ama arkadaşlar iyidir



26.02.2014

19.02.2014

iyi bir kulaklık şart

merhaba marianne,

burda mıyız? bugünlerden çarşamba. yine çoğun olduğu gibi erken kalkılan ve mesaiye yol alınan bir gün oldu. anlatacak hiçbir şeyim yok aslında. aslında hep vardır aslı bir şeylerin. ne kadar da aynı şeyleri kullanıyor değil miyiz. aslında, bazen, filan, bunlar olmasa naparmıştık. radiation dedi şarkıda. kulaklık çok önemli diye dedim ama sana daha önce. beni dinlememen yetmiyormuş gibi kulaklık da takmadığın oluyor. sonra alçak portakal ağacının yanına geçip portakalı bir kadın memesini tutar gibi tutup da fotoğraf çektirmedim elbette. benim niye sahi hiç mi hiç fotoğrafım yok oralarda. o taraklarda bezimiz var elbet. inanır mısın o kadar boş geziyor ki ellerim, hiç.  sosyal mesaj aşeriyorum. içeriyor nitekim.

nerden aklıma geldiyse. ben biliyorum nerden aklıma geldiğini. ama bence erkek şarkısı bu.


10.02.2014

sen yine de al yanına, lazım olur.

"nilüfer

ben oraya koymuştum, almışlar,
arasına sıkışık saatlerin.
çıkarır bakardım kimseler yokken;
beni bana gösterecek aynamdı, almışlar.

kışken ilkyaz sularımda açardı;
buzlu dağlar gerisine kaçıracak ne vardı?
eski defterlerden sararmış yaprak.
beni bana gösterecek anlamdı, almışlar.

bir ışıktı yanardı yalnız gecelerde;
akşam,çiçekler uykuya yattı,
sardı karşı kıyıları karanlık-
beni bana gösterecek lambamdı, almışlar.

b. necatigil"
nazar boncuğu takmayı ihmal etmemesi gözümden kaçmamıştı. ben kaç yıldır nazar boncuğu takmıyordum kimbilir.

her hafta herhangi bir gün iş çıkış akşamı yaptığım gibi küçük alışveriş ardından çiçekçiye uzandım. "şundan," dedim, ne kadar olduğunu öğrenince, -günün kazancına ya da alıcının tipine göre fiyatı değiştirebiliyorlar, her hafta farklı fiyattan alıyor olabiliyorum, ziyanı yok- "dört bağ lütfen," dedim, bir tane de o ikram etti. "yanına da bir tane ama sadece bir tane şundan," dedim, "şu renginden." "kızınız mı var," dedi. "hayır, hatta kimse yok," dedim. o sırada çiçekler elimdeydi ve parayı hazırlıyordum. "boş eve çiçek alıyorum," dedim. "kızım mı olsaydı," dedim. "yok, da, o rengi seçince, öyle düşündüm," dedi. "her hafta yapıyorum bunu, bir hafta sizden, bir hafta yandaki amcadan, bir hafta öbür hanımefendiden, ve her hafta rengini değiştiriyorum," dedim.
biliyordum turkuazı severdiniz.


8.02.2014

bu da iki senemi yedi nerden baksan : )



daha önce daha orijinal klibiyle paylaşmıştım yine burda ama benim gözümde bu şarkı özellikle bu kliple son birbuçuk senedir hayatımı sikiyor. [argo için kusura bakmayın. tam işe yarayacağı yerde çıkıp geliyor sağolsun.]

7.02.2014

her akşam balıklara yem veriyorum marianne. ve her akşam sanki daha yeni vermişim gibi hissediyorum. bu demek oluyor ki.

6.02.2014

merhaba marianne,

bence insanın alnıyla gözlerinin orda bir şey var. hani gözlerini çevreleyen halkanın alnıyla bütünleşen noktalarında. ben mucit olsam oraya sürekli sıcak/soğuk kompres yapılabilecek bir şeyler icat ederdim kesin. oraya bi el değmeli. bunu açıklamalı ilim adamları kadınları. çakra filan da değil ya bu daha başka. yogasının amına koyim bu daha başka. var bir şey diyorum anlamıyosun.
merhaba marianne,

yaşım otuzüç ve ben bunun farkında olduğumu sanıyordum. arasıra genç kadınlarla konuşuyorum ama genç olduklarından değil, kadın olduklarından. yani ben yaşımın ne olduğunun farkında değilmişim aslında, yaş değil mesele daha aslında. mesele şu ki bugüne kadar bunu fark etmemiş olmam. bugüne kadar fark etmemiş olduğumu fark ettiğim şey şu ki, ben hayatı hiç ciddiye almıyormuşum. yaşımdan ya da yaşla ilgili herhangi bir şeyden bahsetmemin sebebi bu, bir anda bu ciddiyetin yaşla bağlantısını -ortalama ömür üzerinden hesaplayarak- kurmuş olmam. içerken içerken yaşarken yatarken kalkarken yerken içerken içerken içerken araba kullanırken severken sevişirken uyurken hiç ciddiye almamışım ben dünyayı. hep bir oyunun ve hâlâ oyunun içinde olduğumuzu sanmışım. dün nedense bu peydah oldu beynimin meyhanesine durduk yere, yok hayır durduk yere değil, araba kullanıyor ve yine hatalı mı hatasız mı olduğundan emin olmadığım bir sollamaya kalkışıyordum. ne kadar saçma ve basit değil mi. karşımda o arabayı gördüğümde bir anda vasiyetimi notere imzalattım. elbette bu bir şeyi değiştirmeyecek noter denen kurum varlığını korudukça ama bu benim içinde bulunduğum söylenmesi fena olmayan bu yaşımda, hiçbir zaman ciddiye alabileceğimin garantisi olmayacak. ve olmayacak.

sıradan çinkokarbon pillerden uzun ömürlüyüm, başka birine hem artısından hem eksisinden bu kadar enerji çekseler eminim bu kadar dayanamazdı.
merhaba marianne,

ben üniversiteyi istanbul'da şey ettim. sonra iş icabı oradan ayrıldım. sonra kuzenim diyebileceğim bir akrabalıktaki bir çocuk bana sordu, -bana amca derdi benden altı yaş küçük olmasına rağmen, aile geleneğimiz bunu bu şekilde gerektirirdi- amca hangi üniversiteyi hangi şehri yazayım dedi, puanım bu dedi. puanı düşüktü. ancak özel üniversitelerin özel bölümlerine yetecek kadardı, çok ihtimal yoktu önümüzde. babası da bunu bildiğinden buna maddi olarak hazırlıklıydı. diğer taraftan oğlu bana benzesin istiyordu. bir izmir bir de istanbul vardı önümüzde. gözlerine baktım. gözleri benim gözlerime, çenesi benim çeneme benzerdi, onun babasını babamın kardeşi zannederlerdi, benziyorduk bu yüzden, ben de onu benim o kadar sene önceki halime benzettim. git madem istanbul'a dedim. şu üniversitenin şu bölümünü yaz amcam dedim. yazdı ve kazandı. şimdi orda. ilk gittiği sene çok bocaladı, özellikle ingilizce hazırlık ona çok zorluklar yaşattı ve ben kendimi çok sorumlu hissettim. neyse ki atlattı. şimdi iyi. şimdi ben onu takip ediyorum facebook'tan instagram'dan. ama o çocuk benim oraya gönderdiğim çocuk değil, aslında o çocuk benim oraya gönderdiğim çocuk ama o çocuk ben değil. ben onu oraya gönderirken aslında kendim tekrar giderim onunla beraber diye düşünmüştüm. değilmiş marianne. kimse kimseye benzemiyormuş. ben de kendimi kimseye benzetemedim. çok uğraştım olmadı.

4.02.2014

merhaba marianne,

şimdiki gibi pek sarhoş geldiğimde beni eve al olur mu. ve hiç çaktırma lütfen, sanki her zamanki halimmiş gibi -ki çoğu zamanki halimdir- ağırdan al, kadınlık yap bana. beni ağırla olabildiğince ağırlığınla, karım olduğunu hissettir bana, çocuğun olduğumu bildir ağırlığınla. esme yağma, hoşgeldin de. bütün fazla gelen ağırlıkları attığımı ve düşmemek için elimden geleni yaptığımı bileyim ben de. izci kampına katılırmışız gibi bileyim ben. öyle uzaktan bak ki senin olduğumu hissettir bana, ben bu zamana kadar hayatımın anasını ağlatmış olsam da pişmanlık duymak için büyük bir geçmiş yarat bana, seni tanımadan geçirdiğim yüzyıllara kısa bir süre yanmama izin ver. rüya görüyormuşum gibi hissettir bana marianne, uyandığımda anlayayım gerçek olduğunu.

1.02.2014

merhaba marianne,

bugün pek de uzun sayılmayabilecek bir aradan sonra annemi gördüm, örgümü andım. dünyanın başıma ördüğü çoraplar konusunda muhtelif tasalarım var. ve bu dünya düzeninde pek mühim değil, olmasın da zaten. o kadar da milyar varken, bence lafı mı olmalı, olmamalı mı olmalı mı. sonra sohbete türkiye'nin çeşitli merkezlerinden arkadaşlarımı buyur ettim kafa tasımda, sonuçta tasa tek başına derdest edilemiyor. dersaadet'te buluşmak üzere sözleştik ve fakat benden başka gelen olmadı ne gam. sonra sultanahmet'e sahafları gezmeye gideyim bari dedim, sahaf ne gezer, hepsi ingilizce ders kitabı satıyor olmasın m, beni bi yas tuttum. buat diye bir kelime dikkatimi çekti sahafları gezerken. ordan mahmutpaşa'ya geçecektim geçmesine lakin, çaldıran'a uğramadan edemedim. yine de yeryüzünde buat diye bir kelime yaşıyordu yaşamasına ve eskimolara olan uzaktan ve platonik ilgim onların bana kayıtsız kalmasına mani olmamalıydı. yine de yıllardır mani oluyordu halimi takrire hicabım. şimdi sana kendimi tanıtacak değilim marianne, bunki gerçek beni pek tanımanı istediğimi söyleyemeyeceğim, hem de esefle muzdaribim bundan. trafikte korna çalmaktan da imtina eden biriyim. hani bazı babalar vardır, toplum tarafından ve eş dost arafında çok sevilirler lakin eve geldiklerinde ızdırap olurlar -aranızda askere gitmeyenler ızdırap olmak lafzını tam çözemeyeceklerdir kesinlikle- ben de o babalar olmaktan pek korkuyorum neme lazım. bende yeterince nem var, sana da bence biraz rutubet lazım. ki birlikte kurulanmamızın bi ranlamı olsun.

benim babam nerdeyse osmanlıdan beri devlet memurudur marianne. ve öyle komik bir şey oldu ki, kendisi bu haberi bana verirken telefonda gülüyordu, bana da ziyadesiyle komik gelemedi değil, adamın tayini çıkmış van'ın ta çaldıran'ına. bana sen ne biçim tarihçisin dedi, çaldıran mı, diye hayretle sorduğumda. yok dedim, onu hatırlıyorum, onlar benim hayatımın dönüm noktalarıdır, unutmam mümkün mü dedim, ben ki ilk öpücüğümü ridaniye, ikincisini mercidabık, üçüncüsünü de çaldıran'da almış adamım dedim, kronolojisini karıştırıyor olabileceğim mazuriyetimi yineledim. ... bir sürgün bu sevda.

yine de buat fena kelime değil.