ama arkadaşlar iyidir



21.11.2017

sevgilerimle,


11.11.2017

Canan bu gece Volley Hotel'de kalıyordu.

"Anlaşılan, insanoğlunun, kendi yarattığı şeyi bile elinde tutamayacak kadar zayıf ve çaresiz bir yaratık olduğunu bilmiyormuşum daha. Hatta ben, kendi dışında kalan birçok şeyi bilmediğim gibi, ne yazık ki insanın aradığını hiçbir zaman, hiçbir yerde bulamayacağını da bilmiyormuşum. Bulamazmış oysa... ona benzer birtakım şeylerle karşılaşabilirmiş belki, çoğu kez bunlardan bazılarını aradığı şeyin ta kendisi sanabilir, hatta onlara bir an için sımsıkı, hiç kopmamacasına sarılabilir ve işte böylece, insanın algılama zayıflığından doğan tatlı bir yalanın içinde bir süre de olsa oyuncağına kavuşmuş bir çocuk gibi avunabilmiş ama, nedense aranan asıl şey hep insanın içinde kalırmış..."

Bu sabah Gündoğdu Meydanı'nda doktordan çıkmış dolanırken onu gördüğümde, görmememin imkansız olduğunu biliyordum. Ne kadar dalmış, ne kadar dalgın, ne kadar karadenizde gemilerim batmış, ne kadar ne olursam olayım, onu ve entarili yüzünü görmemem imkansızdı. Kırmızı paltosu, pembe yüzü, beyaz buğulu upuzun çorapları ve lavanta gözleri, doktorun söyledikleri kulaklarımda bir yana, onu o yeni büyüyen sabah kalabalığının içinde seçmemem mümkün değildi. Ne var ki, gözlerimi küle ve kile bulayan Canan, cep telefonunun çalmasının ardından beni bol bayraklı Gündoğdu'da bıraktı ve gitti.

Ben de iki haftadır heyecanla beklediğim imza gününü beklemeğe devam ettim bir köşe kahvecisinde. İzmir'in Alsancak'ı, bir süredir Çukurcuma'ya ya da Moda'ya bezenir olmuştu ve Kıbrıs Şehitleri'nin arka sokaklarında köşe kahvecileri, vintage eşya dükkanları, butik kitabevleri türer olmuştu ama bu dar sokaklardaki araba kornaları her şeyi ama her şeyi öldürüyordu. Canan'ın kötürüm Yavuz'u öldürmeğe gelmiş olması gibi, Henry Ford da ara sokaklarımızı öldürmeğe gelmişti. Canan, beni görmeden, bana bakmadan çekip gitmişti. Ben de duruş olarak, bakış olarak, memleket olarak kendime çok benzettiğim yazarın imza gününü beklemeğe koyulmuştum. Saat henüz öğlen oniki idi ve saat ikiye kadar durmam vardı. Sonra o sakin duruşlu diğer adam gelecek ve bizim kalabalığa kitaplarını imzalayacaktı. Her insan bir memleket olsa, biz kesin o adamla hemşehir olurduk diye düşünmüşümdür hep. Ve uzun bir kuyruğa dahil oldum saat ikide. Meğer önümde elli kadar kişi onu bekler olmuş çoktan, hemen arkamda da yüz kişi peydahlandı.

Günümün planını yapmıştım elbette, plansız bir hareketim olmuyor maalesef. Tuvaletim, yemem, her şeyim planlı. Bir tek içmemi planlayamıyorum, ona her an hazırım. İmza saatinden sonra sinemaya gidecektim, ardından da müdavimi olduğum barda kendime bir şeyler ısmarlayacaktım. Ve Canan'ı orda tekrarladım.

Hasan Ali Toptaş geldi sonunda. Hiç geç kalmadı. Hayatımda ilk defa imza gününe katılıyordum ve beklemek bir saati bulunca zaten inanmadığım bu olayı tekrar sorgular hale gelmiştim ama o adamı yakından görecek ve merhaba diyecektim. Sesini duyacak, yakından bakışına bakacaktım. O kadar sıra ve kalabalığın içinde benim için kitabın ilk sayfasına yazacağı iki satırın hicbir hükmü yoktu, çünkü laf olsun diye olacaktı ama bunu biliyor ve kabulleniyordum. Ayakta beklemekle geçen ikibuçuk saatin ardından sıra bana geldi ve heybemden çıkardığım birkaç eski kitabına adıma imza aldım. Bu esnada kendime ve ona üzülüyordum da bir taraftan. Hem o yüzelli belki ikiyüz kişiye gelişigüzel satırlarla kitap imzalamak durumunda kalıyordu hem de ben çok değer verdiğim bir yazardan alelade bir imza almağı kendime yediremiyordum. Velhasıl olan oldu ve ona merhaba dedim. Bakışına baktım. Buna sevindim. Kalıp kalmayacağını sordum, bu gece kalacaktı. Rakı içip içmeyecegini, içerse de kimlerle içeceğini soracaktım, ama arkamda sıkılmış bekleyen kalabalığa bakınca vazgeçtim. Ona evlilikle ilgili de bir iki sorum olacaktı fakat bu rutinin içinde sorularımın da ezilmesini istemiyordum ve dedim ki, umarım geniş bir zamanda tekrar karşılaşırız, o da inşallahladı.

Yemek yiyip sinemaya doğru yola koyuldum. Hayatımın filmlerinden birini daha izledim. Bu ara ardarda izlediğim filmler birbirini mutlaka bir yerinden yakalayan ve tamamlayan filmlerdi. Eskiden de böyleydi ama uzundur ardarda film istemediğimden bu tecrübemi yinelemem mümkün olmamıştı. Şimdi tekrarladı, sabah gördüğüm ve beni fark etmeyecek derecede kaygılı olan Canan'ı akşam tekrar görüp kendimi yine fark ettiremeyişim gibi. Bende fark edilmeyen bir şeyler vardı demek ki. Bende fark edilmez olan ne var ki?

Canan, Mavi Ekspresle gelmiş İzmir'e. Bu devirde o kadar yolu trenle çekmek için değişik bir insan olmak lazım ama günümüzde değişik olmayan insan mı var ki? Tamam da, bende fark edilmemek de bir değişik yönüm değil mi? Yo hakkımı yememeliyim. Fark edilmemek üzerine kurgulu bir fark edilirliğim olduğunu yadsıyamam. Orda burda karşılaşmış olma ihtimalimizin çok yüksek olduğu Ezgi de beni fark etmezmiş mesela görseydi ya da gördüyse bile. Lakin benim fark edişimden anlardık en azından fark edilemediğimi. Çünkü ben ne olursa olsun görürüm. Bu sabah Canan'ı gördüğüm gibi.

Canan benim eski şehirlerimden birinden trene binip İzmir'e geliyor ve sabah gardan sahile doğru yürüyor. Benim onu fark etmemem kabil mi? Güzel olmasına güzel hatta belki biraz fazla güzel ama bundan değil elbette. Hasan Ali Toptaş'ın hafif kirli sakallarındaki tarla süren mazot kokusunu fark etmiş olmam gibi. Yo, zoraki bir benzetme gibi durduğunun farkındayım ama vallahi öyle değil, Canan'ı tanısanız siz de bir gün içinde bu kadar tanıklığın normal bir insana fazla geldiğine şahitlik ederdiniz eminim, neyse ki içince normal bir insan olmayabiliyor ve bu kadar Canan'ı Yavuz'u Leyla'yı Hüseyin Abi'yi kaldırabiliyorum. Aksinin aksi bana sözkonusu değil.

Canan, Leyla ile trende tanışmış. Mavi Tren'de. Çok uzun bir yolculuk yapmışlar. Tren arıza etmiş hatta, filan. Orda anlatmış hikayesini Leyla'ya. İzmir'e Yavuz'u öldürmeğe geldiğini. Bu işi ondan Hüseyin Abi'nin istediğini. Yavuz'un, felç olduğu için en yakın arkadaşlarından biri olan doktor Hüseyin Abi'den kendisini öldürmesini istediğini. Hüseyin Abi'nin bunu beceremediğini ve bir gün ağlayarak bunu hemşire Canan'dan rica ettiğini. ... Leyla ise bu şehre liseden mezuniyetinin yirmibeşinci yıl dönümünde arkadaşlarıyla buluşmağa gelmiş, ben de bunu Canan'dan öğrendim.

Canan bu gece o otelde kalıyor ve Leyla akşam eski okul arkadaşlarıyla hepimizin hayatının içinde bir diyaloğa şahit. Şimdi Canan'la biz, onun, akşamı benim yaşadığım bu şehirde yalnız geçirmesinin ve benim bunu dert edinmemin üzerine, ve şiir üzerine konuşuyoruz.

Şimdi Canan'ı daha fazla yalnız bırakmamak için ona dönecek ve hikayesinin sonunu daha sonra getireceğim.

19.10.2017

Zaman zaman sevdiğim insanlara beni sabah uyandırmaları yönünde ricalarda minnetlerde bulunurum. Sabahında kalkamama -ilelebet değil elbette- ihtimalimin olduğu günleri az çok sezerim haftanın gelişinden, her ne kadar yorulmak nedir bilmesem de. Benden habersiz yoruluyorlarsa demek ki bendekiler. Her neyse, bu aralar durum öyle, ve bir şeylere şükretmesi gerekiyor insanın ki kardeş, anne, baba gibi birtakım kavramlar var. En azında biri oluyor çoğunlukla hayatımızda. Hiçbiri olmayanlar için ayrıca üzgünüm ve bu cümleleri kurduğum için çok özür dilerim.

18.10.2017

Merhaba,

Ben buraların insanı değilim, diye düşünüp de buralarda bu kadar sebat eden insan görülmemişdir, demek ki ya ikili oynuyorum ya da samimi değilim. Kendimden bahsediyor ve ötekilemiyorum.

(Bunlar alıştırma, sonra şey ederiz.)

Birkaç saatlârce boyunca aynı şarkıları aynı kişilerden dinleyebildiğim için kendimi sevdiğim vakidir.

16.10.2017

Merhaba,
ben size bir gün insana dair her şeyi anlatabilirim.

11.10.2017

Ebru'nun ardından bugün bir yıl oldu.
Dile kolay bir yıl.

40 gündür buralarda böyle susuyorum.
Bu da benim erbainim olsun.
Ağzım laf yapmaz oldu, kalemim tutmaz.

Ne demiş şair, Hayat Var.

24.08.2017

iyi ki doğmuştun.


16.08.2017

Dün bir mail aldım, konusu (subject) şuydu:

"içerken dinlediğim şarkılar bugün 4 yaşına bastı" 

Yabancı bir sitenin yaş almağı yaşa basmak olarak nitelendirmesinin hoşuma gitmesi bir yana, dört yıl önce açtığım bir blogu unutuşumun üzerinden dört yıl eksi birkaç gün geçmiş olması başka bir yana. Bunları da konuşalım. Hatırlat da Ağustos'un 24'ünde gençliğimi yakalım. 
"Cacoethes Scribendi"
bunu bugün gördüm, "Doyumsuzca, durmadan yazma dürtüsü demekmiş." Bu doğruysa eğer üzerine konuşalım. Bugünlerde malum internetten babamız çıksa güvenemeyecek durumdayız.






13.08.2017

denizi niye ve neden ve hatta niçin bu kadar ihmal ettiğimi düşünüyorum arasıra. yani yapmamam lazım bence. aksi halde, benim hiçbir şeyi tam sevmediğimi savunanları haklı çıkarmış olacağım ve bu çok üzücü. hayat yeterince üzücüyken benim böyle bir tavır içine girip tuz biber ekmem, yangına körükle gitmem hiç hoş değil. o bu laf kalabalığı filan değil de ben sahi denizi neden ve niye bu kadar ihmal ediyorum. pek yakışık almadığının, hatta size göre iddialı olacak ama -hani, bir hayvanın soyunu kurutursan ekosistemin dengesi değişir, örneğin yılanları öldürür ve yeterince üremelerine izin vermezsen fareler etrafı basar, gibi düşünceler ve iddialar ve teoriler ve hatta kanun hükmünde kararnameler vardır ya hani- ben denizi ihmal edersem böyle bir denge kaybına maruz kalmasını istemiyorum dünyanın. ama artık bence çok geç, ihmal ettim ve olan oldu bence ya da olacak işte. size bundan birkaç yıl önce bununla ilgili dinlediğim bir vaazı anlatmam lazım bunu tam olarak aydınlatmak ve narsisizmden uzak olduğunu kavratmak için ama önce iki bira ısmarlanmam lazım. halbuki şu an saat ne kadar geç ve nikah şahidi olduğum mehmet öleli daha beş gün oldu şunun şurasında, yüzü dümdüz aklımda. şayet benim gibi bir aganta burina burinata bile denizi bu kadar ihmal ediyorsa dünyanın gerçekten dengesi dengbeji denizi bozulmuş demektir ve ben de buna bu hükûmetin sebep olduğunu düşünüyorum. yani, deniz görmeden durmak yıldız görmeden durmak gibidir diye düşünüyorum, ha mehmet kırk senelik ömründe her gün deniz gördü de ne oldu, ömrü mü uzadı diyebilirsiniz ama ben sadece benzetici olduğumdan, kayıkları yıldızlara benzettiğimden. burdan da denizi göğyüzüne benzettiğim rahatlıkla çıkar herhalde.

biraz daha oturursam üzerime çiğ yağacak.

5.08.2017

merhaba. bben sizlere dedemin hep selam söyledim. dört yaşında bir erkek çocuğuna "aleyküm selam" demeği öğretmenin ne mümkün ne güzel ne tatlı olduğunu bir durup düşündüğümüzde. ssaatler henüz erken ve mahallemizde tek orglu bir düğün var, sahi onun adı org mu piyano mu, piyanist şantör dediğimize göre piyano da olmalı di mi haliyle. merhaba denize girenler yaz aylarında ve yapay serinleyenler. bunalanlar, bu alanlar bize hep dar. merhaba bileklikler, ahşap şeyler. ahşap cam ve metal, plastik hariç tüm malzemeler bizdendir, meslektendir. selam, bar-bistro kültürünü yeniden var eden mekanlar. sigarayı tutuşunu yüzyıldır sıgara içmesine rağmen kararlaştırmayanlar ve tabii sigara içmeyen kamyon şoförleri ve sigara içmeyen orospular, yani hayat kadınları. ne kadar da azsınız. sahi boncuklar. oysa saat ço kerken. kerkenezler, yüksek çözünürlüklü telefonlar, bira, şarap tadımcısı gurmeler, güzel kelimeler, raskolnikov. bizde silah hiç uzaktan bakılan ve methiye düzülen bir eşya olmadı, ya kullanıldı ya kullanılanıldı. trip hop reggae ve çeşitli angajman kuralları. ben hiç gömleğinin bir üst düğmesini zamanla gevşetenlerden olmadım, sıcağa bağışıklığım atadan. bizde her şey orijinal, ve distribütörsüz. yani bir bira gibi pastörsüz. sahi diyorum, bendeki bazı şeyler katkısız, preservative'siz. bu yüzden de ömrü kısa olduğunu yadsıyamam. annemin elliyedi, babamın altmışüç yıllık hayatı boyunca hiç yadsımak dememiş olması, hiç excel kullanmamış olması ne kadar manidar ve mantığa mahsus. piercinglerini yanaklarına ben gibi diken kadınlar, j harfi içeren kadınlar, denizden çıkan saçlara sahip kadınlar, tuğla ve kiremitler, kırmızı killer, bıyık mahsulü genç erkekler, samuraylar, bin-jip, kırmızı winston box ve tüm diğer sembolleri günümüzün. afiyet olsun dilekleri, doğala özdeş aromalar, ayakkabı kemer çorap uyumu, şerbetçi otu, soğuk bardaklar, edip cansever, şarj aletleri ve şiir okuma günleri, çelik konstrükte kültablaları. bu akşam nedense bütün kimesne nesnelerden bahsedesim var çünkü barlar boş, mekanlar dolu fakat bar boş. mezarlar da öyle, dolu fakat boş. yo, saat henüz çok erken ve şu an kürdanlar hangi ağaçtan yapılıyor hiç merak ettiğim yok. hangi filmdeydi hatırlamıyorum, neyin hamgi filmdeydi sorgusunu da hatırlamıyorum. kimse benden kendisine film kitap ve bira tavsiye etmemi istemesin lütfen, çünkü ben mahcubiyet duymak istemiyorum kalan saatlerinde ömrümün, o saatler çekilmez olabiliyor. zagorska ulica bulvarında, atilla jozsef sokağında, ya da ne bileyim, şifreli mesaj verecek de değilim bu yaştan sonra. hiç yorulmadım aslına bakarsan, nerden baksan otuz sayfa daha yazarım da böyle anlamsız, mesaj kaygısı gütmeyen, ama beni göt etmiş bir konu var şu an ülke gündeminde ve bu benim varoluş, mevcudiyet tipi kaygılarıma fena halde halel getirdi, çok fena alt etti ve benim bunun üstesinden gelmem birkaç yılı bulur. tıpkı bir ay önce yoğunlaşan hafif depremler nedeniyle her gün her saat deprem oluyormuş gibi hissediyor olmam gibi.

yine de hiçbir erkek topsakal, keçi sakalı bırakmasın, hiçbir kadın saçlarını küt kestirmesin isterim, sor bakalım selma güneri'ye saçlarını hiç küt kestirmiş mi ömründe. elbette saçımızın az olması ya da olmaması bizim suçumuz değil ey erenler, mabudun halikin suçu, ki kendisine buradan iki çift lafım olacaktı telefonum bu kadar ısınmasaydı, ki o da allahtandır herhal. bu hesabı bu akşam yaradana ödetirsem hiç şaşırma. hani pek yapmam ama sigarayı kültablasında unutursam da şaşırma çünkü malum susamışım, avret mahalinde bu saatlerde bu kadar telefonla uğraşıyor görünmek de sevmem ama tuğlaları seviyorum napiim. her neyse, şimdi ben biraz şişelere bakayım. şişelere bakmaktan geliyorum desin sonra çocuk.

mutfak diye bir film çekersem eğer sevgilim, şişe rekorları kıracağıma eminim.

28.07.2017

son dört güzel çarşamba


hatırlıyor musun yazmıştım bi vakit, naptınız ulan çarşambama diye. hatırlıyor musun turgut uyar yenilgi günlüğü'nde,

üçüncü gün. yorgun
ev aklımda. gitmeyi unuttum

yazmıştı, üçüncü gün'den kastı çarşamba'ydı. son yıllarımın en güzel dört çarşambasını yaşadım. belki de hayatımın en güzel dört hatırlanan çarşambasını. hatırlar mısın cahit berkaygillerin "dörde özlem" diye bana kasa kasa bira ittiren bir melodisi vardır, bunların hepsi irene jacob, bunların hepsi jean seberg, bunların hepsi hiçbiri değil de juliette binoche. ilahını seven varsa söylesin, mahluk halikini sever mi hiç, o babadan babaya geçiş acısız olur mu hiç.

neyse, anladıysan sorun yok tabii, problem de yok. hayatımın en güzel dört çarşambasını bir muşamba altında seyreyledim, ne demiş şair, seyreyle güzel, kudret-i mevla neyler. sana şu an bir amerigo vespuçi, bir magellan olarak, bir marc chagall olarak hiç değilse, sesleniyorum. ve sevgilim sen şiir sevmiyosun.

kieslowski sağolsun, sağolalım bir süre daha, tam ben hayatımın en güzel çarşambalarını derlerken istanbul'da bir kopan tufan, ki ben alışığımdır huyyna hayyına bu istanbul'un, hiç değilse izmir'e değgin.

barda güneş yükseliyordu, güneye giderken.

22.07.2017

Tabii ki bazen yatmak için 16/24 vardiya raporunun gelmesini bekliyorum.
Bazen Sezen Aksu mu Nilüfer mi diye çok basit ve avama has bir ayrıma girsem mi diye tereddüt ediyor, sonra bunun 16/24'le 24/08 ayrımına karar vermeğe çalışan bir vardiyacı tereddüdünden farksız olduğunu biliyor ve hepsinin yerinin ayrı olduğuna hükmediyor ve sonlandırıyor...

18.07.2017

Harlamak güzel şey, hatırlamak da zahir, o da öyle. Biriyle vaktinde bir vakit zaman geçirmişin, arada bir şeyler geçmiş, o zamana dair hatırladığın bir şeyler var ve bir bakıyorsun ki onun yine o zamana dair hatırladıkları başka şeyler, misal asker arkadaşı. Abi hayatımda okuduğum tüm kitapları o dönemde ve senin sayende okudum diyor, bense onu kitap okumağa yönlendirdiğimin hiç farkında bile değilim, abi hayatımda okuduğum ilk ve tek şiir kitabını o zaman okudum diyor, bunun da farkında değilim. Benim onunla olan günlerimize dair hatırladıklarım daha başka şeyler. Abi sen olmasan o beş ay geçmezdi diyor, düğünüme lütfen gel diyor. Halbuki ikimizin ortak komutanına göre o dönem ben saksı gibi duran bir adamdım, o da bana abi demesi yasak çocuktu. Ya da buna benzer bir şeyler. Sonra onun hatırladıklarıyla benim hatırladıklarımı birleştireceğiz ve ortaya James Joyce çıkacak sanırsın ama çıkmaz, ortaya çıksa çıksa mütereddit bir Orhan Kemal çıkar benim hatıralarımsan, biraz Oktay Rifat, biraz Rahatı Kaçan Ağaç ve en çok Sivaslı Karınca. Adam karıncayı Sivaslı yapmış daha ne yapsın adam türk şiirine. Tabii biz bunlarla boy ölçüşemeyiz de yine de hatıranda verandada bir şeyler varsa hazır hava yeterince serinken havalandırmak lazım diye düşünüyorum.

Ben yıllar önce yakındaki arkadaşlarıma her  yurtdışı seyahatimde oraya dair tişört alırdım. Bugün de bir arkadaşım ilk defa iade-i hediye etti. Sanırım o hediyelerimi hatırlayan tek adam, diğerleri o tişörtleri giyiyor olmalarına rağmen benim hediye ettiğimin farkında bile değildirler eminim, demem o ki bir şeyi öyle bir anda yaşayacaksın ki o senin hatıranda yer etsin, hatıran çok meşgulken yaşarsan onu hatırlayamazsın, benim çoğun yaşadığım gibi. Hep meşgul hep meşgul, açık kalmış telefonlar gibi hafızam.

Tamam bilahare devam. Çünkü hiçbir şey hiçbir şeye, hiç kimse hiç kimseye müsaadeyi reva görmüyor. Müsaade ne güzel laf halbuki.

11.07.2017

Herkes demeyeyim belki ama çoğunluk bana beni bir yerden tanıyormuş gibi bakıyor. Ben bunu ilk başlarda kendime/bana yönelik bir bakış olarak algılıyordum fakat artık kuvvetle sabit ki herkes evet herkes demeliyim iç rahatlığıyla bana beni bir yerden tanıyormuş gibi bakıyor. Bunu daha sonra daha net çerçevelerle müspet hale getiririm elbet lakin yaşamış olduğum yüzyirmi yılın ardından duruşuma dünyanın reva gördüğü bakış çeşidi bu. Bunu son haftalarda somutlamamın elbet sabit kanıtları var da bu benim yeni yüzyüze geldiğim bir durum da değil bir taraftan. Sadece önceden ben bu durumu bir yere koyamaz ve I have a common face filan diye orta yerde latifesini ederdim, şimdi yüzde yüz eminim ki evet benim makul ve ortak bir yüzüm var. Üstelik bu yabancı tanıdıklarıma da hitap eden bir durum. TR'de olsa sadece, derdim ki evet çeşitli yan rollerdeki aktörlerde muhakkak bana benzetilen bir yüz oluyor lakin anlayamadığım şey şu ki yabancı tanıdıklarda da aynı durum vaki. Hadi diyelim ki çok içtim ve daha önceki tanışıklığımızı hatırlayamıyorum ama hep mi aynı şey, evet aynı şey, Bursa'da bulundunuz mu, hayır bulunmadım, have you been in Manchester (mançester) (mençıstır değil mançester) before. No, I've never been to UK before. Gibi şeyler. Peki siz, Edip Cansever'i iç ederken cin konusundaki değinilerine yeterince değindiğinizi ya da ihtimam gösterdiğinizi düşünüyor, ya da bundan emin misiniz.

Common face şakasını ederken aslında Poker face'e hep bir literally atıfta bulunuyordum, lakin gerçekmişim. Hadi düşünelim bakalım siz beni gerçekten bir yerden tanıyor musunuz.

8.07.2017

derdine düşmüştüm, takip etmezden geri duramaz oldum. benle bir oldu, benle bütim. beni cayır etti, allem etti kallem etti, kaal etti dün geceki gibi, ne var ki bana mısın demedi. sanayım. hep sanaydım. ha böyle bir şiiri vardı sadri'nin. ama hangi sadri'nin. sadrimizi sınama ne olur, benim önüm arkam sinema. garipliğim mahzunluğu kulübe-i ahzanlığım duyurmayın anama. duyur mayın?

o burun gitmez geri, sitem etme üzümle ne olur. o burun kalasıya sende bir ömür. örüm mü ömrüm mü? atilla atalay'ın bir vakası vardı bir kitabında. dedesi bağırıyordu vakıada ilgili kitapta. ömrüm ulaan, gibi bir nara atıyordu hepimiz herkesler adalete yürürken. atalete düşme boğulursun, azme sarıl bak ne olursun. derdi yaşasa mehmet akif. akif'te buluşalım. o değil de, bir ... bir ... bir kalıbın çok kullanan insanoğlu mütercim tercümanlıktan gelir derle. yani fazla çeviri yapmak kaynaklı bir alışkanlık. derler, derler, vermesen de verdi derler.

insanları daha önce de burda huzurda ayırmıştım, vakidir, bilen bilir. insanları, yürürken önünde yerde bir çer çöp boş bira şişesi taş kağıt parçası gaste artığı vs gördüğünde onu yerden alanlar ve almayanlar olarak ikiye ayırırım. benim için dünyanın etiği bu detayda gizli, dünyanın eti kemiği bu. sen ordan geçerken biri, daha önce bırakmışsa o çöpü oraya, sen rahatsız olup onu ordan alıp ilgili yere atacaksın, rahatsız olacaksın. rahatsızlığı rahatsızlık mertebesine çıkarmamış ama ramak kala olan rahatsızları seviyorum.

şimdi gece vardiyası raporu gelir, biner gideriz. fabrikadan çağırırlar, biner gideriz. dönmiyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç.

başka türlüsü göç. yazık oldu yarınlara.

hepiniz istanbulsunuz. hepiniz selma günerisiniz. doğdu doğalı doğala özdeşsiniz. doğdu doğalı yıllık izindesiniz. halbuki bazı türkülerimiz ve şarkılarımız ne kadar da güzel. ne var ki misal vermek istemem o hususta. herkesin türküsü kendine. günümüzde türkü yakamamaktan o kadar muzdaribim ki anlatamam kırk kamus bir araya gelse. biraz rahatınıza kıyarsanız benden pek çok şey öğrenebilirsiniz aslında. ama benden de geçdiğinin gayet farkındayım. goya'nın türkçeye kuma batmış köpek adlı bir tablosu vardır bilirsiniz. ben çizmiş olsam onun adını, güya kuma batmış köpek, diye çevirtirdim türkçeye. etkileyici kadındır laf aramızda o tablo. bazı tablolarda onu buluruz, bulmaz mıyım hiç. tag question. bir ingiliz köylüsü ya da brit-pop'çusu olsam, yeni romanımın adını "don't we?" değil de "aren't we?" koyardım muhakkak.

tabii when we are both cats. yaşar nabi nayır gençlik ödülleri'nde ön elemeden geçtiğim yazlardan biriydi. hiç unutmam, yine bir yirmidört yaşıma basmıştım sınanıyorum.

tam anlatacaktı ki, şimdi saati saate bakma hasletimde bulunmuşum, petit beurre, bunu unutmamalı. vergi iade fişlerini de.

6.07.2017

merhaba. sizlere bugün, "Juliette Binoche ve İntihar" başlıklı makalemi kaale alacaktım. lakin zaman olmamıştım.

3.07.2017





MERHABA. Bugün yakın arkadaşım N.'nin doğumgünü. Bu şarkıyı ondan öğrendim. Bu şarkıyı dinlerdi hep benim bilgisayarımdan, o anda ondan haberdar olmayan sevdiğinin doğumgününü gıyaben kutlamak için. Kızın doğumgününü içten içe içerek kutlar ve kendimizi şarkının mükemmel girişine hapseder, tutuklardık. O günden bu güne neler hüviyetini kaybetti, tabii çetele tutmak zor, ama N. ve bu şarkı hükmünü hiç kaybetmedi. Araya giren kediler kedidirler kedi. İzmir'e gelir rakı içeriz, ben ona pek gidemem, o gelirse rakı içeriz, ben oraya pek gitmem, orda içemeyiz. Bu şarkının sözlerinin yazarıyla bahsettiğim arkadaşımın adı aynı. Ne güzel olsa gerek adını bir şairden almak, babanın böyle bir bilince sahip olması. Ali amca iki yıl önce öldü. Bu şarkı ölmedi. Doğumgünü kutlu olsun tüm yakın arkadaşlarımın. Benim birkaç tane güzel abim birkaç tane de yakın arkadaşım var. Benim muhabbeti uzatasım yok. Yoksa bu şarkıya kafayı dayar sabahı bulurum. Bulmamalı.

9.06.2017

Akşam giderek güzelleşiyor. Akşam giderek farklı bir telden çalıyor. Bir kadın her kadın her an bir an güzelleşiyor. Çok fark ediyorum, insanlara sevdikleri saf geliyor. A o mu, o çok saf çok temiz. Çünkü o onu seviyor, yere göğe sığdıramaz bıraksak. Ama bırakmıyoruz işte. Bıraksak neler ler yapacak herkes, bıraksalar biz de yapacaktık, ama bırakmadılar di mi itiraf etsek ya. Siz hiç Kalahari Çölü'ne gittiniz mi, ben bir kere gittim kör oldum. Ben evvelde çöllere gitme umuduyla halı sahalara giderdim, sırf gidemediğimden, sırf bırakmadılarından, kalelere koşarken o çöllerde seraplara koşar gibi koşardım, bu yüzden hiçbir maça içkisiz çıkmadım.

Akşam elbet belli bir nitelik kazanıyordu, sevdiğini Lizbon'da bırakan Erasmus öğrencileri genç kızlar için. O kadın o ekmeği öyle banmadı mı zeytinin yağına, çünkü hepimiz yeterince İtalyandık. Ayşe tatile çıktı, bunu hepimizin yaşıtları biz hatırlarız, Ayşe Kabak'a Kelebekler'e tatile çıktı, Hakan dünyada en çok sevdiği - elbet anne babasından sonra- Ezgi'yle Adrasan'a tatile çıktı. Fakat ne var ki Adrasan yandı bitti kül oldu, orası Adrasan değil miydi yoksa. Adresim aynı Adrasan aynı diye şarkı söylerdi yaşasaydı Kayahan buna.

Akşam kalabalık bir hâ laldı. Tabii ki kayıtsız kalabadık biz bu duruma kalamadık olarak. Hayatta çok az şey çok acıkmış bir kadının yemek müthi şiştahla yemesi kadar gğzel olabilirdi, tabii ki ağzını Sinop İnceburun gibi kapatarak, tabii ki ağzını şapırdatmadan, tabii ki kaşığı çatalı dişlerine değdirmeden, beni metallendirmeden. Biz isterdik ki kan bağlarımız, san bağlarımız, her şey uysun ama akşa moldu ve yakamadım gazımı (Nevin Akol söylüyor, Muzaffer Sarısözen sunumuyla). Biz elbet sigarasını kültablasında bir türlü unutamayanlar, biz elbet sakarlık yapamayanlar, istese de yapamayanlar, biz yazdıkları silinemeyenler, biz bazı erkekler gömlekten yaratıldık. Bazı ve ama çoğu kadının saçtan yaratılması gibi, kadar. Şimdiki kadınlar fotoğraftan yaratıldılar, biz de saçsızlıktan türedik, ve buldular herkes birbirini bir stepne ne kadar bulduysa yerini.

Bu akşam turuncu bir gömlek giydim, kadınların bana aldığı şeyleri tarzım olmasa da giyerim. Sorsalar dışım renkli içim kuru derdim, lakin ilkokul kolunda, Belirli Gün ve Haftalar Kolu'nda, - kimse Cuma'nın anlam ve öneminden bahsetmediği gibi-, renkli'nin karşıtının kuru olduğu belirtilmedi bize, bertildik buna biz de şimdilerde. Cuma demişsem, ardından Cumartesi'nin geldiği cumalardan bahsetmiyorum. Cuma upuzun bir cuma, bu sene yirmibeşinci sene-i devriyeleri yaşanan Cuma. Tupturuncu bir akşam, bizim oralarda narenciye meşhurdu bir bilsen, narenciye demek göbeği piercingli ama bunu sadece senin, onun, onun, onun, senin, onun gördüğünüz bir kadın kadar gizli güzeldi. Şimdi var beni psikanalitiğe abi lütfen.

Bu akşam üstümüzde benim, yani tam altında yeryüzünün, Japon -ya da Çinlidir bilemiyorum-, balıkçı şapkaları gibi ışıklar hakim, kapatılmış şapkalar, altında duylara rastgetirilmiş birtakım renkler.

Zaten benden al bu akşam da o kadar.

18.05.2017

Once upon a time I was in a bar. Son günlerde monşer, o kadar çok ingilizce konuştum ki, hele dün, fabrika avrupa birliği gibiydi, öğle yemeği masasında, üç alman, iki ingiliz, iki italyan, ve üç türk olarak vardık. Keşke içimden dedim Edip Cansever buna şahit olsaydı da cümleyi, ve üç türk biz bardık, diye tamamlasaydı. When I'm talking to, when I went there, yesterday I met the girl of my life, did you ever listen to that song, gibi cümleler kurmağa yeltendim fakat esma'ül hüsna didn't allow me to give the private names, falan filan aslında, yıllar öncesini hatırlamadım değil. Alkol insanın koordinasyon becerilerini zayıflatıyor ona sözümüz yok, hatta bunun literatürde başka bir adı da var da şimdi aklıma gelmezdi. Gündüzleri her gün öğle civarı burnum kanıyor ve bu bende tansiyon ölçtürme alışkanlığı yarattı. Kaç yıl dediler, on onbeş yıl dedim. Tansiyon'un ingilizcesi bir türlü aklıma gelmedi, blood dedim, pressure dedim, Under Pressure of Queen filan dedim, gibi Sin Palabras. Dün de tam özel isimlerden bahsetmiş bulununca gecenin bir yarısı, bunlar elbet zoruma gitmedi ve hattâ şimdi bir iş yemeği sonrası takım elbisemle bu bara oturmaklığım bana ayrı bir proud. Marcel elbette Proust. When I was young, Enis abi, could you hear me. Mesele bu da değil de benim barda doğduğum kesin ama insan doğduğu yer mi doyduğu yer mi, asıl mesele bu.

Bugün fabrikaya bir kamyon şoförü geldi, ve ona yol göstermesini talimat verdiğim kızcağıza adamı görünce acıdım, sonra düşündüm ortaokul çapımda ben de kamyon şoförlüğü nedir bilmeden hep onlara özenirdim, düşündüm ki ben de olsaydım böyle bir şey olurdum parmaklarım yüzüklü, lakin yirmi yıl vardır ki kiminizin ömrüdür, parmağıma yüzük değmedi.

Yes I was born in a bar, my mother... diyesiye kalmadığı eniştem devreye girdi babama, sen bunu içerken bulmuşun herhalde, dedi beni göstererek. Tamam it's unusual or it's not casual ama. Tavanı açtıklarında ben çok seviniyorum çünkü İzmir hâlâ müzik dinlemek için pek uygun bir şehir değil, çünkü insanları çok saçma, hiçbir derinlik yok.

Yine de neden mi burağı tercih ettim, çünkü mevsimin bu zamanlarında beni kırağı çalması.
                     

 Sonra her beraber bir şeyler oldu. Akşam vakti evlere gelmelerim. Cüneyt Arkın pencereden kafasını uzattı, asansöre tekme attı. Akşam vakti evlere gelmeklerim. Bir şeyler oldu hep beraber. Bir burun kanaması, bir şeyler şeyler. Yarı klasik müzikler çaldım kendime, yarım klasik bir bardak doldurdum kendime yarım. Selamun, hangimizden birer Sait Faik çıkmazdı ki bahar günlerinde. Hele o öğle önceleri yok mu, baharın taşı gediğine koyduğu, erguvanları yastık altlarına sakladığı, leylakları kokum kokum öttürdüğü. Sonra Muhsin Bey hep düştü, düştükçe Sevda Hanım'a sarıldı. Sonra Muhsin Bey yerlerde yuvarlandı, kırıkları sarmaladı, dikikleri söktü. Niyetlenmiştim ki ona bir şeyler anlatayım, Muhsin Bey'e yani, o da Sevda Hanım'a anlatsın, sonra karanfil elden ele. Ama İÇİMDEKİ Cüneyt Arkın karanfillere kafa attı, kapıların tokmaklarını salladı salladı, salırsın salıncak. İnsanın hep haftanın salı olacağı gelirdi o vakitlerde. Gecelere kadar çalıştım, geceleri çalıştım, gecelere çalıştım. Sonra akşamları eve gelip akşamın kaşlarını almaklığım, bir bir şeyler içip yatarım ahmaklığım, bardaklardan boşalırcasına sabahlarım. Sait Faik düşmedi hayır, onu ben kaldırdım. Ama müzmin bir müzik içimde, içimdeki ccc. Kendimi evet cc'ye koydum ki ne yaptığımın farkına varayım, aksi halde ben yok, yoksa hep bir şeyler olması. Sonra bir melodi tutturdum, Ali Baba her gece aç yattı, Ali Baba'nın karnı zil çaldı, iflas etti birden battı, meteliğe kurşun attı. İhsan Yüce'ye belgesel çektiler, birileri benim söylediğim şeyleri hep keşfediyor. Yıllar önce de Necdet Mahfi Ayral'ı keşfetmişlerdi. Sıra Ali Şen'de, Orhan Çağman'da, sonra sıra kimde, işte bunu keşfetmemeleri için söylemeyeceğim. Mezara götüreceğim, kefene cepken diktirdim sulu sepken oynarken. O şarkıları dinlerken diyorum. Sonra içimdeki özel isimleri hep balkona çıkarırım canım sıkıldığında ve akşam eve geldiğimde buna benzer. Sonra dur bir bir şeyler ve birkaç bardak daha. Bardak kadar boyumla bunca hınca ne lüzum var ki, ama içççimde yer var. Kendimi çç'ye koydum. Eski bir yeşil pop şiiri ve bundan bestelenen şarkısı der ki, çeçenyalı yetimin babası sensin. Kendimi koydum, madam hababam koyuyordu. Keşke kendimi Mecidiyeköyü'nde bir mecidiye olarak bulsam sabahın seherinde birinde diye dolandığım da oldu sair zamanlarda. Sonra uyku saatim hep geldi, kendimi buldum bulalı bir uyku saatim oldu, iyi saatte oldular yanıbaşımda yastığımın ve bardağı bazanın altına katlayıp koydum, bir de baktım ki fazla katlamışım.  


7.05.2017

Dayılar ve Yeğenler

Bana, neden bu kadar sürekli müzik dinlediğimi sorduklarında; çünkü, sürekli kulaklarım çınlıyor ve uğulduyor ve bunu bastırmak için, diyemiyorum elbette. Çünkü bana böyle bir soru sorulmuyor elbette. Yine de daha önce bahsetmiş olmalıyım ben bana sorulmasını istediğim demeyelim ama sorulması muhtemel soruları sorar ve cevaplarım kendi kendime. Kendiyle söyleşi yapan bir gazeteci düşünün, o mesele. Aslında görev tanımı birileriyle söyleşi yapmak olan bir gazeteci olsam çok hayıflanırdım bu duruma, neden hep ben birilerine sormak durumunda kalıyorum, birileri de bana sorsa ya, diye. Bu bendeki aslında kendisine hiç soru sorulmayan bir gazetecinin acısını anlamaktan çok olamayan bir şairlik halinin tezahürü, ha onu da anlıyorum o ayrı mesele ama o başak bir günün konusu olsun. Başka demedim, başak dedim, hani dallanıp budaklanacak bir şeyler olacak ondan. Hani şairlerle söyleşi yapmak özellikle güzel bir şeydir, biz de hattâ onları okur ve merakımızı gidermekle seviniriz, benimki orda bi yıldız işte, hani yanıp sönenlerden, yani herhangi bir biri gibi. İşimi belki de bu yüzden seviyorum, sürekli bir gürültü hakim, makina gürültüsü, yıllar önce buraya hattâ bir video yapmıştım, sonsuz dişlilerin dönüşünün görüntüsü vardı ve ona müzik olarak "constantly thinking about you" melodisini eklemiştim. Ne kadar da manidardı halbuki. Sait Faik'i de bu yüzden çok sevdim sanırım. Çünkü sürekli bir makina gürültüsü altında çalışıyorum, yıllar sonra bir ofisim oldu ve o bile gürültü sesinden geçilmiyor, evet gürültü sesi diye bir şey var, gürültü melodisi diye bir şey olduğu gibi. Bu nedenle herhangi bir makina arıza yaptığında derhal anlarım o melodinin bozulmasından, yıllardır buna aşina olan pek çoğu anlayamasa da ben anlarım, çünkü seslerle yaşıyorum. Çünkü uğultularla yaşıyorum yıllardır, kulaklarımda hiç ama hiç bitmeyen bir uğultu ve çınlama, bu yüzden de sürekli bunu bastıracak bir şeyler dinliyorum.

Bugünkü çınlamanın sebebi ise bambaşka, oldukça yapay. Çünkü dün gece yıllar aradan sonra bir konsere gittim. Ebru'yu anlattım yine buralarda. Onun kızı çok rica etti, dayı, dedi, babam anca senle gidersem izin vereceğini söyledi, dedi. Ben de, olur, dedim. Beni Duman ve Teoman'a pek yakıştıramamıştı çünkü pek tanımıyor, şimdi onbeş yaşında fakat klasik olacak ama ellerime doğduğunu, üç yaşında yürümeği ve konuşmağı söktüğünde tüm yaz benimle olduğunu hatırlamıyor. Hattâ benim yine o zamanlar var olan buraya onunla olan diyaloglarımızı eklediğimi hiç bilmiyor. Şimdi büyüdü, ergenlik çağına girdi, makyaj yapıyor, Duman ve Teoman biliyor, ve benim Duman ve Teoman bilmediğimi, sadece kendi yaşıtlarının bildiğini sanıyor. Beni belki de Münir Nureddin Selçuk sanıyor. Konserden bir gün önce, ya dayı söyle bakalım Duman'ın Yanıbaşımdan şarkısını, hiç hazırlanmadın, hiç heyecanlanmıyorsun, dedi. Bilse benim içinden yıllardır sürekli bir duman çıktığını. Velhasıl, Duman'ı ilk keşfetmiş -evet yine ben, kaşif ben- insanlardan olarak hiç konserine gitmemiştim, ve dün gece bu vesileyle hoş ama değişik bir ilk oldu, değişikliğini daha geniş bir muhabbette anlatmalıyım. Birkaç şeyi çok merak ettim sadece, gençlerin halleri ayrı bir boyut tabii, hemen yanıbaşımızdaki benden taş çatlasa on yaş büyük bir çift için, dedeler de konsere gelmiş, deyişlerinin hoşluğu ve mizahı bir yana, Teoman ya da Duman, kendileri sahneye hazırlanırken orada çalan şarkılardan etkilenmişler miydi? Robin Thicke (onu da o müthiş güzellikteki klibinden biliyorum) ve bilumum Power FM şarkıları çalarken, kuliste otururken, biz nereye çıkıyoruz, neden demişler midir? Bir ara sadece Dave Gahan'ın sesi yükseldiğinde (normalde solistleri ve grup elemanlarının isimlerini bilmek gibi huyum hiç yoktur ama Dave Gahan'ın hikâyesi var, hatırası var) kendilerini, en azından bu çaldı, diye teskin etmişler midir. Daha çok merak ettim de, dediğim gibi yazı da artık yetişemiyor bana, uğultuma.

Benden aslında çok iyi bir ilkokul öğretmeni olduğuma hükmettik hükmetmesine de, benden aslında içince çok iyi bir anlatan olduğunda da hükmetseydik iyiydi, öyle olmadığının farkındayım ama yine de kendimi iyi hissetmem için iyi gelirdi. İyi bir anlatanım, içince özellikle, ama bir yere kadar. ... Dayı ve konser dedim, de, geçen hafta tam bu zamanlar rahmetli anannemin evinin alnacında oturuyorduk, dayım, babam, annem, yengem, dayımın oğlu ve kızı. Gündüzünde anannemin vefatının yıl mevlidini yapmıştık, akşam da içmeğe koyulmuştuk. Ben ikisini bir arada götürüyorum, bizimkilerin pek huyu değil ama bana yani şeytana uydurdum onları da o akşam. Zaten mevlidi okuyan adam mahvetti hepimizi, bilmemneresinden uydurduğu bol Anne içerikli ilahilerle (?) mevlidi bambaşka bir hale çevirdi, ve orda bulunan dün konsere götürdüğüm İ, onun kardeşi, mevlidi yapılan insanın kızı annem, oğlu dayım, torunlar, kardeşler, hepimiz tarumar olduk. Biz çingene değildik ki düğün ve cenazeyi aynı anda tadalım, babam özellikle bu gibi durumlarda mezhebinden çıkacak diye çılgına dönerdi. Neyse ki hepsini tattırdım bi nebze de olsa ve farklı dünyaları keşfettirdim ona. Rakıdan sonra bira içmeği misal, gecesinde kustu ama denettim en azından. Neyse, yaramıyor bazılarına güzel değişiklikler. O gece, yani hattâ tam da geçen hafta bu gece, anannemin avlusunda içerken biz, yağmur başladı, dayım hayıflandı. Gündüz zar zor paketlediği yoncalar yağmur altında kalıp çürüyecek ve para etmeyecek diye. Epi topu pakedi onbeş tl'den gidecekti ve onun da yetmiş pakedi vardı ama el emeğiydi işte. Sonra yağmur dinince hepimiz hafifledik ama anannemin çardağı altına kaçmış bulunduk. Benim sabahları yedide uyandığım penceresinden, benim yedi sekiz yaşım ve anannem o masada oturmuş olan bize bakıyorduk. Hepimiz birden inek sağıyorduk. Dayımın oğlu, abi, şu ilk konseri anlatsana, dedi. Hangi konser, demedim, ama daha önce anlatmış olduğumu unutmuşum, fakat ben anlatmamış olsam bilme ihtimali de yoktu. Ona, babasıyla, yani dayımla, bir kamyonetin kasasında köyden şehre gittiğimiz, hayatımın ilk konserinin hikâyesini anlattım. Konseri veren, esmer, ama baştan ayağa bembeyaz giyinmiş kıvırcık adamın da sahne olarak bir kamyonun kasasını kullandığını, hayatımın ilk konserini anlattım. Hayatımın en acımasız komseri hep kendim oldum. Ve sonradan hayatımın pek çok kanseri oldu.

4.05.2017

https://youtu.be/Hkfyd2fI4eM

22.04.2017

Merhaba ahali. Şairin, "puşt ahali" diye bi lafı var bilirsiniz, iyi laftır, hatta yeryüzünde bizim gibilerin anlayabileceği dilde yazılmış lafların en iyilerinden biridir. Ben bilirim de ne işe yarar o ayrı mesele mesela. Bu ara bana her şey çok giyilmişlik kokuyormuş gibi geliyor. Bu, içinde bulunduğum şehirde haddinden fazla kalmışlığıma da yorulabilir lakin şu an buna yapabileceğim tek şey içinde bulunduğum her şeyi dezenfekte etmek olabilir sadece bu takıntıma bağlı kalıp, ki yapmışlığım vakidir buna benzer benzen esaslı şeyleri. Ya da İlyada. Ya da tabiattaki birtakım şeyleri İlhan İrem'le ya da Münir Nureddin Selçuk'la açıklamak mümkündür, hiç değilse Selma Güneri'yle. Evet tabiattaki her şeyi Selma Güneri'yle açıklamak mümkündür.

Bugün akşam içmekten dönerken, hava malum Nisan'ın kar gösterebildiği nadir günlerden, insanın birasını bitirmemek için kendini zor tuttuğu günlerden, insanın içip içip aramağı zor reddettiği günlerden, normalde içtikten sonra yürümem ya da durmam pek vaki değildir; içiyorsam epeyce içerim ve uyurum, içtikten sonra uyumak için yaratılmışım laf aramızda, Mohsen Namjoo'nun da dediği gibi, lay lay lay lalalay  lay lalalay lay lalalay.

Bugün içtikten sonra ihtiyari epey yürürken babamın beni omzunda dakikalarca yürüttüğü geldi aklıma. Babamla ben pek işe yarar adamlar değiliz aslında, yani yanındakine yöresindekine ızdırap! olacak adamlarız ama babalı oğullu olabildiğimiz kısa sürelerde iyi geçinebiliyoruz, yine benim İzmir'e hasta olarak taşındığım günlerdeydi yaşımsa beşle onbeş arasında -o dönem öyle geçti-, babamın demek ki otel parası veremeyecek günlerindeymişsek, halasının oğlunda kaldığımız, benim İzmir'in meşhur üniversite hastanesine bağımlı olduğum, ayda geldiğimiz günlerinde, beni omzunda sırtında taşırdı, benim yer yön duygum olmadığı zamanlarda olduğumuzdan her kapıyı çalışta; "bil bakalım nereye geldik" derdi, ben her defasında acaba nereye geldik diye de şaşırırdım boşuna, halbuki hep aynı yenge çıkardı karşımıza, yine siz mi geldiniz gibi bakan. Babamın otel parası yoktu, benim de anlayışım yoktu. Şimdi o yengenin oğlu işsiz ve beni arıyorlar, benden on yaş büyük oğullarına iş bulmam için, hayat ne garipipi, normalde dikkate almazdım diyemiyorum, normalde de dikkate alırdım bu talebi de, bgünlerde daha bi dikkat.

Bugün kendi omuzlarımda mevsimde bu binbir yük, hastane, iş filan derken,
şu an devam etmemeli buna. Ama hayat ne çile, ne çelişki ne mağrip.

4.04.2017

Bu işin sonu nereye varacak çok merak ediyorum doktor. Yani hayat dediğin iş gibi bir şey, aranızda on senedir olmasa bile muhtelif senelerdir iş dünyasında olanlar, parasını dikkatli harcamağa çalışanlar, sigarayı bir bırakıp bir başlayanlar bilirler, işin ne kadar da hayata, çalıştığımız işyerlerinin ne kadar da ülkemize benzediğini fark edenler, dünyanın hiçbir şeye benzemez kimse sana. Ne kadar çok güzel kadın, ne kadar çok çirkin kadın, ne kadar çok x, ve ne kadar çok bilekleri boncuklu erkekler var. Ben yine de iş gibi gördüğüm bu hayatın sonunun nereye varacağını çok merak ediyorum, ve sonunda iki dk soluklanıp sorgulamak imkanı bulamayacağımı da sorguluyorum. Geçmiş dönemde ülkenin başına gelenleri hayatımla o kadar çok özdeşleştiriyorum ki içeri atmasınlar diye bunları bir rakı sofrasına yem etmeğe erteliyorum. Yine de bu gencecik çocuklar ayaklarında N harfi, kollarında boncuklar, bu kadar olmasa, tamam kadınlar göbeklerinde o metalik dünyalar olsun tabii, ben metal mühendisiyim zaten halihazırda. Keşke hepimizin adı İtil ve Volga olsa da ırmasak. Ben devam edeceğim aslında ama az sonra dünyada birkaç kişimizin keşfi olan Frank Sinatra Type of Bar'lar var diye bi bakmam lazım.

Yine de bana demesinler diye değil, sen bu işin sonunu düşünmedin mi, desinler ya da demesinler diye değil, ben hep düşündüm zaten de, bu bahar nereye varacak çok merak hep bi merak.

Gelcem yine.

15.03.2017

Merhaba, ya da selam. Selamun aleykum, selam. Geçen gün, yani Cumartesi akşamı, yarım kalmıştım, içim rahat etmemişti, geri dönmek istedim, ki geri döndüğüm pek vaki değildir, ya da başka bir değişle vuku olsun. Bence haftanın günleri özel isimdir ve büyük harfle başlatılmalıdır. Haftanın hangi günü olduğu çok önemli çünkü günümüzde. Sözgelimi devlet memurusun çoğunluk olduğu gibi ve senin hayatın Cumartesi Pazar'a endeksli, evet bu durumda senin için haftanın günleri özel isim mahiyeti taşımayabilir, çünkü özelliğin yok, çoğunluğa tabisin, ama bir de bizim gibi devlet memuru olmayan azınlığı düşünsene. Orospular ve biz, hepimiz, bu yüzden bizim için haftanın günleri özel isimdir. Kıymetli rahmetli Esengül bir şarkısında der ki, "O benim kaderim olsun." Fal çeker gibidir, fal dedimse bu ara Venüs bi yerlerdeymiş, dikkat buyurun. Çünkü şarkısı var, I'm your Venus. Ha arkasından şöyle bir sözle devam etmesi ise ayrı bir akşamın kuzusu olsun, I'm your fire at your desire.

Bu akşam size elim dilverdiğince birtakım şarkı hususları aktarmağa çalışacağım. Ama ondan önce birkaç martı dinlemem lazım. Dün akşam İstanbul'daydım, tıpkı ondan önceki akşam olduğum gibi, ama gerisi yok, orda dur. Ama dün Kadıköy'deydim, Kadıköy'ün göğüne değdim. Elbette hepimiz mutluluk diye bir kavramın peşine takılmış, o olsun diye türlü şaklabanlıklar yapıyor, türlü şekillere giriyor, türlü remixler yapıyoruz. Ama orda bir koy var uzakta. Dün akşam Kadıköy'de otelime çekildikten sonra oldu nolduysa, atelier kelimesiyle bağlantılı olsa sanki otel, ne güzel ne güzel. Fransızca telaffuzum iyidir ama konuşmam sıfır. Her neyse, pencereği açtım, zembereği açar gibi, cibinlik aralar gibi, bir de ne duyayım. Martılar ağlarmış damlarında Kadıköy'ün, sonra bir de kargalar. Geceyi şehre teslim edeyim demiştim ama vaz buyurdum sonra, geceyi martılara ve kargalara teslim ettim. Çünkü martılar ve kargalar siyahla beyazı temsil etmelerinin yanısıra, tamam o kesin, ama martılar da kargalar da pisliğin olduğu yerdedirler. Tıpkı siyahla beyaz gibi, ve Kadıköy'ün rıhtıma yakın otellerinin barlarının restoranlarının çatısını kaldırıp göğe baktığında hepsinin yanyana olduğunu görürsün, mer ve bur gibi. Tabii, bana yakından da uzaktan da hoş geldi onların sesleri, onları dinlemeğe koyuldum. Mash-up ne demekse artık, öyle yaptım sanırım, ya da make-up, bir de yeni öğrendiğim space-out var o ayrı mesele. İğrenç bir otelde kaldım, bu zamana kadar çok kereler iğrenç otellerde kaldım ama bu hem paralı hem iğrençti, dolayısıyla benden okkalı bir yorumu hak ettiler.

Neyse, şarkılar diyorduk. Dün hem gece hem sabaha karşı hem sabah martılar ve kargalar göğde kalgırken, ben bir gün Merkez Ortaokulu'nın bahçesinde hayatımda ilk defa lise ikideyken cin içiyordum. Cin de nerden kime dayanarak aldımsa, içine gazoz koy dediler, bir yaz günüydü unutmam. Kimi düşünüp de içiyorsam artık, cin nerden estiyse, -küçükken yediğim cin gibi çocuk iltifatlarından kesinlikle bağımsız, ama hakkaten ben bu iltifatı daha geçen gün bir daha yedim, öyle gibiysem demek ki hâlâ otuzaltı yaşımda- -bazen bu hususta kendime nazar değdirip kafayı gömeceğimden de çekinmiyor değilim laf aramızda- -nazara inanıyorsam demek ki- -ama bakışa inanılmaz da başka neye inanılır ahali.

11.03.2017

Telefonumun şarjı var, merhaba, ve ben bundan mutluyum. Siz elbette uyumuş olabilir ve bundan haberdar olmayabilirsiniz. Salvador Dali'nin hikayesini biliyor musunuz, efendim neymiş de bıyıklarına bal sürüyormuş da sinekler konsun diye, sonra da sineklere sinirlenip ana avrat düz gidip yaratıcılığını konuşturuyormuş. Bunun akla sığmaması değil benim derdim, hayatımda birki kere sanatsal yaratıcılıkta bulundum ve çok iyi anladım ki sanat sakin kafayla yapılır, lakin elbette hepimiz mitleri severiz. Ela'ya sorsan şimdi o çizimleri bıyığını burup da mı yapıyorsun, o da eminim diyecektir ki, hayır, atomları yararken yapıyorum. Alın bize malzeme biliminin temelleri.

Peyote'yi neden mi bu kadar çok seviyorum. Beni bu aleme 'introduce' etdi diye değil elbette. Ne çok elbette. Çünkü, kimse beni tanımıyor artık. Eskiden olsa belki ama şimdi daha bir seviyorum, ha eskiden sevme sebebim kimseler beni tanıyor olsa da müzikleri iyiydi, şimdi her şey orta halli, tıpkı benim gibi. Kısa boylu erkekler kısa boylu kızları sevsin diye tabii değil, gençnsanların müziğe bağımlı ya da bağımsız ama müzikle salınımları hoşuma gittiği için, bilvesile olabilir.

Telefonuma daha evvel de bahsetmiştim bi mesaj yazım programı yükledim, ha bunu tahmin edip de benim işimi kolaylaştırsın diye yapmadım elbet, türkçe karakterler için yaptum ama o kendini ve bendini aştı ve benim yazacağımı tahmin etmeğe cüret etdi. Bilerek yapmamakla birlikte onu şaşırtmak o kadar hoşuma gidiyor ki. Makinalar böyle densiz oluyor işte.

Makinalaşmak istiyorum, trim trak.?

4.03.2017

Bunda bahsetmiş olmalıyım, elbette bundan değil bunda, üniversitede yani lisans okurken, Beşiktaş'ta çok çeşitli merhaleler sonrası çıktığımız dördüncü yani son katta bir evimiz vardı. Sözde iki kişi çıkmıştık, o ikinci kişi eve gelmiyordu, onun haricinde iki gayrıresmi kişi geliyordu, dolayısıyla üç kişi çıktığımız bir evdi matematiksel olarak. Bu evle ilgili bir romanlık bi şeyler anlatabilirim ama şu an asıl değinmek istediğim başka bir şey, konu.

Resmî ev arkadaşımın, benden bağımsız olarak eve gelmediği, diğer iki çok sevdiğim yancının da bulunmadığı bir akşam, cumartesi olması çok olası, rakı içmeğe niyetlenmiştim, ama rakı içmek için fazla yalnız olduğum bir akşamdı, -henüz yalnız içmeği bilmediğim zamanlardı, metazori öğrendim-. Çünkü benim babam hariç gördüğüm kadarıyla rakı muhabbetle içilen bir şeydi. O zamanlar bilgisayarların yeni türediği, yerli filmlerin vcd'lerinin bile zar zor bulunduğu bu keyfin eksik olduğu zamanlardı. Ama ben yalnız rakı içmek istemiyordum, ya da yalnız ama yalnız içmek istemiyordum, Zeki ile Metin'in sözkonusu olduğu ve çok güzel içtikleri bir filmi -bilerek- aldım. Havuz ya da deniz bilmem, kenarında oturup rakı içip şarkı söylüyordu Metin'le Zeki. Ben o zamanki maddi kısıtlar nedeniyle bir kızarmış balık alamadım ama rakıyla balık makbul ya kıyamayıp hesaplı bir balık konservesi aldım küçük. Konserve çok büyük bir kelime de, onu başka zaman aşk edeyim. Sonra koydum bilgisayara cdyi ve o sahneyi beklemeğe başladım.

Bu akşam o anki halim geldi aklıma. O ankinden farkı eve rakının değişiğini pek fiyatını düşünmeden alıp, yanına bi sürü meze koydurabilmem oldu tabii. Ha bir de Zeki ile Metin'le değil de başkalarıyla içiyorum şu zaman rakımı. Başkaları derken, rakı içmekte öğrendiğim başkaları.

3.03.2017

Merhaba.

"Meraba" yazmıştı lisede sevdiğim kız benim hatıra defterine giriş cümlesinde. Yahu, ‘meraba’ ne, o zamanlar konuştuğun gibi yazmak mı var sanki. ‘yahu’ da ne demekse, yauv. Ki benim dediğim bundan yüzleryılı önce, eski adamım malum. Mamutlar kadar eski olmasam da, mahdumlarım varmış da evlenecek yaşa gelmişler gibi eskiyim, eskiyim ya da eskiydim ya da eskidim. Ne demiş Hakan Taşıyan meşhur bir eserinde, "çekinme eskici içeri buyur." Ohoo, hatrlamayalı bu duyguyu, harlamayalı, har vurup harman savurmayalı ne kadar da olmuş çok.

Dört beş gündür burada buraya yazıyor yazıyor yarım bırakıyorum. Şimdi aşağıda sanırım onları göreceksiniz bölük pörçük. Aksi halde benden bu kadar mesaj kaygısı gütmeyen yazı okumak zor olsa gerek.

Uzakta ya da yakında fark etmez, gitar filan çalıyor. Hangi şarkıları en çok sevdiğimi biliyorum. Sizler de kendilerinizinkileri biliyor olmalısınız. Aslında çok uzun zamandır müzik serüvenimi anlatmağa kalkıyorum da buralara, ne var ki, tamamlayamayacağımdan korkarak başlamadan bitiriyorum. Ben hayatımda, 'ne var ki' kalıbını hiç kullanmadım konuşurken, yani dilli iletişimde. Sözlü iletişim dersek, neyse burası ağır konunun vicdanen, girmeyeyim, sakatlar. ‘Ne var ki,’ kalıbını kullanan, -kalıbımı basarım- çok İstanbullu ve Ermeni bir hocam vardı lisansta, ondan öğrendim, kitap gibi adamdı. Metallerin, makinaların, mühendisliğin ve İstanbul'un dilinden öyle bir anlardı ki, ama insanın dilinden hiç anlamazdı, erkenden öldü gitti.

Gitar değil de ukulele çalmış sanki bi yerde.

Selam. Hayatımda hiç bu giriş kelimesini/cümlesini kullandığımı ve kullanacağımı sanmıyorum. Elbette geçmiş zamanlı bir çekim de sanılabilir, sanılıyor olabilir. Tabii sen de salınıyor olabilirsin bu esnada. Sizi de bazı gözlerin yakaladığı oluyor mu? Aslında ne kadar da kalıplara sığamadığımın bilmem farkında mısınız? Umarım farkındasınızdır, yoksa alt kata ıstırap veren üst katın haşarı çocuğu olmaktan öteye geçemeyeceğim nazarı itibarda, türkiye'de elbette, bu ülkede. Yoksa beni dışarıda bilen biliyor. Bazen tabii içeri temiz hava girmeli. Peki ya etrafımızda temiz hava tertemiz hava yoksa.

İstanbul'a gidecektim, heyecanlıydım. İptal oldu koskoca fuar. Geçen hafta bugün bir meyhanede içmek üzere miydim yoksa işyerinin tozlu arenasında boğuşuyor muydum tam hatırlayamıyorum. Zaten çok fazla ihtimal yok da, yine de ben yakın geçmişi bir sorgulayayım istedim. Keşke komşularımız olsa ve onları hiç rahatsız edemesek.


Merhaba. Size iyi akşamlar. Demin akşam oldu ve bildiğim bütün notalar eyleme geçti. Bunu laf olsun diye söylediğimi -cümlenin ikinci kısmından bahsediyorum-, biliyor olmalısın. Demin bir kuru incir yedim -ki bilenler bilir gecenin bu saatinde yanımda yöremde bir şey yendiğinde çileden çıkar öfkeden kudururum, normalde bir karıncayı bile incitmemiş ben o vakit çekip vurabilirim ama yapacağım tuttu işte, -bu örneklemi türk edebiyat tarihinde ilk kullanan benim bilmem farkında mısınız ama ukalalığa elbette lüzum yok-. Çünkü karnım acıktı. Ama sen yine de ne kadar aç olursan ol, canın bir şey mi çekti, git mutfakta ye, ben görmeyeyim yani. Sonra bir de yeşil çay demledim, onu içip yatıcam. Bazı özel isimleri özel isim gibi şekillendirmiyorsam elbet bir bildiğim vardır, hepsi kontrolüm dâhilinde merak etmeyin. Bir ben değilim kontrolüm dâhilinde.


*Bunu saymadınız biliyorum.
*Yine gelinesi.

5.02.2017

Hayat Güzledir

Nerede ve ne zaman büyüdüğün çok önemlidir. Şimdi burada merhaba ve edeceğim birtakım büyük laflar tekrar mahiyetindedir, ama ezanın bile günde beş kere ve her gün tekrar edildiği bir dünyada bırakın da ben kendimi nasıl tekrar etmeyeyim. İzmir'de, merkez ilçelerin merkezî ama Pazar gürültüsüzlüğüne sahip mahallelerinden birinde bir apartmanın üçüncü kattaki üç dairesinden biri olan evinde, Şubat ayının beşi olduğunu belirtmekte gerek görüyorum yaklaşık mevsim normallerinin tahmin edilmesi ve bunun da bu örgüye dahil edilmesi için, ki her şey örgüye görgüye dahildir, bugün kış olmasa, elektrikler olmasa, sular akmasa, Pazar günü olmasa, elimizin altında çayımız kahvemiz doğalgazımız kombimiz ve kulaklarımız, yani bunlar olmasa, ayaklarımız asansörlerimiz tutmasa, saçlarımız bu kadar seyrek olmasa, ve elbet de masa lambalarımız, çünkü saatlerimiz öğleden sonra beşli rakamlarda, dolayısıyla her şey bu örgünün tahmini için en azından birer ipucu, hüsnükastıma bir şeffaf perde bu hepsi bahsettiklerimin. Devam etmeliyim, diyelim ki bir tespih yuttum ve imame hariç tüm taşları bir bir kusuyorum, ya da buna gibi bir şey diyelim. Öyle de çok gibimiz var ki, doğa olayı gibi, kutuplarda bahar gibi, bir bizonun bakışları gibi, vişnelerle süslenmiş hasır şapkalar gibi, pijama gibi pijama gibi, ya da pek çok şarkı gibi. Şimdi Şubat olmasa, hata yapmak fırsatı Adem'e verilmese, bugün sözgelimi Pazar olmasa ben de olmazdım doğalman. Kulaklarım çalışmasa da olmazdım. Lakin bu kulaklar var ya bu kulaklar, ne şarkılar duydu bir bilsen, de hepsini nota nota sana öğretsem.

Bak başladı yine, yağmur diyorum başladı. O kadar güzelsen ki. Dünya üzerinde edilmiş zaten epitopu üç laf, çiğne çiğne. Ben evlenmeği düşünmüyorum diyen bir yeni yetmeye, evvliliği şekerli sakız üzerinden anlattım geçenlerde. Ben de şimdi telefonda, geliyor musun, diye sorsalar, şeker küplerine binip gelecektim, derdim herhalde. Hep unutuyor ne anlatacağımı, anlattığımı, sonra başka bir yerlere dönüyorum, ya da "Sonra nolmuş?" diyorum. Sonra nolmuş? Sahi sonra nolmuş? Gülülüyorlar bakıp, hoşlarına gidiyor, sonra ne olsaydı ki mutlu olurduk sevinirdik.

Bir Japon teması çalıyor, bunu ben böyle aktarınca canlanıyor mu kulaklarda ya da oluklu mukavvalarda japon temellisi, bilmiyorum. Bilmek isterdim.

Bilmek isterdim deyince ben; lisede sıraya kazımıştım, "siz benim neden sustuğumu nerden bileceksiniz?" diye. Biri sevdiğim, diğeri de sevenim olan sıra arkadaşı iki kız, bir gün sırama oturup yazdığımı görünce bana not bırakmışlardı, "bilmek isterdik" diye. Al sana tuhaf bir mektup. Al bana tuhaf bir mektup.

Birikmiş, tırmanmış, tırpanlanmış da bunları toplamış olabilirim. Mükerrerliği mevzu bahis etmiyor olabilir, olabilirim. Başta da dediğim gibi doğduğun yer o kadar önemli olmasa da büyüdüğün yer çok önemli, büyümek de tek kalemde klavyede değil elbet de, ama, büyümenin safhalarını nerde yaşadınsa, işte bu önemlidir diyorum ben de. Bunlar ayetlerde yazmaz baştan söyleyeyim. İçindekiler, ibareli etiketlerde hiç yazmaz. Çünkü içindekiler'i kişiselleştirmen lazım, içimdekiler, içimizdekiler, içindekiler, içinizdekiler, içlerindekiler, filan gibi. Ha o "içindekiler" dediğin üçüncü tekil şahıs şeysiyse tamam ona sözüm yok, afedersin.

Akşama taze fasulye yaptım, taze mi değil mi bilmiyorum ama yaş fasulye yani işte. Şimdi ben ne çok seviniyorum bir bilsen buraya geldim yine. Sezen Aksu'nun yeni bir albümü olmuş, beğenmedim. Sonra eski şarkılarını açayım dedim. Mest olasım geldi. Mesh et beni istedim. Sen hiç beni mesh etdin mi de gün bizim güneş bizim göğsümüzde ateş bizim el ele olduğumuz o gün gülmek bizim diyebiliyorsun Sezen Aksu.

Nerde büyüdüğünden bahsediyorduk. İstanbul'u hariç tutuyorum elbet, benim yakından tanıyabileceğim yaşta olanlar için İstanbul'da büyüyenlerini anlamam tanımam mümkün değil, ama diğerleri öyle mi ya. Mesela biz Ebru'yla köyden devşirilmiş ilçede büyürken havanın bugün bu saatlerde olduğu gibi durumlarda, inekleri alıp otlatmaya götürürdük. Şimdi tabii ne Ebru kaldı ne de inekler. Dünya kasabadan hallice bir şehir oldu. Böyle olunca da saçmasapan bir kahvehaneye benzedi. Sağ tarafında sağcılar oturuyo, sol tarafında solcular, ben de kâh kahvecinin çırağı, kâh köşedeki eczanenin. Hepsinin bir manası var biliyorsun, biliyorsun ve umursuyorsun. Size bir şarkı bile olsun hatırlatabilirsem ne mutlu bana.

Taşra dedim de, tarla mı dedim yoksa, bağ bahçe mi, yahaah ben öyle bir şey demedim, niye şimdi kafamı karıştırıyosun, ben taş sen yosun, alglenelim mi?

Köydür, kasabadır, bir şeyler dedim de, hem ben yaşlılık belirtileri gösteriyorum, hem de şehir deaşk bitmiş, sevmek başlamış. Harbi söylüyorum, hiç aşk hissetmiyorum, ha kelimenin anlamını yitirdiği filan safsatası değil ifadem, demem o ki öylesi bitmiş, sevmek başlamış, sevmek de demeyelim de sevmeye yaklaşmak başlamış, öyle bir yakınsaklık ama mercek illa ki var arada.

Asıl mesele bu değildi de, neyse, zaman dolmuş, şunu tekrar etmeliyim; hayat güzledir.  
Yağmur yağdı, şimdi yağmalı mı yağmamalı mı gibi bir sahne çekiyor. Tabii kış, olacak o kadar. Kız mı dedim kış mı bilemedim. Hava böyle ılıksa yağmur da tabii çok ılık bir yer buluyor gönlümüzde. Yağar Yağmur Zeybeği diye bir zeybek vardır, bence en iyi oynanan zeybektir, sözlü versiyonunda "uçan da kuşlar sarhoş olur" der ve gerçekten sarhoş gibi kuşlar resmeder bu yerel eserimiz. Kuşların her daim sarhoş olduğunu söylesek yanılır mıyız, balıklarınsa her daim ayık. Bilemedim.

Bu saatlerde, yağmur ardına serçelerin çıkışını iyi bilirim. Fakat kumrular da ötmeğe başladı. Kumrular kışın pek ötmez oysa, ya da ben yine yanlış mı biliyorum, ama ben kuşların tanıdığıyım sanki, en azından öyle hatırlıyorum, öyleydik. Kumrular ötüyor bir yandan şimdi dışarıda, kulağa elbet de hoş geliyor gelmesine ama malum daha önce bahis buyurmuştum, kumruların öterken söyledikleri türkünün hikâyesi biraz acıklı. İki bira ısmarlarsan anlatırım tabii, necedir bira içmiyor isem de.

Kumruların ötmesinin yanısıra bu kış özellikle dikkatimi çeken bir husus da, kızılgerdanların akşam ötmeleri. Bana doğanın öğrettiği bu münhasıran kışların kuşları olan kızılgerdanların sabah seherinde öttükleridir, ben hep öyle duydum, bana öyle çalındılar. Ne var ki, bu kış akşamları da ötüyor bu bülbülvariler. Kesin bu sefer dünyanın düğmesi koptu.  

2.01.2017

Merhaba, ben son. Merhaba be be ben sonlu eleman. Ben hep dedim zaten benden mühendis olmaz diye ama hayat benim sözümü hiç dinlemedi. Çünkü hayat büyük-küçük sözü dinlemez ve bildiğini okur. Benim oğlum bina okur döner döner bi daha okur. Aşk adamı vurur döner döner vurur, vurdukça dönersin, döndükçe vurulursun, hem şarabı içeceksin hem de başın dönmeyecek, nerde öyle bolluk. Geçenlerde beni içmeğe davet eden bir gence Deli Yürek'deki Yılan Hikayesi'ni anlattım, bunu neden anlattınız ki şimdi, dedi, bunu ben karşı cinsle olan ikili ilişkiler yönünden okumluyorum, dedim, böyle demedim tabii de yazılışı böyle, söylenişim bu minvaldeydi.

Elbette hayata tamam benden mühendis olmaz da benden ne olurdu konusunda belki bir alternatif sunabilseydim sözümü rikkatle dinlerdi. Fakat ben de o yaşlarda bir alternatif sunacak seviyede değildim, yerin dibindeydim, sonra rakımımı rakıyla buldum ne var ki iş işten çok geç eylemişti. Benden her şey olmasıydı belki de sorun, ya da çok kadın hiç kadındır oğlum demesi gibi bir bar filozofunun Teoman'a bir şarkısında, ya da az yemek çok yemektir, çok yemek bok yemektir; ya da efradını cami ağyarını mani bir tutum; ya da ne ifrat ne nefrit halinde bir baharat oluşum hep. Sorun şu ki ben taşamadım, taşmayı bilemedim, dolayısıyle yaşamadım. Hep aynı sıvı dolu kupona yatırdım kendimi bundan ötürü, orası malumunuz. Ya da bunlara benzer bir ömür boyu sürecek bir yığın safsata, utanıyorum, mahcubum. Durulmak da bilmiyorum işin kötüsü. Habire kendimle bir kabare halindeyim. İshak Kuşu Kabare'ye hoşgeldiniz.

Bu yeni yıl yazısını yazmayacaktım aslında. Ebru'nun gidişiyle yüzleşemedim hâlâ, fotoğraflarına bakamıyorum, fotoğraflarımıza bakamıyorum. Baktığım zaman burnumdan oluk oluk kan fırlayacak gibi, kafama bıçaklar saplanacak gibi oluyorum. Bu şahsi meseleler yetmemiş gibi ülkenin tarumar hali, birilerinin birilerine birilerine birilerinin hali, yüreğim kaldırmıyor, sonra Ezgi, sonra Eskişehir, sonra tüm şehirler, her şey birbirine girdi. Yetmedi, bitti mi, hayır bitmedi, yılın son günlerinde o kodumun bildiğini okuyan hayatı, henüz dört yaşına varmak üzere olan yeğenimi de alacak gibi yapıp bizleri hastane koridorlarında günlerce süründürmesin mi, bu yüzden bu yılın akıbetine varlığına yokluğuna kendime dünyama, zavallılığa.

Zavallı bir adam vardı burda hatırlar mısınız, bilmemne ilinin Zaval nahiyesinde doğmuştu diye yazmıştım. Ben bile hatırlamıyorum ki ne yazdığımı, sen nerden bileceksin, kim bilecek kim bulacak. Bu yıl ya da başka yıllar hakkında yazmayacaktım, lakin bir borcum da vardı İzmir'e. Sonrasında da Eskişehir ve Isparta borçlarımı ödeyeceğim, ve Muğla, ama son ikisi burda değil, o zamanlar burası yoktu çünkü. Yeni yıl filan demeyecektim hiç, sözüm bitmişti de nitekim.

Dün pazardı, hazır evdeyken yemek yapayım dedim. Pazardan pırasa ve ıspanak aldım nedense. Pırasa otuzüç otuzdört yaşına kadar yediğim bir sebze değildi, bir iki senelik bir geçmişi var sadece. Ispanak ise hayatım boyunca yemek halini yemediğim bir sebzeydi. Neden bilmiyorum gittim bu ikisini aldım. Neden mi aldım. Çünkü sen çölüme yağmur olmuştun.

Tarif filan karıştırdıktan sonra yıkamağa başladım, yıkamak konusunda iyiyim, bazı konularda da takıntılıyım, senin bardağından su içer kaşığınla yer dudağından öperim orda sorun yok, ama yıkamak temizlemek sözkonusu olunca bazen ağartırım, kendim yeterince karartılmış değil miyem ay balam, niye beyazlatmayam. Geçer oldum yar geçer oldum ben bu candan geçer oldum. Pırasaları ve rasgele aldığım ıspanakları sirkeli suda bolca beklettim. Pırasa deyince değil ama ıspanak deyince bir ağlamak geldi oturdu içime. Sonra radyoda çok acılı türküler çıktı, ya da ben kendim mi çaldım söyledim, ama hayır radyonundu tüm suç, yılın ilk günüydü, Arşivden Seçmeler diye bir program başlamıştı çok iyi hatırlıyorum. Hatta programın jingle mı intro mu neyse adı, girizgâhı Nida Tüfekçi'den Dersini Almış da Ediyor Ezber'le idi. Hatırlat da ölmez de zengin olursam, Nida ve Neriman Altındağ Tüfekçi çiftinin bir büstünü diktireceğim memleketime, benim oralı olduğum yerden değiller biliyorum ama ben onların ikili halde karıkoca şarkı söyleyişlerini çok uzun süre memleket belledim bu fetretle geçen ömrümde. Pırasaları sirkeli sudan çıkardım ve aklıma içinde yemek yapan adamın çağrışımlarını bulunduran şiirim geldi, tamam ben yazdım ama yine de ona benim şiirim demek istemiyorum aslında, hani içinde bu hayat dibini tuttu diyen şiir, sen bilmezsin ey kâri. Kimbilir.

Ispanakları da çıkardım sirkeli sudan, o sırada radyodan çok çekindiğim bir ses yükselmek üzreydi. Ispanakları doğramağa yeltendiğimde aklıma anannem geldi, benim yaz dönemlerinde eşlik ettiğim Salı pazarlarında ıspanakları bağlayıp bağını biricik paralara sattığı geldi, paralarını içine doldurduğu çıkını geldi. Hiç görmediğim dedemin o paraları Salı akşamları Tabakhane'de -karılarla değil, arkadaşlarıyla- iç edişi geldi. Sonra anannem ıspanakları pırasaları satıp kazandığı paranın çok az bir kısmıyla bana renkli plastik gözlüklerden aldı, her hafta başka bir renkte gözlük. Bu hafta sıra mavideydi yine. Çok sevinçliydim, serum lastiği de alsak ya, dedim. Alırız kokum, dedi. Köye dönmeden önce yarım metre serum lastiği de aldık. Çok güzel bir sapan yapacaktım bu sefer. Kahpe dünyanın ta ciğerine fırlatacaktım o taşları, yooo, Yankee Zulu gibi mi, hayır. Hakan gibi. Film gibi değil mi Sadık, evet film gibi. Sütçü Sadık'ın bizi Salı Pazarı'na getirip götüren kamyonetinin kasasından indik, doğruca ceviz ağacına koştum, harika bir Y bulmak için, Yankee'nin Y'si.

Radyodan çekindiğim ses yükselmeğe başlayacaktı sanki. İçimi ezecekti bu sankinin sesi.
Anannemi de bu yıl kaybetmiştik. Yine burda bu şehirde ameliyat. Dedem de evinden ikiyüz km uzaktaki bu şehirde öldü. Ebru da. Tüm harflerimi kaybetmeğe başladığımı hissediyorum, bu yüzden. Bu şehirden korkuyorum, miadımı doldurdum, gidemiyorum.

Soğanı kavurdum, salçayı koydum, ıspanakları koydum. Sonra radyodan o ses yükseldi, Emel Taşçıoğlu'nun sesi. Söyleyemem ki ne dedi.