ama arkadaşlar iyidir



31.12.2012

iyi seneler

geliyorlar evet. geldikleri gibi gitmesini de geliyorlar evet, kırlardan geliyorlar.
iyi seneler

müziği kesin, onu deliye döndüreceksiniz. bunu birkaç kez yaparız.



bir de bakmışım, sana dedemden bahsetmek için iki cümle kurmuşken, neden anlatmıyorsun bunları demişsin, herkes yazarken bunları anlatıyor, demişsin. buradan hız alarak kendimi anlatmaya kurduğumda sen kendi dedenden bahseden uzuuun bir anlatıya çoktaan girişmişsin.
iyi seneler

geçen yol, yeni yıla girişte a., o., ve yedi sekiz arkadaşları bir evde idik. pek keyifli idi. evet arkadaşlar iyiydi. 
ondan önceki yıl asker arkadaşım o. ve eşiyle ve arkadaşlarıyla bir evde idik. müthiş müzisyen bir ailenin gece    epey kadar müzik ziyafetine şahip olduk. 
ondan önceki yıl, saat dörtbuçuk sularında girdim ank.'da, "sabah beşte arama / ben dağlara çıkarım / elini verme bana / g3 gibi sıkarım" türkümüz eşliğinde.
ondan önceki yıl sanırım eskişehir'deki son yüzyılımdı. mükemmel çift m., b. ve a. ve a. ile girdik, bana hediye aldılar. bana hediye alınan nadir yılbaşlarındandık. 

ahah saat 22:22

iyi seneler

gözlerim şarap çanağı. bunu okuyan çocuk kör oldu. gözlerim pancar turşusu.
iyi seneler

i would rather be the devil that to be that woman's man.  
iyi seneler

ben demiştim size arkadaşlar iyidir diye. bugün sevmesek de görmesek de tatmasak da bilmesek de o arkadaş bizim arkadaşımızdı. bu aşağıdaki türküde noel lafı geçiyor. ordan bir selim geçiyor. kadın yok, adı yok.

iyi seneler

orospu çocuklarının makus talihidir, anaları hariç. bir süre dünyanın en en adamı sanılırlar, anaları dahil. sonra bir bakmışsınız yine orospu çocuğu olmuşlar, anaları hariç.

30.12.2012

pek klip de izlemem aslında. şarkı sözlerine bile önem verdiysem bugün. üzüldüğüme üzüldüm.

mağlup

merhaba marianne,

bir kg. toz şeker aldım, hayatımın geri kalanını küp şeker kullanmadan geçirme isteği belirdi içimde. buna vasıl olamayacağımı da biliyordum aslında. bazı şeyleri başından mı biliyoruz ne. eskisi gibi pazar günü çalışıyor olmayı diledim, boş kalmak, iş haricinde bir şey düşünmek istemiyordum. haftada yedi gün yirmidört saat mı var. otis redding'in white christmas şarkısını dinledim birkaç kez. birkaç kez daha dinlemeye içim elvermedi. amerikan romantik komedilerindeki sahneler geçti gözlerimin. single bells diye bi şarkı yazdım. içimden sayfalarca şeyler yazdım, hepsi birbirinin aynı oldu, yazmadım. geleceğe geri döndüm. dingil bir hayata sahip olurdum yine. halbuki biz burda iyiydik.

elma yemeye niyetlendim. yarısını soydum, ince bir mutsuzluk örtüsü kapladı hemen soyduğum kabukların yerini. geri kalanını soymadım. elma çekirdeklerini yiyerek intihar eden bir çocuk saplandı içime. cumartesi gecesi ateşi yanımdan bile geçmedi. soğuk bir kış bir süre beni bekledi. cebime bıçak aldım dışarı çıkarken kavga filan edersem diye. kavgacı bir çocuktum ama yetişkinliğim bu şekilde evrilmedi. sahilde otururken çıkan rüzgâr beni az öteye iteledi. bıçak rüzgâra kâr etmedi.

işçiler atış talimi yapıp rakı içmeye çağırdı. gitmeyi çok istedim ama gidemedim. bu suratla orda işim olmazdı. felix da housecat, ladytron bile remiksleriyle içimin şekerini yükseltemedi. erotik bir şeyler izleyeyim dedim, bana mısın demedi. kahve diyarı, kahve sarayı, gloria jeans, starbucks, filan hiç içim kaldırmazdı. bilemedim. ayakkabılarım için sitil marka sünger aldım, gözlerimi parlatamadı. siz yine de ilk olarak sağ ayağınızla giyin ayakkabılarınızı. berbere gittim, yarısını kes, yarısını kesme dedim, abi iyi misin dedi çocuk.   

türk kahvesi yaptım orta şekerli, bir kaşık şeker, yarım kaşık tuz koydum. tükürmek istiyordum. içki içtim, yapmadığım bir şey miydi ki. dansözü masaya çıkardılar, teselli olmadım. trafik lambasına kafa attım dönerken, büsbütün kaskafalıydım. kimseyi gündüz yaşamaya ikna edemiyordum. ella fitzgerald'dan black coffee dinledim, orhan gencebay etkisi yaptı. death'den voice of the soul dinledim, müslüm gürses gibi çarptı.

olmadı yani. olmadı. bana bir şey olmadı.  


29.12.2012

"biz acıyla emirgan’da barbut atardık bebeğim" 

27.12.2012

hiç bu kadar ihmal etmemiştim bu şarkıyı. ayıp.

bazı filmleri birkaç kez izleriz.

25.12.2012


ali baba'nın çiftliği, çift olma hayali.

mani oluyor halimi takrire hicabım.

hayat benim çok iyi tanıdığım bir insan. bugün tonlarca makinanın tırlar üzerinden aşağı inmeleri için bir hareketimle dünyayı değiştirdim. tonlarca metal yığını, tam sekiz adet (uğursuzluk olmasın diye çift sayı tuttuk) tır, boşum boşum boşaldı bir düdüğümle. tirbüşonumu ödüllendirmeyi unutmadım. bugün dünya için ve sizler için hiçbir şey ifade etmeyen yine bir şeyler yaptım ve yeni. böyle şeyler yapmaya elbette pek gerek olduğundan mı yaptım, evet ve. beni tanıdılar siz kaçın.

bugün dünyada yoktum, zındanlarda dolaştım. karazından. karayazı. on puan on puan onpoan. baba olacak adam. tam bir ada. tam bir bozca adam. ompuan om puan. om mani padme hum. "her dakika yeniden doğuyoruz. hakikat diye bir şey varsa eğer, ona varılamaz. çünkü her dakika değişiyor, dağılıyor. buldum diye rahat etmek yoktur." ton uyumumuzda sıkıntı yoksa.

sana sevgimden kasisler yumuşadı. reflekslerim buna sıkıldı. bu sırada aramızdan bir zeytinyağı sızmalı.

bu günün şarkısı için sonra bi daha istişare ederi

24.12.2012

pek az şarkı bana dişimi fırçaladıktan sonra sigara içirebilir. ve bu şarkı yaklaşık sekiz dokuz yıldır aynı, ama bugün anlamı daha bir farklı, sözlerine dikkat etmedim ayrıca -başlığı hariç-. ha bir de şey diyor, dj play a song for the lovers. ne gerek vardı ki öyle demesine. sözlerine dikkat kesildiğim nadir şarkılardandır ayrıca itiraf buyurmalıyım, neticede sözlere pek itibar etmem.

yol o kadar uzadı ki bugün, ama aynı zamanda o kadar kıvrakça kavradım ki virajları hepsinde sanki o kağıt gibi aluminyum çerçevesinin içinde arabanın, kağıt gibi katlanabilecekmişim ama bana hiçbir şey olmayacakmış, gazeteler "sekiz takla atan arabanın içinden burnu bile kanamadan çıktı" yazacakmış gibi geldi. ama kanadı burnum buna.

kamil sönmez, adam geçtiğimiz yakın haftada ölmüş. klibin başlangıcı kötü bi kere, birinin önüne boyaması için aykkabısını -hem de ayağındayken- uzatan adam adam değildir bende. gayet çerez bir klip ve icra, tanıdık ve gülümsememize vesile olacak simalar mevcut, ama ben bunu ilk dinlediğimde aldığım bir ilgiyi sunmalıyım şimdi. bu adam öldüğünden beri aklımda: bu türkünün 0.56 dakikasından itibaren 1.40'a kadar olan müzikal pek az şarkıya nasip olmuştur.
 

26.11.2012

31.10.2012

sami baydar

ölmüş. blogu tarasanız hakkında en çok yazım olan yazarlardan biridir. ki bir dış yazardan bahsettiğim nadirdir. ölünün arkasından bolca konuşurum, ama pek yazmazdım. haberi alınca içime zehirli bir kızılderili oku saplandı, kendimi çok beyaz adam hissettim. bildiğin beyaz adam. şiirleri değil ama öyküleri, şiirlerinin başlıkları, kitaplarının adları, öyküleri, öykülerinin başlıkları, resimlerinin ve sergilerinin başlıkları, işte bunlar bambaşka şeylerdi. böyle durduk yere, incelemeden, yarmadan yormadan sevdiğim koşutsuz adamlardandı. onun bana okuttuklarını ben de bir gün birilerine okutabilir miyim acaba diye islendiğim nadir adamlardandı. annemin küçüğü, dayımın büyüğüydü. beşiktaş'ta yaşamış olması, onun geçmiş olduğu sokaklardan defalarca geçmiş olmak, onun kiralık ev aradığı sokaklarda ev aramış olmak, onun ettiği dualardan tuzbaba'ya dua etmek, oradalardayken beni seven şeylerdi bunlar. kitaplarını elimle tuttuğum bir adamdı. anlamsız bir adamdı.

17.10.2012

14.10.2012


ali baba'nın çiftliği, çift olma hayali

bugün dünyada yoktum, zındanlarda dolaştım. karazından. karayazı. baba olacak adam. on puan on puan onpoan. tam bir ada. tam bir bozca adam. ompuan om puan. om mani padme hum. "her dakika yeniden doğuyoruz. hakikat diye bir şey varsa eğer, ona varılamaz. çünkü her dakika değişiyor, dağılıyor. buldum diye rahat etmek yoktur." ton uyumumuzda sıkıntı mı vardı yoksa.

9.10.2012

17.09.2012

epey olmuş yazmayalı


3.09.2012

gel sen de kopar bi parça

bir kayık gibi yürümüşüm.

28.08.2012

ne hikmetse bu iki şarkıyı nedense aynı kefeye koyuyorumsa. ama iyiyim sağol.



23.08.2012

19.08.2012

badi bayramlar

18.08.2012

bari yarın sabah bir çift yeni çorap giyeyim işe giderken, bayram günüdür, şeytanlar sevinmesin. bu, babaannesinden kalma olmak üzere annemin bir inancıdır. 'bayramlık' inancını ortadan gayrıresmi olarak kaldırıp biz şehirlileşince annem en azından bu yönde sergiledi inancına bağlılığını. bize her bayram en azından bir çift çorap aldı yenisinden. ben de son neredeyse yirmibeş yıldır bayram namazlarını ihmal etmedim. bayram günü erken kalkmamak benim için çok kötü bir şeydir, sevmem o insanı., o derece, sevemem. o gün ya bayram namazına gitmek için erken kalkıyorumdur, ya da işe yetişmek için erkek ve erken kalkıyorumdur, yarın olduğu gibi.




karasaban

dedem yok idi. anannem ineklere sövüyordu. handan kelimesini bir küfür olarak fırlatıyordu ağzından, bense ineğin adının handan oluşunu garipsiyordum. daha önce adı esma olan bir kedi duymuştum. adı ortega olan bir kedi de. bunları iyi seçilmiş isimler olarak kazıdım hafızama. sen kedi olsan adını ne kordum. gözlerini ne diye kaydettirmiş baban nüfusa acaba. dudaklarının adı ince giyerim ince ince yakışır gence miymiş. siyah perçemlerin, gonca yüzlerin, garip bülbül gibi zar eğler beni. bu sırada bir fırtına mı koptu, bir gök mü boşaldı, bir bebelere balon mu, bir fayton mu, bir kaset mi sardı, bir çöp poşetinin altı mı delindi, bir çingene kızı bir yörük genciyle mi kaçtı, bir balık mı zıpladı, bir zıpkın mı teğet geçti nasını skim, bir tanrılar ve arabaları mı, bir bostanlı vapuruna mı bindik, bir tren raydan mı çıktı, bir yumurta mı düştü yere, bir yürüyen bant mı tökezledi, bir parmak mı kaptırıldı prese, bir açma halkası, bir çakmak, bir makas, bir tutam saç, bir mektup, bir ankara bir istanbul bir izmir bir balıkesir bir yalova bir hereke kampusu bir birdirbir, bir sıfır bir sıfır bir, bir evlenme mi teklif edildi o da ne, bir kürdan, bir cep saati, bir zehra deovic Imal jada ko kad akšam pada, bir besame mucho, ne yani ben hiç üzerine atlanıp öpülünmeyecek miyim bir, bir sesame mucho, bir istiklal caddesi'nde kayıp mı oldu, bir sinema mı yandı, bir ruhi bey limonluktaki yangın'a mı katıldı, bir kocaman şiirler, bir kitabın cildi mi ayrıldı sayfalar dökül dökül üzerime boşaldı harfler zıvanadan çıkıp yürümeye koşmaya depar atmaya başladılar üzerime yüzüme doğru, sakallarımı kırpıp harf yaptım, onlarla öptüm seni sen uyurken, yüzümdeki yaşayan son hücrelerden görünmez bir el yaptım onlarla soydum seni sen uyurken, bu bir.

süleyman amca'nın evinin önündeki evin şişelerinden mürekkep yığına elimdeki kara sapanla nişan aldım bolca. o sırada süleyman amca karasabanla çift sürüyordu kafası bi güzel bi güzel ki sormayın. yorulunca soluğu avludaki limon ağacının altında duran masanın üstündeki evin şişesinde alacaktı. günleri böyle böyle geçiyordu. genç teğmen giovanni drogo gibi. sonra bir gün, ne mi oldu, doktor ona sigarayı ve şarabı yasakladı. çift sürmeyi de kendiliğinden bıraktı. bir emel sayın söylesin, bir şarjımız bitsin, bir yeni sekme açılım, seksek ya biraz, bir hoparlör açalım hayatın orta yerinde, bir domates karpuz salatalık satalım, bir şapkamız uçsun sen vapurda ben traktörün arkasında, bir dayımı beşiktaş maçına götürebileyim ölmeden önce, bir enişteme dalgıç elbisesi alabileyim ölmeden önce, bir ilk maaş tadı alayım seni her öptüğümde, bir big babol büyüsün aramızda, bir gözlerini gözlerimden ayırma hiç, bir acemaşiran, bir koşarak koşarak gel.

iyi top oynardım. çok da iyi değil. ama iyi. her insan gibi her insan kadar iyi. ne var ki göründüğüm kadar iyi değil. bir balıksak eğer deniz suyunun tuz oranını hesaplayarak birbirimize tuz mu serperdik, o değil de teninin tuz oranı arttıkça benim içimdeki erotik bakliyat şirketi hisselerini halka arz edesi gelirdi. bir fırtına tuttu bizi. bir ayağım takıldı da tökezledim mi, bir düştüm mü fena mı düştüm mü, bir ud sesi mi vınladı kulaklarımda, bir tremolo bir vibrato bir bir şeyler, bir senin bir şeyi sevmen kadınlarla erkeklerle gereksiz yere fazlasıyla ilgili, bir senin bir şeyi sevmen bir erkeğin dağları türküleri sevmesiyle gereksiz yere fazla ilgili. bir yeşerdi ekranlar. bir tüpleri bitti televizyonların. bir kestane attı kendini yüz metreden yere. bir oklu kirpi fırlattı okunu tam kalbime. bir makas yanlışlıkla kendine kıydı. bir silgi silmeye yetti her şeyi ama her şeyi.

biri bir şey mi dedi.
duet

- bana gelmeden önce bütün eski sayılarını atmalısın, yakmalısın yok etmelisin.
- seni düşünmemeye çalışıyorum. ama her yerden çıkabiliyorsun hamamböcekleri gibi.
- adam bir karakter yarattı ve dünyayı fethetti beni o benzettiğin şeyden. hem, ben piyangon olduğumu düşünüyordum.
- hayır seni kazımayacağım.
- temizlik yaparken elindeki bezle ilgilenmeli ve hayal kurmamalısın.
- tozunu da almayacağım senin.
- son günlerde çok toz yaptı zaten dünya. nerden geliyor tanrım bu kadar toz.
- sen anca gez toz.
- beni herhangi bir şekle sokamayacağını anlamış olmalısın. marangoz işi değilim ben.
- kulağımın arkasındaki kalem ol bari.
- saçını topladığın kalem olsam.
- pah kırmışsın kalbime.
- hem baba hem şair olabilir miydim dersin.
- seni tanımakta zorlanıyorum.
- beni unuttun sen. kendine başka arkadaşlar buldun. bana cevap ver.
- insan üzülen bir varlıktır kurt.
- benden alıntılar yapmamalısın.
- artık yazmamalısın.

13.08.2012

ya daaaa

davulcular geçer rüyalarımdan, dallı dullu davulcular, ramazan davulcuları. ya da kedi çöp kutusunu devirir köpekle savaşırken. komedi yaparım, ama hatırlamam. dünyanın bu kadar çok ihtimale sahip olması insanın en çok aşıkken zoruna gider diye düşünüyorum. seviyor sevmiyor seviyor sevmiyor seviyor sevmiyor, bunun böyle sonsuza ıraksadığını düşünsene, ya da limit filan al, fsonsuz. efsunsuz.

ben aslında hiç çakmaksız kalmazdım, bunu kendime nasıl da yaptım. bugün hava erken mi karardı ne. özlemek mi, hahah, daha neler, o da ne. ya da gece de serindi sanki biraz.

onun benim evime misafirliğe gelmiş olması, ona çörekler açmış olmam, birlikte asansöre binmiş olduğumuzu göstermez. burada ipucu arayan dedektif -inspector clouseau ya da inspector gadget- yanlış arıyordur. ben çıkarken o inmiş olabilir, o inerken ben çıkmış, ya da ben evde beklemiş, o gelmiş.

sonra sizin tuzun kilosunun kaç para olduğundan haberiniz var mı. gerçi hiç kullanacak fırsatımız olmadı. ya da şöyle diyebilirim, kilosu nerden baksan birbuçuk lirayı bulur ve fakat, akar akar akar, sevmek gibi, billur tuz gibi.

bi ara uyandığında kolu kolundaydı, ya da kolu kolundaydı. [bunu iki ayrı üçüncü tekil şahıs dilinden ziyade yaparsak : bi ara uyandığında kolu kolumdaydı, ya da kolum kolundaydı] kol kola girmiş bulunmuşlar. 

susamak bulaşıcıdır. su içtik.

ya da...

1.08.2012

tekrar etmekte fayda var

31.07.2012

bankın bir ucuna ayakkabıları koyup onları yastık yaparak kıvrılmak.

29.07.2012

"bir gün, bir parkta otururken, biliyorum"

bolca su içtik ve uyuduk. sonra su içtik. çay içtik. kahve içtik. diye konuşuyorum. kendi ellerimle avcumla su içtik. benim başımdan aşağı serin sular döküldü, serin sular koynuma sokulsundu, serin sulara banmak istedim kafamı, mevsimin ilk tuzlu suyunu içtim. sonra su içtik ve geçti. gözler birbirine benzeşti. şu benim sevdiğim başta oturur,du. çoban yıldızı, diye enstrümantal bir şarkı bestelendi sene 1960lar. annem de o sıralar dünyaya gelmiş olmalı. annem dünyaya gelirken beni doğuracağı belli miydi yani, hayır şaka yapmıyor olmalısınız. anneler biz seksen nesli çocuklarını dünyaya getirdiklerinde yirmili yaşlarının hemencecik başındaydılar. m.nin annesi de öyledir sözgelimi. diye tahmin ediyorum. sonra su içtik geçti, hafiflemiş bulduk kendimizi. gündüzünde ben epey yıldızlara bakmıştım, denizin içinden yıldızlara bakılınca, hem de gündüzün, insan kendini bi garip hissediyor. sonra bi kadın bikinisi geldi yanıma kıvrıldı. hayır hayır, size bir şey söyleyeyim mi ben, ben oraya su mu bir şeyler içmeye gitmiştim. yaz günlerinde sıvı tüketimi artıyor yeryüzünün. şöyle düşünsek, insan olarak azot döngüsüne mi karbon döngüsüne mi daha çok hizmet etmekteyiz. bundan yıllar evveldi, ellerim yıpranmaya yeni başlamıştı. sonra kendime ucuz yollu bi pansiyon neyin kiraladım, yarın sabah terk dedim. sabahterk bir adamdım çoğunlukla. çoğunluktan kendimi ayrı hissettiğimi yadsıyamam, yine de ayrıksı görünmediğime eminim. diye yazdım. dışarı çıkıp bira içmeye koyuldum. beni öyle başıboş beni böyle yalnız beni öyle ah eğleniyor kendi başına bırakırsanız ben gecede sekiz on tane içer bana mısın demem. sonra uyurum, bildiğin uyurum. sonra su içtik, geçmiş olmalı. esiyordu diye hazırlıyorum. insanın adı çok önemli. bir arkadaşımın yazdığı romanda önemle geçiyor bu, öyle de bir güzel açık etmiş ki konunun susuzluğunu, sevindim okuyunca, görüştüğümüzde bunları konuşacaktık, hah, lafını bile anmadık, sonra inşallah. aslına bakarsanız geceleri hiç yatasım gelmemekte, ama sabah erken kalkasım daha çok ağır bastığından sabahları gecelere tercih etmekteyim, seviyorum nitekim. aydınlığı, sabahı, dinçliği, dinlenmişliği, kahvaltıları, islenmemişliği, gülen kadınları, şikayet etmeyen kadınları, hiçbir yeri ağrımayan kadınları, allahtan korkan kadınları, pijaması olan kadınları. tanrım sonra su içtik, muhabbet kuşları o dikey ve altlığı olan suluklarından su içer gibi su içtik pet şişelerden, sonra su içtik, okulöncesi çocuklarının o şekilli suluklarından su içer gibi su içtik pet şişelerden, dillerimizde biriken karabiberlere and olsun, yollarımızda yürüyen karabiber ağaçlarına hamd olsun ki, buğday yetiştiren tüm çiftçiler başımın tacı olsun ki, tarlalarda yitip gitmiş tüm korkuluklar üstüne yemin ederim ki su içtik. leyleklerin yollardaki ince su birikintilerinde koca gagalarıyla çektikleri çilelerin sendikal hareketine ortak olayım ki, damaklarında zerre kalmamış dünya maratonu koşucularının tükrüklerine bez olayım ki, dünyanın tüm türkülerine bam teli olayım ki, dilime badem olasın ki... diye hatırlıyorum.

27.07.2012

Zorlan

(...)

Bugün önemli bir gün. K1 yametvari bir reddolunu_ un gündönümü, son be_ y1 ld1 r her ak_ am bir _ i_ e _ arapla an1 yor bu günü. Hatta eceliyle ölümü bu tarihe rastlamazsa da mezar ta_ 1 na yaz1 lmas1 için vasiyet b1 rakacakt1 r. Sevinçli bir tela_ içindeydi be_ sene evvel, bir bahar gündüzü rastlam1 _ t1 benzer bir koku sahibine. Rüzgâr arkas1 ndan estikçe o koku tüm damarlar1 nda dolan1 yordu. Sahile naz1 r bir çay bahçesinde bir masay1 tüm yaln1 zl1 1 yla cilalam1 _ ken ve bahar1 n geldi i ilk günlerin hazz1 n1 kalemine dolay1 p kâ 1 da ayr1 _ t1 r1 rken, 1 hlamurlar1 nkini bast1 ran bir koku yay1 l1 p önündeki masaya konuvermi_ ti. Siyah saçl1 , önden bak1 nca güne_ , arkadan ay gibi bir koku. Selam verir gibi yapm1 _ t1 otururken.

Gel GelYanal1 m Ate_ -i A_ ka ise gülümseyerek kar_ 1 l1 k vermi_ ti. Sonra önüne dönüp yaz1 s1 na devam ediyor gibi yapm1 _ t1 . Yaz1 m1 yaz1 l1 rd1 onca güzellikten sonra. Sigara da içilmezdi, o tada ay1 p ederdi kalitesiz tütünün kokusu. Öyle durdu i_ te. Kalem, anlams1 zca _ ekiller çizdi kâ 1 da. Uzakdo u alfabelerindeki harflerin gizemli esteti ine gidip geldi. Kafas1 n1 tekrar kald1 rd1 ne yap1 yor du una bakmak için. O s1 rada bir garson ona bak1 yor olsa henüz çay1 bitmedi i halde bir yenisini söylemesi i_ ten bile de ildi, laf olsun du undan. Bu defa akl1 na laf olsun diye yapt1 1 i_ ler geldi. 0 çinden müstehzi bir gülümseme masan1 n üstüne yay1 l1 verdi ve cilay1 bu gülümsemeyle sildi.



Hat1 rlad1 ; çok iyi sa 1 r dilsiz rolü yapard1 . Bir darbe ertesinde karar vermi_ ti buna. Bir gün kendisininkinin lasti i patlak oldu undan abisinden bisikletini istemi_ ti. Abisi ise tam da o söyledikten sonra Hay1 r, bana laz1 m,  demi_ ti ve laf olsun diye ak_ ama kadar bisiklete binmi_ ti o gün. Gel Gel Yanal1 m Ate_ -i A_ ka ise üç kilometre yürümü_ tü s1 rf bir kitap alabilmek için. Ondan sonra kimseden sözlü olarak bir _ ey istemedi. Ne annesinden ne babas1 ndan ne arkada_ 1 ndan ne ö retmeninden ne k1 rtasiyeden ne bankac1 dan ne kedisinden ne gazeteciden ne çilingirden ne meyhaneciden& Hiç yüz göz olmad1 , ihtiyac1 varsa ya hemen paras1 n1 vererek ald1 , ya da kâ 1 da yazarak aratt1 . Sa 1 r oldu, dilsiz oldu, yaz1 yla anla_ t1 . Duymad1 1 zaman sorun te_ kil etmiyordu. 0 _ aretlerin, mimiklerin hay1 r 1 ve yok u ise yeterince bozguncu de ildi. Bu yüzden sözlere de il de söz cüklere do ru kar_ 1 evrimle_ mesini tamamlamaya do ru yol al1 yordu.


Koku, yerinden kalkt1 ve o birkaç metrekarelik alan1 nahif sal1 n1 m1 yla bir konser alan1 na çeviriverdi. ^ imdi de bilinmeyen _ ark1 lar1 n porte üzerindeki notalar1 n1 n gizemli gölgelerine gönderdi Gel Gel Yanal1 m Ate_ -i A_ ka y1 . ^ airin de dedi i gibi koku esas, ki_ i aksesuar m1 yd1 gerçekten, diye dü_ ünürken koku tekrar sandalyesine oturdu. Fol ve yumurta ortada henüz yer bulamam1 _ ken konu_ mak istedi birden. Merdümgiriz insanlar1 n böyle patlama anlar1 olur. Önce elleri ceplerinde anlams1 zca saatlerce dola_ 1 rlar, sonra birden bir ayya_ la, bir ayakkab1 boyac1 s1 yla, bir bakkal ç1 ra 1 yla, kalbe hitap eden bir yüze sahip herhangi bir insanla konu_ ma ihtiyac1 hissederler. Ama, ama, ama. Vazgeçti, sonuç sessizlik olabilirdi, sessizlik ürkütürdü. Önündeki kâ 1 da, _ ekillerden bo_ kalan bir yere, Bu ak_ am beraber içki içebilir miyiz?  yaz1 p aya a kalkt1 ve kokunun masas1 n1 n üzerine b1 rakt1 . Geri döndü ünde utanc1 ndan arkas1 dönük olarak oturdu. Cevap verecek miydi? Temiz bir kâ 1 da, kalemin ucu bitene kadar hay1 r  yazd1 . Yazarken tüm harflerin alt alta estetik bir biçimde dizilmesine dikkat etti.

(...)
zamanın üstüne işediği çocuk

kim söylüyor beni, makamım ne? öğrenciyim. başım ağrımakta. midem karaciğerime yamuk bakıyor. akciğerlerim kara kara düşünüyor. bir takım alkole ihtiyacım var. motivasyonumu düşürdüm, kayıp. hormonlarım geçersiz işlemler yürütüyor. biri motivasyonumu mu yürütüyor, bulamıyorum. solo bir eserim sanırım, black blues tadında. adı tadında. adıma dokunabilir misiniz mısralarınızda? nane diktim suya. paris texas'a ihtiyacım var travis. yöresel bir perde gözlerimi kapatmakta, başım ağrepduru. zagrep radyosundan bildirmek istiyorum. hastanede beklemediğim bir servisten adımı ünlediler, adımı fark ettim. dahiliye hariciye filan var. kan aldırsam ameliyat olmuş hissedecektim. kanımın bir kısım alkole muhtaciyeti var. muhtarıyım tek haneli hayatımın. nüfusum kaçtı lan? ban ban'g. nikâh tarihi almak istiyorum tekel bayiilerini dolaşıp, yüce tümsekler aşıp. kâh kâh şıp şıp. pıt pıt öpücük balığıyla yanyana ve sırtüstü yüzmek istiyorum ama dudakları eskiyor. nasıl ki üstüne varılarak değiştirilen taslaklar otomatik olarak kaydediliyorsa biri de beni otomatik olarak kaydetse ve öyle sevse, üstüme hiç zeytinyağı dökmese. bebek beni del eyledi

herif de ne acı yapmış be hacı

köpeklerin kuyruklarını kesmek istiyorum
ya da bütün müzikallerin sesini kısmak
badana yapmak bütün balyajlara meçlere yapay sarışınlıklara
şehrin bütün balolarına dalmak silahla ve şerefsizim bir cinnet her şeyi hallederbütün düşük belleri yukarı kaldırmak
bütün telefonların alarmlarını aynı saate kurmak
üzgünüm çalar saat
cümle cümlelerin için birer hatırlatma ayarlamak
ütü masalarını yere yatırmak
ya da kuşların kanatlarını kopartıp tüylerden seviyor sevmiyor yapmak
kalemlerin kıçına çıtçıtlayarak bütün sıfır beşleri çöpe boşaltmak
hımmm bütün mürekkepleri yutmak
ağzıma almak klarnetlerini gelmiş geçmiş saz semailerinin
roka ekili tarlaları talan
bir danaburnu bir kımıl zararlısı olsam fena mı olacak
tamaron dertlerimin ilacı
dünyanın bütün denizlerini getirin bana,
dünyanın bütün denizlerini diyorum
klorlamak istiyorum sen bana böyle

örümceklerle ağ işine girmek istiyorum
gripin kadının resmini duvarımdan indiriyorum
buzdolabının fişini çekip bir hafta sonra koklamak
sigaraları yakıp yakıp ayakkabılarımın içine
yahu bir ayakkabı dolusu ağlamak
sana dönmemeliyim
bozuk paraları daha da bozdurmak

sifonda biri var ismail
çekiyorum çekiyorum düşmüyor
genel anestezinin anasına ulaşılamıyor

çikolatalı pudingi karıncalara vereceğime dair adak adamıştım
bütün raylar beyinsiz

24.07.2012

arabeskle aramızda bir şeyler olduğu muhakkak. kıyasıya gerçek bir hayatım var. bu gerçeklikten kesit alıp kendim analiz ediyorum kendime zaman zaman. neden bu kadar kırık, bilmiyorum.

23.07.2012

martının vertigo nöbeti

[ali] çocuk iskeleye çıktı sabah sabah. çok sıkışmıştı, etrafını kesti kedi gözlerle, pipisini denize saldı, rahatladı. [ahmet] güvercinlerin pencere kenarından yükselen sabah kabarıklıklarını kubarıklıklarını alt kattaki çift sevişiyor sandı gençadam, alt kattaki çift onbeş yıldır sevişmiyordu halbuki. kalktı dinledi, bu onu harekete geçirdi, bir çift güvercin. [davut] ezan sesi duyuldu bir vakit aradan sonra, vakitlerin araları gün içinde birörnek değilken günler içinde eş dağılıyordu. [ayşe] ağzında sakızla rüyaya dalan kız çocuğu sabaha sakız yapışmış buldu saçlarını, o kadar ağladı o kadar ağladı ki kestirtmedi saçlarını, gazyağıyla temizlediler, bir hafta boyunca gazyağı koktu kafacağızı, o kızı alan adam yaşadı, çünkü hazır çorba yapmayı sevmiyordu ve domates çorbası yapmayı pek iyi beceriyordu. [bütün sınıf] geceler uzundu bazen. [edip] balığı yargılamaya kalktı bir yengeç, çünkü balık insanların attıkları yapay yemleri yiyordu yengecin bütün uyarılarına rağmen, yengeçse yiyeceğini taştan çıkarıyordu, kayalıklardan çıkarıyordu, yine de beraat etti balık. yengeç fildişi kayasının altına geri çekildi, nasılsa insanlar o balığı bir gün yiyeceklerdi. [kerim-saadet] çocuğun en sevdiği yiyeceklerden olan balık, kızın görmeye dayanamadığı bir hayvanımızdı, ölü balık görmeye dayanamıyordu kızcağız, ağlayası geliyordu balığın ölü gözlerini görünce, bu yüzden evlenemediler, rokada buluşmayı reddettiler. [süleyman] her gün okul çıkışı tıklım tıklım otobüs duraklarında bir yer bulup otobüsleri izleyen üniversite öğrencisi genç, bir gün dayanamadı ve saatine bakıp 30m'ye bindi, mecidiyeköyü'nden gülbağ'a indi ve orda bir apartmanın asansöründe asılı kaldı, asansör de asansör boşluğunda asılı kaldı. [öğretmen] sıkıldı bütün çocuklar, bildiğin sıkıldılar. [ibrahim] ilk kez asansörlü bir apartman gören taşralı genç, utana sıkıla korka korka yedi kez bindi indi asansörle, bilmediği bir şey vardı, kentlilerin asansörde sevişmek gibi bir fantazisi. [celal] bulvar kelimesini çok merak etti taşralı genç, sözlükle yatıp sözlükle kalkardı, şehir içinde ağaçlıklı geniş cadde gibi bir şey söyledi sözlük, önce şehir aramaya çıktı, buldu, sonra ağaçlıklı geniş cadde aramaya başladı, buldu, gözden kayboldu, yıllar sonra elinde bir tenekeyle köye geri döndüğünü gördüler, çok iyi teneke çalıyordu. [hasan] yurtta kaldığı yıllarda eve çıkma özlemiyle üzülen çocuk üniversite hayatı boyunca harçlığını denkleştirip eve çıkamadı, okul bitti, askerden geldi, askerde oynadığı piyangodan ikramiye çıkınca parası bitene kadar her gün başka bir ev kiraladı. [murat-merve-seval] ilk sevdiği kız sakallı halini çok beğeniyordu, son sevdiği kız ise sakalsız halini. yüzünün bir tarafını her gün tıraş ederken, diğer tarafına yıllarca dokunmadı çocuk, böylelikle sevdiği ilk kız bir yanağına sakal oldu, kırlaştı yıllarla, diğerinde dudaklar kaydı, tutunamadı.

[bütün sınıf] ıskaladı adam, bildiğin ıskaladı.

21.07.2012

bu kadar mı sıkılmışım: vözgeçmiştim.

18.07.2012

9.07.2012

yaz geliyor. yazın çok sıcak olması gibi bir adeti var ve biz her yaz buna kurulmuş gibi sıcaktan şikayetçi oluyoruz, halbuki yazın sıcak mı olurmuş, hayret, hiç yapmazdı yaz böyle. sinekler sofralara üşüşüyor. sivrisinekleri sevmiyoruz, öldürüyor. yeni nesil sinek öldürücüler üzerine çalışıyor birtakım firmaların ar-ge birimleri, her şey insanın rahatı ve doğallıktan uzaklaştırılması için. sinkov, kovuyoruz. üç tane eşantiyon çakmak hediye ediyor arkadaşım, ömür boyu yetecek gibi duruyorlar masanın üzerinde, fakat bir gün de bakmış olacağım ki evin içinde yakıcı malzeme aranıyor, gündüzün biteceği belli çakmağın yenisini almayı akıl edemediğim için kendime kızıyor olacağım. mevsimler prömiyerler. çok sevdiğimiz bir fincan muhakkak oluyor ve biz kırılmaması için üstüne titrerken bankodan düşüp tuzla buz olması an bile olmayabiliyor, sonra bir bakmışız ki o acıyı unutup başka acılara dalmışız. kahve filan içiyoruz. alkol tüketiyoruz. puff, çok sıcak diyoruz. özellikle menapoz dönemindeki kadınlara hayat çok sıcak geliyor, annemizden başka menapoza girmiş kadın tanımamış olmamıza rağmen böyle bir genelleme yapmakta sakınca görmüyoruz. yaşlarımız yirmiiki ila otuzbeş arasında değişiyor. bir sivrisineğin işini bitirip donunu toplamış halde vaziyetini tam da kolumuzun üstüne bıraktığı sancı ile anlayıp kıvamsız bir refleksle elimizi şaplatmamız bir oluyor, ne var ki o alacağını almış oluyor. emel sayın çok güzel söylüyor: "olmuyor". trt'nin radyo spikerlerinin ses tonlarının yapay mı yoksa gerçekten de harika mı olduğu konusunda kafamızda çeşitli şüpheler oluşuyor. yazılar mektuplar şiirler, kelimeler karşımızda ezilip büzülüyor. bundan bilmemkaç kadar yıl önce hediye aldığımız kitabın içindeki kızın hatıra olası saç teline bakıp, o zaman saçları ne de uzunmuş, diyor kadehimizi uzun saçlı kadınların saçlarına kaldırıyoruz. konsomatrislerin ortamdaki tüm masaları dolaşıp herkesle tek tek hoşgeldiniz diyerek merhabalaşmaları takılıyor aklımıza. hoşbulduk, diyoruz, hoşbulduk. geribildirim var mı diye bakınıyoruz habire yazdıklarımıza. halbuki yaşadıklarımızın geri bildirimi geri beslemesi geri vitesi olmuyor. halbulduk diyoruz, halbulduk.

tam da sigaranın yarısında tuvaletimiz geliyor, günde nerden baksan bir iki sigara böyle heba oluyor. çöp kutuları dolup dolup boşalıyor. içime boşal diyor, içime boşal, gözlerini kısıyor. her yerde atık atık atık. büyük bir hevesle aldığımız, yani sayelerinde yeni bir hayata başlayacağımızı umarak aldığımız sebzeler meyveler iki gün sonra bozuluyor. birtakım firmaların ar-ge birimleri buzdolaplarındaki birikimimizi bozulmadan daha uzun süre saklamamızı sağlayacak bir şeyler üretmeye çabalıyor. takdirle karşılıyoruz. başımıza gelenleri, onca piçliği takdirle karşılıyoruz, carl gustav jung'un bu konuda elbet birkaç sözü bulunuyor. twitter'da aktivist hareketleri retweet ediyoruz, hatta yetmiyor kendimiz planlıyoruz, bizim de elbet dünyaya hitaben özlü sözlerimiz oluyor. susmuyoruz, sustukça sıraya kaynak yapacaklar, sıra bize elbet gelecek. yine de bazı şehirlerdeki öğrenci evlerinde hâlâ buzdolabı alacak parası olmayan çocuklar peynirleri balkonda saklıyor, sonra büyüyecek mühendis filan olacaklar, kars gravyeri mi alsam kıbrıs hellim'i mi alsam, mozzarella (motsarella) filan. nutella'nın bu kadar yaygın olmadığı, sadece sarelle'nin bilindiği milattan önceki dönemlere gidiyor aklımız, annemizin yaptığı şokella'lara, o evde yapılmış olmasının getirdiği beğenmemezlik, ev baklavasını da bir türlü sevemiyoruz. lakin bunları düşünürken adagio filan çalıyor.

biraz zaman akıttıktan sonra bir bakıyoruz ki anlatımlarımız, düz cümlelerimiz içinde bulunduğumuz kum saatini aktar dönder (döndür) yapmaktan başka bir halta yaramıyor ve biz bu müthiş kaostan çıkmak için dizeleri kırıyor, plastikliğe yöneliyor, ordan burdan eksiltme yapıyor, biniyoruz bir alamet-i'e. biçimsiz insanlar olarak biçmeye devam ediyoruz.

devam ediyoruz ve bu işte bir iş var.

8.07.2012

kadının gülümsemesinin gülmesinin çekiciliğinden bahsediyorduk dün gece bir bar fedaisiyle. ben özellikle şarkı söylerken ve sevişirken kadının gülümsemesinin ne kadar da kayıtlara geçecek bir hareket olduğunu söyledim, o da bana dedi ki kendine gel. aşağıda eski bir tavır var. ben koydum, eskiden bu tip tavır koymalarım vardı. o eskidendi.

hışhışı hançer boynuma lele

gülerken ağzını kapatan kadınlar müstesna bir çekiciliği olagelen kadınlardırdır. kadın cinsi latif-i bazı hayali medeniyetlerde genel olarak utanıklıklarıyla, suskunluklarıyla, çekin genlikleriyle anıla gelindiklerinden, yine bu kısım yörelerde gelin denilen kadın kısmı yüzünün bir tül altında erkeğince görülmesini beklerken, sessiz suskun mahsun, mahsus mahalinde ağlar iken, de aynı ekingenliğini gizli yüzünde saklarken ve bu da bize konuyu anlamamız için yeter bir metafor iken, bu kadın cinsi de artıkın postmodern masallarda filan yer bulurke, bu davranış biçimin birebir yansımasıdır bu kadınların gülerken ellerinin bu hareketleriyle bizde beklettikleri. nerde gülerken elleriyle yüzünü kapatan bir kadın görsem onun bu çekiciliğinden utanıram, o manzarayı kendime katıram. aşık olup oluktan akmaktan korkarım, kendimi kaptırırı verem. “mad about you” dedi bu sırada doktor. bir de baktim dokturmusum bu ingilizce karakterlerle. “toktur musun nesin!” dedi o yörelerden bir yaşlıca başlıca.

ilgisi var mı ki gençliğimde okuduğum bir görgü kitabında esnerken sol elin tersiyle kapatmayı öneriyordu bey amcalar ağzımızı. nerde gülerken ağzını kapatan bir kadın görsem dibim düşer, armut toplarım. o sırada bunu sol elinin tersiyle yapmasını rica ederim bu kedinden. nasıllar ki insanlar esnerken dünyanın en çirken görüntüsüne sahiptiler ise bir de bakmışsın ki gülerken ağzının kapatmasıyla gözümde bir anda dünyanın en güzel oluveri. demem o ki kadının bu hareketi, ilk etapta kısa atladığım medeniyetlerde bir zamanlar da olsa bulunduğunun, ordaki sofradan bir tat da olsa aldığının, ben köpükleyim sen de durula faslına iştirak da olsa ettiğinin, özgüven denen naneninin olsa olsa bir otobüs seyahat acentası sanıldığının bir göstergesidir gözümde, üme üme sokar. işte bu davranış sayın seyirciler, hiç de güme gitmez benim indimde. hind-i çin’de de olsa gider severim o kadını. çünki onbeş çinkoyu birden doldurtturur bu tombala dünyada bana onun bu hareketi, gülerken hafifçe ağzını kapaması, gülicik peygamberinin şefaatine nail eder beni, gül olu ben dururum. ne demiş şair çelik, gördüğün en güzel aşık olurum.

zar zor çekmeköylerden birinden çakmak ışığıyla mumları bulup yaktıktan sonra elektriklerin gelivermesi gibidir bu. mum olurum.
icrada gelinen önemli bir nokta

7.07.2012

içinde bulunduğumuz, içinde çalkalandığımız an ve şehir, bu şehir, bu zaman, insanı hadım eden, iğdiş eden, kısırlaştıran bir şehir ve dizboyuluk. uzak düş benden. mazur gör. kusur bak. beni ben mi sanma yanma aldanma. hayır hayır hayır hayır.

kaç kurtul benlen.
enis akın şiiri, ortada bırakır.

"kaç, kurtul benden

beni mutfak sandalyesine bağlıyorsun
sesi tanrılardan çalıp sana getirmem için

dışardan martıların seslerini yakalıyorum
sadece sen, ben, bugün var.
sadece sen, ben, bugün vardı.

ben
yapacak daha iyi bir şeyim olmadığı için yaşlanıyorum
bugün, herkesin orospusu
ve sen, şiir sevmiyorsun

çıplak baldırımın üzerinde kırmızı kayış
mesela ben senin yalnızlığını sevecekmişim

şimdi kış
mezarların üzerinden soğuk rüzgârlar esiyor

gözlerin yaşlı bir tren gibi yavaşlarken
yakalıyorum seslerini: gıcırtılar, gıcırtılar

sabah erken, sen tanıdığım en güzel gülen sarhoşsun
ve şiir sevmiyorsun

altımızdaki sandalye giderek yabancı bir lisandan konuşuyor
şekspir bakılmak istiyor
kapıyı onun için aralık bırakıyoruz

yokluğunu büyütmeye hazırlanırken yıldızlar
ve işte bak düşüyoruz ne iyi ne iyi

yık gözlerini
kır kulaklarını
öteler dışarda kalsın

çünkü şiir sevmiyosun
bir babanın arkasında bir bıçak gibi kendine sakladığı kız

bıraksalar
götürürdüm seni ölünce piyanoların gittiği yere
ağzında sakız

ama bizi bulduklarında
terini bıçak kullanarak ayırmalılar terimden
bak

başka kimin var
ölene kadar akordeon çalacak

kılıcımı havaya kaldırıyorum
şimdi yırtıcı bir hayvan
gibi zıplayacak gitarın sesi gizlendiği yerden

yine de sen şiir sevmeyeceksin hiçbir zaman
aslında kimse sevişemiyor eminim

zaten sevişmeyecektik ki
yemin ederim sadece incitecektik
birbirimizi en ikinci yerlerimizden

ben senin yalnızlığını sevdim, sevdikçe azalttım
yağmuru dinliyorsun, yağmuru dinliyossun
ama şiir sevmiyorsun

aslında öbürleri de sevmiyor eminim
kaçtın, kurtulanlara katıldın sevilmekten

martılar
tren yavaşlar
altımızda sandalye camda yağmur

hepsi tek tek şarkıya katılıyor
sadece sen, ben, bugün vardı
sadece sen, ben, bugün vardık

sen
haklılığıma kavuşmak için başladığım bir sarhoştun

ben, seni görür görmez ayrıldım
bugün, hepimizin orospusu
şekspirin bakılmak istediğini herkes biliyordu

yarın hava bulutlu olacak dedin
sustum, yarın yoktu
ve sen şiir sevmiyordun"

6.07.2012

çimenlerden masa yapmak

dün gece alsancak'ta çimimize neden buyurmadınız? dün gece alsancak çimleri güzel bir arkadaş ortamına sahne oldu. ben ve bizim çocuklar şöyle bir çıkalım demişti. normalde iş arkadaşlarıyla dış buluşmalara kapalı olduğum bilinir, bunda beis yok, ama dün beyaz yüzlünün bi tanesini kıramadım ve tamam dedim. birer tane bira içtik önce. kimin nasıl içeceğini kestiremediğim için temkin askım sırtımda bana yük olsa da yavaş yavaş devam ve eşlik ettim. sonra mekan değiştirmek istediler, ve mekan arayışına koyulmuşken sokakta klarnetiyle davasını güden bir çingene ustasına rastladık. beyaz yüzlü dedi ki, "doktor, bu herife doktor şarkısını çaldırmak istiyorum ben." ben de çaldır dedim, aramızdaki bozuklukları verdik amcaya, o da çaldı sağolsun. sonra bizimkiler tutturdu bi şarkı daha isteyelim. dedim ki, "o iş öyle yolgeçen sokak ortasında bağırıp çağırmayla olmaz. amca, sahile gel ne içmek istiyorsan ısmarlayalım, ne istiyorsan verelim, sen de bize eşlik et." memnuniyetle kabul etti ve biraları alıp çimlere güneşlendik. saatlerimiz hava tam da kararmak üzereyken. izmir güzel bir gece geçirdiğine şahadet getirdi sonrasonra. sonra işte, sonra çimlerdeki herkes bize yancı oldu klarneti duyunca.

ama siz gelmediniz.

3.07.2012

son zamanların en güzel gelişmelerinden biri kadıköy'den aldığım kalemin çok güzel yazıyor oluşu. 
bugün jim morrison için önemli bir gün, ölesi gelmiş. ve arkadaşım nazım doğdu tabii yıllar önce, o ayrı.

28.06.2012

- aptalsın bence.
- rüyamda yüzümü yıkıyordum. yıka yıka çıkmıyordu yüzümün kirpiği. o kadar çok dökülüyordu ki kirpiklerim, dökül dökül bitmiyorlardı. annem beni hiç kirpi kafalı oğlum diye sevmedi. ama aksi kafalı oğlum diye sevmiş olabilir. sen beni kirpi kafalı sevgilim diye sever misin.
- bazı şehirlerde kar her yağdığında tutmaz biliyorsun. zemin de önemli.
- mevsim meselesi miyim ben.
- sen tam bir meselesin, mesafenin ta kendisisin, esef senin selefin.
- çorba yaptın ve çorbayı karıştırırken gözyaşların içine aktı biliyorum.
- sevmediğim çocukları çorbalarıma garnitür niyetine doğrarım.
- sen bana aşık olursun. yedi aylık filan ömrü olur aşkınımızın. fal baktırırsın bolca.
- maç başlayacak birazdan.
- maç izlemezsin ki sen.
- benim ne zaman ne yapacağımı sen ne cüretle kestirirsin.
- siz mutsuz çocuklar, belli bir toplanma yeriniz var mı, ben de geleyim bi gün yanınıza.
- aptalım bence.

24.06.2012

23.06.2012


bastiani kalesi'nden tatar çölü'ne bakan giovanni drogo'nun gözleri. - 23 haziran

doğumgünüm. biraz çalıştım gündüzün. akşamın dışarı çıktım, hastanedeki bir arkadaşımı ziyaret ettim, çok iyi geldi bana, bana uğurböcekli bir mandal verdi, yakama tutturdum. biraz gezindim. baktım izmir'in tadı yok, izmir uyukluyor bana. eve çekildim, çekilmeden önce lojmandaki şu ufaklıklara cama atınca yapışan ve dönerek aşağı doğru ilerleyen örümcek adamlardan aldım, onların bu halini doğumgünü hediyem olarak belirledim.



21.06.2012

it gibi çalışmak



kadınlar uzaktan çok güzel

20.06.2012

Konu: 2010 yılının İzmir'i… İnşaat sektörüne üretim yapan büyük bir fabrikada mühendis olarak çalışan Bozca Adam ve kendisi, fabrikasının yerleşkesinde bulunan bir lojman odasına taşınır. Bozca Adam, taşınma gününde ve sonrasında işe yarar tek bir insanla tanışmaz ama kendisiyle tanışması o güne rastlar. Her ikisinin de kimsenin yardımı olmaksızın eşya taşıyor olmaları ilginç bir tesadüftür. Kendisi ve Bozca Adam, iş haricindeki zamanı birlikte geçirmeye ve gitgide daha iyi arkadaş olmaya başlarlar. Neden sonra anlarlar ki, aslında iş hayatları ve dışındaki zaman arasında bir ilişki vardır ve aldatılmaktadırlar. Durumu keşfetmek, onları aşk hayatlarını yeniden gözden geçirmeye ve birbirlerinden destek almaya itecektir...
Dünya'nın usta yönetmeni BozBulanık’dan aşk, nezaket ve yalınlığın görsel şölene dönüştüğü muhteşem bir başyapıt.
Konu: Bozca Adam ailesini terk edip birkaç şehir değiştirdikten sonra Eskişehir'e yerleşip nazik bir araştırma merkezinde garip bir işe girmiştir: Atomları saymak! İzmir'de arkadaşı olan Boz Bulanık birden ortaya çıkar ve onu yanına çağırır. Çünkü çıldırmak üzeredir ve Bozca Adam’ın buna şahit olmasını, sonrasında da işini devralmasını istemektedir.
Genç adam Eskişehir'in farklı bir büyüğü olan İzmir'e vardığında, onu bambaşka bir dünyanın beklediğini fark eder. Boz Bulanık'ın, birkaç alımlı kadının, yaz sıcaklarının ve kendisinin hayalleri arasında sıkışıp kalacak mı yoksa bir çıkış yolu bulabilecek midir?
gregor kanka, bir sabah uyandığında bütün sakallarını az bir şey uzamış buldu. ertesi gün de aynı şey olunca buna epey yeşillendi.

papatya gibisin mi beyaz ve süt.

18.06.2012

bu şarkıları eskiden de dinlerdim. kalbim daha da büyümesin diye kelepçelenmeden önce. yine öyle, ya da böyle, öyle ya da böyle. mahmut abi'yle ayşen abla beni ziyarete gelmeden önce o parkta, ya da mustafa'nın yüzüne ağlamadan önce, nöbete giderken insanlar. insanlar nöbete gider. ışıl nerdesin? merve yoksun; biriniz ılık süt içsin, diğeriniz ip atlasın. gözlerimin şişeceğinden adım gibi eminim. gözlerim şişe gibidir, benim gözlerim içerisinde nerden baksan otuzbeş derece alkol barındıran birer şişe gibidir. hasan da o sıralar bana otuzbeş km kadar uzakta, düşünebiliyor musun hasanla aramızda otuzbeş km kadarcık bir mesafe var ve benzer acıları çekiyoruz. "hasan mısınız?" diye bir şiir kurmuş elin oğlu, şiire sokim bize bir şey olmaz. en büyük korkusu yarın işe gidecek olmak, işe gitmek hiç de korkutucu değil de, şarkılardan etkilenen bu gözler yok mu bu gözler, asıl bunlar korkutucu. burnumun kanamasına o kadar aşina olmuşum ki herhangi bir sıvının ters inhalasyonunda direkt kandan şüpheleniyorum. bak benim dayanamayacağım öpücük yok biliyor musun, bir kadının burnu yanağıma ne bileyim değmeye görsün, allah belamı versin. bunu kendime neden yaptığım konusunda pek çok şüphem var, agnostiğim.
- bunu kendime yapmaya neden devam ettiğim üzerine bir nutuk çekmek isterdim sana ama pek itirafkar olur, henüz o kadar yakın değilim, ya da pişman değilim, hmm bunu hatırlıyorum bir yerden.
- benim bir kitabım olsa adı ne mi olurdu, uyumayın ulaan, olurdu. sen de tutar bunu beni severdin bir yerimden.
- merhaba ben uçuk, kaçık olmayanından.
- ben de uçak, mecnun oldum teniştiğimize, çöle çakıldım.
- henüz yapamadı konu, eni konu epi topu bir oğlan çocuğu.
- sen hiç anaokulu öğretmeni olmak nedir bilir misin?
- ben anaokulu öğrencisi olmayı bile bilmem ki tutayım hanendeliğe soyunayım.
- ben kendime inat ediyorum biliyor musun, ve babam bu yıl kurbanı çifter çifter kesiyor.
- ikimiz de o kadar boktan yazıyoruz ki dedi diğer blog yazarı beni de işaret ederek, alına alına sinsice.
- bir kızım olsa adını karaca koyar mıydım bilmem ama roman yazmakta olan bir arkadaşımın isimler konusunda müthiş bir tesbihi var, hele bi roman çıksın beraber çekeriz.
- gözlerin yüzünde bu kadar güzel durmasa onları isteyebilirdim senden, ve bu bencilce bir hareket olurdu.
- biz de okuma gözlüğüne sahip bir çift olup da gözlüğümü gördün mü diye soracak mıyız.
- bak orası bataklık, oraya girme sakın.
- benden nefret ediyorsun. var olmayan bir şeyim çünkü. bur?da olup olmadığımı bile bilmiyorsun. ne zaman varım ne zaman yokum kestiremiyorsun. evin büfesinde duran kristal sürahi ve bardak takımı gibiyim. hiç başıma kötü bir şey gelmemiş gibi, ya da beni gerçekten mutlu eden bir an. canım hiç gerçekten acımamış gibi. sadece duruyorum çünkü.

- napıyosun?
- duruyorum.
- hiç süt dökmüş kedi gördün mü?
- bence dünya üzerinde bunu gören şanslı bir azınlık mevcut.
- canım kestaneli pasta çekti.

12.06.2012

forklift seslerinden uzakta

bütün yakınlarınız sizi yalnız tanıdı. feat behçet necatigil. evler. kareler ve aklar. geçen hafta akla karayı seçime gittim. akşam oldu yine bastı da karelar.
sevdiğim kadınları bağrıma basarım. -geçtiğimiz hafta izmir'in selma güneri'si ile kocası boşandılar, bu bana fena dokundu. şimdi evlerine gittiğimde o yok.- kadınları ikiye ayırıyorum, selma güneri'ye benzeyenler ve benzemeyenler.
insanları ikiye ayırıyorum, aşık olanlar ve olmayanlar. aşık olanları da ikiye ayırıyorum, ateşin içinden geçenler ve üstünden atlayanlar. üstünden atlayanlar familyasındanım. insanlar ayrıl ayrıl bitmiyorlar.
hayatım bunun şekeri az mı olmuş ne? hayatım derken hayattan bahsettiğim anlaşılmalı.
bir kadının sevgilisinin/kocasının arkasında motosiklete biniş şekli pek mühimmat taşır. yeni kadınların aynı motosikletin sürücüsünün oturduğu şekilde oturup arkadan sarılması şekli ne kadar hoş bir görüntü oluşturursa oluştursun; eski kadınların, sürücün arkasında ama yan oturuyor olma şekli bir o kadar daha hoşlar bir görüntü oluşturur, hoşlanırım.
müzikte bas, hayatta dans. ben pek edemem ama dans etmek çok, mm, nasıl desem, çok hoş bir görüntü arz edebilir. talebe bağlı elbette. taleben olayım. tabiata tabi değilim, kendimle epey yakından ilgileniyorum.
sen de seviver işte, nolcak sanki.

26.05.2012

"You don't know me, but my name is Edward Bloom and I love you. I've spent the last three years working to find out who you are. I've been shot and stabbed and trampled a few times— I broke my ribs twice— but it's all been worth it to see you here, now, and to finally get to talk to you. Because I'm destined to marry you. I knew it the first moment I saw you at the circus. And I know it now more than ever."

25.05.2012

 

gel dört gözle bekliyorum
kayıklarla pencereden gir
sedire kurul
... odada yelken aç
yapış sulyenli dubalarıma
zehirli midyelerinle

gel de nasıl gelirsen gel.


Oktay Rifat

21.05.2012



sene o zamanlar bi biz varız ki bi biz.

20.05.2012

güncel rapunzelizasyon

insanın bit olacağı pire olacağı gelir mi hiç. saçlarının fotoğrafını! görünce gelir-miş. teşbihte sksen hata olmaz.
çal benden de o kadar

14.05.2012

9.05.2012

bu kadar sevilmeye, kömür olsam üflemeyle alev alırdım.

8.05.2012

7.05.2012

"o kadar güzelsin ki yağmur başladı"

çoğu araba tamircisi dükkanının çeperi parlak fayanslarla kaplıdır, onlar aslında fayans gibi insanlardır.

en çok hoşuma giden benzetmelerimden biri, benim bir çaycı olduğum, senin de kulağımın arkasındaki kalem olduğundur.

6.05.2012

"üstüme düşen bütün yıldırımları geri gönderdim." - gökyüzünde bir adam

hey komşu kızı, bana komşu sızıların var mı? bugün pazar, günaydın. pazar olmakta diğer günlerin bilmediği bir şey var. dünyanın bütün pazarları birleşsin, burdan köye yol olsun. bugün pek çok günün üstüste geldiği biriktiği filan bi gün. hıdrellez, altı mayıs asımları, din ile siyasetin birleştiği bir gün olmuş baksana, geceden kalınması muhtemel bir öğlen vaktinin tam da ortasından seslenmekte bizlere. aha kültablası dolmuş, boşaltmak lazım. dolmuşta çiki çiki baba çalıyor bizlere. baba bugün dağlar yeşil boyandı. muskatlı türk kahvesi almıştım, hiç mi hiç hoşuma mı hoşuma git mi gitmedi. carabina diye bir şarkı çalıyor şu an, fena değil, tavsiye ederim. diyalogsuz diyaloglardan sıkılmış blog okurları. ... cüneyt türel ölmüş, ekrem bora geçenlerde ona keza. mercedes sosa geçen sene. ilhan berk, bizim onunla seviştiğimiz sene. bugünlerde pek çok şiir okumak ezberlemek boğazımı parçalamak istiyorum. kitaplarım yanımda değil, camdan şiir okumak, bilmem nasıl olur ki. bu, blogger'ın yeni penceresiyle yazdığım ilk yazı. fonta ve ekrana adapte olamadım. ekrem, bu evleri bu evleri bu evleri bu balkonları bu çiçekleri kuşları, ekrem tüm bu kararan dolunayları, organize sanayi bölgelerini, forkliftleri, kamyonları kamyoncuları, otobanları kornaları, otoban kenarı bitkilerini, o otoban kenarı adamlarını, bunları bunları, ayaklarımı, çöz, hepsini çöz, bulmaca bilmece problem çözer gibi çöz. çöz de al mustafali.

bazı aynaların sizi de çok çirkin gösterdiği oluyor mu. yoksa o kadar güzel misiniz ki hiç çirkin gösterilmeyesiniz. ben fotoğraflarda çıkmayı bile öğrenemedim henüz. yaşım otuzu tek adımla geçti.

sahi alman bira evi diye bir bar vardı, giderdik.

pagliaccioooo

ben nazım olsam, piraye'ye kızıp yorgan yorgan sayfaları yakardım.
ben bir daha üniversite okusam akıl öncesi öğretmeni olmaya çalışırdım.

ayakkabından su içip içmeyeceğim konusunu hiç düşünmemiştim, şimdi nedense aklıma takıldı. aklım takıldı, fikrim takıldı.

sizlere bugün romantik bir karate ustasının özyaşamöyküsünden mi bahsetsem bilemedim. bu adamın tekmelediği duvarlarda hep kendi yazdığı şiirler asılıydı. hıncını şiirlerinden alırdı. içinde patlamaya patlamaya yüzlerce sayfa tutmuş, bütün organlarını sarmış bir şiir ağacı, kökleri japonya'nın bütün mahallelerinin altında dolaşan bir şiir ağacı. bu adam öcünü duvarlardan istedi, durmadan yumruk ve tekmeledi.

sizlere bugün aralarındaki aşka ortak olduğum ve bunun farkında olunan bir evliliğin içindeki kocanın halinden mi bahsetseydim yoksa.

sizlere bugün kendi balkonuna kilitlemiş bir adamın hikayesinden mi bahsetseydim. başka hiçbir özelliği olmayan bu adamın tek özelliği balkonunda büyüttüğü çiçeğini önce sulaması ve sonra elinde bir pipetle suyunu çekmiş saksının toprağından su içmesi idi. bu adam susuzluğunu buradan gideriyordu, ve su içerken boğazına biraz toprak kaçıyordu. bu adamın içinde bir çiçek büyümekteydi.

bazen kendimi çok anlaşılmaz buluyorum.

bazen kendimi kendimle aldatıyorum.

sizlere bugün çok şaşırtıcı bir adamdan mı bahsetseydim. adam çok şaşırtıcıydı.

sizlere bugün, pazar bu arada, konuşurken kelimelere basmamaya çalışarak konuştuğu için diksiyonu çok bozuk bir adamın nutuklarından mı bahsetseydim. bunu ona neden yaptığını sorduğumda, bunun yürürken çizgilere basmadan yürümeye benzemediğini söyledi.

üzerinde hız yapmayı sevdiğim şarkılar bellidir. üzerinde hız yapmayı istediğim kadınlar olabilir. sevişmek bazen hoyrat bir hüner olabilir sevgilim, bunu kendimize çok görmeyelim.

sizlere bugün kuklalara aşık olabilen bir adamdan mı bahsetseydim. kukla imgesini duyunca ağlayası tutan bir adamdan mı bahsetseydim. bu adam tavuskuşu gibi bir kadını mı sevseydi. bu adamın sevdiği kadın beyaz ve elleri olan bir kadın mı olmalıydı. bu kadının parmakları çeşme başında su içen serçelere mi benzerdi.

sizlere bugün hep koca adamlardan, içi ihtiyar heyeti olan adamlardan bahsettim.

sizlere bugün, sevdiği kadına baharda onu dağ köylerine götürmeyi vaat eden adamın onmaz platonik aşkından çektiği sancıları da mı anlatsaydım bilemedim.

sizlere bugün pek bi bilemedim.

19.04.2012

bensizlikle bağlantı

- senin sesin var mı?
- makedon müzisyenlere ben de ilgi duyuyorum evet.
- peki söyle bakalım, kavanozunu veya içinde bulunduğu her neyse işte onu, açtığında mutlaka bir yerlere içeriğinden sırnaşan yiyeceklerimiz nelerdir?
- hahah, zeytinyağı ve baldan mı bahsediyorsun?
- üçüncüyü bulduğunda sana aşık olacağım biliyorsun.
- peki söylesene sen benimle bu cumartesi alsancak'ta birkaç bira içecek misin?
- bana umutsuz teklifler etmekten vazgeçer misin?
- ağlar mısın güler misin?
- dargın olamayız elbette. ben sadece beni neden hâlâ öpmemiş olabileceğini, neden hâlâ gözlerime bakmamış olabileceğini sordum sarı çiçeğe.
- ne dedi ne dedi?
- çocukları, yavruçocukken mandolini olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayırıyorum dedi.
- bugün palmiyesin.
- hayır, incirlikten bir süre daha vazgeçmeğeceğim.
- sesin var mı senin?
- sese gelen sevgili öyküsünü bilir misin?
- sana eldivenlerimi göstermek istiyorum. bir de şapkamı tabii.
- önce saçlarını göreyim, sonra da şapkanı. bana kek yap.
- ne kadar sıkıcı olduğunun farkında mısın?

17.04.2012

- bana bisiklet resmi çizer misin?
- sanırım birileri yazılarında beni terlik ediyor. sanırım birileri beni yazılarıyla terlik ediyor.
- saçmalama. terli terli bira içme. sigara da içme. me ma mööö.
- mööö'nün yazınsal ve şekilsel duruşu da sessel ifadesini doğrulamıyor mu sence?
- sel deme şimdi, kıskanırlar mıskanırlar.
- sal diyeyim o zaman, kayıkçılığa pek uzak sayılmaz. aslında ben salcıydım da öyle bi deyim olmadığından, sonra da işleri büyüttüğümden.
- kibrit ister misin?
- kibritçi kız mıyım ben. kibritçi çocuk olabilirim belki.
- soğukta donmanı istemem. sıcaktan olmalı senin ölümün bile.
- sen nasıl konuşturuyorsun öyle. sen benim sana aşık olmama inanmıyorsun bence.
- ne kadar da sence.
- eğreti duruyorum sana: serdengeçtim halusinasyonbuki.
- aslında en merak ettiğim şeylerden biridir mandalinaya küçükken ne dediğin, ya da kelebeğe.
- geçti mi?
- bir öptüm bir öptüm, bir daha öptüm, geçti.
- seni haftaiçi de sevmem lüks mü kaçar hayatıma?
duruyor muyduk o sırada, napıyorduk hatırlamıyorum. kişileri asla unutmam, ama konuşulanları unuturum, -abilirim. bazı adamlar çok iyiler, hatta sana ulan bu herif çok fazla iyi dedirtebiliyorlar, o adamlar kötüleşene kadar terkediliyorlar. terkedile terkedile crocodile e. bazı kadınlar da çok iyi oluyor, tabii ki haklarını yememek lazım, onlar da sıklıkla terk edileyorlar, onlar kötüleşmiyorlar da. kötüleşmek. bazı adamların dilinde karıya gitmek diye bir deyim var, nitekim gidiyorlar; kadınlardan erkeğe gitmek diye bir deyim deymedim. gitseler de adı aldatmak oluyor zaten onun istanbullu toplumlarda. "onunla anlaşmazlıklarımızdan bir tanesi onun bana göre daha istanbullu olmasıydı" şeklinde bir açıklamayla gelip dert yansaydı bana bir arkadaşım, onu çok tabii anlardım.

alkol bazılarının beynini yumuşatıcıyla yıkanmış kıvamına getirirken bazılarınınkini de köy sabunuyla yıkanmış gibi yapıyordu.

bana bakma sen!

hem bana kızmak yok!

beni etkilemek ya da ne amaçla olursa olsun gözlerime baktığını hissedersem seni mutlaka tekrar ararım. ben pek gözlere bakarak konuşmam, nadiren baktığımda bakıldığımı yakalarsam demek ki zaten bakılmıştır falımıza.

15.04.2012

sen uzaklarda değil

yağmur gözlerini kapamadı sayın seyirciler. gözlerimiz camların ardında kaldı. gözlerimiz yağmurun biriktirdiği sularla çevredeki gözleri ıslattı. fırtına devam ediyor. bahara bir nazar. bahara bi nazar değdirdim ki sormayın gitsin. dünyaya bi nazar boncuğu takacak olsan hangi yöresine takardın merak ediyorum. dünyayı gezmeyi o kadar çok severdi ki, gidemediği zamanlarda dünya haritasına bakıp mastürbasyon yapardı. dünyanın vücudu o kadar güzel ki yukarıdan aşağı inene kadar ömür yetmez.

eğer karım olursan, dünyayı bir miktar kımıldatacak gücü bulabilirim kendimde. ve her sabah bu güçle çıkarım evden evrene.

sonra ben buna bi şarkı yaptım, epey de tuttu.

10.04.2012

new dawn fades (moby remix)

- önce sen geldin, önce sen.
- ben sana aşık oldum galiba, aşık galiba sana oldum ben, aşık ben sana galiba oldum.
- bi sn. bunu duymak kolay değil, kendime kontör yüklemeliyim.
- keşke hiç gelmeseydin.
- neden?
- seni uydurmazdım o zaman.
- çok mu uydurdun beni?
- evet, otobüste giderken uydurdum. çeşmeden avcumla su içerken uyurdum. cami avlusunda beklerken uydurdum. otobüsü kaçırırken uydurdum. dalgalardan ayağım ıslanırken uydurdum. değişik şekillerde uydurdum. altını aldığım satırlarda uydurdum. içimden ayda bir akan kanda uydurdum. içimden ayda bir ayın şekline uydurdum.
- bu şekilleri çizebilirsen sana aşık olabilirim.
- bana mesaj attığında elimde bi bezle toz alıyodum.
- bu yüzden mi bana aşık galiba olduğunu söylüyosun?
- evet, aldığım tozları en yakın mikrobiyoloji laboratuarına götürüp mikroskobiye tabi tuttuğumda lamın üzerine senin fotoğrafını gördüm. her şey seni işaret ediyordu.
- parmağını burnuna götürüp şşşt yapar şekilde fotoğrafını çekebilir miyim?
- bence sen önce benim sana aşık olduğum fikrine inandır kendini. bütün dünya benim lehimde tezahürat yapıyor ve duymuyorsun, kulakların kepçe oysa. neden bu kadar katısın?
- sen ömrüme kasıtsın.
- bana şairlik yapmazsan sevinirim!
bütün şiirlerimi astım

lover lover lover lover come back to me. bilekciyan ud çalıyodu. benim hocam vardı, evine gitmiştik, balat'ta oturuyodu, hanımın mı dediler, yok dedim, arkadaşım. hocamın belden aşağısı tutmuyodu, hanımının adı saadet idi, saadet çok güzel isim tanrım, iyi ki varsın ve iyi ki böyle bir ismi dünyaya getirmişsin. gabriel garcia marquez olsam yüzyıllık yalnızlık da neymiş, asırlık saadet adlı bir kitap yazacağımdan hiç şüpheniz olmasın ama beni yazdıran kızlar, benim yazdıklarımı beğenen kızlar yok şimdi, ben her şeyi her yeteneği kızlara borçluyum, varsa tabii, yoksa zaten bundan söz bile edilemez, nerde kaldı şıpıdık terlik meseline dair masal, nerde kaldı madonna olacakmış, nerde kaldı aşk köpeklik değildir, nerde kaldı could you be loved, nerde kaldı aysel gel başıma, nerde kaldı bu mına kodumun otobüsü, akaretler durağı mıydı burası, serencebey durağı mı, fuar pastanesi, arjantin pidecisi, özguatemala kahvehanesi,.. şaşıyorum insanı kanatan hakikatler olmasına. insanı kanatan birtakım şeyler varmıştı, he evet, he polmuştu. benim hocam, adı bay kerim'di, ama ben ona hocam derdim, düşünsene ya kız ud çalıyo, keman filan çalıyo, tıpkı piyano çalan bi erkeğe otomantıksızın aşık olması gibi aslı'nın, böyle hakikatleri var dünyanın, bi adam piyano çalıyosa kızın dünya haritası onun parmakları üstünde dönebilir, yuvarlak haritadan bahsediyorum, raksediyorum mına koyim, bildiğin raksediyorum. neymiş de dünya yuvarlakmış, ey hayat, seni sevdiğim için özür diliyorum. bi yalnızlık planladım senin için ki için gider. haykırasın rasın gelir. ordan çıkan rastalı bir genç, sana viski ikram eder. ne diyodum, udum diyorum, nemden dolayı eğrildi büğrüldü kaldığım kapıcı dairesinde, sonra ben dünyanın bütün nemlerini kurutmaya adadım kendimi, o kızların beni sevmesine dair adadığım adakların hiçbiri sonuç vermedi, yazdı bana bana yazdı, beni görünce unuttu cümlelerinin güzelliğini, cümlelerinin güzelliğini çirkinliğime verdi. sonra udumu eşeğinin sırtında odun çeken bi yaşmaklı teyzeye bağışladım, biraz kül biraz duman bile olamadan gitmiştir bi sobanın içinde. sigaraya bi sobanın içinde başladım, o zaman bildiğin kurşun askerdim. üzgünüm, düzenli bi yazma hayatım yok, yazmaya başladığımda ilk sefer boşa gidiyor, ikinci seferde zevk alırız biz de. hani şey gibi, bir nohut tanesi kadar olması tavsiye edilen şampuanın, ya da diş macununun, azıcık suyla köpük köpük köpürmesi gibi. ben de işte, azıcık notayla bildiğin köpürebiliyor, ve bugünlerde hemen sevebiliyorum. bugünlerde seni hemen sevebilirim. bugünlerde seni tekrar hemen sevebilirim. bugünlerde seni ilk defa hemen sevebilirim. bugünlerde saçım olsa onu bile uzatabilirim. bugünlerde sakal bile bırakabilirim. bugünlerde, bile bile senin için her yere gidebilirim. bugünlerde inan senin için ölebilirim.

9.04.2012

ilk olarak onbirinci dakikanın onuncu saniyesi filandır, muhsin bey'in sevda hanım'a olan bakışıyla birlikte müzik de girer devreye, ben o bakışı bilirim, gayrihtiyari bilirim, o müzik de cezbekeder.

8.04.2012

bol bol karşıdan karşıya geçtim bugün. pek manidar geldi bana.
bundan birkaç yıl kadar önce özellikle sabahları dinlediğim

The Lucksmiths - There Is A Light That Never Goes Out (Smiths CoverLyrics).mp3

7.04.2012

bu akşam dışarı çık. bugün cumartesi. alışkanlıklara değilse bile halka uyum sağla. bara git. izmir'e git, alsancak'a git. karşıyaka'ya bostanlı'ya git. kadıköy'e git, taksim'e git. bara git bira iç. gece dans et. ya da benim nerde olduğunu bile bilmediğim sen, benim ne olduğunu bilmediğim şeyler yap, sakın bana haber verme. bu akşam kiminle sevişeceğini kimse bilmesin seviştiğin kişiden başka. bu akşam dünyanın her yerinde cumartesi mi. parmakları shuffle kısayollarında şarkı mı değiştiriyor dünyanın tüm azınlıkları. a erhan mesela şu an neyle meşguldür, ya da e akın ya özgür. benim için önemli bunlar, ve dünyanın tüm kadınları. dünyanın bütün kadınlarını verin diyorum bana, çiçekler su ister, gübre isteyen çiçekler bize göre değil. biz hakimiyetin kayıtsız şartsız durandan yana olduğuna biat etmiş mutlu bir sazınlığız. sazınlık demek, sazlıklara gönül salmış kişiler demek. sazlıklardan havalanan bir ördek gibi olamaz kimsenin sesi, saçma bir şarkı sözüdür tanrı sizi inandırsın. inandırmak konusunda tanrımızın ikna kabiliyetinden yararlanmak gerekliliğine şüphe yok, şüphesiz ki o bir harftir, hatta rakamdır biraz büyürse elips. ben asıl seni merak ettim, iyileştin mi, ne haldesin, bensiz bu akşam neler içeceksin, tooman'ın sarhoş olsak ya diye bi şarkısı var.

merhaba, ben hoparlör, sesimi açabilir ya da kısabilirsin, her şey senin elinde ve benim kulaklarım kepçe.
yumuşatıcı almadan önce kapağını açıp koklayan anneler mi tek ortaklığımız.
hayır, başkalarının buzdolaplarını karıştırmamalıyız, alkoliklerin buzdolapları karıştırılmaz.
aşk kültablasıdır bir düşünün abiler. söndürürsün, yenisini yakarsın. bazen sönmez, kalanın dumanı rahatsız eder, burnunun direğini sızlatır.
kulak burun boğaz şeklindeki ortaklık, burnunun direği sızladığında yutkunma ihtiyacını da birebir hissettiğindendir, kulağın bu sırada çalan melodiden vurur sana.
aşk bir biradır bir düşünün, kimi çabuk ısınır, içesin gelmez; kimi uzun süre korur soğukluğunu. soğukiçiniz.
yastıklarda hayat var, yastıklarda tel tel dökülmüş saçlar var.
tel tel tarardım zülfünü.
sevgilinin saçları kuş yuvası.

6.04.2012

Nisan 1

Martılar ağlardı damlarımızda, biz seninle duruşurduk. Biz seninle ne de güzel duruşacaktık.


Bozca Adam bugünle birlikte tam iki haftadır ardı ardına iki gece aynı yastığa baş koymadı, bitseydi artık bu yerleşik hedefli göçebelik, bu balkonsuzluk, durmadı. “Bir şehrin balkonu olmadı mı, o şehirden korkacaksın,” derdi Bozca Adam. Bir kadının balkonuna çıkmayı, orda ne bilelim reçel filan. Kuş yuvam, der miydi ona sevgilisine Bozca Adam. Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına? Ormandan geliyordu, dağdan gelecekti bir kız döne döne, dağdan bir kız gelecekti döne döne, dağdan bir kız döne döne.

Bozca Adam takla attı.

Bozca Adam hababam koyuyordu.
Bozca Adam, o günün akşamı o gün kalacağı misafirhanenin odasında bulunan tv’yi açtığında, Durdurun Dünyayı adlı film oynuyordu. Sonra mübaşir adını çağırdı tanık sandalyesine, dünyayı durdurdu bir dönümlük. Bir dönümlük arazi almayı tasarladı dururken.

Bozca Adam, o günün pazar olan dününde baba bey’iyle birlikte tarlalara açıldı nisanın tam da birini kutlamak üzere. Tarla kuşları ötüyordu, öyle bir ses az bulunurdu gerçekten. O kuşun resmi adının tarla kuşu olduğunu öğrendiğinde tam yirmiiki yaşındaydı, yirmiiki yaş onun gözünde tüm insanlığın en özel yaşıydı, yazıyla yirmiiki. Yazıyla yirmiikisinde tanıştığından mıdır, belki. Kırmızı bir burnu vardı bozca adamın, yüzü çiçek bozuğu gibi bir ucubelikle kaplıydı. Sonra o sıralarda, muhtelif tiyatrolarda Tarla Kuşuydu Juliet adlı oyun oynanıyordu, izlemeye gitmedi, adı yeterince güzeldi. Tarlabaşı’nda Tarla Kuşuydu Juliet, diye bir oyun yazdı. Tarlakuşu kuş olup uçmuştu çoktan, ne bilelim belki rio de janeiro’ya, belki kızılay’da kolej mevkiine, belki sığacık’a, belki guatemala’ya, belki kumbaracı yokuşu’na. Belki solo le pido a dios. Aklına judy ve uzun bacak da geldi, gelmez olur mu hiç.

“Davut, hadi şu turplardan bi pişirimlik topla, bak taze taze.” diyen taze sesini duydu baba bey’inin. Babası ona Davut derdi, küçüklüğünde bitirim bi çocuktu, delikanlıydı. Kavgalara karışırdı. Bir gün babası ona kavga etmenin iyi bir şey olmadığını anlatmaya çalıştığında, babasına savunma olarak Davut’un kavga ederek güçsüzleri koruduğunu söylemişti, babası Davut’un kim olduğunu sorduğunda, bir filmde Cüneyt Arkın’ın oynadığı karakterin adı olduğunu ve hikayesini anlatmıştı. O gün bugündür adı Davut kalmıştı, Davut aşağı, Davut yukarı.

Sonra turp otlarından toplamaya başladı. Halkça hardal otu, ve adını bilmediği bir sürü muhteşem bitki. Gördüğü dikenin bi tanesinin kabuklarını soyarak içini yedi. Bunu dünya üzerinde bilen kaç kişiydi, o dikenin içinin yenebileceğini bilen kaç kişiydi. Bir dikeni tanımak böyle bir şeydi. Herkes gibi o an kendini dikene benzetti. Hatta uzatıp, kirpi gibisin çocuk / her tarafın diken / kim elini uzatsa / delik deşik dizelerini hatırladı Attila İlhan’ın, saçlarına dokundu, bildiğin kirpi gibiydi. Toprağa gözü daldı. Doğaya kaçmak deyişini bir türlü anlayamıyordu. Adı üzerinde Bozca Adam, zaten doğduğu günden beri doğayla iç içeydi. Gözü her yana pervasızca ve sereserpe uzanmış papatyalara takıldı, papatyaların kokusunu tarif edebilecek kaç kişi vardı, yok artıktı. Her bitkinin üzerinde birtakım böcekler vardı, ama en dikkat çekicileri elbet uğur böcekleriydi, sahi uğur böceklerinin resmi bir adı var mıydı, nüfusa ne diye kayıtlıydı. Coccinella.

O araziye pamuk ekerlerdi. Sonra pamuk hem para yapmamaya hem de çapasıydı suyuydu zahmetli olmaya başladığından, yonca ya da fiy ekimine girmişlerdi. Film ekimi vardı di mi, bu da bozca adamların fiy ekimi işte, aynı kapıya çıkar. Dolayısıyla, dolayısıyla, ?, küçüklüğünde dahi olsa pamuk toplamış olmak, çekirdeklerini düşünüp o gri pamuk bitkisinin nasıl olup da o bembeyaz ecza ürününe dönüştüğünü kurmak bir yana, pamuk balyalarının üzerinde zıplayıp aralarında kuzenleriyle saklambaç oynamışlığından dolayı kendini şanslı saymıyordu, çünkü bu gayet doğaldı, çünkü şimdi de kuzenlerinin çocukları yerine getiriyordu bu eylemi.

Bozca Adam bir süreliğine dünyayı başıboş bıraktı. Dünyanın balkonuna sigara içmeye çıktı. Sahi, sevdiği bir kadının balkonuna konmak. Kadın bu, kuş misali.

Baba bey’i, sanki Bozca Adam’ın karaciğerinin başına geleceklerden haberdarmış gibi tarlanın her yanına enginar dikmişti, enginarlar baş baş meyve vermişti, birazı da muhakkak kendi karaciğeri içindi. Akciğerin halk dilindeki adının kızılciğer olmasından mütevellit, halkı haklı buldu bozca adam. Babasının küçükken, tarlanın hemen kenarından akan kanalda suya girdiğini düşündü kendisi suya girerken. Babası, içine doğduğu çadırı tarif ederken, gözleri dolmuştu, birkaç gündür de oraların özellikle rüyasına girdiğini eklemişti, dedesi rahmetliyle birlikte. Bozca Adam, evde ve hastanede doğmuş olanlar şeklinde insanları ikiye ayırırdı. O zamanlar fakirlik bu şekilde kıyaslanırdı, ve çocuklar ne kadar zengin olduklarıyla değil de ne kadar fakir olduklarıyla övünürlerdi. Her ne kadar kendisi için bu dünyanın son şahitlerinden olan babaannesi geçtiği yıl halka gözlerini yummuş olsa da, evet olsa da, bu büyük bir buruk. Bi büyük lütfen.

Önünden geçen bir yavru fiy bitkisinden düdük yaptı Bozca Adam. Kadınları bunun için seviyordu aslında. Bunu onlardan en sevdiğine öğretme hayaliyle yaşamaya devam ettiriyorlardı ya onu, yoksa ne diye yaşayaydı. Ya da geç kalmış bir ekinin ucundaki kara boyayı göstermek, ya da o otlardan saat yapmayı, ya da yapışkan otlara uzanıp üzerinden atamamayı. Yoksa papatyadan tac yapmayı herkes bilirdi. Ayrıca çiçeklerin dalında güzel olduğuna da inanmıyordu Bozca Adam. Çiçek elde güzeldi, çiçek saçta güzeldi, çiçek nerede olursa olsun güzeldi, soldu mu tazelenirdi.

Güneşin haşin adaleti yüzünü iyice kızartmaya yüz tuttuğundan bir Akdeniz bitki örtüsünün altına sığındı, başını kaldırıp baktığında gördü kuş yuvasını. Ilgın Ağacı’nda kelimenin sakin ve tam anlamıyla derme çatma bir kuş yuvası. Kadın ve onun kuş yuvası, dünyanın teması, bir dünyanın başka bir dünyaya teması.

3.04.2012

Bornova'nin ara sokaklarindan birinde ishak kusu'nun sesini duydum, kesinlikle oydu.

25.03.2012

O aksam biraz erkenci miydim neydim. Biraz ileride deniz vardi. Denizin adi vardi ama herkes ona adiyla degil de lakabiyla hitap etmeyi tercih ederdi. Benim canim biraz sallantiliydi. Sen hep boyle susar misin, dedi kadin. Evet, dedim, ziyadesiyle boyle. Ziyade olsun demislerdi ben dogduktan sonra, geniz yakmaya devam ediyordum halbuki. Saatler her sene bu aralikta yapildigi gibi bi saat hareket etmisti ve hava buna gec karararak uyum saglamisti. Sabahlari daha mi erken daha mi gec kalkicaz simdi, sorulari geniz bir kitlenin kafasini karistirirken, alarmla uyanacak olmamizdan dolayi erken ya da gec kalkacak olmamizin onemi yoktu bence, hele de icimdeki genis kitle bu kadar aleyhte tezahurata susamisken. Deniz biraz ilerideydi ve kokusu burnumdan rol caliyordu, ona bu kanli gozler benim gozlerim dedim. Burcu, Gulcin, Gozde, Nihal nerdesiniz bakiim diye seslendim yeni actigim gozlerimi ovusturduktan sonra. Midem refluye ve benzeri rahatsizliklara olagandisi bir inat sergiliyordu. Okuyanlar depresif buluyormus halbuki. Hic alakasi yok, dedim kalcalari ilgi cekici guzel kadina. En kotusu de aksamuzeri icmekti, ya gunduz olacakti ya da gece, ama aksamustu hava yari aydinlikken degil. O sirada nerden uzandigini kestiremedigim bir el sigarami yakti. Hey dedim ona, bu gun hic yazma modumda degilim ve lutfen o vapurdan inip bana geri don.

24.03.2012

beş gündür beni o ev senin bu ev beni gezdiren talihim dün akşam muhalif başka bir esintinin de hayatıma dahil olmasına izin verince, dayanamayıp lordumla görüşmek istedim ve randevu aldım. dedim ki ona, "lordum, beni sınadığınızın farkındayım. lakin son yüzyılını kadınsız ve aşksız geçiren şu ömrüme gasp gibi adi bir suçu dahil etmenizdeki maksadınızı sorarsam haddimi aşmış olur muyum?" dedi ki, "evlat, son zamanlarda fazla olduğunun umarım sen de farkına varmışsındır ve son sorduğun hadsiz sorunun da maksadını aşan bir soru olduğunu belirtmek istemekle birlikte, seni şu yersiz yurtsuz bıraktığım günlerde, arabanın camını kırıp en sevdiğin kıyafetlerini ve not defterlerini ve o son hediye kibrit kutusunu yanında götüren şahsın buna ihtiyacı olduğu için bunu yaptığını unutmamalısın, onun ihtiyacı olduğu için değil, dünyanın ihtiyacı olduğu için. evine, eşyalarına ve kendine bu kadar bağlanmaman gerektiğini sana defalarca anlatmış olmama rağmen bu defa naif şiddetimin dozunu arttırmam gerekiyordu ki bunu anlayasın."

huzurundan çekildim. huzurum azaldı.

22.03.2012

Dostlarim, haftabasindan bu yana o ev senin bu otel benim dolasmaktayim. Yasadigim lojman odasindan ayrilmak durumunda kaldim ve bu yersiz yurtsuzlugum bir sure devam edecek. Bu sebeple, surekli internet baglantisi bulamamak bir yana, muziklerimden ve kiyafetlerimden ve kitaplarimdan ayri dustum. Selamim sabahim kesildi. Mazur olunur muyum bu atipik magduriyetimin duvarina yaslanirsam. Gorelim bakalim mevla neyler, neylerse guzel eyler.

19.03.2012

paris'in ufka doğru mora çalan mavisi

hiç martılara jelibon atılır?

7.03.2012

"güzel sever diye itham ederler"

iki senedir içinde bulunduğum ve artık mevcut hanesine artı olarak işlendiğimi kabullendiğim bu şehirde bahara çalan bir sıcaklık hakimdi gündüzün. ne var ki mart ayının yedisine işaret eden bu mevsimde havanın birden soğuktan sıcağa girişvermesi bünyeme sahip benzeri hassasiyette kişilerde olduğu gibi bende de basit bir  alınganlık göstermişti. haftasonu güneşin ve güneşin gülüşüne inanarak çıkardığım ayakkabılarım ve çoraplarım aslında buna hazırlıklı ve aldırmaz olduğumu ve hatta meydan okuduğumu gösterişe çevirmemle sonlansa ve ayaklarım o güzelim denizin kıyısındaki kumları iştahla eşelemiş olmaktan büyük bir haz duymuş olsa da böylesi bir burun çekişini bekliyordum. beklemesine bekliyordum ama hayır, asla çağırmamıştım, sadece kerameti kendinden menkul bir seyirdi bu. ben yollar boyunca çimenleri ve denizi seyrederken vücudumdaki hararet boş duracak değildi a. ... hiç mi hiç ziyanı yoktu.

son haftalarda muhtelif gidişatıma son vermek adına almış olduğum kararlar neticesine bünyemin gösterdiği tepki pek alışılageldik değildi, üstelik beklenene ters bir tepki sirayet ettirmiş idi: altlı üstlü dudaklarımı kaplayan uçuklar, yüzümdeki kraterler ve heyelanlar yetmiyormuş gibi traş olduğum bölgelerde özellikle mevzi tutmuş sivilceler, ve nihayetinde böylesi bir akciğerleri zımparalama operasyonu. ... hiç mi hiç ziyanı yoktu. zira benim son zamanlarda can vermeye bile dermanım yoktu.

bugün montumun cebinden bana sigara çıkarmasını istediğim arkadaşım, cebimde tesbihin ne işi olduğunu sordu. ben değil miydim daha birkaç ay önce yine buralarda tesbih kullanan insanlardan nefret ettiğimi söyleyen. son dönemde almış başını yürümüş -şahsım meclisten dışarı- lumpenin daniskası behzat ç. tabiatından aşırdığım bir uyruk da değildi bu, hediyeydi, ve hediyelere sonsuz hürmetim yıllar geçtikçe devam edecekti.

beni "güzel sever diye itham ederler." ithamdır diyemem, diyemem diyememesine ama yine de acıtmaz, geçer.

yoğun bir mesai kavramımın ardından bol çaylı olacağını bildiğim bir akşam için tevazu üstadı daireme hoşbulundum. bu akşam da balkonum olmayacaktı, bunu başından beri biliyordum. üzerimi değişip duşumu aldıktan sonra, dilimlediğim bir elmayı ve yarım limonu çaydanlığa kaynasın için bırakıp, bilgisayarıma bana bu akşam için özel bir şarkı seçmesini rica buyurdum. seçti nihayetinde. bilgisayarımın müzik beğenisine itimadım tamdır. sonra bu şarkıyı dinlerken sözlerinin aslında ne kadar da manidar olduğunu tekrar anlayıp kumsaldaki taşlara, toprağa ve bütün taşlara tekrar biat ettim, ve bir müziğin notalarını tesbihlere taş dizer gibi dizen üstadların şerefine kaldırdım elma dolu çayımı. ve bu serencama şükür edercesine zikrettim sözlerini zımparalanmış kalbime:

"hastayım, yalnızım, seni yanımda sanıp da bahtiyar ölmek isterim
mahmûr-ı hülyâyım, câm-ı lebinden kanıp da bahtiyar ölmek isterim

bir olmaz emelin düşdüm peşine, vuruldum hüsnünün şen güneşine
güzel gözlerinin aşk ateşine yanıp da bahtiyar ölmek isterim

talihin kahrı var her hevesimde, boğulmuş figanlar titrer sesimde
o güzel ismini son nefesimde anıp da bahtiyar ölmek isterim"


birtakım taşların doğal hallerindeki yüzeyleri mattır, doğadan çıkarıldıkları şekilde yani mat hallerindeyken yeterince albenili olmadıklarından ya da içlerindeki asıl cazibeyi göstermek için bu taşların yüzeyleri parlatılarak insanoğluna sunulur. bilinir ki mat durumlar insanın pek dikkatini çekmez, mat kişiler de diğer kişilerin dikkatini çekmez. ben, tahmin edileceği gibi matlıktan hoşlanır ve mat durmak için gayret göstermeden mat bir duruş sergilerim dünyaya karşı. bu, parlak duruşlu kişilerden hoşlanmadığım anlamına gelmez, nitekim bilirim ki her şey zıddıyla kaimdir, lakin kimileri de iddia eder ki var olmakta zorlanan durumlar/kişiler var olabilmek adına zıtlarını seçerler, bu durumu da el insafa ve başka bir bahse bırakmakla beraber, size mat görünen bir nesnenin aslında basit bir işlemle gayet parlak ve gösterişli hale sokulabileceğini anlatmak istiyorum.

mat bir şeyi, mat bir kalbi, mat bir insanı parlatmak için yapılan işlem en basit ve gayet net olarak söylersem zımparalamaya/aşındırmaya dayanır.

ve siz siz olun mat olan bir şeyi, bir kalbi, bir insanı parlatmak için uğraşmayın, zira yaptığınız işlem sonucunda o şey, o kalp, o insan parlayacak olup sizi cezbedecek olsa da nihayetinde epey aşınacaktır.

sonra elmalı çayımın bittiğini fark ettim. sümüklerim balon olmayacaktı bir yarım saatliğine. kukla günleri'ne gideceğimin hayalini kurarak uykuya daldım. uykumda oğlumun adını kahır koyuyoRlardı. nüfustan silmelerini aksi halde onu evlatlıktan reddeceğimi bildirdim. onlar da bana bir kız evlat verdiler, onun adını da mendil koymamışlar mı meğer.

bu ne dünya kardeşim, seven sevene diye bağırarak uyandım, mutlu muydum, sanırım.

5.03.2012

sahi, biz taşlara ve saçlara inanırdık.

Adriano Celentano - Storia damore.mp3

4.03.2012

gün gördüm, günler gördüm, seni gördüm şad oldum

menemen(yol)-aliağa(yol)-ayvalık(duruş)-burhaniye(yol)-edremit(yol)-zeytinli(duruş)-akçay(duruş)-güre(duruş)-altınoluk(duruş)

bunu daha önce neden yapmadığıma dair elbet bir fikrim var ama bir daha yapacağım konusunda yüzdeyüz eminliğim ve kendime itimadım var. kaz dağları'nın da sana sonsuz selamı var.

1.03.2012

metafarfara - metalar fora

ben geldiğimde dünyanın çivisi henüz çıkmamıştı, şahit olduğumdan böyle emin konuşuyorum. sahip olunan bir şeyi düşürmek, elinden kaçırmak, kaybettiğini sanmak ya da sonuç olarak -o anlık dahi olsa- kaybetmek sıklıkla karşılaştığımız bir durumdur, vakai adiyeden bile sayılabilir. ben misal, gömleğimin düğmesi düştüğünde gittiği yeri ilk birkaç bakışta bulamazsam, yerine bir düğme daha koparır ve onun düşüşünü izleyerek diğerinin de gittiği yeri bulmaya çalışırım, bu totemin çoğunlukla işe yaramayacağı düşünülür değil mi, gerçekten de çoğunlukla işe yaramaz, ama yararsa o zaman daha çok mutlu eder; bir düğmeyle iki düğme elde etmiş olursun, onu da bulamazsan zaten üzerine soğuk su içtiğin diğer düğmenin gittiğine aldırma seansın bittiğinden bir giden son düğme için ağlarsın sadece. kaybolan düğmeler hakkındaki asıl düşüncelerimi birazdan aşağıda yayımlayacağım oldukça eski ve kötü bir şiirimle aktaracağım, ama bu ayrı bir mesele. demin yukarıda örneklediğim kaybolan nesne konusunda düğme yerine başka bir şey daha konulabilir rahatlıkla, ve aynı totem uygulanabilir.

sözgelimi, dünyanın çivisi mi çıktı, benim yaptığım gibi diğer çivilerini de çıkarın -ki düşündüğünüz gibi yalnız değildir dünyanın çivisi, zamanında epey bir çivi batırmışlardır o güzelim yuvarlağına- ve tek tek düşerek saklandıkları yerleri araştırın. bulamadınız mı, bir daha çıkarın. dünyanın kapağını kaldırıp bakın, ne yazıyor, tekrar deneyin. böylelikle o şanslı kesimdenseniz, hani bol kesim değil de öbürü, o halde kaybolan çivileri bulup yerlerine takabilirsiniz, ya da giden diğer çivilerle birlikte dünyanız söner.

metalar fora.

ve günün bonusu:

Vözgeçmiş



yöresel arabesk bir radyo istasyonuyum
lokantalarda tamirhanelerde insani her yerde
kral fm’e kafa tutan
daha reklamsız, mat
daha içli
içli dışlı
daha benim
ben de gülmek isterim

***


misafirlere hiçbir zaman “hoş geldiniz!” dememezlik etmedim


***

memleketimi sordu mülakatçı yüzbaşı
“milas,” dedim
“ne?” dedi
“milas,” dedim
“‘siirtspor sakaryaspor’u iki sıfır yendi.’ de!” dedi
dilimde fazladan duran s’yi jiletledi
“senin su laleni sulayayım!” diyemedim


***

kendimi kolayladım sanırım biraz
hani zor bi heriftim ya ben
onu diyorum
kolaydıysam başına gelseydim ya senin
sürekli bunu diliyorum

her sabah bir tutam bergamot
çayıma onu dilimliyorum
bizimki büyüyünce çok güzel bir çaylaşım olacak


rüyalarımda düştüğüm uçurumları ağaçlandırdım ilkgençliğimde
nadasa bıraktım bazen
kendimi de ıskartaya ayırdım onsekizimde
hasarlılar uğrar arasıra
hey delikanlı defter!
boşları toplasana


***

bugün hava çok sıcak (sabahtan gördüm seni)
soyundu baldır bacak (çok beyaz geldin bana)
milas sana koyacak (konakta mı büyüdün)
oy oy marmaris (oy oy emine’m)
milas sana koyacak (güneş çalmamış sana) (x2)


buna benzer terbiyesizliklerim oldu elbet şiir tarihimde
ama babamın yanında ne bacak üstüne bacak
ne de sigara içtim
her bir şeyi bir bir biriktirdim


yüksek sesle okunmaya elverişli bir hayatım yok
sokaklarda savunmaya duran bir yüzle baraj kuruyorum tek başıma
ellerim apış aramı kapatmış
ağız da yüzün apış arasıdır
-ağzın yüzünün mahrem noktasıdır-
bekâretimi koruyorum
şiirimi bi indirirsem halka
korkarsınız biliyorum


***

dede dediğin şarapçı olacak hacı
torun dediğin onsekizinde bir kadın haritasında meme icabındağ
yirmibeşinde şişe içre bir alkol her an pansumana ve performansa hazır
otuzbirinde ilelebet memur
otuzbeşinde tüm bunlardan şair
ben demedim atalarım şifahen dedi
şunu da ekledi
erkek; halk dilinde sigara ve göbek
kadın; halk dilinde bilezik ve börek


***

genç bir ismi yoktu babamın
bilirsin her isim iyi durmaz babalarda
durdum divana
uydum hazır olan imama
ekmek almaya çıkıp yıllarca dönmemek istiyordum
bütün güzel kadınları tanımak ve tanıdıkça onlardan soğumak istiyordum
hayattan bana bu makamımda biraz hürmet etsin istiyordum
olmadı sustum

hayır karambol evde yok
ben oğluyum
***

the man who bought the world
her satıcının bir alıcısı bulunur
bunu yazdığım için mutluyum

***

bu gemi ne zamandır burada
bu şişenin içinde


***


öfke kontrol bir ki
kontrol bir ki
kadehi şişeyi kırarım bugün bil ki
ameliyatımdan kalan –hani seni bana diken-
[deveye mi insana mı yaranırdı?] dikişlerden birini daha söktüm son doğumgünümde
kaybolan düğmeler asla bulunmaz bilirsin
gittiği yerde deliksiz bir uyku çekiyordur şimdi


***


zora sokarım insanlarını hayatın
hayatını insanların
zora sokarım
zoka satarım
ustam yoktu ben satarım
ani kalkışlar yaparım
başım döner


***

benim hiç ciddi işim olmadı biliyor musun?
oysa her evin bir bacası
herkesin bir arka cep tarağı vardı
benim de yüzümün bacasında tüten bir oyun arkadaşım
oralet diye de bir şey vardı
bedduadan hiç hoşlanmazdım
feleğin sözlerini çok severdim
şiir yazmadan önce mutlaka kollarımı çemrerdim
ateşim otuzyedi buçuktan şaşmazdı
böyle hem kendi hem dünya etrafında dönen kafadan basık bir çemberdim


çomak sokmanın ne anlamı vardı bre cavurun gızı
sen bir sincap ben kovuk
beni anımsa
(beni unut)