ama arkadaşlar iyidir



31.12.2011

fevgo

bugün, "iyi seneler" dilemek için yerinde bir gün. etrafımda hareket eden birçok insan olsun ve herkes birbirine iyi seneler dilesin ve ben bunları duyayım izleyeyim göreyim isterdim bugün. ben de buna dahil olayım. bugünü hiç önemsememe tribinde olanlar, gavur günü deyip semt pazarı çantalarıyla evlerine herhangi bir akşama koyulanlar, süpermarketlerin içki reyonlarını boşaltanlar, onu bunu neyi içsek deyip çam ağaçlarına gözlerinde ışıklarla bakanlar, herkes birbirine amerikan romantik komedilerindeki gibi iyi seneler dilesin, yüzler gülsün isterim.

29.12.2011

bu eserimde ne soyut ne somut, samıt çalıştım

dün sabaha karşı saat sıfırbeş sularında bir iş arkadaşımla işyerimizin bize tahsis ettiği araçla direksiyonda o olmak üzere i büyükşehrinden a şehrine doğru yola koyulduk. ben akşamdan kalma olduğumdan uyuma modumdaydım, iş arkadaşım da sevdiğim bir arkadaş olduğundan sohbetinden eksik kalmak istememekle beraber ağzımdan çıkan ispirtovari buhara engel olmaya da gayret ederek, uykuya yenilmemeyi dileyerek co-pilotluk yapmaya çalıştım ancak araçta bir sıkıntı olduğu muhakkaktı. motor devri kendiliğinden bir alçalıyor bir yükseliyordu. gözlerimi açtığımda i büyükşehrinden yaklaşık dört saat uzakta karlar altında bir şehirdeydik, çorba içip tekrar yıla koyulduk ve bir maden firmasının planladığımız toplantı saatlerinde şantiyesine ulaştık. saat öğleye doğru onbiri gösteriyordu. toplantımıza yemek arası verip iğrenç ıspanağın midemize müdahalesinin ardından tekrar mesai saatlerine daldık ve saat iki gibi işimizi bitirip yola koyulduk. bu defa direksiyonda ben vardım.

gelirken araçtan çıkan ilginç homurtuları yol arkadaşımın aracı nizamına uygun kullanmıyor oluşuna yormakta haksızmışım. araçta gerçekten sıkıntı varmış. a şehrinin k köyünden  yirmi km kadar yol almıştık ki araç gaz pedalına olağanca gücümle basmama rağmen hareket etmemeye başladı ve kenara çekmek durumunda kaldık. sonraki ilk denememizde araç artık ilerlemiyordu. etrafta müthiş bir kar manzarası vardı. üç gün önce kar yağmıştı, yollar temiz ve açık olmasına rağmen ağaçlar ve doğa kar doluydu, ve bizim arabamız hareket etmiyordu. bende bir sorun olduğunu düşünerek direksiyona arkadaşım geçmeye yeltendi ancak nafile.

bu gibi konularda arkadaşlarımı her zaman uyarırım. benle bir şey yapmaya koyulduğunuzda doğanın dünyanın bu tarz sürprizlerine hazırlıklı olun diye, kimse de dikkate almaz beni başına gelene kadar. yine öyle olmuştu. biz yol arkadaşımla beraber iç anadolu'nun ege'ye yönelen bir dağ başında, aralık ayının yirmisekizi soğukluğunda yolda kalmıştık. en yakın ilçe merkezine elli km uzaklıktaydık. soğuktu ve etraf bembeyazdı. ayaklarımız hissedilmez olmaya başlamıştı. benim cep telefonum çekmiyordu. onun operatörü farklı olduğundan -sağolsun- çağrı merkezi aracılığıyla en yakın yetkili araç servisine ve çekici servisine ulaşıp iki buçuk saat çekici gelmesini bekledik. bu sırada sigaramız sona erdi, donmaya yaklaştık. kurtların hemen zirvesine yakın bulunduğumuz dağdan inmesine adımlar mı kalmıştı yoksa geyik yapıp ortamı yumuşatmaya mı çalışıyorduk. ya da gaspetlik (?) ya da cenabetlik (?) kimde onu tartışıyorduk. ikimiz de ilk fırsatta bir hamama gidip kırklanmaya (?) karar verdik ama önce oradan sağ ayrılmalıydık.

çekici beyefendiler lutfetti ve aracımızı kamyonete yükleyip en yakın şehir merkezine yola koyulduk. çekicinin şoförü genç çocuktan kaloriferi sonuna kadar açmasını rica ettik. yetkili servise vardığımızda saatlerimiz akşamüstü olmuştu ve mesai saatlerinin bittiğini, ertesi gün müdahale edeceklerini söylediler. bizi şehir merkezine bıraktılar sağolsunlar.

ilk amacımız adamakıllı ısınmak ve aç karnımızı doyurmak oldu, başardık. sonra kalacak yer? benim için ilk sorun kalacak yerden ziyade içki içecek yerdi elbette tahmin edileceği gibi. kime sorduysam orada birahane (bardan zaten umudum yoktu) olmadığını ama çevre yolunda gazinolar olduğunu söyledi. her zaman söylemişimdir, pavyon insanı değilimdir. ve hava sıcaklığı eksi beş dereceyi işaret ettiği için bir tekel bayiine girip alacağımı alıp dışarda içmek yanlısı da olamazdım çünkü nasılsa arabayla gidip döneceğiz diye yanıma ne bir atkı ne bir bere. ama kaderin beni boşalttığı farklı bir şehirdeydim ve içmezsem olmazdı ve otellerde dahi içki servisi yoktu.

çare bulmakta, çözüm getirmekte üstüme az insan tanırım.

27.12.2011

- bizim aramızdaki ne sence?
- güzel bir yumak.
- kedi nerde?
- aranıyor.
yerin altında mayın varsa, ve biz bir apartmanın üstünden, apartmanın yükselişine paralel ve yere dik düşmüşsek, kendimizi mayınlı bir duvara çarpmış hissedebiliriz, öyle değil mi, hatta bazen, bu mayınlı duvar kavramı çarpılan yerin daha hissedilir olması için bir pekiştireç olarak da kullanılabilir mi idi edebiyat yapıyor olsa idim.

26.12.2011

o ki gün günlerden mutlak pazartesidir. elimdeki şişe bir viski kadehidir. "sundular bir câm dolusu şerbeti / şerbeti karşımda tutdu hûriler" mutlak pazartesilere ölüm. öyle bir mutlaka düşsek ki sennen, muğlak halt etse yanımızda, yavru bir karaca halk etsek haşa. senlen halk ekmek kuyruğuna girsek, azıcık bu soğukta sarılsak. ama halk ekmek bulamıyor, bulamazlarsa aşk etsinler.

beni tanıyan yok bu şehirde. ilk defa gelip aradan iki sene geçmesine rağmendiğim bir şehirde bir dost bulamadım gün akşam oldu.

aşk kışın banyo yapmak gibi. su çok sıcak olsa bile sadece dizlerine kadar ıslatırsan kendini, üşürsün, tamamen ıslanman gerekir.

geçen gün izmir'in en güzel kadınıyla bira içtik, bana kocasından bahsetti. ankara'nın kahramanmaraş'ın istanbul'un bursa'nın adana'nın türkiyemizin dört bir yanının en güzel kadınları, siz bana nelerden bahsedeceksiniz.

hislerimin beni yanılttığı elbette olmuştur. hislerimle buzlu mu buzsuz mu şeklinde bir oyun geliştirdik kendi aramızda laf aramızda. hislerim haklı çıkarsa yazın rakıyı buzsuz içiyorum, iğrenç oluyor, ben haklı çıkarsam hislerim rakıyı buzsuz içiyor, eminim iğrenç oluyordur. hislerimle çarpışıyoruz anlamı çıkıyor buradan, ben çıkarmadım bilemem. çıkarmadan da sevişilmez k, dur buraya uğramıycakdık dıgıdık dıgıdık.

bugün size dünya üzerindeki çeşitli krallıklardan ve başlarındaki murahhas azalardan örneklemek istiyorum. king of sorrow (sade), king of pain (sting'le alanis çarpışır), king of my castle (wamdue project, olmadı sanki bu, iyidir iyi), king of loss (pain of salvation, naptın baba).

telefon. haydi şimdi işe gitme vakti
martin eden'in selamı var, yer yer kemikleri sızlar

20.12.2011

eti pof

sonra külliye adında bir camiye girdik. "ki o, yaratıp şekillendiren, âhenk veren ve düzene koyandır." dediler, secde etmesek de rukuya gittik denebilir. cami sahi ne kadar da ulu bir yerdi, yuvarlak bir futbol topunun tavanını andıran tavanı vardı, içerisinde yedialtı tane arapça asılıydı. cahiliye devrinde kabe duvarına asılan en meşhur yedi şiire, muallakat-us-seb'a denirdi. süleyman seba henüz ölmemişti. tanıdığım bütün delikanlı adamlar beşiktaşlıydı, bense değildim, ziyanı yok. benim ziyanım yok, zayiatlarımı her sene sonunda yılbaşına vardiyalar kala bütçelendirip kendi kabemin duvarına asıyorum. sahi, ben senin bana söyleyeceğin her güzel sözü kalbimin duvarına asıyorum, fetret devrindeyim, gel beni kurtar. ben sana düzenli olarak olmasa da teşekkür edebilirim. sonra bir camiden çıkarken ayakkabılarımızı zaten çıkarmış olduğumu fark ettik, ben onun ayaklarını gördüm. onun ayaklarını, ya da her neyse senin, ayaklarını görmem demek benim için büyük bir devrim niteliği taşır, ondan sonra sensizlik grevine gidebilirim, lokavt yaparım. kabemin duvarına astığım afişlerde yüzün belli belirsiz hissedilir ki dedikodumuz gerçekleşmesin, ve toplumun huzur ve sukunetini skip atmasın. ben bazen ağzımı bozarım, yüzüm desen zaten sivilceden geçilmez, karaciğerim günde eminim ki yirmidörtten fazla çalışmakta, bu haseble ve kalbimin kendisine çatlattığı bu hasetle yılları erkenden devirecek ve beni de devirecektir. düşünsene, daha otuz yaşındasın ama karaciğerin sarkmış, yemin ederim kızlar beğenmez, annem böyle uyarırdı olsaydı, oğlum bak kızlar beğenmez sonra, tamam anne meyveleri yıkayıp yerim bundan sonra, yeter ki kızlar beğensin.

ben türlerin kökeni neticesinde bir zaza olsa idim şahsen, bunu pek çok şiirimde kullanırdım, ne var ki değilim. film izlemekten sıkılabilirim ama fragmandan asla. çoğumuzun başına gelen her şey aynıya yakın, dolayısıyla kimsenin kimseye şikayet etme, opflama puflama, yakınma hakkı yok, en azından ben böyle bir hak tanımıyorum kimselere, kimseyi tanımıyorum kendimden başka. sencil de olabilirim icabında. sonra nehirler akmaya devam etti, en son gördüğümüzde mevsim normallerinin epey altında seyreden bir kıştan dolayı donmuşlardı, biz onların üstünde yürümeyi sizlere öğretmedik mi. ... defolayım mı, ne dersin. defolu olduğumuz kesin.

git al, git al o zaman. onu istiyorsan gidip alacaksın, serzenişte bulunmayacaksın. alamıyorsan, vazgeçtim mına koyim, diyebileceksin. dur kaçma!yacaksın. aşk istiyorum, aşk istiyoru maş kistiyoru maş kisti. son günlerde türk sineması tam açılıyor derken ne kadar da dar boğaza girdi anımsatılamaz. incir reçeli, peri tozu, çoban yıldızı, çay bahçesi, unutmabeni çiçeği, ne güzel.

bugün yemekte ne idüğü belirsiz bir tatlı çıktı, yanında favori sevmediğim yemeklerden olan ıspanak vardı. aman melekem, savur balıkları. her gün yemeklerimizde sevmediğimiz, iştahımızı kaçıran şeyler çıkarabilirler karşımıza. biz napacağız bu durumda, bence yılmamalıyız. ben sevmediğim bir yemeğe maruz bırakıldığımda, askeriye, peygamber ocağı, okul, kışla, yurt, işyeri yemekhanesi, ev, ana ocağı, vs. depresyona girerim bir diğer öğüne kadar, acccaip moralim bozulur. hadi beni kurtar, duraklamaktan fetretten gerilemekten bıktım usandım. dikkat edersen yine de şikayet etmiyorum, sadece kuru bir yardım istiyorum, dikkatini çekmek istiyorum.

ben bir gün kimse beni tanımadığında, evet böyle bir şey umuyorum, kimse beni tanımazdan geldiğinde, o kadar iğrenç ya da o kadar ölüsünün üstünden yıllar geçmiş biri olduğumda, o zaman sen de olmayacaksın. dolayısıyla sırf yağmur yağıyor da sesini duyayım diye geceleri pencere açık yatmamın da dünya üzerinde bir hükmü kalmayacak.

aylar önce sana bir kıpırdanmadan söz etmemişsem, aylar sonra da olsa edeceğim demektir.

19.12.2011

telefonları açmama alışkanlığım eskişehir'de kaldığım evde komşulara kapı açmama bağımlılığımdan geliyor.

benim meşhur bir lafım vardır, durduk yere yeni tanıdığım birine, hadi bakalım sen şimdi bize bir şarkı söyle, derim. söylemeyeceğinden eminsem bile diyebilirim, söyleme ihtimali varsa bu ihtimale güvenerek söylerim. bugüne kadar bu sözüme kanıp bir tek şarkı söyleyen arkadaş çıkmadı, olsun, ben yılmam. yılmam ben, adı yılmaz kendi yılmaz. bana böyle deseler ben söylerdim halbuki.
diyelim ki evlendik ve sen bana pazardan çorap seçiyorsun üç çifti iki lira.

18.12.2011

diyelim ki italya'nın bologna'sına gidip bir bara içmeye oturuyorum, kayıttan bu şarkı çalıyor. diyelim ki isveç'in stockholm'une gidiyorum, bir barda canlı olarak bu şarkı çalıyor. diyelim ki türkiye'nin eskişehir'ine gidiyorum, bara içmeye koyuluyorum, bu şarkı çalıyor. içerikli bi şarkı, ah melodisi yeter: the guns of brixton.

normalde rakının yanında meze niyetine mandalina yememe izin vermez babam, dokunurmuş, öyle der. bugün ben yaklaşık beş saatlik bir yoldan sallana sallana yağmurlana yağmurlana geldim. vb. pek mühim değilim. dört gündür tıraş olmuyorum sakallarım uzadı. öpsem eminim batardı. tahriş ediyor dünya bizi. geçmişte, nerden baksan altı yedi kadar sene önce, yazdığım internet sözlüklerinden birinde bir yazar, eskişehir tren garında hiç gelmeyecek kadını beklemek, diye bir başlık açmıştı ve ben de uzunca içine boşalmıştım bu başlığın. nihayetinde o dönemler eskişehir'de ikamet etmedeydim, ve bekliyordum. dün ve bir iki gündür eskişehir'deyken fark ettimdi ki hâlâ da bekliyormuştum. arabada gelirken son sesiyle dinlediğim şarkı ne idi dersiniz, dreams.

meşhurum
meşhuruz

17.12.2011

eskisehir

Bu yalnizlik benimm

12.12.2011

geçenlerde bir arkadaşımın babasının tek başına kaldığı çiftlik evine gittik arkadaşım ve bir arkadaşım daha ile. rakı içecektik kararlıydık. manisa'ya bağlı bir köyde gerçekleşti, fakat giderken ağlayan kaya manasına gelen bir antik şehrin tabelasını gördüm. ne güzeldi değil mi, ağlayan kaya. çok hoşuma gitti. evlerinde yatağın üzerine uzanmış bir çiftkırma tüfek yatıyordu. onu hemen tanıdım, ispanyoldu, dedeminkinin aynısı, biraz daha fazla kullanıldığından biraz daha yıpranmışı.

benim babam altdüzey bürokrattır. benim babam içtiği zaman bir konuşur bir konuşur ki kulakların almaz, anlarsın, yanyanayken tepkini gösterirsin ama telefonda bir şey diyemez, kulaklarını terletirsin. eğer büyük bir şehirde öğrenciysen ve benim babamın oğlu ya da kızıysan, ondan ikiyüz tl istersen o sana mutlaka üçyüz tl gönderir.

bazen hayattan sıkıldığım oluyor. sıkılasım tuttuğundan değil, elimde olmadan, kendiliğinden, yoksa rakı içince kızarmak ister miyim sanki ben, özellikle ben yani, dikkat çekmeyi sevmeyen, dikkat çekmeyerek dikkat çeken ben. öyle olduğunda, yani hayattan sıkıldım olduğunda bazı mandalinaların ne kadar göbekli olduğunu düşünüyorum, aslında bazı kadınlara kilo yakıştığı gibi bazı mandalinalara da göbek yakışıyor ben her ne kadar ince tercih etsem de, ne de olsa dünyanın türlü türlü hali var ve ben türlü adlı yemeğe nefret derecesinde uzağım. hayat tıpkı sevmediğin ama açlıktan başını ağrıtan bir yemek gibi, arasından hoşuna giden patates ya da bezelye taneciklerini seçmek durumunda kalabiliyosun uzun bir nekahat döneminden sonra. ne alaka mı sı var.

bazı şarkılarda it's gonna be allright falan demiyor mu, tavlanıyorum ben bu duruma. dün memlekette zeytin toplarken elimi çizdirmişim, ki bu bir infial yaratmadı toplumda düşündüğüm kadar, çünkü şahit olan olmadı. halbuki ne demişti şair, bu dünyadaki en büyük mutluluk bu dünyanın şahidi olmak mıydı neydi, ha sktirsin ordan. yine de hakkını yemeyelim.

şimdi senin kullandığın yumuşatıcıyla annemin kullandığı yumuşatıcı aynıysa eğer, bundan gerçekten büyük bir aşk kopar.

7.12.2011

yine de

-yüzümden düşen kaç parça?
-senden parça düşmez.
-düşer elbette, düşmez kalkmaz bir allah.
-nasıl bu kadar emin konuştun anlamadım. hem o düşse de söylemez, senin gibi nemrut sırasıra dağlarıdır.
-dağlarda öfkeli başım.
-son anda düşen çığ, yolları; son anda düşen tığ, dağları teğelledi.
-itirazım var bu yalan dolana.
-ihtiyacın var o yalan dolana.
-notum karneme yüz düştü.
-dedim ya payton geldi meyhaneye dayandı.
-bir gün o kadar içmememi yanağıma dokunaraktan isteseydin her şey çok birleşik yazılabilirdi hayatımızdaki.
-yani bu gece beni düşünmende sakınca yok.
-pekio zaman sana şu an içinde bulunduğum kimsesiz çocuklar bakım -take care of- evinden selam ederim.
-eti pof!
saat 19.40 ları gösteriyordu. birazdan fener maçı başlayacaktı, karşımda vardiya amiri, yanımda fabrikanın en eski postabaşısı yemek yiyorduk. herkesin, müdürlerin bile dayı diye hitap ettikleri postabaşı cebinden radyolu cep telefonunu çıkarıp, "doktor şef, şunun radyosunu ayarlayıver hele, maç başlayacak." dedi. telefonu elime aldığımda radyonun çalışması için kulaklık lazım olduğunu anlayıp dayıya bu kötü haberi verdim. "hay mını skim, zaten vardiyaya gelmişik, maçı da dinleyemeyeceğik."

2.12.2011

bir gün biri sana, incir ağacısın, gam götürensin derse onu çok sev olur mu.