bu yüzden işte" diye biten bir yazı yazmışım.
aralık ayıydı, onikisi gibi hatırlıyorum, defterde buna dair not yok. okuldaydım. sahibini bilmediğim bir numara aradı. bir kız sesi, ağlıyor. ağlayarak konuşuyor. önce yanlış oldu zannettim ama adımı biliyordu ve bana hitaben ağlıyordu. yarım saat kadar sürdü ağlamalı konuşma. rahatlamıştım çünkü konunun öznesi ya da yüklemi ben değildim, ben rahatlamak için anlatılandım sadece. sonrasında gülmeye başladı ve hâlâ kiminle konuştuğum hakkında fikrim yoktu, tek derdim ağlayan bir kadını gülümsetmek olmuştu, bu bir refleksti zaten bende. biraz ferahladığını anlayınca telefonu kapatırken sorabildim ancak, ben kiminle konuştum diye.
senenin son günü idi, şehirdeki tek arkadaşım aradı, otogara ortak bir arkadaşımız gelecekti onu alır mısın diye, onu aldım ve onlara bıraktım. sonra gitmedim yanlarına, içimden gelmiyordu, şarap içerek girdim yeni seneye.
8 ocak 2005'de içinde kill bill izleme hikayesi geçen ve gerçeğe dayanan bir öyküyü yazma girişiminde bulunmuşum. bunu sonradan da bitirmedim diye hatırlıyorum şimdi.
11-12 ocak'ta "dost" adlı uydurma bir öykü yazmışım. sonradan aynı yıl bunu aylak'da yayımlamıştım. ... ahmet arif'in ay karanlık'ından esinlenerek bir şey yazmışım. çok hoşuma giderdi bu şiirini seslendirdiği mp3. "hasretinden prangalar eskittim" kitabını almamak için çok uzun süre direnmiştim nedense. benim için bir kitap ya ilk baskısında alınır keşfedilir ya da alınmaz gibi bir takıntım vardı. onun ilk basımına yetişemeyeceğime göre neden inat ettiysem, huysuzum çünkü. YUMMAYIN GÖZLERİNİZİ ULAN diye de yazmışım büyük harflerle sonra.
ve dönemin en büyük hatıralarından, YÜCE İSA BANA NE YAPTIN BÖYLE. "-işte geldi anne bir kara tren / işte geldi anne bir kara sabah" sonraları bir şair bu şarkının ilk dizesinin türkçeye farklı bir tercümesini şiir kitabına isim yaptı; "bak anne geliyor bir kara tren" diye. bunu kitabı okumadan benden başka anlayan oldu mu bilmiyorum elbette, kitabı okuyup anlamayanlara dokunmuyorum bile. bu sözler "çingeler zamanı" filminde çalan "ederlesi avela" adlı eserden. tam da 2004 yazıydı, aynı filmde olduğu gibi ve olduğu kadar sarhoş olmuş ve onun düştüğü durumlara düşmüştüm. bir daha o kadar kaybetmedim kendimi, yaklaştım ama o kadar değil. bazı filmler bazı şarkılar hayatımızda ayrı dönemlere hitap eder ve bünyenin onu kanıksaması uzun sürer, sonra muhakkak bir yerden sonra etkisi yiter ya, benim dünyamın en uzun gezdirdiğim aksesuarlarından olmuştur bu film. bazı sanatsal değerleri bana ilham verdikleri ölçüde mi değerli buluyorum yoksa onlar mı değerlerini o şekilde hissettiriyorlar bana, her ikisi de, ve bu film üstüne çok içtim çok düşündüm çok yazdım. filmde geçen bazı replikleri not etmişim deftere.
ah müjgan ah'dan alıntılar var sırada. sonra da soruyorum, menekşe gözlerde hiç vefa yok mu? sadri alışık'la da bütünleştiğim dönemler.
ardından not aldığım bazı cep telefonu mesajları var.
sonra da edward said'den meşhur bir alıntı yapmışım: "içindeki hasreti dindir, unutulduğun kent senin değildir." istanbul hasreti had safhada.
6 şubat 2005. izmir'den seslenmişim, şu an çalıştığım işyerinin daha iki ay önceye kadar kaldığım misafirhanesinden. ilk gelişim ve ilk kalışım idi orada. beş sene sonrasında işyerim olacağını biliyordum. bir dizi çekiliyor o sırada seher vakti diye, mesaj atmış menkul kıymetli arkadaşım, "dizide oynamaya başlamışsın." diye o dizideki karakteri bana benzeterek. hemen annemi arayıp soruyorum, anne böyle bi dizi varmış, bu dizideki adamın biri bana benziyormuş, doğru mu diye. o da meğer oğlum çıktı diye izliyormuş diziyi. insanın annesi bile benzetiyorsa gerçekten benziyor mudur, ben hiç benzetemedim halbuki. tabii saçlarım varken benziyormuştuysam. ... tutunamayanlar'ı okuyorum o sıra o misafirhanede. onbeş gün kalmıştım sanırım ve kitabı orada başlayıp orada bitirdim. ve iki üç hafta önce konusu gelince bloğa iliştirdiğim hikayeye orada başlamıştım. üç bölüme ayrılan bu hikayenin ilk episodu defterde duruyor şimdi gözümün önünde.
mart ayı gelmiş. "eğer bir gün bir kadın eli omuzunuza dokunur da 'ne par pas' 'gitme' derse bilin ki bu güzeller güzeli triyandafilis'dir, sen de gitme triyandafilis" ayla kutlu'nun bir novellasından uyarlamaydı sanırım, onu izledim o ara. ne kadar da iyi bir zamanlamaymış, ya da başka bir açıdan bakarsak ne kadar da yangına körükle gitmişim bu filmi izleyerek. hâlâ izlemeyeniniz varsa mutlu bir anında izlesin. ben o dönemler yerli film arayışındayım, tabii internetten indirme, youtube'dan izleme pek mümkün olmadığından zar zor cd bulmaya çalışıyor ve buldukça da kaçırmıyorum. bu film de o arayıştan bana bir sürpriz. defterde bu filme dair alıntının hemen ardından upuzun başka bir alıntı başlıyor, aynı film keşfetme sürecimin başka bir altın portakalı bana, masumiyet'te haluk bilginer'in güven kıraç'la esrar içerken derya alabora'yla hikayesini anlattığı sahne. üşenmedim bu sahneyi durdura durdura tüm konuşmayı yazıya döktüm ve sonra bilgisayara geçirdim. sonrasında aldığım mesajlarla sabitlendi ki bu konuşmanın metni internete ilk benden yayıldı.
18.03.2005 mesajlar. başlıyor. geri alınamayacak bir dönem. mihenk. 14.04.2005 istanbul'dayım. maçka parkı'na çıktık.
pazar gününe rastlayan 19 haziran'da defterin son yazısını yazarak geçen seneyi özetlemişim.
defterin içine iliştirilmiş bir kağıtta arkalı önlü "hayat hipermetroptur" başlıklı bir mektup yazmışım.
16.12.2013
7.12.2013
annemle mutfakta oturuyoruz. sanki aradan yillar gecmis annemle mutfakta oturmayali. halbuki uc ay olmustur en fazla. bi kere mutfakta uc ayda bir de olsa oturabilecegim bir annem olmasina sukretmeliyim. bulasik makinasindan sikayet ediyor annem, makina alirsan camasir makinasi gibi kisa programlanabilir bir makina al oglum diyor, bunu dogrudan boyle soylemiyor elbette, yoksaa annemin 'programlanabilir' kelimesini kullanmasi mumkun degil. bense bu sirada telefonumun klavyesinden muzdaribim, muhakkak typo yapiyorumdur diye kafa yoruyprum, annem bulasik yikarken. bulasik makinasinin ne kadar uzun surede yikadigina uzuluyoruz annemle birlikte, halbuki en azindan yagsiz bulasiklari kisa programda yikasa ya camasir makinasi gibi. hak veriyorum anneme. babamsa ucuncu kadehini hizla ictikten sonra sobanin yandigi salona cekiliyor. babamla kavga saatimiz baslardi eger ringe kenara cekilmeseydi, zira ikimiz de ucer kadehimizi devirmistik ve artik ortam annemin endise veren bakislarina sahne olmaya baslardi. derken babam kenara cekmesini bildi. bense hic kenara cekmeyi ogrenemedim sanirim. ya da en azindan son birkac senedir, normalde yasayamadigim ergenligimi doyasiya yasamaya koyulmustum ve bu nedenle babamla kavga etmek, evden.ikimizden biri cikip gidecekmis hissi uyandirmak hosuma gider olmustu. elbette bu esnada olan anneme oluyordu ve o da sanki yillarin pcunu benimle almak istermis gibi, sen aldirma oglum baban boyle iste doyordu, halbuki annem bilmiyor muydu ki babam neyse ben de o oluyordu. annemin mutfagiyla ilgili derylerini dinlemek hosuma gidiyordu ama su kahrolasi telwfonumun tuslarina basan parmaklarim eminim ki dolmaliklarindan buyuk buyuk tuslara basiyor ve bana hic sevmedigom gibi yanlos yazdiriyordu. evet aralik aynin ortasina dogru komur kokulu memleketime hos gelmistim ve evimin mutfaginda sigara ocmem yasakti. memlwketime girmeden once dun aksam, soyle bir sehri dolanayim deyip kicuk gaz pedaliyla arsinlistim. bu esnada demez mi mp3 calqrindan arabanin kauran akkor, diyorlar ki sen delisin hic bu kadar sevilor mi. ben bu sehirde halbuki ayrilali tam yirmibir kusur yil oldugundan hic o kadar sevmemistim ki zaten, alqkasi yoktu ama ara ara sokaklarinda sarhos dplanmisligim vakiydi. annemin ne guzel kaygolari vardi mutfagiyla ilgili. sanki su mutfagi salonla birlesyiretek biraz buyutsek dunyanin en mutlu insaniydi, bundan babama bahsettiginde ise babam da sanki sevgilisinin istegoni sadece daha da degerlensin diye ve onun son andaki keyfini gprmek icin beklwyen bir adam gibiydi. ben de bu esnada bunu aktaran fakat cumlelerini toparlayamayan adam. hicbiri olmadi.
5.12.2013
ben de seviyorum zeki müren'i. gülbeşeker'i de seviyorum sevdim. rakıyı özledim. menendin yok seni kime benzetem. güzelmiş bu.
sesigüzel güzergahı diye bi cafe-bar-bistro-lounge açmak istiyorum. çalışan ararken vereceğim ilanda, ses mülakatına alındıktan sonra kabul ya da red edileceksiniz diyeceğim. garson adaylarına düm teka düm tek diye usül vurdurup, kendi seçtikleri bir iki şarkı söyletip öyle alacağım işe. sonra çalışanlar çalıştıkları esnada ya da dinlenirken filan, şarkı söyleyecekler çıplak sesle. enstrüman nadir zamanlarda olacak. mekan ve makam böyle, buyurmaz mıydınız?
sesigüzel güzergahı diye bi cafe-bar-bistro-lounge açmak istiyorum. çalışan ararken vereceğim ilanda, ses mülakatına alındıktan sonra kabul ya da red edileceksiniz diyeceğim. garson adaylarına düm teka düm tek diye usül vurdurup, kendi seçtikleri bir iki şarkı söyletip öyle alacağım işe. sonra çalışanlar çalıştıkları esnada ya da dinlenirken filan, şarkı söyleyecekler çıplak sesle. enstrüman nadir zamanlarda olacak. mekan ve makam böyle, buyurmaz mıydınız?
2.12.2013
24.11.2013
ikibindokuz haziran'ından beri kolilerde, kapakları bile açılmadan beklediler. kimse onların yüzüne bile bakmadı. boş yer boş köşe lazım oldu, içinde bulundukları kolilerle birlikte sürüklendiler. çok ağır oldukları için ittirilerek yer değiştirdiler. içimden geçirdim, şu acaba hangisinde dedim, çok lazım oldu ama ulaşamadım, çünkü başka şehirdeydiler. şimdi tekrar benimleler.
21.11.2013
bugün de şarapçı sülo'nun öldüğü haberini aldım. kendisi alt kattaki öykünün kahramanı sarı mustafa'nın kardeşidir. çocukluğumun şarapçısıdır. büyük bir anlatıya değer hikayatı ama şimdi cumanın ve onun hürmetine en sevdiği türkü dursun burda. ki bu türkünün ondan bağımsız bir sürü dünyası var.
http://www.youtube.com/watch?v=Drdz3z_OIIg
http://www.youtube.com/watch?v=Drdz3z_OIIg
sonra iş çıkışı bu çaldı. bunu yazacaktım, ne kadar da b sınıfı bir m. gürses şarkısı olduğuna dair. b sınıfı ama kasedin a yüzü şarkısı. siz bunu sen bilir misiniz? o çaldığı günün şarkısı ilan ettim bunu. burada paylaşacaktım. internetim yoğidi. adı ve birkaç sözü güzel.
http://www.youtube.com/watch?v=iU3z0OO6OOU
http://www.youtube.com/watch?v=iU3z0OO6OOU
sonra sabah işe giderken şu türkü çaldı. o esnada yağmur filan etti ortalık az biraz. bu türküyü dinleyince gülmeye başladım. aklıma da aslında ne kadar ağlarken gülmeye başlamalık bir türkü olduğu düştü. az biraz bakarsın belki.
http://www.youtube.com/watch?v=Mw8n56zVvuY
http://www.youtube.com/watch?v=Mw8n56zVvuY
taşınmak konusuna değinecektim. sözkonusu olan şey taşınmak'sa özdemir asaf'ın taşınmak şiirine değinmeden elbette geçemeyecektim. sonra da taşın-dan-dığım yere dair anılarımı vb anlatacaktım. hatta şu öyküyü orda hikâye ettiğimi dem vurup sizlere okutacaktım:
O Eskidendi
“Bir dâme düşürdü
ki beni baht-ı siyahım
Vallahi bu
sevdada benim yoktur günahım”
Hacı Faik Bey’e
ait Rast eser
Fabrikanın misafirhanesinde kalacaktım. Hangi fabrika, neresi, sen ne
iş yapıyorsun diye sormak yok. Olay başlıyor işte bir yerden, bu yerden. Tek
kişilik bir odaya yerleştirildim. Misafirhane sorumlusundan müstakbel odamın
anahtarını aldığımda çok heyecanlıydım. Beni nasıl bir yere uygun gördüklerini
pek merak ediyordum. Bir görevli sağ olsun odamın kapısına kadar eşlik etti.
Misafirhane, fabrika sınırları içerisindeydi, üç dakikalık bir yürüme
mesafesi vardı üretim tesisine. Apartmandan içeri girdiğimde eski tip bir
kapıyla karşılaştım, kalitesiz suntadan mamul ve her iki tarafında kol
bulunanlardan. Şimdi apartmanlarımızda böyle kapılar pek bulunmuyor, dışında
kolu yok kapılarımızın, belki bir tokmak. Tek kollu kapılarımız, çelik, güvenli
kapılarımız. Dışarıya tamamen kapalıyız. Bu eski tip kapıyı görünce odanın içi
hakkındaki umutlarım zayıflamıştı ve anahtarı kapıyı açma yönünde çevirdim.
‘Başka ne yönde çevirecektin ki,’ demeyin şimdi, yüzgöz olmayalım, ters adamım
ben.
Çevirdim işte, ve, ‘umutlarım gördüğüm manzarayla tekrar bulutlara
çıktı,’ dersem abartmış olurum, fakat yine de mütevazı kapısına göre gayet
gayetli bir odayla karşılaştım. Küçük valizimi hemen yere bıraktım. Nostalji
olsun diye senelerdir şu Yeşilçam filmlerinde gördüğünüz tahta valizlerden
taşıyorum ben, pek bir ağır oluyorlar, ama dedem var onların içinde, Kore’den
çakısı ve madalyası gelen dedem. Durun da ben bi içimden NATO’ya, Amerika’ya,
zamanın hükümetine falan küfredem.
Etrafa göz gezdirdim hemen, okuma hastalığım vardır bir de, ne görsem
okumaya kalkarım ve okuduklarım da doğrudan akıl defterime yazılır, şimdi bir
açıp baksak neler vardır neler, daha geçen gün şu Kibar
Feyzo filminde gördüğüm tuvalet kapısında yazan ‘agaya beleς’
yazısını sildim.
Kapıdan girdiğimde tüm hareket alanım görüş mesafesi içindeydi.
Yirmi-yirmibeş metrekare genişliğe sahip, içi bana ve geçmişime göre lüks
denilebilecek eşyalarla süslenmiş bir oda. Kapısı açık olan bütünleşik
banyo-tuvalete girdim. Bütünleşik, evet, üniversiteye gelene kadar aynı odada
bulunan banyo ve tuvalet görmemiştim ben, ayrıydı, zinhar yasaktı yıkandığın
yerde abdest bozmak, öyle alıştık. Sonra İstanbul’a bir geldim, bir de baktım
ki ayrı banyo ve tuvalet yok. Ve hayatta tek dileğim banyosu ve tuvaleti ayrı
bir eve sahip olmak -nereye sahip oluyorsun, kiralamak- oldu, şimdi pek
mesudum. Güzeldi banyo-tuvalet. Televizyon da vardı odada. Tek kişilik bir
yatak, aynalı bir masa -demirbaşlar listesine baktığımda bunun makyaj masası
vasfıyla orada öylece ikamet ettiğini öğrendim ve müşerref oldum-. Halı yoktu
yerde, halısız bir oda düşünemezdim ben, ama dur bakalım, bir düşünelim.
Yatağın başucunda bir lamba. Küçük bir yemek masası ve sandalyesi. Mini
buzdolabı. Elbise dolabı. Bu kadar geniş/dar bir odaya bunların hepsi
muntazaman yerleştirilmişti. Ve ben bu lüksü garipsemiştim. Ha bir de amerikan mutfak. İki bardak, iki çay kaşığı,
hazır kahve ve çay poşetleri, poşet çayları.
Uydu alıcısına sahip televizyonu açtım. İtalyan ekolüyle donanmış
kanalları gezdikten sonra kendi zevkime uygun bir radyo istasyonunda karar
kıldım. O günden sonra o kanalın değişmeyeceğine adım gibi emindim. Elimde olsa
ve bana kalsa bütün elektrikli eşyaları müzik çalar ilaveli üretirdim.
Müzik eşliğinde giysilerimi, kitaplarımı ve kişisel temizlik
malzemelerimi -umumi olacak hâli yoktu ya, tabii ki kişisel, hey Allah’ım ya,
adama bak çay demle- yerleştirdim. Her şeyi akıl etmiştim de terlik almamıştım
yanıma ve odaya da bırakılmamıştı, bıraksalar da kullanmazdım zaten mantar
vesaire korkusundan. Anlaşılan oydu ki ayakkabılarıma terlik amaçlı iş
gördürecektim, halı da yoktu. Ayakkabılarımın arkasına basarak tuvalete
yürüdüm. Ve şu yukarıda gördüğünüz manyak adam birden değişti. Ayakkabılarımın
arkasına bastığımda oldu ne olduysa.
Veli oldum.
***
Köye döndüm. İlkokuldan sonra babasının okuldan aldığı, ama aslında
zehir gibi olan ve bu zehrini Milas Sanayi Sitesi’nde Pirol-Mak. Ltd. Şti.’de
kamyon tamirciliği yaparak akıtacak olan Veli oldum. Ben artık geleceğini
kamyon tamirciliği ve kaynakçılıktan kazanacak bir çocuktum. Onüç yaşında babam
öldü. Sessiz sedasız büyürken, Müslüm Gürses dinleyip ahırda anamdan gizli gizli
sigara içer oldum. Ben ondört ve kendisi yirmi yaşındayken ablamı evlendirdik,
biraz da amcamların ısrarıyla. Henüz küçük sayılırdım ve anam da genç bir yaşta
dul kalmıştı, ablam büyümüş serpilmiş bir genç kızdı ve evde iki tane kadın
öyle erkeksiz durursa laf olurdu. Bereket ki eniştem iyi bir adam çıktı, sadece
biraz asabiydi. Onbeş yaşına geldim ve eniştem istersem ortaokula göndermeyi
teklif etti. Yaşım geçmişti, kabul etmedim. Zaten sanayiye de ısınmıştım,
birikimimi bulmaca çözerek, harita üzerindeki illerin ve ilçelerin yerlerini
ezberleyerek ve illerin plaka numaralarını eksiksiz bilerek arttırıyordum. Bir
yandan da büyüyordum. Eniştem sattığı arabasının teybini bana verdi sağ olsun
ve haftalıklarımı kasete yatırmaya iyice alıştım. Sonra bir erkek yeğenim ve
iki yıl ardından da kız yeğenim oldu. Onlara oyuncak almak için de para
biriktiriyordum bir yandan. Ablamlar ilçeye taşındı ve köyde anamla yalnız kaldık.
Babam tüm bağımızı bahçemizi şarap şişelerinde eritmişti. Anam da ben de
çalışmak zorundaydık. Anam hep derdi, “Bari şuradaki tarlayı satmayaydı da
gündeliğe elin bahçelerine gideceğime kendi bahçemi işleyeydim,” diye. Yine de
babamın ardından kötü laf ettiğini duymadım. ‘Boyu bosu devrilesice’ demek için
de çok geçti, babam ölmüştü.
Hiçibirimiz ağlamadık öldüğünde. Kurtulmuştu çünkü. Su boylarında
sızıp kalamazdı artık, tabakhanede zabıtalar tarafından sopalanamazdı. Eve
geldiğinde anamın onun için hazırladığı sofrayı sırf tuzu koymayı unuttu diye
tekmelemeyecekti, geceleri öksürükleriyle bizi uyandıramayacaktı. Babamdı,
biricik oğluydum, gözünün bebeğiydim ama ağlamadım, ağlayamadım, mezarına da
gidemiyorum şimdi bayramlarda, belki ilerde şatafatlı bir mezar taşı yaptırırım
diye de düşünmüyorum, o sevmez öyle gösterişi. Uyusun…
Büyüdükçe güzelleşiyordum, ben demedim, kızlar diyordu. Hatta ahırda o
kızlarla beraber büyüyorduk ama öylesineydi, çünkü şarkılardaydı aşkım.Müslüm Gürses’de, Ferdi
Tayfur’daydı. Derken askere gitme yaşım geldi, yoklamayı yaptırıp
yollandım. Ardımdan gereksiz gereksiz insanlar ağladı, sırf babasız uğurlandım
diye. Yeğenim biraz büyümüştü ve anamın yanına onu koydular ben gelene kadar
yoldaş olsun diye. Bizim yeğen de pek tatlıydı maşallah, uslu çocuktu. ‘Dayı’
dedi mi içim giderdi. Sapan yapmayı, fak kurmayı, kuş avlamayı öğrettim ona.
Topa iyi vurmayı da. Askere gitmeden bir çift krampon alıverdim. Ne köyde ne
ilçede yoktu öylesi, askerden izne geldiğimde bir tane de Mikasa top. Hatta üzerine bir deMetin Oktay’ın imzasını çektim, inandı
ve çok sevindi velet. Atladı boynuma garip. Para olsa ben onu ne maçlara
götürür, ne çarpışan arabalara bindirirdim. Askerliğim İstanbul’a çıktı, Hasdal
Kışlası. Küçük amcam geldi bir kere ziyaretime. Anama mektup
yollardım, bizim ufaklık da cevap yazardı bana. Geçti gitti yirmidört ay.
Döndüğümde eski işime tekrar başladım. Artık kalfaydım. Akşamları köy
kahvehanesine takılıyordum. Orda gördüklerimden alıştım ayakkabılarımın
arkasına basmaya. Yeğenim söyledi de siz meğer ‘kıro’ diyormuşsunuz bizlere,
ama napalım alıştık bir kere. Sonra komşulardan birinin düğününde, bir akşam
bir kıza tutuldum. Esmer, ufacık, kedi gibi bir şeydi. Bir baktım, bir daha
baktım, o da bana baktı. Bakışlarımız dolandı, karıştık. Haber saldım amcamın
kızı Meral’le. Ardından buluştuk mezarlığın arkasında. Aklıma babam geldi ama o
uyusundu. Elini tuttum. Alnından öptüm. O da beni öptü. Saçından kesmiş bir
tutam. Bir zarf içinde verdi. Günlerce kokladım. Laf aramızda hâlâ burnumdadır
kokusu. En sonunda enişteme söyledim, “Ben bu kızı alacağım,” dedim. Sordular,
soruşturdular, kız iyiymiş -sanki iyi olmasa bana ne, alacağım işte-, ailesi de
iyiymiş. Bir gün eniştem, ablam, amcam ve yengem istemeye gittiler. Eniştem de
amcam da memur adamlar, ikisini de iyi insan olarak tanırlar ilçede, gelgelelim
vermemişler Nurgül’ü. Doğrudürüst işim yokmuş, evim viranmış, arabam yokmuş,
köyde yaşıyormuşum, onların köye verecek kızları yokmuş sanki kendileri il
merkezinde oturuyorlarmış gibi. Anası çok çekmiş fukaralıktan, kızına da
çektirmeye hiç niyeti yokmuş. İki çıplak bir hamamda oynamazmış. Zamanında
babam alkolikmiş, ben de ona çekermişim. Allem etmişler kallem etmişler
bizimkiler, cadı karıyı ikna edememişler. Kız da dil dökmüş, yalvarmış
yakarmış, Nuh demiş peygamber dememiş illet.
Sonra da alelacele ilçede, tapuda memurluk yapan adamın birine
nişanladılar. Ama ben kafaya koymuştum, niyeti bozmuştum, bana gönlü vardı ve
kaçıracaktım. Konuştuk gizlice, kaçacaktı. Enişteme danışmazsam olmazdı
ve eniştem razı gelmedi. Nurgül’ün yaşı daha onyediydi ve kaçırırsam beni hapse
atarlardı. Ben ona da razıydım ama ikna edemedim ablamları. Hapislerde
çürürmüşüm, iş bulamazmışım bir daha. Gözümün önünde evlendi gitti. Ağladı
gitti. Bana da iki çift laf etti, “Yüreksizsin sen,” diye. Dükkânda gözüme
kaynak gözlüklerini takıp günlerce ağladım, enişteme küfrettim, eve geldim
ahırda ağladım. Anam kahroldu da tek laf etmedi. Sonra biraz para biriktirip
bir motosiklet aldım ikinci el. Arkasına da bir levha kaynakladım: O
Eskidendi. Sürdüm motoru ‘kavak’ın altına. En son bir şarap
şişesiyle konuşurken hatırlıyorum kendimi. Dengemi kaybedip su arkına
düştüğümde oldu ne olduysa.
Babam oldum.
***
Kırk yaşında, size bir kavak ağacının gölgesinden elinde şarap şişesiyle
seslenen bir Sarı Mustafa’yım ben. Çakır gözlü Sarı Mustafa. Gençliğimde, sizin
zamanınızla bindokuzyüz ellilere rastlar, hiç görmediğim bir kızla
evlendirdiler beni. Hâlimiz vaktimiz yerindeydi. Adı Elmas’tı, sevemedim adını.
İlk gördüğümde zifaf gecemizde, duvağını kaldırdım, yüzünü açtım, ağlıyordu.
“Gül,” dedim, “Güler,” dedim. Adı Güler olmalıydı, güldüğünde olacaktı her şey,
gülecekti her şey. Ama. Gülmüyordu. Ben ki köyün başında göründü mü kızların
camlara, tül perde arkalarına uçuştuğu, sesi ta ‘kavak’tan köye yayılan, içti
mi iki büyük rakıyı bayıltan Sarı Mustafa. Dizini yere vurdu mu efelere rahmet
okutan, baktı mı mavi güneşler açtıran çakır gözlü Mustafa… Gülmüyordu Güler.
Yemek, çoluk, çocuk, aş, para, her şey oluyordu ama o bakmıyordu yüzüme.
Zamanında büyük halam beni ilçe belediyesine sokayım diye çok uğraştı,
kafam çalışırdı. Ailenin en büyük çocuğuydum. Babam ben ondokuz yaşındayken
ölmüştü, rahmetli anacığım biz dört erkek kardeşi büyütecek güçte takatte
değildi. En büyüğü bile benden on yaş küçük olan kardeşlerimi okuttum. Bağa
bahçeye sebzeler dokudum ama ben emir altında çalışacak adam değildim. Girmedim
belediyeye, tarla bahçe bize yeter diye. Ama Güler’e yetmiyordum ben.
Gülmüyordu.
Salı günleri pazara satmaya zerzevat götürmeye gittiğimde iyi para
geçiyordu elime. Yan sergide pazarcılık yapan ‘Şeytan Kadir’le akşamları
‘tabakhane’ye takılmaya başladık. Her salı iyice içiyorduk ve Güler bana
gülmüyordu. Salıdan salıya derken köyde Kadir’in arkadaşı Muhammet’in at
arabasıyla ilçeye inip akşamcılığa başladık. ‘Tek tek’ falan derken, o bana
gülmezken, içmeye başladım iyiden iyiye. İçtikçe kahrım bir azalıyor bir
artıyordu. İçiyordum, artıyordu, eksiliyordum. Derken bağı bahçeyi unuttum, evi
barkı, evlâdü ıyali unuttum. Karıyı kızanı döver oldum, ağlamıyordu,
gülmüyordu. İzmir’e kaldırdılar bir kere hastaneye. “İçme,” dedi doktor,
“Gülmüyor,” dedim. Sigaramı da eksik etmedim. Su kenarlarından topladı beni
kardeşlerim, koca yaşımda halamdan tokat yedim, yetmedi hiçbir şey.
Bir kere daha götürdüler hastaneye, ciğerde leke oluşmuş, su
topluyormuş. Bahçeye vereyim dedim kendimi, pazara gitmedim bir süre ilçeye.
Türküler okuyayım da düzeleyim dedim. Çapayı vurdukça, toprağı belledikçe,
güneşe çattıkça kendime gelirim dedim. Ama gülmedi. Bir gün yüzünü ben mi
göstermedim, o mu, kim göstermedi? Çocuklarım da uzaklaşır oldular benden.
Kızım büyüyüverdi çabuktan. Dayanamadım, yürüdüm ‘kavak’a. Suyun başına
oturdum, içmeye başladım. Günlerce içtim, aylarca içtim. Dere şarap akar oldu,
ben dereye akar oldum. Bir gün kızımı istemeye geldiler, meğer küçük kardeşim
demiş, “Bu adam ölecek, ölmeden kızının mürüvvetini görsün bari.” Damat
memurdu, evi de vardı. “Olur,” dedim, “kızı verelim.” Nişanladık, ahırda
ağladım günlerce. Gülmedi yine.
Bir gün şarabım toprağa döküldü. Toprağa karıştı. Toprak çağırdı. Ben
oldum.
***
Ben öldüm…
16.11.2013
14.11.2013
3.11.2013
bugün burda son gecem sandımdı. duş almaya geldim ben bu eve aslında. bir de internet bağlanmaya. malum yeni evimde henüz sıcak suyum yok. bağlantım da yok. ama şöyle bir hata var ki bu bugün kalacağım eski dairede de bırakmayı unuttuğum bi eşya yok. bi havlu, bi duş, bi bilgisayar, bi de içi bira dolu bi buzdolabı. e ama hani kültablası, hani yarın burdan işe gideceğim, iş kıyafeti. kafam çok unutkan. misal dudağını pek iyi hatırlıyorum, gözlerin dahil, ama sesin öyle mi ya, sesin hiç mi hatırlanmaz. hatra binaen bi bienal var kafacığımın içinde üç beş aydır. ama öyle deme ocak-mart arası biras fasla çalıştım ben, o mu yordu, aralık mı yordu, ne yoğurdu. ben bunları tam bilememek. yaprak fotoğraflarınız mı var var mı yoksa.
piyano tuşları bi siyah iki-üç beyaz ilerliyor mesela şimdi tasımın tıkasız damarlarında. dedi ki, bu ay yazı verecek misin. dedim ki, bu aydan umutluyum. tebdil-i mekan ayı olacak benim için bu ay. tebdil-i tişörtü bugünden tam beş ay önce yapmıştım zaten. şu an aynı şarkıya üçüncü tıklayışımı gerçekleştirdim. demek olur ki 2.51'lük bir şarkıdan üçüncü adete girdiysek aşağı yukarı yedinci dakikanın ortalarındayız başından bu yana. ama piyonun siyah beyaz hareketleri beynimin kıvrımcıklarında dan dan.
sırtım çok yumuşak bence tadına bakmalısın. dudağını gördüm sanki. katalog filan aldım yeni evime dair, şunu alayım bunu alayımlar. haydiii, saçılsın çil çil liracıklar. sen bence pul koleksiyonu yapmışsındır, hatta bence belki peçete, ve ayrıca eski paralar. ben yapmadım değil, ben de yaptım ve hâlâ saklarım tutarım onları, peçete yapmadım tabii, kız çocuğumuyum lan ben, muyum ayrıydı.
dikkat ettin mi bütün meridyenler birbirinden ayrıdır. ama mesafeleri sabit midir. kuş bakışı baktık mı biz aramızdaki mesafeye. bu sabah şöyle bir şey yaptım aslında, ilk defa kaldığım yeni evimin soğuk battaniyesine sarılma ihtiyacıyle aniden üşüyerek uyandığımda, lan dedim bi âdet vardı hani, ilk defa kaldığın bi evde yastığın altına anahtar koyunca evleneceğin insanı görüyodun rüyanda. dur dedim, bu ev benim evim ama yine de işler belki bu âdet. gerçi sabaha çok az kalmıştı ama cebimden çıkardığım anahtarlığı yastığın altına ve tekrar uyumaya yeltendim battaniyeyi severek. ama laf aramızda yeni evimin battaniyeleri çok yumuşak gerçekten, kedi gibi. sırtım desen, öyle. ha yastığın altına anahtar değil de beş anahtardan oluşan bütünü koyuşumda bu âdete bir protesto asla yoktu, sadece o an onu düşünemedim. zira uyurkenki cebimde anahtar deposunun işi ne, bu da ayrı bir sorgu. yeni sevdiğim kadınların evlerinde pantolonla yatma alışkanlığımdan vazgeçememiş olmamı şu an hatırlamamla birlikte yeni evimde dün yattığımda her bir şeyler kolilerin valizlerin içinde olduğundan pantolonla yatmak durumunda kalmıştım. babam yatmadan önce üç kadeh rakı içirdiğinden, pantolonun cebindeki anahtar dünyasını da ihmal etmiştim. her neyse, rüyamdaki görüntüyü söyleyecek değilim elbette ama ben çalışmadığım gün sabahları hep yedi sıfır beşte muhakkak uyanıyorum la mecnun.
şimdi ben, mahpusta yatıp da güçlü kuvvetli kollarıyla zindanın iki demir perdesini ayırarak ordan kaçan adam gibi, iki yayı güçlü kuvvetli kollarıyla birleştirerek oku ordan aracıktan gönderiveren adam gibi, iki meridyen yayını güçlü kuvvetli kollarımla birleştirmeye ve mesafemizi daraltmaya çalışacağım. say ki güçlü kuvvetli kollarımla bizi birleştirdim.
piyano tuşları bi siyah iki-üç beyaz ilerliyor mesela şimdi tasımın tıkasız damarlarında. dedi ki, bu ay yazı verecek misin. dedim ki, bu aydan umutluyum. tebdil-i mekan ayı olacak benim için bu ay. tebdil-i tişörtü bugünden tam beş ay önce yapmıştım zaten. şu an aynı şarkıya üçüncü tıklayışımı gerçekleştirdim. demek olur ki 2.51'lük bir şarkıdan üçüncü adete girdiysek aşağı yukarı yedinci dakikanın ortalarındayız başından bu yana. ama piyonun siyah beyaz hareketleri beynimin kıvrımcıklarında dan dan.
sırtım çok yumuşak bence tadına bakmalısın. dudağını gördüm sanki. katalog filan aldım yeni evime dair, şunu alayım bunu alayımlar. haydiii, saçılsın çil çil liracıklar. sen bence pul koleksiyonu yapmışsındır, hatta bence belki peçete, ve ayrıca eski paralar. ben yapmadım değil, ben de yaptım ve hâlâ saklarım tutarım onları, peçete yapmadım tabii, kız çocuğumuyum lan ben, muyum ayrıydı.
dikkat ettin mi bütün meridyenler birbirinden ayrıdır. ama mesafeleri sabit midir. kuş bakışı baktık mı biz aramızdaki mesafeye. bu sabah şöyle bir şey yaptım aslında, ilk defa kaldığım yeni evimin soğuk battaniyesine sarılma ihtiyacıyle aniden üşüyerek uyandığımda, lan dedim bi âdet vardı hani, ilk defa kaldığın bi evde yastığın altına anahtar koyunca evleneceğin insanı görüyodun rüyanda. dur dedim, bu ev benim evim ama yine de işler belki bu âdet. gerçi sabaha çok az kalmıştı ama cebimden çıkardığım anahtarlığı yastığın altına ve tekrar uyumaya yeltendim battaniyeyi severek. ama laf aramızda yeni evimin battaniyeleri çok yumuşak gerçekten, kedi gibi. sırtım desen, öyle. ha yastığın altına anahtar değil de beş anahtardan oluşan bütünü koyuşumda bu âdete bir protesto asla yoktu, sadece o an onu düşünemedim. zira uyurkenki cebimde anahtar deposunun işi ne, bu da ayrı bir sorgu. yeni sevdiğim kadınların evlerinde pantolonla yatma alışkanlığımdan vazgeçememiş olmamı şu an hatırlamamla birlikte yeni evimde dün yattığımda her bir şeyler kolilerin valizlerin içinde olduğundan pantolonla yatmak durumunda kalmıştım. babam yatmadan önce üç kadeh rakı içirdiğinden, pantolonun cebindeki anahtar dünyasını da ihmal etmiştim. her neyse, rüyamdaki görüntüyü söyleyecek değilim elbette ama ben çalışmadığım gün sabahları hep yedi sıfır beşte muhakkak uyanıyorum la mecnun.
şimdi ben, mahpusta yatıp da güçlü kuvvetli kollarıyla zindanın iki demir perdesini ayırarak ordan kaçan adam gibi, iki yayı güçlü kuvvetli kollarıyla birleştirerek oku ordan aracıktan gönderiveren adam gibi, iki meridyen yayını güçlü kuvvetli kollarımla birleştirmeye ve mesafemizi daraltmaya çalışacağım. say ki güçlü kuvvetli kollarımla bizi birleştirdim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







