ama arkadaşlar iyidir



30.09.2013

27.09.2013

merhaba. cuma-ı şerifleriniz hayırlı olsun. sabah da öyle. madem. günaydın. şehrimizdeki tüm antibakteriyel etkinlikler devam ediyor. ekranı göremediğimden typolar mazur görüle. bipolar vaziyetler de öyle. dosyalar, ölçü aletleti. kişinin işyerinde müzik dinleyememesi ne kadar içler aağacı. ben aslında sadece merhaba etmeye gelmiş idim ne var ki kâr etmez ahım sen gülizare, sevmiş bulundum güzelim gayrı ne çare. çalan telefonlar, ceplerimizin nadide parçaları telefonlarımız, bu hafta ne kadar da geçmek bilmedi diye hayıflanan idari bina calışanı bembeyaz yakalıklılar, her mi hafta aynı terane, biraz susmak bilsenize. arturo bandini'nin lafına bana mı dedin diyesim geldi bak şimdi. tamam görüşürüz.

25.09.2013

ben şey yapayım o zaman. neşet ertaş'ı anayım.

24.09.2013

feracenin ucu sırma olabilirdi.
arasıra bazı bazı

23.09.2013

touch me with your naked hand or touch me with your glove

ben her sabah insan içine çıkıyorum, kesiyolar acıyo mu sanki.
kestiler acımadı kesseler acımaz. tanrıdan diledim bu kadar google: they cut does not hurt. coupe ne fait pas mal. taglio non fa male.

ne bileyim ben.

22.09.2013

ah nasıl unuturum, günaydın. havada bir semaver buğusu, hoş bir eda, eylülün 22 kuğusu var.
bu adamı iyiden sevmeye başladım. bi ara şarkının sözlerine de eğilelim. su içelim.

21.09.2013

arabada uyursun

bu ses şükran ay'ın sesi. duysam tanırım, tanısam duyardım. neden? çünkü bende dedemden kalma, yadigar nevinden plakları var. hatta filmin bu bölümünün girişinde çalan şarkının aynısınınki mesela, var. sonra bir de biz bundan beş kadar altı kadar sene önce kemancı ali ile eniştem, babam ve ben ovaya içmeye giderdik. birkaç hikayesi var hatta buralarda bir yerde. kemancı ali'nin içmeden çalmaması bir yana içtikçe düştüğü acınası hâl başka bir dünya. şimdi arada bir bu filmden aldığım enstantan cümleleri ekleyeceğim buralara, araya giren tek cümleler oradandır, italik dizilir. şükran ay'ı tanıyışım bu plaklardan önce kemanî ali amca'nın çaldığı bu şarkıya dayanır, "sokağın ardındayım, saatin dördündeyim," der sözlerinde. bizim bu üç büyük ve yanlarında genç benim çıktığımız bol ovalı bol yıldızlı rakılı akşamlarda çalardı gençlik şarkıları olarak bunu. bense güzel bir şarkı olarak dinlerdim. bu üçü aynı yaştalar. ben bu hikayeyi sonradan öğreniyorum tabii. hatta doğrudan anlatılmıyor sonradan da, sadece taşları birleştirip üzerlerinde yürüyorum. beni değil onu seyret. ben o kadar çok taş bıraktım ki.

- ne zamandır böyle vakit geçirmemiştim.
- eğlenmedin ki.
- niçin?
- ne gülüp açıldın, ne de doğrudürüst konuştun.


ali amca gençliğinde düğünlerde keman çalıyor, düğün orkestrasının asıl sahibi ise bateri çalan hakkı diye bir adam, bembeyaz saçlı ama saçlı mı saçlı bir amca, hatırlıyorum ben. babam da aynı dönem gençliklerinde bu hakkı denen adamın kızına tutuluyor. hakkı bey amca'dan kız istemeye niyetlenirken ne idüğünü anlamak için birlikte en çok zaman geçirdiği orkestrasının elemanlarını tanımaktan başlıyor işe. ali de genç bir kemancı o zamanlar. babam ali amcayla bu şekilde tanışıyor. eniştem de zaten babamın amcasının oğlu. babam hakkı'nın kızına vuruluyor. babaannem istemiyor çalgıcının kızı diye. babaannem de eskinin kıymetli otoriter kadınlarından, her ne kadar babam onu birkaç kez dedemin bıçak altlarından kurtarmış olsa da. niyeti yok filan derken, o iş olmuyor. babam sonra ali amcayla bir kez rakı içiyor. sonra araya çoluklar çocuklar giriyor. araya giren yirmibeş yılda hiç görüşmüyorlar, hem de hiç. bir gün, eniştem kemancı ali'yi çoluğunu çocuğunu evermiş bir şekilde, oto sanayide bir tektekçi dükkanında iki tek atarken görüyor. ne yaptın ne ettin derken sözleşiyorlar bir haftasonu, babamı da alıp gelmesini söylüyor ali amca enişteme. işte o grup birleştiğinde ben de eniştemin davetlisi olarak iştirak ediyorum onlara. çalıp söylüyorlar, şükran ay kimmiş tanımıyorum bile doğrudürüst. sadece kimsenin sevmediği adamın birinin annesi olarak adı var hafızamda. sonra sonra dedemin plakları çıkıyor ortaya. bir bakıyorum ki bulduğum otuz kadar plak arasında üç tanesi onun.

her şeyin bir sonrası var muhakkak. çocukluğumda yıllarca düğünlerce dinlemiş olduğum, anannemin dilinde tüy bitiren "hani söz vermiştin bana içmeyecektin" sözlü şarkının da aslında tam bir şükran ay anonimi olduğunu sonradan öğreniyorum. saygı ediyorum.

sonralardan önce üniversitedeyken ahmet bana bi şarkı gönderiyor. o da aşağıda.



20.09.2013

19.09.2013

tanrım benden elli yaşında barlarda oturan bir adam yapma, oturuyorsam da yanımda çocuklarım olsun mutlaka.
tanrım beni kapısında badigard olan barlara girmekten koru. imtina edarim.

8.09.2013

merhaba. bugün sabah altıbuçukta kalkıp bit pazarına gittim. bi sürü hurda bi sürü çöp bi sürü kullanılmış bi sürü çalıntı bi sürü alıntı bi sürü çingene bi sürü ben. bi tane johnny cash plağı buldum, hevesle onu aldım. rüzgâr çıktı. sildi süpürdü. bi kız geçti önümden. çok serin baktı. bugün hristiyanların yakarma günü, senin ne olduğun belirsiz, dedi. çanlar kimin için çanıyor, dedi gözlerim.

7.09.2013

merhaba. bugün köşedeki fırından poğaça aldım.

5.09.2013

this mess we're in

zaten güzel olan bazı şarkılar radyoda rastlandığında daha öyle güzel geliyor ki. halbuki evde dinlesem aynı tadı vermezidi. iyi biri gibiymiş gibi hissetmesine de ihtiyacı var insanoğlunun. bugün sabahtan beri iyi biriymişim gibi hissetmek istiyordum ama ziyanı yok, bugün de hissetmeyivereyim ne çıkar. can benim sıkıntı benim, ellere nesi. hadi gel, ay karanlık. istanbul'a ankara'ya çalar gözlerin. hadi git azıcık istanbul iste, beni bay metin gönderdi de, kosunlar o denizi bir çanağa. al getir ilk sevgiliyi beşiktaş'tan, yaşamak istiyorum gençliğimi baştan. hadi artık öldüm biliyor musun, hadi kalk izmirlere filan gidelim. bütün bunlar alıntıdır ha, aman şairlerimiz ziyan olmasın. sonbaharın iç hatlarına ilk dahil oluşumuzda aklıma hep içine girdiğim şehirlerin mevsim değişikliği kokusu gelir. hepsini iyi bilirim. dengemi yitirdim. bugün ilk defa af dilemeyi düşündüm, tevekkeli değilmiş. işyerinden bi arkadaşım, doktor amsterdam'a gidelim mi, dedi bugün. şaşırdım. her şeye ve herkese dediğim gibi, olur, dedim. olur derken olmayacağımı her şeyler gibi herkesler gibi ayrı olan her şeyler gibi o da anladı. sonra bi vintage duvar bulup işedim. rusya'ya gel, bak ben türkiye'ye döndükten sonra bi daha gelemezsin dedi lise arkadaşım. olur, bu sefer kesin geliyorum, dedim. olmayacak bir duaya daha amin ettim. eski samimiyetimiz olsa dubai'ye çağırırdı bi arkadaşım, ona da olur derdim muhtahminen, ve gitmezdim. üstad mehmet, ingiltere'ye çağırdı, ona olur bile diyemedim, ona olur diyebilecek yalancılık sergilemek istemedim.

sonra biraz duş aldım. duşa girerken pj'den who will love me now söylemesini rica ettim, kırmadı beni. bütün yaz iki musluğundan birden kaynar su aktığı için binlerce küfrederek yıkandığım banyomda havanın soğumasıyla birlikte sıcak sular ortadan kaybolmuştu ve yerini ayaza bırakmıştı, yine elbette sövdüm. ilk defa bu kadar alkolsüz geçirdiğim bir eylül ayına gireli henüz dört gün olmuştu ve artık sabahları amına koyim diyerek uyanmıyordum, yine de dumansız hava saham yoktu henüz. pj'den bis rica ettim. üzüm yıkadım. gözlerimi üzüm tanelerine gömdüm, gözlerime benziyorlardı. komşudan türk kahvesi aldım ödünç. bir şeyler içmem gerekiyordu ve çay kahve için sadece günde birer fincan kısıtlaması getirilmişti doktorun biri tarafından. suya vuruldum. it gibi su içiyordum. dünyanın suyunu içtim. deryalarca su içtim, geçmedi başımın dönmesi. casting adlı italya'dan getirttiğim mesleki kitaba baktım biraz, kapağına baktım, adamın biri döküyordu, habire gün geçtikçe dökülüyordum. hey pj, bir kez daha söyle, dedim. kitabın adını sorguladım sonra, casting'in terimsel anlamı haricindeki anlamını düşündüm, evet ben oynuyordum, oynamadığım bir an var mıydı. sen hep iyiyi oynadın, dedi eski arkadaşım yazdığı mailde. oynamadım, öyleyim, dedim. blogun sayesinde türkçe öğrendim dedi kadının biri geçenlerde. yıllar önce, sizlere çay kaşıklarının saplarındaki şekillere dikkat edip etmediğinizi sormuştum hatırlar mısınız, ve orda yerli bir marka ismi vermiştim. amerika'da kadının birinin eline aynı markadan çay kaşığı geçsin, ve bir anlam içerdiğini zannederek google'a kaşığın adını yazsın, sonra da bana mail atsın, olacak iş mi. dünyada bazen böyle tuhaflıklar olmuyor değil. baba olacak adamdım. etme bulma dünyası bu eyyuhellezine amenu, diye seslendi ordan merve elinde çay kaşığıyla. sonra işe gitmiyor mu bu izmirli kız, dedim kendi kendime. izmirli kızların tuborg hayranlığına sinir olmuyorum değil. o değil de, sonra sırcı emin'i aradım. fabrikada sır işiyle uğraştığı için adı sırcı, yoksa gizemle esrarla filan ilgisi yok, hatta kolpacının önde gideni, ama seviyorum adamı, beraber rakı içip içemeyeceğimizi sordum, müdür oldun götün kalktı doktor dedi, arayıp sormaz oldun dedi, tamam söz rakılar benden dedim. önümüzdeki haftaiçi için sözleştik. haftaiçi içmeme direncimi bir kez de onun için kıracaktım. sonra oturdum gündüz içtiğim kahvenin telvesine göz attım, içindeki gazeteyi okudum, içindeki üçüncü sayfa haberlerini okumadım ama, güzel şeyleri okumaya gayret ettim. birkaç magazinel şey, birkaç acıklı şiir, birkaç trajikomik gelişme, hepsini not ettim gelecek defterime. arabamın arka camına trajik yazdırmaya karar verdim.

beşiktaş'ta elma kafe'ye gittim sonra, iki öğlen birası içtim orda. kazan'a gittim, bi tane de orda içtim, ikinci biramı söyleyecektim ki bi masada tiptip baktı bana sert erkekler, masalarına atlayıp dördüne birden giriştim, onlar oranın fiks müşterisi olduklarından yakapaça atıldım ordan, allahtan ayırdılar çalışanlar, yoksa sinanpaşa camii de yakındı zaten, ilk namazı müteakip. vazgeçtim. ordan çıtır pub'ın terasına çıktım. bi bira içtim. mekan çok güzeldi ama müzikleri sevmedim. kalkıp mado'nun yanındaki külüstür pub'a girdim, bi bira da orda içtim, duramadım orda, acı bastı. ordan çıkıp aynı sokağın biraz ilerisindeki küçük ev tekel bayiine girip, bi paket kısa ballıca ve bi şişe dimitri kopulo beyaz aldım, her gün benim için bi tane soğutuyordu mutlaka. şişeyi alıp sahile indim, adamın biri oturuyordu bankta sakallı makallı, şarap içiyordu o da. elimdeki iki paket sigarayı görünce, yedekli çalıştığına göre epey içiyorsun, dedi. sigaraya dikkat etmiş olmasına anlam veremedim. biraz metin eloğlu'dan konuştuk, biraz ergin günçe'den, biraz cemil kavukçu'dan, arkadaşıymış hatta. drugs don't work çalıyor duyuyor musun, dedim. arabasının arkasına trajik yazdıran sen misin, dedi, evet o benim, dedim. ingiltere'de yaşıyor olsan bittersweet mi yazdırırdın, dedi, ne alakası var, dedim. kalktı gitti ben tersleyince. sonra çimlerin arkasından güzelce bi kız çıktı geldi. şarabından içebilir miyim, dedi. yok artık, dedim. şaka yapıyor olmalısın, diye ekledim. hayatımda ilk defa bu cümleyi kurmuştum ama bu kızın hayatımda bana yaşatacağı pek çok ilkle bunun bir bağlantısı olduğunu düşünmüyorum. biliyo musun, dedi, ben buraya gelmeden önce üç tane bira içtim, normalde üç tane bira beni iyi eder, hatta sarhoş bile eder, deli deli kahkahalar atarım, ama üç biradan sonra biraz ara verirsem öyle bi açılırım ki sabaha kadar içebilirim, dedi. sabaha kadar içmeyeceğiz di mi, ben pek duramam da, dedim. drugs don't work, dedi. şimdi filmlerdeki gibi konuşmalara dalmayacağımızı, benim öyle bi adam olmadığımı kestirebiliyosun, di mi? dedim. biliyorum biliyorum, kısa ballıca içen bi adamdan filmlerdeki gibi konuşmalar yapmasını bekleyemem ama hazır kafamda birkaç soru varken bırak da onları sorayım, sonra gündelik hayatımıza döneriz, dedi. olur, dedim.

1.09.2013

pop saati