ama arkadaşlar iyidir



30.06.2010

kirazların neden bu kadar çabuk çürüdüğüne anlam veremedi.

sigarasını ve çakmağını bir eline, önceden çeşitli sesleri kaydettiği cihazını da diğerine alıp, sandalyeye çıktı. perdeyi açtı ve dağları gördü tepede; onun da karşısında bir dağlar apartmanı, ve balkon niyetine çıktığı sandalyesi vardı artık. ses kaydedicinin çalma tuşuna bastı, birden küçük tek odası karga martı ve serçelerin sabah sesleriyle yankılandı, aç karna içtiği için çok kızılacağını kurarak sigarasını yaktı. sigara yarılandığında gözlerini içeri yattığı yatağa çevirdi, yarısında vücudunun bıraktığı iz, diğer yarısında ise küçük düzenli bir boşluk vardı. kırmızı, küçücük, eski model bir arabanın korna uyarısıyla gözleri tekrar dışarı evrildi. bir anda karşı apartmanın en üst katının penceresine yanağını dayamış bir kedi göreceğini zannederken, mesai arkadaşının ona doğru dikkatle bakıp el kol işareti yaparak gülümsediğini farkedip kızardı ve balkonundan apartopar indi. mesainin ilk kahve molasındaki sohbet konusu belli olmuştu.

29.06.2010

küçük oda ablukada

günaydın izmir. insanın, bazen, bu kadar sıkışmışlık ve sıcak içerisinde dahi bu kadar içinin dolu olması, bu kadar sönmüş ama bir o kadar da patlamaya muktedir volkan ruhu taşıması, bu kadar toprak altından yaba ellerini uzatmış ve el filan sallıyor olması, kulağını bu kadar düşük desibellere açık bulundurması, bu kadar iyi ıslık çalabilmesi, allahımızın bize ne kadar da iyi bir bilardo oynattığının göstergesi. düzler benim, parçalılar senin.

"bak ben seni nerenden kurtaracağım şaşacaksın
şimdi bu taşları biz çektik değil mi ocaklardan
bu asfaltı biz döktük biz onardık değil mi
bu yapıları oniki kat yapmak bizim aklımızdı
biz kurduk istersek umursamayız ya
(abluka burada başlıyordu çünkü)
ekmek yiyelim tereyağı yiyelim çocuk büyütelim
sen beraber yatacağımız yatakları hazırla
sen bir onu yap yeter bak göreceksin." turgut uyar-büyük ev ablukada

27.06.2010


merhaba ben mıcır. ne idüğü belirsiz. moloz hanım benim hanım. bir bilsen ne büyük bir metafor taşıyorum şu iki cümlede, ege denizi halt etmiş, o derece geniş tuzlu balıklı soğuk bazı bazı. dünyanın adil bir yer olmadığını senin nerenden anlıyorum biliyor musun? ben seni en çok nerenden nefret ettim biliyor musun? dünyanın adil bir yer olmadığını, nerden mi anlıyorum, şöyle bi lafın çoktan edilmiş olmasından; "musîkiye bayılıyorum." ya da biri seni benden önce öptüyse zaten o dünyada adaletin mına konmuş demektir benim için, hatta başka hiçbir ilave açıklamaya ispata gerek duymam. ne diyordum, eşyalarımı hazırladım demin, zeki müren'in uzun mu uzun, hatta neredeyse yirmikusur dakikalık bir şarkısı eşliğinde, iki bira münasebetinde, eşyalarımı toparladım. dank etti eskişehir'den kopmuşluğum eski eşyalarıma bakarken, kafama sanki o sırada eline ne geçerse atıyordun sen, öyle böyle değil, gripin kutusundan radyolara, uda pikaba, plaklara, plastik neye, rengarenk upuzun kenarları tırtıklı bardaklara, madonna ya james dean e, eşkıya ya, koridora, duvarda asılı ayraçlara. hepsini burda bıraktım tabii, çünkü yeni taşınacağım yerde bunların hepsinin sığacağı bir imkan yoktu, bu yüzden pinokyomu aldım sadece yanıma, birkaç tane de mektup, askerde yazmıştım, göndermemiştim, dursundu yanımda. birkaç tane de, ne almıştım lan, unutuyorum. ah ha ha şey, robinson crusoe'nun dörtkardeş yayınevinden çıkmış versiyonunu aldım bir de, robinson bu, malum eski dost, onsuz yapmayı düşünemezdim. ayraçların duvarda geçirdiği beş senelik bir ilişkinin ardından hissettiklerini hissettiğimde, anlamam gerekiyordu bu ayrılığın gerekliliğini ama insan bazen ayırt edemiyor iyiyle kötüyü, avurduna döner tekmeyi yiyince bile kendine gelmesi mümkün olmuyor. sonra günleri günleri sayıyor. a'ya da dediğim gibi, günler para gibi, harca harca harca. harca kat ve kar günleri, o harçla bir şeyler yapmaya çabala, olmasın, bir daha bir daha. yaşamak sadece bir çakmaktan ibarettir, çakarsan yanabilir, yanmaya da bilir, parmaklarının ve özellikle başparmağının hareketi bu esnada sana muhteşem bir karizma katabilir. o an dünyanın bütün parmakuçları nasıl acıyacak bilemezsin. o an dünyanın bütün balkonları nasıl içlerine dönecek, nasıl kimsesiz hissedecekler kendilerini, bilemezsin. o an dünyanın balkonda bir başına bırakılmış fidanları nasıl kurumuş hissedecek bilemezsin. o an dünyanın içinde kurumuş telvesiyle kahve fincanları nasıl falsız hissedecek bilemezsin. o an dünyanın bir balkondan yabancı bir balkona atlayan bütün kedileri ne düşündü bilemezsin. o an dünyanın bütün altı çizili satırları günlüklerine ne yazdı bilemezsin. o an dünyanın bütün paul klee'leri ne çizdi bilemezsin. o an dünyanın bütün chagall'ları ne gömdü taşraya bilemezsin. o an dünyanın bütün enstrümanlarının hangi teli koptu bilemezsin. o an dünyanın en alkoliği neyden yudum aldı, nereye kan kustu bilemezsin. o an dünyanın en sevgili çiftinden biri kızın neresine boşaldı bilemezsin. o an dünyanın en babası çocuğunu neresinden öptü bilemezsin. o an dünyanın yönetmeni hangi sahneyi çekti bilemezsin. o an dünyanın en anahtarı hangi kapıyı açtı bilemezsiniz.

bundan sonra parmakuçlarım bildiğin yanık olacak, mesleki deformasyon icabı, ve ben, bundan bunu sana gösterebilmek umudunun sadece ta kendisiyle büyük haz duyacağım.
sakallı günlerin sonuncusu

merhaba ben jüpiter. etrafında dolanıyorum. gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar filan var. bu haftasonu tatil yaptım. sıcak kumlara bastım. denize daldım. rüzgâr esti üşüdüm biraz. bira içtim biraz. şarap da içtim. ha şunu unutmamalıyım ki sangria da içtim ikram üzerine. salsa yapan bir çift arkadaşımı videoya kaydettim, çok lezzetli görünüyorlardı. ben de özledim. yüzümün fotoğraflarını çektim, çok kötü görünüyordum, güneş gözlüğüm olmadı mesela hiç. limoncello da içmiş biriyim, hem de yerinde. sangria yudumlarken aklıma şarkı geldi tabii, hem de hangisi biliyor musun, perfect day. orda geçer ya hani. tam da ihtiyacım var bu ara bu şarkıya, kış gelmeden hem de; just a perfect day / you made me forget myself / i thought i was someone else, someone good. iyi biri olarak hissetmesine de ihtiyacı var insanoğlunun. sonra bodrum'da torba koyunu geçince, yolda incir satan kızçocuğu gördüm bi tane, bu manzarayı geçen sene de görmüştüm ben. durdurdum arabayı. merhaba dedim kıza, çekingendi. sadece incir sattığı sepeti istiyordum aslında, hurdalıklarımın arasına katmak için, incir de almış oldum bu vesileyle. eve vardığımda parmağımın bir tanesini koparıp kanını dondurup sepete koydum, kokmaması ve morarmaması için tıbben gerekeni yaptım, böyle bir şeye ihtiyacım vardı, parmağıma ip bağlamak çözüm olmaktan çıkmıştı bir süredir, unutmamam için yaptım. unutmaya zaafım pek çoktu.

bugün benim için taşınma günü. sabaha karşı izmir'e geçeceğim. tek odalı bir odam olacak, teklemeyeceğimi ümit ediyorum. yeni bir başlangıç olarak addedebiliriz, ya da başka şeyler de yapabiliriz yeni bir başlangıç olarak. öfkemin altını kıstım. kısık bir ateşim var. dışardan davul zurna sesleri geliyor şimdi, keşke tanıdık olsalardı da gidebilseydim, hindistan'da o üflemeli çalgıya göre oyun oynayan yılanlar gibiyim, bir şey beni oraya doğru tedricen çekiyor. evin etrafı bira şişesi doldu. korkarım bugün de gitmesem babamı da alkolik edecektim. bugün, taşınmak ve bu yönde eşya hazırlamak üzere bir gün. eşyanın tabiatı lafı da altına işediğim laflardan. yeni bir hayata, eski işime tekrar başlamaya ihtiyacım yok aslında ama napalım şartların tabiatı bana böyle bir talepte bulundu ve ben de bunu münasip kılmaya yol alıyorum. tek odasına yerleşeceğim ufak tefek eşyamla. bilgisayarım olur yanımda, diş fırçam, diş macunum, sigara ve cüzdanım, ah telefonumu unutuyordum az kalsın. eskiden insanlar yalnız olduklarının bu derece farkında değildi, cep telefonu çıktı yalnızlık da bozuldu. gsm şirketleri ara ara dürtüyor. kitaplarım yanımda olmayacak, bunun için üzgünüm. bugün sakallı günlerin sonu, en çok da bunun için, bunun adına içmeliyim birazcık. içkiyi de bırakıyorum mına koyim. hep ben içiyorum, biraz da başkaları içsin. polaroidim de bozuldu zaten.

yok yok hemen çıkmıyorum. bir gündüz daha burdayım. hele bi karnımı doyurayım, eşyaların yerlerine dikkat kesileyim. sonra bu yazıyı da uzatırım elbet. eşyaların yerlerini unutuyorsam o zaman bende bi sorun var demektir. neyin nerde olduğunu bir türlü bulamayan kadınları sevmiyorum. onlar da beni sevmiyor zaten. daha ne.

24.06.2010

doğulan günlerin ertesinde, sabahları, haziran'a da pek yakışan yağmurun eşliğinde, bu şarkının iyi gittiği tarafımdan sınanmıştır.

23.06.2010

burda olsanın ihtimalllerini özllemekten başka bir şey değil aslında, aslına rücu ettiğimizde bunu tekrar tekrar ilk defa görmekteyiz
bazen aslına rücu etmelidir insan

"Bu gemi ne zamandır burada
Çoktan boşaltmış yükünü
Gece de olmuş, rıhtım da bomboş
Mavi bir suyun düşünü uyutur bir tayfa
Arkada, güvertede
Ah, neresinden baksam sessizlik gene.
Yürürüm usuldan, girerim bir meyhaneye
İçerde üç beş kişi
Yalnızlık üç beş kişi
Bir kadeh rakı söylerim kendime
Bir kadeh rakı daha söylerim kendime
-Söyle be! ne zamandır burda bu gemi
-Denizin değil hüznün üstünde.
Belki yarın gidecek
Bir anı gelecek bir başka anının yerine.
İnsan bazen ağlamaz mı bakıp bakıp kendine."

edip cansever
koca bir adam olmak yine

gece saat birbuçuk sularında, siyah film kaplı camında almira yazan, çelik jantlı beyaz bir şahin s'nin içinden üç genç çıktı ellerinde tombul bira şişeleriyle. bir tanesi bendim. gülümsüyorlardı. arabanın teybinden, orhan gencebay'ın ya evde yoksan şarkısı davul zurna orkestrasının coverıyla yükseliyordu. yağmurda ıslanmak istediler. akşamüzeri buluştuklarından bu yana içtikleri biranın haddi hesabı yoktu. evli olan ikisi sabah kalkıp işe gideceklerdi ama kırk yılda bir böylesi bir gece için çok da önemi yoktu ertesi gün yorgunluğunun. yağmurda ıslandılar biraz. pek alışıldık bir durum değildi haziran'ın yirmiüçünde oraya yağmur düşmesi. tekrar arabaya girdiler. müziği yükselttiler, şarkıyı başa aldılar. evli olan ikisinin çoluk çocuk sahibi olmak, güzel bir kadınla evlenmek, ev bark araba sahibi olmak dışında hayalleri olmamıştı hiç. şehirdışına bile sadece askerlik için çıkmışlardı. ama diğerinin hayalleri olmuştu. çocukken yine üç kişi kazdıkları havuzun içinde donları toprakla karardığında, yine üç kişi inşaat etraflarında hurdacılara satmak için boynu büyük küflü çivileri topladıklarında, yine üç kişi yazın sıcağına aldırmadan ellerinde sapanlarla zeytin altlarında kuş avladıklarında, yine üç kişi geceleri ellerine üç pilli fener alıp salyangoz avına çıktıklarında, yine üç kişi mahalle maçlarında fileleri havalandırdıklarında bile hayalleri olmuştu. "yaa işte," dediler, "hayat böyle." ayrıldılar.

sonra ben evin yolunu tuttum. sarhoştum. blind willie johnson, dark was the night cold was the ground söylüyordu zeytin ağaçlarının arasından. toprak yolda hafif hafif ıslanarak yürürken bir devriye ekibi geldi, direksiyonunda cin ali vardı. ekip arabasının üstünde siren niyetine yanıp sönen bir lamba; lamba her yanışında slayt gösterisi gibi o güne kadar öptüğüm kızların gülen gözlerle fotoğraflarını gösterip sönüyordu. çekinerek içine göz attım, koltukları sökülmüş ve içi depo halini almış bu otonun içinde o güne kadar fetiş niyetiyle kaldığım yurtlarda, evlerde, oturduğum barlarda, otellerde, sahaflarda, eski eşyacılarda besleyip büyüttüğüm bir sürü nesne vardı. bir tane pikap koluma sarıldı mesela, pjammer marka radyo boynumdan öptü, oynar başlıklı bir masa lambası kulağıma "who will take my dreams away" adlı şarkının sözlerinden fısıldadı, bol işlemeli renkli bir kız çocuğu hırkası elimden öptü, renkli karakalem çizimler yüzüme kondu, ve daha bir sürü şey. arabanın duvarlarına şiirlerim asılmıştı renkli mandallarla, tokalarla. şarkıların biri başlayıp biri bitiyordu hızla. dile kolay, yirmidokuz yıl geride kalmak üzereydi ve birikmiş birikmiş bunca şey. ... uzun süren bir uğraş sonunda çakmağımı buldum, elimdeki son bira şişesini çakmağımla açıp arabaya püskürttüm, ve tüm arabayı ateşleyip kaçtım.

sabah etrafta yarısı yanmış kağıt parçalarından sadece harfler seçiliyordu, hepsi de küçüktü.

bu dip denen şeyin de vur vur bazen sonu gelmiyordu.

22.06.2010



acı gerçekler

insan bazı şeyleri başka pek şeylerden pek daha fazla sevebilor. resimde görmüş olduğunuz kutu mesela, hiçbir etki altında kalmadan ve tamamen kendi rızamla, dış kutulardan daha fazla sevmiş olduğum bir kutu. şahsen, terziler gerçekten gelmiş olsalar, ya da tarafımdan nasıl söylense, salı pazarının orda bir terzihanem varmış olsa vaktinda, içina tüm renkli düğmelerimi, tüm renkli ipliklerimi, boy boy elinize batmaya nazır iğnelerimi, delikli veya toplu nasıl isterseniz tüm iğnelerimi, sonracığıma ebat ebat makaslarımı, aslanlı ya da tavşanlı makaslarımı, kokulu silgilerimi, hepsini bu kutucuğa doldurup her gittiğim yere götürebilir veyahut da geceleri yastığımla birlikte onu da pışpışlayarak uyutabilirdim başucumda. siz bakmayın zencefilli kurabiye kutusu olduğuna, içine ne doldursanız bana mısın demez, bilakis misafirperverdir, ağırlamayı pek sever, gamyüküdür çektikçe çeker. ben hiç unutmam bunlardan bir keresinde içine saçlarında tokaları olan bir kız resimleri çizimlerini koymuştum renkli boyalarınla hani crayon marka, yine unutmam hiç bir keresinde de saçlarında toka niyetine kuş gagaları olan bir kız çizimlerini koymuştum, bakmayın siz benim çizime yeteneksiz oluşuma, hiçbir şeye yeterince yetenekli olmadığımı da hesabınızda tutarsanız bana uğramayarak hayattan kârlı çıkacağınızı garanti edebilir, bu hususta teminat mektupları filan yazabilirim size. bakın mektupta bile husussuzum.

senelerden geçen sene miydi neydi, bizim sayfiye evinde misafirlerim vardı; neşeli mi neşeli bir çift, aralarında ne olduğuna henüz karar verememiş ama oğlan çocuğunun epey gönüllü olduğu bir çift daha, kızkardeşim, ben, bir de şirin mi şirin kukla mı kukla muska mı muska bir tesbih böceği. bir anda müthiş bir aile olup çıkıvermiştik denize bakan müstakil yerleşimimizde. benim için en önem taşıyan şey zencefilli kurabiye filan değildi tabii o an orada, tespih mi tesbih mi teşbih mi, her neyse işte onun böceğiydi. dün o eve gittim bir sene aradan sonra. bir de lavaboda ne bulayım, evi toz bürümüş, nemden duvarlar çatlamış, kenarda yılan yuvaları bitmiş, otlar çiçekler sararmış, türlü engeller aşıp içeri girdikten ve şalteri indirdikten sonra meğer fişi teybe takılı unutmamış mıyım, cereyan içeri girer girmez teypte çalan şarkı içimi fısıldadı: dean martin sesiyle that's amore çalıyordu, ta kendisiydi, nerde görsem tanırdım kendisini, trt fm'den cocoon'dan chupee çalmasını bekleyemezdim ya. tuttum bir ağlama başlattım, bir de lavaboda ne bulayım, cereyan dedim de aklıma bitiremediğim yüzonikinci şiirim geldi, başlığı "barlarda benim adıma beş tek bi duble konuşuyo" idi, şiir şöyle başlıyordu:

gün geldiğinde ben o kafamı kıyasıya uçurduğumda
herhangi bir kadının herhangi bir erkeğe çiçek alması kadar olağan
siz hiçbir kar küresinin içine girdiniz mi
l cohen’e de çok küfrettim ben zamanında içip içip
sen hırçın bir mıknatıs icabı tuttururken beni kendi
ben o halde bir tel olurum üzerimde kuşları cereyan tutmaz
yakama iliştir bir ya da ceketimin ön cebine üçgen bir mendil
boynuna bir masal
ayaklarına kasıklarına bir yuva
koynuna bir masa kurarım beşi bir yerde
sevgilim
sevgilimli şiirler sevgilim
kliması o

diye bitemeden ilerliyordu. ağlamayı sonlandırmayı düşündümse de nasıl ki askerde mustafa'yı karşımda gördüğümde tutturduğum ilk ve son ağlamam gibi bu da bir süre icap etti, engel olunamadı, hata vermiştim ve hata devam ediyordu, anadolu yakası'nda belediye otobüslerinde sıklıkla rastlanan ismet özel demişti ya, the wrong is going on, onun gibi.

bir de lavaboda ne göreyim, tesbih böceği o küçücük mandal tokanın altında kalmış ve oracıkta öylece can vermişti. bu yasa bu mateme bir son vermeliydim ve metîn olmaya karar verip acımı içime gömdüm. tesbih böceğini de gömecek bir yer bulmalıydım.

rüyamda björk ibrahim tatlıses'le düet yapıyor ve acı gerçekler'i söylüyordu. ve bu şarkı bütün istiklal'deki kasetçilerden kıyasıya yükseliyordu.

zekiydim ve bu yüzden hiç kimseye ve hiçbir şeye inanmıyordum, allah hariç.

sabah denize indiğimde bir de ne göreyim, boğazın karanlık sularına fırlattığım bu isveç menşeili zencefilli kurabiye kutusu, marmara denizi'ni, ordan bir şilebe atlayıp ege denizi'ni kıta sahanlığını filan aşıp bizim oranın sularına vurmuştu, fena halde ağlıyordu. aldım kuruladım hemen. onu ilk görüşte tanımıştım. can çekişiyordu. eve çıkarıp son sözlerini dinledim, yolda başına gelenleri anlattı. ben onu eve çıkarana kadar ölmüştü. tesbih böceğini mandal tokanın içine koydum, mandal tokayı da kurabiye kutusunun içine, denize tekrar inip kıyıda bakımsızlıktan kurumuş ve bodur kalmış bir çam fidanının olmayan gölgesini kazarak oraya gömdüm. başına da mezartaşı niyetine bir izmarit, sarı olanlardan.

19.06.2010

bütün fincanlar dolar
'the album leaf'-'always for you'
açılan yapraklar solar
ben sana bir şey söyleyeyim mi
ilaç paketlerinin jelatinleri filan
senden almak sana çarpmak kendini sonacığıma ikiye filan dölmek
üçe bölsek halbuki bir çocuk peydahlamak
ameliyat masalarından öylece miraca kalkar gibi kalkakalmak
getirekoyayım mı şu biberi ister misin
ağzıma filan sür ya da ne bileyim pipime
çalışmasın bir daha hiçbir vapuru denizlerin
şilepleri hakeza
sigara bir süre sonra sigaracık olur. çocuklarının adı izmarit
ya bizim çocuğumuz? sevmiyoruz dilara
suzidilara tabii ki
ya da muhayyerkürdi
parfümüm bittti tükendi, kuruttum terastaki bütün türemiş çiçecikleri
ıslak mendillere ne dersin, göbeğindekileri silelim mi, popondaki makileri
mandalinalara borcumuz var
portakallar oralı değil
sırf senin kulağına gidip gelsin diye diş fırçalarını seviştiriyorum porselenlerde
bira açacaklarını cebimden eksik etmiyorum
ötüyor bütün metaller her havaalanlarına girişimde
bir de çıkarıp bakıyorum ki sana aldığım kapaklı kolye
kapaklanıp kalıyorum olduğum yere
bütün bir ordu üstümden geçti daha geçenlerde
ancak ölümle, ancak kandilliden sezilmiş kandil gecelerinde
dedemin mezarı başında, hani babaannen rahmetli olmasa, dedem rahmetli olmasa
bari onları diyorum teğelleseydik birbirlerine
akraba evliliği olur muydu sizinki, siz derken senle benimki
bugün karneler günü, frapan kağıdı hediye edeceğim bütün üniversite mezunu güzelim genç kızlara
herbiri bana bakıyorlar birahane adını verdiğim alsancak caddelerinde
kardeşler bu dünya tam da bana göre
çünkü plakalar tam da benim istediğim yönde
dünya da o yönde dönmesiyle, halime istediğim hali katmakta özgür bırakıyor beni
denizi görmesi, denize bakması, denize dalması gibi bir kadının
bıyık bırakıyorum her olduğum yere
bıyık bırakıyorum her olduğum dudağa
ısırıp ısırıp bir marulu tam da orta yerinden
bütün pısırıklığının intikamını alıyorum çocukluğumun
ya da bütün ısırganlığı salıyorum çocukluğa
bıraksalar oysa
bırakmadılar
bırakmadım ki bırakılayım
doğumgünüme desen kalan üçbeş gün, tamını bilmiyorum
sayın milletvekilleri, bilyelerimi topladım ve kellerinize diktim
bir avcum vardı dünyaya karşı öpülecek
onu da biriktirdikçe biriktirdim
arabalar su birikintilerine dikkat ediyorlar artık yanımdan geçerken
ıslanamıyorum
uslanıyorum ıslanmadıkça

çünkü
bütün bu filmleri tab ettirmem lazım anlıyo musun

18.06.2010

plastik bakkal toplarının güneşte bekletilince şiştiklerini ve daha iyi zıpladıklarını her çocuk bilmez.
il postino'da, müslüm gürses şarkısı söylenseydi, şöyle derdi sanımca: ben senin pulun muyum?

yalnızlığın terlikleri filan var, ah yanlız söyledim, ah yalnış söyledim, yazlığın terlikleri filan var, ah yine yanlış üstüne yalnız, yazın terlikleri filan var. yazın en güzel yanı da bu. bu arada şu konuda anlaşalım, evdeki bayat ekmek bitmeden taze ekmek almamak gibi bir düsturum var. mutabık mıyız?

izmir'deki tek arkadaşımın da ağrı'ya tayini çıktı. bu pezevenk ben eskişehir'e gittikten bir sene sonra da izmir'e tayinini çıkarmıştı. orada da bira içecek arkadaşım kalmamıştı o gittiğinde. şimdi izmir'de de kalmadı. kiminle bira içicem ben şimdi?

en iyisi cuma'ya gidip iki rekat atayım.

17.06.2010

Hayır Hayır hayır hayır

insanları yanlış tanıma tanıtma ihtimalimizin yüksecikliği yok mu, hay aksi!
bu saatlerde
.bu yüzden erken yatıyorum. bu yüzdenenerken
bir günaydın çek ordan

bu saatlerde zehra deovic, Imal jada ko kad aksam pada, filan bir şeyler diyor ama hiçbir nane anlamorum. naneyi daha ziyade kahvaltıda domates ve zeytinyağının üzerine kayık niyetine bırakorum. sen de dene güzel olor. ziyade olmaz mı, ondan da olar.

color.

ladytron, international dateline adlı şarkısında hep der ki, let's end it here.

16.06.2010

"Syn.Üyemiz; Turgut Uyar'ın Yitiksiz adlı yeni şiir kitabı gelmiştir. İndirimli fiyatından Suboyu şubemizden temin edebilirsiniz. İyi okumalar. İNSANCIL KİTABEVİ"

işte şimdi acıdı afedersin.

metin eloğlu'nun Yitikçi adlı şiirini aklıma getirmesine ise farkındaysan hiç bahis bile oynamıyorum. daha da fena afedersiz.

11.06.2010

"Bir adam kralın kapısını çalmış ve ona demiş ki, Bana bir tekne ver."

jose saramago'dan Bilinmeyen Adanın Öyküsü adıyla türkçeleştirilmiş, iyi geldi akşamüstü, yağmuraltı bisiklet eğlencesinden sonra.
bu akşamüstü bisikletle şehir turu yapmayan top olsun mu
koskoca bir eğitim öğretim ömrünü sevdiği kızla aynı sıraya oturabilme ihtimalinin sıkıntısıyla geçirdi bir nesil. bir bakmış ki üniversite bitmiş, kepler havalarda. boynunda kravat, mülakata gidiyor. ne alaka.

ben de bilmiyorum. bugün cuma. yağmur yağmak istiyor sanırım, ama beceremiyor. geceleri iki gündür gök gürlüyor. şimdi ben bir şey bilmiyor. sonra belki.

10.06.2010

geçen günkü diş felaketinden dolayı bugünkü çekimden sonra alkolü zaten, bir de sigarayı yasakladı hekimim. bu yüzden üzgünüm. mamaya benzeyen yumuşak yemeğimi yedim. damağımda kocaman bir boşluk. duramepdurum zaten, dişim ağrepduru. bir ağrıkesici çaktım, bir de antibiyotik. babaannemin, duvara asılan "mavcı vermiş ortalığa" lafı ve çeşitli gülüşler geldi. uyumak istiyorum. sigara içemiyorum ve bu kötü. balkonda oturuyorum asmanın altında. "asmaya su yürüdü mü kerata" geldi çürük dişli rakıcı amcaların ağzından. kollarımda karıncalar yürüyor. ferdi tayfur'un "sigarasız da sabah olmuyor"la biten şarkısı geldi. bu karıncaları neye benzetiyorum biliyo msn, meksika esanslı çizgifilmlerde kocaman yuvarlak cipse benzer şapkalarıyla oturan farelere, oldu mu şimdi, olmadı. karınca fareye benzer mi hiç, benzer amına koyim, niye benzemesin, benim sigara içememem kadar absürd durum mu kaldı ortalıkta, dünyanın bile çivisi nerdeyken. aşkolsun. aşk soksun seni. beni zehirledi yemin ederim, pis. aptal.

dün geceyi bu gündüze bağlayan gece bir rüya yaptı bilincim ki sormayın. yedi üzerinden giden bir rüyaydı. süryani rüyalarına benziyordu. şöyle ki, bir sevgilim vardı. ve ben sevgilimle tanışmadan önce, o benimle tanışacağını öngören bir falcıya fal baktırmıştı. falcı demişti ki ona, adında işte a harfi var, h harfi var, gözleri şöyle böyle, boyu şöyle böyle, falan filan. falcı beni tanıtmıştı yani anlayacağınız. sonra o da karşısında bir gün umulmadık bir biçimde beni görünce bana aşık oluvermişti. kız da görseniz güzel mi güzel, cılız mı cılız, kara mı kuru, garip bir şeydi, ama rüyaydı ya işte bu, ben de deli gibi aşık oluyordum kıza. görseniz nasıl kucaklaşıyor, nasıl tepiniyor, nasıl sevişiyor, nasıl eğleniyor, nasıl bağrışıyor, nasıl tartışıyor, nasıl eğleniyorduk. dünyanın en büyük tutkusu gibi geliyordu ikimize de. ama her güzellikte çirkinlik arayan bu kadın milletinin inadından rüyada bile sual olunmaz gibi geliyor ya bana, rüyamdaki sevgilim de aylar geçtikçe, gerçek kaygısını ortaya çıkardı ve bana dedi ki, "falcı senin beni yedi ay sonra terkedeceğini söyledi, başından bu yana her şey falcının dediklerine uyuyor." "gidelim falcıyı öldürelim belki kehanet bozulur," dedim, dinlemedi. aklım duruyordu. "yapacah bir şey yohğ hakan dayı" diyordu askerdeki çocuklardan biri. ve rüyanın sonunda gerçekten de onu terk ediyordum. sonra falcı kadınla karşılıyordum, bana diyordu ki, "seni büyük bir beladan kurtardım." uyandığımda dişim fena ağrıyordu.
bir kimsenin denize bakan evlere benzemesi feat. ilhan berk


rakı içer gibi mesaj yazıyordu. ben bira içer gibi yazsın istiyordum.
ben salonda bilgisayar başındayken hemen ilerde soldaki mutfaktan yükselen setüstü ocağa ait otomatik ateşleyicinin sesi, birazdan kısık ateşte pişmiş orta şekerli bir kahve içeceğimin delilidir. sesi duyar duymaz gözüm sigara pakedine kayar, ellerim buna uygun bir şarkı arar.
ateş düştü

askerde devriye onbaşı nöbetçileri toplarken, özellikle gece 4-6 nöbeti dönüşünde ayrı bir ayık olurduk biz nöbetçiler, ve hiçbirinin kime ait olduğunu bilmediği şu dizeyi, "bugün de ölmedim anne" sözünü, geyiğine mırıldanırlardı birbirlerine gülerek. benim içimde, her bir dakikalık saygı duruşlarında da çalan nini rosso'nun il silenzio'su mırıldanılırdı. dün bunu düşündüm.

dün müydü, yaşlı bir tanıdığım kitaplarını bir yere bağışlayacağını, içlerinden istediklerimi alabileceğimi söylediğinde çok heyecanlanmıştım. arabayla gittim yüküm ağır olur diye. bir de baktım ki aralarında hevesle alabileceğim bir tek kitap dahi yok, zaten alınacakları meğer torunlarına ayırmış. ama fransızca orijinal kitaplar vardı. beginner bile olmayan fransızcamın onlara yetmeyeceğinin farkında olarak marcel proust'tan, baudelaire'den, moliere'den ortalama '65 yılı basımı olan birer kitap seçtim. hediye etmek için. fransızcası olana ve bunu belgeleyene hediye edebilirim. şu an sahipsizler.

dişim ağrıyor. hakan şenocak'ın diş ağrısıyla ilgili çok sevdiğim bir öyküsü vardı, onu okumak istiyorum ama hangi kitabımın hangi kolide olduğunu bilmediğim için yerleşik bir hayata geçene kadar bu mümkün olmayacak. yersizlik yurtsuzluk demişken deleuze ve guattari benimkinden bahsetmiş değil elbette, benimki daha başka.

baudelaire'in çok sevdiğim bir prensibi vardır, çalışmak. bunu açmak istiyorum dişim ağrımadığında.

içki içmediğim akşamların sabahlarında başım dönük bir hal alıyor. kaygım bozuk. içimde garip bir bulantı yükseliyor. içki içmediğim akşamlarda da aynı durum var ve bunu bastırmak için içiyorum, o zaman bu baş dönmesi ve şuur kaybını hissetmeyebiliyorum. beynimde ur mu var lan yoksa diyorum karıncaya, cevap bile vermeyip -ki biliyorum içinden ha sktir çekiyor- mohitosunu yudumlamaya devam ediyor, aptal karıncamın en sevdiği şarkı, bu aralar lila downs yorumuyla paloma negra, siz de dinleyin.

9.06.2010

bu defa gerçekten hapı yuttum galiba. ateşimi düşüremiyorum, inmiyor şakaklarımdan aşağı. korkarım birazdan ıslak bir beze saracak annem beni, bezlere de sığmam ki artık. dün akşam yirmilik dişimi çektirdikten sonra oluşan kocaman boşluğun verdiği acıya nazaran sahilde içtiğim biralar ve o esnadaki esinti çarptı sanırım. intaniye polikliniğinden sorsunlar dostlarım beni.

8.06.2010


günaydın. merhaba. ben sabah. aman sabahlar olmasın. ben rüzgarın oğlu sabuha. aman sabunlar. aman aman. kendi blogumu epeydir ziyaret etmiyordum, koyduğum son yazıya bakınca anladım zamaaanın pırr diye geçipgidiverdiğini. alttaki kuşlar gibi. orada öne çıkan üç çeşit kuşgil sesi var; serçeler, kumrular [bunun hikayesini anlatmış olmalıyım], horoz. bençektim. okumayınca yazılmıyor be monşer. yeni atasözleri yeni deyimler öğreniyorum. bol bol rakı içiyorum, hatta geçen gün öyle içmiş öyle içmiş öyle bir merhaba etmişim ki ölüme, hatırlayabilsem mesela bi ara aşağıki dünyaya gidip geldiğimi hatırlayacağım ama sarhoştum işte, hatırlayamıyorum. adamın derdi öküz, karının derdi sakız. eski manitamı değil, eski makinamı yeniden elime aldım, bodrum'un ara sokaklarında çaktırmadan fotoğraflarını çekiyorum mavi pencereli, beyaz badanalı, begonvilli evlerin, sümüksüz çocukların. ama aradığım özel bir poz var, flüt çalan bir çocuğa rastlamak istiyorum, popüler bir şarkıyı enstrümanıyla icra ederken fotoğraflamak istiyorum onu. mesela ben tayfun'dan hadi yine iyisin'i çok iyi çalardım, hadi yine iyiyiz, yine mi çiçek. diş hekimim bana aşık olacak korkarım. bir dün akşam çok içmişim yine, annem ellerine kına yakıyordu, kına çanağından bir kaşık kadar elime aldığımı hatırlıyorum, meğer onu sol elime sürmüşüm bi güzel, öyle de uyumuşum, sabah uyanınca bi baktım sapsarı, vay babayyi dedim ama babamın buna yapabileceği bir şey yoktu. iki dakikalık zevk için -benimkiler daha uzun sürer aslında, iddia ediyorum en azından yirmi dakika- yaptığım şeye bak'tım. sabah pişmanlığıydı bu işte, ertesi gün hapı da yoktu bu meretin, elim uzun bir süre kınalı biçimde dolaşacaktım. diş hekimim bana aşık olmayacaktı ne güzel. bu aralar doğa yengenizle beraberim, hemhal olduk söylemesi ayıp. bir yandan da yazasım yok yani aslında. toplu taşıma araçlarına binme korkumun üstüne üstüne gidiyorum, bol bol köy dolmuşlarına biniyorum, ehliyetim de yok aslına bakarsan, sevgilimin aktif sürücü olması lazım ki köy dolmuşlarında heba olmayalım tarlaya giderken. bana göre hava çok hoş, özellikle bu aralar, yaz tam gelmedi ya, hoşuma gidiyor. hoşlanıyorum senden, sevmemi mi tercih ederdin. bu aralar kalbim ancak hoşlanmama müsaade ediyor, ondan sonra zaten sarhoş olmuş oluyorum. akşam yedi ila gece iki arası sarhoşum, müsait değilim. saatlere özel ilgi duymaya başladım, yeni bir saat aldım, koluma taktım gezdirdim onu, hoşuma gider birilerinin koluma girmesi, ama dikkat edin elinizi falan tutarım sonra, günah benden çok uzaklara çekip gider. sana biraz dramatizasyon örneği sergileyim mi izin verirsen; askerlik dönemimi saymazsan, uzun zaman aradan sonra bu sabah ilk defa aç mideye sigara yaktım, annem kalkmadı napayım, kahvaltı için onu bekliyorum. ben '92-'10 yılları arasında geçen yaklaşık altıbin günde toplasan yüz gün anne kahvaltısı yapmadım, acısını çıkarıyorum şimdi. sefam olsun oh oh, mu. içimde kör bir mutluluk var, düşünsene, yerinden kalkıyor bu, mutlu, pat bir duvara çarpıyor kafayı, ama yılmıyor, bir daha kalkıyor, mutluluk işte, sonra bu defa bir tabelaya çarpıyor, ama yer mi anadolu çocuğu, mına bile kor, bir daha kalkıyor bu defa yine mutlu, sonra belediyenin kazdığı bir çukura düşüyor, ama adı yılmaz, kendi yılmaz, kalkıyor, yine ayakta mutluluğuyla, bu defa bir genç kızın memelerinde buluyor ellerini, pat tokadı yiyor, hahahah, yine yılmıyor. şaka şaka, kız onu öpüyor ve yine mutlu oluyorlar.


ne mi yapıyorum bu aralar? düşünüyorum tabii ki. çapa yapacak halim yok herhalde.

3.06.2010

kuşgiller

video

uyutmuyorlar

sabun kokusunun ışınlayıcılığından bahsetmiştim, bunu şimdi hatırlamanın tam sırası. birayı/şarabı her türlü bardaktan ya da şişeden içebilirim ama rakıyı asla, illa ki uzun ince olacak, içemem başka türlü, içim rahat etmez. askerde en çok dinlediğim şarkılardan bir mixtape yapsam mı diyorum, ama bu yanlış oldu, çünkü askerde şarkı dinleyemedim, söyleyebildim sadece, en çok söylediklerimden demeliydim, bir evet mixtape. sigarayı zoraki bırakmış olan dayımın sigara özlemine ortak oldum bugün, vicdanım zor durumda, yardım et. ben de sana karşıdan karşıya geçerken yardım ederim, ödeşiriz, olmaz mı. babam çok ilgili ve müdahildir benim, korkuyor benden, bu kadar içmemden, yarın psikiyatra götürmeyi teklif etti, "o çözemez bunu" dedim, dün benimle dalga geçtiğini unutmadım tabii, 'oğlum garasevdaya düşmüş,' diye.

bir kez gelseler bana, ben onlara on adım gidenlerdenim. kitap arasında saç teli biriktirenlerdenim. sevdiğinin el yazısına bile şükredenlerdenim. yarın günlerden perşembre, bugün daha doğrusu, perşembre çarşambra deyince fransızca gibi oluyor, seviniyorum ansızın. can çekiştiğimin farkındayım, küçükken avladığım kuşların gazabına geldim sanırım. gaddar olduğumdan bahsetmiş olmalıyım. böyle bir film vardı sahi, gaddar diye, selma güneri o filmde de gelmiş geçmiş bütün türk filmlerinin en alımlı kadınıydı, ona aşık olmuş olmakla gurur duyabilirim. babaannem bir kızdan bahsetti bugün, appecikmiş, öyle dedi, ne demekti peki bu, bembeyaz. yeterince yöreselim sanırım. her akşam saat yedi ile sekiz arasında sadece bir saat süren yöresel istekler programını dinleyip içebiliyorum, ne güzel. allah'a her zaman şükretmemiz gerektiği gerçeğini hiçbir zaman aklımdan çıkarmıyorum. israil'e filistin üzerinden, filistin'e israil üzerinden giden gemi için düşündüklerimi sadece kendime saklıyorum, çünkü sevmiyorum ben bunları konuşmayı. galatasaray hakkında konuşmaktan kaçındığım kadar sevmiyorum, yoksa tabii geçen gün chill-out festivale giderken gördüm inşa edilen yeni stadı. yine de sözüm var, dayımı istanbul'da inönü'de bir kez olsun beşiktaş maçına götürmeden göçersem bu dünyadan, işte o zaman gerçekten gözlerim aralık gideceğim. dayım bugüne kadar gördüğüm en kral adamı çünkü dünyanın, babamdan zaten daha kraldır ama emrahla raşitle bile boy ölçüşebilir krallıkta gerektiğinde. emrah dedim de apayrı bir konuya geçmek zorundayım, üzgünüm:

emrah, m.'ye 'sevgilim' diye hitap eden cümlelerini birleştirerek şiir yazdı. aslında 'ona' yazmamıştı. ama ona 'ona' yazdığını söyledi. o da 'buna' inandı. emrah'a aşık oldu. bütün kadınlar kendilerine şiir yazılsın ister. kadın olmamakla birlikte ben de isteyebilirim aynısından, ama baskıcı bir ortamda büyüdüğümden isteklerimi direkt söyleyemeyebilirim, üzgünüm. emrah onu sevgilisi olduğuna inandırdı. emrah'ın kızıl sakallardan oluşan bir fotoğrafı vardı ve ona 'onu' gönderdi. ben emrah'ın sevgilisini elinden aldım çünkü emrah benim sevgilimi kendi sevgilisiyken önemsememişti. sonra bir de ben önemsemedim sevgilimi. sevgilim cebimden aşağı düştü. kafasını yere çarptı. bu defa gerçekten ağlamıştım. ama sevgilim gerçekten ağladı mı benim. hiç bilmiyorum. sevgilim, emrah'ın eren'in diğerlerinin, benim hıncımı benden çıkardı. bunu çok bağırdı çağırdı. en son gördüğümde öfke doluydu, onu terk edişime hazırlık yapıyordu. benim niyetimse sevgilimi terk edip onunla sohbet etmekti. onunla konuşabilmem için onu terk etmem gerekiyordu. hikaye ve kamera burada emrah'a dönüyordu. sevgilim, emrah'ın sevgilisi olduğunu bile bile ona aşık oldu. emrah, sevgilisini 'onunla' aldatmaya karar vermişti ama yapmadı. sadece şiir yazdığını söyledi ve bu durumdan şiirlerine pay çıkardı sadece. ben emrah'tan daha iyi şiir yazardım ama yapmıyordum, aşıkken şiir yazamıyordu bazen insan. insan her şeyi 'bazen' yapıyordu sadece, bazen.

sembolik bir içler acısı.

çok içtiysem ışık açık uyurum. bunu annemden başka kimse bilmez.

2.06.2010

geçenlerde japon bir misafirimiz vardı. numoro amca, 68 kuşağından, bir yıldır istanbul'da bir makina firmasının genel müdürlüğünü yapıyor. her heyse, bu amca gençliğinde gitaristmiş, deep purple'lardan led zeppelin'lerden açıldı sohbet, hâlâ onları dinliyormuş. ben de pink floyd'un türk olduğunu iddia ettim her zamanki gibi. güldük.

"do you listen to seviyorum songs?" dedi. "seviyorum song?" dedim. arabeski kastediyormuş.
bu adamın canı sıkılmaktadır çünkü bu pekala rastlanan bir durumdur çünkü altı ay öncesinden yarım bıraktığı soluksuz iş hayatına geri döneceği için kaygılanmaktadır çünkü askerlik onun için sanki son bir mola gibidir çünkü bundan sonrasında bu tarz bir serbestlik içerisine giremeyeceğinden ve hayatla başa çıkmak zorunda kalacağından korkmaktadır çünkü hayat kendisinden sadece bunu bekliyor gibi oynamaktadır.

bu durumda bu adamın aklına eskiden yazmış olduğu bir yazı gelir ve onu bloguna koyar:

‘Free Friday’


“Cuma’nın gelişi perşembe’den bellidir,” olmakla birlikte bu yazı bir cuma yazısı hüviyeti taşımakta olup…


Frengistan’da ‘free friday’ olarak tabir edilen uygulama, artık, sadece plazaların yüksek katlarında değil mühendislik gerektiren bazı kamu iktisadî teşekküllerinde de var. İnsanlar, diğer hafta içi günlerde giydikleri resmi üniformalarını cuma gününe özel olarak giymek zorunda kalmıyorlar, onun yerine daha rahat, gündelik giysilerle işe gidebiliyorlar.

Yalancı meme.

Ne menem bir rahatlıktır cuma günü en ‘jeans’ (kot pantolon, ‘cins’ diye okusak ve anlamını buna yorsak yeridir) kotları giymek. Bunun malzeme bilimiyle ilişkisini kurabilir miyiz, deneyelim: Çoğu malzeme eğer ısıyla işlem görecekse önce hazırlanır, şekil verilir, ardından da yüksek sıcaklığa ısıtılır. Hazırlama işleminde malzeme bünyesine yoğun miktarda gaz girebilir; ısıtma işlemi sırasında malzemenin içindeki gözeneklerde buluşmuş olan gaz dışarı atılmalıdır. Aksi takdirde bu gazlar birleşerek isyan çıkarabilir ve malzemeyi göbeğinden çatlatabilir. Çalışan kişiler de hafta içi ısınıyorlar yüksek sıcaklıklara kadar, sonra haftanın son günü de gazlarını almak gerekiyor.

Cuma gününün başka bir anlamı da var tabii, akşam dışarı çıkılır mesela. Şirket, çalışanını düşünür bu konuda. Benim memurum akşam eve gidip de üstünü değişmekle falan zaman harcamasın, önce Schlotzsky’s Deli’de yemeğini yesin, ardından da aksın âlemlere, o da içindeki gazı atsın dışarı. Hani gömlek altına siyah tişört giyme modası vardır ya, işte o buradan doğmuştur. Adam akşam eğlenmeye gidecektir (eğlenmeye gitmek, kızkaçıran efekti var burada, ‘fiyuvv’, ‘hepimiz sarışına gitsek ne olur ki?’) fakat gömlek giymek durumundadır mesaide. Akşam işten çıkar, bir bira iki bira derken sıcaklamaya başlar. Sonra bir bakmışsınız ki gömlek elde mendil niyetine, halay muhabbetinin bir sembolü olmuş veya Şenses modeli bele bağlanmış, bir sağa bir sola.

Anlatacağım olay, bir Cuma gününe onun ‘free friday’ olduğunu unutarak giren kişinin dramıdır. Sabah uyanır zar zor, bir süre debelenir yatakta, keşke saat çalmasaydı, bozulsaydı ama çaldı, o kadar uyumasına rağmen –altı saat de az değildir hani- neden hâlâ üzerinden ‘AS 900’ geçmiş gibi hissettiğine anlam veremeyip, bu gemi ne zamandır burada sorusunu sorar kendine. Sonra, ‘hayda vira’ nidasıyla doğrulur, çoraplarını geçirir ayağına, hemen başucu civarında bulunan hırkaya uzanır.

O da ne! Hırka uzamış, bir garip olmuş, sanki Küçük Prens’in pelerini, hemen sırtına geçirir. Perdeyi açar. Evet, yan gezegendeki kraterden Ruhi Bey el sallamaktadır ona, diğer taraftakinde ise onun tavla arkadaşı Muhsin Bey güne çoktan başlamış çiçeklerini sulamaktadır. Yüzünü yıkar, şiddetle çarpar suyu yüzüne, etrafa dağılan su damlaları birer hüzmedir, hatta birer saksıdır onlar. Aslında viskozitesi yüksek olan her damla yuvarlağa yakın şekliyle yeni bir gezegendir, üzerinde nice küçük prensler ve çiçekler yetişecektir onların. Hayalini kuruladıktan sonra keskin bir bakış atar asılı olan posterlere. Ve kurduğu hülyayı malihülya haline getirmeden radyonun düğmesine basar. Çok tedirgin ifa edilen bir eylemdir bu, ya kötü bir şarkı çıkar da bu güzel başlayan günü mahvederse, o yüzden büyük bir istekle çağırmalıdır güzel bir şarkıyı. Hani Perhan’ın gözleri ve enerjisiyle çatalı adamın boynuna saplaması gibi, o da öyle kuvvetli bir istekle çağırmalıdır ki ve enerjisini tamamen o yöne sarf etmelidir ki bütün radyo vericileri o enerjiye göre yönlendirmelidir kendilerini.

Ve evet, bir Rumeli türküsü: Sabah oldu uyansana / Gül yastığa dayansana. ‘Lay lay lom,’ harika, işte budur. Yaptı gene yapacağını, şu ritme bak, uşşak mıydı segâh mı? Evet, bugün güzel bir gün olacak. Çay suyunu koyar, bu ayrı bir ritüeldir tabii, anlatmaya kalksa roman olur. Sonra takım elbisesini, cicilerini bicilerini giyip evden çıkmaya hazırlanırken kulağı yine radyodan yükselen nağmededir: Deli gönlü bir dilbere bağladım. Evet, hayır, hayır, bahsi arttırıyorum: bugün çok güzel olacak.


Çöpler gece toplanmış, sokaklar sabah temizlenmiş, havada serin bir lodos kokusu var. Sanki taa Çıldır Gölü’nden gelen bir ördek yeşilinin kokusu. Servis gelir ve biner. ‘Günaydın’lık bir gündür, aslında nadiren içten gelen bir kelimedir. Genelde haydan gelir huya gider, fakat bugün içten gelmiştir: “Herkese günaydın.”


O da ne! Evet, günaydın ayd dın dın dın. Herkes neden böyle kotlu, bluzlu, Hello Tommy, hi Diesel, wow Mr. Lacoste, how are you now are you, nolmuş ki bu servis gezegenine. Bugün, cuma mı? Ama hayır… Cuma, nasıl bu kadar habersiz gelebilirsin? Cuma, sen benim yaverim, dostum değil misin? Cuma, bir haber salmayı çok mu görürsün?


Ben hangisini atladım peki, ‘pazartesi’yi mi? Hayır, çok iyi hatırlıyorum onu, çay dökülmüştü üzerime. ‘Salı’yı da hatırlıyorum ‘şerefsiz bey’den fırça yemiştim, nasıl unuturum. ‘Çarşamba?’ Bir saniye… ‘Perşembe?’ dün olmalı, bugünü hatırladığıma göre dünü de hatırlıyor olmalıyım. Şoför Bey lütfen kapat radyoyu, zihnimi toparlayamıyorum, ya da adam gibi bir şey çal, sabahın körü sabahın körü çekilmiyor popyıldızı. Durun bir dakika, ‘çarşamba’ya bir şey olmuş. Nerde ‘çarşamba?’ İmdat’ı arayıp, “Biz çarşamba n’aptık?” diye sorsam mı? Ben öldüm dirildim mi ‘çarşamba’, uyuyup uyandım mı? Uyanınca çocuk mu oldum? Çünkü dünü hatırlıyorum, ama ‘çarşamba’ yok. Yüzde yirmi pazar payına sahip olan olan ‘çarşamba.’ Güneşsiz günlerin yüzde yirmisini alıp kaçtı mı?

Ne yaptınız ulan ‘çarşamba’ma?


“Üçüncü gün, yorgun
Ev aklımda. Gitmeyi unuttum.” Turgut Uyar, Yenilgi Günlüğü


dipnot: aslında aşk benim için nedir biliyor musunuz. "bu adamın canı sıkılmaktadır"la başlayan bir yazıyı okuyan güzeller güzeli kadının zihninde canlanan 'bir adam vardı canı sıkılan' reklamını zihnine koyması ve onu compose mail düşüncesinin subject kısmına iliştirip adamın can sıkıntısını gidermeye gelmesi ve adamın zihninde doğurttuğu 'acaba'ların etrafına birer zil takıp hemen sarı ampullerin altına zula etmesi ve her rüzgârda o zillerin seslerini dinletmesidir. ugh.
küpe takmadım takmayacağım. bunca küpe varken kulağımda. piercing'im olmadı olmaz. bunca halka varken yüreğimde. bütün bunlar edebiyat mı, edebiyattan safsatadan mı ibaret? bence diil. süslü sözleri severim, gerçeklik içeriyorlarsa. soluksuz yazar soluksuz okurum, nefes boşluklarıyla okunurum.

gerçeklikten ve sevmekten bahsediyorduk di mi en son, değil mi, hem de kendi kendimize. önce süslenir püslenirsin belki, kokular sürünürsün, tıraşını olursun, sakallıysan yüzündeki fazlalık tüyleri alırsın jiletle neyim, dişlerini bir enerjik fırçalarsın. "aşk iyidir bak, duyumunu arttırır insanın e. cansever-" zihnin parlar. yazarsın yazarsın, kur yaparsın, laf çarparsın gözlerine yumuşaklıkla. flört edersiniz bir süre. elini tutarsın, öpersin. kahramanı olursun, babası abisi sevgilisi olursun. kızın olur karın olur annen olur. kahvaltılarınız olur. akşam yemekleriniz, aç karınlarınız. etrafta biriken tozlarınız. hediyeleriniz. gerçeklik daha yeni başlamıştır. gerçeklik, onu mu bunu mu giyeyim sence'ye döner artık. gömleğimi ütüler misin. bana bir çift çorap çıkarır mısın çekmeden. yıkandıktan sonra yıllardır ipte asılı duran çamaşırları birlikte katlama biçimine dönüşür gerçeklik. bulaşıkların sen yıka ben durularım tiplemesidir bazen. o tişört çok açık değil mi sevgilim, memelerin görünecek bakışıdır. o topuklarla benden uzun oldu ya neyse bakışıdır. yoldan geçen güzel bir kadına fırlattığın gayrıihtiyari gözlerinin onun tarafından yakalanması ve senin bunun farkında olmandır. kimin vakti varsa faturaları onun ödemesi. bakkala inmenin erkek vazifesi olması. sucuyu çağırmanın da. sevişmelerinizde fısıltıyla söylenen ayıp küçüklüklerin sonradan hatırlanmaması, hiç oralı olunmaması, ama bir dahaki sevişmede tekrar kulaklara uğraması. zil çaldığında ikinizden başka kimse umrunuzda olmadığından kapının açılmaması. beraberken telefonların nerde olduğunun bile bilinmemesi. ya dişimde bir şey kaldıysa'dan dişimde bir şey var mı sevgilim'e yönelme durumudur. düşülen aptalca durumlara birlikte atılan kahkahalar. aptalca durumlardan çıkan büyük kocaman tartışmalar, ardından kapıyı çekip gitmeler, gidememeler. ağlayarak öpüşmekler sarılmaklar. bunların hepsi gerçekliktir. boynundaki sırtındaki poposundaki benleri, ayağındaki yanık izinin kaynağını sadece sizin biliyor olmanız. orasındaki tüylerin rengini bilmeniz, sünnet izinizi bilmesi. evet evet bunlar gerçekliğe kayan ve tanımlanamayan belirsizliklerdir. başkalarına aptalca gelen takıntılarınızı onun bilmesi ve bunlara dikkat etmesi, onun aptalca takıntılarına söylenseniz de dikkat etmeniz. ekmeğin kabuğunu sizin yiyip, içini ona ayırmanız. arada bir özel geceler yapmanız. aklınızda aniden peydahlanan bir sürpriz yapma fikri. kargocunun birinden kıyafet kiralayıp sürprizinizi kendi ellerinizle kapıya kadar getirmeniz, onun sizi tanımaması. tatil planları. yeni bir şarkı duyduğunuzda hemen birbirinize göndermeniz. temizlik vakti geldiğini ikinizin de birbirinize hatırlatması ama sarılıp küçük aptallıklar yapmak daha eğlenceli geldiğinden yerinizden bir türlü kalkamamanız. koltuğun neresine sizin neresine onun oturacağının bütün duvarlarca bilinmesi. gece birbirinizden ayrı uyanıp hemen tekrar sarılmanız. sarhoş uyumalarınız. kusarken telaşlıca başında beklemeniz. ayda bir karnı ağrıması. halı saha maçlarında sizi izlemeye gelmesi. gecenin bir yarısı sizden su istemesi, söylenerek ya da söylenmeden alıp gelmeniz. ayrı düştüğünüzde ikide bir birbirinizi arayıp karşılıklı susmanız, ya da telefon açık kalsa, msn penceresi açık kalsa diye düşünüp hayatınızı devam ettirmeye çalışmanız. arada yaptığınız kıskançlıklarınız. ya giderse diye ileriye dönük hayaller kurmaktan korkmanıza rağmen kurmadan yapamamanız. sonra onun gerçekten gitmesi. sonra sizin gerçekten gitmeniz. giden birinin mutlaka olması. olmasa buralarda olmamanız. bütün bunlar gerçektir, olmuştur, olmaya da devam etmektedir belki. sonu nedir? üç tane sonu olabilir hayatın. delirmek. ölmek. kendini normale çekmeye çalışmak. bu üç ihtimalden başkası gelmiyor aklıma. ilk iki şık çok zor ve giden siz değilseniz daha tercih edilebilir. ama yapamıyorsanız, o zaman normale dönmekten başka çareniz yok. normalleşmek. bütün bunların tekrar yaşanabileceğinin, hem de daha tatlı daha eğlenceli daha keyifli, çok büyük bir tehlike içerse de yaşanabileceğinin farkına varıp normale dönmek. şairin en sevdiğim lafını devreye sokuyorum şimdi: "yol belli. eğ başını usul usul yürü şimdi." evet böyle demek gerekiyor sanırım. usul usul yürümeye devam etmek, içerdeki volkanların pimlerini birer birer çekip, hayatın en kalabalık yerinden içine atılan bir intihar komandosu olmak. böylesi gerekiyor bizlere. güler yüzlü, enerjik, usul ama heyecanı tükenmemiş insanlara ihtiyacı var dünyamızın. dolu deli deli dolu insanlarımız olmalı bizim etrafımızda. yıkılmış tükenmiş yıpratılmış, delirmeyi ölmeyi denemiş olabiliriz, ama bunu yapamayacağımızı anladıktan sonra kendimizi boşluğa salmış değil de çabaya alıştırmış olmalıyız. içi yanan içi ezilen ama yine de içini dökmeye karşı bile insan arayan, yani arayan kişilere tutunmalıyız. araması tükenmişler zor oluyor. tabii benim gibi alkoliklerden de uzak durabilirsiniz :) ona bir şey diyemem. ama üşenmeyip aşağıya bir şarkı koyduk onu indirin bari.

hem ne demiş şarkıcı, "katıla katıla gülmemiz gerek."
sütten bıyık yapma vakti
onunlayken bakışları yerlerde sürünüyordu halbuki

1.06.2010

sekiz bira içip ayağımı deniz kenarındaki kayacıklara kestirebilir miyim yeniden, süper bir şekille. yapabilir miyim bunu. sonra bir pazar günü sabaha karşı açık sağlık ocağı arar mıyız hasanla. evet, bence yapabilirim, hâlâ öylesine yüksektir direncim.
gaip arabeks
Yalnızlığın Bıyıkları Var

a) kedi bıyığı
b) pos bıyık
c) fındık bıyık
d) kordela

*************************

eski evlerin sokak kapılarında, kapıyı çalma ifadesi olan el figürü'nden çok korkmak var ben.

çekirdek, ince belli küçük çay bardağıyla ölçülür ve kağıt külaha konur, satılır, yenir, içlenir.

sen, olsan da, bir kutu kolanın, kutu biranın neyim, üzerindeki açma halkasını bir sen bir ben vurup vurup düşürmeye çalışsak. anlatamadım di mi, öğretirim ben merak etme.

*************************

hadi bütün bölük, hep beraber:

oğoğo
armut dalda asılsın
hakan çavuş nasılsın
o güzel dudaklardan
o güzel yanaklardan
güzel kızlar asılsın

************************

2009 model arkadan vuruk bir acım var. rüyamda kurbağalar basmıştı her tarafı, ve yattığım odanın hemen penceresinden dalan limon ağacına bir maymun tırmanıyordu. hayvanları seviyorum sanırım.