ama arkadaşlar iyidir



23.05.2020


Aralık 01, 2008

yapma cennetler

ay doğdu üzerimize veda tepelerinden. bugün iş çıkışı aya bakarken gördüm, ay ile yıldız aynen türk bayrağında sahip oldukları birlikteliğin tersi bir şekilde birbirlerine sokulmuşlardı. hani çiftlerin yatakta yatma şekillerine göre aralarındaki münasebetin seviyesine veya muhabbetin coşkusuna dair yorumlarda bulunulur ya cosmopolitan tipi dergilerde -sahi ben bunu nerden biliyorum- ben de allah’ın ay’a ve bana beslediği duyguları test etme küfrüne düştüm gibi oldu, halbuki hayır, sen uzaklarda değil, damarımda kanımsın. evet, bu akşamüstü iş çıkışı gökyüzüne kafamı çevirdiğimde bulutlar bana, “selamün aleyküm gardaş,” dediler. bulutların kışın biraz doğulu, biraz şiveli, biraz uzak ama içten konuştuklarını duyarım hep, yazın ise iş çıkışlarında daha değişik karşılarlar beni, benim gibileri. mesela, “merhaba,” derler eğer çok samimi değilsek. ya da yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyorsa onlarla, “hey george, lennie nerde?” derler, biraz sarhoşlarsa işi “hey george, versene borç,” demeye kadar götürürler. ben de gülümser geçerim. yazın ziyadesiyle gülümser çünkü gökyüzü, size de öyle değil mi değerli gençler? ... tabii tüm bunlar, gökyüzüne bakmayı unutmadığımız zamanlarda geçerlidir. ben sık sık unuturum gökyüzüne bakmayı. hatırlatın bana, olur mu? ... şimdi üniversite birinci sınıfta yazdığım defterlerden birini açsam şöyle bir notla karşılaşmam işten değildir: “en kötü anındayken kavganın, gökyüzüne bakmayı sakın unutma.” bu o zamanlar yeni alınmış bir cep telefonuna gelen ilk mesajlardan biridir, biz böyle mesajlar atardık birbirimize. farkındasınız değil mi yirmibeş yaş üstü okuyucular, yaşınız geçtikçe telefonunuza gelen mesajlar da azaldı. halbuki -helboku- ben kavga etmeyi sevmezdim, sevmedim, artık sevmeyeceğim. ... ofsayttan nefret ediyorsun. ... gökyüzüne bakmayı unuttuğumu ne zaman farkettiğimi buraya daha önce yazmış olmalıyım. buraya ya da her nereye olursa yazdığım şeyler aynı ne de olsa. ... bundan tam iki sene önce bir arkadaşıma verdiğim mesleki bir kitabı geri getirmiş bu arkadaş bugün, ilk önce unutmuşum ona o kitabı verdiğimi, o kitap benim miydi, epey uğraştım hatırlamak için. o çok emindi benim olduğundan, çaktırmadım önce emin olmadığımdan, baktım baktım çıkaramadım, hiç öyle bir kitaba sahip olmamıştım gibi geldi, zihnimdeki şarapları biraları rakıları buharlaştırdım, yine de hatırlayamadım. isim de yazmamışım başına, sonra sayfaları karıştırırken altını çizme şeklim tanıdık geldi, paragraf başlarındaki yıldızları da görünce iyice yaklaştım kendime, sonra içinden iki üç kağıt dökülünce anladım, yazı benim yazımdı, ama o yazılanları ne zaman yazdığımı hâlâ hatırlayamıyordum, hatırlamıyorum, artık hatırlamayacağım. demin yukarıda dediğim şeylere benzer şeyleri oraya da not almışım, o mesleki kitabın içine, insanın hep aynı şeyleri anlattığına dair, ve her insanın bu aynı şeylerinin farklı olduğuna dair. anladınız siz hep bunları, ne güzel. ... gökyüzüne bakmayı unuttuğumu ne zaman hatırladığımı hatırlatmaya çalışıyordum, bir cumartesi sabahı, bir mayıs ayının yirmiikisi idi, mustafa’nın doğumgünüydü çok iyi hatırlıyorum, galatasaray üniversitesi’nin ortaköy kampusunun denize bakan bahçesinde sene 2004 civarı dolanıyordum saat yedibuçuk sularında, o zamanların meşhur dizisi “bir istanbul masalı” çekiliyordu aynı bahçede. ev arkadaşımın hastası olduğu dizinin başrol oyuncusu kadına -diziye değil, oyuncuya hasta- bakıyordum, “o kadar da güzel değilmişsin,” der gibi içimden. “boşver bunları kâmil,” dedim kendime, bak sen denize ve sigara içişine. denize bakarken birden ordan bir balık fırladı, “gökyüzüne bak, ahmak,” dedi. başkası dese aklını alırdım belki, ama “aptalsın bence,” demekle yetindim. balık da cevap verdi, “bu dünyadaki en büyük aptal benim.” ilginç bir ortamdı, her neyse, hepsinin sonunda gerçekten de gökyüzüne bakmam gereketiğini, hem de bunu bir an önce yapmam gerektiğini anladım. ve o gün sabah yediotuz sularında mayıs’ın yirmiikisinde göğe baktım. ondan sonra “işte geldiniz” başlıklı şiir serisini yazmaya başladım, ne sen bunun farkındaydın oysa, ne de polis farkında. ve sigara yaktım kantinden aldığım çayla. galatasaray üniversitesi’nde bir edebiyat kulübünün çıkardığı bir dergi bıraktılar elime o sırada, konusu baudelaire idi. Modern Hayatın Ressamı isimli kitapta, önsözde ali artun, şöyle diyordu:
Baudelaire için sanatın modern kentle kaynaşmasını canlandıran en şairane kahramanlardan biri de Paris’i köşe bucak arşınlayarak çöplerini ayıklayan, işe yarayanları toplayıp yüklenen paçavracılardır. (Chiffonier) “..İşte başkentte günün çöpünü toplaması gereken adam. Büyük kentin savurup attığı, kaybettiği, ayaklar altına aldığı, kırıp döktüğü her şeyi o toparlıyor, ayıklıyor, sınıflandırıyor. İfratın ve israfın kaydını tutuyor. Dikkatli dikkatli seçiyor, ayırıyor; endüstri tanrıçasının dişleri arasında yeniden şekle girecek olanları biriktiriyor... Bütün günlerini başıboş dolaşmak ve uyak aramakla geçiren genç şairler gibi, başını sallaya sallaya, kaldırım taşlarına toslaya toslaya geliyor...” (Charles Baudelaire, Yapma Cennetler, çev. Y. Şahan. s.15. Aktaran, Ali Artun) ...
şifoniyer kelimesini çok özel bulmakla birlikte, şiirlerimi gönderirken mehmet’e şöyle demiştim: “‘hurdacısıyım hayatın’ diye bir cümle kursam boşa çıkmaz elbet.” ahmet’e de göndermiştim, ve o da boşa çıkarmıştı onları. bunları düşündüm o sırada o göğe bakarken. ve bugün tekrar aya bakarken bunları düşündüm, tuttum bunları yazdım. ... rakıyı sevdiğimi saklayamam elbette. annebabamın beni terkettiği ortabir ortaikide hurda toplayarak aylık harçlığımı çıkardığımı da saklayamam. ... salatasına sirke koyma, sevmez. ... geppetto’ma da söylemeyin beni, üzülürüm. çukurcuma’dan aldığım o hurda battaniyeyi hâlâ kullandığımı da saklayamam. belki o gece oralardan geçerken bu yüzden o kadar tedirgin olmuşumdur, ne demiştiniz bana, silly stupid shit fool, sth. else that kind of exiciting: “fuck you.” ve o müthiş klasik, i know what it is to be young, but you don’t know what it is to be old. muydu? muddy waters: “nights in white satin.” ahaha, ben biraz salakım galiba, hâlâ kafiyeye inanıyorum. turgut uyar gibi. rakıyı sevdiğimi saklamamıştım sanırım, açık etmiştim, saklanmanın bulunmak için olduğundan da bahsetmiştim, ve siz bunu anlamış mıydınız. küçük kara kuru bir şey gelip oturuyordu bazen kkalbimin oorta yeyerine, durup düşünüyordum ben buna. ... sözkonusu olan kırılganlık hassaslık filansa eğer itiraf etmek gibi olmasın ama bir sabun kokusu, bir yumuşatıcı kokusu bile rahatlıkla, herhangi bir aktivasyon enerjisi gerektirmeden, kolaylıkla intihara sürükleyebilirdi beni, bunu pekala iyi biliyordum, ama yapar mıydım, bence yapmazdım. ... ne diyordum, rakıyı seviyordum. geçen hafta afyon’a gittim bir iş icabı. afyon’un da sucuğu meşhurdur biliyorsunuz, hatta şehrin orta yerinde bir sucuk heykeli vardı. sucuk heykeli nasıl olur demeyesiniz, cem yılmaz’ın gora’sında hani sucuklar ağaca asılı bir biçimde yetişiyordu ya, korkarım cem yılmaz bu fikri bir afyon gezisi neticesinde kurguladı, çünkü sucuklar ağaçta olmasa bile şehrin orta yerine yapılmış bir levhada asılılardı, asılıydılar. sonra babama uzattım mikrofonu: “rahmetli çok içmezdi, çünkü parası yoktu. daha çok parası olsa daha çok içerdi, ama içmeye ne vakti ne de parası vardı. para buldukça iki kadeh içerdi akşamları. yanında da sucuğa çok tamah ederdi, sucukla içmeyi çok severdi. ona da, ancak, bir parça sucuğa parası yeterdi, ben tarladan gelirdim tam o içmeye oturacağı sırada. bakardık ki bir parça sucuk almış. rahmetli hep büyük alırdı rakıyı, daha hesaplı olurdu. içeceğini sucuktan anlardık. ocağı yakardı, bir parçasını halana, bir parçasını bana derken, kendine yiyecek bir şey kalmazdı, öyle içerdi o iki kadehi.”


Kasım 21, 2008


üç vakit + bonus track

insanın annesinin sabah ona kahvaltı hazırlayıp okula/işe göndermesi güzel bir şey şair, hele bir de içeriden babanın horlamaları yükseliyorsa. ben buna onaltı senedir mesafeli yaklaşıyorum. yılda ortalama bir hafta müsaade ediyorum. sabahları çayı senin doldurmaman diyorum, iç anadolu’ya göre çay döken birisi varsa hayatında, ya da çay koyan, hafif doğu’ya kayarsak çay dolduran birisi, ona şu çok sevdiğim lafı söylerdim: “bu dünyada işim iş ya hacı, ötesini bilemem.” yıllık bir hafta kahvaltılı iznimi kullanıyorum bu ara, yine erken kalkıyorum yine işe gidiyorum ama “hadi oğlum uyan artık,” var. iç anadolu’yu, iç yani anadolu’yu, ege’yi, marmara’yı. coğrafi bölgeler de ayrı bölümlere ayrılıyordu değil mi derslerde, hatta özel de bir adı vardı sanki onun, iç anadolu’nunkilerden biri haymana-taşeli yöresi dersek büyük bir yanlış yapmış oluruz ama benim aklımda bu ikisi yanyana gezer nedense. plato ne güzel, ova ne güzel, yurdumuz ne güzel. rahmetli dedemin babası tekeli yaylası’ndan göçmüş, o zamanlar platolar icat edilmemişmiş, memiş gümüş veya kasetlerin üstünde yazan adıyla memiş günüç de elinde sazıyla türkü söyler dururmuş, tekeli yörüklerindemiş yani hasan dedenin babası hasan büyükdede, babasının memuriyeti nedeniyle mi göçmüşler bilmiyorum, söyleyeceğimi unutuyorum muntazaman.
bugün öğle yemek arası, bazı erkeklerin cuma’ya gittiği vakitte biz arkadaşlarla konu açtık, konu nerden açıldıysa hiçbir şeyi atamadığımı söyledim. evet bu korkunçtu, hiçbir şeyi atamıyordum. ilkokul bir defterimden tut, ortaokul’daki haşet kitabevince basılan ing hazırlık kitaplarından, türkiye gazetesi’nin verdiği nasreddin hodja ile keloğlan ingilizce öğretici kitaplarından, cumhuriyet gazetesinin verdiği cumhuriyet fasiküllerinden, bira şişelerinden, gazetelerin kitap eklerinden, birbuçuk litrelik su şişelerinden, üç litrelik su şişelerinden, üniversite mezuniyeti sonucu istanbul’dan ayrılırken yanlışlıkla bizim öğrenci evimizde kalmış yaşar teyze’nin tabağından, içtiğim ballıca paketlerinden, mehmet’in yazdığı mektuplardan, ortaokulda biriktirmeye başladığım kibrit kutularından, ilkokuldan kalma pullardan, dedem öldükten sonra ahırda bulduğum ondan kalma iskambil kağıtlarından, onlardan şunlardan bunlardan. bunların bazıları hatırat gereği saklanır, çoğu insan yapar bunu, özel bulduğu şeyleri saklar, burası tamam, ama bira şişesine su şişesine poşete koliye yırtıkpırtık ayakkabılara, vs. ne demeli. bozukluk. müdahale olmazsa kesinlikle çöp eve döner evim. annem yılda bir gelip boşaltır sağolsun. orada bulunan arkadaşlardan biri şöyle bir yorum getirdi ve ben sırf bu cümleyi buraya yazmak için bunu bu kadar anlattım: “hayatını çok önemsiyorsun.” ... siz de “hayatı çok önemsiyorsun,” denmesini istemez miydiniz, ‘hayatını’ yerine. bilmem, belki ikisini de yapıyorumdur, c hiçbiri. hatırlamayı çok seviyorum, iyi hatıra kötü hatıra ayrımı yapmayı sevmiyorum ve yapanları ayıplıyorum. her zaman olmasa da taa eskileri çalmayı seviyorum, tatları eski 45’liklere benzeyen. bu yüzden o pikabı da çok sevdim, teşekkür ederim. yeni şiirimi hurda ve hurdacılık’ın demirçelik sektörüne katkıları üzerine yazacağım.
“yaa, ne sandın!” cümlesini hiç kullanmadım hayatım boyunca. çocukken de kullanmadım, izninizle demin kullandığım anı günlüğüme dökmek istiyorum. an dökmek, an koymak, an doldurmak, an demlemek. ne güzel olmadı mı bu imge. imge deyince de -ki hiç sevmem bu kelimeyi- ‘dinini imanını’ tümcesi -tümce demeyi de hiç sevmem- veya ‘tököli imre’ kişisi aklıma gelir. demin murat’ı gördüm, dedim ki ona; “akşam geliyor musun?” akşam gelip gelmeyeceği benim için önem taşıyordu, önemi yol kenarında indirip anlatmama devam etmeliyim, askere gidecek bir arkadaş için kırk kişilik bir grup olarak içkili bir ortamda uğurlama töreni maksatlı toplanılacaktı bu akşam ve ben kalabalıktan dolayı hafif bir tedirginlik duyup rakıya dayayacaktım dudaklarımı. ama yine de önce oturur oturmaz etrafı kolaçan edecek, kendimi sağlama alacak, herhangi bir terör saldırısı durumunda kendimi nasıl savunabileceğimin ince açısal hesaplarını yapacak, kan davalılarından birisi gelirse ortamdaki ilk silahı elime nasıl alabileceğimi kuracak, ortamda sevmediğim adamlardan birinin sözlü tacizine maruz kalırsam ilk olarak hangi sandalyeyi kafasına geçirebileceğimi veya masanın hangi köşegeninden uçarsam ona daha etkili bir yumruk indirebileceğimi aklıma not edecek ve ondan sonra ortamdaki sevdiğim insanlara bakıp gülümseyecektim tim tim tim tim. buna karşın makyavelist miydim ben, bence asla, hayır, olamam. çok daha derindi tüm bunların dibi. çok dipti tüm bunların derini. murat’a dedim ki, “hani,” dedim, “bazı insanlar vardır, kalabalık bir topluluk içinde onlar da varsa kendini iyi hissedersin, konuşmasan bile.” “ben de onlardan biri miyim?” dedi. “evet,” dedim. “evet abi, senle pek muhabbetimiz olmasa da...” diye devam etti. gerisi artık benim için mühim değildi, “manyetik alan gibi bir şey var sanki di mi?” dedi, ben de son noktayı koydum: “yaa, ne sandın!” 




15.05.2020


Ekim 10, 2008

bir şairin kokuları

ilginç geliyor bazen. yani hayatın ta kendisi, ilginç gelmesi pek doğal aslında ama ilginçliği de sanırım bu doğallıkta. ya da ben bir şey anlatmamak için cümleleri iç ediyorum, anlamı piç ediyorum, bilemiyorum. harita ve metod defteri. gönye iletki pergel t cetveli. sen mesela annen de senin gibi deli dolu biriyken, bambaşka bir insanken annen de senin gibi, senin gibi cümleler dolusu cümle iken, paragraflarca bir roman iken annen, ben veya, benim gibi bir adamken babam, yani elinde sigarası olup da ateşi olmayan adam, ateşini çoktan söndürmüş bir adam, ya da saatlerini hep ileriye kurmuş bir adam, uyanmayı bir ömür ertelemiş bir adam, her mezarlığa gidişinde babasını hatırlayan bir adam, ateşin öylece üstünden atlamış sonraysa üstüne işemiş bir adam, ya da bana bir rota öğreten geminin yelkeni olurum diyen adam, ben böyle bir babanın oğluysam, yani annen mesela, öyle biriyse ve anne olmuşsa çoktan, babam mesela, baba olmuşsa artık yoktan, biz neden farklı olabiliriz, olabilir miyiz. o kadın gitmiş ve evinin kadını, evinin halısı olmuşsa, babam da gitmiş ve evinin erkeği, evinin musluğu olmuşsa, sen nasıl alır başını gidersin gün akşam olur. bulutlar. karıştırıyorum işte ortalığı bazen. geçenlerde ilkokul bir defterimi buldum, iyiler pekiyiler yıldızlar meselesi. bizim yeğenin birinci sınıf defterinde artık ali cin olmaktan çıkmış, -adam çarpmış-, atik ali olmuş. fişler ortadan kaybolmuş, bundan sonra hiç bir çocuk dünyanın sırrını bulamayacak, hiçbir fiş hecelerine ayrılamayacak. ve artık ilkokuldan iki üç sene önce toplu oturup toplu kalkma disiplinine alıştırılıyor çocuklar, halbuki bu kadar bir toplu yaşam insan doğasına aykırıdır, apartmanlar da insana aykırıdır, çocuklar ilkokul birde saatle girip saatle çıkmalara alışana kadar bir dönem geçerdi, şimdi anaokulları var, analarından ayrı büyüyen çocukların anaokulları, daha sağlıklı bireyler yetiştirmek için imiş, uymadı patron. sahi cin ali gerçekten yaşadı mı patron? lisede filan yaptım ama hiç ilkokul dörtte olup da okuldan kaçmayı düşünebilen bir çocuk olamadım, üzgünüm, şimdi bunun derse sıkışmışlığını çekiyorum, ders bitecek biliyorum, bütün derslerimiz sona erecek. diyorum ya, ilginç geliyor. hakan taşıyan'a da hazin geliyor. böyle yazmayalı epey olmuştu, "özledim, neden açmıyon telefonu doktor?"
her yazarın takıntılı olduğu konular vardır. bunları o yazarın çoğu yapıtını okuduktan sonra kendiliğinizden fark edersiniz. her şey kendiliğinizden oldu, aşk kendiliğinizden sevinç kendiliğinizden. ödün vermediniz efendiliğinizden. zaman zaman vilayet, zaman zaman ilçe, zaman zaman kaza, zzorlama senden ne köy olur ne kasaba. yaz şu an aya bakmamıza vesile olabiliyor hâlâ. bira kokuları mesela eksilmedi mevsimden. en çok "time" dinlemeyi seviyorum klasiklerden. yüksek sesle; bu yüksek ses bahsi benim tüm mizacımı ele verebilir ama yine de çekinmiyorum bahsetmekten, kardeşim müziğin sesini hep açardı ben kısardım, o açardı ben kısardım. başka bir ortamda ise, kendi kendimeyken, kulaklığımın sesini neredeyse sonuna kaçardım, yani kulaklık içinde ben bendim ama odaya bile çıkınca ben bir başkasıdır, hımm. ikinci dakikanın onbeşinci saniyesi geldi hızlanıyor ve on saniye kadar sonra çekecek tetiği. komşulara haber salın. zaten komşu değil miyiz hepimiz. komşu dedim de o halde şu komşu içerikli şiire buyrun. [satır boşluğu veremiyorum blogla, o yüzden noktaları takip edin, normalde nokta yok. ahaha, nokta da geçiyor şiirimizde, ne güzel]
bir şiirin kokuları
annemin elleri nane kok. elyazısına bulanık bir nokta koy. noktalar sallansın darağacında şairin. şairin mumu yanar. sönmez artık söyleşin. tabiat bir spiker. bozan aksular söylesin. şairin pantolonu dar. makineye atmadan cebini yoklar. şiir, gülü bir ömür koklar. solmaz artık ismin. sadrazam alışık sadr ile ışık karakterin. radyolar düğmesiz. dikiklerini sökmek lazım tüm bencil -gerisi yok -game over -k.o. testiler küpler yerüstü zenginlikleri sizler. okursunuz. şiir bir küpten su içmek gibidir. konuş ey kuş. kuşlar balkon köşesidir. belki de tersten bakmalıdır hep. ters tepmelidir tüm iyi niyetler. siz de bir nihayet bir niyet çekmek istemez miydiniz bayım? tavşan beyazdan kırmızıya dönen ayyıldızlı tavşan. ne çekse beğenirsiniz torbadan: şiir. mezar gibidir, ya içine gir, ya içindeki kurtları sevindir.
bir ölünün ilk sözünü merak eder durur. durmak ölmenin suskun meramıdır. gitmek fiil. cin ali ile berber fil. gidiyorsun. sigaranı diyordum bırak. onbirinci katta işçi blokları. konuşması insanın, bir hayatın sık bırak sık bırak'ları. kurbağalar ve yakup, hâlâ nedense vrakları. edip cansever'in kulakları. çınlamaz. çıt çıt çedene, bir de yeni başlangıçlar. abe at bi sipali de müzik kutayım sana. yüzyirmibirinci şarkı lütfen. ortadaki sigara. frekanstaki radyo ya da radyodaki frekans. başındaki dikili ağacın bayramdan bayrama yeşermesi. köy mezarlıklarının havası dostum sende. anonim taşlar var bak kalbinde görüyor musun. o olmasa başka bir o'nun seni gelip ö'peceği gelmişmiş. onlara basıp zıplayarak ıslanarak gelip geçtiler. "'aşk mıdır bu?' bilemiyor"sun orhan gencebay. müzik başlıyor. ve susuyorsun. bir ölünün ilk sözünü hâlâ bilmiyorsun.
öyleyse dağılalım. ama hayat, böyle yapcaksan oynamayalım. ayrılmayalım ayrılmayalım. nasılsa komşuyuz şunun şurasında. duanın şurasında: 'min şerrin min belain min fitnetin şuara'sında. komşiya. komşunun yazı var kışı var. keyfin yazı var kışı var. kelimenin de öyle. kasım-aralık ocak-şubat. iki aylık dergiler bat. üryan geldin büryan gidersin. korkar bundan tüm şuara kullanılmış mıdır daha önce gibilerinden. kadında bekaret gibidir şiirde klişe. ne var ki bir güzeli bin kişi sever biri alır.
kloroform kokuları. bu hayat derbentinin korkulukları. diyorum diyorum işte bura. burda dur taksici, aşağıda bir arkadaşa bakıp çıkacağım.
sonra da balkona konacağım.
baba bana hiç balkon almadın.

6.05.2020


Ekim 09, 2008

turntable

akşam oluyordu genç adam. buna dair pek çok şarkı vardı ve hepsi de senin söyleyebileceğinden çok daha iyi bir şekilde söylemişlerdi. şehrin ışıkları bir bir yanıyordu. ve sen, bir vatoz balığı gibi pencerene dayanmış, bu ışıkların merhabalarını aleyküm selamlıyordun. yavaştan evlerden yemek kokuları da yükselecek ve okul çıkışı yurtlarına dönen üniversite öğrencileri bu sıcak yemek kokularına ve evlerin yanan sıcak ışıklarına bakıp içleneceklerdi. kış geliyordu ve yazın kendilerine ara verilen hava durumu bültenleri en çok izlenen programlardan olacaktı, ve bunu yine yüce halkımız başaracaktı. -bayramda hava yağmurluymuş, tüh- ışıklar yanıyordu, en güzeli de bunu şehrin yüksek bir katından karanlık altında izlemekti. hayır, belki de hiç de güzel değildi. öylesine bir şeydi. sabah erkenden, hep aynı yolu kullanarak, hep aynı otobüs veya servis camlarına dayalı şekilde işe giden insanlar, aynen geri döneceklerdi. otobüs duraklarında bir genç otobüs bekliyor gibi yapıp tüm bu gitmece gelmeceyi izleyecekti. işin ilginci deliler de otobüs duraklarını mesken tutardı. sabah aynı insanlara bakıp işyerinde başkaaynı insanlarla çalışan biz insanlar bu durum yüzümüze vurulduğunda mesela hollanda'ya okumaya gitmiş bir arkadaşımızı veya kazakistan'a öğretmenliğe gitmiş cesur bir arkadaşımızı düşünüp kendimizi teselli edecektik. fırından, bakkaldan, pazardan, ordan burdan, bir teselli verip karşılığında bir teselli alacaktık. sabahları her sabah, her sabahları sabah, yani her'in başka biçimlerinde karşılaştığımız insanlardan kaçının bizim gibi düşündüğünü hesap edip, her gün tam önünden geçerken dükkanını açan kuru temizlemeci kızın makyajlı mı makyajsız mı daha güzel olduğunu filan düşünmeyecektik, ya da bilhassa o millipiyangobiletçisi yaşlı adam, o şapkanın o kafada artık gerçekten de saç olduğunu düşünüp sattığı biletlerden birine büyük ikramiye çıksa ne düşünürdüyü kendimize sormadan edemeyecektik. sahi kuru temizleme nasıl bir şeydi, makinası mı vardı, bilmiyorum. sadece bazen iş dönüşü giydiklerimi askıya asarken, eski evimden ve şehrimden tesadüfen kalmış ve buraya getirmiş olduğum askının adına dikkat edince içim bir hoş olacaktı. kısmet kuru temizleme, beşiktaş. hep emrah'ın o ucuza aldığı takım elbiselerin temizlenme seanslarından kalma. sahi nasıl temizlenir kuru. az kuru az pilav az ıslak ya da.
şöyle bir düşündüğümde fark ediyorum ki bundan iki gün önce kendime hayatımın en büyük kıyağını yaptım. bugün de üstüne tatlısını yedim. yıllardır içimde büyüyen bir bitkiyi suladım, ya da dalından meyvesini kopardım, bir güzel yedim. ya da yıllardır içimde yapılan bol kubbeli bir caminin minaresine çıkıp ezan okudum. ya da yıllardır elimde patlak duran bir meşin yuvarlağa hava bastım. ya da yıllardır uçsuzluk nedeniyle yazmayan ince uçlu bir kaleme uç aldım, mürekkep doldurdum, filan. işte, buna benzer ya da benzemez, güzel bir şey yaptım. sonra bunun bir burjuva zevki olduğu hatırlatıldığında çisentiye maruz kalan yeni kurutulmuş tütüne benzeyen sevincim, ıslanıp çürümeye yüz tutsa da, bugün yaptığım ilaveyle çürüyen kısmını attım, tazeledim. süperim. ama işin şu "yıllardır" kısmına tekrar vurgu yapmak istiyorum, bu da bir vurgun. yıllardır sahafları antikacıları dolaşırım ben. bu içimde bir apandisit benim. aldırırsam boşalır rahatlarım belki ama bomboş olurum, aldırmazsam da çaktırmadan rahatsız eder, bazen de böyle patlama anları olur işte, gider parayı bayılır alırım. bakmayın para bayılmak dediğime, çok bir şey değil aslında. on tane orjinal cd parası. yıllardır gezdiğim sahaflarda antikacılarda ikincielcilerde filan gözüme kestirir dururdum, pazartesi günü bu işe noktayı koydum. dual serisinden 412 numarayı aldım, evime koydum. mülkiyetin getirdiği yadsımayı ya da yabancılaşmayı ya da körleşmeyi filan şimdilik düşünmüyorum, ve düşünmek de istemiyorum, tartışılır bir konu bu, bunu diyene tek söyleyebileceğim sen yapabiliyorsan, yani sahip olamamayı becerebiliyorsan sahip olma arkadaşım, ben sahip olmamayı beceremiyorum bazen. neyse, 412 demiştim, internette dolaştığımda böyle bir marka bulamadım, yani dual var elbette ama 412 kodlu ürüne rastlayamadım, o yüzden hâlâ sahte olup olmadığı konusunda şüphelerim var ama çok da sorun değil, antikacı değilim nihayetinde ve maksadım bu cihaza iş gördürmek. alıp da saklamak veya sergilemek de değil. memleketten dede yadigarı plaklar getirmiştim sırf bunun için, yıllardır da onları çalmak için beklerdim. -bu plaklar aslında çok büyük bir yazının konusu, çünkü ben bunların içindeki şarkılarla karşılaştığımda sanki girift bir romanın bazı ayrıntıları açığa çıktı, veya çözmüş gibi oldum- meğer bu plaklar haddinden fazla çizik olmasın mı, meğer tam sarmaya hazır kasetlerin çıkardığı boğuk seslere benzer sesler çıkarmasınlar mı. bütün sevincim altüst oldu. benim hediyem de öyle yalnız kaldı salonda. büyük bir şevkle para biriktirip oyuncak alan ama eve vardığında bir de bakınca ne gören, oyuncağının paramparça olmuşluğuyla karşılaşan bir çocuğun duygularına benzer bir duygulanma dalgaları yükseldi içimde, yükseltti yükseltti vurdu kıyılarıma, işte sahillerdeki kumlar bu şekilde oluşuyordu ilkokulda, dalgalar hızla kayalara vuruyor ve kayalar ufalanıyordu, bunu andım o gece. öyle bıraktım. bugün de bir vesileyle işten erken çıktım ve şehirdeki tek antikacı bölgesine yürüdüm, üç gündür aklımdaydı bu yürüyüş ama erken çıkamıyordum bir türlü, nihayet bugün, mutlu gelişme, zeki amca'yla tanıştım, ve onbir tane plak aldım kendisinden çok da cüzi olmayan bir fiyata. artık paramı nereye harcayacağım da belli olmuştu, kitaplar bu duruma üzülecekti ama napalım kapitalist dünya, tercih etmek zorundasın bir şeyleri. ve eve gelir gelmez ilk işim onları dinlemek oldu. bazıları çizikti yine de, ki buna bir de 'elbette' notu düşmek lazım herhalde, kırk elli senelik plak çizik olmayacak da ne olacak, ben daha otuz senelik bile değilken bunca çizilmişim. mesela emel sayın'ın 45liğinde sesi biraz boğuk geliyor, erkeğe yakın bir sesle söylüyor gibi, ama müzik aynı, müzikte bir sorun yok, o halde ne gam. bundan sonra az çizilmiş plak buldukça buradayım dostlar. bu vesileyle ne yazılar yazılır biliyor musunuz. ki zeki amca bu işin menbaı gibi duruyor.
bir nesil sanayiye gitti onkusur yaşında. onüç yaşında çırak, onyedisinde kalfa oldu. her akşam karanlıkta, elleri mazot kokulu üstüpleriyle temizlenmiş, sabun niyetine tinerle arındırılmış boyalardan yağlardan azade, dolmuş beklediler, el ettiler köye giden arabalara. onların çocukları var şimdi. türkiye çok değişti millet, türkiye çok değişti, ve kimileri için baharı görmeden yaz geldi geçti. bu hediye meselesinin benim açımdan birçok önemi var. tabakalı yapıya sahip bir insanım. bazı malzemeler de sahip oldukları tabakalara göre sınıflandırılırlar. ben de insanları böyle sınıflandırıyorum. mesela killerin çok tabakalı olanları pek makbul değildir, ama benim gözümde insanların fazla tabakalı olanları evladır. neyse, bu konuya şurdan girecektim, bu pikap alma işinin birçok katmanı var, kaz kazabildiğin kadar, ama maalesef biraz klostrofobim var, fazla inemeyeceğim madene. günümüzde bir şeyi satın almak için para biriktiren, para biriktirebilmek için de tam zamanlı bir işte çalışan ortaokul-lise mezunu yirmiyaş civarı gençlerin son temsilcisi olan kuzenimden aldığım bir feyzdir bu benim. bu nesil, babadan para isteyemez. baba da zaten kolay kolay para vermez. aslında verir, ama onu da bir gece vitrin gözüne bırakır, sen kalkar sabah o mahcup parayı alırsın. ya da anneye bırakır, anneden alırsın. anneden almak mübah, babadan almak mekruhtur. düşün artık, çalmakla olan bağlantısını sen kur, ey kul. bir çocuk onyedi onsekiz yaşında sigaraya biraya ve en masraflısı müziğe merak salar. tabii zaman şimdiki gibi beleşe mp3 kopyalama zamanı değil, kaset alıyorsun, ondan bir önceki nesilde de plak alıyorsun. tabii kasedin de plağın da korsanı var sonuçta, ama o bile bir para. hele bunları çalacak olan alet. hele çaldıkça içilecek olan sigara ve bira. kolay değil babam kolay değil, bir de ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır şarkısı, sen düşün. masraflı iştir sevmek. ödeyemeceksen sevmeyeceksin. [her halukarda birkaç katmana sahip bir cümle kurduk] çalışırsın bu yüzden. ben gencin müzik dinleyenini, sigara ve adam gibi bira içenini severim. ve dünya üzerine özel olarak gönderildiğine inandığım bir insan benim bu kuzen, allah bozmasın diyelim, çalışır ve teyp alır, kasetçalar alır, mp3 çalar alır, ben onun kasetçalarından dinledim en güzel hatasız kul olmaz'ı, başka zamanlarda o kadar güzel söylemiyor orhan gencebay. şimdi ben bu pikap'ı ona gösterdiğimde deli olacak, "hasan abi," diyecek, "para bok, alırsın tabi mına koyiim," diyecek. mercedes sosa şu hikayemi bilse çok sevinecek.
 

4.05.2020


Haziran 21, 2008

dünyada çok güzel şarkılar var damat. o yüzden uzun zamandır herhangi bir şey yazmamak için gayret ediyorum. çünkü bol bol boş zamanlarımda şarkı dinliyorum, her şeyi yaklaşık olarak ifade etmeye yetiyor. en azından benden daha ifade ettiği kesin, hem de bu öyle bir şey ki damat, ben anlatsam kendime, ya da başka birisine, bu derece açılayıcı olmuyor, gel gör ki beş dakikalık bir mevzu, beş dakikalık bir kesiş, beş dakikalık bir şalter, her şeyi kökünden koparıp atmaya yetiyor, sence de ne kadar ilginç değil mi, yani bazen inan ne olacağımı şaşıyorum çünkü dünya üzerinde neyin en etkili şey olduğuna emin olamıyor karar veremiyorum: misal, bir resim mi marc chagall'dan, bir film mi godard'dan, bir yazı mı sustayevski'den, bir şiir mi akif kurtuluş'tan, bir şarkı mı dedem efendi’den, bir bira mı efes pilsen'den, inan emin değilim. gerçi bu gibi oylamalarda çoğunlukla 'bir şarkı' bölümü daha çok oy topluyor benden, ben de diğerlerini diskalifiye ediyorum. kalitesiz ilan ediyorum. çekiyorum yudum. susuyorum. çoğunlukla. ellerim birbirine dolaşıyor melik. yüz türk büyüğünden biri olmadığıma artık ilkokuldaki kadar hayıflanmıyorum, farketmiyor melikşah mıyım tuğrul bey miyim veya hiç miyim. hiç biri miyim, böyle akşamlarda, yani türkiye'nin avrupa futbol şampiyonasında bir üst tura çıktığı akşamlardan bahsetmiyorum, böyle akşamlarda, benim içim herhangi olan akşanlarda, elim hiç klavyeye veya kaleme filan gitmiyor, hatta sana öyle diyeyim ki herhangi bir yere gitmiyor, oysa ben gitsin isterdim ki mustafa'nın yanına veya başka birinin filan ama değil ahmet değil osman değil hasan değil gazi değil aliihsan değilsin sen de. bu dünya üzerinde yeni kurallar geliştirmek istiyorum sayın sakin, mesela kimse benimle sarhoşken ve dili burum burum burulurken konuşmamalı, ben bunu ya saklamalıyım, ya da bilemiyorum ama bana ayıp oluyor bana acı oluyor bana merak oluyor bana dert oluyor. şiir filan da pek ben derdinde değilim sanırım, tabii ki isterim ben de konuşurken dilim sürçmesin, sürtmesin duvarlara, geri genelde burnu sürter insanın, bugün aytaçla da konuştuk, insanın burnu çok fena sürtebilir. ben icabında çok içmiş olabilirim, hiç içmemiş de olabilirim, genel olarak amacım insanları içtiğim zaman yazdığım şeylerle içmediğim zaman yazdığım şeyler arasındaki farksızlığa ikna etmektir. ki çoğunluk içince yazdığımı hatta sanal alemdeysem içince konuştuğumu filan zanneder, halbuki değildir, bana göre edebiyat da salatanat da hitabet de muhabbet de sağlam kafayla yapılır, vücut da sağlam olursa iyi olur tabii, ne de olsa güzellik düşkünü bir münafık bir kafir de bizim adımız. o değil de bu yazıyı benim uzattıkça uzatasım olduğu için ben bu kadar çeşitli konular kullanıyorum sevgili manzara. sen yoksun, yatsın, uyusun, falan sın filan sın, yorgansın yastıksın, ama ben değil. ve ben. gün sayıyordum yıllardır bu şarkıya nefesliler girsin diye. az kaldı. az.
 

22.04.2020

Yani, yıllar önce burası vasıtasıyla bir arkadaşla tanışmıştım. 2011 olsa gerek. Balıkesir'de, Akçay'da denize ayaklarımızı uzatmış, Hasanboğuldu'ya çıkmış idik. Kaldığım otelin kartviziti rastgeldi iş değiştirirken kartvizitleri atarken sıralarken arşivlerken. Sonra günler geçti, Corona günleri geldi çatdı. O arkadaşımın müdhiş bir hazırlığı vardı. Kendisini en iptidai şartlarda yaşamağa hazırlıyordu. Doğada bir başına kalırsa nasıl yer ne içer nasıl hayatta kalır, her daim bunların provalarını yapıyordu. Bense cebi yeni para görmeğe başlamış bir beyaz yakalı olarak anlam veremiyordum o zamanlar. Ama anlamağa çalışıyordum. Benim hayatta tek takdir etdiğim özelliğim anlamağa çalışmak oldu, üstelik buna çalışmam gerekmeksizin, yani otomatik bir refleks. Empati, her daim empati. Mahcubiyet azizim, mahcubiyet, ota boka mahcubiyet. Şimdi, dünya böyle bir hale bürünmüşken, hâlâ bir beyaz yakalı olarak ben o arkadaşımın üzerine uğraştığı şeyin kıymetini anlamış bulunuyorum. Şu an ne durumdadır, yaşıyor mudur, survive ediyor mudur tabiri gelmişken, bilemiyorum ama en azından o şartlara uyum sağlamak* konusunda kendimizi hazır hissetmenin** önemini anlamış bulunuyorum.

*Adaptasyonla uyum sağlamak aynı şey değil.
**Yaşamağa devam etmek için değil.

17.04.2020

Merhaba.

Özellikle son yıllarda -yani siz bilmezsiniz ama eve çıktıktan sonra'ya tekabül eder- daha az yazıyor olmamın sebebini keşfettim. Evde sigara içmiyor olmam. Sigara yazarken benim için en büyük aktivatörmüş, başlı başına bir çakmakmış meğer, neredense bir anda nazil oldu bana bu fikr. Yoksa ben sabahlarımdan taviz veriyor olmağı yine bilirim, ama evde sigara içemiyorum, kendime izin vermiyorum. Bu halde, bana içinde sigara içilen ve burnumun tıkanmadığı bir oda ver baba.

Size 35lik Dayı'nın hikayesini anlatacaktım, yine nelere daldım. Bahçelere daldım.
Ona, neden kendisine 35lik Dayı dediklerini sordum.
35 yaşındaymış o zamanlar, doktora gitmek zorunda kalmış. Doktor, "Bırak bir 35 daha görmeyi, böyle giderse 40'ı bile göremezsin!" demiş. O zamanlarda namı meşhurmuş biraz, bir gün ara vererek her oturuşta bir 70 cc rakı içermiş. Doktorun uyarısından sonra ise her güne bir 35'lik sığdırır olmuş. 35'liği aşmamak için de her gittiği yere yanında bir şişe 35 cc rakı götürür ve onu bitirince içmeğe son verirmiş. Bu yüzden de ona 35lik Dayı demişler yaş aldıkça.

Olmadı mı. Oldu bence, de ben anlatmakta pek becerekli değilim.

11.04.2020







Bu şarkının bu yorumunu çok seviyorum. Lisede/Üniversitede bir hocamı sevip bende öyle bir çağrışım yaptığından değil. Açıklama isteyen yok biliyorum ama ben de zaten istense ne cevap verirdim bilmiyorum. Seviyorum sadece.



merhaba, sanırım.



Ben hayatımda hiçbir diziyi tam izlemiş biri değilim. Ne TV dizileri ne de Netflix Blutv vs. Öylesi bir düzenli hayatım olmadı. OLacağını da sanmam. Ben arasıra müzik bazlı kesit izler keşfederim. Bu şarkıyı keşfim de öyle oldu. Youtube önerir, ben denerim. Aslında diyeceğim şey bambaşka idi ama ben onu unuttum çünkü saat geç oldu.



Ülkenin bu denli zor saatlerden geçtiği bir halde benim bunları yazıyor ya da bunlara kafa yoruyor gibi görünüyor olmam, harikulade. İnsanın vaziyet yazası günlerden geçiyoruz.

9.04.2020

merhaba, merhaba mı acaba.

days of being wild.

25.03.2020

Bu akşam işten gelince Rembetiko izleyip kendime usulca işkence etmeğe karar verdim, ardından da High Fidelity izler keyfimi çağırırım. Gelirse nötrleniriz.

Bilmediğim bi filme tahammülüm yok.

23.03.2020

Merhaba,

İçmediğim gecelerin gecesinde gündüz ne düşündüysem rüyamda. Ve bu hiç hoş değil.

"Düş de gör" diye bir uzun hava mı desem gazel mi desem bi hava vardır. Bunu "düşte gör" diye dinlerim ben, ve kendime kendimin bir bedduası telakki ederim. Ve bu hiç hoş değil.

Bugün, yeni işyerimde ilk günüm olacak kısmetse. Hâlâ inanılır gibi değil. Hâlâ kısmetse filan gibi laflar ediyorum bu yüzden. Onbeş yıllık bir iş mazisini nasıl da iç ettim. Hoş mu, göreceğiz.


edit. Virgülün solundaki rakamlara (kg'lar, ton'lar) dikkat ederken artık -en azından bir süre- virgülün sağındaki basamaklara (g, mg) (0,0000) dikkat edeceğim. Hassas bir insan olurum belki böylelikle, meslekî deformasyon icabı yani.

29.02.2020

Peyote'de kravatım ve ben, yüzyıl önceki gibi.

İnsan utanıyor, ülke bu haldeyken dünya bu haldeyken insanlık bu haldeyken sen nasıl olur da kravatınla beraber içmeğe gidersin diye. Ama önce şunu kabullenmeliyiz ki içmek bir eğlenme biçimi olmayabilir her zaman, hele bunu tanıyanlar beni iyi bilir.
Ayrıca kravat değil de kıravat olsa gerek, zerre ihtimamım yok, bu haldeyken.

Ben şu an çalıştığım işe başladığımda tarihler 01.06.2013 gösteriyordu, o zamandan beri ülkenin yüzü gülmüyor, bu yüzden bu işten ayrılacağım, bakalım ülkenin yüzü gülecek mi. Yoksa rerkür metrosu filan kimde değil, hak getire.

Peyote ve ben eski dostuz. Coyote Ugly ile olan dostluğumuz kadar eski bu dostluk. Kadim dostluk. Ancient times I mean. 

19.12.2019

tesadüfe neresinden, hangi uzvundan bel bağlayalım,
çok yakında.

9.11.2019

Üzerime çiğ yağıyor.

27.10.2019

merhaba.
üzerimde yeller esiyor.
porto'da bir bardayım, hiç yabancılık çekmiyorum. onlar da beni yabancılamıyorlar. dört yıl önce ve hatta neredeyse beş yıl, gelmemiş gibiyim. aynı yerlerden geçtikçe hatırlıyorum oralardan daha önce de geçtiğimi, deja vu gibi de değil, harbiden geçtim, quirino ve eşi ile, şimdi yalnız ya da renata ile. bar to be wild diye bi laf uydurdum.
üzerimde yeller esiyor, gerçekten, üzerimden yelkovan kuşları geçiyor, birtakım şarkılar ve köprüler. elbet bir gün köpüreceğiz.
tamam, sonra devam edeceğim ama üzerinden yeller geçmesi, bu mühim. ve ben dj olsam ne çalacaktı isem herifin biri porto'da onu çalıyor, işte buna içiyoruz bir süre bir sürü.

31.08.2019

"hayatın hep bir çarşı yerine aktığı bu yerde
bu adamlar zamanın tersi olan
korkunç kamyonların sırtında bu adamlar
ve muhteşem yalnızlıklarını alıp ve haklılıklarını
yanlarına"

Geçen haftasonu yine böyle bir cumartesi sanki. İbo, ben ve adını yeni ögrendiğim, o akşam tam da o esnada tanıştığım, çocukluk arkadaşım İbo'nun av arkadaşı, bizden birkaç yaş büyük bir abi, memnun olmuştuk. İzmir'de azmak kokusunu, çamur kokusunu ne kadar da özlediğimden bahsederken, kadehlerimizi tokuşturup memnun oluyorduk. Kalpli bir adama benziyordu, ben de öyleydim, İbo zaten öyleydi ama geçen sene kalbinden bıçakladılar onu bir mesele yüzünden, neyse ki ölmedi. Sonra muhabbet, ben de bu köydenim, sen kimlerdensin'e geldi. Ben ona, o bana sorduk. Ve sorularımızın cevapları bizi vicdansız bir çıkmaza götürdü. Dedemin katilinin yeğeniydi o adam. İbo da bunu bilmiyordu tabii ki. Bunu birlikte öğrenince bütün azmak ve çamur kokusu hayallerimiz suya düştü. Ellerim ayaklarıma dolandı, o mahcup oldu utandı. Ben saçma bir intikam hissine atandım, yıllar vardı atanmıştım da kurtulamamama bir çentik daha. Hey garson bize bir sarı daha.

Bugün şimdi burada, yosun kokusunun içinde, o kokuya duyduğumuz özlemi yad ederken gelen hezimetten bağımsız, kendi kutsal kokularımı kutluyorum. Barda doğdum yadsımıyorum ama demek ki ilk gençliğimi azmak ve çamur kokularıyla geçirdikten sonra orta yaşlılığımı yosun ve deniz kokusuyla yaşlamışım meğer.

Bu Yalnızlık Benim. Ergenliğimden bu yana yalnızlıktan pek bahs açmamışımdır, hatta yüzyılıma şahit olan burada da aransa (silinen 2004-2009 arası dâhil) nadir bulunur ya da benden ötedir ama bugün büyüdüm sanırım. Sami Baydar'ın Ömer Aygün'e yazdığı mektupları okudum ve yalnızlık kelimesine olan mesafemi sonlandırmağa ve onunla barışmağa karar verdim. Bugün benimle yaşıt ama onüç onbeş yaşlarında çocukları olan kadınlar bana hep baktılar, bunu çok sorguladım, yine birine benzetip de mi baktılar yoksa kızarık yüzüme çok yakışan gözlerimin ferine mi baktılar, bilmiyorum. Çocukluğumuzda çizgi filmlerde gözlerinde yazılar olurdu karakterlerin, öyle bir şey mi. Benimkilerde ne yazdığını biliyorum artık, bunu hâlâ itirafa mecalim yok ama mecal ecele mani değil ve şifreli bir şaşaa ifşa ediyorum şimdi kendimden.

O Yalnızlık Benim.

ilk tanındığımda sene 2006 idi sanırım. çok yalnız bir adamsın demişti Bayan Ç, acıyarak değil, merhametinden sual olunmaz elbet ama o da değil, durum tespiti. benim sonralarda,
Napıyosun?
Duruyorum.
şeklinde ton verdiğim hayatımda demin buralardan ıssız bir kara köpek geçti.
şimdi de duralım düşünelim. beni burada mutlu kılan ne? yosun kokusu mu; denizin, içinde hatırı sayılır bir süre tuttuğu her nesneye atadığı o kendine has kokusu mu, evet tam da bu. bunu tarif edebildik mi iç anadolulu yarimize, o zaman tamamdır.

şimdilerde diye başlayan bir şiir yazmak istiyorum ama beni bırakın beni bırakın beni bırakın bu köhnelerde. bu salsızlık benim diye yazmıştım yıllar önce yine burda b u yerde, belli ki bir şey demek istiyordum. ben karanlıktan ıssızlıktan korkmam, normalde korkak bir insanımdır ama beni dağın ovanın orta yerine geceleyin bırak, dünya varmış derim, fiddunya haseneten (buna ayrıca gelmeli), ne katiller de vardır ki karanlıktan ıssızlıktan börtü böcekten öďü kopar ama adam vurmağa gelince gözünü kırpmaz, veya kadınlar. her neyse, şimdi burada b u yerde. bu ıssızlığın eşiğinde, üzerimde yıldızlı gök* ve yasalar.

20.07.2019

-merhaba.
-biraz konuşalım mı?
-ne konuşalım?
-bugünlerde pek çok insanla tanışıyorum. barbra streisand'ın bir şarkısı var biliyorsundur, woman in love diye, çok güzel bir kadın şarkısı değil mi?
-evet, bira içer misin?
-bira içer miyim?
-şiir oku, sesin yalpalansın, sesin balkona düşsün, balkondan alt balkona, oradan daha alt balkona, derken balkondan düşüş el ele.
-geçenlerde alt balkona düşmüşüm biliyor musun? çevremde bana oğlum diyen tombul teyzeden anladım alt balkonda olduğumu. adımı da biliyor. davetiye vermişti bana oğlunun düğünü için.
-keşke saysaydın kaç bira içtiğini. saydığın zaman sarhoş olmuyorsun.
-ben daha ölmemişim biliyor musun? benden geçmemiş yani.
-senden hiç geçmeyecek. ekrem bora mıydı o, soğuktu ve yağmur çiseliyordu, sahi ne sevmiştin o kötü filmi boşu boşuna. niye sevmiştin?
-soğuktu ve yağmur çiseliyordu, o yüzden sevmiştim.
-sen niye meşhur olamadın acaba!
-ünlem sevmediğimi bildiğin halde neden kullanıyorsan. (bafra sigarasından yakar) (bafra'yla tafra)
-mustafa'yı arasam.
-arama, ölüler konuşmaz ve sen ölülerden hiç anlamıyorsun.
-peki, içimde çalan o şarkıları arasam? aaah, yine sevebilirim hayatı.
-dün biri sana "hep böyle misin?" demiş doğru mu?
-bunu sana zaten ben söylemedim mi?
-hayır sen söylediğini sanmışsın, ben sen söylemeden söylediğinden utanan söyleyenden duydum. zaten her şeyi söyledim zannedip söylemiyorsun, zihninde söyleyeyim diye kurup ardından söyledim zannedip susuyor ve üstüne cevap bekliyorsun. bu yüzden saçmasın ve yıllardır beyninde saçmayla dolaşıyorsun.
-"bu su hiç durmaz," diyorsun yani.
-ne demiş şair, "suyum ben, bırak gideyim."
-hafıza suya benzer, bazen ince bir tabaka halinde kalır, soğukta donar, sıcakta çözülür ama incedir ve unutmazsın, bazense belirsiz bir derinlikle birikir, birikinti göl olur, ya üsttekileri hatırlarsın ya alttakileri, rüzgar varsa dalga yaratır ve üsttekilerle alttakiler yer değiştirir, neyi hatırladığın değişir, çok eskiyi hatırladığın da olur çok yeniyi de.
-var mıyız? dalga var mı? rüzgar var mı? yaprak kıpırdıyor mu?
-istihza mı ediyorsun? müstehzi misin?
-müsterih ol. balkondayım. balkonda olan insanlar her yana yöne yöreye hakim insanlardır. ne demiş şair, "anlamadığım çocukları balkonuma gömerim."
-ha bir de senindi di mi o laf, "baba bana balkon almadın."
-ellerin insanın balkonu olduğuna dair laf da benim miydi? yoksa şimdi mi uydurdum?
-ellerine bakıyor ve onların yaşanmışlık, görmüşlük geçirmişlik çektiğini sanıyorsun, ellerinin diğer herkesin ellerinden daha değerli değil ama daha farklı olduğunu iddia ediyorsun. başka hiç kimsede o ellerden olmadığını, hatta ellerinin parmak izinden daha ayırt edici olduğunu -tabii bu sadece senin ellerin için geçerli- düşünüyor ve biri senin ellerine baksa seni tanırmış gibi zannediyorsun. yanılıyorsun babuş yanılıyorsun.
-yine oraya gitmişsin, göğe bakıyormuşsun.
-gittim. evet. burada göğe nicedir bakmağı unuttuğumu hatırlıyorum, sonra hatırlar hatırlamaz boynum kırılana değin bakıyorum. göğ çok güzel. önümde deniz oluyor burada, sen burada olsan senin de önünde deniz olurdu, hatta abartmak bir yana önümüzde deniz, ikimiz. oldu da sanki hatırlıyorum yaz aylarından. burayı bana bahşetmişler, doğa demiş ki, "al bura senin, kullanma ama burada dur" sanki böyle demiş gibi deniz ve mehtap bana. bakalım bu gece ay var mı, ay yoksa ay karanlık, kahveye kahveye çalar gözlerin diye uydururum, ay varsa ayın şavkı vurur sızım üstüne filan, ne bileyim çalar çırpar kendime yorarım şiirleri şarkıları.
-senin gibi konuşmamı ister misin, seni taklit etmek çok kolay, şiirlerle şarkılarla kendini avutacaksın, mesela.
-ben zaten önce anlaşılayım, sonra da kolay taklit edilebileyim diye hep aynı şeyleri bazen benzer bazen benzemez şekilde söyler dururum.
-tarzım var diyorsun yani.
-hayır, terzim var, terzim dünya.


7.07.2019

babam aradı, "senin adamlar bir bir ölüyor bak, şarapçılığın sonu bu," dedi. iki hafta önce.

evet merhaba, bu gece kitabın adı tam da yerini buldu. "uyumayın ulan." bunu senelerce önce dile getirmiştim. bana hâlâ manidar geliyor. tam benlik, tam keklik. iki hafta önce denizli'nin bir ilçesinin ücra bir köyüne derdime derman aramağa gittim. bence dert değildi ama ultrasonlar mr'lar öyle söylemediğinden hadi dedim arayayım. adam konum attı sağolsun ve ücra barajlardan, üzerine protesto yapılan adıgüzel hes'lerin yanından geçip buldum. adıgüzel hes'in yanında oraya devrilmiş bir otobüs cesedi duruyordu tekerlekleri havaya kalkmış. fotoğraf çekmekte bu kadar başarısız olmasam -yine de çektim- o fotoğraf kitaplara girerdi, çünkü o sahne öyle bir sahneydi. tel örgülerle çevrilmiş bir alanda, o tekerlekleri yüzüstü bırakıp derdime derman aramağa devam etmeğe gitmek bana dokundu ama yapacak bir şey yoktu. bu lafı çok seviyorum; "yapacak bir şey yok hakhan dayı." askerde duymuştum defalarca. askerlik anısı. askerliğim gönül akkor şarkıları gibi geçti, hayatımın kamuran akkor şarkıları gibi geçen kısmına ayrıca geleceğim.

bu blog saçma bir yer oldu farkındayım. ama benim için bir taraftan da iyi bir mecra. hiç kaybolmayacak gibi sanki. internete bir kere yazılan bir daha kaybolmaz derler. e ben de yazdım ondört yıldır buraya. kaybolmasa iyi bari. kitabın adında mutabıkız. beraber son kez tatile çıkacak mıyız?

o ilçenin o köyündeki adamın bir su bidonuna doldurup 'bu sana iyi gelecek' dediği karışım hakkaten iyi geldi galiba. içmeğe tekrar başladım. ferdi tayfur'un dediği gibi, her sabaha umut dolu adımlarla koşuyorum. sonra içmeğe başlayınca, -bu arada topal hakki öldü, veto öldü, hem de ardı ardına.- cenazede lafı döndü, "bizim balıkçılar birer birer gidiyor." dedi sarı, içip gelmişti cenazeye. topal hakki, adı 'hakkı' ama nüfusa 'hakki' diye kaydolmuş. anılırken de hakki denirdi, hatta topal hakki denirdi direkt. ben ortaokuldan liseye geçtiğim sene çalıştığım tatil köyünde karısıyla aynı yerde çalışıyor ve aynı servise biniyorduk. köye uğrayıp onu alıyor ve işyerimize koyuluyorduk. karısı serviste günahı boynuna biraz lakayıttı, hoşuma gitmiyordu tavırları. velhasıl sonradan topal hakki'yi aldattığı ortaya çıktı. hakki balıkçılık yapıyordu, ayrıldı karısından bu muhabbet çıkınca.
bir gece biz; benim okumamış versiyonum tayfun, eniştem, hakki ve veto (veliddin) ovada içmeğe meydan okuduk. sazlıklardan havalandık. kimimiz çadırda kimimiz bulduğu yerde yattık o gece. domuzlar geldi, tayfun'la ben ikimiz domuza çıktık. veto'nun uyurken dili boğazına kaçtı, nefessizlikten zor kurtardık. eniştem bunları görüp 'bir daha sizinle içeni siksinler' dedi. tayfun'la biz domuz vuramadan çamurlara bata bata geceyi kapattık. veto son zamanlarında çok nefes darlığı çekiyordu, koah hastasıydı, tayfun beni her çağırdığında davetleri geri çeviriyordum, eniştem zaten o dönem ettiği küfrün arkasındaydı, hakki de balıktan yeterince para kazanamadığı için beyin birine bedellik yapıyor, işlerini görüyor ve ekmeğini oradan çıkarıyordu, tayfun da içip içip düşüyor bir yerini kırıyordu. ben de bu adamlarla çıkınca ne yapacağımı kestiremediğimden zaten çok kısa süreli olan tatillerimde başka bir bahane buluyor ya da ortada görünmüyordum. velhasıl, babam beni uyardı, 'senin adamlar bak bir bir gidiyor' dedi bu haberleri verirken. en son suşi'nin yerinde içmiştik onlarla beraber, sanırım bir daha da içemeyeceğiz. suşi'nin de bir ayağı çukurda.

iskender öldü. ne bileyim, şairler hayattayken onlarla iki kelam etmedim dolayı üzülüyorum, ama şair sevmiyorum napayım. bu gecelerde öyle güzel yetmiyor ki içmek, her sabaha elimi alnıma götürerek geceden bakıp, sanırım bu sabah uyanamayacağım diye yatıyorum, ama her sabah da uyanıyorum, demek ki bu bir vesvese. bir taraftan da hoş. didem madak ben onu görmeden gittiği için çok üzgünüm. sami baydar için de öyle. ahmet erhan için de. iskender öldüğünde aklıma geldi bunlar. ben onu görmeden demişsem, adam olduğumdan değil, göremeden gittikleri için, iki satır yüzlerini yakından göremedim diye. bu yüzden sevdiğim şairleri görmek için elimden geleni yapmağa karar verdim bundan sonra. siz de beni görmek isterseniz elinizden geleni yapın, zira ben de eski şairlerdenim, zira son pişmanlık fayda etmiyor.

bu süre zor geçti. iptidai bir rahatsızlık ve ona aranan iptidai -primitif- çözümler. barajlar, hidroelektrik santralleri. topal hakki'nin ve veto'nun ardı ardına ölmesi. iki yakın arkadaşımın annelerin ölmesi, bir çok yakın arkadaşımın ablasının ölmesi. sonra şarkılar, mevsim geçişleri ve topallamalarımız. topallıyoruz.

bu yüzden, bu yüzden,
çok güzel cümleler kurasım var,
uyumayın ulan, sanki ben her gece erken yatıyorum diye erken uyuyor sayılıyormuşsam,
yakışıyor mu bu yaşta -üstelik yeni doğumgününü kutlamış- bir adama bütün bunlar,
datça'ya mı göçsek,
çok batıyor bana kapalı ve dar duvarlar havalar,
adalet ağaoğlu'nu sever misin? bir düğün gecesi ama daha da önemlisi ölmeye yatmak benim için önemli romanlarıdır.
bu geceler, bir düğün gecesi'nden mülhem yatıyorum.
do i move you?
çok güzel şarkılar var, ve kalp çarpıntılar ve sendromlar, "çok sevdik be abi."
derdimi sikeyim derdinin yanında,
doktor eski günlerine geri döndü.

ve elbet bir gün geri gelecek. görüşürsünüz.
hasan rifat'a da dedirttiği gibi, "babuş, arrivederci!"

5.07.2019

bazı soruları sormak için uzun süre beklersiniz, beklediğiniz vakidir. merhaba. bugün sevdiğim bir şair geldi bu şehre, ve ona merhaba demek için o kitapçıya gittim, insanın ya da benim, yaşlandıkça özgüveni artıyor, ona özgüven demeyelim de, sosyalleşebilme kapasitesi diyelim belki de. merhabalaştık ve bendeki üç kitabının dört baskısından sadece ikisini imzalatabildim. imzalamayı sevmediğini anlayınca aynı kitabının iki baskısını verip onları imzalatabildim. kitabevi kalabalıktı, herkes sonradan geldiğim için aynı masada ve bana bakıyordu, sosyalleşebilmem de elbet bir yere kadardı. halbuki ona, o iki baskıdan birini ezgi için imzalatıp, diğer iki kitabını da 'okumaktan bu hale mi getirdin kitaplarımı' sorusunu sordurtacak bir muhabbet doğurayım istemiştim. sevdiğim insanlara sevdiğim insanların adlarına imzalı kitaplarını hediye ederim. bunu hayatımda henüz hiç yapmamış olabilirim, çünkü şair sevmem, imza hiç sevmem. ama insan yaşlandıkça değişiyor, hele ben, acaip değişiyorum.

bu bahsi geçen sevdiğim şair ben onu tanıdığımda otuz yaşında hoş bir kadındı, ben onu otuz yaşında hoş bir kadın olduğu için sevmemiştim tabii, bugün tanıştığımızda biraz daha yaşlanmış fakat yine hoş bir kadındı. aramızda bir mühendis ve şair ortaklığı uzaktan peydahlandı. orada oniki dakika durup ayrıldım. ona sormak için tam oniki yıl beklediğim bir soruyu sormağı unutarak oradan ayrıldığımı fark ettiğimde oradan ayrılalı oniki dakika olmuş ve yemeğe oturmuştum.

insan, ya da ben, yaşı geçtikçe bekleme kapasitesi artıyor. çok bekledim ben. inanın -hepiniz insansınız az çok bilirsiniz- hepinizden çok beklemiş olabilirim. beklediğim bir şeyin üzerinden oniki yıl geçmiş ve karşıma fırsat çıktığında değerlendirememişsem bir oniki yıl daha beklemem işten bile değildir. şu namussuz hastalığın geçmesini de yedi aydır bekliyorum.

hayatımda iyi yaptığım işleri özet geçeyim mi -zaman zaman siz de kendinizle söyleşi yapıyor musunuz, sözgelimi ben sanki kendi çapında meşhur bir insan olup karşıma bir gazeteci edasıyla geçip kendime sorular sorarım zaman zaman- -hmm, o zaman- içmek, çalışmak ve beklemek. hayatın boyunca naptın diye sordum kendime mesela demin ve bu cevapları verdim, bu cevabı.

sonra yemek yedim. açık havaya çok ihtiyacım var, kendimi açık havaya ait hissediyorum, açık havaya ve yeşile. eniştemin her fırsatta o sazlıklara ve çay kenarına kaçması gibi, ben de her fırsatta sazlıklara yeşile suya kaçmak istiyorum. duvarlar beni boğuyor, elbette hepinizi boğuyor ama beni biraz daha fazla. mevlana'nın meşhur malumu, ney doğduğu sazlığı özlediğinden öyle içli içli çağlarmış -ben ney sesi sevmem bu arada-, ben içli çağlamıyor çağırmıyorum ama ben de doğduğum sazlıkları özlüyorum. yıllar önce dediğim gibi barda doğduysam eğer, orayı özlüyorum, ama her taraf yeşil olmalı.

yemekten sonra kendimi açık havaya atma isteğim beni bir bar köşesinden alıkoydu ve sahile yöneldim. malum bu şehirde bu semtte sahil kenarı çimenler meşhur. iki bira aldım, bira yasak ama aldım. sonra denizle bütünleştim ve en son ne zaman buraya elimde iki birayla oturduğumu düşünmeğe başladım. sanıyorum, "işe yarar bir şey"i izledikten sonra. ondan önceki, sanırım bol rakılı bir iş yemeği ardından. ondan önceki, hatırlamayacak kadar bir akşam. ondan önceki ışıl, ondan önceki özgür, çok sarhoş oldum, hayattaki son sarhoşluğuma tekabül eder ama o sarhoşluk da bir ömre bedel. ondan öncekinin komik hikayesini anlatmış olmalıyım, çimenlerde biralar ardından gündüz vakti sızıp kalmış ayakkabılarımı çaldırmıştım, sonra yalınayak sokaklarda ben, tabii gençlikte oluyor böyle şeyler çok görmemeli.

şairin dediği gibi, evlerde oturmak bana göre değil. iskender öldü. çok canım yandı, iskender bakışından duruşundan anlam devşirdiğim bir adamdı. belki on yıldır hiçbir kitabını elime almadım. ama öldüğünü duyduğumda onsuz bir dünyaya devam edecek olmak dokundu bana. iki gün öncesinde de işyerinde sevdiğim bir çalışanım -yani amir olarak organizasyon şemasında bana bağlı- benimle vedalaşmadan pat diye işten ayrıldı. evet emekliliği gelmiş idi ama küsmüş bana, darılmış onu çağırıp konuşmadım diye, ondan gözlerimi kaçırıyormuşum son birkaç aydır. olacak iş mi, dağ dağa küsmüş gibi oldu ama çok bozuldum, içerledim.

evet, lafı fazla dolandırmağa başladığıma göre, bu kadar yeter demektir sevgili günlük. merhaba. yine ne günü bağlayabildik ne de yazıyı. demin, yazılarımdan iyi olduğunu düşündüklerimi bastırmağa karar verdim, buna razı olacak bir yayınevi var, üstelik baskıları da kaliteli. ve bunu müstear kullanarak yapmağa karar verdim. eksik olmasın ela bunu çok desteklemişti daha önce ama ona haber vermeyeceğim tabii ki. veda eder gibi mi yazıyorum sanki, yok o bir vesvese. ismimin ancak öldükten sonra açıklanması şartıyla basacaklar, o kitabı yazanın ben olduğumu sadece kitabevi ve selim bilecek. otuz kırk yıl sonra zaten kamuya mâl olur. bir bakarmışsın otuz yıl sonra yazdıklarım çok katmanlı derin metinler olarak inceleniyormuş, derin metinler ve onlara atfedilen büyük değerler. ne demiş şair, hayallerde yaşıyor bazı ipneler.

20.06.2019

dün gece iki bira içeyim deyip üç birayla durabilmiştim. nerden estiyse. ama bilerek çok geç başladım içmeğe ki fazla içmeğe takadim olmasın. ama hep oldu maalesef, ona takadim hep oldu. velhasıl, park ve bahçeler müdürlüğü görevimden yeni istifa etmiş edamla, iki bira istedim tekel bayiinden. "saat geç oldu biliyorum ama söz bir dahakine yetişeceğim ve seni zor duruma sokmayacağım" dedim adama. 'seni' demedim, 'sizi' dedim. arkadaşım olmayan insanlara siz demeyi tercih ediyorum. hatta keşke herkes birbirine siz dese. sizli bizli konuşsak birbirimizle. birlikte dışarı çıktığım insanları, muhattab olduğumuz garson, kasiyer, tezgâhtar vb. hizmetkârlara hitap şekilleriyle değerlendiriyorum. hizmetkâr dediysem hizmet sektöründe çalışıyor olması manasında, kelime anlamıyla, gündelik kullanımdaki haliyle değil. eğer misal sizinle dışarı çıkmışsak, ve garsona sen diliyle hitap ediyorsanız, üzgünüm, gözümde değeriniz düştü ve bir daha kolaysa kaldır kaldırabilirsen. bunu yapışım, bana da siz diye hitap edilsin ya da snob ve gardırop bir insanım diye değil, hak yerini bulsun diye. hayatta hep demem odur ki hak yerini bulsun, ama önce hak yerini arasın. yeterince aramadan buldumcuk olursa olmaz. olmaz. "haleluya demeden olmaz. şaşıyorum hâlâ insanı kanatan hakikatler olmasına. ve yalnızlığa."

bugün sabah işe giderken, zorum ne idiyse o saatte işe gidecek, erken kalkmağı sevdiğimden değil ama erken kalkmakta bir hikmet var olduğuna çok içten inanıyorum. hatta hiç uyumasak mı napsak. ama gerçekten erken kalkmağı çok keyifle eda ettiğimden değil. ha, gün beni bu kadar iğdiş etmese, o zaman ben de daha rahat atardım uykunun karnına bir tekme. bugün normalden biraz daha erken kaptırmış işe giderken, -arabayla hız yapmağı maalesef seviyorum- -bana hız yaptıracak müzikler açıp yola koyuluyorum- -duvara karşı'cılık oynuyorum- -hız yaptıkça yol kısalıyor ve ben müzikler yetmedi diye üzülüyorum- -gün geliyor müzikler için yolu uzatıyorum- -gün gelirse müzikler için her şeyi yapabilirim- -sizin için de her şeyi yapabilirdim lakin gelmediniz, biz de izmir'i gelmedik ki, içinde bulunduk- -sizin için yapamadığım bir şeyleri yerine yapacak başka şeyler aradığımdan ben de işte müzikti rakıydı biraydı itti kopuktu süratti felaketti uğraşıyordum- ... kaptırmış işe giderken. ama bir saniye, işe gitmeden öncesine gitmemiz lazım önce;

sabah erkenden de erken kalktım ve işe gidip bir an önce finlandiyalı müşterimize mail atmak zorunda hissediyordum kendimi. çok büyük bir 'claim' yemek üzereydik ve ben durumu çok üstüme alınmıştım halbuki benle hiç de alakası yoktu. geceleri, sadece bir an önce bitsinler diye ve/veya sahil boylarındayken seviyorum. misal, olympos'un orda bir yerdeyiz, çıralı sahilindeyiz misal, öyle böyle sevmemişiz, eğer öyleyse geceye amenna, ama izmir'de gecenin afederseniz koyim. velhasıl, bu sabah yine gecenin bitmesine sevinmiş olarak kalktım ve bir an önce ya bir ormana ya da işe atmak durumunda hissettim kendimi. bu ara yoksulum, gecelerim çok kısa ve huzursuz ve dirlik düzenlik'siz. bu ara ormanlara çok takılmış durumdayım. bu ara ormanlardan aşağı aşar gelirim, nazlı yari kaybettim, ağlar gezerim. ormana gidemediğim için işe gidiyorum. ama çok yakında, hissediyorum ki ormanda bir evim olacak, ormana zarar vermeden tasarlanmış inşa edilmiş bir evim olacak, hatta akşam iş çıkışı bunun için yer de baktım bir müddet ormanlarda dolaşıp. hem deniz hem orman zor tabii.

her neyse, sabah o kadar erken kalktım ki, evde kahvaltı yapmak için henüz midem uyanmamıştı. normalde kahvaltısız çıkmam ve kahvaltıya önem veririm ama bugün öyle olmadı. hadi dedim bir gevrek alayım izmirli diliyle, bir de tahinli çörek, işyerinde yerim mail atarken. durdum fırının önünde. saat o kadar erkendi ki mekanlardan çıkan adamlar henüz ayılmamıştı. bir adamın tam ben arabayı park ettikten sonra yalpalayarak bana doğru yöneldiğini gördüm. ama ben de muhabbetine maruz kalmamak için hızlıca fırına yöneldim ve adam dışarıda beni beklemeğe başladı. ben adamın bekleyişini fark etmiş olmakla gergin, bekleyişinin sebebi hakkında tedirgin, bildiğim uzak doğu sporlarını uygulamak zorunda kalacak mıyım diye düşünürken elimde gevreğim ve tahinli çöreğimle alışverişimi yapıp arabama yöneldim. nitekim beni durdurdu, "günaydın." dedi. elini uzattı. elini sıktım. tam şoför kapısının orada beklemişti ki kaçacak yerim olmasın. "günaydın." dedim. sağ yumruğum etkiliydi, bunu onbir yaşımdan beri biliyordum. dediklerinden hiçbir şey anlamadım. sarhoştu. boynunda bir boyunluk vardı. elindeki hastane çıktısını göstermeğe çalışıyordu. ben somut çıktılara ve varlıklara dikkatli biriyimdir, adamın elindeki kağıttan adını soyadını okudum, doktorun teşhisini okudum, yazdığı ilaçları okudum -bu ara ilaçlara epey yakından muhatabız- ve bana yarım yamalak cümleleriyle kurduğu senaryoyla, yazılanların ve ters takılmış boyunluğun hiç alakası olmadığını hemen fark ettim. bunu anlayınca benim hayatımın en kıymetli saatlerinden olan sabah saatlerimi daha da çalmaması için onu başımdan savmam işten bile değildi, fakat yapmadım. bakışları, benim de onun haline bir iki yıl sonra düşebilecek bir hayat sürüyor olmam beni bunu yapmağa engelledi. hastalığını anlatmağa koyuldu, dinlemek istemediğimi fark etti, benden yirmiüç lira istedi, ben de ona yirmiüç lira verdim. kendinin zeki olduğunu düşünen insanlar bazen böyle rakamları somutlaştırıp küsurat ekleyerek olaya zeka ve inandırıcılık kattıklarını düşünürler, bunu bilen ve kendinin zeki olduğunu düşünerek böyle yapan insanları süzen ve kendinin az daha zeki olduğunu sanan insanlar olduğu gibi bunu böyle düşünerek kendinin daha da zeki olduğunu sanan insanlar, ve hepimiz birimiz, birimiz hepimiz. velhasıl, adını soyadını zihnime kaydettiğim bu adamla benim sinirlerimi kaldırmasına izin vermeden ve bir gün yakın gelecekte onun düştüğü hale giderek yaklaşıyor olmamdan birlikte korkarak vedalaştık. yola koyuldum.

işte bu sabah, uyandığında, sabahın köründe işe giderken, suratıma maskemi takmış, süratimi almış yokuşu tırmanıyordum. yol gayet tenhaydı ve sabah özellikle yolların bu halini daha çok seviyordum. derken, ileride yolun tıkandığını ve araçların dörtlü flaşörlerini yaktığını görüp yavaşlamak zorunda hissettim ve hatta zar zor durabildim. ben küfretmeğe hazırlanmış ve hatta ufak ufak sayıp dökerken bu yol tıkanmasının hadsiz olmadığını anlamam uzun sürmedi, yavaşladım ve o çileye bir çile de ben katmadan durdum, bir de baktım ki ticari binek karışımı bir araç en sol şeritte durmuş, şoför inmiş aracından dumanlar çıkıyor, ve en sağ şeritte bir eşek. topallıyor, göğsünden kanlar damlıyor. hayatımda bu kadar üzücü sahne azdır. eşek muhtemelen bir yerden kaçmış, başıboş, karayoluna dalmış ansızın ve araç da son anda fark edip duramamış ve çarpmış. araç mahvolmuş, aracın mahvolması bir yana eşeğin o hali, içimden çıkmıyor. o kadar çaresiz hissettim ki kendimi. durdum. hiç veteriner arkadaşım olmadığını o an anladım. o eşeğe kendim çarpmış olduğumu düşündüm bir an. kendim çarpmış kadar üzüldüm. çaresizliğime üzüldüm. adama üzüldüm. eşek ayakta bize bakıyordu. yarasından ne kadar haberdardı emin değilim ama bize ve hatta direkt bana bakıyordu. sırtladım onu. yolun kenarına çektim. beni tekmelerse diye korktum. çifte atarsa diye korktum. eşek kâh yanımda, kâh sırtımda, emniyet şeridine doğru ilerledik. aklıma murat kekilli geldi. şarkısı vardı. her şeyin bir şarkısı var, her kesin de öyle. kesin var.

10.06.2019



Okunmazlık Abideleri I

24.05.2019

o eski kıvrıklığımdan eser yok şimdi. dümdüzüm. dümdüzüzzaman.

tepelere çıktım ve şal istedim. her ne kadar çoğunlukla üşümeğe tedbirli olsam da -zira en sevmediğim şeylerden biridir üşümek; bir, açlık; iki, üşümek.- allah etmesin. rakı arasında türk kahvesi içmeğe bayılırım bundan söz etmeği bayağı bulsam da. tepelere çıktım. merhaba ben homeros. 

yeşilliğe ve açık havaya çok ihtiyacım vardı. araba sesi duymadan. bugün sabahtan beri bunu kurmuştum zihnimde. taksi ne kadar yazar acaba diye. sonra makul bir fiyata anlaştık. dönüşte ömer beni alacak. izmir’in dağlarına çıktım bugün, zira dağ görmeğe ve rakı içmeğe çok ihtiyacım vardı. doktor, haftada bir gün ve bir kadeh dedi ama onu dedikten sonra birbirmize baktık. ben, “olmaz!” dedim, o, “olacak!” dedi. gözleri çok yeşildi. mesleğini eda etse yetecek gibiydi günahını almayım. ama almak durumundayım.

bugün sabah yanımda çalışan işçilerden biri geldi ve “abi akciğer temiz çıktı.” dedi. temiz çıktığının nasıl anlaşıldığını sordum. işyeri doktorunun sevk etmesi nedeniyle evine en yakın hastaneye gittiğini söyledi. röntgen, mr, vs. çekip çekmediğini sordum, “çekmedi.” dedi. sadece fabrikada çekilen röntgene bakıp, “bana niye göndermiş ki?” demiş ve çalışabilir diye imzalamış. o doktora, okuduğu okuldan okutan hocaya kadar bildiğim bütün küfürleri sıraladım, hoş olmadı biliyorum ama doktorları neden sevmediğimi bir kez daha anladım umarım. işçiye, ilk fırsatta başka bir hastaneye gitmesini ve durumu anlatmasını söyledim. zira benim yanımda çalışan çeşitli mustafa’lar meslek hastalığından öldü, belki biz yaptık belki başka yer ama tahammülüm yok. o doktoru bulup teşhir etmezsem bana da doktor demesinler.

ezan sesinin bile ulaşmadığı bir yerdeyim. öyle bir yerdeyim. eza yok, ezber yok, ezel yok.


17.05.2019

bir hıdrellez’i de daha geride bıraktığımız bugünlerde ben aslında yoğum. ben, nasıl ederim nasıl yaparım da gül ağacı dibine bir dileğimin yazılı bulunacağı kağıdı bırakırım diye balkonda sigara içerken bir de baktım ki karşı apartmanda bir kadın, apartmanlarının bahçesine indi ve hızlıca koşarak elindeki kağıdı gülün dibine bıraktı ve hoop kaçar gibi geri dönerek apartman boşluğunda kayboldu. o kadar takdir ve tebrik etdim ki bu hareketini, kocası olup onu öpesim geldi. ederlezi.

geçen hafta dünya dar geldi şehirde, baktım gece gündüz karıştı, her şey bulandı, rakı rengi oldu, şarap rengi oldu. bi ara kendimi denize attım, bi arap vardı o kurtarmış. lakabı arap olanları hep sevmişimdir zaten, ama kurtarmasaydı iyiymişti. geçen hafta hangi haftaydı bilmiyorum.

sonra deliliğe vurdum ki arap kendini mahcup hissetmesin.

giriş ezgisi
bu ne dünya kardeşim
kırklar dağı’nın düzi
rabbenâ âtinâ fi'd-dünyâ haseneten (allah'ım bize dünyada iyilik, güzellik)
peyote
Ne Garip Dünya
gülşen-i hüsnüne kimler varıyor
varuna
carlsberg
içimde bir his var
sineme bir biyopsi 
nem sinem mi sinem mi nem sinem mi sinem mi si



23.04.2019

Okunmazlık Abideleri II

merhaba.
bu sene nevruz’un bensiz gelmesine çok içerledim, hele haber bile vermemiş olması yok mu. nevruz’un bensiz gelmesi. bu cümlede sanki bir edebi sanat var, kafiye olsun diye değil. o değil de, hata benim idi. demem o ki ben günlerden baharın geldiğini unutmuşum, son anda farkına vardım. ve kendime kızdım.
bahar benim için istanbul’da başlamışdı, ve oradan isim şehir bitki hayvan oynayarak devam etdi. edip cansever okurken anlam buldu: ve devam etti. erguvan dilini öğrenince devam etti÷ ve son bulmadı. ... aradan zaman geçti, zaman bu, geçer elbet. müthiş bir düzyazı dilim vardı o zamanlar, geçti elbet. çok bira içiyordum.

(esnerken ağzımızı sol elimizin tersiyle kapatalım lütfen, dünyanın en güzel kadını da olsanız bunu yapmalısınız)

gündüz bira içmeyeli çok olmuştu, çünkü gündüz bira içmemeli, zira yoksa akşam olmuyor. son birkaç yıldır ilk birada/kadehte morali çok bozuk oluyorum. ikinci üçüncü dördüncü birada/kadehte çekilir oluyorum, sonrasında yine morali değişik. ama ilk kadeh gerçekten sorunlu ve sorumlu. başım dönüyor, çarpıntı başlıyor, sonrakilerde uzun süre düzeliyor. size şöyle bir şey söylemeliyim, şayet alkolikseniz kronik bir rahatsızlığınız olduğunu ölene dek anlayamayabilirsiniz.
bugün çok uzun zaman aradan sonra gündüz burası birası içmeğe yeltendim, fena da olmadı hani. benim için riskli bir durum gündüz rakısı/birası içmek. yanımda sevdiğim insanlar yoksa yapmamak için elimden geleni yaptığım bir şey gündüz birası/rakısı içmek, zira zor.
parmağımın hali içler acısı, ucube bir görüntüsü var, saklamıyorum, görünce irrite ediyor biliyorum, geçecek diyorlar. hatta bu ara en sevdiğim dilek “allah geçerinden versin” oluyor. irrite etmek dedim de, itchy and scratchy kelimelerini öğrendim bu ara. irrite etmek dedim de, duru yüzlü kadınlara ayrı bir muhabbet besliyorum tüm aralar. muhabbet beslemek de değil benimki de, lafın yeri geldi sadece, yüzüm hiç duru olmadığından belki de, özellikle de makyajsızlarsa.
evvelsi gün memleketteydim, onyedi yaşındaki yeğenimin yüzüne boca ettiği makyaj hususunda onu uyarmalı mıyım, nasıl uyarmalıyım diye kendi kendime düşünürken, altı yaşındaki yeğenimin 23 nisan temalı bateri gösterisini izlemeğe gitmiştim. orda ne de göreyim? yüzyıl öncesinden bir yüz, anne olarak.



18.04.2019

merhaba.
merhaba’nın sahip olduğu bütün önemini at yarışlarında kaybettiği bir dönemden geliyorum. hiç at yarışı izlemedim, oynamadım. kısa bir dönemini kahvehanede batak ve 3-5-8 oynayarak geçirdim hiç istemeye istemeye. kısa dönemlerle ilgilendim çoğunlukla ilgilendiklerimle, ilgilendiklerim de her neler idiyse. bir şeylerin iyisine sahip olmak için normalden biraz daha fazla bir bedel ödemek gerektiğini öğrendiğimde onaltı falan yaşındaydım. İnsan’ın iyisine sahip olmak için normalden biraz daha fazla bir bedel ödemek gerektiğini öğrendiğimde kaç yaşındaydım hatırlamıyorum. bildiğiniz gibi bazı bedelleri markaya ödüyoruz. insan’a da nasıl sahip olunursa, benimki lafın gelişi, yoksa elbette mülkiyete hayır. ama birkaç tane daha radyom olsa fena mı olurdu, belki mezara götürürdüm onları, kefenin cebi yok biliyorum ama toprağın cepten bol bir şeyi yok.

batak ve 3-5-8 dedim de aklıma geldi, king/rıfkı da oynadığım oldu, bu oyunlarda kartları iyi takip etmeniz gerekir malum, hatta klasik iskambilde de öyle. ama ben oyun oynamayı sevmem, içinde bulunduğum bir şeyin oyun haline getirildiğini hissedersem o şeyden soğurum, ama oynamaya devam ederim o ayrı. hem de kuralına göre oynamağa. eğer ortamda rakip yoksa, müsabakasız bir oyunsa, oyunu diğer oyunculara zevksiz gelecek hale getirerek bırakırım. rekabet içeren bir oyunsa rakiplerime yenileceklerini hissettirir fakat tam da yenecekken masadan kalkarım, çünkü ben rekabet sevmem, yenmeyi yenilmeyi sevmem. ama yenmeme ramak kalacak ana kadar sabretmesini, iz sürmesini, strateji geliştirmesini çok iyi bilir ve yaparım. oldu da yenildiysem rövanş ister ve rövanşı almama ramak kala bırakırım. bunu ben demiyorum, şu an hayatımda olan binbeşyüz kişi diyor. hayatıma giren diğer binbeşyüz kişiye sorsak, onlar da derlerdi sanırım aynı şeyi. 


30.03.2019

merhabali,

elimin altındaki evrakta iki tane altalta kutucuk var, birinin önünde “başarılı” yazarken diğerinin önünde “başarısız” yazıyor. birileri birini tıklayacak/tikleyecek, ve bu elbette oy çokluğuyla olacak. halbuki, ben istiyorum ki bireysel kararlar alalım, oy çokluğuna çoğulculuğa bakılmasın, bakılıyor mu ki zaten öyle olması istense bile. bakılmıyor bakılmasına ama zoruma giden bakılıyor gibi yapılmasına. yani ben o sınavdan kalacaksam buna bir kişi karar versin, muhatabım kimse onu bileyim ve o karar versin, ben de düşmanımı ya da “decision maker”ımı bileyim güncel tabirle. o mu bu mu diye şüpheye düşmeyelim. hepsi danışıklı dövüş yapıp da meydan okumasın ya da iyi polis kötü polis oynamasınlar, ak göt kara göt bileyim. allah birse mesela, ki bu ne güzel, tek başına karar verecek demektir, ki benim en çok sevdiğim yönü de o zaten. çok adil buluyorum bunu, çoğulcu demokrasiye inanmıyorum, tahakküm vardır ve bir de hükümdar. siz hiç hükümdarlar meclisi diye bir şey duydunuz mu? ama bizde var di mi.

ışık loş sanırım. mart ayındayız. hava henüz ısınmamış. hava ısınacak, biz doğalgaz faturalarını daha az ödemeğe başlayacağız diye sevineceğiniz, sevinmek üzereyiz. hatta havanın ısınmasına az kala öyle bir rüzgar çıkacak ki buna tek sevinen bitkiler olacak, onlar o esnada birbirilerini kıyasıya seviyor olacaklar, biz üşüyecek ve bu kuvvetli rüzgarın ardından yağması gereken yağmuru bekliyor olacağız. bitkile ro rüzgaru. andan içeru.





14.01.2019

merhaba marianne,

ne çok özledik değil mi sizleri. yeni yılımızı bile kutlamadık birbirimizin sandık bi ara, az kalsın buna inanıyorduk hatta, yani bu dünyada daha önce hiçbir şeyi kutlamamış olduğumuza. bir mesaj, bir gülüş, bir bakış, bir istihza, bir sakız çiğneme hareketi, bir tokalaşma, bir çelme takış. halbuki yağmur günlerdir göz açmıyor -günlerdir dediğim de üç gündür-. öyle deme onca zaman aradan sonra evde geçen üç gün ömürdendir. hem de haftaiçi üç gün. dört gündür evdeyim, kısa boylu boyumca uzandım. upultu gitmiyor, ya da usultu ya da ulultu, ya da umultu ya da unultu. yağğmur de ne iştahlı değil mi? hasan mutluluğu var havada.

turgut uyar’ın en sevdiğim şiiridir hasan mutluluğu. hasan adlı arkadaşlarım ve insanlar da en sevdiğim insanlardır. yaklaşmakta tereddüt dahi etmem ve ölene kadar severim çoğunlukla.

şiiri yazacaktım, vazgeçtim yazmıyorum, herkes bulsun okusun ve kendine yakışanı alsın. şairlerin sözleri biz ve tanıdıklarımız için biz hayatta olduğumuz sürece geçerlidir, biz yaşarken şairler ölse de devam eder. bunu size daha sonra basit bir mühendislik hesabıyla aktaracağım, ama şu an değil. hani senin hayatın senin tanıdığın tüm insanlar ölene kadar devam ediyordu, öyle bir şey vardı, benim yapacağım hendese de ona benzeyecek handiyse.

gök ne kadar acımasız şu iki gecedir. aynı benim gibi, sesini yükseltmesini duysan sanırsın dünyaları başına yıkacak ama gel gör ki aslında merhametinden asla sual olunmaz. benim merhametimin neyi eksik? salı günü hayatımda ilk defa merhametsiz biri olduğuma hükmettim. bugün cuma ve dört gündür hayatımda ilk defa ardıardına evden çıkmaksızın evdeyim, yağmur sağolsun bana eşlik etti.
en sevdiğim yazar c.m. kitaplarını bir taraf almış, diğer kitapları diğer taraf. öyle acıklı geldi ki bana ayrılan çiftin hikayesini dinlerken. toplamdaki hikayemiz şu son cümleden bağımsız, yabancılaşarak hissetmeğe koyulduğum. yol kenarlarında ot topladığım, çam diplerinde mantar bastığım, göl kenarlarında şarap damıttığım, makilerinde zeytin otlattığım.

evde geçirdiğim şu birkaç istirahat günlerinde, biz bizeyim, dört gündür sesim de çıkmıyor, biri arayacak da konuşmak zorunda kalacağım diye öyle korkuyorum ki, sesimin tonu çok inceldi, hiç hoş değil. kaçıranlar için programın tekrarı olacak mı onu çok merak ediyorum. müsterihim.

izmir, tarihinin yoğun yağmurlarını koynuna almış hepsini birden seviyor kaç üç gündür. göğ gürlüyor ve ben çekiniyorum. zira sebepsiz değil gürlemesi, ışıklar yakıyor, müthiş şavkını çakıyor. işte ben o esnada, ışığı görür görmez gardımı almış alıyorum, dünyanın en gürültüsüz insanı olan ben göğün gürültüsüne hazır bulunuyorum. son demim yıldırımdan olmasın diliyorum. çocukluğumdan kalan bir travmam var -her travma yazışımda keşke tramvay yazsam demiş oluyorum-, çocukluğumda malum bizim oralar her yer travma ve her yer ova, yaza dönük bir havada pek vaki olmamakla birlikte komşularımız tarlada iken düşen yıldırım canını alıyor şadiye teyze’nin. göremediği torununun adı şadiye, yaşı şu ara yirmibeşlerde.

bakın şurada yazdığım üç beş cümlede bile yüzlerce vaka bıraktım ona göre. ... rüyalarım çok canlı son iki gündür. öyle böyle değil, özlemişim meğer. en azından rüyada dahi bu kadar canlı olmasını hayatın, hakikaten özlemişim. selen'i hatırlıyorum bugünkü rüyadan kalan, çünkü çok gerçek anlıyor musun. rüyayı hatırlamıyorum bile, sabah sorsan amenna. ve eniştem var başka bir rüyada, tonlarca balık tutuyor, ona hesap soruyorum, niye yakaladığın o kadar taze balığı bana hiç ayırmayıp başkalarına sattın diye. yıllardır ‘balıkların öcü’ diye bir başlık düşünüyorum cümlelerime, öyle de çok çekiniyorum ki içeriğinden.

saatler çok çekiç bu ara, çekindiğim kadar var.




04.01.2019

dün ne oldu. ya da bu gün. misal bu hafta. bu hafta çok bensizdim. hiç kendimde değildim, hiç kendimde hissetmedim. dışarıdaydım. ondan önceki haftalarda öyle değildi misal, buraya gelip bu hafta ezberime takılan şarkılar bunlar diye laf edebilirdim. bunları söyleyip sesimi sisimi kaydettim deyip ileride bakmak üzere buraya kaydedebilirdim. bu hafta hiç böyle bir şarkım olmadı zira bende değildim. yılbaşı bile yılbaşı gibi, yeni yıl bile yeni yıl gibi değildi. benim yüzümden tabii ki, başka mesul yok. hatta bi ara klavyede w'nin yerini bile çok aradığımı söyleyebilirim. normalde yılın son günlerini iple çeken bi insan, sadece christmas songs dinletebilmek ya da zamanın hakkını vererek dinleyebilmek için bile, çok mühimdi yeni yıla girmenin birkaç gün öncesi ve o son gecesi, lakin bu sene son gününde beceremedim o şevki, heyecanı, bir şey oldu ve zapt etti beni -hani nerde “bana bi şey olmadı”-. bugün göreyim dedim tezahürünü, ama gone with the sin dedi bartender.

bu hafta bu gün hâlâ çağrılmadığımı çok iyi hissettim. en çok da sağ el başparmağım hissetti bunu. benim sağ el başparmağım -öyle demeyin, beş parmağın beşi bir mi- ilk acısını ben oniki yaşımdan günler alırken almıştı başına, yarısı kaybolmuştu o gün bıçak darbesiyle. dün de ikinci yarısını kaybetti. hesapladım, aradan yirmbeş yıl geçmiş, kimilerinizin yaşı kadar bir mesafe.

geçen hafta çok acı şeyler oldu.
ziya anne ve babası hastalandığı için kursu bırakmak zorunda kaldı ve memleketine döndü, ki aramızda halk oyunlarına en heveslimiz oydu.
gelirken çöp toplayan iki genç çöpten buldukları kolayla bir şeyler yiyorlardı. hepsini anlatmayacağım. en azından anlatılanları gördüğünüz bir yer var, benim o da yok.

yo, bunu burada bırakmam ben bensem.



29.12.2018

merhaba ey gi,
merhaba gri olup ve beni kaale almayanlar,
kaale almak’taki kaale kelimesinin gerçek yazılışını ya da kökenini merak edişim,
merhaba ey işyeri hekimim,
emin olmamız gerek deyişi emin olmayan tüm eminsizlerin,
bilseniz sizi ne çok özlemişim,
merhaba beni salıncaklarınız ve her biriniz,
merhaba beni özleyenler ve kar topu oynayanlar,
merhaba ben sizi çok özledim bir bilseniz,
merhaba çeşitli haftasonu uçmaları ve kulaklıklar,
size bir şey diyim mi ben, ben hepinizi kulağıma astım, kulaklarım bu yüzden biraz kepçe,
merhaba ben duyması azalan kulaklarıma şahit olmanın çok sıcak çaya batırdığı zavallı bisküvi,
mesela süreyya berfe’nin “hepsi o kadar” şiiri,
e mesela bitmeyen doktora tezim ve ben,
sizin büt büt bütünlemelerle bitmeyen ağırlıklı genel not ortalamalarınız,
ha misal bitmeyen kaşıntılarım, allerjen kelimesi çok hoş geliyor kulağıma az duyduğu ölçüde,
merhaba ey gi, zi kalbimin, ziggy stardust filan şarkıları olacak
ve ölecek birkaç gün sonra bundan yeni yıl başlangıcında,
merhaba, kar küresi bana hâlâ gayet küresel bir hümanizmi ispat ediyor ve gözlerim doluyor,
siz sevmezseniz sevmeyeni olun sevmemenin ziyanı yok benim için,
şair der ki yukarıda bahsettiğim şiirinde, “hiçbir zaman suyu olmayacak bir kuyu”,
gibi merhaba ben emine teyze’yi özlemiş olabilirim ya da indinde herhangi birinizi,
enveriye tren garı derken mesela sözün gelimi aslında onun hepsi si,
yoksa ne işim olur dünyanın en saçma lokantasında,
kelimelik oynayın devam edin merhaba sevdiğim şarkıları paylaştıklarım,
ben de bilirdim yirmiki yaşında bir yıldız olayım ama ben büyüdüğümde yaşım otuzikiydi sanırım,
merhaba ben de bilirdim bu yepyeni yıla sizinle girmeyi,
ama anlıyor musunuz beni misal ülkü tamer’in “ben var ölmek” şiiri,
yok o da değil de en çok size hediye edilmeyi özledim,
a yo beni unutmuş muydunuz yoksa merha hahan,
merhaba ben biyopsi si,
merhaba söylediklerimin hepsi biliyorum daha önce söylendi, ha sanıyor muyuz ki kestiler acıdı,
biliyoruz o sabaha karşılar acıyan yanlarını bana ayırdı,
merhaba, her saçı çok erkenden bağlı bir genç insan gördüğümde aklımda ebru,
anneleriniz kızkardeşleriniz hepsinin yeri bende ayrı,
biliyor umsunuz benden çok iyi bir bibliyofil olurdu mezarlıklarda,
fakat sinin yeri ayrı öyle demeyin ben onu orama yerleştireli yıllar,
merhaba siz isterdiniz biliyorum ki sizden ötürü,
merhaba yine de eeee öyle yani işte işyerinde iştahım, alıkoyamaz gelse feriştahı,
merhaba kimsenin egosunu üzmesine gerek yok çünkü u nutmam mümkün değil anlıyor musunuz,
yılbaşını yalnız geçirecek olmam sizi unutmuş ya da sevmemiş olmama mümkün değil,
şairin şarkısı var ama şimdi söylemem, hani neydi o fatih sahnesi’nin adı unkapanı surların ordaki, si
merhaba benim gönlüm isterdi ki uyluk kemiğim şiir yazsın uyluğuma karşı,
bu demek değil olacak gönlün gönlüme karşı.