26 05 2012
"You don't know me, but my name is Edward Bloom and I love you. I've spent the last three years working to find out who you are. I've been shot and stabbed and trampled a few times— I broke my ribs twice— but it's all been worth it to see you here, now, and to finally get to talk to you. Because I'm destined to marry you. I knew it the first moment I saw you at the circus. And I know it now more than ever."
25 05 2012
20 05 2012
14 05 2012
09 05 2012
07 05 2012
06 05 2012
"üstüme düşen bütün yıldırımları geri gönderdim." - gökyüzünde bir adam
hey komşu kızı, bana komşu sızıların var mı? bugün pazar, günaydın. pazar olmakta diğer günlerin bilmediği bir şey var. dünyanın bütün pazarları birleşsin, burdan köye yol olsun. bugün pek çok günün üstüste geldiği biriktiği filan bi gün. hıdrellez, altı mayıs asımları, din ile siyasetin birleştiği bir gün olmuş baksana, geceden kalınması muhtemel bir öğlen vaktinin tam da ortasından seslenmekte bizlere. aha kültablası dolmuş, boşaltmak lazım. dolmuşta çiki çiki baba çalıyor bizlere. baba bugün dağlar yeşil boyandı. muskatlı türk kahvesi almıştım, hiç mi hiç hoşuma mı hoşuma git mi gitmedi. carabina diye bir şarkı çalıyor şu an, fena değil, tavsiye ederim. diyalogsuz diyaloglardan sıkılmış blog okurları. ... cüneyt türel ölmüş, ekrem bora geçenlerde ona keza. mercedes sosa geçen sene. ilhan berk, bizim onunla seviştiğimiz sene. bugünlerde pek çok şiir okumak ezberlemek boğazımı parçalamak istiyorum. kitaplarım yanımda değil, camdan şiir okumak, bilmem nasıl olur ki. bu, blogger'ın yeni penceresiyle yazdığım ilk yazı. fonta ve ekrana adapte olamadım. ekrem, bu evleri bu evleri bu evleri bu balkonları bu çiçekleri kuşları, ekrem tüm bu kararan dolunayları, organize sanayi bölgelerini, forkliftleri, kamyonları kamyoncuları, otobanları kornaları, otoban kenarı bitkilerini, o otoban kenarı adamlarını, bunları bunları, ayaklarımı, çöz, hepsini çöz, bulmaca bilmece problem çözer gibi çöz. çöz de al mustafali.
bazı aynaların sizi de çok çirkin gösterdiği oluyor mu. yoksa o kadar güzel misiniz ki hiç çirkin gösterilmeyesiniz. ben fotoğraflarda çıkmayı bile öğrenemedim henüz. yaşım otuzu tek adımla geçti.
sahi alman bira evi diye bir bar vardı, giderdik.
pagliaccioooo
ben nazım olsam, piraye'ye kızıp yorgan yorgan sayfaları yakardım.
ben bir daha üniversite okusam akıl öncesi öğretmeni olmaya çalışırdım.
ayakkabından su içip içmeyeceğim konusunu hiç düşünmemiştim, şimdi nedense aklıma takıldı. aklım takıldı, fikrim takıldı.
sizlere bugün romantik bir karate ustasının özyaşamöyküsünden mi bahsetsem bilemedim. bu adamın tekmelediği duvarlarda hep kendi yazdığı şiirler asılıydı. hıncını şiirlerinden alırdı. içinde patlamaya patlamaya yüzlerce sayfa tutmuş, bütün organlarını sarmış bir şiir ağacı, kökleri japonya'nın bütün mahallelerinin altında dolaşan bir şiir ağacı. bu adam öcünü duvarlardan istedi, durmadan yumruk ve tekmeledi.
sizlere bugün aralarındaki aşka ortak olduğum ve bunun farkında olunan bir evliliğin içindeki kocanın halinden mi bahsetseydim yoksa.
sizlere bugün kendi balkonuna kilitlemiş bir adamın hikayesinden mi bahsetseydim. başka hiçbir özelliği olmayan bu adamın tek özelliği balkonunda büyüttüğü çiçeğini önce sulaması ve sonra elinde bir pipetle suyunu çekmiş saksının toprağından su içmesi idi. bu adam susuzluğunu buradan gideriyordu, ve su içerken boğazına biraz toprak kaçıyordu. bu adamın içinde bir çiçek büyümekteydi.
bazen kendimi çok anlaşılmaz buluyorum.
bazen kendimi kendimle aldatıyorum.
sizlere bugün çok şaşırtıcı bir adamdan mı bahsetseydim. adam çok şaşırtıcıydı.
sizlere bugün, pazar bu arada, konuşurken kelimelere basmamaya çalışarak konuştuğu için diksiyonu çok bozuk bir adamın nutuklarından mı bahsetseydim. bunu ona neden yaptığını sorduğumda, bunun yürürken çizgilere basmadan yürümeye benzemediğini söyledi.
üzerinde hız yapmayı sevdiğim şarkılar bellidir. üzerinde hız yapmayı istediğim kadınlar olabilir. sevişmek bazen hoyrat bir hüner olabilir sevgilim, bunu kendimize çok görmeyelim.
sizlere bugün kuklalara aşık olabilen bir adamdan mı bahsetseydim. kukla imgesini duyunca ağlayası tutan bir adamdan mı bahsetseydim. bu adam tavuskuşu gibi bir kadını mı sevseydi. bu adamın sevdiği kadın beyaz ve elleri olan bir kadın mı olmalıydı. bu kadının parmakları çeşme başında su içen serçelere mi benzerdi.
sizlere bugün hep koca adamlardan, içi ihtiyar heyeti olan adamlardan bahsettim.
sizlere bugün, sevdiği kadına baharda onu dağ köylerine götürmeyi vaat eden adamın onmaz platonik aşkından çektiği sancıları da mı anlatsaydım bilemedim.
sizlere bugün pek bi bilemedim.
hey komşu kızı, bana komşu sızıların var mı? bugün pazar, günaydın. pazar olmakta diğer günlerin bilmediği bir şey var. dünyanın bütün pazarları birleşsin, burdan köye yol olsun. bugün pek çok günün üstüste geldiği biriktiği filan bi gün. hıdrellez, altı mayıs asımları, din ile siyasetin birleştiği bir gün olmuş baksana, geceden kalınması muhtemel bir öğlen vaktinin tam da ortasından seslenmekte bizlere. aha kültablası dolmuş, boşaltmak lazım. dolmuşta çiki çiki baba çalıyor bizlere. baba bugün dağlar yeşil boyandı. muskatlı türk kahvesi almıştım, hiç mi hiç hoşuma mı hoşuma git mi gitmedi. carabina diye bir şarkı çalıyor şu an, fena değil, tavsiye ederim. diyalogsuz diyaloglardan sıkılmış blog okurları. ... cüneyt türel ölmüş, ekrem bora geçenlerde ona keza. mercedes sosa geçen sene. ilhan berk, bizim onunla seviştiğimiz sene. bugünlerde pek çok şiir okumak ezberlemek boğazımı parçalamak istiyorum. kitaplarım yanımda değil, camdan şiir okumak, bilmem nasıl olur ki. bu, blogger'ın yeni penceresiyle yazdığım ilk yazı. fonta ve ekrana adapte olamadım. ekrem, bu evleri bu evleri bu evleri bu balkonları bu çiçekleri kuşları, ekrem tüm bu kararan dolunayları, organize sanayi bölgelerini, forkliftleri, kamyonları kamyoncuları, otobanları kornaları, otoban kenarı bitkilerini, o otoban kenarı adamlarını, bunları bunları, ayaklarımı, çöz, hepsini çöz, bulmaca bilmece problem çözer gibi çöz. çöz de al mustafali.
bazı aynaların sizi de çok çirkin gösterdiği oluyor mu. yoksa o kadar güzel misiniz ki hiç çirkin gösterilmeyesiniz. ben fotoğraflarda çıkmayı bile öğrenemedim henüz. yaşım otuzu tek adımla geçti.
sahi alman bira evi diye bir bar vardı, giderdik.
pagliaccioooo
ben nazım olsam, piraye'ye kızıp yorgan yorgan sayfaları yakardım.
ben bir daha üniversite okusam akıl öncesi öğretmeni olmaya çalışırdım.
ayakkabından su içip içmeyeceğim konusunu hiç düşünmemiştim, şimdi nedense aklıma takıldı. aklım takıldı, fikrim takıldı.
sizlere bugün romantik bir karate ustasının özyaşamöyküsünden mi bahsetsem bilemedim. bu adamın tekmelediği duvarlarda hep kendi yazdığı şiirler asılıydı. hıncını şiirlerinden alırdı. içinde patlamaya patlamaya yüzlerce sayfa tutmuş, bütün organlarını sarmış bir şiir ağacı, kökleri japonya'nın bütün mahallelerinin altında dolaşan bir şiir ağacı. bu adam öcünü duvarlardan istedi, durmadan yumruk ve tekmeledi.
sizlere bugün aralarındaki aşka ortak olduğum ve bunun farkında olunan bir evliliğin içindeki kocanın halinden mi bahsetseydim yoksa.
sizlere bugün kendi balkonuna kilitlemiş bir adamın hikayesinden mi bahsetseydim. başka hiçbir özelliği olmayan bu adamın tek özelliği balkonunda büyüttüğü çiçeğini önce sulaması ve sonra elinde bir pipetle suyunu çekmiş saksının toprağından su içmesi idi. bu adam susuzluğunu buradan gideriyordu, ve su içerken boğazına biraz toprak kaçıyordu. bu adamın içinde bir çiçek büyümekteydi.
bazen kendimi çok anlaşılmaz buluyorum.
bazen kendimi kendimle aldatıyorum.
sizlere bugün çok şaşırtıcı bir adamdan mı bahsetseydim. adam çok şaşırtıcıydı.
sizlere bugün, pazar bu arada, konuşurken kelimelere basmamaya çalışarak konuştuğu için diksiyonu çok bozuk bir adamın nutuklarından mı bahsetseydim. bunu ona neden yaptığını sorduğumda, bunun yürürken çizgilere basmadan yürümeye benzemediğini söyledi.
üzerinde hız yapmayı sevdiğim şarkılar bellidir. üzerinde hız yapmayı istediğim kadınlar olabilir. sevişmek bazen hoyrat bir hüner olabilir sevgilim, bunu kendimize çok görmeyelim.
sizlere bugün kuklalara aşık olabilen bir adamdan mı bahsetseydim. kukla imgesini duyunca ağlayası tutan bir adamdan mı bahsetseydim. bu adam tavuskuşu gibi bir kadını mı sevseydi. bu adamın sevdiği kadın beyaz ve elleri olan bir kadın mı olmalıydı. bu kadının parmakları çeşme başında su içen serçelere mi benzerdi.
sizlere bugün hep koca adamlardan, içi ihtiyar heyeti olan adamlardan bahsettim.
sizlere bugün, sevdiği kadına baharda onu dağ köylerine götürmeyi vaat eden adamın onmaz platonik aşkından çektiği sancıları da mı anlatsaydım bilemedim.
sizlere bugün pek bi bilemedim.
19 04 2012
bensizlikle bağlantı
- senin sesin var mı?
- makedon müzisyenlere ben de ilgi duyuyorum evet.
- peki söyle bakalım, kavanozunu veya içinde bulunduğu her neyse işte onu, açtığında mutlaka bir yerlere içeriğinden sırnaşan yiyeceklerimiz nelerdir?
- hahah, zeytinyağı ve baldan mı bahsediyorsun?
- üçüncüyü bulduğunda sana aşık olacağım biliyorsun.
- peki söylesene sen benimle bu cumartesi alsancak'ta birkaç bira içecek misin?
- bana umutsuz teklifler etmekten vazgeçer misin?
- ağlar mısın güler misin?
- dargın olamayız elbette. ben sadece beni neden hâlâ öpmemiş olabileceğini, neden hâlâ gözlerime bakmamış olabileceğini sordum sarı çiçeğe.
- ne dedi ne dedi?
- çocukları, yavruçocukken mandolini olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayırıyorum dedi.
- bugün palmiyesin.
- hayır, incirlikten bir süre daha vazgeçmeğeceğim.
- sesin var mı senin?
- sese gelen sevgili öyküsünü bilir misin?
- sana eldivenlerimi göstermek istiyorum. bir de şapkamı tabii.
- önce saçlarını göreyim, sonra da şapkanı. bana kek yap.
- ne kadar sıkıcı olduğunun farkında mısın?
- senin sesin var mı?
- makedon müzisyenlere ben de ilgi duyuyorum evet.
- peki söyle bakalım, kavanozunu veya içinde bulunduğu her neyse işte onu, açtığında mutlaka bir yerlere içeriğinden sırnaşan yiyeceklerimiz nelerdir?
- hahah, zeytinyağı ve baldan mı bahsediyorsun?
- üçüncüyü bulduğunda sana aşık olacağım biliyorsun.
- peki söylesene sen benimle bu cumartesi alsancak'ta birkaç bira içecek misin?
- bana umutsuz teklifler etmekten vazgeçer misin?
- ağlar mısın güler misin?
- dargın olamayız elbette. ben sadece beni neden hâlâ öpmemiş olabileceğini, neden hâlâ gözlerime bakmamış olabileceğini sordum sarı çiçeğe.
- ne dedi ne dedi?
- çocukları, yavruçocukken mandolini olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayırıyorum dedi.
- bugün palmiyesin.
- hayır, incirlikten bir süre daha vazgeçmeğeceğim.
- sesin var mı senin?
- sese gelen sevgili öyküsünü bilir misin?
- sana eldivenlerimi göstermek istiyorum. bir de şapkamı tabii.
- önce saçlarını göreyim, sonra da şapkanı. bana kek yap.
- ne kadar sıkıcı olduğunun farkında mısın?
17 04 2012
- bana bisiklet resmi çizer misin?
- sanırım birileri yazılarında beni terlik ediyor. sanırım birileri beni yazılarıyla terlik ediyor.
- saçmalama. terli terli bira içme. sigara da içme. me ma mööö.
- mööö'nün yazınsal ve şekilsel duruşu da sessel ifadesini doğrulamıyor mu sence?
- sel deme şimdi, kıskanırlar mıskanırlar.
- sal diyeyim o zaman, kayıkçılığa pek uzak sayılmaz. aslında ben salcıydım da öyle bi deyim olmadığından, sonra da işleri büyüttüğümden.
- kibrit ister misin?
- kibritçi kız mıyım ben. kibritçi çocuk olabilirim belki.
- soğukta donmanı istemem. sıcaktan olmalı senin ölümün bile.
- sen nasıl konuşturuyorsun öyle. sen benim sana aşık olmama inanmıyorsun bence.
- ne kadar da sence.
- eğreti duruyorum sana: serdengeçtim halusinasyonbuki.
- aslında en merak ettiğim şeylerden biridir mandalinaya küçükken ne dediğin, ya da kelebeğe.
- geçti mi?
- bir öptüm bir öptüm, bir daha öptüm, geçti.
- seni haftaiçi de sevmem lüks mü kaçar hayatıma?
- sanırım birileri yazılarında beni terlik ediyor. sanırım birileri beni yazılarıyla terlik ediyor.
- saçmalama. terli terli bira içme. sigara da içme. me ma mööö.
- mööö'nün yazınsal ve şekilsel duruşu da sessel ifadesini doğrulamıyor mu sence?
- sel deme şimdi, kıskanırlar mıskanırlar.
- sal diyeyim o zaman, kayıkçılığa pek uzak sayılmaz. aslında ben salcıydım da öyle bi deyim olmadığından, sonra da işleri büyüttüğümden.
- kibrit ister misin?
- kibritçi kız mıyım ben. kibritçi çocuk olabilirim belki.
- soğukta donmanı istemem. sıcaktan olmalı senin ölümün bile.
- sen nasıl konuşturuyorsun öyle. sen benim sana aşık olmama inanmıyorsun bence.
- ne kadar da sence.
- eğreti duruyorum sana: serdengeçtim halusinasyonbuki.
- aslında en merak ettiğim şeylerden biridir mandalinaya küçükken ne dediğin, ya da kelebeğe.
- geçti mi?
- bir öptüm bir öptüm, bir daha öptüm, geçti.
- seni haftaiçi de sevmem lüks mü kaçar hayatıma?
duruyor muyduk o sırada, napıyorduk hatırlamıyorum. kişileri asla unutmam, ama konuşulanları unuturum, -abilirim. bazı adamlar çok iyiler, hatta sana ulan bu herif çok fazla iyi dedirtebiliyorlar, o adamlar kötüleşene kadar terkediliyorlar. terkedile terkedile crocodile e. bazı kadınlar da çok iyi oluyor, tabii ki haklarını yememek lazım, onlar da sıklıkla terk edileyorlar, onlar kötüleşmiyorlar da. kötüleşmek. bazı adamların dilinde karıya gitmek diye bir deyim var, nitekim gidiyorlar; kadınlardan erkeğe gitmek diye bir deyim deymedim. gitseler de adı aldatmak oluyor zaten onun istanbullu toplumlarda. "onunla anlaşmazlıklarımızdan bir tanesi onun bana göre daha istanbullu olmasıydı" şeklinde bir açıklamayla gelip dert yansaydı bana bir arkadaşım, onu çok tabii anlardım.
alkol bazılarının beynini yumuşatıcıyla yıkanmış kıvamına getirirken bazılarınınkini de köy sabunuyla yıkanmış gibi yapıyordu.
bana bakma sen!
hem bana kızmak yok!
beni etkilemek ya da ne amaçla olursa olsun gözlerime baktığını hissedersem seni mutlaka tekrar ararım. ben pek gözlere bakarak konuşmam, nadiren baktığımda bakıldığımı yakalarsam demek ki zaten bakılmıştır falımıza.
alkol bazılarının beynini yumuşatıcıyla yıkanmış kıvamına getirirken bazılarınınkini de köy sabunuyla yıkanmış gibi yapıyordu.
bana bakma sen!
hem bana kızmak yok!
beni etkilemek ya da ne amaçla olursa olsun gözlerime baktığını hissedersem seni mutlaka tekrar ararım. ben pek gözlere bakarak konuşmam, nadiren baktığımda bakıldığımı yakalarsam demek ki zaten bakılmıştır falımıza.
15 04 2012
sen uzaklarda değil
yağmur gözlerini kapamadı sayın seyirciler. gözlerimiz camların ardında kaldı. gözlerimiz yağmurun biriktirdiği sularla çevredeki gözleri ıslattı. fırtına devam ediyor. bahara bir nazar. bahara bi nazar değdirdim ki sormayın gitsin. dünyaya bi nazar boncuğu takacak olsan hangi yöresine takardın merak ediyorum. dünyayı gezmeyi o kadar çok severdi ki, gidemediği zamanlarda dünya haritasına bakıp mastürbasyon yapardı. dünyanın vücudu o kadar güzel ki yukarıdan aşağı inene kadar ömür yetmez.
eğer karım olursan, dünyayı bir miktar kımıldatacak gücü bulabilirim kendimde. ve her sabah bu güçle çıkarım evden evrene.
sonra ben buna bi şarkı yaptım, epey de tuttu.
yağmur gözlerini kapamadı sayın seyirciler. gözlerimiz camların ardında kaldı. gözlerimiz yağmurun biriktirdiği sularla çevredeki gözleri ıslattı. fırtına devam ediyor. bahara bir nazar. bahara bi nazar değdirdim ki sormayın gitsin. dünyaya bi nazar boncuğu takacak olsan hangi yöresine takardın merak ediyorum. dünyayı gezmeyi o kadar çok severdi ki, gidemediği zamanlarda dünya haritasına bakıp mastürbasyon yapardı. dünyanın vücudu o kadar güzel ki yukarıdan aşağı inene kadar ömür yetmez.
eğer karım olursan, dünyayı bir miktar kımıldatacak gücü bulabilirim kendimde. ve her sabah bu güçle çıkarım evden evrene.
sonra ben buna bi şarkı yaptım, epey de tuttu.
10 04 2012
new dawn fades (moby remix)
- önce sen geldin, önce sen.
- ben sana aşık oldum galiba, aşık galiba sana oldum ben, aşık ben sana galiba oldum.
- bi sn. bunu duymak kolay değil, kendime kontör yüklemeliyim.
- keşke hiç gelmeseydin.
- neden?
- seni uydurmazdım o zaman.
- çok mu uydurdun beni?
- evet, otobüste giderken uydurdum. çeşmeden avcumla su içerken uyurdum. cami avlusunda beklerken uydurdum. otobüsü kaçırırken uydurdum. dalgalardan ayağım ıslanırken uydurdum. değişik şekillerde uydurdum. altını aldığım satırlarda uydurdum. içimden ayda bir akan kanda uydurdum. içimden ayda bir ayın şekline uydurdum.
- bu şekilleri çizebilirsen sana aşık olabilirim.
- bana mesaj attığında elimde bi bezle toz alıyodum.
- bu yüzden mi bana aşık galiba olduğunu söylüyosun?
- evet, aldığım tozları en yakın mikrobiyoloji laboratuarına götürüp mikroskobiye tabi tuttuğumda lamın üzerine senin fotoğrafını gördüm. her şey seni işaret ediyordu.
- parmağını burnuna götürüp şşşt yapar şekilde fotoğrafını çekebilir miyim?
- bence sen önce benim sana aşık olduğum fikrine inandır kendini. bütün dünya benim lehimde tezahürat yapıyor ve duymuyorsun, kulakların kepçe oysa. neden bu kadar katısın?
- sen ömrüme kasıtsın.
- bana şairlik yapmazsan sevinirim!
- önce sen geldin, önce sen.
- ben sana aşık oldum galiba, aşık galiba sana oldum ben, aşık ben sana galiba oldum.
- bi sn. bunu duymak kolay değil, kendime kontör yüklemeliyim.
- keşke hiç gelmeseydin.
- neden?
- seni uydurmazdım o zaman.
- çok mu uydurdun beni?
- evet, otobüste giderken uydurdum. çeşmeden avcumla su içerken uyurdum. cami avlusunda beklerken uydurdum. otobüsü kaçırırken uydurdum. dalgalardan ayağım ıslanırken uydurdum. değişik şekillerde uydurdum. altını aldığım satırlarda uydurdum. içimden ayda bir akan kanda uydurdum. içimden ayda bir ayın şekline uydurdum.
- bu şekilleri çizebilirsen sana aşık olabilirim.
- bana mesaj attığında elimde bi bezle toz alıyodum.
- bu yüzden mi bana aşık galiba olduğunu söylüyosun?
- evet, aldığım tozları en yakın mikrobiyoloji laboratuarına götürüp mikroskobiye tabi tuttuğumda lamın üzerine senin fotoğrafını gördüm. her şey seni işaret ediyordu.
- parmağını burnuna götürüp şşşt yapar şekilde fotoğrafını çekebilir miyim?
- bence sen önce benim sana aşık olduğum fikrine inandır kendini. bütün dünya benim lehimde tezahürat yapıyor ve duymuyorsun, kulakların kepçe oysa. neden bu kadar katısın?
- sen ömrüme kasıtsın.
- bana şairlik yapmazsan sevinirim!
bütün şiirlerimi astım
lover lover lover lover come back to me. bilekciyan ud çalıyodu. benim hocam vardı, evine gitmiştik, balat'ta oturuyodu, hanımın mı dediler, yok dedim, arkadaşım. hocamın belden aşağısı tutmuyodu, hanımının adı saadet idi, saadet çok güzel isim tanrım, iyi ki varsın ve iyi ki böyle bir ismi dünyaya getirmişsin. gabriel garcia marquez olsam yüzyıllık yalnızlık da neymiş, asırlık saadet adlı bir kitap yazacağımdan hiç şüpheniz olmasın ama beni yazdıran kızlar, benim yazdıklarımı beğenen kızlar yok şimdi, ben her şeyi her yeteneği kızlara borçluyum, varsa tabii, yoksa zaten bundan söz bile edilemez, nerde kaldı şıpıdık terlik meseline dair masal, nerde kaldı madonna olacakmış, nerde kaldı aşk köpeklik değildir, nerde kaldı could you be loved, nerde kaldı aysel gel başıma, nerde kaldı bu mına kodumun otobüsü, akaretler durağı mıydı burası, serencebey durağı mı, fuar pastanesi, arjantin pidecisi, özguatemala kahvehanesi,.. şaşıyorum insanı kanatan hakikatler olmasına. insanı kanatan birtakım şeyler varmıştı, he evet, he polmuştu. benim hocam, adı bay kerim'di, ama ben ona hocam derdim, düşünsene ya kız ud çalıyo, keman filan çalıyo, tıpkı piyano çalan bi erkeğe otomantıksızın aşık olması gibi aslı'nın, böyle hakikatleri var dünyanın, bi adam piyano çalıyosa kızın dünya haritası onun parmakları üstünde dönebilir, yuvarlak haritadan bahsediyorum, raksediyorum mına koyim, bildiğin raksediyorum. neymiş de dünya yuvarlakmış, ey hayat, seni sevdiğim için özür diliyorum. bi yalnızlık planladım senin için ki için gider. haykırasın rasın gelir. ordan çıkan rastalı bir genç, sana viski ikram eder. ne diyodum, udum diyorum, nemden dolayı eğrildi büğrüldü kaldığım kapıcı dairesinde, sonra ben dünyanın bütün nemlerini kurutmaya adadım kendimi, o kızların beni sevmesine dair adadığım adakların hiçbiri sonuç vermedi, yazdı bana bana yazdı, beni görünce unuttu cümlelerinin güzelliğini, cümlelerinin güzelliğini çirkinliğime verdi. sonra udumu eşeğinin sırtında odun çeken bi yaşmaklı teyzeye bağışladım, biraz kül biraz duman bile olamadan gitmiştir bi sobanın içinde. sigaraya bi sobanın içinde başladım, o zaman bildiğin kurşun askerdim. üzgünüm, düzenli bi yazma hayatım yok, yazmaya başladığımda ilk sefer boşa gidiyor, ikinci seferde zevk alırız biz de. hani şey gibi, bir nohut tanesi kadar olması tavsiye edilen şampuanın, ya da diş macununun, azıcık suyla köpük köpük köpürmesi gibi. ben de işte, azıcık notayla bildiğin köpürebiliyor, ve bugünlerde hemen sevebiliyorum. bugünlerde seni hemen sevebilirim. bugünlerde seni tekrar hemen sevebilirim. bugünlerde seni ilk defa hemen sevebilirim. bugünlerde saçım olsa onu bile uzatabilirim. bugünlerde sakal bile bırakabilirim. bugünlerde, bile bile senin için her yere gidebilirim. bugünlerde inan senin için ölebilirim.
lover lover lover lover come back to me. bilekciyan ud çalıyodu. benim hocam vardı, evine gitmiştik, balat'ta oturuyodu, hanımın mı dediler, yok dedim, arkadaşım. hocamın belden aşağısı tutmuyodu, hanımının adı saadet idi, saadet çok güzel isim tanrım, iyi ki varsın ve iyi ki böyle bir ismi dünyaya getirmişsin. gabriel garcia marquez olsam yüzyıllık yalnızlık da neymiş, asırlık saadet adlı bir kitap yazacağımdan hiç şüpheniz olmasın ama beni yazdıran kızlar, benim yazdıklarımı beğenen kızlar yok şimdi, ben her şeyi her yeteneği kızlara borçluyum, varsa tabii, yoksa zaten bundan söz bile edilemez, nerde kaldı şıpıdık terlik meseline dair masal, nerde kaldı madonna olacakmış, nerde kaldı aşk köpeklik değildir, nerde kaldı could you be loved, nerde kaldı aysel gel başıma, nerde kaldı bu mına kodumun otobüsü, akaretler durağı mıydı burası, serencebey durağı mı, fuar pastanesi, arjantin pidecisi, özguatemala kahvehanesi,.. şaşıyorum insanı kanatan hakikatler olmasına. insanı kanatan birtakım şeyler varmıştı, he evet, he polmuştu. benim hocam, adı bay kerim'di, ama ben ona hocam derdim, düşünsene ya kız ud çalıyo, keman filan çalıyo, tıpkı piyano çalan bi erkeğe otomantıksızın aşık olması gibi aslı'nın, böyle hakikatleri var dünyanın, bi adam piyano çalıyosa kızın dünya haritası onun parmakları üstünde dönebilir, yuvarlak haritadan bahsediyorum, raksediyorum mına koyim, bildiğin raksediyorum. neymiş de dünya yuvarlakmış, ey hayat, seni sevdiğim için özür diliyorum. bi yalnızlık planladım senin için ki için gider. haykırasın rasın gelir. ordan çıkan rastalı bir genç, sana viski ikram eder. ne diyodum, udum diyorum, nemden dolayı eğrildi büğrüldü kaldığım kapıcı dairesinde, sonra ben dünyanın bütün nemlerini kurutmaya adadım kendimi, o kızların beni sevmesine dair adadığım adakların hiçbiri sonuç vermedi, yazdı bana bana yazdı, beni görünce unuttu cümlelerinin güzelliğini, cümlelerinin güzelliğini çirkinliğime verdi. sonra udumu eşeğinin sırtında odun çeken bi yaşmaklı teyzeye bağışladım, biraz kül biraz duman bile olamadan gitmiştir bi sobanın içinde. sigaraya bi sobanın içinde başladım, o zaman bildiğin kurşun askerdim. üzgünüm, düzenli bi yazma hayatım yok, yazmaya başladığımda ilk sefer boşa gidiyor, ikinci seferde zevk alırız biz de. hani şey gibi, bir nohut tanesi kadar olması tavsiye edilen şampuanın, ya da diş macununun, azıcık suyla köpük köpük köpürmesi gibi. ben de işte, azıcık notayla bildiğin köpürebiliyor, ve bugünlerde hemen sevebiliyorum. bugünlerde seni hemen sevebilirim. bugünlerde seni tekrar hemen sevebilirim. bugünlerde seni ilk defa hemen sevebilirim. bugünlerde saçım olsa onu bile uzatabilirim. bugünlerde sakal bile bırakabilirim. bugünlerde, bile bile senin için her yere gidebilirim. bugünlerde inan senin için ölebilirim.
09 04 2012
08 04 2012
07 04 2012
bu akşam dışarı çık. bugün cumartesi. alışkanlıklara değilse bile halka uyum sağla. bara git. izmir'e git, alsancak'a git. karşıyaka'ya bostanlı'ya git. kadıköy'e git, taksim'e git. bara git bira iç. gece dans et. ya da benim nerde olduğunu bile bilmediğim sen, benim ne olduğunu bilmediğim şeyler yap, sakın bana haber verme. bu akşam kiminle sevişeceğini kimse bilmesin seviştiğin kişiden başka. bu akşam dünyanın her yerinde cumartesi mi. parmakları shuffle kısayollarında şarkı mı değiştiriyor dünyanın tüm azınlıkları. a erhan mesela şu an neyle meşguldür, ya da e akın ya özgür. benim için önemli bunlar, ve dünyanın tüm kadınları. dünyanın bütün kadınlarını verin diyorum bana, çiçekler su ister, gübre isteyen çiçekler bize göre değil. biz hakimiyetin kayıtsız şartsız durandan yana olduğuna biat etmiş mutlu bir sazınlığız. sazınlık demek, sazlıklara gönül salmış kişiler demek. sazlıklardan havalanan bir ördek gibi olamaz kimsenin sesi, saçma bir şarkı sözüdür tanrı sizi inandırsın. inandırmak konusunda tanrımızın ikna kabiliyetinden yararlanmak gerekliliğine şüphe yok, şüphesiz ki o bir harftir, hatta rakamdır biraz büyürse elips. ben asıl seni merak ettim, iyileştin mi, ne haldesin, bensiz bu akşam neler içeceksin, tooman'ın sarhoş olsak ya diye bi şarkısı var.
merhaba, ben hoparlör, sesimi açabilir ya da kısabilirsin, her şey senin elinde ve benim kulaklarım kepçe.
merhaba, ben hoparlör, sesimi açabilir ya da kısabilirsin, her şey senin elinde ve benim kulaklarım kepçe.
yumuşatıcı almadan önce kapağını açıp koklayan anneler mi tek ortaklığımız.
hayır, başkalarının buzdolaplarını karıştırmamalıyız, alkoliklerin buzdolapları karıştırılmaz.
aşk kültablasıdır bir düşünün abiler. söndürürsün, yenisini yakarsın. bazen sönmez, kalanın dumanı rahatsız eder, burnunun direğini sızlatır.
kulak burun boğaz şeklindeki ortaklık, burnunun direği sızladığında yutkunma ihtiyacını da birebir hissettiğindendir, kulağın bu sırada çalan melodiden vurur sana.
aşk bir biradır bir düşünün, kimi çabuk ısınır, içesin gelmez; kimi uzun süre korur soğukluğunu. soğukiçiniz.
yastıklarda hayat var, yastıklarda tel tel dökülmüş saçlar var.
tel tel tarardım zülfünü.
sevgilinin saçları kuş yuvası.
hayır, başkalarının buzdolaplarını karıştırmamalıyız, alkoliklerin buzdolapları karıştırılmaz.
aşk kültablasıdır bir düşünün abiler. söndürürsün, yenisini yakarsın. bazen sönmez, kalanın dumanı rahatsız eder, burnunun direğini sızlatır.
kulak burun boğaz şeklindeki ortaklık, burnunun direği sızladığında yutkunma ihtiyacını da birebir hissettiğindendir, kulağın bu sırada çalan melodiden vurur sana.
aşk bir biradır bir düşünün, kimi çabuk ısınır, içesin gelmez; kimi uzun süre korur soğukluğunu. soğukiçiniz.
yastıklarda hayat var, yastıklarda tel tel dökülmüş saçlar var.
tel tel tarardım zülfünü.
sevgilinin saçları kuş yuvası.
06 04 2012
Nisan 1
Martılar ağlardı damlarımızda, biz seninle duruşurduk. Biz seninle ne de güzel duruşacaktık.
Bozca Adam bugünle birlikte tam iki haftadır ardı ardına iki gece aynı yastığa baş koymadı, bitseydi artık bu yerleşik hedefli göçebelik, bu balkonsuzluk, durmadı. “Bir şehrin balkonu olmadı mı, o şehirden korkacaksın,” derdi Bozca Adam. Bir kadının balkonuna çıkmayı, orda ne bilelim reçel filan. Kuş yuvam, der miydi ona sevgilisine Bozca Adam. Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına? Ormandan geliyordu, dağdan gelecekti bir kız döne döne, dağdan bir kız gelecekti döne döne, dağdan bir kız döne döne.
Bozca Adam takla attı.
Bozca Adam hababam koyuyordu.
Bozca Adam, o günün akşamı o gün kalacağı misafirhanenin odasında bulunan tv’yi açtığında, Durdurun Dünyayı adlı film oynuyordu. Sonra mübaşir adını çağırdı tanık sandalyesine, dünyayı durdurdu bir dönümlük. Bir dönümlük arazi almayı tasarladı dururken.
Bozca Adam, o günün pazar olan dününde baba bey’iyle birlikte tarlalara açıldı nisanın tam da birini kutlamak üzere. Tarla kuşları ötüyordu, öyle bir ses az bulunurdu gerçekten. O kuşun resmi adının tarla kuşu olduğunu öğrendiğinde tam yirmiiki yaşındaydı, yirmiiki yaş onun gözünde tüm insanlığın en özel yaşıydı, yazıyla yirmiiki. Yazıyla yirmiikisinde tanıştığından mıdır, belki. Kırmızı bir burnu vardı bozca adamın, yüzü çiçek bozuğu gibi bir ucubelikle kaplıydı. Sonra o sıralarda, muhtelif tiyatrolarda Tarla Kuşuydu Juliet adlı oyun oynanıyordu, izlemeye gitmedi, adı yeterince güzeldi. Tarlabaşı’nda Tarla Kuşuydu Juliet, diye bir oyun yazdı. Tarlakuşu kuş olup uçmuştu çoktan, ne bilelim belki rio de janeiro’ya, belki kızılay’da kolej mevkiine, belki sığacık’a, belki guatemala’ya, belki kumbaracı yokuşu’na. Belki solo le pido a dios. Aklına judy ve uzun bacak da geldi, gelmez olur mu hiç.
“Davut, hadi şu turplardan bi pişirimlik topla, bak taze taze.” diyen taze sesini duydu baba bey’inin. Babası ona Davut derdi, küçüklüğünde bitirim bi çocuktu, delikanlıydı. Kavgalara karışırdı. Bir gün babası ona kavga etmenin iyi bir şey olmadığını anlatmaya çalıştığında, babasına savunma olarak Davut’un kavga ederek güçsüzleri koruduğunu söylemişti, babası Davut’un kim olduğunu sorduğunda, bir filmde Cüneyt Arkın’ın oynadığı karakterin adı olduğunu ve hikayesini anlatmıştı. O gün bugündür adı Davut kalmıştı, Davut aşağı, Davut yukarı.
Sonra turp otlarından toplamaya başladı. Halkça hardal otu, ve adını bilmediği bir sürü muhteşem bitki. Gördüğü dikenin bi tanesinin kabuklarını soyarak içini yedi. Bunu dünya üzerinde bilen kaç kişiydi, o dikenin içinin yenebileceğini bilen kaç kişiydi. Bir dikeni tanımak böyle bir şeydi. Herkes gibi o an kendini dikene benzetti. Hatta uzatıp, kirpi gibisin çocuk / her tarafın diken / kim elini uzatsa / delik deşik dizelerini hatırladı Attila İlhan’ın, saçlarına dokundu, bildiğin kirpi gibiydi. Toprağa gözü daldı. Doğaya kaçmak deyişini bir türlü anlayamıyordu. Adı üzerinde Bozca Adam, zaten doğduğu günden beri doğayla iç içeydi. Gözü her yana pervasızca ve sereserpe uzanmış papatyalara takıldı, papatyaların kokusunu tarif edebilecek kaç kişi vardı, yok artıktı. Her bitkinin üzerinde birtakım böcekler vardı, ama en dikkat çekicileri elbet uğur böcekleriydi, sahi uğur böceklerinin resmi bir adı var mıydı, nüfusa ne diye kayıtlıydı. Coccinella.
O araziye pamuk ekerlerdi. Sonra pamuk hem para yapmamaya hem de çapasıydı suyuydu zahmetli olmaya başladığından, yonca ya da fiy ekimine girmişlerdi. Film ekimi vardı di mi, bu da bozca adamların fiy ekimi işte, aynı kapıya çıkar. Dolayısıyla, dolayısıyla, ?, küçüklüğünde dahi olsa pamuk toplamış olmak, çekirdeklerini düşünüp o gri pamuk bitkisinin nasıl olup da o bembeyaz ecza ürününe dönüştüğünü kurmak bir yana, pamuk balyalarının üzerinde zıplayıp aralarında kuzenleriyle saklambaç oynamışlığından dolayı kendini şanslı saymıyordu, çünkü bu gayet doğaldı, çünkü şimdi de kuzenlerinin çocukları yerine getiriyordu bu eylemi.
Bozca Adam bir süreliğine dünyayı başıboş bıraktı. Dünyanın balkonuna sigara içmeye çıktı. Sahi, sevdiği bir kadının balkonuna konmak. Kadın bu, kuş misali.
Baba bey’i, sanki Bozca Adam’ın karaciğerinin başına geleceklerden haberdarmış gibi tarlanın her yanına enginar dikmişti, enginarlar baş baş meyve vermişti, birazı da muhakkak kendi karaciğeri içindi. Akciğerin halk dilindeki adının kızılciğer olmasından mütevellit, halkı haklı buldu bozca adam. Babasının küçükken, tarlanın hemen kenarından akan kanalda suya girdiğini düşündü kendisi suya girerken. Babası, içine doğduğu çadırı tarif ederken, gözleri dolmuştu, birkaç gündür de oraların özellikle rüyasına girdiğini eklemişti, dedesi rahmetliyle birlikte. Bozca Adam, evde ve hastanede doğmuş olanlar şeklinde insanları ikiye ayırırdı. O zamanlar fakirlik bu şekilde kıyaslanırdı, ve çocuklar ne kadar zengin olduklarıyla değil de ne kadar fakir olduklarıyla övünürlerdi. Her ne kadar kendisi için bu dünyanın son şahitlerinden olan babaannesi geçtiği yıl halka gözlerini yummuş olsa da, evet olsa da, bu büyük bir buruk. Bi büyük lütfen.
Önünden geçen bir yavru fiy bitkisinden düdük yaptı Bozca Adam. Kadınları bunun için seviyordu aslında. Bunu onlardan en sevdiğine öğretme hayaliyle yaşamaya devam ettiriyorlardı ya onu, yoksa ne diye yaşayaydı. Ya da geç kalmış bir ekinin ucundaki kara boyayı göstermek, ya da o otlardan saat yapmayı, ya da yapışkan otlara uzanıp üzerinden atamamayı. Yoksa papatyadan tac yapmayı herkes bilirdi. Ayrıca çiçeklerin dalında güzel olduğuna da inanmıyordu Bozca Adam. Çiçek elde güzeldi, çiçek saçta güzeldi, çiçek nerede olursa olsun güzeldi, soldu mu tazelenirdi.
Güneşin haşin adaleti yüzünü iyice kızartmaya yüz tuttuğundan bir Akdeniz bitki örtüsünün altına sığındı, başını kaldırıp baktığında gördü kuş yuvasını. Ilgın Ağacı’nda kelimenin sakin ve tam anlamıyla derme çatma bir kuş yuvası. Kadın ve onun kuş yuvası, dünyanın teması, bir dünyanın başka bir dünyaya teması.
Martılar ağlardı damlarımızda, biz seninle duruşurduk. Biz seninle ne de güzel duruşacaktık.
Bozca Adam bugünle birlikte tam iki haftadır ardı ardına iki gece aynı yastığa baş koymadı, bitseydi artık bu yerleşik hedefli göçebelik, bu balkonsuzluk, durmadı. “Bir şehrin balkonu olmadı mı, o şehirden korkacaksın,” derdi Bozca Adam. Bir kadının balkonuna çıkmayı, orda ne bilelim reçel filan. Kuş yuvam, der miydi ona sevgilisine Bozca Adam. Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına? Ormandan geliyordu, dağdan gelecekti bir kız döne döne, dağdan bir kız gelecekti döne döne, dağdan bir kız döne döne.
Bozca Adam takla attı.
Bozca Adam hababam koyuyordu.
Bozca Adam, o günün akşamı o gün kalacağı misafirhanenin odasında bulunan tv’yi açtığında, Durdurun Dünyayı adlı film oynuyordu. Sonra mübaşir adını çağırdı tanık sandalyesine, dünyayı durdurdu bir dönümlük. Bir dönümlük arazi almayı tasarladı dururken.
Bozca Adam, o günün pazar olan dününde baba bey’iyle birlikte tarlalara açıldı nisanın tam da birini kutlamak üzere. Tarla kuşları ötüyordu, öyle bir ses az bulunurdu gerçekten. O kuşun resmi adının tarla kuşu olduğunu öğrendiğinde tam yirmiiki yaşındaydı, yirmiiki yaş onun gözünde tüm insanlığın en özel yaşıydı, yazıyla yirmiiki. Yazıyla yirmiikisinde tanıştığından mıdır, belki. Kırmızı bir burnu vardı bozca adamın, yüzü çiçek bozuğu gibi bir ucubelikle kaplıydı. Sonra o sıralarda, muhtelif tiyatrolarda Tarla Kuşuydu Juliet adlı oyun oynanıyordu, izlemeye gitmedi, adı yeterince güzeldi. Tarlabaşı’nda Tarla Kuşuydu Juliet, diye bir oyun yazdı. Tarlakuşu kuş olup uçmuştu çoktan, ne bilelim belki rio de janeiro’ya, belki kızılay’da kolej mevkiine, belki sığacık’a, belki guatemala’ya, belki kumbaracı yokuşu’na. Belki solo le pido a dios. Aklına judy ve uzun bacak da geldi, gelmez olur mu hiç.
“Davut, hadi şu turplardan bi pişirimlik topla, bak taze taze.” diyen taze sesini duydu baba bey’inin. Babası ona Davut derdi, küçüklüğünde bitirim bi çocuktu, delikanlıydı. Kavgalara karışırdı. Bir gün babası ona kavga etmenin iyi bir şey olmadığını anlatmaya çalıştığında, babasına savunma olarak Davut’un kavga ederek güçsüzleri koruduğunu söylemişti, babası Davut’un kim olduğunu sorduğunda, bir filmde Cüneyt Arkın’ın oynadığı karakterin adı olduğunu ve hikayesini anlatmıştı. O gün bugündür adı Davut kalmıştı, Davut aşağı, Davut yukarı.
Sonra turp otlarından toplamaya başladı. Halkça hardal otu, ve adını bilmediği bir sürü muhteşem bitki. Gördüğü dikenin bi tanesinin kabuklarını soyarak içini yedi. Bunu dünya üzerinde bilen kaç kişiydi, o dikenin içinin yenebileceğini bilen kaç kişiydi. Bir dikeni tanımak böyle bir şeydi. Herkes gibi o an kendini dikene benzetti. Hatta uzatıp, kirpi gibisin çocuk / her tarafın diken / kim elini uzatsa / delik deşik dizelerini hatırladı Attila İlhan’ın, saçlarına dokundu, bildiğin kirpi gibiydi. Toprağa gözü daldı. Doğaya kaçmak deyişini bir türlü anlayamıyordu. Adı üzerinde Bozca Adam, zaten doğduğu günden beri doğayla iç içeydi. Gözü her yana pervasızca ve sereserpe uzanmış papatyalara takıldı, papatyaların kokusunu tarif edebilecek kaç kişi vardı, yok artıktı. Her bitkinin üzerinde birtakım böcekler vardı, ama en dikkat çekicileri elbet uğur böcekleriydi, sahi uğur böceklerinin resmi bir adı var mıydı, nüfusa ne diye kayıtlıydı. Coccinella.
O araziye pamuk ekerlerdi. Sonra pamuk hem para yapmamaya hem de çapasıydı suyuydu zahmetli olmaya başladığından, yonca ya da fiy ekimine girmişlerdi. Film ekimi vardı di mi, bu da bozca adamların fiy ekimi işte, aynı kapıya çıkar. Dolayısıyla, dolayısıyla, ?, küçüklüğünde dahi olsa pamuk toplamış olmak, çekirdeklerini düşünüp o gri pamuk bitkisinin nasıl olup da o bembeyaz ecza ürününe dönüştüğünü kurmak bir yana, pamuk balyalarının üzerinde zıplayıp aralarında kuzenleriyle saklambaç oynamışlığından dolayı kendini şanslı saymıyordu, çünkü bu gayet doğaldı, çünkü şimdi de kuzenlerinin çocukları yerine getiriyordu bu eylemi.
Bozca Adam bir süreliğine dünyayı başıboş bıraktı. Dünyanın balkonuna sigara içmeye çıktı. Sahi, sevdiği bir kadının balkonuna konmak. Kadın bu, kuş misali.
Baba bey’i, sanki Bozca Adam’ın karaciğerinin başına geleceklerden haberdarmış gibi tarlanın her yanına enginar dikmişti, enginarlar baş baş meyve vermişti, birazı da muhakkak kendi karaciğeri içindi. Akciğerin halk dilindeki adının kızılciğer olmasından mütevellit, halkı haklı buldu bozca adam. Babasının küçükken, tarlanın hemen kenarından akan kanalda suya girdiğini düşündü kendisi suya girerken. Babası, içine doğduğu çadırı tarif ederken, gözleri dolmuştu, birkaç gündür de oraların özellikle rüyasına girdiğini eklemişti, dedesi rahmetliyle birlikte. Bozca Adam, evde ve hastanede doğmuş olanlar şeklinde insanları ikiye ayırırdı. O zamanlar fakirlik bu şekilde kıyaslanırdı, ve çocuklar ne kadar zengin olduklarıyla değil de ne kadar fakir olduklarıyla övünürlerdi. Her ne kadar kendisi için bu dünyanın son şahitlerinden olan babaannesi geçtiği yıl halka gözlerini yummuş olsa da, evet olsa da, bu büyük bir buruk. Bi büyük lütfen.
Önünden geçen bir yavru fiy bitkisinden düdük yaptı Bozca Adam. Kadınları bunun için seviyordu aslında. Bunu onlardan en sevdiğine öğretme hayaliyle yaşamaya devam ettiriyorlardı ya onu, yoksa ne diye yaşayaydı. Ya da geç kalmış bir ekinin ucundaki kara boyayı göstermek, ya da o otlardan saat yapmayı, ya da yapışkan otlara uzanıp üzerinden atamamayı. Yoksa papatyadan tac yapmayı herkes bilirdi. Ayrıca çiçeklerin dalında güzel olduğuna da inanmıyordu Bozca Adam. Çiçek elde güzeldi, çiçek saçta güzeldi, çiçek nerede olursa olsun güzeldi, soldu mu tazelenirdi.
Güneşin haşin adaleti yüzünü iyice kızartmaya yüz tuttuğundan bir Akdeniz bitki örtüsünün altına sığındı, başını kaldırıp baktığında gördü kuş yuvasını. Ilgın Ağacı’nda kelimenin sakin ve tam anlamıyla derme çatma bir kuş yuvası. Kadın ve onun kuş yuvası, dünyanın teması, bir dünyanın başka bir dünyaya teması.
03 04 2012
25 03 2012
O aksam biraz erkenci miydim neydim. Biraz ileride deniz vardi. Denizin adi vardi ama herkes ona adiyla degil de lakabiyla hitap etmeyi tercih ederdi. Benim canim biraz sallantiliydi. Sen hep boyle susar misin, dedi kadin. Evet, dedim, ziyadesiyle boyle. Ziyade olsun demislerdi ben dogduktan sonra, geniz yakmaya devam ediyordum halbuki. Saatler her sene bu aralikta yapildigi gibi bi saat hareket etmisti ve hava buna gec karararak uyum saglamisti. Sabahlari daha mi erken daha mi gec kalkicaz simdi, sorulari geniz bir kitlenin kafasini karistirirken, alarmla uyanacak olmamizdan dolayi erken ya da gec kalkacak olmamizin onemi yoktu bence, hele de icimdeki genis kitle bu kadar aleyhte tezahurata susamisken. Deniz biraz ilerideydi ve kokusu burnumdan rol caliyordu, ona bu kanli gozler benim gozlerim dedim. Burcu, Gulcin, Gozde, Nihal nerdesiniz bakiim diye seslendim yeni actigim gozlerimi ovusturduktan sonra. Midem refluye ve benzeri rahatsizliklara olagandisi bir inat sergiliyordu. Okuyanlar depresif buluyormus halbuki. Hic alakasi yok, dedim kalcalari ilgi cekici guzel kadina. En kotusu de aksamuzeri icmekti, ya gunduz olacakti ya da gece, ama aksamustu hava yari aydinlikken degil. O sirada nerden uzandigini kestiremedigim bir el sigarami yakti. Hey dedim ona, bu gun hic yazma modumda degilim ve lutfen o vapurdan inip bana geri don.
bir de bakmışsın ki batmış balık yan gidiyor ve atın ölümünün arpayla muhakkak ilgisi var. dama oyunu gibi hayat, önünde bir taş var ve yemek zorundasın onu, yemek mecbur diye kural baştan konulmuş, yediğin zaman da başka bir taşın kucağına oturuyorsun. taşlar soğuk olur bilirsiniz. sahi, siz taşlara inanır mıydınız. ben toprakla uğraşıyorum işyerimde, toprağı alıyorum, bir ondan bir bundan koyuyorum içine, sonra sulandırıp onu çamur haline getiriyorum, ellerim bu yüzden biraz yıpranıyor, hayır hayatta eldiven kullanmıyorum, hayatın memelerini çıplak ellerimle okşuyor, hayatın içine bütün çıplaklığımla giriyorum.
size bugün bir otel odasının beşinci katından yazıyorum.
bugün alsancak sahiline ineceğim, sonra denizden biraz kaçıp ara sokaklardan birinde sevdiğim barlardan birine oturup dinleneceğim. kapı açık olacak. isteyen buyursun.
size bugün bir otel odasının beşinci katından yazıyorum.
bugün alsancak sahiline ineceğim, sonra denizden biraz kaçıp ara sokaklardan birinde sevdiğim barlardan birine oturup dinleneceğim. kapı açık olacak. isteyen buyursun.
24 03 2012
beş gündür beni o ev senin bu ev beni gezdiren talihim dün akşam muhalif başka bir esintinin de hayatıma dahil olmasına izin verince, dayanamayıp lordumla görüşmek istedim ve randevu aldım. dedim ki ona, "lordum, beni sınadığınızın farkındayım. lakin son yüzyılını kadınsız ve aşksız geçiren şu ömrüme gasp gibi adi bir suçu dahil etmenizdeki maksadınızı sorarsam haddimi aşmış olur muyum?" dedi ki, "evlat, son zamanlarda fazla olduğunun umarım sen de farkına varmışsındır ve son sorduğun hadsiz sorunun da maksadını aşan bir soru olduğunu belirtmek istemekle birlikte, seni şu yersiz yurtsuz bıraktığım günlerde, arabanın camını kırıp en sevdiğin kıyafetlerini ve not defterlerini ve o son hediye kibrit kutusunu yanında götüren şahsın buna ihtiyacı olduğu için bunu yaptığını unutmamalısın, onun ihtiyacı olduğu için değil, dünyanın ihtiyacı olduğu için. evine, eşyalarına ve kendine bu kadar bağlanmaman gerektiğini sana defalarca anlatmış olmama rağmen bu defa naif şiddetimin dozunu arttırmam gerekiyordu ki bunu anlayasın."
huzurundan çekildim. huzurum azaldı.
huzurundan çekildim. huzurum azaldı.
22 03 2012
Dostlarim, haftabasindan bu yana o ev senin bu otel benim dolasmaktayim. Yasadigim lojman odasindan ayrilmak durumunda kaldim ve bu yersiz yurtsuzlugum bir sure devam edecek. Bu sebeple, surekli internet baglantisi bulamamak bir yana, muziklerimden ve kiyafetlerimden ve kitaplarimdan ayri dustum. Selamim sabahim kesildi. Mazur olunur muyum bu atipik magduriyetimin duvarina yaslanirsam. Gorelim bakalim mevla neyler, neylerse guzel eyler.
19 03 2012
07 03 2012
"güzel sever diye itham ederler"
iki senedir içinde bulunduğum ve artık mevcut hanesine artı olarak işlendiğimi kabullendiğim bu şehirde bahara çalan bir sıcaklık hakimdi gündüzün. ne var ki mart ayının yedisine işaret eden bu mevsimde havanın birden soğuktan sıcağa girişvermesi bünyeme sahip benzeri hassasiyette kişilerde olduğu gibi bende de basit bir alınganlık göstermişti. haftasonu güneşin ve güneşin gülüşüne inanarak çıkardığım ayakkabılarım ve çoraplarım aslında buna hazırlıklı ve aldırmaz olduğumu ve hatta meydan okuduğumu gösterişe çevirmemle sonlansa ve ayaklarım o güzelim denizin kıyısındaki kumları iştahla eşelemiş olmaktan büyük bir haz duymuş olsa da böylesi bir burun çekişini bekliyordum. beklemesine bekliyordum ama hayır, asla çağırmamıştım, sadece kerameti kendinden menkul bir seyirdi bu. ben yollar boyunca çimenleri ve denizi seyrederken vücudumdaki hararet boş duracak değildi a. ... hiç mi hiç ziyanı yoktu.
son haftalarda muhtelif gidişatıma son vermek adına almış olduğum kararlar neticesine bünyemin gösterdiği tepki pek alışılageldik değildi, üstelik beklenene ters bir tepki sirayet ettirmiş idi: altlı üstlü dudaklarımı kaplayan uçuklar, yüzümdeki kraterler ve heyelanlar yetmiyormuş gibi traş olduğum bölgelerde özellikle mevzi tutmuş sivilceler, ve nihayetinde böylesi bir akciğerleri zımparalama operasyonu. ... hiç mi hiç ziyanı yoktu. zira benim son zamanlarda can vermeye bile dermanım yoktu.
bugün montumun cebinden bana sigara çıkarmasını istediğim arkadaşım, cebimde tesbihin ne işi olduğunu sordu. ben değil miydim daha birkaç ay önce yine buralarda tesbih kullanan insanlardan nefret ettiğimi söyleyen. son dönemde almış başını yürümüş -şahsım meclisten dışarı- lumpenin daniskası behzat ç. tabiatından aşırdığım bir uyruk da değildi bu, hediyeydi, ve hediyelere sonsuz hürmetim yıllar geçtikçe devam edecekti.
beni "güzel sever diye itham ederler." ithamdır diyemem, diyemem diyememesine ama yine de acıtmaz, geçer.
yoğun bir mesai kavramımın ardından bol çaylı olacağını bildiğim bir akşam için tevazu üstadı daireme hoşbulundum. bu akşam da balkonum olmayacaktı, bunu başından beri biliyordum. üzerimi değişip duşumu aldıktan sonra, dilimlediğim bir elmayı ve yarım limonu çaydanlığa kaynasın için bırakıp, bilgisayarıma bana bu akşam için özel bir şarkı seçmesini rica buyurdum. seçti nihayetinde. bilgisayarımın müzik beğenisine itimadım tamdır. sonra bu şarkıyı dinlerken sözlerinin aslında ne kadar da manidar olduğunu tekrar anlayıp kumsaldaki taşlara, toprağa ve bütün taşlara tekrar biat ettim, ve bir müziğin notalarını tesbihlere taş dizer gibi dizen üstadların şerefine kaldırdım elma dolu çayımı. ve bu serencama şükür edercesine zikrettim sözlerini zımparalanmış kalbime:
"hastayım, yalnızım, seni yanımda sanıp da bahtiyar ölmek isterim
mahmûr-ı hülyâyım, câm-ı lebinden kanıp da bahtiyar ölmek isterim
bir olmaz emelin düşdüm peşine, vuruldum hüsnünün şen güneşine
güzel gözlerinin aşk ateşine yanıp da bahtiyar ölmek isterim
talihin kahrı var her hevesimde, boğulmuş figanlar titrer sesimde
o güzel ismini son nefesimde anıp da bahtiyar ölmek isterim"
birtakım taşların doğal hallerindeki yüzeyleri mattır, doğadan çıkarıldıkları şekilde yani mat hallerindeyken yeterince albenili olmadıklarından ya da içlerindeki asıl cazibeyi göstermek için bu taşların yüzeyleri parlatılarak insanoğluna sunulur. bilinir ki mat durumlar insanın pek dikkatini çekmez, mat kişiler de diğer kişilerin dikkatini çekmez. ben, tahmin edileceği gibi matlıktan hoşlanır ve mat durmak için gayret göstermeden mat bir duruş sergilerim dünyaya karşı. bu, parlak duruşlu kişilerden hoşlanmadığım anlamına gelmez, nitekim bilirim ki her şey zıddıyla kaimdir, lakin kimileri de iddia eder ki var olmakta zorlanan durumlar/kişiler var olabilmek adına zıtlarını seçerler, bu durumu da el insafa ve başka bir bahse bırakmakla beraber, size mat görünen bir nesnenin aslında basit bir işlemle gayet parlak ve gösterişli hale sokulabileceğini anlatmak istiyorum.
mat bir şeyi, mat bir kalbi, mat bir insanı parlatmak için yapılan işlem en basit ve gayet net olarak söylersem zımparalamaya/aşındırmaya dayanır.
ve siz siz olun mat olan bir şeyi, bir kalbi, bir insanı parlatmak için uğraşmayın, zira yaptığınız işlem sonucunda o şey, o kalp, o insan parlayacak olup sizi cezbedecek olsa da nihayetinde epey aşınacaktır.
sonra elmalı çayımın bittiğini fark ettim. sümüklerim balon olmayacaktı bir yarım saatliğine. kukla günleri'ne gideceğimin hayalini kurarak uykuya daldım. uykumda oğlumun adını kahır koyuyoRlardı. nüfustan silmelerini aksi halde onu evlatlıktan reddeceğimi bildirdim. onlar da bana bir kız evlat verdiler, onun adını da mendil koymamışlar mı meğer.
bu ne dünya kardeşim, seven sevene diye bağırarak uyandım, mutlu muydum, sanırım.
iki senedir içinde bulunduğum ve artık mevcut hanesine artı olarak işlendiğimi kabullendiğim bu şehirde bahara çalan bir sıcaklık hakimdi gündüzün. ne var ki mart ayının yedisine işaret eden bu mevsimde havanın birden soğuktan sıcağa girişvermesi bünyeme sahip benzeri hassasiyette kişilerde olduğu gibi bende de basit bir alınganlık göstermişti. haftasonu güneşin ve güneşin gülüşüne inanarak çıkardığım ayakkabılarım ve çoraplarım aslında buna hazırlıklı ve aldırmaz olduğumu ve hatta meydan okuduğumu gösterişe çevirmemle sonlansa ve ayaklarım o güzelim denizin kıyısındaki kumları iştahla eşelemiş olmaktan büyük bir haz duymuş olsa da böylesi bir burun çekişini bekliyordum. beklemesine bekliyordum ama hayır, asla çağırmamıştım, sadece kerameti kendinden menkul bir seyirdi bu. ben yollar boyunca çimenleri ve denizi seyrederken vücudumdaki hararet boş duracak değildi a. ... hiç mi hiç ziyanı yoktu.
son haftalarda muhtelif gidişatıma son vermek adına almış olduğum kararlar neticesine bünyemin gösterdiği tepki pek alışılageldik değildi, üstelik beklenene ters bir tepki sirayet ettirmiş idi: altlı üstlü dudaklarımı kaplayan uçuklar, yüzümdeki kraterler ve heyelanlar yetmiyormuş gibi traş olduğum bölgelerde özellikle mevzi tutmuş sivilceler, ve nihayetinde böylesi bir akciğerleri zımparalama operasyonu. ... hiç mi hiç ziyanı yoktu. zira benim son zamanlarda can vermeye bile dermanım yoktu.
bugün montumun cebinden bana sigara çıkarmasını istediğim arkadaşım, cebimde tesbihin ne işi olduğunu sordu. ben değil miydim daha birkaç ay önce yine buralarda tesbih kullanan insanlardan nefret ettiğimi söyleyen. son dönemde almış başını yürümüş -şahsım meclisten dışarı- lumpenin daniskası behzat ç. tabiatından aşırdığım bir uyruk da değildi bu, hediyeydi, ve hediyelere sonsuz hürmetim yıllar geçtikçe devam edecekti.
beni "güzel sever diye itham ederler." ithamdır diyemem, diyemem diyememesine ama yine de acıtmaz, geçer.
yoğun bir mesai kavramımın ardından bol çaylı olacağını bildiğim bir akşam için tevazu üstadı daireme hoşbulundum. bu akşam da balkonum olmayacaktı, bunu başından beri biliyordum. üzerimi değişip duşumu aldıktan sonra, dilimlediğim bir elmayı ve yarım limonu çaydanlığa kaynasın için bırakıp, bilgisayarıma bana bu akşam için özel bir şarkı seçmesini rica buyurdum. seçti nihayetinde. bilgisayarımın müzik beğenisine itimadım tamdır. sonra bu şarkıyı dinlerken sözlerinin aslında ne kadar da manidar olduğunu tekrar anlayıp kumsaldaki taşlara, toprağa ve bütün taşlara tekrar biat ettim, ve bir müziğin notalarını tesbihlere taş dizer gibi dizen üstadların şerefine kaldırdım elma dolu çayımı. ve bu serencama şükür edercesine zikrettim sözlerini zımparalanmış kalbime:
"hastayım, yalnızım, seni yanımda sanıp da bahtiyar ölmek isterim
mahmûr-ı hülyâyım, câm-ı lebinden kanıp da bahtiyar ölmek isterim
bir olmaz emelin düşdüm peşine, vuruldum hüsnünün şen güneşine
güzel gözlerinin aşk ateşine yanıp da bahtiyar ölmek isterim
talihin kahrı var her hevesimde, boğulmuş figanlar titrer sesimde
o güzel ismini son nefesimde anıp da bahtiyar ölmek isterim"
birtakım taşların doğal hallerindeki yüzeyleri mattır, doğadan çıkarıldıkları şekilde yani mat hallerindeyken yeterince albenili olmadıklarından ya da içlerindeki asıl cazibeyi göstermek için bu taşların yüzeyleri parlatılarak insanoğluna sunulur. bilinir ki mat durumlar insanın pek dikkatini çekmez, mat kişiler de diğer kişilerin dikkatini çekmez. ben, tahmin edileceği gibi matlıktan hoşlanır ve mat durmak için gayret göstermeden mat bir duruş sergilerim dünyaya karşı. bu, parlak duruşlu kişilerden hoşlanmadığım anlamına gelmez, nitekim bilirim ki her şey zıddıyla kaimdir, lakin kimileri de iddia eder ki var olmakta zorlanan durumlar/kişiler var olabilmek adına zıtlarını seçerler, bu durumu da el insafa ve başka bir bahse bırakmakla beraber, size mat görünen bir nesnenin aslında basit bir işlemle gayet parlak ve gösterişli hale sokulabileceğini anlatmak istiyorum.
mat bir şeyi, mat bir kalbi, mat bir insanı parlatmak için yapılan işlem en basit ve gayet net olarak söylersem zımparalamaya/aşındırmaya dayanır.
ve siz siz olun mat olan bir şeyi, bir kalbi, bir insanı parlatmak için uğraşmayın, zira yaptığınız işlem sonucunda o şey, o kalp, o insan parlayacak olup sizi cezbedecek olsa da nihayetinde epey aşınacaktır.
sonra elmalı çayımın bittiğini fark ettim. sümüklerim balon olmayacaktı bir yarım saatliğine. kukla günleri'ne gideceğimin hayalini kurarak uykuya daldım. uykumda oğlumun adını kahır koyuyoRlardı. nüfustan silmelerini aksi halde onu evlatlıktan reddeceğimi bildirdim. onlar da bana bir kız evlat verdiler, onun adını da mendil koymamışlar mı meğer.
bu ne dünya kardeşim, seven sevene diye bağırarak uyandım, mutlu muydum, sanırım.
04 03 2012
gün gördüm, günler gördüm, seni gördüm şad oldum
menemen(yol)-aliağa(yol)-ayvalık(duruş)-burhaniye(yol)-edremit(yol)-zeytinli(duruş)-akçay(duruş)-güre(duruş)-altınoluk(duruş)
bunu daha önce neden yapmadığıma dair elbet bir fikrim var ama bir daha yapacağım konusunda yüzdeyüz eminliğim ve kendime itimadım var. kaz dağları'nın da sana sonsuz selamı var.
menemen(yol)-aliağa(yol)-ayvalık(duruş)-burhaniye(yol)-edremit(yol)-zeytinli(duruş)-akçay(duruş)-güre(duruş)-altınoluk(duruş)
bunu daha önce neden yapmadığıma dair elbet bir fikrim var ama bir daha yapacağım konusunda yüzdeyüz eminliğim ve kendime itimadım var. kaz dağları'nın da sana sonsuz selamı var.
01 03 2012
metafarfara - metalar fora
ben geldiğimde dünyanın çivisi henüz çıkmamıştı, şahit olduğumdan böyle emin konuşuyorum. sahip olunan bir şeyi düşürmek, elinden kaçırmak, kaybettiğini sanmak ya da sonuç olarak -o anlık dahi olsa- kaybetmek sıklıkla karşılaştığımız bir durumdur, vakai adiyeden bile sayılabilir. ben misal, gömleğimin düğmesi düştüğünde gittiği yeri ilk birkaç bakışta bulamazsam, yerine bir düğme daha koparır ve onun düşüşünü izleyerek diğerinin de gittiği yeri bulmaya çalışırım, bu totemin çoğunlukla işe yaramayacağı düşünülür değil mi, gerçekten de çoğunlukla işe yaramaz, ama yararsa o zaman daha çok mutlu eder; bir düğmeyle iki düğme elde etmiş olursun, onu da bulamazsan zaten üzerine soğuk su içtiğin diğer düğmenin gittiğine aldırma seansın bittiğinden bir giden son düğme için ağlarsın sadece. kaybolan düğmeler hakkındaki asıl düşüncelerimi birazdan aşağıda yayımlayacağım oldukça eski ve kötü bir şiirimle aktaracağım, ama bu ayrı bir mesele. demin yukarıda örneklediğim kaybolan nesne konusunda düğme yerine başka bir şey daha konulabilir rahatlıkla, ve aynı totem uygulanabilir.
sözgelimi, dünyanın çivisi mi çıktı, benim yaptığım gibi diğer çivilerini de çıkarın -ki düşündüğünüz gibi yalnız değildir dünyanın çivisi, zamanında epey bir çivi batırmışlardır o güzelim yuvarlağına- ve tek tek düşerek saklandıkları yerleri araştırın. bulamadınız mı, bir daha çıkarın. dünyanın kapağını kaldırıp bakın, ne yazıyor, tekrar deneyin. böylelikle o şanslı kesimdenseniz, hani bol kesim değil de öbürü, o halde kaybolan çivileri bulup yerlerine takabilirsiniz, ya da giden diğer çivilerle birlikte dünyanız söner.
metalar fora.
ve günün bonusu:
Vözgeçmiş
yöresel arabesk bir radyo istasyonuyum
lokantalarda tamirhanelerde insani her yerde
kral fm’e kafa tutan
daha reklamsız, mat
daha içli
içli dışlı
daha benim
ben de gülmek isterim
***
misafirlere hiçbir zaman “hoş geldiniz!” dememezlik etmedim
***
memleketimi sordu mülakatçı yüzbaşı
“milas,” dedim
“ne?” dedi
“milas,” dedim
“‘siirtspor sakaryaspor’u iki sıfır yendi.’ de!” dedi
dilimde fazladan duran s’yi jiletledi
“senin su laleni sulayayım!” diyemedim
***
kendimi kolayladım sanırım biraz
hani zor bi heriftim ya ben
onu diyorum
kolaydıysam başına gelseydim ya senin
sürekli bunu diliyorum
her sabah bir tutam bergamot
çayıma onu dilimliyorum
bizimki büyüyünce çok güzel bir çaylaşım olacak
rüyalarımda düştüğüm uçurumları ağaçlandırdım ilkgençliğimde
nadasa bıraktım bazen
kendimi de ıskartaya ayırdım onsekizimde
hasarlılar uğrar arasıra
hey delikanlı defter!
boşları toplasana
***
bugün hava çok sıcak (sabahtan gördüm seni)
soyundu baldır bacak (çok beyaz geldin bana)
milas sana koyacak (konakta mı büyüdün)
oy oy marmaris (oy oy emine’m)
milas sana koyacak (güneş çalmamış sana) (x2)
buna benzer terbiyesizliklerim oldu elbet şiir tarihimde
ama babamın yanında ne bacak üstüne bacak
ne de sigara içtim
her bir şeyi bir bir biriktirdim
yüksek sesle okunmaya elverişli bir hayatım yok
sokaklarda savunmaya duran bir yüzle baraj kuruyorum tek başıma
ellerim apış aramı kapatmış
ağız da yüzün apış arasıdır
-ağzın yüzünün mahrem noktasıdır-
bekâretimi koruyorum
şiirimi bi indirirsem halka
korkarsınız biliyorum
***
dede dediğin şarapçı olacak hacı
torun dediğin onsekizinde bir kadın haritasında meme icabındağ
yirmibeşinde şişe içre bir alkol her an pansumana ve performansa hazır
otuzbirinde ilelebet memur
otuzbeşinde tüm bunlardan şair
ben demedim atalarım şifahen dedi
şunu da ekledi
erkek; halk dilinde sigara ve göbek
kadın; halk dilinde bilezik ve börek
***
genç bir ismi yoktu babamın
bilirsin her isim iyi durmaz babalarda
durdum divana
uydum hazır olan imama
ekmek almaya çıkıp yıllarca dönmemek istiyordum
bütün güzel kadınları tanımak ve tanıdıkça onlardan soğumak istiyordum
hayattan bana bu makamımda biraz hürmet etsin istiyordum
olmadı sustum
hayır karambol evde yok
ben oğluyum
***
the man who bought the world
her satıcının bir alıcısı bulunur
bunu yazdığım için mutluyum
***
bu gemi ne zamandır burada
bu şişenin içinde
***
öfke kontrol bir ki
kontrol bir ki
kadehi şişeyi kırarım bugün bil ki
ameliyatımdan kalan –hani seni bana diken-
[deveye mi insana mı yaranırdı?] dikişlerden birini daha söktüm son doğumgünümde
kaybolan düğmeler asla bulunmaz bilirsin
gittiği yerde deliksiz bir uyku çekiyordur şimdi
***
zora sokarım insanlarını hayatın
hayatını insanların
zora sokarım
zoka satarım
ustam yoktu ben satarım
ani kalkışlar yaparım
başım döner
***
benim hiç ciddi işim olmadı biliyor musun?
oysa her evin bir bacası
herkesin bir arka cep tarağı vardı
benim de yüzümün bacasında tüten bir oyun arkadaşım
oralet diye de bir şey vardı
bedduadan hiç hoşlanmazdım
feleğin sözlerini çok severdim
şiir yazmadan önce mutlaka kollarımı çemrerdim
ateşim otuzyedi buçuktan şaşmazdı
böyle hem kendi hem dünya etrafında dönen kafadan basık bir çemberdim
çomak sokmanın ne anlamı vardı bre cavurun gızı
sen bir sincap ben kovuk
beni anımsa
(beni unut)
ben geldiğimde dünyanın çivisi henüz çıkmamıştı, şahit olduğumdan böyle emin konuşuyorum. sahip olunan bir şeyi düşürmek, elinden kaçırmak, kaybettiğini sanmak ya da sonuç olarak -o anlık dahi olsa- kaybetmek sıklıkla karşılaştığımız bir durumdur, vakai adiyeden bile sayılabilir. ben misal, gömleğimin düğmesi düştüğünde gittiği yeri ilk birkaç bakışta bulamazsam, yerine bir düğme daha koparır ve onun düşüşünü izleyerek diğerinin de gittiği yeri bulmaya çalışırım, bu totemin çoğunlukla işe yaramayacağı düşünülür değil mi, gerçekten de çoğunlukla işe yaramaz, ama yararsa o zaman daha çok mutlu eder; bir düğmeyle iki düğme elde etmiş olursun, onu da bulamazsan zaten üzerine soğuk su içtiğin diğer düğmenin gittiğine aldırma seansın bittiğinden bir giden son düğme için ağlarsın sadece. kaybolan düğmeler hakkındaki asıl düşüncelerimi birazdan aşağıda yayımlayacağım oldukça eski ve kötü bir şiirimle aktaracağım, ama bu ayrı bir mesele. demin yukarıda örneklediğim kaybolan nesne konusunda düğme yerine başka bir şey daha konulabilir rahatlıkla, ve aynı totem uygulanabilir.
sözgelimi, dünyanın çivisi mi çıktı, benim yaptığım gibi diğer çivilerini de çıkarın -ki düşündüğünüz gibi yalnız değildir dünyanın çivisi, zamanında epey bir çivi batırmışlardır o güzelim yuvarlağına- ve tek tek düşerek saklandıkları yerleri araştırın. bulamadınız mı, bir daha çıkarın. dünyanın kapağını kaldırıp bakın, ne yazıyor, tekrar deneyin. böylelikle o şanslı kesimdenseniz, hani bol kesim değil de öbürü, o halde kaybolan çivileri bulup yerlerine takabilirsiniz, ya da giden diğer çivilerle birlikte dünyanız söner.
metalar fora.
ve günün bonusu:
Vözgeçmiş
yöresel arabesk bir radyo istasyonuyum
lokantalarda tamirhanelerde insani her yerde
kral fm’e kafa tutan
daha reklamsız, mat
daha içli
içli dışlı
daha benim
ben de gülmek isterim
***
misafirlere hiçbir zaman “hoş geldiniz!” dememezlik etmedim
***
memleketimi sordu mülakatçı yüzbaşı
“milas,” dedim
“ne?” dedi
“milas,” dedim
“‘siirtspor sakaryaspor’u iki sıfır yendi.’ de!” dedi
dilimde fazladan duran s’yi jiletledi
“senin su laleni sulayayım!” diyemedim
***
kendimi kolayladım sanırım biraz
hani zor bi heriftim ya ben
onu diyorum
kolaydıysam başına gelseydim ya senin
sürekli bunu diliyorum
her sabah bir tutam bergamot
çayıma onu dilimliyorum
bizimki büyüyünce çok güzel bir çaylaşım olacak
rüyalarımda düştüğüm uçurumları ağaçlandırdım ilkgençliğimde
nadasa bıraktım bazen
kendimi de ıskartaya ayırdım onsekizimde
hasarlılar uğrar arasıra
hey delikanlı defter!
boşları toplasana
***
bugün hava çok sıcak (sabahtan gördüm seni)
soyundu baldır bacak (çok beyaz geldin bana)
milas sana koyacak (konakta mı büyüdün)
oy oy marmaris (oy oy emine’m)
milas sana koyacak (güneş çalmamış sana) (x2)
buna benzer terbiyesizliklerim oldu elbet şiir tarihimde
ama babamın yanında ne bacak üstüne bacak
ne de sigara içtim
her bir şeyi bir bir biriktirdim
yüksek sesle okunmaya elverişli bir hayatım yok
sokaklarda savunmaya duran bir yüzle baraj kuruyorum tek başıma
ellerim apış aramı kapatmış
ağız da yüzün apış arasıdır
-ağzın yüzünün mahrem noktasıdır-
bekâretimi koruyorum
şiirimi bi indirirsem halka
korkarsınız biliyorum
***
dede dediğin şarapçı olacak hacı
torun dediğin onsekizinde bir kadın haritasında meme icabındağ
yirmibeşinde şişe içre bir alkol her an pansumana ve performansa hazır
otuzbirinde ilelebet memur
otuzbeşinde tüm bunlardan şair
ben demedim atalarım şifahen dedi
şunu da ekledi
erkek; halk dilinde sigara ve göbek
kadın; halk dilinde bilezik ve börek
***
genç bir ismi yoktu babamın
bilirsin her isim iyi durmaz babalarda
durdum divana
uydum hazır olan imama
ekmek almaya çıkıp yıllarca dönmemek istiyordum
bütün güzel kadınları tanımak ve tanıdıkça onlardan soğumak istiyordum
hayattan bana bu makamımda biraz hürmet etsin istiyordum
olmadı sustum
hayır karambol evde yok
ben oğluyum
***
the man who bought the world
her satıcının bir alıcısı bulunur
bunu yazdığım için mutluyum
***
bu gemi ne zamandır burada
bu şişenin içinde
***
öfke kontrol bir ki
kontrol bir ki
kadehi şişeyi kırarım bugün bil ki
ameliyatımdan kalan –hani seni bana diken-
[deveye mi insana mı yaranırdı?] dikişlerden birini daha söktüm son doğumgünümde
kaybolan düğmeler asla bulunmaz bilirsin
gittiği yerde deliksiz bir uyku çekiyordur şimdi
***
zora sokarım insanlarını hayatın
hayatını insanların
zora sokarım
zoka satarım
ustam yoktu ben satarım
ani kalkışlar yaparım
başım döner
***
benim hiç ciddi işim olmadı biliyor musun?
oysa her evin bir bacası
herkesin bir arka cep tarağı vardı
benim de yüzümün bacasında tüten bir oyun arkadaşım
oralet diye de bir şey vardı
bedduadan hiç hoşlanmazdım
feleğin sözlerini çok severdim
şiir yazmadan önce mutlaka kollarımı çemrerdim
ateşim otuzyedi buçuktan şaşmazdı
böyle hem kendi hem dünya etrafında dönen kafadan basık bir çemberdim
çomak sokmanın ne anlamı vardı bre cavurun gızı
sen bir sincap ben kovuk
beni anımsa
(beni unut)
her ne kadar adı öyle konulmuş ve doğrudan çağrışımla oraya bağlanıyor olsa da alkolizm'i bir bağımlılık olarak kabul etmiyorum. elbette karakteri itibarıyle zamanla gelişen bir olgu olabilir lakin alkolizm gerçekte bir meslektir. kişi fıtrat ya da başka bir deyişle freud icabı bu mesleğe yatkın olabilir, orası başka bir mesele. değinmek istediğim asıl mevzu, alkolizmin gündelik hayat meşgalesi içerisinde bir sızı (sızmış varlık) olarak çıraklık dönemi geçirdiği, sonrasında kişiyi kalfalığa yükselttiği ve ustalık merhalesinde ise asıl meslek olarak tanımlanmayı hak eden bir yaşayış biçimi olmasıdır. kişi, hem alkolik hem öğretmen olamaz, kişi hem doktor hem alkolik olamaz, kişi hem tamirci hem alkolik olamaz, kişi hem alkolik hem yazar olamaz, kişi ya alkoliktir ya da başka bir meslek erbabıdır.
[tam anlaşılmadıysa bu görüşümün sebebine olası bir başbaşalıkta değinirim.]
[tam anlaşılmadıysa bu görüşümün sebebine olası bir başbaşalıkta değinirim.]
28 02 2012
gayet teğet
izmir'e sürpriz niyetine serpilen kar konfetilerini serpantin gözlerimle izler ve çayımı yudumlarken, saçlarının aheste ahengi gözlerime serpantin şeritler çekerken, gâh içinde gâh dışında olduğumuz bu çemberin teğet ve normalinin gölgesinde, tüm dileklerimiz mevsim normalleri için sevgilim; ve bunun için ve bunu düşünerek, çayıma ilave bir şeker atabilirim
izmir'e sürpriz niyetine serpilen kar konfetilerini serpantin gözlerimle izler ve çayımı yudumlarken, saçlarının aheste ahengi gözlerime serpantin şeritler çekerken, gâh içinde gâh dışında olduğumuz bu çemberin teğet ve normalinin gölgesinde, tüm dileklerimiz mevsim normalleri için sevgilim; ve bunun için ve bunu düşünerek, çayıma ilave bir şeker atabilirim
ve gayet normalim.
22 02 2012
could she be loved
peki, hoşbulduk. peki, anladık. peki çektim dünyanın çuhasına bizzat yürüyüşümle, olmayan endamımla. pike çekmeye hiç de benzemiyormuş. merhaba,
bugün işten normal saatince çıkınca bir de baktım ki hava aydınlık, bu beni son günlerin en çok sevindirdi. fark ettim ki işleyişim değişti, dilim bir türlü dönmedi buna. havanın akşamüzeri saatin altı suyuna gittiğindeki bu haline bir çok da ayaklarım sevindi; ben şahsen çorap giymeyi hiç mi hiç sevmem, gelgelelim benim ayaklarım yılın on ayını çorapla geçirirler. hatırlar mısınız ayaklardan başlanırdı pek çok şeye, misal mi, üşümeye. ben de onu tırnaktan tepeye sevmeye kararlıydım. çoraplar bazı kadınlara öyle yakışıyorlar ki, o kadınları o zamanlar özellikle biraz daha fazla seviyorum. bilhassa bazı çoraplar bazı kadınlara öyle, misal diz üstünde kalakalan bi elbisenin altında belden aşağı uzanan beyaz filan çoraplar var, bildiğin sütün beyazı, hayır sütun gibi demedim, kremgi de değil, beyaz, o zaman ben işte tipik bir yaşlı teyzenin arefe günü sevincine bir bir aşk başlatırdım seninle aramızda, ertesi gün bütün çocuklarımız ve komşular elimizi öpmeye gelecekler gibi severdik birbirimizi, kahretsin, ne var ki sen o diziyi izlemedin ve ellerin pek çirkin.
birayı bardaktan taşırabilmek için yüzey gerilimi gibi bilimsel bir gerçeği alt etmen gerekir, bakma öyle kolay durduğuna. ... ellerimi bugün doktora gösterdim, dedi ki bilmemne dermatit. bunun bir üst modelinden askerde de olmuştu, o zaman da göstermiştim. askerliğimi kısa dönem er olarak ankara mamak'da yaptım. o dönemi ankara'nın hayatımdaki önemine dair son nokta sanırdım. daha neleri varmış. şu an içinde bulunduğumuz dünyayı da askerliğe benzetiyoruz. ... doktor dedi ki, şu şu kremi bir hafta süresince kullan, sonra tekrar gel. ben doktor olsam şöyle derdim halbuki, "elleri kremlemenin özel bir şekli vardır ya hani, kremi iki nohut tanesi kadar elinin tersine döktükten sonra ayaları kullanmadan ellerini sırt sırta verdirirsin ya. işte şimdi git ellerini ona götür. onun ellerini tut. ellerinizin sırtına miktarınca krem sürün. ve ellerinin omuzlarını onun ellerinin omuzlarında gezdir. sırtsırta versin elleriniz. baharda -yine geldiğinizde- sırtüstü çimenlere yatmış da göğe bakar gibi. işte o zaman iyileşirsiniz." iyi ki doktor olmamışım de mi. (di mi?)
sabunla şampuanla tam da bu anda -dur sen bunu sakın puanlama-, başa alıyorum: sabunla şampuanla yıkanarak temizlendiği varsayılan elleri veya vücudu kurulamak amacıyla kullandığımız havlularımızın illa ki bir gün gelip de kirleniyor olmalarının sebebini kavrayabildiğim gün gideceğim dünyanızdan.
beni kurulamayınız,
bırak ıslağın olayım.
ıslığım ol dudaklarımın arasında.
dan sedelim mi?
peki, hoşbulduk. peki, anladık. peki çektim dünyanın çuhasına bizzat yürüyüşümle, olmayan endamımla. pike çekmeye hiç de benzemiyormuş. merhaba,
bugün işten normal saatince çıkınca bir de baktım ki hava aydınlık, bu beni son günlerin en çok sevindirdi. fark ettim ki işleyişim değişti, dilim bir türlü dönmedi buna. havanın akşamüzeri saatin altı suyuna gittiğindeki bu haline bir çok da ayaklarım sevindi; ben şahsen çorap giymeyi hiç mi hiç sevmem, gelgelelim benim ayaklarım yılın on ayını çorapla geçirirler. hatırlar mısınız ayaklardan başlanırdı pek çok şeye, misal mi, üşümeye. ben de onu tırnaktan tepeye sevmeye kararlıydım. çoraplar bazı kadınlara öyle yakışıyorlar ki, o kadınları o zamanlar özellikle biraz daha fazla seviyorum. bilhassa bazı çoraplar bazı kadınlara öyle, misal diz üstünde kalakalan bi elbisenin altında belden aşağı uzanan beyaz filan çoraplar var, bildiğin sütün beyazı, hayır sütun gibi demedim, kremgi de değil, beyaz, o zaman ben işte tipik bir yaşlı teyzenin arefe günü sevincine bir bir aşk başlatırdım seninle aramızda, ertesi gün bütün çocuklarımız ve komşular elimizi öpmeye gelecekler gibi severdik birbirimizi, kahretsin, ne var ki sen o diziyi izlemedin ve ellerin pek çirkin.
birayı bardaktan taşırabilmek için yüzey gerilimi gibi bilimsel bir gerçeği alt etmen gerekir, bakma öyle kolay durduğuna. ... ellerimi bugün doktora gösterdim, dedi ki bilmemne dermatit. bunun bir üst modelinden askerde de olmuştu, o zaman da göstermiştim. askerliğimi kısa dönem er olarak ankara mamak'da yaptım. o dönemi ankara'nın hayatımdaki önemine dair son nokta sanırdım. daha neleri varmış. şu an içinde bulunduğumuz dünyayı da askerliğe benzetiyoruz. ... doktor dedi ki, şu şu kremi bir hafta süresince kullan, sonra tekrar gel. ben doktor olsam şöyle derdim halbuki, "elleri kremlemenin özel bir şekli vardır ya hani, kremi iki nohut tanesi kadar elinin tersine döktükten sonra ayaları kullanmadan ellerini sırt sırta verdirirsin ya. işte şimdi git ellerini ona götür. onun ellerini tut. ellerinizin sırtına miktarınca krem sürün. ve ellerinin omuzlarını onun ellerinin omuzlarında gezdir. sırtsırta versin elleriniz. baharda -yine geldiğinizde- sırtüstü çimenlere yatmış da göğe bakar gibi. işte o zaman iyileşirsiniz." iyi ki doktor olmamışım de mi. (di mi?)
sabunla şampuanla tam da bu anda -dur sen bunu sakın puanlama-, başa alıyorum: sabunla şampuanla yıkanarak temizlendiği varsayılan elleri veya vücudu kurulamak amacıyla kullandığımız havlularımızın illa ki bir gün gelip de kirleniyor olmalarının sebebini kavrayabildiğim gün gideceğim dünyanızdan.
beni kurulamayınız,
bırak ıslağın olayım.
ıslığım ol dudaklarımın arasında.
dan sedelim mi?
20 02 2012
merhaba dünyalilili, hayatın paçasından tuhaflıklar damlarken ben arkasında bıraktığı lekeleri takip ederek yaklaşık bir otuzbir yıl yaşadım. bir çocuğum olmadı ama olsa idi adını talih koyacağım kesindi. türk olursa talih, italyan olursa felicita. sonra içinde bulunduğum bu halet-i ruhiyeye ugyun birkaç şarkı belledim, onları bir kasede çekip geceler boyunca dinledim. şarkı aralarında kendime öğüt vermekten kaçınmadım, kendime uygun gördüğüm nasihatleri toplumdan esirgedim. ayaklarımı üşümeden önce birbirlerine bakarken yakaladım, özellikle o masum serçeparmaklarım, sonra ömür boyu birlikte üşümeye karar vermişler meğer. tabii ayaklarımız birbirine değse idi böyle mi olurdu tüm o kadınlarla kapı aralarında. yalnızken birayı hızlı içtiğim söylenir, ben yalnızlığımın yalancısıyım. benim yalnızlığım tam bir orospu çocuğudur, benim yalnızlığım tam bir piçtir. sigarayı hızlı içerkense yalnızlık filan dinlemem. yalnızlığımın gelişine vurmakta eskiden pek ustaydım, şimdi gözlerim seçmiyor, doksana tutturamıyorum eskisi gibi, yine de gol olmasına gol.
merhaba dunyalulu, yankee zulu, dünyanın anekdot alınan bir parçasından aldığım haberlere göre dünyanın adı zülüfmüş, hatta dökülmüş yüze diye devam eden bir türküsü bile var, kırkbeşliğe okuduğumu hatırlıyorum en son. son otuzbir yılımı hayatın parçasından alınan koku örneğinin biyopsisini yapmakla geçirmekteyim, bu benim işim ve işimi severim. doku örneğini zed'e kopyaladım. zed is dead baby, zed is dead.
herkeslerin mahşeri bir kalabalığın alkışları eşliğinde öldüğü tam da bu sırada dünyanın tüm pantolonları düştü ve kiminin gtü kiminin çkü göründü. benim ben, tanımadın mı, benim ben oğlun.
bozca adam adı gibi kolay kilo alan bir yapıya sahipti, su içse yarayan cinsten. bi kere onun kilo verebilmesi için içkiyi bırakması şarttı, bi kere kilo onun için problem değildi, ne kadında ne erkekte, nemli olan yüz güzelliğiydi, o nemliydi. bir şarkıyı ardarda yüzelli kereden biraz daha fazla dinleyebilirdi. sonra o sırada yanmakta olan sobanın içine dünyanın tüm hikayelerini diyorum, hepsini attı. sonra ve o sırada kalıplarını kullanarak çelik çomak oynadı. kızlara güzel şeyler söyledi, sevenleri onu çok sevdiler, her şeye rağmen çok sevdiler, ve bir şekilde affettiler, ama o bundan şımarıp şaşırdı mı, hayır ne münasenet, karışmadı yarışmadı açık seçik sizle oynamadı.
bozca adam'ın ellerinde bir enfeksiyondur başladı. yoksa o bir meslek hastalığı mıydı. uzun süredir tutulmamakla alakası yok, güneş'in de öyle pek sık tutulduğu söylenemez ama o hiç buna gönül koyup enfeksiyon geçiriyor mu. yoksa kış mevsimi güneş'in alt solunum yolları enfeksiyonunun bir yansıması mı, daha neler. o kızın da elleri pek çirkindi, hiç möyle kız eline benzemezdi, çatlak desen var, kuruma desen var, desen desen var.
arkamdan değil, kulağıma konuştular, duymuş bulundum. dediler ki; "iletişim kurmakta çok güçlük çekersiniz, doğru düzgün konuşmadığı gibi, sizi dinlerken de doğrudürüst tepki vermez, bazen dinleyip dinlemediğini bile anlayamazsınız. zaman zaman, araya koyduğu soruları bile dinliyor gibi görünmekten kaynaklanan sorularıymış gibi düşünürsünüz. ama aslında içinden size sorular soruyordur, içinden size tepki veriyordur, ve bunu yaparken dışından yaptığını sanıyordur." böylesi bir türe ne buyrulur.
bu bahsi kapıyorum hanımlar beyler. yaşadığım her ilde müptelası olduğum, kendime daha yakın bulduğum bir kitabevi mutlaka oldu. küçük illeri saymayacağım, istanbul'da mesela elbette bunun sayısı fazla: önce beşiktaş'daki kabalcı, sonra o pasajın altındaki pentimento -hangi pasajın, hadi bakalım?- sonra sinanpaşa çarşısı'nın alt katındaki pınar sahaf -hâlâ duruyor hadi bi haber-. ankara'da imge kitabevi. izmir'de yakın kitabevi. şimdi düşündüm de, insan son onbeş yıldır hep aynı pozisyonda mı durur. sanırım bazı pozisyonlar daha evla olur.
bu bahisleri kapıyorum hanımlar. yeni bir bahse kadar benden ayrılmayınız.
merhaba dunyalulu, yankee zulu, dünyanın anekdot alınan bir parçasından aldığım haberlere göre dünyanın adı zülüfmüş, hatta dökülmüş yüze diye devam eden bir türküsü bile var, kırkbeşliğe okuduğumu hatırlıyorum en son. son otuzbir yılımı hayatın parçasından alınan koku örneğinin biyopsisini yapmakla geçirmekteyim, bu benim işim ve işimi severim. doku örneğini zed'e kopyaladım. zed is dead baby, zed is dead.
herkeslerin mahşeri bir kalabalığın alkışları eşliğinde öldüğü tam da bu sırada dünyanın tüm pantolonları düştü ve kiminin gtü kiminin çkü göründü. benim ben, tanımadın mı, benim ben oğlun.
bozca adam adı gibi kolay kilo alan bir yapıya sahipti, su içse yarayan cinsten. bi kere onun kilo verebilmesi için içkiyi bırakması şarttı, bi kere kilo onun için problem değildi, ne kadında ne erkekte, nemli olan yüz güzelliğiydi, o nemliydi. bir şarkıyı ardarda yüzelli kereden biraz daha fazla dinleyebilirdi. sonra o sırada yanmakta olan sobanın içine dünyanın tüm hikayelerini diyorum, hepsini attı. sonra ve o sırada kalıplarını kullanarak çelik çomak oynadı. kızlara güzel şeyler söyledi, sevenleri onu çok sevdiler, her şeye rağmen çok sevdiler, ve bir şekilde affettiler, ama o bundan şımarıp şaşırdı mı, hayır ne münasenet, karışmadı yarışmadı açık seçik sizle oynamadı.
bozca adam'ın ellerinde bir enfeksiyondur başladı. yoksa o bir meslek hastalığı mıydı. uzun süredir tutulmamakla alakası yok, güneş'in de öyle pek sık tutulduğu söylenemez ama o hiç buna gönül koyup enfeksiyon geçiriyor mu. yoksa kış mevsimi güneş'in alt solunum yolları enfeksiyonunun bir yansıması mı, daha neler. o kızın da elleri pek çirkindi, hiç möyle kız eline benzemezdi, çatlak desen var, kuruma desen var, desen desen var.
arkamdan değil, kulağıma konuştular, duymuş bulundum. dediler ki; "iletişim kurmakta çok güçlük çekersiniz, doğru düzgün konuşmadığı gibi, sizi dinlerken de doğrudürüst tepki vermez, bazen dinleyip dinlemediğini bile anlayamazsınız. zaman zaman, araya koyduğu soruları bile dinliyor gibi görünmekten kaynaklanan sorularıymış gibi düşünürsünüz. ama aslında içinden size sorular soruyordur, içinden size tepki veriyordur, ve bunu yaparken dışından yaptığını sanıyordur." böylesi bir türe ne buyrulur.
bu bahsi kapıyorum hanımlar beyler. yaşadığım her ilde müptelası olduğum, kendime daha yakın bulduğum bir kitabevi mutlaka oldu. küçük illeri saymayacağım, istanbul'da mesela elbette bunun sayısı fazla: önce beşiktaş'daki kabalcı, sonra o pasajın altındaki pentimento -hangi pasajın, hadi bakalım?- sonra sinanpaşa çarşısı'nın alt katındaki pınar sahaf -hâlâ duruyor hadi bi haber-. ankara'da imge kitabevi. izmir'de yakın kitabevi. şimdi düşündüm de, insan son onbeş yıldır hep aynı pozisyonda mı durur. sanırım bazı pozisyonlar daha evla olur.
bu bahisleri kapıyorum hanımlar. yeni bir bahse kadar benden ayrılmayınız.
19 02 2012
annem beni uyutmaya çalışırken ayaklarında fazla mı sallamış acep?
"-olur da çalışmazsan; çalışırsan da, olur da vakitlice çıkabilirsen- cumartesi akşamları iki üç güzel kıza bakıp üç beş bira eşliğinde hayal kurmak için yaşadığının farkında mısın?" dedi. "çekil git meyhaneci, beni halime bırak, tükenip gideceğim bu gece bardak bardak." dedim.
"-olur da çalışmazsan; çalışırsan da, olur da vakitlice çıkabilirsen- cumartesi akşamları iki üç güzel kıza bakıp üç beş bira eşliğinde hayal kurmak için yaşadığının farkında mısın?" dedi. "çekil git meyhaneci, beni halime bırak, tükenip gideceğim bu gece bardak bardak." dedim.
12 02 2012
bozca adam, içinden eski tip metalik gürültülü motosikletlerin vızır vızır geçtiği bir dar sokaktaki yere yakın ev gibiydi. bozca adam, eteğine sırtlandığı dağın yamacında taş ocağı olan bir köy gibiydi. bozca adam, üç gündür bir şey yememiş mide gibiydi, gurul gurul. bozca adam, eskişehir'de kütahya caddesi'nde bir apartmanın son beşinci katındaki ev gibiydi, her büyük araç geçtiğinde sallanan ve işlek. bozca adam, hoparlörün üzerinde birikmiş toz zerrelerinden biriydi, müzik de hiç susmazdı. bozca adam, üzerinden yağmur eksik olmayan bir atermit gibiydi. bozca adam, kulağın dibinde bir sivrisinek gibiydi. bozca adam, karıncaların adımlarını duyabilecek hassasiyete sahip bir adam gibiydi.
kendisine bundan sonra b.a. diyebiliriz.
birhan keskin'in kitabının adı da ba'ydı. yine de didem madak'ı tercih ederim müteveffa, toprağı bitki örtülü olsun.
ellerinin hiç ısınmıyor oluşunu şöyle bir hayra yorarız. mesela benim alnım yüzüm çok yanar kış akşamları, ellerinin soğukluğu burda girer devreye. ısı alışverişi yaparız seninle. alınan ısı eşit olur verilen ısıya. ortalarımızda buluşuruz birbirimizin. and içeriz birleşmemiz sonrası dünya'ya.
bozca adam, kurbağalara bakmaktan bir türlü gidemiyordu.
kendisine bundan sonra b.a. diyebiliriz.
birhan keskin'in kitabının adı da ba'ydı. yine de didem madak'ı tercih ederim müteveffa, toprağı bitki örtülü olsun.
ellerinin hiç ısınmıyor oluşunu şöyle bir hayra yorarız. mesela benim alnım yüzüm çok yanar kış akşamları, ellerinin soğukluğu burda girer devreye. ısı alışverişi yaparız seninle. alınan ısı eşit olur verilen ısıya. ortalarımızda buluşuruz birbirimizin. and içeriz birleşmemiz sonrası dünya'ya.
bozca adam, kurbağalara bakmaktan bir türlü gidemiyordu.
pazar günleri normal bir vakitte uyanırsam ve işe gitmeyeceksem, işe gitmeyecek olmanın rahatlığı ve sükunetiyle kendimle söyleşi yaparım. hürriyet'in pazar eki'nde ayşe arman'la söyleşmek gibi değil de, buna benzer ve bunu hevesleyen bir kendini anlatma çabası. insanın kendini anlatma çabası yaşama motivasyonunun en büyük gizli öğelerinden biri. dil, gözler, mimikler gibi fizyolojik anlatım unsurları bir yana, yazmak şarkı söylemek gibi psikanalitik -bence psikanalitik- unsurlar bir yana. anlatırken dil ve gözleri kullanmak açısından kendini yetersiz hisseden dünya kullanıcıları -benim gibi- anlatım olanaklarını yazmaktan yana kullanabilir. cümlelerim epeydir biriktiğinden, ve dün akşam içerken bu yazıyı kafamda kurguladığımdan, bir taraftan o kurguya da bağlı kalma çabam devreye girince, şimdiki ayılma girişimim de işin içinde olunca, toparlayamadım cümleleri. ama zaten düz anlatımdan uzak durmaya çalıştığım da bilinir dost meclisinde. dur ben bi kahve yapayım.
üzerinde dakikalarca durulan, gözün bir tarafı üzerindeyken bir taraftan o dakikaları, bahaneyle başka bir iş yapayım, şeklinde geçirten kahve yapma operasyonunun sonu her zaman beklenildiği gibi keyifli olmaz. kendi tecrübemden hareketle yaklaşık yüzde otuz gibi bir taşırma sorunum vardır. ve bu tüm hevesi kırar çoğunlukla. insanı yaptığına yapacağına pişman ettirir. ama bence yüzde otuz fena bir rakam sayılmaz, kadınlarda bu oranın yüzde ona düşmesini umut ediyoruz.
bana kimse neden yazılarında dünya kelimesini bu kadar sıklıkla kullanıyorsun diye sormadı bugüne kadar. hoş, bana kimse yazılarında şunu bunu niye kullanıyorsun diye de sormadı ya, dünya kelimesine atfettiğim ayrı bir önem var. benim anlatmaya kalktığım dünya, bende "tarzım dünya" şeklinde geçerken, şairin kurduğu cümlede "terzim dünya" şeklinde geçer, aramızdaki yakınlık sonradan benim onu okumamla fark olunmuştur. her neyse,
hep, kişinin dünya karşısındaki aczini ve zaruretini anlatmaya çalıştım. buna elbette ilk gençliğimi yoğun islamcı öğelerin etkisiyle geçirmişliğimin bilinci de dahil. kişi, yani ben, bu bilinçte olan, bunu bellemiş olan ben, bunu unutur da malihulyaya dalarsa, üstüne bir de kendini ciddiye almaya kalkarsa, sonunda kıç üstü oturur kalır ve hayatındaki başat unsur olan mizah unsuru ortadan kalkar. son dönemde altında kaldığım iki maddeden birincisi bu. kendini, etrafını, dünyayı ve dünyanı aşırı ciddiye aldığında dünyanın altında kalıyorsun ve hayatındaki mizah, yerini pis bir duygu piçliğine bırakıyor. ve bunun anası babası belli olmadığı gibi çeşitli kardeşleri peydah olunca içinden çıkılmadıkça çıkılmaz da çıkılmaz.
ikinci madde ise, yine aczini unutup dalıp giden kişinin, yani benin, ben farklıyım ben farklıyım tekerlemesini diline pelesenk edişiyle gözlerini kör etmesi ve tekerine çomağın girdiğinin farkına varmamasıdır. elbette hepimiz birbirimizden pek çok anlamda farklıyız, ve bir de şu var ki hepimiz aslında aynıyız. bu yönüyle; kişi, kibrinden midir bilinmez, kendini farklı hissetmeye başlar ve bu vehimle, bu sanrıyla, bu yanılgıyla farklı olduğunu düşünüp düşünüp kendini -tabir hoş değil ama- pazarlamaya kalkar. ve sonrasında bir vesileyle, sevdiği kadın ona hiç de farklı olmadığını öyle bir anlatır ki, öğretmeni ona hiç de farklı olmadığını öyle bir notla anlatır ki, babası hiç de farklı olmadığını öyle bir tokatla anlatır ki, ... o zaman anlar dünyanın kaç bucak olduğunu.
işte bunlara dikkat ediyoruz değerli sev kardeşim. dikkat ediyoruz ki boyumuzun ölçüsünü alma sıklığımız insani çerçeve içerisinde kalsın.
üzerinde dakikalarca durulan, gözün bir tarafı üzerindeyken bir taraftan o dakikaları, bahaneyle başka bir iş yapayım, şeklinde geçirten kahve yapma operasyonunun sonu her zaman beklenildiği gibi keyifli olmaz. kendi tecrübemden hareketle yaklaşık yüzde otuz gibi bir taşırma sorunum vardır. ve bu tüm hevesi kırar çoğunlukla. insanı yaptığına yapacağına pişman ettirir. ama bence yüzde otuz fena bir rakam sayılmaz, kadınlarda bu oranın yüzde ona düşmesini umut ediyoruz.
bana kimse neden yazılarında dünya kelimesini bu kadar sıklıkla kullanıyorsun diye sormadı bugüne kadar. hoş, bana kimse yazılarında şunu bunu niye kullanıyorsun diye de sormadı ya, dünya kelimesine atfettiğim ayrı bir önem var. benim anlatmaya kalktığım dünya, bende "tarzım dünya" şeklinde geçerken, şairin kurduğu cümlede "terzim dünya" şeklinde geçer, aramızdaki yakınlık sonradan benim onu okumamla fark olunmuştur. her neyse,
hep, kişinin dünya karşısındaki aczini ve zaruretini anlatmaya çalıştım. buna elbette ilk gençliğimi yoğun islamcı öğelerin etkisiyle geçirmişliğimin bilinci de dahil. kişi, yani ben, bu bilinçte olan, bunu bellemiş olan ben, bunu unutur da malihulyaya dalarsa, üstüne bir de kendini ciddiye almaya kalkarsa, sonunda kıç üstü oturur kalır ve hayatındaki başat unsur olan mizah unsuru ortadan kalkar. son dönemde altında kaldığım iki maddeden birincisi bu. kendini, etrafını, dünyayı ve dünyanı aşırı ciddiye aldığında dünyanın altında kalıyorsun ve hayatındaki mizah, yerini pis bir duygu piçliğine bırakıyor. ve bunun anası babası belli olmadığı gibi çeşitli kardeşleri peydah olunca içinden çıkılmadıkça çıkılmaz da çıkılmaz.
ikinci madde ise, yine aczini unutup dalıp giden kişinin, yani benin, ben farklıyım ben farklıyım tekerlemesini diline pelesenk edişiyle gözlerini kör etmesi ve tekerine çomağın girdiğinin farkına varmamasıdır. elbette hepimiz birbirimizden pek çok anlamda farklıyız, ve bir de şu var ki hepimiz aslında aynıyız. bu yönüyle; kişi, kibrinden midir bilinmez, kendini farklı hissetmeye başlar ve bu vehimle, bu sanrıyla, bu yanılgıyla farklı olduğunu düşünüp düşünüp kendini -tabir hoş değil ama- pazarlamaya kalkar. ve sonrasında bir vesileyle, sevdiği kadın ona hiç de farklı olmadığını öyle bir anlatır ki, öğretmeni ona hiç de farklı olmadığını öyle bir notla anlatır ki, babası hiç de farklı olmadığını öyle bir tokatla anlatır ki, ... o zaman anlar dünyanın kaç bucak olduğunu.
işte bunlara dikkat ediyoruz değerli sev kardeşim. dikkat ediyoruz ki boyumuzun ölçüsünü alma sıklığımız insani çerçeve içerisinde kalsın.
07 02 2012
ne inkar, ne itiraf
hiç bu kadar bırakmamıştım sanırım. ya da hiç bu kadar bırakacak kadar olmamıştım. bazen itiraf etmek gerekebilir, itiraf edilmelidir ki uykuyla uyanıklık arasından uyanılsın. başka türlüsü olmayacak anlaşılan. önce iyice bir çökmek lazım ki, sıvı yüzeye doğru haddince yükselsin, tortu dipte iyice biriksin ve eldeki birikim irdelenip ona göre karar verilsin. o kadar sarhoş o kadar depresif o kadar yıkık olunmuş günler olunmuşsa da burda, tutulup ondan dem vurulmadı, dem vurulmuşsa da açık seçik bahsolunmadı, bahsolunsa da suistimal asla olunmadı, suizan edilmedi. ya da ben hep böyle niyet ettim yazarken yaşarken. hep mutluluğundan bahsettim insanoğlunun, yatay ve dikey mutluluğundan, bir-likte gelişecek mutluluğundan. ya da bahsettiğimi sandım. şimdiyse, bilmiyorum. inanıyorum ama bilmiyorum. inanın bilmiyorum.
beni yanlış tanıyınız lütufen.
şimdi bildiğim bütün çekirdekleri yutuyorum. evet saygıdeğer misafirler, değerli baylar bayanlar, ben burada bitiğim. ben burada kayıbım. bu sözcükleri kullanmaktan, yıllarca kullananları hor gördüğümden değil elbette, öyle utanıyorum ki. ben burada yokum. elbet dönerim ama ben o ben değilim. bu şekilde bu varoluşla çıkışımın olmadığını anlamış bulunuyor ve pes ediyorum. huzurlarınızda tuş oluyorum. saygılarımla itiraf ediyorum: düştüm, kalkamıyor ve kalkmıyorum.
hiç bu kadar bırakmamıştım sanırım. ya da hiç bu kadar bırakacak kadar olmamıştım. bazen itiraf etmek gerekebilir, itiraf edilmelidir ki uykuyla uyanıklık arasından uyanılsın. başka türlüsü olmayacak anlaşılan. önce iyice bir çökmek lazım ki, sıvı yüzeye doğru haddince yükselsin, tortu dipte iyice biriksin ve eldeki birikim irdelenip ona göre karar verilsin. o kadar sarhoş o kadar depresif o kadar yıkık olunmuş günler olunmuşsa da burda, tutulup ondan dem vurulmadı, dem vurulmuşsa da açık seçik bahsolunmadı, bahsolunsa da suistimal asla olunmadı, suizan edilmedi. ya da ben hep böyle niyet ettim yazarken yaşarken. hep mutluluğundan bahsettim insanoğlunun, yatay ve dikey mutluluğundan, bir-likte gelişecek mutluluğundan. ya da bahsettiğimi sandım. şimdiyse, bilmiyorum. inanıyorum ama bilmiyorum. inanın bilmiyorum.
beni yanlış tanıyınız lütufen.
şimdi bildiğim bütün çekirdekleri yutuyorum. evet saygıdeğer misafirler, değerli baylar bayanlar, ben burada bitiğim. ben burada kayıbım. bu sözcükleri kullanmaktan, yıllarca kullananları hor gördüğümden değil elbette, öyle utanıyorum ki. ben burada yokum. elbet dönerim ama ben o ben değilim. bu şekilde bu varoluşla çıkışımın olmadığını anlamış bulunuyor ve pes ediyorum. huzurlarınızda tuş oluyorum. saygılarımla itiraf ediyorum: düştüm, kalkamıyor ve kalkmıyorum.
03 02 2012
02 02 2012
köşeyi döndükten ve yanyana yürürken o şarkıyı dinledikten sonra bir süre daha yürümeye devam ettik. hayata da bir süre devam ettik. bu sırada elbette bir takım şeyler oldu ve ben şu an, onun saçlarını koklayamadan ondan uzaklaşmış olan ben, tüm o olanları anlatabilecek miyim bilmiyorum. anlatırken klasik bir ingiliz romanındaki gibi betimlemekten, romantik akımın bir parçası olmaktan korkarken, -tam da bu an-, aklıma romantizm ve melankoli üzerine yaptığımız tartışma geliyor ve kendimi akışıma bırakmaktan alamıyorum kendimi, kendimi. peki bu arada aramızda sürmeyen aşk, saat yönüne mi saat yönünün tersine mi akıyor, bunu merak ediyorum, en azından kol saati kullanıp kullanmadığını merak ettiğim, kullanıyorsa nasıl bir saat kullandığını merak ettiğim kadar, beni ne kadar kadar. akar akar akar.
o sırada demin çalan şarkı bitiyor ve biz yine düşmekten uzaklaşmaya çalışarak yürüyoruz yanyana. "nereye gitsek?" diyor, "bilmem, ben misafirim." diyerek konunun odağını kendimden atıyor ya da attığımı sanıyorum. onunla olacağımdan emin olduğum herhangi bir yer olabilir o an gideceğimiz yer, hatta alkol bulunmayan bir yer olsa bile olur gibime geliyor. yüzünden portakal dilimlerinin içindeki hayatı çokluğu çoğulluğu rengi canlılığı okuyorum. ikimiz, iki soğuk benizli.
kar yeni mi başlıyor, devam mı ediyor.
koluma girmediği için üzülüyorum. kendimi soğuk bir müsvedde kağıdı gibi hissediyorum. sustuğum için kendimi kınıyorum, kinci bir emre kadar susmaya devam ediyorum. kelimelerimden tiksindiğim zamanlara tekabül ettiği oluyor susuşlarımın. yürürken, ortaokulda lisede yanyana yürüdüğünüzde elinizi eline çarptırarak teselli bulduğunuz anları olur ya kaldırımların, ona benzer bir hisle teselli ediyorum kendimi, düğmeleri onunkiyle aynı minvalde olan montumu montuna değdirerek. kürk mantolu madonna tasvirime ne kadar da benziyor yıllar önceki. hayır, bu kadarı da fazla diyorum; benzerse, sonum öyle olursa.
sigara almak istediğini söylüyor. sonra birlikte bir bakkaliyeye giriyoruz. erdal bakkal yazıyor kapısında, gülümsüyoruz. ona bir ciklet alıyorum el atından ona sezdirmeden. onun duyacağı şekilde sesleniyorum erdal abi'ye, "erdal abi, bu, saçları rulo kat'a benzeyen kız var ya," diyorum, "kudretten kırmızı dudaklı... benim sevgilim." diyorum. erdal abi bana bakıyor: "sevgilim kelimesi her şeye ne güzel gidiyor di mi," diyor. bozuluyorum. yerde karda portakal kabukları görüyorum.
nereye oturacağımıza karar veremeden, montumun kolu montunun koluna çarpa çarpa bir süre daha yürüyoruz. dilim çözülüyor. "sana söz verdiğim şeyleri almıştım aslında." diyorum. "ne söz vermiştin ki?" diyor. "sana şapkanın çok yakışacağını söylemiştim ya, sana aldığım şapkayı ve bir demet nergisi getirmiştim yanımda. şapkayı getirdim ama yanımda getirmedim, çünkü bir daha karşılacağımıza emindim. nergisleri de çöpe attım. çünkü seni tanımaktan korktum." yerdeki buz kalıntılarından daha da soğuk oldu oluyor sanki o an yol.
yol deyince aklıma geldi, orange road izlemiş miydi acaba hiç.
o sırada demin çalan şarkı bitiyor ve biz yine düşmekten uzaklaşmaya çalışarak yürüyoruz yanyana. "nereye gitsek?" diyor, "bilmem, ben misafirim." diyerek konunun odağını kendimden atıyor ya da attığımı sanıyorum. onunla olacağımdan emin olduğum herhangi bir yer olabilir o an gideceğimiz yer, hatta alkol bulunmayan bir yer olsa bile olur gibime geliyor. yüzünden portakal dilimlerinin içindeki hayatı çokluğu çoğulluğu rengi canlılığı okuyorum. ikimiz, iki soğuk benizli.
kar yeni mi başlıyor, devam mı ediyor.
koluma girmediği için üzülüyorum. kendimi soğuk bir müsvedde kağıdı gibi hissediyorum. sustuğum için kendimi kınıyorum, kinci bir emre kadar susmaya devam ediyorum. kelimelerimden tiksindiğim zamanlara tekabül ettiği oluyor susuşlarımın. yürürken, ortaokulda lisede yanyana yürüdüğünüzde elinizi eline çarptırarak teselli bulduğunuz anları olur ya kaldırımların, ona benzer bir hisle teselli ediyorum kendimi, düğmeleri onunkiyle aynı minvalde olan montumu montuna değdirerek. kürk mantolu madonna tasvirime ne kadar da benziyor yıllar önceki. hayır, bu kadarı da fazla diyorum; benzerse, sonum öyle olursa.
sigara almak istediğini söylüyor. sonra birlikte bir bakkaliyeye giriyoruz. erdal bakkal yazıyor kapısında, gülümsüyoruz. ona bir ciklet alıyorum el atından ona sezdirmeden. onun duyacağı şekilde sesleniyorum erdal abi'ye, "erdal abi, bu, saçları rulo kat'a benzeyen kız var ya," diyorum, "kudretten kırmızı dudaklı... benim sevgilim." diyorum. erdal abi bana bakıyor: "sevgilim kelimesi her şeye ne güzel gidiyor di mi," diyor. bozuluyorum. yerde karda portakal kabukları görüyorum.
nereye oturacağımıza karar veremeden, montumun kolu montunun koluna çarpa çarpa bir süre daha yürüyoruz. dilim çözülüyor. "sana söz verdiğim şeyleri almıştım aslında." diyorum. "ne söz vermiştin ki?" diyor. "sana şapkanın çok yakışacağını söylemiştim ya, sana aldığım şapkayı ve bir demet nergisi getirmiştim yanımda. şapkayı getirdim ama yanımda getirmedim, çünkü bir daha karşılacağımıza emindim. nergisleri de çöpe attım. çünkü seni tanımaktan korktum." yerdeki buz kalıntılarından daha da soğuk oldu oluyor sanki o an yol.
yol deyince aklıma geldi, orange road izlemiş miydi acaba hiç.
31 01 2012
30 01 2012
onu bulana kadar, akşam karanlığının ve soğuğunun etkisiyle buzla iyice perçinlenmiş kar birikintilerinde kayıp düşen birlerce insan görmüştüm. tam da o o köşeyi döndükten sonra, karşısında bitivermemle birlikte, onu görüp, adını seslendikten sonra, -ki adı hayatıma yeni giren, grenli ve başka bir insan olduğunu müjdelemeye yetiyordu, adının sayesinde türkçeyi telaffuzum bile başkalaşmıştı- dönüp bana baktı, ve beni tanıdı. evet ben oydum. o gibi görünmesem de ben oydum. o gibi durmasam da ben oydum. onun oyuydum, -yine de bunu fark etmesi aylar alacağa benziyordu-. yerdeki buzdan sakındım onu, koluma girsin ve onun olduğumu bana hissettirsin istedim. yerdeki buz kadar soğuktu. üzerine düşsem belliydi ki yerdeki buz kadar canımı yakacaktı. bazı kadınların üstüne düşemezsiniz. bazı kadınlar üzerlerine düşülmesini duruşlarıyla reddederler. bazı kadınlar ne düşmek ne de düşmeni isterler. öylece dururlar, güldü müler, güzel gülerler. güdümlü gülerler. gözlerinin bıraktığı naaşlara gülüp geçerler. yüzüne baktım: duruluğun dik yamaçlarına tırmanma gücünü bulabilecek miydim kendimde, bilemiyordum. ilk sözü o etti.
-çok salsızım be kayıkçı.
-çok salsızım be kayıkçı.
29 01 2012
bir adam nasıl sevilmemesi gereken bir adam olabilir. kişinin burada başına gelebilecek en büyük tehlike ne olabilir. kayıp düşmek bu anlamda şehre kar inerken başa gelebilecek en büyük bir ölüm müdür. hikayemiz, o, köşeyi dönünce başladı. görür görmez adını söyledim, onu tanımış olmama şaşırmıştı. üşüyorduk. boğazlarımıza kadar birbirimize muhtaçtık ama boğazlarımıza kadar örtünmüştük; boğazlarımıza kadar birbirimize muhtaçtık ama hiç de öyleymiş gibi yapmadık. hikayemiz, buz tutmuş bir kaldırımda devam ediyordu.
bilemezsiniz, ne kadar elden gidici olduğumu
önce: ben gamlı hazan, sense bahar
koro: ellerindeki çatlaklara talibim.
bazı adamların hayatlarının gidişatını sadece kadınlar değiştirebilir. kadınlar bu konudaki güçlerini kullanmıyor ve susmakla yetiniyorsa, buna da kimseler çıkıp bir şey demiyorsa adamlar aynı hayatlarını sürdürmekte zorlanmazlar. şimdi şu vakitte, yani soğuktan dolayı gece nöbetlerinin iki saatten bir saate çekildiği ve bu nedenle gecede iki nöbet tutulması gerektiği vakitlerde -bu ne perhiz bu ne lahana turşusu vakası diye geçer ordumuzun tarihinde-, bir adam bir kadın için bir şehre gidiyorsa, o halde şarkılara kulak vermekle yetinmek gerekir. ben sabahları yataktan kalkmadan, sevdiğim biriyle uyumuşsam, şarkı söyleyerek uyanırım, muhakkak öyle yaparım, gayrihtiyari bir mutluluk tecellisi olarak böyle yaparım, ve bunu ilk defa senin yanında yapmış olmayacağım için çok üzgünüm, çünkü daha önce yaptım.
koro: sen uyu ben pikniğe gidiyorum
sonra: sen gamlı hazan bense bahar
önce: ben gamlı hazan, sense bahar
koro: ellerindeki çatlaklara talibim.
bazı adamların hayatlarının gidişatını sadece kadınlar değiştirebilir. kadınlar bu konudaki güçlerini kullanmıyor ve susmakla yetiniyorsa, buna da kimseler çıkıp bir şey demiyorsa adamlar aynı hayatlarını sürdürmekte zorlanmazlar. şimdi şu vakitte, yani soğuktan dolayı gece nöbetlerinin iki saatten bir saate çekildiği ve bu nedenle gecede iki nöbet tutulması gerektiği vakitlerde -bu ne perhiz bu ne lahana turşusu vakası diye geçer ordumuzun tarihinde-, bir adam bir kadın için bir şehre gidiyorsa, o halde şarkılara kulak vermekle yetinmek gerekir. ben sabahları yataktan kalkmadan, sevdiğim biriyle uyumuşsam, şarkı söyleyerek uyanırım, muhakkak öyle yaparım, gayrihtiyari bir mutluluk tecellisi olarak böyle yaparım, ve bunu ilk defa senin yanında yapmış olmayacağım için çok üzgünüm, çünkü daha önce yaptım.
koro: sen uyu ben pikniğe gidiyorum
sonra: sen gamlı hazan bense bahar
28 01 2012
'deli' lafzinin ilfitat niyetine edildigi sabahlar, o sabahlarin bir. Cumle icinde ornek vermek gerekirse; "Bir insan sarhosken ayri deli, ayikken ayri deli olabilir mi, hem de bu kadar." Bir mutluluga erismek icin adim attiktan sonra baska bir mutluluga erisiliyorsa ona Serendipity mi diyorlar idi. Ben Ankara'ya servis yaparken hep torpil gectim, porsiyonlarini gonlumden kopartarak fazladan verdim, hosuma giden ne vardiysa ikram ettim. Simdi sana gecici bir sureyle elveda Ankara, guzel Ankara. Ucagim bana rotar yapti Ankara, tanrim bana atar yapti, G. bana tarator yapti, ben de bunlari yedim.
25 01 2012
aklın periyodik bakımı
demi tutmamış çaylardan farkımız var mı? telvesi olmayan kahvelerden? ne dersin?
dünyada bir tek ikimiz kalmış gibi hissetsek.
zorlu bir ameliyattan yeni çıkmış doktor hissiyatım her daim benimle, tedirginim ve komiktim, evet bir vakit komiktim.
to comic a suicide.
evlerde oturmak bana göre değil, küçük geliyor, gittikçe şişmanlıyoruz. evlere sığamıyoruz. sığa sığa sığa.
ve ayrıldık.
hâlâ gözleri aşka gülen taze söğüt dalı mısın?
değiştiriyorum: pink floyd kürttür.
önüne baksana ben adam.
içine ata ata ne hale düştün, tuta tuta çatlayacaksın be adam, doksanlar.
önüne baksana be adam.
önünüze baksanız a madam.
demi tutmamış çaylardan farkımız var mı? telvesi olmayan kahvelerden? ne dersin?
dünyada bir tek ikimiz kalmış gibi hissetsek.
zorlu bir ameliyattan yeni çıkmış doktor hissiyatım her daim benimle, tedirginim ve komiktim, evet bir vakit komiktim.
to comic a suicide.
evlerde oturmak bana göre değil, küçük geliyor, gittikçe şişmanlıyoruz. evlere sığamıyoruz. sığa sığa sığa.
ve ayrıldık.
hâlâ gözleri aşka gülen taze söğüt dalı mısın?
değiştiriyorum: pink floyd kürttür.
önüne baksana ben adam.
içine ata ata ne hale düştün, tuta tuta çatlayacaksın be adam, doksanlar.
önüne baksana be adam.
önünüze baksanız a madam.
20 01 2012
o yarin yüzünü bir daha görek aman aman bir daha görek. merhaba ben börek, ali rıza börek. benim neme ne gerek. benim neme nem gerek. neme ne mihnet, neme ne zahmet. tanrılardan diledik bir dilek. merhaba ben köpürmeyen bira istiyorum. merhaba ben lafta kalmasın lütfen, bu sefer kesin görüşelim. merhaba ben bu akşam maç izlemeyi tasarlıyordum ama televizyonumun göstermeyi planladığı kanallar arasında o kanal yokmuştu, izlemekten vaztıgeçmişm. teveccühünüz teveccühümüz. ah nasıl naziksiniz, bu ne nezaket efendim. bana kısmet değil ki dizinde yatmak. merhaba ben bu yazımı bir türkünün üzerine binâ etmek diledim. münevver özdemir, emel taşçıoğlu, arzu aldemir, bunlar yaşayan güzel trt sanatçılarımız.
gerçek kişi
bugün yeni bir şey olmadı. bana bir şey olmadı, bana bir şey olmadı. saatlerimiz henüz erkeni gösterirken, göstermesine rağmen, uyumayın ulaağn. aranıyor muyum, bilmiyorum. izmirli kız diliyle; bilmiyom. cumartesi adlı bir şarap var, kendisi güzel olmasa da kavram bu güzel. cumartesi adlı bir yayınevi de vardı zamanında, bu da güzel, misal sami baydar'ın dünyadan çıkış yolları adlı kitabını basmıştır, ve o kitap, güzel olmasa da benim hayatımı altüst etmiştir. cumartesiler risklidir. cumartesiler yalnızdır. kim demişti, cumartesi gecesi yalnızlığı, diye, mi sanki öyle bir şeyler.
misal sen hiç o ikiyüzyedi no'lu odada altı kişi kalmadığın için bunu bilemeyebilirsin. o onsekiz no'lu odada sekiz kişi, o üç no'lu odada dört kişi kalmadığın için de bilemeyebilirsin. o t koğuşunda ellisekiz kişi kalmadığın için de bilemiyor olabilir misin. bilemiyorum.
bundan yıllar önce bir fayton alacağımı ve arkasına koreli yazdıracağımı, yazmak istediğim bir ton öykünün başlığının koreli olacak-tı-ğını söylemiş miydim. evet bunu yapmış, yazmıştım.
kimi insanlar sessiz sessiz ağlamayı becerebiliyor. şaşırıyorum.
bugün size daha önce bahsettiğim ve güme gitmesini istemediğim şeylerden bahsedeceğim. sonra güzel kızlar beni sevsin diyeceğim. bugün yeni bir şey olmadı, bana bir şey olmadı bana bir şey olmadı. olmaz böyle şey, yoksa rüya mı. bi kızım olsa adını müste ar koyar mıydım, sanmıyorum. seni seviyorum'un fotokopisini çekip çoğaltmış bir insan da olmadım hiç, kolay kolay söylemem, söylüyorsam bil ki vardır içimde kıpır şeyler. olmaz böyle şeyler, yoksa rüya mılar.
yazdıklarımı anlamayanlara iki bira eşliğinde her şeyi anlatabilirim. üçüncü biradan sonra olacaklardan mesul değilim, sevmem ayyuka çıkar.
hayatıma indi bindi yapanlardan para almaya kalksam yeni parayla milyoner olurdum. ne cümle kurdum di mi, daha da kurarım istersen.
sekiz kişi bir murat 124'e binmediğin için de bilmiyorsundur belki.
açık unuttu annem beni. öylece gitti.
devletin hastaneleri filan var. oraya gidiyorsun komalara girip: beni iyileştirin diyorsun, ya da birileri senin adına sana sormadan diyolar, senin adına seni iyileştirmelerini istiyolar. devletin üniversiteleri falan var. oraya gidiyorsun, cüzi bir haraç yatırıyorsun, sonra kantinde yıllarca sigara içiyorsun, sabahların beşlerinde sabah ezanını müteakip astığın afişlerin esamesi okunmuyor, sonra ve şimdi. devletin radyoları felan var, asli kanal hariç diğerlerini keyifle dinliyorsun. devletin mayoları filan var. devletin memeleri görünüyor. devlet çok seksi.
cumalar pek camayakın. atlamaktan atlamağa fark var.
merhaba ben şiirler bitince ortalığı toplayan adam.
bu akşam da iyi cümle yaptı hani. uyumayın ulaağn.
madonna olacakmış, onu seversem neden olmasın.
bir süredir kenara çektiğimi ve o çektiğim kenarda fazladır demlendiğimi inkâr edecek değilim.
en sevdiğim kitap gabriel garcia marquez ve william faulkner'in birlikte yazdığı yüzyıllık öfke'sidir.
bitti mi, bence bitmedi. günüm bitmedi. beni okumaya yeni başlayanlar için tekrar hatırlatayım ki, sivrisineklerin duvara bakıyor gibi durmalarında ve bunu siz dokunmazsanız yıllarca yapabilecekmiş gibi durmalarında muhakkak bir hikmet var.
şair bizi notere götür.
bugün yeni bir şey olmadı. bana bir şey olmadı, bana bir şey olmadı. saatlerimiz henüz erkeni gösterirken, göstermesine rağmen, uyumayın ulaağn. aranıyor muyum, bilmiyorum. izmirli kız diliyle; bilmiyom. cumartesi adlı bir şarap var, kendisi güzel olmasa da kavram bu güzel. cumartesi adlı bir yayınevi de vardı zamanında, bu da güzel, misal sami baydar'ın dünyadan çıkış yolları adlı kitabını basmıştır, ve o kitap, güzel olmasa da benim hayatımı altüst etmiştir. cumartesiler risklidir. cumartesiler yalnızdır. kim demişti, cumartesi gecesi yalnızlığı, diye, mi sanki öyle bir şeyler.
misal sen hiç o ikiyüzyedi no'lu odada altı kişi kalmadığın için bunu bilemeyebilirsin. o onsekiz no'lu odada sekiz kişi, o üç no'lu odada dört kişi kalmadığın için de bilemeyebilirsin. o t koğuşunda ellisekiz kişi kalmadığın için de bilemiyor olabilir misin. bilemiyorum.
bundan yıllar önce bir fayton alacağımı ve arkasına koreli yazdıracağımı, yazmak istediğim bir ton öykünün başlığının koreli olacak-tı-ğını söylemiş miydim. evet bunu yapmış, yazmıştım.
kimi insanlar sessiz sessiz ağlamayı becerebiliyor. şaşırıyorum.
bugün size daha önce bahsettiğim ve güme gitmesini istemediğim şeylerden bahsedeceğim. sonra güzel kızlar beni sevsin diyeceğim. bugün yeni bir şey olmadı, bana bir şey olmadı bana bir şey olmadı. olmaz böyle şey, yoksa rüya mı. bi kızım olsa adını müste ar koyar mıydım, sanmıyorum. seni seviyorum'un fotokopisini çekip çoğaltmış bir insan da olmadım hiç, kolay kolay söylemem, söylüyorsam bil ki vardır içimde kıpır şeyler. olmaz böyle şeyler, yoksa rüya mılar.
yazdıklarımı anlamayanlara iki bira eşliğinde her şeyi anlatabilirim. üçüncü biradan sonra olacaklardan mesul değilim, sevmem ayyuka çıkar.
hayatıma indi bindi yapanlardan para almaya kalksam yeni parayla milyoner olurdum. ne cümle kurdum di mi, daha da kurarım istersen.
sekiz kişi bir murat 124'e binmediğin için de bilmiyorsundur belki.
açık unuttu annem beni. öylece gitti.
devletin hastaneleri filan var. oraya gidiyorsun komalara girip: beni iyileştirin diyorsun, ya da birileri senin adına sana sormadan diyolar, senin adına seni iyileştirmelerini istiyolar. devletin üniversiteleri falan var. oraya gidiyorsun, cüzi bir haraç yatırıyorsun, sonra kantinde yıllarca sigara içiyorsun, sabahların beşlerinde sabah ezanını müteakip astığın afişlerin esamesi okunmuyor, sonra ve şimdi. devletin radyoları felan var, asli kanal hariç diğerlerini keyifle dinliyorsun. devletin mayoları filan var. devletin memeleri görünüyor. devlet çok seksi.
cumalar pek camayakın. atlamaktan atlamağa fark var.
merhaba ben şiirler bitince ortalığı toplayan adam.
bu akşam da iyi cümle yaptı hani. uyumayın ulaağn.
madonna olacakmış, onu seversem neden olmasın.
bir süredir kenara çektiğimi ve o çektiğim kenarda fazladır demlendiğimi inkâr edecek değilim.
en sevdiğim kitap gabriel garcia marquez ve william faulkner'in birlikte yazdığı yüzyıllık öfke'sidir.
bitti mi, bence bitmedi. günüm bitmedi. beni okumaya yeni başlayanlar için tekrar hatırlatayım ki, sivrisineklerin duvara bakıyor gibi durmalarında ve bunu siz dokunmazsanız yıllarca yapabilecekmiş gibi durmalarında muhakkak bir hikmet var.
şair bizi notere götür.
10 01 2012
ben muhtelif sözlüklerde "trt2 gibi kadın" "trt2 gibi adam" başlıklarına çeşitli uzun mesailer harcamış bir adamdım. çünkü hiç sıkılmadan iç sıkıcı yerli trt2 filmlerini izlerdim, hem de beğenerek izlerdim, üstelik bunu birilerine anlatmak için değil keyif aldığımdan izlerdim, anlatsam da bilen olmazdı zaten. bugün de size aramızda pek çoğunun bilmediği bir filmin, her şeye rağmen adlı 1988 yapımı filmin şu anda aklıma gelen bir karakterinden söz etmek istedim. internette filmle ilgili video tipli oynak görsel bulamadım maalesef, ama o filmde bi protestan kilisesinin cenaze arabasının şoförlüğünü yapan hasan adlı bir adam vardı. yalnız yaşardı. her akşam eve gittiğinde nerden baksan iki duble rakısı vardı, rakı içerken de maket yapardı.
09 01 2012
dünya üzerinde yirmisinin üstünde olup hiç saçını boyamamış çok güzel kadınlar var, yaşıyorlar.
dünya üzerinde yirmisinin üstünde olup hiç kot pantolon giymemiş çok güzel kadınlar var, yaşıyorlar.
kahve yaparken bilhassa kuru kısmından bir kaşık kenarı kadarını ocağa döküyorum ki, yanarken o zilli çıngıraklı kahve çeken kurukahvecilerden yükselen has kokuyu duyup oralara gidip geleyim hissi yaratılsın odamda.
acıdan mı kaçıyorsun, bende hazır çekilmişi var.
dünya üzerinde yirmisinin üstünde olup hiç kot pantolon giymemiş çok güzel kadınlar var, yaşıyorlar.
kahve yaparken bilhassa kuru kısmından bir kaşık kenarı kadarını ocağa döküyorum ki, yanarken o zilli çıngıraklı kahve çeken kurukahvecilerden yükselen has kokuyu duyup oralara gidip geleyim hissi yaratılsın odamda.
acıdan mı kaçıyorsun, bende hazır çekilmişi var.
bir derdim var
değerli basın mensupları ve kader mahkumları;
bu fotoğraflarını görmüş olduğunuz siyam asıllı üç kardeş ve anneleri evsiz kalmışlar, bana sığındılar. kendi evim bana dar geldiğinden -üç kedim var ama bir yastığım bile yok anlıyor musunuz- sizlerle paylaşmak istedim. berduş ve müptezel babaları onları terk etmiş, onun fotoğrafını da görüldüğü yerde vurula diye ibret-i alem olasıca koydum. iki adet dişi, bir adet er kişi niyetine yavru ve anneleri meşhur hera ana, sığınacak kapı arıyorlar, ayrı ayrı veya çekirdek ailecek. haftasonları gelip görmek ve onları parka çıkarmak kaydıyla taliplerine cüzi koşullarda ilelebet emanet olacaklardır.
ciddi düşünenler benimle irtibata geçsin, aramaktan imtina etmesin.
değerli basın mensupları ve kader mahkumları;
bu fotoğraflarını görmüş olduğunuz siyam asıllı üç kardeş ve anneleri evsiz kalmışlar, bana sığındılar. kendi evim bana dar geldiğinden -üç kedim var ama bir yastığım bile yok anlıyor musunuz- sizlerle paylaşmak istedim. berduş ve müptezel babaları onları terk etmiş, onun fotoğrafını da görüldüğü yerde vurula diye ibret-i alem olasıca koydum. iki adet dişi, bir adet er kişi niyetine yavru ve anneleri meşhur hera ana, sığınacak kapı arıyorlar, ayrı ayrı veya çekirdek ailecek. haftasonları gelip görmek ve onları parka çıkarmak kaydıyla taliplerine cüzi koşullarda ilelebet emanet olacaklardır.
ciddi düşünenler benimle irtibata geçsin, aramaktan imtina etmesin.
06 01 2012
bu güneşin altını ben söndürmedim. okul şirket vb kurumların flamaları fırtınalar koparcasına uçarken ben avcının uçarıyı iyi vuranı, hayır o kızları ben vurmadım. bu sigaraları ben böyle yarım söndürmedim. yapmurların altını ben yapmadım. şimşeklerin ateşini hayır ben çakmadım. yağmur böylesine meyhanelere yağarken, ben sokak lambalarından duran çiseltileri seyretmedim. böbrekleri dökülürken bira içen adamların, ben içimdeki taşları düşürmedim. içimdeki pezevenk ahengi paragraflara döşemedim. bademlere payam diyen de üstelik ben değildim. pencerenin perdesi uçmaktan bir yere takıalcak da takıldığı şeyi kırıp dökecek diye pek kaygılanılmadı burada. babam bana mail attığında, yanında çalışan haşarı çaycının o maili bana gönderdiğini bilecek kapasiteye sahiptim çünkü babam f klavyeli daktilo neslinden geliyordu. ben o ışılı, ben o ışıkı, ben o ışını, ben o yanan hiçbir şeyi söndürmedim, enerjisi tükensindi de dünyanın, ama yeter ki yansındı.
04 01 2012
fabrika ayarlarına dönüş
günaydın. merhaba, ben deniz kestanesi, istersen dikenli olarak düşünebilirsin, istersen dikenlerimi kurutup onları döktükten sonra içimde kokan o kötüyü bertaraf edip o güzelliği de seyredebilirsin. merhaba ben atımı bağladım nar ağacına. seni bekliyorum köşeyi dönünce çeşmenin orda, kimseler görmeden, bu bekleyişte sigara içerek vakit harcıyor olabilirim. merhaba ben şeker oğlan, hemen çağrışımlarına kulak vermemelisin bence, ya da çağrışımlarını benim istediğim cihette tayin edebilirsin, bilmem, sen bilirsin. merhaba ben bu sabahların bi körü olmalı, merhaba ben sabahların körü sosuyla uyanıyorum bazen, sonra farkına varıyorumrum. merhaba, daha dün annemizin kollarında uçarken. merhaba, kendini düzensiz fiillerle çekmek gibisi yok, tavsiye ederim. merhaba, beni arar mısın, beni arasana, ara beni lütfen. merhaba ben o kız ben o kız ben o kız. sen o kız? merhaba ben karambol. ben holding gibi adamdım. ben matador gibi adamdım. ben diplomat gibi adamdım. merhaba ben malkoçoğlu, sabah-ı şerifleriniz hayrola. merhaba, müzik bana demin namaz kıldı, tövbe haşa. merhaba, demin içimde bi vintage butik keşfettim, sana ordan neler neler aldım bi görsen, sabırsızlanıyorum. merhaba ben son otuz yılın en görkemsiz şaşaasız hareketlerinden biri, yine de oynadığım klipleri izlerseniz kendinizden bir şeyler bulmanız kuvvetle muhtemel. merhaba ben otuz yaşındayım, komiğim ve tedirginim, nerdesin ey dinleyiciğim. merhaba, bu servis ordan geçmez, oraya uğramaz. merhaba, gönlüme tadilat şart, hazır eliniz değmişken şuramdaki çatal höyüğü de elden geçirmeye gönül düşürürseniz ne ala. merhaba, ben solmaz k. isimli öğrencinizin velisiyim. merhaba, sen o kız?
merhaba ey güzel çiçek.
günaydın. merhaba, ben deniz kestanesi, istersen dikenli olarak düşünebilirsin, istersen dikenlerimi kurutup onları döktükten sonra içimde kokan o kötüyü bertaraf edip o güzelliği de seyredebilirsin. merhaba ben atımı bağladım nar ağacına. seni bekliyorum köşeyi dönünce çeşmenin orda, kimseler görmeden, bu bekleyişte sigara içerek vakit harcıyor olabilirim. merhaba ben şeker oğlan, hemen çağrışımlarına kulak vermemelisin bence, ya da çağrışımlarını benim istediğim cihette tayin edebilirsin, bilmem, sen bilirsin. merhaba ben bu sabahların bi körü olmalı, merhaba ben sabahların körü sosuyla uyanıyorum bazen, sonra farkına varıyorumrum. merhaba, daha dün annemizin kollarında uçarken. merhaba, kendini düzensiz fiillerle çekmek gibisi yok, tavsiye ederim. merhaba, beni arar mısın, beni arasana, ara beni lütfen. merhaba ben o kız ben o kız ben o kız. sen o kız? merhaba ben karambol. ben holding gibi adamdım. ben matador gibi adamdım. ben diplomat gibi adamdım. merhaba ben malkoçoğlu, sabah-ı şerifleriniz hayrola. merhaba, müzik bana demin namaz kıldı, tövbe haşa. merhaba, demin içimde bi vintage butik keşfettim, sana ordan neler neler aldım bi görsen, sabırsızlanıyorum. merhaba ben son otuz yılın en görkemsiz şaşaasız hareketlerinden biri, yine de oynadığım klipleri izlerseniz kendinizden bir şeyler bulmanız kuvvetle muhtemel. merhaba ben otuz yaşındayım, komiğim ve tedirginim, nerdesin ey dinleyiciğim. merhaba, bu servis ordan geçmez, oraya uğramaz. merhaba, gönlüme tadilat şart, hazır eliniz değmişken şuramdaki çatal höyüğü de elden geçirmeye gönül düşürürseniz ne ala. merhaba, ben solmaz k. isimli öğrencinizin velisiyim. merhaba, sen o kız?
merhaba ey güzel çiçek.
02 01 2012
hani cezveyi yıkayıp ters kapadıktan sonra sağa sola hareket eder bir süre ya, o esnada sağında ve solunda dayandığı yere gidiş gelişlerinde bir ses çıkarır ya, o sese bayılıyorum.
bugün dün içmeden işe gittim. her akşam sadece iki kadeh içmeyi öğrenebilirsem baba olmayı hak ediyorum demektir. her akşam sadece iki kadeh içmeyi öğrenebilirsem babam gibi kokmam muhtemel, olsun, sıkıntı yok.
bugün dün içmeden işe gittim. her akşam sadece iki kadeh içmeyi öğrenebilirsem baba olmayı hak ediyorum demektir. her akşam sadece iki kadeh içmeyi öğrenebilirsem babam gibi kokmam muhtemel, olsun, sıkıntı yok.
01 01 2012
31 12 2011
fevgo
bugün, "iyi seneler" dilemek için yerinde bir gün. etrafımda hareket eden birçok insan olsun ve herkes birbirine iyi seneler dilesin ve ben bunları duyayım izleyeyim göreyim isterdim bugün. ben de buna dahil olayım. bugünü hiç önemsememe tribinde olanlar, gavur günü deyip semt pazarı çantalarıyla evlerine herhangi bir akşama koyulanlar, süpermarketlerin içki reyonlarını boşaltanlar, onu bunu neyi içsek deyip çam ağaçlarına gözlerinde ışıklarla bakanlar, herkes birbirine amerikan romantik komedilerindeki gibi iyi seneler dilesin, yüzler gülsün isterim.
bugün, "iyi seneler" dilemek için yerinde bir gün. etrafımda hareket eden birçok insan olsun ve herkes birbirine iyi seneler dilesin ve ben bunları duyayım izleyeyim göreyim isterdim bugün. ben de buna dahil olayım. bugünü hiç önemsememe tribinde olanlar, gavur günü deyip semt pazarı çantalarıyla evlerine herhangi bir akşama koyulanlar, süpermarketlerin içki reyonlarını boşaltanlar, onu bunu neyi içsek deyip çam ağaçlarına gözlerinde ışıklarla bakanlar, herkes birbirine amerikan romantik komedilerindeki gibi iyi seneler dilesin, yüzler gülsün isterim.
29 12 2011
bu eserimde ne soyut ne somut, samıt çalıştım
dün sabaha karşı saat sıfırbeş sularında bir iş arkadaşımla işyerimizin bize tahsis ettiği araçla direksiyonda o olmak üzere i büyükşehrinden a şehrine doğru yola koyulduk. ben akşamdan kalma olduğumdan uyuma modumdaydım, iş arkadaşım da sevdiğim bir arkadaş olduğundan sohbetinden eksik kalmak istememekle beraber ağzımdan çıkan ispirtovari buhara engel olmaya da gayret ederek, uykuya yenilmemeyi dileyerek co-pilotluk yapmaya çalıştım ancak araçta bir sıkıntı olduğu muhakkaktı. motor devri kendiliğinden bir alçalıyor bir yükseliyordu. gözlerimi açtığımda i büyükşehrinden yaklaşık dört saat uzakta karlar altında bir şehirdeydik, çorba içip tekrar yıla koyulduk ve bir maden firmasının planladığımız toplantı saatlerinde şantiyesine ulaştık. saat öğleye doğru onbiri gösteriyordu. toplantımıza yemek arası verip iğrenç ıspanağın midemize müdahalesinin ardından tekrar mesai saatlerine daldık ve saat iki gibi işimizi bitirip yola koyulduk. bu defa direksiyonda ben vardım.
gelirken araçtan çıkan ilginç homurtuları yol arkadaşımın aracı nizamına uygun kullanmıyor oluşuna yormakta haksızmışım. araçta gerçekten sıkıntı varmış. a şehrinin k köyünden yirmi km kadar yol almıştık ki araç gaz pedalına olağanca gücümle basmama rağmen hareket etmemeye başladı ve kenara çekmek durumunda kaldık. sonraki ilk denememizde araç artık ilerlemiyordu. etrafta müthiş bir kar manzarası vardı. üç gün önce kar yağmıştı, yollar temiz ve açık olmasına rağmen ağaçlar ve doğa kar doluydu, ve bizim arabamız hareket etmiyordu. bende bir sorun olduğunu düşünerek direksiyona arkadaşım geçmeye yeltendi ancak nafile.
bu gibi konularda arkadaşlarımı her zaman uyarırım. benle bir şey yapmaya koyulduğunuzda doğanın dünyanın bu tarz sürprizlerine hazırlıklı olun diye, kimse de dikkate almaz beni başına gelene kadar. yine öyle olmuştu. biz yol arkadaşımla beraber iç anadolu'nun ege'ye yönelen bir dağ başında, aralık ayının yirmisekizi soğukluğunda yolda kalmıştık. en yakın ilçe merkezine elli km uzaklıktaydık. soğuktu ve etraf bembeyazdı. ayaklarımız hissedilmez olmaya başlamıştı. benim cep telefonum çekmiyordu. onun operatörü farklı olduğundan -sağolsun- çağrı merkezi aracılığıyla en yakın yetkili araç servisine ve çekici servisine ulaşıp iki buçuk saat çekici gelmesini bekledik. bu sırada sigaramız sona erdi, donmaya yaklaştık. kurtların hemen zirvesine yakın bulunduğumuz dağdan inmesine adımlar mı kalmıştı yoksa geyik yapıp ortamı yumuşatmaya mı çalışıyorduk. ya da gaspetlik (?) ya da cenabetlik (?) kimde onu tartışıyorduk. ikimiz de ilk fırsatta bir hamama gidip kırklanmaya (?) karar verdik ama önce oradan sağ ayrılmalıydık.
çekici beyefendiler lutfetti ve aracımızı kamyonete yükleyip en yakın şehir merkezine yola koyulduk. çekicinin şoförü genç çocuktan kaloriferi sonuna kadar açmasını rica ettik. yetkili servise vardığımızda saatlerimiz akşamüstü olmuştu ve mesai saatlerinin bittiğini, ertesi gün müdahale edeceklerini söylediler. bizi şehir merkezine bıraktılar sağolsunlar.
ilk amacımız adamakıllı ısınmak ve aç karnımızı doyurmak oldu, başardık. sonra kalacak yer? benim için ilk sorun kalacak yerden ziyade içki içecek yerdi elbette tahmin edileceği gibi. kime sorduysam orada birahane (bardan zaten umudum yoktu) olmadığını ama çevre yolunda gazinolar olduğunu söyledi. her zaman söylemişimdir, pavyon insanı değilimdir. ve hava sıcaklığı eksi beş dereceyi işaret ettiği için bir tekel bayiine girip alacağımı alıp dışarda içmek yanlısı da olamazdım çünkü nasılsa arabayla gidip döneceğiz diye yanıma ne bir atkı ne bir bere. ama kaderin beni boşalttığı farklı bir şehirdeydim ve içmezsem olmazdı ve otellerde dahi içki servisi yoktu.
çare bulmakta, çözüm getirmekte üstüme az insan tanırım.
dün sabaha karşı saat sıfırbeş sularında bir iş arkadaşımla işyerimizin bize tahsis ettiği araçla direksiyonda o olmak üzere i büyükşehrinden a şehrine doğru yola koyulduk. ben akşamdan kalma olduğumdan uyuma modumdaydım, iş arkadaşım da sevdiğim bir arkadaş olduğundan sohbetinden eksik kalmak istememekle beraber ağzımdan çıkan ispirtovari buhara engel olmaya da gayret ederek, uykuya yenilmemeyi dileyerek co-pilotluk yapmaya çalıştım ancak araçta bir sıkıntı olduğu muhakkaktı. motor devri kendiliğinden bir alçalıyor bir yükseliyordu. gözlerimi açtığımda i büyükşehrinden yaklaşık dört saat uzakta karlar altında bir şehirdeydik, çorba içip tekrar yıla koyulduk ve bir maden firmasının planladığımız toplantı saatlerinde şantiyesine ulaştık. saat öğleye doğru onbiri gösteriyordu. toplantımıza yemek arası verip iğrenç ıspanağın midemize müdahalesinin ardından tekrar mesai saatlerine daldık ve saat iki gibi işimizi bitirip yola koyulduk. bu defa direksiyonda ben vardım.
gelirken araçtan çıkan ilginç homurtuları yol arkadaşımın aracı nizamına uygun kullanmıyor oluşuna yormakta haksızmışım. araçta gerçekten sıkıntı varmış. a şehrinin k köyünden yirmi km kadar yol almıştık ki araç gaz pedalına olağanca gücümle basmama rağmen hareket etmemeye başladı ve kenara çekmek durumunda kaldık. sonraki ilk denememizde araç artık ilerlemiyordu. etrafta müthiş bir kar manzarası vardı. üç gün önce kar yağmıştı, yollar temiz ve açık olmasına rağmen ağaçlar ve doğa kar doluydu, ve bizim arabamız hareket etmiyordu. bende bir sorun olduğunu düşünerek direksiyona arkadaşım geçmeye yeltendi ancak nafile.
bu gibi konularda arkadaşlarımı her zaman uyarırım. benle bir şey yapmaya koyulduğunuzda doğanın dünyanın bu tarz sürprizlerine hazırlıklı olun diye, kimse de dikkate almaz beni başına gelene kadar. yine öyle olmuştu. biz yol arkadaşımla beraber iç anadolu'nun ege'ye yönelen bir dağ başında, aralık ayının yirmisekizi soğukluğunda yolda kalmıştık. en yakın ilçe merkezine elli km uzaklıktaydık. soğuktu ve etraf bembeyazdı. ayaklarımız hissedilmez olmaya başlamıştı. benim cep telefonum çekmiyordu. onun operatörü farklı olduğundan -sağolsun- çağrı merkezi aracılığıyla en yakın yetkili araç servisine ve çekici servisine ulaşıp iki buçuk saat çekici gelmesini bekledik. bu sırada sigaramız sona erdi, donmaya yaklaştık. kurtların hemen zirvesine yakın bulunduğumuz dağdan inmesine adımlar mı kalmıştı yoksa geyik yapıp ortamı yumuşatmaya mı çalışıyorduk. ya da gaspetlik (?) ya da cenabetlik (?) kimde onu tartışıyorduk. ikimiz de ilk fırsatta bir hamama gidip kırklanmaya (?) karar verdik ama önce oradan sağ ayrılmalıydık.
çekici beyefendiler lutfetti ve aracımızı kamyonete yükleyip en yakın şehir merkezine yola koyulduk. çekicinin şoförü genç çocuktan kaloriferi sonuna kadar açmasını rica ettik. yetkili servise vardığımızda saatlerimiz akşamüstü olmuştu ve mesai saatlerinin bittiğini, ertesi gün müdahale edeceklerini söylediler. bizi şehir merkezine bıraktılar sağolsunlar.
ilk amacımız adamakıllı ısınmak ve aç karnımızı doyurmak oldu, başardık. sonra kalacak yer? benim için ilk sorun kalacak yerden ziyade içki içecek yerdi elbette tahmin edileceği gibi. kime sorduysam orada birahane (bardan zaten umudum yoktu) olmadığını ama çevre yolunda gazinolar olduğunu söyledi. her zaman söylemişimdir, pavyon insanı değilimdir. ve hava sıcaklığı eksi beş dereceyi işaret ettiği için bir tekel bayiine girip alacağımı alıp dışarda içmek yanlısı da olamazdım çünkü nasılsa arabayla gidip döneceğiz diye yanıma ne bir atkı ne bir bere. ama kaderin beni boşalttığı farklı bir şehirdeydim ve içmezsem olmazdı ve otellerde dahi içki servisi yoktu.
çare bulmakta, çözüm getirmekte üstüme az insan tanırım.
27 12 2011
yerin altında mayın varsa, ve biz bir apartmanın üstünden, apartmanın yükselişine paralel ve yere dik düşmüşsek, kendimizi mayınlı bir duvara çarpmış hissedebiliriz, öyle değil mi, hatta bazen, bu mayınlı duvar kavramı çarpılan yerin daha hissedilir olması için bir pekiştireç olarak da kullanılabilir mi idi edebiyat yapıyor olsa idim.
26 12 2011
o ki gün günlerden mutlak pazartesidir. elimdeki şişe bir viski kadehidir. "sundular bir câm dolusu şerbeti / şerbeti karşımda tutdu hûriler" mutlak pazartesilere ölüm. öyle bir mutlaka düşsek ki sennen, muğlak halt etse yanımızda, yavru bir karaca halk etsek haşa. senlen halk ekmek kuyruğuna girsek, azıcık bu soğukta sarılsak. ama halk ekmek bulamıyor, bulamazlarsa aşk etsinler.
beni tanıyan yok bu şehirde. ilk defa gelip aradan iki sene geçmesine rağmendiğim bir şehirde bir dost bulamadım gün akşam oldu.
aşk kışın banyo yapmak gibi. su çok sıcak olsa bile sadece dizlerine kadar ıslatırsan kendini, üşürsün, tamamen ıslanman gerekir.
geçen gün izmir'in en güzel kadınıyla bira içtik, bana kocasından bahsetti. ankara'nın kahramanmaraş'ın istanbul'un bursa'nın adana'nın türkiyemizin dört bir yanının en güzel kadınları, siz bana nelerden bahsedeceksiniz.
hislerimin beni yanılttığı elbette olmuştur. hislerimle buzlu mu buzsuz mu şeklinde bir oyun geliştirdik kendi aramızda laf aramızda. hislerim haklı çıkarsa yazın rakıyı buzsuz içiyorum, iğrenç oluyor, ben haklı çıkarsam hislerim rakıyı buzsuz içiyor, eminim iğrenç oluyordur. hislerimle çarpışıyoruz anlamı çıkıyor buradan, ben çıkarmadım bilemem. çıkarmadan da sevişilmez k, dur buraya uğramıycakdık dıgıdık dıgıdık.
bugün size dünya üzerindeki çeşitli krallıklardan ve başlarındaki murahhas azalardan örneklemek istiyorum. king of sorrow (sade), king of pain (sting'le alanis çarpışır), king of my castle (wamdue project, olmadı sanki bu, iyidir iyi), king of loss (pain of salvation, naptın baba).
telefon. haydi şimdi işe gitme vakti
beni tanıyan yok bu şehirde. ilk defa gelip aradan iki sene geçmesine rağmendiğim bir şehirde bir dost bulamadım gün akşam oldu.
aşk kışın banyo yapmak gibi. su çok sıcak olsa bile sadece dizlerine kadar ıslatırsan kendini, üşürsün, tamamen ıslanman gerekir.
geçen gün izmir'in en güzel kadınıyla bira içtik, bana kocasından bahsetti. ankara'nın kahramanmaraş'ın istanbul'un bursa'nın adana'nın türkiyemizin dört bir yanının en güzel kadınları, siz bana nelerden bahsedeceksiniz.
hislerimin beni yanılttığı elbette olmuştur. hislerimle buzlu mu buzsuz mu şeklinde bir oyun geliştirdik kendi aramızda laf aramızda. hislerim haklı çıkarsa yazın rakıyı buzsuz içiyorum, iğrenç oluyor, ben haklı çıkarsam hislerim rakıyı buzsuz içiyor, eminim iğrenç oluyordur. hislerimle çarpışıyoruz anlamı çıkıyor buradan, ben çıkarmadım bilemem. çıkarmadan da sevişilmez k, dur buraya uğramıycakdık dıgıdık dıgıdık.
bugün size dünya üzerindeki çeşitli krallıklardan ve başlarındaki murahhas azalardan örneklemek istiyorum. king of sorrow (sade), king of pain (sting'le alanis çarpışır), king of my castle (wamdue project, olmadı sanki bu, iyidir iyi), king of loss (pain of salvation, naptın baba).
telefon. haydi şimdi işe gitme vakti
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








