ama arkadaşlar iyidir



29.01.2014

merhaba marianne,

bugün canım çok sıkkın işim beni terk ediyor olabilir. sen yine de yok yok yalan deme sevgi denen o gerçeğe. bugün akşam iş çıkışı havayı biraz daha geç kararmaya çalışırken yakaladım onca bulutun arkasında, kızardı biraz beni görünce. geçen sene dün bugün ferdi özbeğen öldü. geçenlerde bir anayım demiştim zaten. bugün bir daha vaktidir. vaktidir vakte tapan illetimin istikbâl.

bi ara görüşürüz nasılsa.

28.01.2014

25.01.2014

bana bunlarla gelin. konuşmak zor iş.

 
WES from Alejandro Prullansky on Vimeo.

24.01.2014

mükemmel tanımına uymuyor mu marianne?

sana da afiyet olsun.


22.01.2014





merhaba herkesler. şimdi böyle bir şarkı var ortada, mutluluktan bahsettiğini iddia eden bu şarkıyı alıyosunuz bi kefesine dünyanın şirazesini şeyettiğim terazisinin. merhaba herkesler. diğerine de en aşağıda anlatacağım filmi. canlarım pek sıkkın olduğunda gözüm kimseyi görmez ama çok yaratıcı da olmam ve hiç bulunmamak üzere kaybolmak isterim, öyle battaniye altına filan da gizlenmem ha, uykuyla işim olmaz. bugün iş yüzünden, işyerindeki saçmalıklar yüzünden morallerim azcık -üzerinize mutluluk- uzaktı. can sıkkınlığım günlük limitimin üstüne çıktığında ben de zıvanadan çıkarım ve napacağım sağını solunu şaşırır. aklıma bu şarkı geldi ve bağıra bağıra söylemeye başladım. feliçita e tenersi per mano dare lontana feliçita, böyle anlardım ben, anlamı şu imişti: mutluluk, el ele tutuşarak uzun süre yürümektir.

 doğru söylemiş herkesler. işte bugün bazı mutsuz olduğumda yaptığım gibi bu şarkıyı eda ediyordum çoğunluğunda nınınınn nıı diyerek. yan taraftaki italyan kulak kabarttı, "hey hasan" dedi, "did you watch al bano celebrating his birthday on raiuno." "when?" dedim. "no," dedim. "a few days ago," dedi. "i thought about to send a message to you but i remembered that you don't have a tv and i gave up," dedi. "maybe i can watch from youtube," dedim. "maybe," dedi. "al bano celebrated his 70th birthday with a concert in moscow." dedi. "why moscow?" dedim. "he is very famous in moscow." dedi. "and romina?" dedim. "also she was there with so many other singers," dedi. "but you know they've divorced." diye ekledi. ayrıldıklarını bilmiyordum. şaşırdım, "sen hep beni mazideki halimle tanırsın," dedim. anlamadı.

felicita'yı, bu şarkıyı ben çok severim ama al bano ve romina'nın söylediği şekliyle değil. seksenlerde izlediğim bir emrah filmindeki haliyle. şimdi şu blogun bir avuç okuyucusunun kaçı bu filmi izledi bilmiyorum, izledi de bu şarkı aklında kaldı onu da bilmiyorum, ama içinde müzik olan her şey benim aklımda kalır, senin de içinde müzik var idiyse sen de aklımdasın demekdir, ve bu film izlemesi pek de kolay olmayan bi filmdir. daha net konuşayım, bence kim ki duk türk olsaydı bu filmi kesin çok beğenirdi, tabii biz napıyoruz, okuduğumuz tarihi o dönemin şartları içinde yargılıyoruz. içinde bu şarkının geçtiği, emrah'ın oynadığı "acı" filmi gerçekten emrah'ın ve dönemin diğer filmleri arasında toplu bir hareketin ortasında marş komutu verildiğinde ortaya tek adımıyla çıkan tek şapşal gibidir. bu film bambaşkadır. dönemin tüm basit duygu sömürüsü ve yapışkan lirizm ihtiyacını tek bir filmde ve tüm çarpıcı gerçekliğiyle en vurucu biçimde ortaya dökmüştür. zaten şehnaz dilan'a da bu filmde aşık olmuştum o ayrı.

 ha bir de filmin girişinde bebek doğuş sahnesi donmuş bir kesitle epey uzun tutulmuştur. sonradan barış bıçakçı'nın, çok değerli bulduğum, "erkeklerin hayatında iki şaplağın çok önemi vardır, biri doğduklarında yedikleri diğeri ilk geneleve gittiklerinde", minvalinde bir anlatısını okuduğumda da filmin bu sahnesinin gözönüme gelmesiydi.

ama demem o ki, felicita.
merhaba marianne,

bugün canlarım çok bozuk, morallem pek sıkkın, iş yüzünden, işine çakii bizlere bir şey olmii. bu şarkıyı bundan seneler senelerce evvel kuzenim vasıtasıyla eskişehir'deki evimde tanımıştım. kuzenim sıkı bir yavru kurttu, bu şarkının orijinal söyleyeni de öyle ama öyle deme adam güzel söylemişti gerçekten. sonradan şu alttaki icrayı gerçekleştiren davul zurna orkestrasının da çaldığına şahit oldum geçtiğimiz yaz bir düğünde. -bu arada makinaya çamaşır attım kulağım orda- ve mest oldum tekrardan. senlere tavsiyem bu şarkıyı asıl icracısından dinlemen bir de. ama alttaki çalgıcı ekip, işte onlar benim kankalarım. az çıkmadık beraber ovalara gençliğimde. hâlâ da yaparız denkgeldiğimizde, şimdi youtube meşhuru olmalarına az kaldı. her neyse. morallem ihtiyarladı bugün. bugün arap çayını bile içmedi.

 [açılır açılmaz sesi kısılsın, zira çok yüksek kaydedilmiş.]


20.01.2014

19.01.2014


Hepsileri Ermeni

Türkiye hermetiktir, hermetik kalacak.

Kemanî Tatyos Efendi der ki, mani oluyor hâlimi takrire hicabım.

“İlk saldırı 19.00 sıralarında Şişli’deki Haylayf Pastanesi’ne yapıldı. Ardından büyüyen kalabalık gayrimüslimlerin toplu olarak yaşadığı birçok semtte önce Rumların, ardından da Ermeni, Yahudi ve hatta yanlışlıkla bazı Türklerin dükkânlarına saldırarak yağmaya başladı.” 

 
“Bu sırada on altı çocuk, aralarında motorlu sandallara, altın yaldızlı güvertelerinde yalancı insanlar bulunan kotralara sahip çocuklar da bulunan on altı çocuk, ellerindeki ve ceplerindeki taşlarla beraber fırladılar. Stelyanos Hrisopulos gemisini batırdılar.”

Hamparsum Limoncıyan’ın kültablasından fırladığımızı inkâr edemem.

“Baba Hamparsum, doğru inandandır, Doğuya dönük notaları, Ortodoks gibi düşünüp Osmanlı gibi şakımıştır.”

Anahit’in serin gözlerinden muhabbet kaptığım da doğru.

Benim hiç Ermeni arkadaşım olmadı. Semra’nın Ermeni olduğunu söylediler ama o bana bakmadı.

Bayraklardan nefret ediyor. Bayraklar beni haçlara aylara yıldızlara oraklara varaklara ve renklere ayırıyor. Ben renk körü olmak istiyor.

İzmir’in tek eksiği birkaçyüzbin (üçyüzbin –T.U.) Ermeni’dir. Dağlarında açan çiçekler hep sarıdır, ve onlara sormazlar mı anneniz babanız nerdedir?

Onlar gittikten sonra Türklerin içi ihtiyar heyeti gibi oldu. Sümükleri selpak nedir bilmedi. Türkler sümüklerini hep artık kollarına sildi.

Onlar gittiler ve sonra Türkiye’nin dağları denizlere sik gibi uzandı hep. Türk dünyası yüce bir coğrafi kaosa girdi.

Onlar gittiklerisıra Türkler harekete geçti, habire inek sağdı, memelerden süt çıkmadı, ve sağdı, milliyetin mukaddesatın sağlamasını yaptı.

Onların ardından Türkler her sıcaklığı kırk derece hissetti, hissedilen sıcaklıktan bile şüphelenildi.

Onlarsız biz Türkler çok yalnız kaldık. Herkes bize boyunuz bosunuz devrilsin dedi, boş olun dendi. Altıüstü kaç yüz bin (üçyüzbin – T.U.)

Onları biz yığınca toprağa, bülbül öttü ılga etti dalını, ördek yüzdü dalga etti gölünü.

Sonra biz Türkler ağırlık merkezimizi şaşırdık. Bi Rumlara bi Kürtlere bi Moldovalılara kime göre moment alacağımızı bilemedik.

Kuşlar yüzyıldır Türklerin aleyhine tezahürat ediyor fakat biz var anlamıyor.

Kurukahvecilerin zilleri yüz yaklaşık yıldır çalmıyor. Paslı kilitler çalışmıyor. Mezarlar gıcırdıyor.

Halbuki onların da süpürgeleri yoncadandı, onlar da şu derenin alıcıydılar, onlar da varmış bakmıştılar ki demir kapı sürgülü.

 

 

 

 

 

 

 

16.01.2014

merhaba marianne,

bazı şehirler insanı olduğundan güzel gösteriyor.

15.01.2014

merhaba mı marianne,

çölde çay mısın. soru işareti yok bizim mevsimlerde. rap dinleyen çocuğa evlat mı derim. rap de/da müzik midir haha. hayri irdal'ın bir sözünü hatırladım ama aartık aaaramızda bunun hiçbir hüviyeti yok. kahvehanede çay mısın. kahveye gitmiyorum yıllardır. o tarz toplu ortamları sevmiyorum, aslında sveiyorum da bi taraftan, konuşmak durumunda kalmıyor insan. insan diyerek kendimizi ötekileştiriyor muyuz acaba. sverige. ben isveçteyken hava -stockholm seni inandırsın- hiç kararmıyordu. öteki kavramı da ne meşhurdu bi aralar, ben de öyle. unutacağımı bildiğim şeyleri unutacağımı bildiğim halde önlem almıyorum ya, ben en çok buna sinirleniyorum sonrasında, aslında kızmadım, incindim sadece, kırıldım, bunu benden beklemez idim. kıskandırmak gibi olmasın marianne, tanju okan dinler misin, diye sordu. dinlerim, dedim, nerden çıktı ki, diye ekledim içimden. hangi şarkısını dinleyeyim, dedim. öyle sarhoş olsam ki : ) dedi. o bizden biri değildi halbuki. alnımda mı yazıyordu desem, evet alnımda filan yazdığında inanıyorum artık, ama alnımı henüz görmemişti. satırlarımdan mı damlıyordu desem, evet bu da doğru, ama onları da görmemişti. ee hani bunun şerbeti.

şey diyorum marianne, şimdi benim televizyonum yok. son kusur yıldır tv izlemiyorum. ha bulursam kaçırmam o ayrı ama yani ne gerek var bilemedim şimdi, evet film izlemek için gerekli, ama film de izlemiyorsa insan, -bak yine yaptı- ya da insanlar çok canı sıkılmış olmalı. hem de pişman herkesten. ben bir yönetmen olsaydım -hiç alakam yok ama- bir mandalina çekirdeğinin yere düşüş ve sonraki hareketi sahnesiyle başlayan bir film çekmeden sinemaya adım atmazdım. çekirdekleri olmayan mandalinalara inanmıyorum nihal, ah pardon marianne, çok afedersin, nihal şiirin birinden dilime dolanan bir isim sadece, nihal diye birini tanımadım bile ömrü hayatımda, şiiri çok kereler okuduğumdan. ama lütfen, uzatmazsan sevinirim.

bak aslında inanmayacaksın biliyorum ama ben hiç uyumamak istiyorum inan marianne. yani uyumak pek sevdiğim bir şey değil. hatta hattat keşke beni uyurken çizse ve kendimi o halde görüp uyumuş uyanmış olduğuma inansam. ama yetmiyor leyla. eyvah marianne,

bazı dışardan gelen sesleri yağmur sesi gibi getirmiyolar mı kulağıma, gerçekten dalga mı geçiliyor benle acaba diye şüphelendiğim oluyor marianne. daha dün baktıydım aya, göğün alnına bozuk para yapıştırılmış gibi geziyordu. şu türkü sözü hakkında ne düşünüyorsun marianne, türlü donlar giymiş gülden naziktir. bence çok cezbedici. tam kendimi ifade edecektim ki çayda çıra olduğunu öğrendim marianne, ya da bu meseleyi sonra konuşalım. neden biz hep suçluysak, suçlu gibiysek, suçlu gibiymişsek, suçlu gibi hissediyormuşsak.

bence karabiberde pek çoğumuzun farkında olmadığı bir gizem var. karabiber, soframızın büyücüsü.

13.01.2014

merhaba marianne,

bugün kendime bir değişiklik yapmağa karar verdim, karar vermeden karar verildim aslında. bir arkadaşımın çok önemli bir deyişi vardı, ekstradan zil zurna sarhoş olmak dışında yaptığımız bir aşırılık olmadığı konusunda öz mü öz bir eleştiri getiriyordu yaşantımıza. ben bugün buna dur demek için yapmağa karar vermediğim elbette bu neye borçlu olduğumuzu bilmediğimiz bu değişikliği. sadece farklı bir şeğ olsun istedim. düşünsene fark yaratabildiğin şey bu kadar basit naçiz bir şey. bugün sabah erken kalkacağımı düşünmeyerek normal yatış saatimi ötelemeğe karar verdim sadece ve an itibarıyile anlık olarak saate bakılsaydı bu rahatlıkla hissedilebilirdi. [bu yazıda ve hiçbir yazımda gayriihtiyari yazım yanlışı ya da anlatım bozması yoktur, varsa size öyle geldiğindendir, beni okumayı anlamayışınızdandır, ben orda bir şey deniyor ya da diyorumdur] gecenin bir saati ansız bir sms alacağımız yaşları elbette geçtik ve telefonların da mesaj uyarıları heyecan vermez oldu malum ticari orospu çocukları yüzünden ama alsak fena olmazdı gayriihtiyari bir ses. [nokia'nın mesaj uyarısına eş bir heyecan bundan onbeş yıl önce de yoktu, onbir sonrasında da gelmeyecek dünyaya.] [ben öğrenciliğimde sınav geceleri erken yatar ve ama kanepe gibi rahatsız bir yerde uyurdum ki sabah yatağın rahatlığına kanıp geç kalmayayım sınava, ha içmiş olmam da tetikte uyumama yeter bir sebepti zaten] az uyuyacağımın belli olduğu gecelerde hâlâ aynı taktiği uygularım, rahatsız bir yerde rahatsız bir şekilde yatarım ki vücudum bari tetikte olsam. hep aynı terane marianne. onlar ki beni bilmeyenlere beni anlatanlardır marianne. iyidir geceler, sabahlar kadar olmasa. da.

12.01.2014

merhaba marianne,

bir dizi resmî olmayan ziyaret için istanbul'da bulunmak istiyorum ne var ki blogger'a bir şeyler oldu ve istanbul'un baş rakamı olan i'yi otomatik olarak büyük rakkam yapmak istiyor. rakkas geliyor meydane böyle durumlarda beynimde. insan istediği gibi yapı bozamayacak mı yani. başka sitelerde de görüyorum böyle pervasızlıkları, yiyorsa resmi derkenki i'nin şapkasını tak diyorum ama yemiyor zekâları bunu elbette, çünkü onlar ezberci bir teknolojinin gayrimahsulleri. şapkasını takmadan dışarı yollamaması gibi bir annenin okula giden çocuğunu. sabahları yedi gibi evden çıkmam gerekiyor işe gitmem için marianne. bana bugüne kadar hazırlamadığın tüm kahvaltılar için teşekkürler rica ederim. tam da sabah ben apartmandan çıkarken çocuğunu gelen kreş servisine bindirmeğe hazırlanan bir anneye rastlıyorum, yürü kızım, hadi kızım diye servis şoförünü bekletecekler diye öyle telaşlanıyor ki kadın çocuğunun atkısını ve beresini sararken. bazen daha erken çıktığımdan rastlamıyorum, bazen de rastlamak istediğim için rastlıyorum ya da raslıyorum. aşağıdaki resme benzer bağlıyor olmalı kızının saçlarını atkıdan bereden önce.



bugün apartmanındaki en yakın üç komşum kandil münasebetiyle bana irmik helvası getirdi. irmik helvasının türkiye üzerinde dünyayla kurduğu bağlantıdan pek hoşnut değilim ve aklıma bir türlü yatmıyor ama komşudan geldi ve bu bağlantı önyargısını kırayım diye en azından üzerindeki tarçını ve içindeki cevizleri yedim biraz üzerine afiyet. kandil günlerinin adının neye tekabül ettiğini hatırlamağa çalışmanın güzel olduğu dönemlere gittim geldim bi süre. bazınız buna kafa yormadı bile ailesinden aldığı müthiş ateyiz terbiye münasebetiyle. sonra da şairleri düşündüm marianne, şairlerin mayolu fotoğrafları olması garip değil mi sence de, bu yüzden şair olmayı reddettim sanırım. red mi ettim redd mi edildim [arabesk filmindeki söyleyiş güzelliğiyle şener şen'in]: terk edildim terk edildim. terk oldum. atımın terkisine basıp. soluğu alıp, benzi soluğu da yanıma alıp, yo marianne.

kandil mi candle'dan geliyor, candle mı kandilden sence? kandil diye de bir dağımız var biliyorsun. ya da dağları var. şöyle de bir mısrağ var, "torun dediğin onsekizinde bir kadın haritasında meme icabındağ." gündüzünde dinlenebildiğim akşamlarda içmeği seviyorum marianne.

şarkıları dünüyorum bazen mariağnne. şarkılar da beni düşünüyor mudur merak ediyorum ama o ayrı mesele, onu başka bir akşamda dile almağı planlıyorum. bir almanak edeyim diyor her sene yıl sonunda, sonra da bir bakmışım ki yılbaşı olmuş ve başlamış harala gürele, mehmet de pek güreli laf aramızda, kimse bilmez. benim de adım öldükten sonra cebeli diye anılsa hoşuma giderdi, kemiklerim rahat bir uyku çekerlerdi de sızlamak nedir bilmezlerdi aslında, cebeli kayalı demek malumunsa. cedelleşiyoruz nitekim.

yarın, yarın olacak biliyorsun marianne. yarın bir yarın olacak. onun da başka yarınları muhakkak. şimdi ben sen o bizimiz siziniz hepimiz inzivalara çekilip sabahları birer kahve yudumlayacağız, çay da içeceğiz muhakkak.

çay içilsin marianne. görüşürüz denilsin.

11.01.2014

umman ümmi midir marianne, yoksa leyli midir?
merhaba marianne,

yine -belki göğe değil ama- tavana bakmağa başladımsa bir şey var demektir. bir şey olmayan ne var ki di mi, saçmalıyorum bence, saçmalamayan ne var ki di mi, olmayan da ne varsa artık, kesimlikle kesimlikle. böyle akşamlarda atla ilk geçen araca gel denilse, soluğu arjantin'de alabilecek gibiyim, ne demiş şarkıcı ayrıca, sevecekmiş gibisin.

benim, çok hızlı bir a içerim.

okuldan döndükten sonra kuzenimle inekleri otlamaya götürürdük biz bahar aylarında marianne. kuzenim çocuk kadın güçsüzlüğünde olduğundan ben çekerdim işin asıl töhmetini. kaçmazlardı da sağolsunlar. öğretmen evleri dediğimiz bi mahallenin çimenleri çok yeşildi ve manidardı. bazı çimenler çok manidar oluyor, bazı karlar da öyle, üzerine yatıp aa gökyüzüne ne zamandır bakmamışım dedirtiyor insanı. ama allah var hiç oğlak gütmedim, büyükbaşlarla uğraştım genellikle. babam bilir inek sağmayı, annem bilmez, ki annemin annesi türkiye'nin kocası tarafından ilk kendi başına bırakılmış kadınlarındandır, kocası rakı içip orda burda dere kenarlarında su arklarında sızıp kalmaktan başka bir şey bilmediğinden sabaha karşı tütün kırmağa da sebze meyve toplayıp pazarda satmağa götürmeğe de sabah erkenden inek sağmağa da kendisi karar vermiş bir kadındır, akşam hazırladığı sofranın tuzu eksik diye bir tekmeyle savrulması da cabası. geçen hafta memlekete gittim marianne. memleket ne kadar da taşralı bir kelime değil mi, insan hicap duyuyor kullanırken. gurbet demek gibi bir şey, halbuki sıla öyle mi, sıla daha afili daha cabbar, gurbet daha edilgen daha kaybeden daha zavallı. memleket de öyle. ama yer mi anadolu çocuğu marianne, neden cevap vermiyorsun bana. geçiyorum hep bunları. geçen hafta tam da bugün, cumartesi yani, bundan yedi ay öncesine kadar cumartesinin pek önemi yok idi benim için, şimdilerde öğreniyorum haftaiçi çalışıp haftasonu dinlenmeği, de mesele bu değil, -sana yazdıklarımı seninle konuşurmuşum gibi oku lütfen- geçen cumartesi gündüzünde babamla bahçeyi sulamağa, ağaçları arlamağa gittik, -bu demek midir ki insanlar gibi ağaçlar da arsız olabiliyor, aynen öyle marianne- işimiz erken bitti, tam da bahçede dayıma rastladım, nabıyosun dedim, kuş vurmağa çıktım dedi omzundaki tüfeği göstererek. ben kuş vurmağı dayımdan öğrendim, iyi avcılığı dayımdan öğrendim ama ben avlanmıyorum artık, dayım işin bitince uğra eve dedi. zaten anannemi görmeğe gidecektim uğrayacaktım muhakkak. babam, beni eve bırak nereye gideceksen git dedi, aynen dediği gibi yapıp köye geri döndüm dayımın yanına. avcum kaşınıyordu, avcum kaşındığında anlarım ki gündüz rakısı içeceğim. bu adamlar haftanın bir iki günü içenler marianne, o yüzden o haftanın içecekleri günü geldiğinde heyecanlanıyorlar, gözleri parlıyor, bana da aynısı oldu. vardığımda dayım ve yanında onun dayısı, bahçe ocağını yakmışlardı, yengem salatayı yapıp bardakları hazırlayıp içeri sobanın yanına çekilmişti. anannemse oğlunun ve kardeşinin yanında oturuyordu öğleden sonrasında, şimdi de torunu iştirak etmişti bu toplanmağa. nene, dedim her zaman yaptığım gibi. bi yudum almadın mı hiç. almadım oğlum dedi, dedenin aldığı yudumlar bana da yetti. başladık operasyona. dayım, onun dayısı ve ben, ben de dayıyım biliyorsun marianne, yeğenimin babası içki içmez ama korkarım yeğenimi bana benzetirim ben de. gerçi babam da dayı ve babam yeğenini kendine benzetmedi hiç, içmez kuzenim, ama ben onu çok severim bilirsin, bilir misin. her neyse marianne, neler anlatacaktım konu nerelere vardı. şehre taşındığımdan bu yana akşamları ambulans sesleri eksik olmuyor, polis sirenleri de öyle, ya da itfaiye sirenleri mi acaba bunlar. bi ara sana askerdeyken sabahları tüm kışlada çalan müziğin orijinal adını bulabilirsem dinleteyim, herkesin bildiği malumane bir şey ama ismini bilmiyorum işte. şimdi saat aslında çok erken ama ben biraz müziğe dahlolayım. sonra tekrar yazarım.

10.01.2014

merhaba marianne.

9.01.2014

merhaba marianne, bana neden yazmadığını merak etmiyorum. çünkü günler ne kadar da çabuk. şu an canım çok sigara istiyor. yo hayır sigarayı bırakmadım, balkona çıkmaya üşeniyorum sadece. biliyor musun benim inancıma göre ben sigarayı bıraktığımda dünyada bir buzul daha sular altında kalacak ya da bilemiyorum pilav şeklinde bir tepe su altında kalabilir herhangi bir yerde. yo hayır kocabenlik değil bu marianne, bu derin bir tutku. şimdi benim için nilüfer dinleme zamanı marianne, iki adet nilüfer aldım, evde yetiştirmeyi büyütmeyi beslemeyi becerebilir miyim bilmiyorum ama ne zamandır kuruyordum bunun hayalini, biri çok tomurcuk henüz, diğeri biraz yetişmiş, şimdilik biçimsiz birer kovada duruyorlar, onlardan eve alıştıklarında bana söylemelerini rica ettim, o zaman onlara akvaryum alacağım, yanlarına da birer aynalı sazan, güzel olmaz mı, işte sanırım hiç çıkmam o zaman evden, biraz rakı içerim belki bakıp, konuşuruz da hem. şimdi uyuyayım ben.

4.01.2014

merhaba marianne, sana simdi memleketimin komur kokulu buhranindan sesleniyorum. dun aksam saat dokuz sularinda sehre girmemle beraber kesif bir komur kokusu sondi ustume. hep iddia ederim ki bu kucuk sehirde insanin ustune kisin komur yazin da raki kokusu siner marianne. sonbahar ve ilkbaharda ise hayit ve ilgin gibi bitkilerin kokusu. sana bu aksam burdan iletecegim pek cok mesaj var ama daha dogru bir turkce ortamindan seslenmeyi umuyorum. zira teknoloji cok zor.

2.01.2014

merhaba marianne,

sana bu satırları taze ısırılmış bir dilin acısıyla yazıyorum. epey oldu bunu yaşamayalı ama hissedebiliyorum yaşamadığım acıları, da. bugün izmir'de kar yağacakmış gibi bir hava vardı öğle arasında, sanırdın ki buraya her gün kar yağıyor, öyle bakıyordu gökyüzü bana, ama yağmayacağını ikimiz de çok iyi biliyorduk. sabahları çok özlüyorum marianne, en çok sabahları özlüyorum, sabahları diyorum, kahvaltı sonralarını mesela sabahların, erkenlerini. sonra bir işçi geldi bana kafasının çok karışık olduğunu anlattı tam da ben sabahları özleyip günlük bir fincanlık kahve hakkımı yudumlarken ve birazdan sigaraya çıkacakken. sizinle bir şey konuşmak istiyorum, dedi, anlat, dedim. size bunu neden anlatacağımı bilmiyorum ama içimden anlatmak geliyor, dedi, anlat, dedim. anlatacağı şeyi kestirse miydim kestirmese miydim bilemedim. bir kadın var, dedi. hobbala demedim içimden. biliyordum bir davası olduğunu. daha önce birkaç kez uyarmıştım mesai saatinde cep telefonu kullandığı için. ben mesai saatlerinde telefon kullanılmasını sevmiyorum marianne. ben telefon kullanılmasını hiç sevmiyorum. mesai saatlerinde içinde dışında gündelik hayatta. ne içindeyim ne dışında, yekpare geniş bir anın parçalanmaz akışında. bunu doğru mu hatırlıyorum onu da bilmiyorum. düzelt beni marianne. azalt beni, daha fazla öksürtmeyeyim.

evli, çocuğu var, dedi. sen de evlisin, senin de çocuğun var, dedim. onyedi senelik dava bu, dedi. o zamanlar dört yıl gezdik, sonra bir şey oldu ben istemedim. dört sene önce karşılaştık, ben evi değiştirince meğer onun mahallesine taşınmışım. iki sene boyunca birbirimizi gördük ama selamlaşmadık. ben zaten onu o zamanlar istemediğimden şimdi mahcuptum. o da ses çıkarmadı. iki sene böyle geçti. sonra bir gün durakta servis beklerken buraya gelmek için, merhaba dedi. bana merhaba dedi abi. iki senedir de görüşüyoruz. biz beraberiz işte anlayın. kocası öğrendi beni. numaramı da bulmuş aradı, sövdü bir sürü. geçenlerde hatırlarsanız numaramı değiştirdim, bu yüzden değiştirdim. şimdi napıcağımı bilmiyorum.

ona tabii ki ne yapması gerektiğini söylemedim marianne. birden bana bu anlatılınca, ne düşüneceğimi şaşırdım. düşünmüyorum. düşünmemeyi tercih etmekle birlikte düşünürken buluyorum kendimi. dünyanın çivisi ne alemde acaba. sana kış çayı hitabım devam ediyor marianne. öyle bir akşamlarım var ki kış çayının ardından kalorifer peteğinin üzerine konarak hafif ısıtılmış iki üç biranın gelmesi çok olağan karşılanıyor müzikçalarım tarafımdan. uzak düşüyorum sonra. internet bağlantım gelip gidici. ne var di mi gelip gidici olmayan. bir de sabahları düşünüyorum marianne. dünyanın bütün sabahlarını diyorum, djarum. bu ilk oyunlarımdan biriydi belki. oyun dedin de, geçenlerde çocukluk aşkından artık ümidi keserek kendisinden hoşlanan bir çocuğa evet dediğini duydum çocukluk aşklığımın. dile kolay, bir kadın on yaşından otuziki yaşına kadar bu kadar bekler miymiş marianne. marry christmas diye bağırdım ona. bir kadın daha bekler o şekilde. ben, bekler miydim öyle.

ıslık çalarım marianne. belki de en güzeli böyle.



hadi hatırlayın bunu


1.01.2014

merhaba marianne,

sana yeni bir yıldan sesleniyorum. yeni bir yıl, girişinde kutlamayı pek bilmesem ve adetim üzere olmasa da, yeni bir şeyler demek biliyoruz. yenilikleri severim. sen de sever miydin. geçtiğimiz yeni yıl benim için çeşitli sürprizlere gebe oldu ve öylece kalakaldı. bir bir önceki yıl beni sevmedi marianne. güzellice de girmiştim halbuki. dünü de kapsayan bir önceki yıl ise yorulmuş bir şekilde aldı beni içine.

bugün gezmeye çalıştığım eskiciler hep kapalıydı. zeki müren ve müzeyyen senar plakları buldum bi yerde, tertemiz sesli plaklar, çok pahalılardı. pikap fiyatına plak mı olurdu, olmuştu. canım sıkıldı, orda yıllanıp gideceklerdi ama dükkan sahibi bundan rahatsız değildi. yine de ben kendimi tanıyorsam alacaktım onları, bir gün muhakkak verecektim bir plağa yüzelli ikiyüz tl. ama o gün bu gün değildi. ne zaman paraya dokunsam ellerimden tiksiniyor ve onları yıkayamadan geçen her dakika içime batıyor. geçtiğimiz hafta kendime bir adet hoparlör aldım. bana zarar da fayda da çok kendimden bugünlerde. müzik seviyordum herkesler gibi ve bazı tizliklere dair titizliğim sonsuzdu.

dün bizim için biten yıldan bahsetmeliyim biraz. yıldan ve seneden. sene-i devriyeden. içimde devriye nöbeti tutan keşmekeşlerden, içimdeki askerliği bir türlü bitmeyen tur üstüne tur bindiren keşlikten. zor bir dönemeç oldu geçtiğimiz yılın girişi. çok çalışmalıydım ki geçtiğim yılların terlerini bir bir bütün gözeneklerimden dışarı atayım. ben de öyle yaptım marianne. çok çalıştım bu senenin başında. allahtan çok çalışmaya müsait bir ortam vardı. ikibuçuk ay boyunca gece demedim gündüz demedim cumartesi demedim pazar demedim çalıştım. iş kazası geçirdiler ölümden döndüler, iş kazası geçirdiler öldüler bu dönemde, bana bir şey olmadı. bolca soğuk yedim. ocak şubat ve mart aylarını dışarıda ellerime hohlayarak, tenekede yanan odunlarla ısınarak geçirdim. bir sürü yabancı dil konuşan adamla kavga döğüş bana verilen işi zamanında teslim ettim. abi lütfen bugün erken çıkalım dediler, olmaz dedim, abi kendine zulmediyorsun bize bari etme dediler, olmaz dedim, zulüm hepimizin. ve biraz ısınmağa başladım marianne. kaldığım yere geri dönebilecek konuma yürümeğe başladım onca çalışmanın sonunda. sonra iki arkadaş kadın girdi hayatıma. iki kadın aynı anda sever gibi yaptı beni bana. iki kadın aynı anda baktı bana beni. olmaz dedim, bu zulüm hepinizin. sonrası çok bir yıl oldu bu. sonranın ardı arkası kesilmedi. sonra bir daha göstermedim o kadınları bana. içelim dedim diğerlerine ve içmeğe başladık elimdeki işleri bitirip. mayıs oldu ay. mayıs dedi ki bana, senin işini değiştirelim, sen git bizim şu yan taraftaki fabrikada çalış. biraz da oraya vur kendini. hiç düşünmedim marianne, düşünmek istemediğim zamanlardı. değişikliğe fena halde ihtiyacım vardı. mayısta yeni yıl gelse kabulümdü.

haziran deyince ben hiç tatil yapmamıştım. ondan önceki yıl da yapmamıştım. yine yapmadım. tatil yapmak ne kadar saçma bir şey dile. tatil yapılır mı marianne. dinlenmez mi insan. okul mu bu tatil olsun. cumartesi pazar çalışmayı unutturabilecek bir işim olmuştu artık. ve yaz bana merhaba dedi. denize çıktık her hafta sonu. bira rakı filan. gömlekler tiril tiril elbiseler. yine de etraftaki hiçbir kadının o yakası ince fırfırlı ince fiyonklu tişörtleri elbiseleri gömlekleri yoktu. bu sevmemek için yeterli bir sebepti. kimsenin yazını kışa çevirmedim bu defa bu yaz. yazın ortası beni bir salladı. dedi ki, uopp, ağır ol bay düzyazı, mollalığından geçtik adamlığın da kalmadı. aynen böyle ağır konuştu bana temmuzun sonu. başımı döndürdü, yere çaktı istanbul'un ortasında, haydarpaşa numune'de bir soluk aldım derince. dur dedi doktor, devam etme, kenara çek.

kenara çektim bir süre. evvelime bir şey olmamıştı da ahirime neler oluyordu öyle. kaldığım otele bıraktı beni şair abi. haftasonubirlik ziyaretimden bir hışımla döndüm işmemleketime. durun ağalar dedim. durun hanımlar dedim. dur kamil dedim kendime, davut da durdu, hepimiz durduk ben. hayatı teşbih yapmış sallıyorken durdum ve tesbihata başladım. yeni bir iş yeni bir sorumluluk düşündürdü beni, ben hâlâ mesaili çalışma düzenine uygun bir insan mıyımı sorgularken onuncu yıl marşımda. dünya bana fena el ense çekmişti ve hareket etmeme izin verdiği ölçüde ben kendimi zafere yakın sayıyordum, o ise beni gizli bir kameraya almış seyrediyordu. sabahları göğe bakmağa çalışırken göğün her defasında bana mısın sorgusuna maruz kalıyordum, ona mıydım bilmiyordum. izmir'i tanıdım, ve sonra dedim ki aga ben ayrılmak istiyorum. benim daha makbul değişikliklere ihtiyacım vardı ve bu şartlar altında ancak kaldığım yeri değiştirebilecektim.

eve çıktım. git dedim yanımdaki kadınlara. siz de gidin dedim komşulara. kimsesiz kalmak istiyordum. hayatın zaval nahiyesinden çıkalı yıllar olmuştu ve bir daha da dönmek istiyordum. şimdi sonbaharla merhaba dediğim bir evim var marianne. tanımadığım ama aşure ayını es geçmeyen komşularım var. günaydınlarım iyiakşamlarlarım var. müzik dinleyebildiğim bir sesim, birkaç tane dört duvarım var. yine hiçbir şey elbette filmlerdeki gibi değil ama gariptir yine de filmler var, çekmeğe de devam ediyorlar. gözlerim hâlâ dünyayı iyi çekilmiş fotoğraflardaki gibi görmüyor. ama gözlerim dünyaya çok iyi fotoğraf makinelerinin objektiflerinden çok daha manidar bakıyor.

şimdi kendime kış çayı demledim marianne. insan öleceğini anlar mı bilmiyorum ama hasta olacağını anlıyor, ama anladığında iş işten geçmiş, istila başlamış oluyor. her hafta bir ya da iki kez köşedeki çiçekçiden taze çiçek alıyor ve turkuaz vazolara koyuyorum. kuruyorlar, aldırmıyorum. köşede çiçekçi olması ne güzel şey. saksıdaki çiçekler kimi inat ediyor ve yeşil kalıyor, kimiyse benim yerim senin yanın değil deyip kendini kurutuyor. yine hiçbir şey tam değil. tam olmak da bana ait değil sanıp korkuyorum, sonra mental bir aritmetik yapıp uzaklaştırıyorum bu fikri. tıpkı filmdeki gibi ağacın kovuğuna söylemek gibi. ben ağzımda tıpkı bir gramofonun salyangozu varmış gibi, ağzımdan göğe uzanan hayali salyangoza söylüyorum kötülükleri. panzehir diye bir şey var ve biz onu tanımıyoruz marianne, halbuki ilgi istiyor sanki o.

düzenli yatma ve kalkma saatlerim var. düzenli yeme içme saatlerim. yine sevmiyorum upuzun çorap giymeyen kadınları. tek başıma barlara gitmiyorum artık. ehliyet kaptırmak için hakkım kalmadı, az bir şey içip araba da kullanamıyorum. içki içmeğe devam ediyorum. yazı da yazmıyorum. arada bir dergilere eskilerden gönderip içimi rahatlatıyorum. bu sene hiçbir kadına bakmadım marianne. bu sene gözlerim hep boş baktı. gözlerim bomboşluğa baktı. bakar gibi bakmadı. başım hâlâ dönüyor. şiir var yazmak var. şarkılar çalıyor. upuzun çoraplar giyen kordelalı kadınlar var. çiçekler var. ısınmak var üşümek var. hayat var.

şimdi gece geldi. uykusu var. ve biliyorum ki
uzun süre limon ağacı görmediğimde depresyona giriyorum.