ama arkadaşlar iyidir



31.07.2013

kaybolmayan izmir istiyoruz.

29.07.2013

hatırlatırım, bizim buralar hep polim, hep prim.
kırk haramileer kırk haramileer,
kişisel mitologyamın yıldönümlerinden birinde, kitap okumaklığımı/anlamaklığımı değil de sahip olmaklığımı bir övünç kaynağı olarak belirttiğim bir akşamdı. bir kelimesini çok kullanan yazarların bu alışkanlığının fazla çeviri yapmaktan kaynaklandığı ileri sürülür. ben çok çeviri yapmam bu bir ama bir ikincisi bu alışkınlığımın oradan gelen bir hitap şekli olduğundan fazlasıyla bir eminlik mevcuttu bende olan bir bende.

biz, sevdiğimiz insanların ölüm/doğum dönümlerinde onları ananlardanız. sizlere şimdi dünyada kimsenin sevmediği, son yıllarında kendisini seven tek bir kişiye -ben hariç- bile rastlamamış bir kadının mühim bir sözünü, oldukça içselleştirdiğim, duvar yazılarına raptiyelere misafir olan, şiirlerimde yer etmiş bir sözünü anımsatmak istiyorum: duramepdurum zaten, başım ağrepduru. şimdiyi saymazsak, bu kadıncağız öldükten sonra, öldüğü günü saymazsak, iki kere ağır sızladım. içki başında bekliyordum yine bir, elim rasgele fotoğraflara kaymışsa demek ki, aklıma gelmiş bulundu öyle. herkesin babaannesi kendine elbette. lakin ben ömrümde sevap kazandıysam sadece bu kadına dünyada zaman zaman iyi davranmış, onu hor görmemiş, sofra bezini silkelemiş, bulaşıklarını yıkamış, tırnaklarını kesmiş, gözüne damla damlatmış, tek insan olduğum için kazanmışımdır. sanırım yeryüzündeki kimseyi sevmiyorum, gökyüzü mukim allah da dahil.

ben burda yaşıyor muyum şimdi barba? yaşıyor muyum yani ben burda yanni? ha vanya dayı, yaşıyorum di mi ben burda, bu odanın içinde. sağıma soluma bakarak, ellerimi kırparak, gömleklerimi bollaştırarak, kepçe kulaklarımı kazanlara daldırarak, kendi kendime kazan kaldırarak, yaşıyorum di mi ben celali, celaliyim celalisin celali, kimseye değmez gönlümün celali. otuz yaş üstü şairleri de sikeyim sana bir şey olmasın doktor.

tam da jules ve jim'i tersten görüyorduk. türk filmine çevirdik bizden beklendiği gibi. ve iki kolum birden koptu. uzuv üstüne uzuv, etna üstüne vezüv. her defasında tamam bu sefer de sokarım ama artık can da veririm diye bir umutla yaklaşıyorum ama soktuğumla kalıyorum, iğne içerde kalmasına rağmen can çekişmeme rağmen, ters dönmüş böcekler gibi kıvranıp kıvranıp, bir tekmeyle hayata döndürülüyorum. tekmenin yeri acımıyor değil. acıyı sikeyim sana bir şey olmasın hemşirem.

her ramazan başında, ulan bu ramazan içmeyeceğim diye girişen, onuncu gün abi nasıl gidiyor diye sorduğumda, darlanmağa başladım doktor, diyen ve iki gün daha sabredip ayı yarılayamadan doğru bildiği yola işeyen adamlar biliyorum. saymadım kaç yıl oldu ama ondört gün olmuş ben bana, en son jules ve jim ile kutlama yapmıştık beynimde ur olmadığı için, hahah bu kadar da komikti. sonra düne kadar bir daha dram almadım zaten drama'nın içindeki pazardan. evet, benim adım sarı, yüzüm kırmızı. kırmızıya yakın tonlara tam da yeni alışırken, ölü de olsalar o mürdüm o patlıcan o bordo renkleri, o ölü renkleri giymeye yaklaşmışken, yüzün kırmızı hep senin, mavi giy, gri giy dedi otoriteler. hepsi şimdi bizim evdeler.

ben burda yaşıyorum di mi matador. demirle oksijen karşılaştığında ne olur biliyorsun değil mi, oksijen hayatını siker demirin. magnezyumla oksijen karşılaştığında ne olur bilmiyorsun değil mi, oksijen patlatır magnezyumu. gözünü sevdiğimin aluminyumu. tam iş değiştirdim dedim, bunu anlatayım diye söze girdim ki, taksim patladı, o oturdu mısır'ı patlattı, güme gitti insanlık.

buralar hep böyle miydi eşkıya, biz böyle miydik. neden ettik niçin dedik. her şey birdenbire mi olur, şiiri mi yazılır birdenbireliklerin, içimizden dışarı seken pirelerin, toroslardaki pürenlerin. palamutlar.

mesudiyeli mesut, ne kadar küçük bir dünyan varmış. gerçek sandığın hiçbir şey gerçek değilmiş.

bugün burnu çok güzel olanın dün de burnu çok güzel olur. sinop gibi bir burnu olur burnu güzel olanın. içindeki kumsalda bi bira içeyim, bi ateş neyin yakayım istersin, yakarsın.

insan sönmez mi?

26.07.2013

gürül gürül saçlar tanımlaması ondan doğmuştu ona giderdi. kişinin muhatabı elbette önemli, ama güzel değil mi. yıllar olmuştu ki pirinç taşı ayıklamamış olayım, pirinç ayıklarken parmakların özel bir şekli ve statüsü vardır. sağ gözüm sağ parmaklarım sol gözüm sol parmaklarım olarak saçlarındaki beyazları seçtik ama ayıklamadık çünkü güzel olan oydu, sadece konum belirledik ve oralara uzandım. saç tellerini birleştirip sal yaptık. kendimi dünyanen insanlarından biri seçmeme herhangi bir engel tasavvur edemiyorum nevertheless. müslüm gürses'in ölüyorum kederimden adlı şarkısını dinlerken benim kadar mutlu olabilen insanları saydım, çolak ve yesari bir ellerin parmaklarının sayılarını geçemedi sayı doğrusunda abaküsler aleminde ve her yerde, kadehlerde şişelerde kenarlarda köşelerde. bugün ayıklığın onbirinci günü, şeyy yalnız bunun için, her şiey dahil. her yer dahil. hoyrat bir şey.

24.07.2013

biz sevdiğimiz şairlerin ölüm/doğum dönümlerinde onları ananlardanız.  didem madak'ı ilk okuduğum gün yıllar 22 mayıs 2007'yi gösteriyordu. 22 mayıs o zamana kadar mustafa'nın doğumgününden başka bir önem taşımıyordu benim için. ondan iki sene sonra 22 mayıs yine başka bir mustafa'nın doğumgünü olarak önemini çatallayacaktı. biri ankara'da diğeri istanbul'da yaşayan, birbirini çok sevmesini umduğum bu iki mustafa'yı tanıştırdığımda aralarında doğmayan olumlu cereyan bana dünyanın bazen ne kadar da ankara olduğunu gösterebilecekti. tesadüf ki bugün günübirlik ankara ziyareti ettim de döndüm. her neyse, konuma dönüyorum,

bugün didem madak'ın ölümü. 22 mayıs 2007'de onu bana tanıştıran şiir, "ay ışıl'a sığınmıştı" başlıklı şiiriydi, hatta aynı gün bunu ışıl'a da göndermiştim. sonra ki sevdikçe sevdim. onunla iki sene aynı şehirde olduğumu bilseydim, bilmem ki kapısına gider, abla şuraya bi çizik atsana, der miydim.

okuyunuz lütfen.

türk şiirinde ondan sonra geçen hiçbir çocukluk bahsi ve kullanılan hiçbir ah ünlemi muhatabım değildir. şimdi buraya alıntı yapmayacağım. ne mutlu bana ki üç kitabının da ilk baskılarına sahibim. ne mutsuz bana ki kitaplarının hiçbiri yanımda değil ve yeni baskılarını tekrar satın almak durumunda kaldım.

biz aşktan n'anlarız bayım.


16.07.2013

12.07.2013

bazı hastalıkların kaotik bir çelişkisi var. ms hastası adama diyor ki doktor, alkol alma. ms hastası adama diyor ki doktor, hep seni mutlu edecek şeyleri yap. hasta olan adam diyor ki doktora, ben alkol alarak mutlu oluyorum, ya ne yapayım. doktor adamın mutsuzluğunu tercih ediyor.

10.07.2013

bu dergiyi bulursanız alın. bulamazsanız arayın. arayıp da bulamazsanız haber verin, ki o sizi bulsun.
ben iyiyim beni merak etmeyin.
http://mehmetefe.com/umut-gezi-musluman-yeni-dunya/

http://www.zaman.com.tr/yorum_gezi-olaylari-faiz-lobisi-ve-kurumsal-temeller_2109043.html

http://www.zaman.com.tr/gundem/gezinin-yapici-misyonu_2108155.html

http://t24.com.tr/yazi/yine-de-soracagim-taksim-dayanismasina-ciplak-sorular/7028

çelişkiler ve gelişmeler hakkındaki düşüncelerimin bir bölümünü merak edenler için yukarıdaki linkleri verdim. okuyun tekrar konuşalım.

ayrıca pek çok yerde tekrar tekrar rivayet olunan şu hikâyeyi de ekliyorum, çünkü safım bellidir ve gezi olayları konusunda kesinlikle tarafımdır.

Kral Nemrud, Hz. İbrahim'in ateşte yakılması emrini verdikten sonra meydan yere odunlardan büyük bir yığın yapılmış. Sonra odunları tutuşturmuşlar. Alevler o kadar yükselmiş ki bulutların tutuşacağını sanmış çocuklar. Korkmuş kaçmış bütün hayvanlar. İbrahim Peygamber’i mancınıkla ateşin tam orta yerine atacakmış askerler. Atacaklarmış ki Nemrud’un ne güçlü bir kral olduğunu anlasın, görsün; bir daha ona karşı gelmesin İbrahim Peygamber.
Bu sırada bir karınca ağzında küçücük bir damla su ile koşa koşa gidiyormuş. Hem de boyu göklere varan cehennemî ateşe doğru. Gökte uçan ve gagasında ateşe atmak üzere bir dal parçası taşıyan bir kartal onun bu telaşını görüp sormuş hemen yanına yanaşıp: “Bu acelen niye? Nereye böyle?”
Ağzında bir damla su taşıyan karınca o bir damlayı ellerinin arasına alıp, “Duymadın mı” demiş. “Nemrud, İbrahim Peygamber’i ateşte yakacakmış. İşte ateşin olduğu yere su götürüyorum.”
Bu sözleri duyan kartal kendini tutamayarak uluorta kahkahalarla gülmeye başlamış. “Sen şu ateşe dönüp yüzünü hiç bakmadın mı?” diye sormuş. “Ne kadar büyük. Senin bir damla suyun ona ne yapabilir ki?”
Su taşıyan karınca, “olsun” demiş. “Hiç olmazsa safımız belli olur.”