ama arkadaşlar iyidir



10.12.2009



ARAMASIN GÖZLERİN, O ŞİMDİ ASKER!

8.12.2009

elimize kına da yaktırdık ya tamamdır, olduk artık. allah'tan davul zurna eşliğinde uğurlanmamaya ikna edebildim. bir de iki yüz kişilik bir topluluk eşliğinde uçağa bindim mi tamamdır, bu askerlik biter!

2.12.2009

Yaşam ve Aşk: Baskı, Desen ve Resimler

23 Ekim 2009-24 Ocak 2010

20. yüzyılın öncü sanatçılarından Marc Chagall, Türkiye'deki sanatseverlerle ilk kez Pera Müzesi'nde buluşuyor.

1887'de Rusya'da doğan ve 1985 yılında Saint-Paul-de-Vence'da hayata gözlerini kapayan Chagall'a ait 160 yapıt, Kudüs İsrail Müzesi'nin zengin koleksiyonundan biraraya getirilen baskı, desen ve resimlerden oluşuyor.

Sergi, Chagall'ın çokyönlü kimliğini ve renkli hayal dünyasını vurgulayan bir seçkiyi sunuyor. Sanatçının yaşamını ve ilk eşi Bella ile aşklarını konu alan özyaşamöyküsel desenlerinin yanı sıra, Kutsal Kitap illüstrasyonları, La Fontaine Masalları ve Gogol'ün Ölü Canlar'ı gibi edebi yapıt resimlemeleri de sergide bir araya geliyor. Yapıtlar arasında Chagall'ın imzasıyla bütünleşmiş Rus folkloru, Yahudi gelenekleri ve sevgililer temaları dikkat çekiyor.

Sergiye paralel olarak 5 Aralık 2009, Cumartesi günü de bir sözel etkinlik yapılacak.
Pera Müzesi ve Fransız Kültür Merkezi işbirliği ile gerçekleştirilecek etkinlikte Marc Chagall'ın torunu ve Marc Chagall Komitesi Yardımcı Başkanı Meret Meyer sanatçının sanatı ve yaşamı üzerine bir konferans verecek.

1.12.2009

bu bayram "aynı kavağın kaşığı" diye bir deyim öğrendim. hoşuma gitti. yani, burada mevzubahs olan iki tahta kaşık var, ikisi de aynı ağaçtan yapılmış.

yeni yıl yeni yıl yeni yıl yeni yıl herkese kutlu olsun
dalga dalga dalga dalga dalgalanıyoor

bak bunlar aynı kavağın kaşığı. sevdiğim insana söyleyeceğim bunu, aynı kavağın kaşığı olalım mı?
ahmet uluçay ölmüş. son filmini bitirdi mi acaba? çok üzüldüm ben bu kötü habere. ne desem, izlediğim en iyi türk filminin yönetmeni desem, çok mu.
kıymetli hanım ve bey efendiler, değerli arkadaşlarım, saygıdeğer gönül dostlarım, asker doğan her türk erkeği gibi ben de askere gidiyorum. işimden ayrıldım. eşim yok. anam babam sağ selamet. yarın yedek subay adayları için hazırlanan sınava girip kısa dönem mi uzun dönem mi ve nereye gidiyorum sorularımın cevaplanması için aralık ayının takriben onuna kadar bekleyeceğim. onikisi gibi de birliğime 'teslim ol'acağım. ondan sonra allah kerim. bakarsınız bilgisayar başında bir iş verirler, bakarsınız ot yoldururlar, patates soydurup bulaşık yıkatırlar, gece nöbetlerine misafirliğe muhakkak sizleri de beklerim. on gün kadar bir zamanım var. bu süreyi köyde bir evde inziva içerisinde geçireceğim, biraz içki biraz sigara birkaç kitap. internetten uzak olacağım, merak buyurmayınız. güle güle git'lerinizi ve cebime koymayı umduğunuz liraları mesaj kutuma bırakabilirsiniz. son günlerde içip içip taciz ettiğim arkadaşlarımdan özür dilerim, yalnızlığıma ve türk erkeğinin askerlikle olan başı hoşluğuna versinler. malum, değişik bir psikoloji. burası böyle kalsın. düşmanlarım hacklemezse arasıra okuyan filan olur, neden olmasın.

bir de sizden ricam ben evdeyken elektrikli süpürgeyi çalıştırmayın lütfen, ben kahveye filan gidince yapın temizliği. söz pazar alışverişine ben çıkarım.
eveet. günaydın. bir bayram daha gördük sayın seyirciler. bugün bir aralık. aralık'a giriş yaptık. kaldı onbir. anne içerde kahvaltı hazırlıyor, baba yan odada horluyor. garip bir hismiş, unutmuşum. günaydın. bugün bir mail okudum, içim bir hoş oldu, umut doldum. sizlerle biraz acı da olsa ahmet erhan'ın oğul şiirini paylaşmak istiyorum.

26.11.2009

ciddiyet belirtileri giderek azalıyor. o kız o çocuğu nasıl öptü öyle.
geçen gün barda peçeteyi ters yüz edip hunharca yazdığım yazıyı nereye koydum acaba. bir de konusu neydi. ama yazdığımdan eminim. hımm.
what's up! neler oluyor. neler oluyor bize, bize neler oluyor. şu sözü kim yazdıysa, ama sadece bu mısrayı, tebrik ediyor. ben de cümleleri zihnimde böyle evirir çeviririm habire. aklımda mutlaka o gün son gördüğüm aracın plakası olur. bugünün tek kaybı yanan üç adet parmak ucu oldi. beni yazmakla ve güzel insanlarla tanıştıran bir yazma atölyesine katılmıştım istanbıl günlerimde. ordaki beyaz saçlı amca demişti ki, bir bira içebilirsiniz yazmadan önce, iyi gelir, ama daha fazlası yazmak açısından zararlıdır. o günlerde bunu sık sık denemiştim, her ihtimale karşılık dört bira alıyordum, birini içip kağıdı kalemi elime. tam yazmaya başlayacakken hadi bi tane daha içeyim, derken dördüncü birayı içip uyuklamaya başlıyordum. sonra da yarın yazarız deyip sızıyordum. hâlâ aynı denemeyi yapıyorum, yanılmadım. o yüzden yüzyılın romanı habire gecikiyor, hahah.

her mevsim içimden gelir geçersin. ne güzel laf.
ilginç bir durum oluştu ve akşama kadar çalışacakken, işlerin de süper yolunda gitmesinin sayesinde erken salıverildim. fabrikama veda ettim. şehre de veda edeceğim akşama doğru. eski günlerde yapmadığı gibi babam beni almaya gelecek arabayla. çünkü yüküm ağır. her neyse, saat altıya kadar bolca boş vaktim var yani. bu suretle dolapta fazlalık olarak duran biraya diktim gözümü. bir taneden bir şey olmaz ve öğlen birasının tadı hiçbir şeyde olmaz. ama ya şişesinin dibinde sırıtan cin, ona ne demeli, o şişeyi de yanımda götüremem ki, o cini de okşamalıyım ama peder beyciğim kokusunu alırsa alimallah topuklarıma sıkar, lan allahsız arefe günü içki mi içilir, diyerek. neyse, ayılırız o vakte kadar.

yarın bayram demiş miydim, yoksa herkesler bunun farkında mıydı. neler olacak ben size söyleyeyim. sabah erkenden kalkılacak. kaloriferli, yani her yerinde eşit sıcaklıklara sahip ortamlara alışmış olan vücudum, sobalı evde sabah uyanmanın verdiği sönmüş soba soğukluğuna maruz kalıp tam küfredecekken, hayırlı bir sebep uğruna erken kalkıldığından duraklayacak, vira bismillah çekecek, çoraplarını arayacak etrafta. hemen bir hırka atacak sırtına. ulan şu bayramlar yaza gelse de camiye gidene kadar donmasak bari, diyecek. baba seslenecek, hakan hadi olum acele et. [sanki biz napıyosak, kalktık işte, ileride sırf bayram namazları için evin içine bir cami yaptırıcam mına koyim] sonra tuvalete, ama el yüz yıkandıktan sonra kendine gelinecek [not alır gibi oldu, kendine gelin edecek biri aranıyor] abdest de alınıp aşağı inilerek arabaya ilerlenecek. milletimize bayram sabahlarında bi hâl geldiğinden [misal ben] herkes camilere akın edeceğinden peder beyin yer bulamama korkusu ve takıntısından, dışarda kalırsak donarız şeklindeki fikir akıntısından, namazdan kırkbeş dk önce camide olunacak. bir vaiz, bir de biz, ne de şekeriz. ha en önde de üç tane ihtiyar, yoksa bana mı benziyorlar, şapkalarını ters çevirmişler. biri uyukluyor. eminim o saatte orda olduğu için münker ve nekirden hesabına iki artı daha geçtiğine inanıyor. ya da büyük amcalarım gibi altmışına kadar her allah'ın günü içip altımışında tak diye kadehi şişeyi kırıp soluğu camide alanlardandır. halı kokusu beni büyüleyecek. gözlerimi duvarlara, yavaş yavaş gelmeye başlayan insanlara, caminin mimarisine döndüreceğim. ayaklarımın uyuşmasıyla kendime gelip kibar bir küfür daha edeceğim, ama o gün bayram. ayrıntıya girmeyelim, sonra vaaz, hutbe, namaz derken bayram saatlerine resmen giriş yapılmış olacak. ilk babanın eli öpülecek, sonra eniştenikine eğilinecek ama öptürmeyecek. sonra camidekilerle bayramlaşılıp evde hazırlanmakta olan kahvaltı hayal edilerek zihinsel masturbasyon yapılacak. ve kardeş öpülerek uyandırılacak, peder bey seslenecek, o kalkmamış mı daha, bayram günü bu saate kadar uyunur mu?yacak. sonra babaanne, hala, kuzenler, yeğenler. mesela iki bayram önce yeğenler diye bir şey yoktu. o halde yaşlanıyoruz doktor.
ben çalışırken bugün bazı evlerden günlük kokuları yükselecek sevgilik günlüğüm. yani günaydın.

25.11.2009

dün öğretmenler günüydü. kutlu olsun. ilkokul öğretmenimin sesini duydum, iyi geldi. ben öğretmenlerinden nefret etmeyen azınlıktanım. benim için çok şey yaptı sağolsun. sonra bana zor zamanlarımda yardım eden, akrabam bir çift öğretmeni de arayıp günlerini kutladım. inanmam böyle günlermiş filan, ama onun sesinin, "oğlum, hadi çok yazmasın sana" deyişi var ya, her sene bu beni onları aramaya sevk eder. ilkokul öğretmenimin de, beni savunmak için o pezevenk okul müdürünün karşısında ağlar bir şekilde sinirlenip kendine hakim olamaması yeter de artar. sınıfa ayaklarımı vurarak girdim diye, serdar'la kavga ettim diye, ülkü'ye mektup yazdım diye yediğim tokatlar hiç umrumda değil.

yarından sonra bayram. ilerleyen günlerde yazmam zor olacak farkındayım. herkesin bayramı kutlu olsun. bayram güzel bir şeydir. adı kurban, vs. olsa da. beni görmek istediğim insanlarla bir araya getirir. bir de tatil sonuçta. çalışmaktan kaçmakla alakası yok bunun, ilk gün bayram namazı için erken kalkmak haricinde diğer günler saati kurmadan yatmak, yaşlıların o tırnaklarından arttırdıklarıyla şeker alarak dağıtmaları, ya da bütün cimrilikleriyle koskoca şekerliği üç tanecik şekerle donatmaları, babamı gördüklerinde, "oğlum hoşgeldin, nerelerdesin, eskiden hep gelirdin" demeleri, beni gördüklerinde, "sana ne kadar da benziyor, eskerliğini yaptı mı bu, evlendi mi, çocuğu var mı" gibisinden sorular yorumlar yapmaları, babamın 'dudu kadın'a para vermesi, dedemin yerleşikliğe geçtikten sonra yaşadığı o pembemsi aşı boyalı evin önünden geçerken birtakım benliklerimin kendinden geçmesi, ne bileyim, geçen bayram yaşayan birinin bu bayram artık olmaması, arefe günü mezarlık ziyaretleri, vs. önemli şeyler bunlar benim için. insanlar bunları rutine bağlamış olsalar da benim için hiç de öyle değil.

keşke dedem yaşıyor olsaydı.

24.11.2009

saadet ne güzel isim
gece oluyor uyuyorum. sabaha karşı haberim oluyor, aniden uyanıyor ve kendime geliyorum. ben oluyorum her zamankinden hallice. seni aramaya çıkıyorum. buzullar karşılıyor beni ama kaymıyor düşmüyorum. uzaktan beliriyorsun.
"all right skip, whereever you are, this one is for you." diye bir alıntım var bi şarkının başlangıcından. bunu niye yazıyorum biliyor musun, birisi bir gün bu şarkıda bu kadın ne diyor diye tesadüfen rastlarsa, hislenir de merak ederse, google'a yazıp da ararsa, beni bulsun diye. çok önemli bu insanın beni bulması. tıpkı bir zamanlar bu gemi ne zamandır burda aramaları gibi, ama bu daha spesifik, üzgünüm türkçe, mühendisim türkçe.

o değil de, hep lafı uzatıp yazının ana temasını kaçırıyorum; düşünsene, biri senden yıllar sonra senin söylediğin bir şarkıyı söylüyor, ve bu şarkının başında senin adını anıp bu şarkı senin için diyor. ve kayıtlara böyle geçiyor.
akşam işten geldiğimde açtığım bu klima odayı sabah sekize iki kala ancak ısıtabiliyor. biraz olsun ısınmak için sigaradan son nefesi ve çayımdan son yudumu sıcak bir ortamda alıyorum, tam o sırada mesai gongu çalıyor, "hasktir, gene geç kaldık," deyip yola koyuluyorum. bu sırada alelacele bağcıklarıma basma tehlikem çok yüksek, aldırmıyorum. sağdan başlıyorum, günaydın derken solu bağlamayı bitirmiş oluyorum.

ayakkabı bağcıklarını bağlamayı öğrenmenin bile bir hikayesi var bazı insanlarda, kimi hatırlamıyor bile. hayır, hiç garipsemiyorum. hatta son zamanlarda hiçbir şeyi.
insanın çok güçlü hoparlörleri var olabilir ama bu yine de her dem sesli biri olmasını gerektirmez. istediği zaman açabilir sesini sonuna kadar, hatta kızdırırsanız basslarıyla kalbinizi bile gümletebilir, bazen cızırdarsa şaşırmamalı bu yüzden. keyfi yerindeyse çıstak dubstak dub tıs dış tıs.

çok güçlü hoparlörlerim olsun istiyorum ama bir o kadar da portatif/minyatür olsunlar ki onları istediğim yere götürebileyim. sözgelimi benimle birlikte mezara kadar gelecek kadar sevsinler beni hoparlörlerim. merak etmeyin yalnızca yalnızken açarım seslerini, ancak o zaman kullanabilirim tüm kapasitelerini, o yüzden rahatsız etmem kimseyi, misal davut bile hiç söylenmedi bana, "olum sen evde miydin yahu, bazen korkuyorum öldü mü bu çocuk diye."

bir de şey istiyorum hayattan, çok büyük bir akvaryumum olsun. farz-ı muhal çok büyük bir evim var ve bu evin kocaman bir odasının tamamını akvaryumuma ayırıyorum. çok mutluyum. hatta abartmak gibi olmasın arasıra kendim de içine dalıp dünyaya bir de balıkların gözünden bakıyorum, fena mı olur.

bugün biraz ağırdan alarak işimin parçası olan bir ayar yapıyordum. ama hakkaten de ağırdan alma olayını abarttım. sonra iş arkadaşım ela demesin mi, "senin de elin ne kadar ağır, sutyeni kaç dakikada açıyorsun sen!" fena güldüm.

bu onun işi olsa dahi bir insanın önüne boyaması için ayakkabılarını uzatmak; ya da; törpülemesi, cilalaması, vs. için tırnaklarını, hele hele ayak tırnaklarını uzatmak, bana garip geliyor, anlayamıyorum. haha, anlayamadığım şeyler sadece bunlar olsa, çok mutsuz olurdum kesin, ama çok fazla olduğu için mutlu ve mesudum, müsterihim hayattan yana.

bir şaire bir kitabını imzalattım haftasonu. aslında web dünyasından tanığı olduğum üzere bu adamın ikiyüzlü olup olmadığına dair şüphelerim var ama izmir'in yerlisi olup izmir'de oturan bu adamla tanışmak istedim. çünkü kendisi geceleri çöp toplayan, hurdacılık yapan bir şair. onu göreceğimden emindim çünkü yakın arkadaşı olan ve benim zerre sevmediğim başka bir şairin imza günü vardı, ve o da onunla gelecekti. neyse ki hesapladığım gibi oldu ve sevmediğim arkadaşıyla muhatab olmadan kitabını imzalattım. maksadım kitap imzalatmak da değildi, onu bir araç olarak kullandım şairle tanışmak için. kitaba bakıp, "bunu nerden buldun?" dedi. eski bir kitabının ilk basımıydı çünkü. "buldum işte!" dedim. adımı sordu, imzaladı. altına klişe bir not düştü, rasgele bir sayfa açıp oradan bir dize yazdı. izmir'de şiir konuşacak birini aradığım için bu adamla tanıştım ve ileride kendisini arayıp görüşeceğim. muhtemelen şarap içip balığa gideceğiz hatta, yo hurdacılığa geri dönmek istemiyorum. aynı zamanda yeni şiiri de takip eden biri, bu güzel. bana baktı, "yörük müsün sen?" dedi, "böyle saçların dik dik." "evet." dedim. nereli olduğumu sordu söyledim. mesleğimi, şiire ilgimi. "yirmisekiz," dedim, "hayır bekarım" dedim. "belli, evli olan gençler ölü gibi bakıyor, sen canlı canlı bakıyorsun!" dedi. içimden, 'bir gün ben de evleneceğim ve hiç de ölü gibi bakmayacağım' dedim, hissettirmedim. acelesi vardı, bunları onunla daha çook konuşacağımızı hissettim. memnun oldum ve ayrıldım oradan.

19.11.2009

ben her cuma bir yere gittim. bu ayrı bir dünya idi. sözgelimi her cuma yeni bir filmin ilk seansına gitmek, yahut bir oyunun açılışını izlemek gibi. ya da annesine koşan yatılı bir çocuk gibi cuma akşamları. gibileri sevmiyorum, ben her cuma akşamı içmeye de gittim çünkü. kitap okumaya, kitapçılara kitap aramaya, sahaflara, üniversitelere okumaya, üç üniversite gezdim, ilginç idi. yaşıma ve bu kadar çok cumayı hasarsız atlattığıma hatta yarın bir tanesiyle daha tanışacak olmama inanamıyorum. sözde bir roman yazacaktık, cuma olacaktı içeriği, ilk hayran kaldığım kitap olan robinson'a atıfta bulunacaktım, yemedi. biz kalimero'yu izleyip gülelim en iyisi, sözlülerimizden yüksek puan alalım, yazılılardan da tabii, dilini anlamasak da kalimero, aşağıda, izleyelim. eylüle aşık olalım bu kasım ortalarında. aralık gelince halim fena. son yirmiüç.

17.11.2009

bi yokuş vardı, penceresine bakıyordu yurdun. ya da yurdun 207 no'lu odasının penceresi o yokuşa bakıyordu. arabalar zorlanırdı yağmurlu havalarda o yokuşu tırmanmakta. arnavut taşlı bir yokuş, taşlar saysan sayılır, maçka'ya doğru yükselen bir yokuş ve yurt. bir taraftan da itü devlet türk musıkisi konservatuarına bakan bir yurt, başka bir yokuş başından konservatuar öğrencilerinin çalgılarının sesleri yükselirdi. içerde, kalorifer peteğine yaslanmış dışarıyı seyreden bir çocuk, kulağında walkmaniyle kış geldiğinde, birtakım şarkılar dinler. akşamlar filan olur. kaloriferleri ateşler yüzleri isli adamlar. birtakım duygular eksilerek çoğalmışlar on yıldan bu güne. birtakım insanlıklar. birtakım ayrılıklar. ayrılıkların takımyıldızları, takımadaları filan var. her ayrılık bir takım tutar ve o takımın peşinde gider, diğer takımsa küme düşer. walkmani ayırt etmez kulakları çocuğun dış dünyanın seslerinden. kuklaları da bu bakımdan sever. insan acılarını büyütmemeli, çocuk büyüdükçe acılar sabit kalmalı kendi büyüklükleriyle. çünkü gebedir tüm genç kızlar yeni acılara. duyuyor musunuz beni hacılar, gittiniz kutsal bellediğiniz mekanlara, biraz da buraları tavaf edin. biraz da bizim taşladıklarımızı taşlayın. yurttan yağmuru seyreder bütün çocuklar, ellerinde play tuşu. rewind, forward. rw, fw. hayat geri sarılabiliyor bazen ne güzel. kar yağdı mı o daha bir güzel seyredilir kalorifer peteğine yaslanılınca, bacakları ısınır hatta yanar çocukların. arabalar çıkmakta zorlanır. hayat gibi hani yaşanılan. patinaj yapıyoruz o halde bazen, ama çıkıyoruz nitekim. ya çamura saplanan ya yağmurda kayan tekerlerimizin altına bir tahta, ya da birileri sağolsunlar ittiriyorlar. çıkıyoruz, yokuş başını görünce anlıyoruz ki dünya yuvarlak, ve döner, ve çocuklar dönme dolapları, atlı karıncaları sever.

arasıra lunaparka gitmeli insan. el ele olmalı.
insan bazen üşümüyor mu, hiç şaşırmıyorum ben buna bu duruma. yani üşümek anlamında şey ettim biraz. insan bazı yaşlarında çok kızgın olabiliyor, büyüdükçe teskinleşeceğimi ümid ediyorum. evet devam ediyorum ama sor bi neden, kopmamak için. geçen gün özgür'le konuşuyoduk yine; hani şu, bana, tanrıya ve sana verdiği yeteneğe ihanet ediyosun diye özgür'le. nerden duyduysa bu lafı, yeteneğime tokayım, tana bitey olmatın, dedim ben de. her neyse, bu lafı eskiydi tabii ve ben bunu bundan yıllar önce sizinle paylaşmıştım, şimdiki lafı ise şu oldu, yazmıyorsun di mi; sabahları yazıyorum dedim, ayık kafayla iyi oluyor; ne zamana kadar, dedi. bu sohbeti burada kapattım, zeynep'e döndüm, ee zeynep sen ne zaman mezun oluyosun şimdi dedim, ve sohbet dünya denen bu labirentin içinde yön değiştirdi, biram bitmek üzereydi ve tazelemesi için garsoncağıza işaret ettim. sigaramı tazelemesi için parmaklarıma ve dudağıma emrettim, dudağım da ne dudaktı ha, dudağım dudak, dediğim dedik gibi, ne güzel di mi, ben yaptım, hem de daha demin. dudağım yok benim. o değil de benim dünyadaki en erotik fantezilerimden biri maçka parkından kalkan teleferikte öpüşmektir, öpüşmek ah ne hoştur boğaza karşı teleferiğin buğusu içinde, var mı ötesi, bence varla yok arası. bak benim uzatasım gelmiş gördün mü, noktalar virgüller gırla gidiyor, ben tırla, poff, uçurum dan dan.

beng beng may beybi şat mi. donla dolaşıyorum filan derken nazar değdirdim, kaloriferler yanmıyor, bozuk, bu dünyanın çivisi çıkmış hakkaten. bugün eski mesajlarını sildim telefonumun, emrah'ınkileri bıraktım. bir gün ben de izmarit diye bar açıcam, ve herkes izmaritleri yere atıcak, çok otantik olucak. o kadar da diyorum tok karna içemiyorum diye, habire akşam yemeği yediriyor bu yalan dünya bana. ne güzel bir şey, zamanında fransız sanatçılar, chanteur ve chanteuse'ler, ülkemizi ziyaret etmiş ve güzel güzel şarkı söylemişler o bozuk türkçeleriyle. ben de biraz bozuk türkçem olsun istiyorum, geçen gün türkçeyi bi bozdum bi bozdum. geçen gün ingilizcem de bozuk attı bana. je ne sais pas. sevdim inanamıycaan kadar seni esmer kız. aslında biliyor musunuz bu hayatta üstümüze alınacak bir garip hırkadan başka hiçbir şeyimiz olmamalı. iler tutar yanı yok yani bu durumların. mesela tövbeler tövbesi adlı şarkının başlangıcı kadar başlangıcı güzel şarkı az bulunur. hadi be kırlangıcım, gel yanıma, başlangıcı mol. pampam diye bir kedisi vardı komşumuz merve teyzenin. günde birkaç kez kapımızı çalardı, korkardım da pampam'dan, büyükçe bir şeydi teyzenin kendisine inat. bu kedi bu kadını bir gün yer derdim kendi kendime, huyumdur kendi kendime de güler geçerdim bu gibi durumlara. bir gün fena ağlattı bizi merve teyze, ölümüyle pampam'ı kızına bırakması bir oldu, pampam çok hüzünlüydü giderken. emrah bakamadı ölüsünü kapıdan çıkarırlarken. eskiden içince hiç kızarmazdım, bana bi haller oldu. haller gençlik merkezi vardır eskişehir'de, bi numarası yoktur ama şehre gidenlere önerirler gezmeleri için, hep de şey derler, burası eskiden haldi. kim kimi halledebilmiş ki şu dünyada.

yıldız. kaydı yayınla.

16.11.2009

kamil'e küfretmeye başladığım zaman anlıyorum ki sarhoşum, çünkü bildiğin küfür ediyorum, ve bu hoşuma gidiyor, işte o zaman içmeye devam ediyorum. ama bu şey için değil elbette, şey için işte, bilirsin, şey için. bilmelisin. sayılı gün çabuk geçer ve tavşan kısık ateşte pişer derler, kısık ateşte pişiyorum ben de, her zaman olduğum gibi, her zaman her şeyin olduğu gibi. kısık gözlerini unutuyorum insanların. bir iki şarkı play ediyorum. babama bu akşam orjinal plağından zeki müren'in kahır mektubunu dinlettim şaşırdı, hele bir de tango yapmayı bildiğimi -ama alaylıca- itiraf edince, siktir lan dedi, ben de dedim ki sen beni bir şeye benzetemedin galiba. insanın babasının olması bazen değişiktir sayın seyirciler. sonra da orhan gencebay'dan tanrı'ya feryat dinlettim, iyi geldi ona dört hakiki dubleden sonra, dublenin hakikiliği mühimdir bizim fiziki coğrafyamızda. tabii bir insanın hem fiziği hem coğrafyası iyi olabilir, benimse fiziğim de coğrafyam da kötüydü, sadece sayısalım iyiydi, iyi bir sözel zekaya sahip sayısalcıydım. yani emotional intelligence'ım yüksekti, ki bu da para etmiyordu, atari salonlarında jeton da etmiyordu, birkaç kelimelik ederi vardı, bense kekemeydim kendime karşı, topluma karşı konuşkan.

15.11.2009

mevsimler birer formalite. yeni şiirimimin başlığı.
bir arkadaşım demişti ki bazı kültürlerde evlilikler avuç içi öperek gerçekleştirilirmiş. erkek, kadınının avcunu öpünce evlenmiş sayılırlarmış merasime gerek kalmadan. ya da tam tersi. teşekkürler türkiye.
"canım havuç çekiyor benim," dedim her zamanki çocuksu tonumla. ben çok şey isterim, canım her an bir şeyler çeker. aslında hayattan pek de bir şey istemem ama arkadaşımdan, sevgilimden, yakınlarımdan çok şey isteyebilirim zaman zaman, bunu da bana çok görmemeleri gerektiğini düşünürüm, şöyle düşünseniz hak vermez misiniz bana, ben bir çocuğum, inanın ki çocuğum ve istemeye hakkım var. yüzüme baktı. yüzüme bakmayı pek severdi, yüzüme bakmasından bıktığımda hatta elimle iterdim çenesini, kendi kendine meşhur ettiği hareketiyle yüzünü geri getirirdi benim ittiğim yönün tersine, eski haline, ne de şirin olurdu ki o zaman. onu şirin bulduğum, bazı bazı yakışıklı bulduğum doğruydu doğru olmasına ama bir tarafıyla da benim görkemime, güzelliğime, şanıma yetişemeyecekmiş gibi bir duygu taşıyordum. biraz aşırı yerel ve dramatikti çünkü yaşama tarzı. ya da öyle yapmayı severdi, üzerime titremesi konusunda ise hâlâ kararsızım, ona kalırsa üzerime titriyordu, bana kalırsa da, ama biraz daha biraz daha lütfen. oburum ben, sevgisiz yetiştim, ve şimdi bu sevgiyi olsa da olmasa da bozdurarak harcıyorum. gençleştim güzelleştim, zekiyim, ve sevilirim. yüzüme baktı. yine dalga geçecekti anlaşılan, ya da suratı o komik ifadelerinden birini takınacak ve beni güldürmek için bir şey söyleyecekti, daha doğrusu o bir şey söyleyecekti, ben de buna gülecektim kafamı geriye atarak. sonra dalga geçmeler silsile halini alacaktı, gülme şeklimle, yüzümü geriye atarak gülme şeklimle ilgili, saçlarımın o anki haliyle ilgili, ve bu böyle sürüp gidecekti, ben onun gülmesine gülecektim, ve dakikalarca gülecektik. çünkü öyle olduğunda böyle oluyordu. yüzüme baktı, "lan bu mevsimde havuç nerden aklına geldi!" dedi şaşkınlıkla ama kızmadan. o güne kadar ne dediysem yaptırmıştım ve yine yapacaktı elbette. ama erkeklik nazını da yapacaktı bir taraftan, ondan sonra da istediğimi. "ya çekti işte ne bileyim," dedim gücenerek. evin içinde sağa sola yürüdü, ne yapacağını düşündü, saatine baktı, haftasonu akşamın o saatinde, üstelik mevsimini tutturamadan yaptığım bu isteği nasıl karşılayacağını düşündü. çok çözümcüydü, çözüm üretmeyi severdi, problemlerden nefret ederdi ama hepsinin de ölümlü ve çözümlü olduğundan emindi. hissettirmeden arasıra kendisi de üretirdi. "madam hadi gidelim madem," dedi. "nereye gideceğiz?" dedim umutsuzca, hem istiyordum hem de istemiyor gibiydim, hep de böyleydim. "nereye olacak, toprağın altında havuç aramaya." atladık arabaya, neyse ki süpermarketler vardı ve yaza doğru geç kapatıyorlardı. yolda, kendisine, küçükken sarılık üstüne sarılık geçirdiği için havuç dediklerini anlattı, ve birtakım başka şeyler. markete vardık, bir kiloluk sarı havuçlardan aldık. sarmaş dolaştık. eve gittiğimizde hepsini teker teker, hem de iştahla yememe şaşırdı. "allah'tan hamile değilsin, bi de hamile olsan kimbilir bu mevsimde neler isteyeceksin" dedi, güldük.

bir hafta sonra test yaptım. iki çizgi vardı gözümde uzadıkça uzayan.

12.11.2009

şükran hemşire: gene börek almışsınız!
zeynel: ne çıkar! hoşuma gidiyor size börek almak. beraber yiyelim mi?
- güzel kız. alsana böyle bir kız.

cem yılmaz'ın hokkabaz filmi gözümde tüm ayrıntılarıyla büyük filmdir. sanattan beklediğim sanat olmasının yanında bir taraftan da böylesi olmasıdır, bunu her şey çok güzel olacak'ta da görmüştüm ben ama hokkabaz kesinlikle daha profesyonel. ayrıntılara daha müthiş hitap edilmiş bir kere. kılçıklı bir balığı yemeye çalışır gibi izledim tüm filmi, ayırdım hepsini kare kare.

arkadaşına maradona demesinin sebebini açıklıyordu bir yerde, on numara adamdır diyordu. işte bütün mesele bu, on numara adamlara ihtiyacımız var. on numara kadınlara da elbette ama maradonaların yeri başka.

diğer filmlerini izlemedim arog gora filan, ama bu yukarıda andığım ikisi yeter bence.
ispanyol meyhanesinde bir kadının hâlâ şarkı söylüyor olması güzel bir duygu. son yirmidokuz.

11.11.2009

yağmur yağdığında, ve gök gürlediğinde, ve sen tüm bunlardan korktuğunda bil ki o hep yanında olmak ister. [sayfa 28, cüz 30.]
hâlâ yağmur yağdığında elektriklere dair bir kaygım var, bu iyi. gözlerimi herhangi güzel bir kadının parmaklarına kayarken yakaladım, bu kötü. sana bir iyi bir de kötü haberim var ama söylemicem. bana haberin yokmuş gibi geliyor, bu yorumsuz.

son otuz.
benim bir neşem var. allah ım bana bir senelik rapor, sonra taburcu. burcu burcu. burcumdan memnun olmayan var mı. ühü ühü hüzün neredesin, daha birkaç yılan yılı öncesinde buralarda fink atmak. daha mutlu olabilirim elbet. allah ım tababet ilmine tabi değilim, aklım almor, aklım almıyor, aklım almodovar kadınlarında saklı. kadınlar beni sevip süveterini kim ördü derlerdi küçük, baklagillerin yetiştiği süveterlerden değildi bu, rengarenk. anacığım sağolsun pek renkli giydirirdi beni, hımm kaç ilmekmiş bu. ah içime bir şey oturdu, kalk ordan lan dedim, ardına bakmadan çekti gitti. hımm, if you want a lover, i'll do anything you ask me to. hadi hep berber hurda toplamaya gidelim, içlerinde bakır gizli elektrik kablolarını yakalım, onlar yanarken pembe mavi mor yeşil sarı kırmızı dumanlarını seyreyleyelim, kabloların plastikleri yandıktan sonra soğumalarını bekleyip elimizle sıyıralım ve bakır telleri hurdacı osman'a satalım. kazıklasın bizi rahmetli, babam da desin emeğin ne kadar ucuz de mi. karıcığım bana bir şarkı aça. hey gidinin yosması, galengin kancığı, şimdi yok muydu kadıköy semalarından martıların karıncalanmalarını dinlemek. ne demiş kim, kırlangıçlar gider, kargalar kalır. ben bu durumda karlangaç gibi bir şey oluyorum, giderim ama beş yılda bir.

bugün diş icabı muayene olmak için şehre indim. dönerken de 4-12 vardiyasının servisine bindim. tansaş'a uğrayıp söylemesi ayıp bir miktar kahvaltılık malzeme ve akşamımı şenlendireyim diye de rakı almıştım. sen serviste poşeti düşür, reçel kavanozu ve rakı şişesi birbirine girsin, önce anlamadım tabii. sonra otobüsü yavaş yavaş bir anason kokusu sarmaya başladı. kibarca eyvah dedim içimden, bak şimdi bile geldi kokusu burnuma. koku yükselmeye ve işçiler etraflarına bakmaya başladı, ben de kızarmaya. pek çok durumda kızarırım ben, utanmak işte, bilirsiniz. ve dökülen sıvı oturduğum arka koltuktan şoför mahaline doğru ilerlemeye başladı, bense o sırada kaç dakikalık daha yolumuz kaldığını ve kilometre başına kokunun ilerleyeceği havanın hacmini hesaplamaya koyulmuştum açık renkli bir mühendis olarak. nitekim, koku ağır bastı, kokular hakim duygulardır bilirsiniz. koku, ses; bunlar mühim ve muteberdir hayatlarımızda. neyse ki servis durdu ve indik ama o koku dolu servise gündüz vardiyasından çıkacak olanlar binecekti ve ben kokunun sahibi olarak bir açıklama yapmak durumundaydım. rakı dedim şoföre, kimi kızlarda sırf ağzının kokusu bile sevişmeye götürür, kimileri ise yanımda yatamazsın der, böyle bir şey. "ben anlamam şef," dedi, "bi el at da yıkayalım şu paspası."

habire kendi kendime zafer işareti yapmak istiyorum bugünlerde. saçlarım yine uzadıkça kirpi pozisyonuna sokuyorlar beni, ya da şirincesi çim adam. evet evet böylesi daha sağlıklı. şirince demişken, gidemedim hâlâ, bir şarap borcu var bana. tabii izmir bana bir adet gökkuşağı gösterdi bana bugün. şemsiyem yoktu ve yağmur yağıyordu bir taraftan. hadi dedim bugüne has bir taksi tutayım, bindim taksiye, "usta şu gökkuşağı var ya!" dedim, bunu yaptım gerçekten, "onun altından geçmek istiyorum." "abi dalga geçme!" dedi. "sür madem istanbul sokakları'na," dedim, bunu yaptım gerçekten, "abi senin dediğin şarkı be!" dedi. pes ettim, bornova askerlik şubesi'ne gittik sonunda. yoldaki işportacıdan şemsiye almadım, bölük pörçük hatırladım, şemsiye alırdık sokaktan ve eskitirdik.

yaşlı hemşehrilerimin ahmet'e "amat" demesi çok hoşuma gidiyor.

8.11.2009

yağmur başladı. bu haftasonu izmir güzel bir iklime sahne oldu. şehre indim yine, eskişehir'den yakın bir arkadaşım beni ziyarete geldi, demin onu uğurladım. uzun bir aradan sonra mektuba benzer bir şey yazdım. içki içtim biraz. dünyanın en leş otelinde konakladım iki gece, arkadaşımı da götürdüm, başka bir arkadaşımı orada kalmaya razı edebileceğimi sanmıyorum. kitap aldım, hayatta en korktuğum şeylerden birini yaptım, birine kendimden tavsiyeli kitap yolladım. düşündüm ki her sezar'ın bir brütüs'e ihtiyacı var. şimdi elimde dino buzzati'nin tatar çölü var, hadi beraber okuyalım. alsancak'ta bir çocuk var, kıbrıs şehitleri caddesinde sokağa serdiği tezgahta kukla oynatırken görüyorum bazen, yansımalar'dan bab-ı esrar'ı çalıyor oynatırken, çok fena bir şey, görmenizi çok dilerim. bazen alkolik bir adam takılıyor yanına, çocuk kukla oynatırken adam ağlıyor. keşke büyüdüğümde yönetmen olsaymıştım, o sahneyi yaraşır biçimde filme alır size izletirdim. hayatımın en güzel kuklalarını bir arkadaşıma hediye ettim, belki atmıştır bile onları. izmir'den yıllanmış şarkılar adlı bir albümde rebetikolar serisinde bournovalia diye bir şarkı var, bornovalı güzel bir kız geçiyor aklımdan onu dinledikçe, ya da bornova'ya gittikçe, göremiyorum. sizin de bildiğiniz gibi bir şehri güzelleştiren şeyler içinde size eşlik eden insanlar olabiliyor bazen. izmir bu haftasonu, geldiğimden bu yana ikinci kez güzelleşti benim için. yakın kitabevi'nin çalışanlarını seviyorum, bu şehirdeki sahaflar nerde acaba, hurdacılar, bir an önce onları bulmam lazım. sütyen çok önemli bir aksesuar, özellikle kurdeleli olanları, servis beklerken gözüm takıldı. kurdelenin kurdelanın kordelanın yakışmadığı yer az zaten. ha bir de kortejo diye bir kelimeden haberdar oldum bugün, onu da bu haftanın kârları hanesine çentikliyorum, onu araştırıcam. sonracığıma, ne diyecektim, sana dedim tabii, gülmemiz gerek. ne zamandır afili bir cümle kuramıyorum, ahlar tuttu galiba, artık yazamıyacağım eskisi gibi. zeki demirkubuz kıskanmak diye bir film yapmış, haberim bile olmadı, uzak kaldım. reha erdem altın portakal almış. hep mış yani. orhan gencebay ne kadar da kibar şarkı söylüyor, kıskanıyorum. kollarımdaki yanıklar dikkat çekici seviyeye ulaştı, napayım iş kazası. haha mesleki deformasyon. hanife abla tişörtlerimi yıkamış ben yokken, bu yumuşatıcının kokusunu da kazıdım cevherime. sahi sen nasıl bir koku . son günlerde ilginç ve tuhaf kelimelerini çok kullandığımı fark eyledim. en son on yıl önce gördüğüm aynı liseden aynı dönemde mezun olduğumuz bir arkadaşı gördüm bugün, karşılıklı şaşırdık. karşılıklı şaşırmak güzel şey, tavsiye ederim. karşılıklı içmek de güzeldi bennen, eskiden. şimdi sanmoorum. ö ile istanbul günlerimizden, ısparta günlerimizden, eskişehir günlerimizden bahsettik yanımızdaki eski sevgilisine, yabancı kaldı ama ilgiyle de dinledi sanki. sahi ben nereliydim unuttum, hele içinden miydim hiç bilmiyorum. kliplerle zerre kadar aram yok. manisa'ya yusuf atılgan'ın kaldığı oteli ziyaret etmek istiyorum. benim çün önemli şeyler bunlar. şimdi ilk defa kışın boxerla gezecek kadar sıcak bir odada kalıyorum hayatımda, bu da çok önemliydi benim için, kışın ev içinde tişörtle gezmek, neydi lan o muğla'da kaldığımız ev, bırrr. hatta çikolata bile erimiş kendi kendine ben yokken, ben de erimeyeyim sakın, ama o çikolata kaplı adam reklamı güzeldi axe'ın. charlotte'un bir kadın için güzel bir nick olacağını düşünüyorum, bunun charlotte gainsbourg'un yüzündeki anlamla filan ilgisi yok, aklıma geldi şimdi. ha bir de chloe'yu da çok başarılı bulurum, bunun da günlerin köpüğü'yle alakası düşük. rus yazarların bazı kadın isimlerini kısaltarak atıyorum matrukşa petruşka manuşka filan gibi kullanmaları da hoşuma gidiyor. eşkıya'daki necdet mahfi ayral'ın oynadığı karakteri de çok başarılı buluyorum. steve buscemi'nin kendisinin çektiği ve oynadığı threes lounge adlı filmini aldım ucuzluktan, onu da izlemek istiyorum. coen'lerin çektiği filmlerde oynattıkları herkesi seviyorum sanırım. sanmak gibi de bir bağımlılığım, illa ki sanacağım, bi kez de kesin konuş di mi, yok ama. aha yağmur hızlandı camlara çarparak ilerliyor. burdaki ö cuma akşamı yine kafayı buldurup şarkı söyletti bana, izmir'i inletmiş olabilirim, sonra da kendi sarhoş oldu deli. şimdi biraz çarpanlara ayırma çözelim de keyfimiz yerine gelsin. sonra da kitap okurum. iki sevgili birbirine muhakkak kitap okumalı yatmadan önce. sonra da iyi geceler öpücüğü. haha, gerisi size kalmış.

4.11.2009

"yazdıkları üzerine iyi düşünülürse ağlanabilir"
en sevdiğim leonard cohen şarkısı der ki: "come over to the window, my little darling, i'd like to try to read your palm." buradaki palm hepimizin bildiği gibi avuçiçi manasına gelmekte. bundan yıllar önce yine bu blogda açık bırak pencereni deyişim de buradan hareketle değildir ama tevafuk o ki yine buraya hareket etmiştir.

bu sabah yağmurdan kaçan bir salyangoz gördüm, soramadım nereye diye, öyle imkansız bir duvara tırmanışı vardı ki, sorsam herkes gülecekti ben dahil. tıpkı yol ortalarındaki kaplumbağalar gibi, o adımlarla onlar nereye giderdi ki.

etrafta gördüğünüz fotoğraflardan biri de işte öyle. voyage voyage

3.11.2009

yalnızken birayı çok hızlı içiyorum. şairin sevdiğim bir sözü var "aç karnına yudumlamak binlerce birayı"

ahaha bravo bravo bravo

ya da brava brava brava [bunu hatırlayan var mı]

YA DA ABRA KADABRA

ya da kadavra

bu arada bu gün içmediğime her şey üzerine yemi nedebilirim
"but he himself was broken" ne kadar da benim kuracağım bir cümleye benziyor
şükrü bey tarafından klarnetle rast taksim. haydi işimiz rast gitsin. bazı insanlar bazı insanları besler sayın seyirciler, hep günaydınık değil ya, iyi de geceler. bazı insanlar bazı insanlar tarafından beslenmekten haz duyar, yemleri ağızlarına tutulsun isterler, bazı insanlar da beslemeyi sever. sevmek ya da sevilmek, bütün mesele bu. kim kimi keselemek isterse artık. hani bir türkü var, hele yar yar, zalim yar hayın yar, le le le, diye giden. yaşa şükrü bey yaşa. nur ol şükrü bey nur ol. bazı insanların sizin ego dediğiniz benimse çıkmaz dediğim balonları şişirilmek zorundadır sayın insanlar. lego gibi dizeceksiniz yaptıklarınızla onların egolarını, onlar da bazen sıkılıp yıkacaklar tam da siz son hamleleri yapmak üzereyken, bazen de ne de güzel oldu deyişinize kadar bekleyecekler yıkmak için. illa yıkmak zorunda mıdırlar peki, bu sorunuzu güzel bir soru olarak değerlendiriyorum ve evet diyorum, her şey yıkılmak üzere kurulur, yoksa kurulumun bir anlamı kalmaz. tıpkı her insanın ölmek için doğması gibi. dün diyor ki stajer gençlerden biri, ahmet abi düşünsene her insanın ölmediğini, dünya insanlar dolardı o zaman, yer kalmazdı. saf bir kızcağız, kötü değil, herkes onu tombik diye çağırıyor. lafı değiştirmek gibi olacak ama mualla mukadder mesela fena söylemez avuçlarımda hâlâ sıcaklığın var'ı, bu şarkıyı severim. bu arada, askerlere iyi davranın. etrafınızda kulağı yüzü soğuktan yanmış, koyu suratlı, kazınmış saçlı, balık bakışlı erkekleri gördüğünüzde hemen burun çevirmeyin. ne lanet bir oda burası, en ufak bir ses dışarı yansıyor hemen, hoşuma gitmedi, sevmedim. bazı insanlar bu beslenti hayatı yaşamaktan hoşlanır işte, isterler ki habire yıksınlar, isterler ki bir başka birileri de habire yeni kazılar yapsın, yeni kalıntılar bulsun, yeni buluntularda kalsın. o pezevenk kazıcılar da hoşlanır işte bundan, elbette bu onların bileceği iş ama sonunda bu onların bileceği şey ölü kazıcılığa dönmekten başka bir halta yaramaz, işin kötüsübu. delice bir banyo yaptım. kışın hoşgelmesi bundan nasibini aldı, iş arkadaşlarım güzel cümleler kuruyor bu günlerde, bense ne yaptığımın pek farkında olmamakla birlikte, uzatmaları oynamayı seviyorum, daha heyecanlı oluyor, heyelan da mesela al benden de o kadar. bazı kalıplarını da seviyorum anamın ak sütü gibi türkçemin. ama şu da var ki her halukarda deniz türkan melihat gülses'den iyidir bir incesaz solisti olarak. sigara yüzünden öksürenler çok acaipime giderdi ezelden beri, özellikle gece öksürükleri. mesela eskişehir'de alt katımda ikamet eden davut abi'yle karısı, sabah akşam sigara içer ve özellikle geceleri ökseye boğardı öksürüklerini. ben de şimdi tutuldum bu sırra hiç inanmazken üstelik. ha niye bu kadar devrik cümle kurduğum benim de merakımı cezbetmiyor değil ama şu da var ki sevgilim, elimde değil. ne demiş sami baydar amcamız: "sen ya da ben: bir sözcük." sözcüğü hep cük ekinin minnalaştırıcı anlamının ilave edildiği bir anlam olarak tasarlıyorum. kedicik'De olduğu gibi. birtakım yakın insanlarım ben çok içiyorum diye içmeye yuvarlanıyor ya da ben değişik sigara içiyorum diye sigaraya yuvalanıyor, bunu hoş bulmamakla beraber bu benim bir zehir taksimim dünyaya, dolayısıyla bu bloga +18 ibaresi manası taşıyan bir +kayıkçı mı demem lazım illa ki. maşenka veya ne bileyim buna benzer isim takışları hoşuma gider insanların birbirine, ve ben bunu çok yaparım. ben en güzel bunu yaparım. her şeye her güzelliğine hayatımın, bir isim takarım, bunu birinde keşfettim, sadece birinde yaptım, diğerlerinde abes durdu. abes'e abest diyen bir arkadaşım vardı, onu düzeltme ihtiyacı hissettim ama yapmadım bozulmasın diye. şimdilik bu kadar yeter, kontrol etmiyorum, umarım harf hatası yoktur.

2.11.2009

günaydın. sonunda paraya kıyıp yenigün reçellerinden aldım, memnun kaldım. üçgen peyniri kim icat etti, daha da önemlisi o kırmızı ince şeriti çekince açılması ne güzel ne güzel, hoşuma gidiyor. çayı öyle bir harmanlayacaksın ki misal biraz çaykur çay filizi, biraz tomurcuk/bergamot aromalı, birazcık da kaçak çaydan, simya gibi bişi.

hımm, yıllardan sonra bu sabah tırnağımda beyaz bir nokta yakaladım.

1.11.2009

hava ne kadar da soğumuş öyle. iki gündür evde yoktum dağlarda dolaştım. ilhan berk'in sanırım en sevdiğim dizesi bu idi, "dün evde yoktum dağlarda dolaştım" gibi bir şey. evet ben de dağlarda dolaştım. eskişehir'den ayrılmadan önce de yapmıştım bunu bir gece, içi piçip çıkmıştım gece yanıma hiçbir şey almadan. şehre veda etmiştim. sonra eve bi döndüm sekizyüz cevapsız arama :) erkin koray'ın "sevdiğim" adlı bir şarkısı var, 7.36'lık versiyonunun girişi bir harika. dağlarda dolaştım, çok canım sıkıldı, kuş vuralım istersen dedim cevap gelmedi kimseden, dağlardan da. tüfek de almıştım yanıma çift kırma. bir harbilik mermi aldım yanıma, biraz içtim, sonra da salladım ovaya. kuşlara atmadım kıymadım. gelecek günlerim için talim yaptım yani biraz. hahha, barbar bir kavimden geliyordum muhakkak. eskişehir'den ayrılmadan önce küs müs dinlemeden bütün arkadaşlarımı aradım, veda halinde olduğumu çaktırmadan ahretlik konuşması yaptım. hiçbir şey olmamış gibi konuştum hepsiyle, onlar da benimle. sonra dün dayım, bu rakı nasıl bir şey böyle dedi, bilsem dedim. şu an kaldığım oda çok küçük, içinde bana ait çok az eşya var, mesleki birtakım kitaplar, bilgisayarım ve biraz da giysi, o kadar. birkaç mektup ve çizim vardı, onları da gönderdim. kitaplarımdan uzağım, hiçbiri yoklar yanımda. dolayısıyla izmir'e gelmekle sıfırlamış oldum pek çok somutluğu. ama şarkılar duruyor tabii, onlara her yerden erişmek mümkün nerdeyse. nohutun bile son kullanma tarihi var çok acaip. insanları kışın sıcak bir yere girdiğine montunu çıkaranlar ve çıkarmayanlar olarak ikiye ayırıyorum. bu benim gözümde bir gösterge, neyin olduğunu söylemeyeceğim. durun açıklayabilirim. ağzında tokasıyla saçlarını topuz yapmaya hazırlanan bir kadın hatırlıyorum hafızamda, yok şimdi, olmadı da yanımda. çocuğunu merak etmek çok garip bir duygu olsa gerek, teğet geçtiğim. çocuğunu merak eden bir şair arıyorum lütfen. son zamanlarda konuşmaya olan ihtiyacımın arttığını fark eyledim, şaşıyorum kendime bunun böyle olduğuna dair. yazasım da yok.

29.10.2009

yıllar yıllar önce 29 ekim'de yazdığım bir mektuptan: hey! istanbullu karaca! yoksun sen aslında. yalnızım o kumsalda. remixleri sevmiyorum. bugün bayram, çırpı bacaklarımla el çırpıyorum. hey! şiven var mı senin? tırnaklarını en son ne zaman kestin? babaannemin tırnaklarını ben keserdim yanındayken, bundan sana bahsetmiş olmam ilginç. nokia mı taşıyorsun. yine de hey hey, benden selam olsun bolu dağı'na, onu geçtin mi görünen şehir var ya, işte orası istanbul, sivastopol'a üçbin km. çeker nerden baksan. gömleği ütüye giydirir gibi giydirdim kendime ve şimdi dışarı çıktırıyorum. kadehlerde şişelerde kenarlarda köşelerde... selamun aleykum meyhaneci, civarda şu resimdekine benzeyen bir kız gördün mü?
sonbahar olacak illa ki. sabah kalktığında o hafif ürpertiyi hissedip üzerine bir şeyler alma gereği duyacaksın gözlerini açamadan. kaloriferler henüz yanmamış olacak. çayın suyunu koyup banyoya gireceksin, camı açsan içeri mevsim geçişinin kokusu girecek, ama üşütecek. radyoya dokunacaksın, yükselecek.

pijamalı iki kişinin çaylaşması gibi olmayacak mutfak masasında karşılıklı, üzerlerde hırkalar, saçlar o biçim bağımsız. radyo reklama girdiğinde çay kaşığının tıkırtısı duyulacak. kaşığın üzerindeki şekle dikkat edeceksin, beni.
dramım durumumdur. metaforlar sandukasında çalışan işçiler için bana bir sendika lütfen. yılların içki birikimini bir havuza boşalttım, havuzun yüzde yüzü doldu. salıncakları hatırladım hani salınacakları. büyükada'da bir piknik yerine gitti aklım, tuttum beynimin mangalını yaktım. ellerimi yaktım, ellerim kollarım yanık içinde. iki ağaç arasına bir salıncak kurdum, durmadan seni salladım. yarın iş var, özel sektör, hassektör ordan. salıncak diyorum, deniz kenarında şezlonglar şemsiyeler yok o zaman kiralık olanlardan. bir ağaç buluyor şair kendine, ve onun gölgesine bir halı kilim serip oturuyor üstüne, karpuzunu demlensin diye suya sürüyor kenarında denizin. karpuz uyuyor salıntısından güzelim suyun. derken topun suya kaçıyor, birkaç kulaçta yakalamaya çalışıyorum, ben kollarımı attıkça top açılıyor, sonunda kendimi de topu da kurtarıyorum, "des armes" diye şarkı söylüyor ordan manyağın biri. bu dünya manyaklarla dolu, inan ben de manyaktım bundan on ay öncesine kadar, sonra duruldum bir şey oldu, sularım çekildi. suyun bir cm çekilmesi bile çok büyük bir şeydir deniz için, yekün tutar. kendi kendime "mor koyun" türküsünü çalar çalar zıplardım evin içinde, sonra bir şey oldu, biri büyü filan. bana büyü yap sevgilim, evet bir büyük olsun. mor bir oyundu oynanan. shuffle please. ağaçlar arasına bir salıncak kurdum, bütün kestanelerini topladım denizin, sobalar kurdum gelmiş geçmiş bütün kestaneleri için kış mevsimlerinin. yıldız teknik üniversitesi'nin yukarısından aşağı sallanırken -aa bak yine sallanmak filan- kestanelere çarptı kramponlarım. biz işte. birbirimizin kenar süsü, portesi müzik defterlerinin, sol anahtarı şarkıların. köpeklerini gezdiren insanlara acıyorum, içimde çipçirkin bir martı boyuna çığlık atıyor. bir şey boynuma durma çizik atıyor. fotoğrafçı alaeddin'in son çırağını anıyorum bu sırada rahmetle. hemen yan dükkanda topal ünsal'ın ekmek teknesi var, adı orkide çiçekçilik. ünsal, beş sene kadar önce öldü rahmetlik, topal o zamanlar, aynı zamanda eski futbolcu, dur sana hikayesini anlatayım. ünsal 80 zamanının sayılı solcularından bizim orda, ben de fotoğrafçı alaeddin'in son çırağı ilkokul kusur. sabah ünsal'la eş zamanlı açıyoruz dükkanı. ünsal 80 zamanında işkencede ayağının birini topallıyor o zamandan beri. büyük futbolcu olacak ama işkence işte. çiçekçi dükkanı açıyor sonra, aranjmanlar, evlenecek çiftlerin araba süslemeleri, filan. sabahları da allah için ne güzel müziklerle açıyor besmeleyi. aşkın nur yengi'nin yeni kasedi çıkmış o zamanlar. ben mesela herkesin birtakım şeyleri unutamayacağı gibi aşkın nur yengi'yi unutmam bir ömür bu yüzden. sonra ama en çok şeyi seviyorum ben, mfö'den "gel gel yanalım ateş-i aşka" lan diyorum bu ne güzel şarkı taa sene 1990. ustam alaeddin'in karısı sabiha teyze beni imtihan etmek için yere para atıyor, bulursam haber verecek miyim yoksa cebime mi atacağım diye, yer mi deli gönül, bulup bulup ona veriyorum, o da rahmetlik, pencere silerken öldü. ünsal habire her sabah çalıyor, gel gel yanalım ateş-i aşka. ben sevdiğim bütün kızlara bu şarkıyı anlatmaya didindiydim, anladılar mı bilmem. aynı albümde -hani ali desidero'suyla meşhur- edip cansever şiirinden olma "geçiniz" adlı bir eser daha var idi, tavsiye ederim, edip cansever bu, kirvemiz, isim babamız. ünsal arabaları süslüyor o sıra, ben de işten fırsat buldukça alaeddin usta'nın torunlarına özenip televizyonda oynayan bir çizgi filme kaçırıyorum gözlerimi çaktırmadan, spartaküs'lü bir çizgi filmdi hatırlıyorum, bir taraftan da negatifleri basıyorum karanlık mı karanlık odalarda. öğleden sonra karpuz kesiyorum sabiha teyzeyle, ne iş olsa yapıyorum abiler. insanlar habire evleniyor, onları gözlüyorum, vesikalık bir çok insan var ki dünya üzerinde, var yani. hayır o zamanlar bu kadar içmiyorum, ama o zamanlar da dokunsan sarılacak gibiyim, dokunsan sana bir salıncak kurabilirim, şimdi söylesene üçüncü katları arasında binaların, salıncak kurabilir miyim, salınırsam ölebilir miyim. kat üç daire altı, çük gibi apartımanlar. ünsal'a dönüyorum, futbol oynayamıyor tabii ayağı sakat, ama çiçekçilik işini de iyi yapıyor. ben de dünya üzerinde henüz tek kişiyle paylaştığım bir koleksiyona başlıyorum o sıralar. ünsal parayı vuruyor yavaş yavaş, can çektire çektire ve sonunda hayalini yavaş çekimde gerçekleştiriyor, bir halı saha satın alıp işletiyor. hayatın dramaturjik öğesi burada karşımıza çıkıyor sayın seyirciler, solculuktan topallayan bir futbol aşığı son çareyi halı saha açmakta buluyor, sigarasıyla maçları izliyor. ünsal öldü bundan birkaç sene önce, karısı zehirledi filan dediler, ilçeler küçük yerler, dedikodusu bol yerler. alaeddin sağ, sabiha teyze düştü, ben de düştüm, ama düştümse sana bakarken düştüm. gel gel yani yanalım ateş-i aşka. isim babamız demişken edip bey'den bahsetmezsek az düşer gecenin ateşi. bu gemi ne zamandır burda eylemiş kendileri. bir kayık tasavvur edin ve üzerine bir kayıkçı elbet. tam yol alacakken önünü bir gemi kapatmış, ve kayıkçı sallamış salvoyu, ne zamandır burda bu mına koduğumun gemisi diye. gidemiyor kayıkçı işte, istediği kadar çeksin. köşede kocaman mendirek. önünde kocaman gemi. sahi ne zamandır burda bu gemi. sonra da şey düşün ki, sen bir kayıksın o geminin kenarına iliştirilmiş filika niyetine. orda durur durur durursun, elbette durusun, su da duru su. ama işte, gemi bu, bekler nihayetine, demir atmak gibi bir derdi vardır. ve ben bildim bileli demir atarım bir şeylere, bir takım kişilere, bir şehirlere yerlere. o zaman sor bakalım ne zamandır burda bu gemi, yani o an için ait olduğu yere. sonra şöyle bak bir de, evet sen o geminin ta kendisisin, sahi ne zamandır ordasın. şöyle de bir oyunu var ki kelime kardeşlerin, bu gemi ne zamandır hurda, bunu da sizlerin tasarrufuna bırakmayacağım elbette. ha bir de türküsü var, demedim mi ben sana yusuf'um, kayığımız batacak. o halde, metaforlar sandukamızı tıkabasa doyurduğumuz ve salıncağımızı da kurduğumuz halde, sözü şaire bırakalım son tahlilde, günler günlerimize tane tane damlarken, diyorum neden olmasın, siz de geçiniz.

28.10.2009

minik bir anlatı

27.10.2009

elvis'in en sevdiğim sözleri bazen şunlardır: you look like an angel / walk like an angel / talk like an angel / but i got wise

rolling stones'un en sevdiğim sözleri bazen şunlardır: she comes in colors everywhere / she combs her hair / she's like a rainbow / coming colors in the air / oh, everywhere / she comes in colors

doors'un en sevdiğim sözleri bazen şunlardır: she lives on love street / lingers long on love street / she has a house and garden / i would like to see what happens

ne kadar basit değil mi, beni yutan bir şey var bu havalarda,

kendimin diye söylemiyorum, en sevdiğim sözüm bazen şudur: günaydın!

26.10.2009

günaydın. dün balığa gittiğim teknedeki kaptanımız 58 yaşındaki mücahit abi idi. sakalıyla, sesinin tonuyla tipik bir balıkçı görünümü vardı, çeşitli akşamlardan kalmış bir edayla karşıladı bizi ama biz içkilerimizi yudumlarken o eşlik etmedi, antibiyotik kullanıyormuş. bir arkadaşın yakaladığı istavrit için bi ufağı götürür bu dedi. sonra radyoda bi şarkı çaldı, rodrigo'nun gitar konçertosu, hani concierto de aranjuez, adam bunu duyar duymaz rodrigo dedi. sonra bir şarkı daha çaldı, ma che freddo fa. bunu duyunca da ma ke fredo fa dedi. aramızda eklektik bir elektrik peydahlandı. vay be dedim gayrihtiyari. ben onun bildiğine şaşırdım, o da benim bildiğime. ama senin yaşın bunları bilmek için küçük dedi, sustum. kalbim dayanmıyor bu tarz şarkı kültürlerine insanların, bravo abi dedim en sonunda.

günaydın. evlenen çiftlerin düğüne giriş ya da salona giriş müziği seçmek gibi bir detleri var. işin garibi ben bunu birkaç arkadaşım için yaptım, böyle bir ajans mı kursam. evlenen çiftlere şarkı seçimi yapılır diye. siz olsanız neyle evlenirdiniz. çok romantik.

günaydın. kültablasını boşaltmalıyım. ya da başka bir deyişle küllüğü. ashtray girl diye bir figür ve şarkı vardı di mi. telaffuzu ne hoş.

günaydın. şimdi dükkanı açmaya gitmeli. pazartesileri sevmiyorum, öğleye kadar düşünmekle ve sigara içmekle geçiriyorum.

günaydın.

25.10.2009

"denizde karartı var, bu gelen kayık mıdır?"

sürün

şu son günlerin ortak bir özelliği var, ne istediysem olmadı. ilginç, çünkü böyle bir şey olmamıştı hayatımda. yani ne istediysem olmaması olmamıştı. bunu da görecekmişiz. iki gündür izmir'i bekliyordum. ilk defa urla'ya gittim, çeşmealtı iskele dedikleri çok güzel bir yer var, oraya. hatta tekneyle açılıp balığa bile gittik, sonradan hava lodosa çekince dönmek zorunda kaldık. bir şişe şarabı alt ettim teknede, fena salladı kaptan. güpegündüz öyle güzel geldi ki. üstüne bira salladım birkaç tane, söylemesi ayıp birkaç da midye, sonra da birkaç mesaj izmir'e. izmir'i fena halde bekledim. dün evde yoktum izmir'de dolaştım. geceliği on lira olan iğrenç bir otel odasında konakladım iki gecedir, alsancak'ın pek de tekin olmayan arka sokaklarında. sabah kendime geleyim diye yhüzümü yıkamak için musluğa eğildiğimde musluktan küf akıyordu. çarşaflar insan kokuyordu. kendimden iğrendim mi, hayır, kendimi kirlenmiş hissettim mi, hayır, yusuf atılgan'ın evi olmamıştı sözgelimi, bir otel odasında yaşamıştı manisa'da, oraya da gideceğim ehliyetimi emniyet mensuplarından geri alınca, eşek kafam. 408 no'lu odada kaldım, kapının arkasında otelle ilgili kurallar vs yazıyordu, altında da "müdüriyet". küçükken çalıştığım sanayideki o köhne bakkal dükkanında da duvara asılan yazıların altında öyle yazardı, "dolabı açık bırakmayınız, müdüriyet." ne güzel. paraya kıyabilsem hotel yaman'da kalırdım aslı serin'e bir selam çakmak niyetiyle. bu arada iyi şiir yazar aslı serin, bulun okuyun derim. kıbrıs şehitleri caddesi'ni sabahın beşinde arşınladım, kimseler yoktu, hava az serindi ve güzeldi. sabah uyandım kahvaltı yaptım, bari kahvaltıya çağrılsaydım. konak'a ilerledim, konak pier'in önünden geçtim, triyandafilis geldi aklıma, "gitme pierre" dedi ama ben gittim. birkaç dergi almıştım yakın kitabevi'nden, onları karıştırdım kahvaltı çayında. insanları izledim, onlar da beni izledi. insanların cep telefonlarından acaip beklentileri var, umutları cep telefonları, elleri kulakları gözleri telefonlarında, dün bütün gündüz kapattım, iyi hissettim kendimi. gözlerimin altı şişmişti yine aynada, saçlarım uzamıştı, çim adam gibi olmuştum yine, ya da kirpi gibi, siktir et dedim, berberler pazar günleri kapalı. kızlarağası hanı'na ilerledim sırtımda sırıtan çantamla, ııııı, kapalıymış, ben nerden bileyim. hımm dedim sonra, bana bu kadar izmir yeter anlaşılan. atlayıp otogara mahrumiyet bölgesindeki küçük odama geri döndüm, şimdi sana bunları yazıyorum, "mıknatıssız bir pusula olarak." insanın bütün kitaplarının yanında olmaması çok kötü. hayatın ibresi şaşı bugünlerde, ibnelik yapıyor. keyfim az bulunur bir şey değildir ama bugünlerde karaborsaya düştü. en iyisi biraz müzik.

22.10.2009

"ride the snake" filan diyor jim morrison. hiç de sevmem böyle. şarap şişeleri yüzüyor denizlerimde. deniz filan diyeceğim geliyor yolda kimi görsem, halbuki hatırladığım kadarıyla hiç deniz diye arkadaşım olmadı. ha bir de aynı şarkıdan alıntı yapmıştım yine yıllar önce, hiç de sevmesem de öyle, şöyle diyordu yine: "the blue bus is callin us." -father! -yes son! -i want to kill you. filan. andalusite diye bi maden var, andalusia civarından çıkıyor olsa gerek. yine der ki jim amca "andalusia with fields full of grain" o yüzden madenciliğe benzer bir işim var ve işimi seviyorum. facebook habire soruyor "ne düşünüyorsun?" üzgünüm ama ebeni düşünüyorum. afedersin. yahu hiç bu kadar zor olmamıştı gibi geliyor bazı akşamlar, onlara söyleyeceğim beni vardiyaya verin diye, çift vardiya çalışmak istiyorum, böylece sadece uyumak için zaman kalır.

21.10.2009

siz de kelimelerim olmadan asla diyorsanız bu şarkıyı seveceksiniz demektir ;)
tarihini hatırlamadığım, nerden baksan üç buçuk senelik bir yazı :)

kürtaja götürdüm kalbimi. doktor, 'çok büyümüş olduğunu, benim için çok tehlikeli olabileceğini' söyledi, uyardı: “ölebilirsin.” “öleceksek ölelim!” dedim. son zamanlarda düzenli çalışmıyordu, tekliyordu, yarıyolda bırakıyordu, inemiyordum, çıkamıyordum. “ya hep ya hiç!” dedim doktora. “sen bilirsin!” dedi, bir kâğıt imzalattı; geri almak istersem aynısını alamayacağıma, onun yerine ancak yeni bir kalp takabileceğine dair.

aylar geçti. yollar geçti. sesler geçti. gözler geçti. bir türlü 'ya hiç' olamadı. tekrar gittim doktora, “olmuyor?” dedim. “biliyordum!” dedi. ve bir ölüden aldığı yarısağlam kalbi taktı kendi kalbimi aldığı boşluğa. artık değiştirme şansım da yoktu. ben çocuk olabilirdim ama bu oyuncağı değildi. yeni sabahlara uyanacağımı sanıyordum. sabahlar eskidi ben uyandıkça. “geçer,” dedim. geçmedi. “diner,” dedim dinmedi. doktora çıktım tekrar, “doğal bunlar.” dedi. “hiçbir şey orijinalinin yerini tutmaz,” deyip aldığı arabanın teybinin bozulduğunu ve yerine yenisini aldığını fakat eski randımanı alamadığını örnekledi. “allah belanı versin!” diyecekken dilim sürçtü, “allah belamı versin!” dedim. ve allah bu duamı ıskalamadı. verdi. adını sanını bilmediğim, fakat yaşı yaşıma huyu huyuma uygun bir ölünün kalbini takmıştı bana pilli. pilli bebek olmuştum. artık su gibi pil harcayacaktım, tüketecektim.

sadece belli frekanslarda çalışıyordu kalbimin pili. çalıştığı şekillerde olmaktan başka çarem yoktu. onun esiri oluyordum giderek. sabahların hâlâ bir anlamı yoktu. oysa eskiden vardı, veya ben öyle hatırlıyorum. geceleri erkenden uyurdum ben. olmuyordu. uyumak için sürekli tükettiğim alkoller ise pili korozyona uğratmaktan başka bir işe yaramıyordu. tekrar çıktım doktora. son çare olarak iki hap önerdi, sızlanağrı ve vecdan. bunları günaşırı içersem kimyasal bir etkiyle sızlanağrı sayesinde ağrısızlanıp, vecdan ile vecd haline kavuşacaktım. içtim, içtim, içtim, 'bana mısın?' demedi. alkolle sulandırıp içtim, kâr etmedi.

bir daha uğradım doktora, giderek bitkin. “eski kalbimi ver,” dedim üstüne yürüyerek. “artık çok geç,” dedi. “bari ona bir şeyler anlatayım?” dedim. “işe yaramaz!” dedi. “o zaman bana bir ilaç daha ver!” dedim. “yok ama alternatif tıbba başvurabiliriz.” dedi.

artık hiçbir tedaviye cevap vermiyorum.

“durucam burda
gidişini seyredicem
kıpırtısız, sakin gibi görünücem
kavgasız olucak
fırtınasız olucak
saçmasapan olucak
organlarım birbirine vurucak
arkandan sessiz bakıcam
ben yine salağım diyicem”
bundan yirmi yıl kadar önce öğle yemeğine eve giderdik hanımla. evde yerdik yemeğimizi, hem daha az masraflı olsun hem de ev yemeğinin tadı dışarda yok diye. ve tekrar mesaiye dönerdik. o kısacık zaman diliminde bile pantolonum kırışmasın diye çizgili pijamamın altını giyerdim. hanım yemeği hazırlarken radyoyu ayarlardım. bir tek radyo 4 çekerdi ve zaten özel radyolar yoktu o zaman. çocukları çağırırdık sofraya, onlara öyle bir imrenirdim ki yemeği yedikten sonra işe gitmeyecekler diye. onlarsa sıkılırlardı o boşluktan. geçenlerde oğlan telefon etti, "baba seni şimdi anlıyorum," dedi. "sen beni daha çok anlayacaksın, hayat yeni başlıyor evlat, daha ikinci raunddasın." dedim.

eski boksörlerdenim.

20.10.2009

bir sürahi aldım elime. maşrapa da dediler sanki kimileri ona. sürahi yahu, zürafa boyunlu. armut boyunlu çocuklar geldi aklıma. içi başka dışı başka. bugünlerde kayığın iki küreği gibi geçiyor zaman, birini çekiyorsun gece olmuş, diğerini çekiyorsun sabah, eskiden çok düşürürdüm kürekleri suya, şimdi düşmüyorlar, biri fena halde bağlamış. aklım da şey gibi bugünlerde, çok katlı plazaların asansörleri gibi, gibi'yi benim kadar çok kullanan iyi şair gördünüz mü, göremezsiniz ama bu da bana ne ifade eder, bir düşünce yukarı bir düşünce aşağı, üstelik sınır da yok ha, yüz düşünceden fazla binemez desem dinletemem ki kendimi kendime. ali baba her gece aç yattı, iflas etti birden battı, ali baba meteliğe kurşun attı, aranızda ali var mı, aliler bir adım öne. bir insan bu kadar mı iyigecelersiz olur. kahya atımı hazırla. siktiret kahyayı, kalk gidelim küheylan. en çok çanları ilgimi çeker katedrallerin, beşiktaş'tayken de en çok çan çalınca bir garip olurdum ezanın gücüne gitmesin, ikisi farklı. ha, hiç bir levantenle tanıştın mı, bir rumla iki satır sohbet ettin mi derlerse buna cevabım beni de mahcub eder. gittim kitap okudum beşiktaş çay bahçelerinde, bok var gibi. barış manço'nun tanbur taksimini es geçmeyelim olur mu. bu cümlelerin hepsi bir hazırlık müsveddesi, gelecek yakında büyük eser, opus magnumlarım kopacak, psychedelic tsunamiler kopartacağım çalacağım çanlarla. çanlarınızı çalıp kaçacağım, kapınıza ters dönük ayakkabılarımı asacağım, buraya biri gelmiş ben yokken diyeceksiniz, orda mutlaka bir iz bırakacağım. bugün kadıköy sahaflarından topladığım serdar koçak kitaplarını karıştırdım sekseninci defa, ve artık bu herifi anlayabildiğime okuyabildiğime sevindim. şimdi bir web sitesindeki herhangi bir linke tıkladığında açılmadığı zaman sabırsızlanıyor insan, peki geçmişte kulaklarını kibritle karıştıran büyüklerimiz, onlar nelere sabırsızlandılar, ne kadar da gereksizmişim gördüğüm gibi. hayatım shuffle moduna geçti gene, böyle olsun istemezdim ben de.

in sevdiğim ruhum enat edebilmek.

de alto cerdo voy para marcane
luego a cueto voy para mayari
out of the blue'nun birdenbire [damdandüşergibi] manasına geldiğini öğrenmek beni şu yaşımda ne kadar mutlu etti bilemezsiniz. teşekkürler türkiye.
bugün beni izmir'e çıkardılar. hava güneşliliydi. uzuzuzuzun zamandır güneşi böylesine İÇİMde hisssetmemiştim. iş arkadaşımla olan zevk uyuşmzlığmızdn dolayı istediğim gibibi gezemedim ama ama yine de izmir gözüme pek şatır gözüktü. gülüsmedi bana. yalnız olsam yazı bile yazabilirdim ya da izmir'in güneş alan bir köşesinde oturup bir derginin yeniyeni sayısının sayfafalarını karşıtırıyor olabilirdim, bana kalırsa biçiçimçilk b < öyle bir şey. ama konunuzun bununla ilgisi .

kaydı yayınla. şimdi kaydet. kayıt seçenekleri. guns and dolls. bir harmanım bu akşam.

falcı demiş ki oğlunuz çok içine atıyor, hahah dedim, nerden çıkarmış. kafayı yiyecek demiş. vay anasını dedim, bi hahaha daha PATlattım ve h a v a d a yankılan kılan kılandı. o değil de, ne peki, nedir yani. falcı demiş ki bahtı açık görünüyor, bir oH çektim duyunca. çok üzüldüğü bir olay olmuş geçtiğimiz haftalarda demiş, hay ağzını öpesim geldi dedim falcı bacının. refleks midir nedir, para aldı mı diye sordum.
kırık olduğu zaman alçıya alarak geçirebilirsiniz, en kötü ihtimalle yanlış kaynar. ama çıkık öyle mi ya, takarsınız yine çıkar.

şimdi de boat club'dan memories dinleyelim o zaman. sabah çıstağı. ya da the dø'dan "on my shoulder" onu da siz bulun.

tanrım bence bir mukavele yapalım, sabahları biraz daha uzatalım.
günaydın mı?

19.10.2009

"hello,
i am johnny cash,
get the rhythm!"

yazmak ne zor imiş zo

akrep tarafından sokulmuş olmayı biliyorum, deneyimledim, öyküsü var, komik. birisi üstünü açtığında örtmeyi biliyorum, düşünebilirim bunu, güzel şeydir. yoğurt mayalamanın inceliklerini bilmem ama görünce anlarım. bahçıvanların nasıl çalıştıklarını gördüm, bizzat tecrübe sahibiyim küçükten. saksı toprağını değiştirmeyi bilirim, zamanını da az çok kestirebilirim. içine su koyduğum bir toprağın kil kum oranını suyun aşağı geçiş hızına göre anlayabilmek sadece bana verilmiş bir yetenek değil, ama bununla ilgili tek bir kelime edebilmek gerekir insanlarla, ama bunlar pek konuşulmuyor değil mi aramızda. inşaatların önündeki kumları suyla karıştırıp içine elimizi sokup mağara yaptığımız günleri hatırlayabiliyorum, ama bunları hatırlayabilmem için bir hatırlatıcı lazım gelir, deniz kenarında kumdan kale yapmadım ama yapan bir arkadaşım olsun isterim. çok sarnıç gördüm, görenleri içine girenleri dinlemek isterim, sarnıçları başkalarının dilinden de duymak isterim. duymaktan da ziyade bir sarnıç ziyareti gerçekleştirmek isterim, işte bu yüzden mesela sen. file ile sebze meyve taşımadım hiç, sadece süpermarketlerde filelere konmuş soğanlar limonlar canlanıyor gözümde ama bir pazar arabası önümde düşünceli ayaklarla hanımı takip ediyor olmak bir hayaldir yine gözümde. otobüs duraklarına dayanıp ellerimin durakların demirlerinin küfü gibi koktuğu anları unutmam. sigara içtiğim zamanlarda kokusu ellerimden gitsin diye bozuk para oynadığım zamanları da, hiç de sevmem o metalik kokuyu. yaşlı insanlara, yük altındaki genç kızlara yardım etmeyi severim. centilmenlikten filan değil, başka bir türlü bir şey bu, benim istediğim, dil çıkardım burda. kara kedi görünce saç çekmek mesela basit bir şeydir. ya da ne bileyim ‘ben kendimi gülün dibinde buldum’u kim söyler diye sorabilirim durduk yere sana, bilmen gerekmiyor elbette, ben sorabilirim sadece, bunu da bilmen gerekmiyor. hiçbir şeyi bence bilmemiz gerekmiyor, ama yine de gerekli gereksiz ne çok şey biliyoruz, ya da gerekli gereksiz bilmediğimiz yine ne çok şey var, hımm ilgin. soğan ekmek nasıl yenir bilirim, taze soğanla özellikle, dalından. ıslak bir mendili kasketinin altına takmış serinlemeye çalışan bir köylü amcayla görsen şaşarsın aram nasıl iyidir. sümüğünü selpaklardan ziyade mendillere silen bir nesildenim, ne kadar da tasarrufluymuşuz di mi. sigarayı kulağımda taşımadım hiç, ama lisede yeni başladığım zamanlarda babam anlamasın diye pakedi çorabın içine soktuğumu hatırlıyorum, ha bir de ayakkabılarının arkasına basarak yürüyen dayıma özendiğimi de  bana masaj yap istiyorum anlıyo musun, tabii her şey karşılıklı. pencerelerin önünde boy boy saksılar olması tercihimdir elbette.

bu kadarı da fazla.

18.10.2009

bindi indi

zaman çok iyi çay demliyor

15.10.2009

bir muhabbet kuşu

ıhmm. hasta oluyorum ve bu keyfime mani oluyor. ayrıca ne demiş şair; "mani oluyor halimi takrire hicabım." evet sayın seyirciler bir ne idüğü belirsiz akşamımızda yine beraberiz. harflerimin bazıları eksik çıkabilir bunun farkına varmalısınız çünkü fena halde hastayım. şayet iki günde bir paket sigarayı iç edememişsem hastalığımın ilk safhasındayım manasını işaret eder, şayet üçüncü güne sarkmışsa aynı paket o zaman bu hastalık ilerlemiş demektir. ama bir hastalığın ilerlemiş olması iyileşmeye de ilerlenmiş olduğunu anlamına geldiğine göre buna burdan da yakılabilir. may man my moon söylenmesi ne hoş bir şarkı. sonra birkaç yeni şarkı öğrendim işte bugün, ne güzel ama yatarak yazmak durumundayım çünkü bir mahrumiyet bölgesinde ne bir kuş ne bir ıhlamur. çok güzel. facebbok'ta paylaş. paylaşım için çok tşk. benim için biliyorsunuz öncelikli olan yüz güzelliğidir. yüz güzelliği hani bunu süz güzelliği. bilmelisiniz. paylaşıma bak şakir, ne güzel, vücutları paylaşıyorsunuz, ruhları paylaşıyorsunuz, elleri paylaşıyorsunuz, ayaklarınızı paylaşıyorsunuz, donlarınızı görüşüyorsunuz. bu arada bir insanın en mahrem yeri benim gözümde iç çamaşırıdır, iç çamaşırının örttüğü bölgeyi kastetmiyorum, kendisinden bahsediyorum. sonra hadi bakalım hoşça kal, kendine iyi bak, bakarsınız ya bakmasına da geride kalanlar ne olacak. orhan pamuk müzesine mi kaldıracağız yatsı namazını müteakip. siz hiç musalla taşı üzerinde bir cenaze kaldırdınız mı aman bunlar çok iç acı. geçiyorum lütfen bu kutuyu. kutumda büyük var acur bey, hissediyorum her şeyi hem de çok. altıncı ve yedinciyi boş bırakmış allah'ım ama beni sekizinci hissimsiz komamış. evet hastalık beynime sirayet etti, ordan da önce ak ciğerlere ardından kara. bunun da sonu komaymış. şayet, şayet, okut öğret ve nihayet, şayet şu yazardan bile iyi yazıyorsunuz denme ihtimali bulunsa idi bana, şu yazar kutucuğunu kimin, kimlerin isimleriyle doldururdum acaba. bugünlerde laptoplar çok hasta ve saatler iyi çekmiyor, hahah, zamanı elbette ya neyi sürçeceklerdi bu dillerimiz. dillerimiz aah bu çok şey ama günâhkar. seni düdüklemek isterken ben zaman, bu ne kötü kelime sen ne bu böyle kötü bir çocuk oluveriyorsun sinirlendiğinde. ama anne o da bana salak dedi.

bugünlerde ister misiniz her gün blogun adı değişsin. bir gün birmuhabbetkusu nokta blogspot olsun diğer bir gün ise ne bileyim işte sonra kalıma gelince yazarım. siz biliyor muydunuz, birisinin evinde ilk kez kaldığınızda yastığınızın altına anahtar koyup huşu içinde uykuya yol alırsanız, o gece rüyanızda evleneceğiniz insanı görebiliyormuşsunuz. ben bunu daha yeni öğrendim, yirmisekiz yaşındayım ve hâlâ okula gidiyorum. okulların çeşmelerinden avcumu dayayıp su içiyorum, ama avcum o kadar küçük ki çenemi tam kapatmama yetmiyor ve su göğsüme doğru akıyor. hafiften içim ürperiyor.

sizlere bu akşam izmir'den sesleniyorum değerli dostlarım. yağmurlu ılık ve mükemmel bir hava aldırıyor bugün izmir insana, inanana. o virgülü oradan çekersen bir dünya değişir dostum. çekme herkes durduğu yerde dursun. bir cumartesiyi daha harcamış bulunuyoruz ey ahali. bu cumartesiler bir acaip. gözlerimin üzerinde bir ağırlık bir ağırlık sormayınız sakın. sakınlıkla ne demektir?

akşam yemeğinde gördüm. bi tane işçi kız var. sürekli kulaklığı kulağında çalışıyor. yemeğe yalnız gidip yalnız geliyor, değil aslında, ben bugün öyle gördüm. ama ne demiştim size, anlam insanın yüzünden akar akar akar. bunu unutmamalıyız bıldırcın. hımm, bunu ne güzel diyen b,r insan. nazım'la söz vermiştik birbirimize, yeliz'in yalan şarkısına yaptığı girişteki gibi "yalan" diyen birini bulursak hemen evlenecektik. beni sevdiğin var ya, o bile yalan dın dın dın. bu haftaya eskişehir'de başladım. güzel bir olay oldu benim için. ya da hoş bir paylaşımdı eski arkadaşlarımı görmek. birlikte içki içip bol bol sohbet etmek. gençliği gördüm eskişehir'de. uzak da düşmüşüm ordan ama soranlarım diyor ki sanki hiç gitmemişsin gibi. benle olan arkadaşlıkların en güzel yanı da bu olmalı, hiç gitmemişim gibi kalındığı yerden genellikle başlanabilmesi. dedim ya yıllar çekmiyor burda. penceresi yağmurlu bir ev mi gördüm yoksa balkonunda sigara içilen. balkonlar bana atlamayı hatırlatır, ne de çok atıyorum değil mi. "give me the words / but tell me nothing" demiş şarkı. ya aslında var ya, yazmak istediğimden ya da yazabildiğimi düşündüğümden filan değil, zihnimi ferahlatmak için uzatıyorum tamamen, o umutla yani, ama bu defa da içim elvermiyor senin için, o yüzden kısa kes ve okuma bence, çünkü kendimi sorumlu hissediyorum saatlerin öylesine iyi çektiği yerler için.

görüldüğü üzere uzun zaman aradan sonra bir cumartesiyi alkolsüz geçirmek inandığım değerleri sorgulatmıyor elbette bana, sadece şey yapıyor, hasta olduğum için içemedim. tabii yatakta pozisyon üstüne pozisyon değiştirmekten bi hâl olmakla bi alakası yok kötü ve anlamsız yazmamın. alakası yok galaksideki yıldız savaşlarının sürmesinin. tanrım, tarnım, usumu dolaştırıyorum gezegenlerinde. kral fm'i en çok da dj'lerinin lakapları sayesinde sevdim, çünkü ordan halk akıyordu resmen, mesela; gezegen mehmet, afrikalı ali, nöbetçi erdem. bugün birçok alıntı yapmak istiyorum efendim. bunu gerçekten istiyorum ama aklıma bir şey gelmemesinin murphy kurallarıyla ilgisi nedir acaba. ya da bir çayda dinamit patlatıldığında balıkların halini gördünüz mü, ben gördüm, aynı benim kelimelerime benziyor.

geçen hafta bi folklor gösterisinde tuttum ağladım, hıçkırmamak için zor. sonra yahu dedim gözlerim şişiyor bu günlerde, allahtan karanlıktı. her şey allahtan. bizler hayır ve şerrin allahtan geldiğine inanan kullarız.

ben de hasta kullarındanım allahım. bu yazıya dün başlandığından amma velhasıl çocuğumuz hastalandığından bugüne sarktı. pencere arkasından sokaktaki arkadaşlarını seyreden çocuk gibiyim. ya da iki kızkardeşten iskeleden ayaklarını sallayıp suya yetiştiremeyen biri. olmadı yar, su testisine dolmadı yar. asya söylüyor. bu gece bir his devam edeceğimi söylüyor.

11.10.2009

eski yara

tam üç sene geçmiş üzerinden şu yazının. ne de çabuk. mükerrer. attilâ ilhan'ın ölümün üzerinden dört sene geçmesi gibi, bu da onun etkisiyle ilhamıyla yazılmış bir yazıydı. koyalım bakalım.

use your illusion i

loş ışıklar altında bir adam ağzından duman duman hareler çıkarıyor. kalemin ucu açılıyor. kokulu silgi zor günler için saklanıyor. arkada efkârlı bir orkestra deli günler için keyfekeder şarkılar notalıyor. beş haneli bir porte üzerinde bir kuş ötüyor. esrârengiz bulutlar hemen pencerenin kenarında nöbet değişiyor. yeni dinmiş yağmurun çatıda kalanları aşağı süzülerek balkonda rakı içiyor. şarkılar geceyi tercüme ediyor. aklî dengesi tuhaf bir melek gecenin üstünü örtüyor. bir mezartaşının üzerindeki harfler yer değiştiriyor. yıllar yılı karşılıksız kalmış bir çek karşılığıyla karşılaşıyor. bir baba oğlunu en yakın okula yazdırmış bulunuyor. adam, ceketinin yakasını kaldırmış, bir sokak lambası altında durup sigarasını yakıyor. bazı zorulara bazı cevaplar bulunuyor. harita üzerinde bir noktadan geçen tren mola veriyor. kum saati ters dönüyor. meyhaneden selam vererek çıkan adam fötr şapkasını takıyor. kolluk kuvvetleri bir zanlıyı gözaltına alıyor. bir doktor bir hastanın göğsünü dinliyor. bir kadının saçlarından bir tanesi bir havuza düşüyor. bir ördek yürüyor yürüyor. yolun ucundan godot beliriyor. cuma, eli kulağında çağrılmayı bekliyor. çok uzaklardan, âşina olunmayan alfabelerden gelmiş bir harf, a ile b'nin arasına giriyor. utangaç bir delikanlı, içinden biraz sonra söylemeyi tasarladığı cümleleri tekrarlıyor. gıcırtılı bir kapıyı açan köylü, avludaki tuvalete yürüyor. bir el feneri yıldızlara tutuluyor. gece büyüyor. terzi, gözleri yorulmuş, iğneyi parmağına batırıyor. gece vardiyası uyuyor. bir adam, yıllardır aradığı şarkıyı buluyor, tüyler tüm dış temsilciliklerde diken diken oluyor. belki de ilk kez içmeden sarhoş olmak öğreniliyor. bir damla, yolculuğa başlıyor, tam gamzenin üzerinde mola veriyor. bir bilinmeyen'in nefesi ılık ılık tüm odayı tavaf ediyor. bir çocuk ayakkabı bağlamasını unutuyor. bir palyaço boyalarını siliyor. bir küllük daha boşanıyor. bir köpeğe bir araba çarpıyor. bir bilinmeyen, bilinmeyen bir şiir okuyor. bir kürdan damağa batıyor. bir erkek, sevgilisinin evinde yatıya kalıyor. bir refakatçi, elinde serum şişesi sızıp kalıyor. bir çakmak yanmamazlık ediyor. bir adam, eski günlerindeki gibi şevkle yazdığını hissediyor. bir bilinmeyen, şarap içip göz kırpıyor, ki kişinin içi yanıyor. bir lamba cini lambadan çıkıyor. şimşek, dağlar arkasından detone bir ıslık çalıyor. akordiyon, derin bir nefes çekip onu üflüyor. bir parmak kapıya kısıp kan topluyor. bir teyze gözlüğünü takıp kur'an okuyor. bir kadın ayna karşısında yuvarlak pamuklarla rimelini farını siliyor. asfalt, yağmur tazeliyor. ocağa linyit atılıyor. bir pamuk helva uykuya dalıyor. bir balon yükseliyor. kelimeler yine yapacağını yapıp kifayetsiz kalıyor. bir bilen, bir bilinmeyen'i aynı düzlemde doyasıya öpmek istiyor. denklemler çeşitleniyor. mevsim değişiyor. minareler ışıklarını yakıyor. bir radyonun pili bitiyor. bir nine torununa masal anlatıyor. şarkılar başa dönüyor. harfler halay çekiyor. takvim bir anlığına boşluğa düşüyor. inanır mısınız, ay âşık oluyor. hayat devam ediyor. şehir ramazan kokuyor.


use your illusion ii

bi bas gitar bir yerlerde geceyi yokluyor. just a perfect day. eski ramazan zamanları kömür ve kestane kokuyor. kestaneler işportaya düşmemeli, bunu nasıl hayra yor. sen elimi tut istiyor. bir müzik kutusu çalıyor, üzerinde balerin dans ediyor. bir aşk, büyük cümlelerin sonu oluyor. bir hormon salıncakta usul usul salınıyor. ütülü pantolonlar kırışıyor. birileri evini özlüyor. bir akşam sen bütün yüzünle bana doğru eğiliyor. geçtiğimiz yollarda iplerimizin ucu kalıyor. bir renk sorusunun cevabı lila oluyor sırf isminin güzelliğinden midir bilinmez ve yazının yönü değişiyor. wish i were there diye şarkılar hahaha yerle bir oluyor. bir yıldız daha kayıyor. ya şehr-i ramazan hoş geliyor. daha sen de ben de iki çocuk oluyor. ellere kolonyalar dökülüyor. camlar artık kırılmıyor. yağmur kaçakları saçak altlarına sığınıyor. book antiqua bir yükleme tamamlanıyor. evlerde çaylar demleniyor. dokundukça gülün rengi güzelleşiyor. anne, benim çişim geldi diyor. sen elimi ne güzel tutuyor. ay denize düşüyor. belli bir nedeni var ki öpüyor. telâşa mahâl olmuyor. zülüf yüze dökülüyor. ömür belki de seni sevmekle nihayet buluyor. hey, mevsim devriliyor. rûyalar gerçek oluyor. you are my sunshine. şiir okuyor. haftalar ellerimde ufalanıyor.

zepur gı tarnam

bu ispanyol bir sabah. anna karina beni aldattı rüyamda. rüyalarım beni çok aldat. sen de bana sizin evin önünde ip atlat. ya da bir kahvaltı masalı anlat. anna beni fena halde sırılsıklam aldatması yok mu. ruhu var olmalı yazılanların hiçbir şeyi olmasa bile. bu ispanyol pazar pijamalarıyla, izmarit kokan otel odasında ya da lojman tek göz, yalnızlık zor zenaat azizem. akustik bir tonlama çınlıyor kulaklarımda. cover yapıyorum eski sevgililerime her defasında. hayır hayır hayır, bir şarkıya göre değişmemeli insanlığımın ruh hali. ve isa bence de gelmeyecek, işi çıkmış. mad about you. üzgünüm üzgünsün üzgünüz leyla. türk şiiri beni niye tepti, bir şairine aşık olmuştum diye mi, vallahi öptürmem. hani bir şarkısı var her şeyin sanki. o değil de insan nasıl hiç görmediği birine aşık olabilir mi, bu umudun bir temsili midir, hiç bilemem anlayamam. bir paket tadım nohut duruyor masamın sol ucunda, demirbaş çizelgesinde "1 adet makyaj aynası masası" diye geçiyor bu masa :) aynalı bir sazan mıyım neyim. aynası da var yani. işbu gördüğünüz üzere makyaj yapıyorum yaşadıklarıma, ve bir güzel gözler görsün diye kamuoyunun takdirine sunum yapıyorum. yarın da eskişehir'de takribi yüz kadar kişi önünde bir sunum yapacağım. kimisi alkışlayacak kimisi bozguncu sorular soracak, hiç samimi bulmuyorum yaptığım bu şeyi, ama deveye deve demekten de acizim ya da neydi hendekten geçene kadar ayıya dayı mıydı. dayıya dayı derler bizim oralarda. hımm, bozgunum leyla. o şimdi şehit. rüyamda anna'nın göbeği hamileydi. bu güney amerikalı pazar sabahında yeni şarkılara ihtiyacım var. gezdir beni dediysem beni gezdirmen içindi elbette. gözlerimi de gezdir diye, elimden tut için. gizdir beni beni. bugün benim hafakanım var adımla kafiyeli.

şimdi buraya bir şarkı ekleyeceğim, adı güzel kendi güzel bir şarkı. adıyla melodisi tezatlık içeren bir şarkı. bu da benim sana pazar hediyesinim.

9.10.2009

shiny happy people -eski bir yazıdır

Eski bir balkan dedesi dedi ki, “Bizim zamanımızda tütün kolonyası vardı, keşke şimdi bütün gençler yumuşatıcı koksa.” “Ama dede,” dedim, “sen biliyor musun ne kadar çok çeşit yumuşatıcı var, Vernel’den Yumoş’tan Bim işi Bulut’a kadar. Sizin derelerde çamaşırlar külle anonim olarak yıkanıyordu tabii. Hiç unutmam Beşiktaş Mis Çamaşır Temizleme Evi’nde bir valiz dolusu çamaşırım kaybolmuştu, kaybolmadan gelenlerin yumuşatıcı kokusu ise hâlâ burnumda tütiy.” Dede devam etti: “Beni tanımak demek aşure ve tütün kolonyasıyla hesaplaşmak demektir, ayrıca bugün sabah kahvaltı ertesi sekizinci sigaramı içerken yerde selamlaştığım Falım sakızlarının 1713 nolu manisinde diyor ki: ‘Sevda kuşu tıklattı camı / Güzel kuş al şu derdi gamı.’”

“Allah beni çok güldürüyor dede, onu seviyorum,” dedim, coşuverdim: “Geçenlerde bir arkadaşın kitabında bi testle karşılaştım, hani şu kişilik testlerinden, geyiğini severim onların, ön beynimi kullanıyormuşum ben dede. Beyin düzleşmesi var ayrıca bende. Hani şu saçlar önden hafif hafif gidiyor ya F16’lar gibi geçtikçe haftalar* ve yıllar, ben onu yaşım geçtikçe ‘open minded’ oluşuma yoruyorum, iyi mi!”

“Cumaları ihmâl etme,” dedi ve tabakasından bir sıgara çekti.

Ayağım bütünüyle su birikintisine battığında, ‘hay mına koyim’ demeden önce, ne kadar da yumuşatıcı bir insan olduğumu düşündüm. Sahi.

*Murat Menteş'e aittir.

belle

esmeralda’yı sırtında taşımak.

tüm meselem taşımaktan ibaretti kamburun çağımızdaki olumsuz bütün anlamlarına rağmen. taşımak ve taşınmak arasındaki o küçük kamyonet dizel kokulu. taşınmanın en büyük stratejisiydi benim gözümde böl ve yönet. yükünü sırtına alan ve hiçbir şeyin farkında gözükmeksizin dehlenen bir eşek gibi, ya da semt pazarı çıkışında eli çantalı hanımların kalçalarından ziyade yüklerine odaklanan bir hamal gibi, kamburum çıkacaktı benim de yakında. lakin hamalların kamburları çıkmaz. bir kamburun bütün irkitici çağrışımlarına rağmen, kambur bir sırt çıbanıdır ama büyük, çünkü gözlerim çok büyük. sırtım emre amade. yaşanıldıkça yaşlanıldıkça kamburumu sanki pürüzlüyor ve boşaldığını zannettiğim yükün yerine yenisini koyuyordum. bir de baktın ne göresin, kambur olmuş apartıman, gökdelen. taşınmak gibi, artık sırtıma yeni nesil teknolojilerle çıkabiliyorum ancak, uzatıyordum dışardan şişelerden yaptığım merdiveni, hiç içime yani apartımana girmeme gerek kalmıyor. eskiden babaannemi uyutup kaçtığım birinci kat pencerelerine çaktırmadan dışardan girmem gibi şimdi de taşınacağım eve penceresinden giriş yapıyorum, değişmedim yani ben, sadece düşmemeye dikkat buyuruyorum

çişini bazen tutamayıp yüzüme işiyiveriyor zaman.

8.10.2009

hata

bazen durduk yere teşekkür edesim geliyor bilmem size de oluyor mu. bazen akşamın yemekten sonraki bölümüne sezen aksu'yla girişmek istiyorum nedenli. çoğunlukla müslüm gürses adını duyunca aklıma iki adet bira da hücum ediyor. kaç yıl geçti aradan'ın 45'lik versiyonunun girişini çoğunlukla çok beğeniyorum. bazen çoğunluğun beğenisine kendimi kaptırdığım için herhangi bir rahatsızlık hissetmiyorum. öğretmenler gününe çıkarsam bu sene de akşam dokuz sularında ilkokul öğretmenimi arayıp hocam-öğretmenim çelişkisine düşeceğim ama sonunda hocam'da karar kılacağım. kurban bayramına çıkarsam da iki tek namaz kılıp caminin sabah serini ve yeşil havasını içime çekip insanlığı düşüneceğim, ayaklarımın ne kadar da üşüdüğünü anlayınca vaize geri döneceğim hemen allah'a bir tek özür eda edip. aralık'ın onikisine çıkarsam uzak bir yere gideceğim bir süreliğine, geri dönme ihtimalim yüksek. insan üşümeye ayaklarından başlar. dur sana bir şiir yazayım ister misin: ayaklarından başlar bir insanı sevmek. tepeden tırnağa değil de, tırnaktan tepeye. olmadı, devam edelim: ayaklardan yorulunur başlanmaya, ve ayaklarda son bulur yorgunluk. olmadı: en çok ayakları üşür insanın. altı ay oldu sevgilin ayağına dokunmadı. olmadı: bir bitki olsam ayaklarımdan içecektim belki de birayı. olmadı gördüğün gibi. ama benim pes etmemek gibi bir huyum olduğunu da bilmeni isterim. ben de isterdim tabii ki uzun ince ve kemikli ellerim olsun, ki gördüklerinde "sen iyi resim çizersin" desinler. "hayır!" diyeyim ben de, "asla çizemem, ama sana helvacıoğlu flüt çalmayı öğretebilirim, sakız da ısmarlarım sana yanımda cak cak çiğnemeyeceksen, cocostar kinder sürpriz filan," [vir gülü fark ettin mi] [çok sevdiğim bir şairin kızının adını gül koyduğunu öğrendiğimde o kadar sevindim ki az bulunur bir sevinç değeri taşıyor idi benim çün.] evet, söyle şimdi bu gönül ne dinlesin? ne dinlese beğenirsin? [çaktırmamalıyım]

yanda görmüş olduğunuz ve de görmeye devam etmenizi umduğum fotoğrafların sizce ortak paydası nedir? paydaları eşitleyebildiniz mi? ne kaldı bu klişenin üstünde? hayır canikom. "sevdiği filmleri koymuş, hem de isimlerini vermeden, ahahah, bunun isimsizini bulamamış, araya da bir albüm kapağı gibi bir şey sıkıştırmış," mı dediniz yoksa? ya da şöyle, "hımm bunlar güzel olmuş, ama çok klasik, aa bu nerden acaba, bu herif daha birkaç gün içinde her anlattığında bir anlam olduğu gibi bir şeyler yazmamış mıydı, bana bir şey mi ifade etmeye çalışıyor," bence böyle demiş olamazsınız. hem bakın ne kadar da interaktif bir blog yazarıyım, anket yapar ve kendim cevaplarım, artist değil miyim yorumlara da kaparım. hayır balam mesele öyle değil. belki de şöyle dediniz: "hımm, bu fotoğraflara bakmaya alttan başlasam tipik romantik bir insanla karşılaştığımı zannedebilirdim, bir kız bir erkekli fotoğrafları koymuş, kimilerini şu şu şu filmlerden almış, ayhh fazla geldi bana bu romantizm diyebilirdim ama bu iki erkekli görüntüler de gelince bu teorim ifrata kaçtı, biseksüel filan mı yoksa, bu blogger'lardan da her şey beklenir." ipucu vereyim mi balam: iki. bu fotoğrafların hatta hayatın ortaklığı bu şiirden çıkacaktır: iki, misal vereyim mi edi ile büdü, laurel ile hardy, kuzen larry ile balki.

bu arada izmir güzel şehir, tavsiye ederim. ayrıca bak teşekkür edesim geldi.

bugün çok yoğun geçti epey geçenki günler gibi. yazı yazmaya kafam yok ama madem tekrar açtık blogu diye yazıyorum. içkiyi biraz fazla kaçırıyorum son günlerde, ama bu altıbuçukta kalkmama engel olamıyor. yoruldum yani bugün ama ben aldırmayabiliyorum, ne güzel. odamda resmin olsa kaldırmayabiliyorum. sevdiğin şarkıyı çaldırmayabiliyorum. o değil de, bunların alıştırma turları olduğunu beni tanıyan pek kıymetli blog okuyucularım bilirler, yoksa inanmalısınız ki bu kadar ben'e ben de alışkın değilem. bugünün ne kadar da yoğun geçtiğini nasıl mı anladım. öğle arası yemekten sonra, sabah çıkan bir arızanın yarattığı moral bozukluğu nedeniyle biraz morale ihtiyacım vardı, özkan'a sordum onda yokmuş, engin'de de yokmuş, nurcan hanım'da da taze bitmiş. ben de gittim kantine ve bir adet söylemesi ayıp ayıntapfıstıklı çikolata ısmarladım kendime, o sırada bir telefon ve hemen gel arıza büyüdü dediler, çikolatayı popo cebime koydum. akşam odama geldiğimde pantolonumu çıkarırken biri bağırdı, "çıkar artık ulan beni arızalı herif." bir de baktım ki bizim çikolata çorba olmuş. sonra dedim ki kendime bugün yoğun geçmiş hakkaten.

altı ay yazmamazlığımın acısını çıkarmak istiyorum ama beynimde öyle bir kimyasal dengesizlik farkı var ki tam yazacakken alıp beni şarkı seçmeye götürüyor. musîkiye bayılıyorum. aklımda bir şarkı var ve bunu herkesle paylaşmamak adına buraya yazamıyorum. noktalamaya konuşurken pek dikkat edemiyorum, küfür sarfiyatımın arttığını hissettim son günlerde, "küfür yok," diyorum kendime. ama mesela 'le vent nous portera'yı bir türlü eskitemiyorum. bazı insanlar bazı şarkıları eskitemezler bilirsiniz. sahi başka neleri bilirsiniz, ya da nasıl bilirdiniz. uzun yıllar aradan sonra sigaramı değiştirdim, demek ki tekrar değişikliklere açık bir insan oldum, ama hâlâ pek prezentabl sayılmam. bugünlerde italya'yla bol bol telefon görüşmeleri yapıyorum hoşuma gidiyor. sahi, italya gezimin üstünde durmuş muydum. ahaha, merak etmeyin facebook'a boy boy fotoğraflarımı koymadım colosseum'un önünde, ama çektim tabii. benim de bir adet lomo'm olsun istiyorum. tabii ki kızlar beni sevsin diye değil, ben kendimi daha çok seveyim diye. 'charlotte sometimes'ın girişi beni hâlâ mest edebiliyorsa mesela. eskişehir'deki son terk ettiğim evimde çok güzel hoparlörlerim vardı ve bir 'faith' bir de hemen ardından 'the holy hour' dinler dinler dururdum, bak şimdi nasıl da hatırladım. bugünlerde çok unutuyorum, ama bazı acıları da zihnimde rölantiye alıyorum. bazı insanlara olan kızgınlıklarımı aldığım gibi, rölantide çalışınca müziğimin yüksek sesi sayesinde onları duymayabiliyorum. bazen de her şeyi unutmaktan ölesiye korkuyorum. eskiden çok sevdiğim bir şarkıyı çok uzun zamandır dinlemediğimi fark ettiğimde oluyor en çok da bu. bakın bu yazımda hiç şiirsel cümle kurmamaya özellikle dikkat ettim ve elimden geldiğince uzun tutmaya gayret ediyorum, edeceğim, çünkü ne kadar uzunsa o kadar okunmazlığı artar ya da hızlı okuma tekniklerine açıklığı artar. rakı bardağını ne kadar da güzel tuttuğumu hiç söylediler mi size, ya da çay bardağını tutuşumdaki hakikilikten bahsettiler mi. vallahi ben demedim. lakin şunu hatırlıyorum, iki hafta önce eskişehir'e sevdiğim iki arkadaşın düğününe gittim, gelin arabasının şoförlüğünü yaptım :) akşam nikahtan sonra meyhanede yaptığımız açılımın son karesinde kendimi elimde mikrofonla ardı arkası gelmeyen istekleri icra ederken gördüm. bence de, gülünce gözlerinin içi gülüyor.

bugün doğan kız çocuğu için karaca adını öneriyorum, ne dersin. mandalinalar çıkmış bile ama seni olduğu gibi her şeyi mevsiminde seviyor bu deli gonül, yiyemem ki şimdi mesela kirazı. kiraz, sahi ya, kirazdı değil mi kızın adı. babam rakıdan sonra bira içmemi son derece sakıncalı buluyor, iddia ederim k, kendisi 'sakıncalı' kelimesini hayatında bir kez olsun kullanmış değildir. benim de henüz kullanmamış olduğum çağdaş türkçemize ait ne kelimeler vardır kimbilir, ama özellikle eski insanlarda belli oluyor bu. eski demişken dün işyerinde bir sohbet dönmüştü annelerin yemekleri ne kadar da yağlı yaptıklarına dair. yağ yoksa tad da yoktu annelere göre, sanırım bizimkine göre de öyle. "yağsız tuzsuz" diye bir deyim var mıydı ben mi türettim yoksa şimdi. yemek yapan kadınlar siz ne düşünüyorsunuz. isteyerek seve seve özene bezene yemek yapan tüm insanlığa cinsiyet ayrımı gözetmeksizin hayranım. bu konuda hassasım. büyük bölümü yurtta geçen hayatımın büyük bölümünde okul çıkışı yurda dönerken evlerden taze yapılmış yemek kokuları yükselirdi ve işte ben orada acıkırdım tam da, tam da ışıkları yanmaya başlardı üstelik evlerin, işte ben orada biraz üzülürdüm üzerinize mutluluk, bundandır gamım.

numarası onbeş olan bir evin adresi var hayalimde, beni onbeş yaşıma döndürecekmiş gibi. sanki orada sıcak yemekler pişermiş, yemeğin üstüne kahve içilirmiş, balkona çıkıldığı takdirde sigaraya karışılmazmış, türkü filan dinlenirmiş gibi. oraya mektup yazmak istiyorum ama geri dönmesinden korkuyorum.

ben de benim hatalarımdan biriyim.

5.10.2009

ayrıca bana yapabileceğiniz en büyük iyiliklerden biri yeni ve iyi bir şarkı öğretmeniz olacaktır. bana bir şarkı öğretenin kırk yıl saçlarını tararım. mesela ben, natalie merchant'ın space oddity yorumunu severim aklıma gelmişken. bu dünyada iyi bir cover kadar iyi bir şey pek azdır.
hmm.

BU GEMİ NE ZAMANDIR HURDA

eylül'de gel

"görenler, 'dönmüş, hem de mutlu,' diyecekler. ağaçlar sevinçten başımıza, konfeti gibi yaprak dökecekler." yalan mı söyleyecekler. evet sayın seyirciler, yeniden aranızda olmanın sevincini dağıtıyorum üzerlerinize, eylül'de gelemedim ama ekim'de geldim sayılır. aralık gibi tekrar gideceğim ama yine gidişim susmuş olacak, sessizlik olucak. soner arıca'nın ayrılık adlı kötü şarkısında okan bayülgen'in -şu dünyada sesinin bana kalırsa işe yaradığı tek yer olan- o şiir okuma seansında dediği gibi: "durucam burda, gidişini seyredicem. kıpırtısız, sakin gibi görünücem" vs. vs. ve "ben yine salağım diyicem" ama benden başka kimse bana salak diyemiycek. bazen işe yarıyor popüler kültür, ne dersiniz. evet sevgili dostlarım, şimdi izninizle size kendimi tanıtayım.

ben. elbet bir adım soyadım cinsim cinsiyetim yaşım doğumgünüm filan var. gördüğünüz gibi anlatmayı seven bir insanım, hatta daha da göreceğinize inancım sonsuz. lafı uzatmayı sevdiğim için yazmayı seçtim. normal hayatta merak edilmesin kısa tutarım. hatta tutmam bile bazen. öncelikle, bu blogu ilk olarak hatırladığım kadarıyla ikibinbeşin ocak aylarında filan açtım, ya da şubat mart olsa gerek. düşünün yani o kadar eskiyim. sonra bir başladım yazmaya, neredeyse her gün uzun uzun yazıyordum. içip içip yazıyordum. blog yazmaya heves etmemi o zamanlar sıklıkla takip ettiğim ankaralı bir grup blogger'a borçluyum. o kadar güzel bir komunite oluşturmuş görünüyorlardı ki aralarındaki muhabbete özenmemem mümkün değildi, çünküsüyle birlikte o sıralar eskişehir'de yalnızlar'ın iç anadolu prömiyerine çıkmıştım yenice. şimdi turnenin ege turundayım o ayrı mesele ve bunun tekrar yazmaya başlamamla ilgisi sıfırın altında. neşe karaböcek'in bazı icralarını fazlasıyla beğenmekle birlikte ses tonundan pek hoşlandığımı söyleyemem. geçen gün kuzenimin sekiz yaşındaki kızına müslüm gürses'i tanıyıp tanımadığını sordum, ona yeni aldığım bilardo oyuncağını gösterirken, benden iki yaş küçük kardeşim buna pek güldü. bu arada ben kardeşimden iki yaş büyük olmakla birlikte yirmidokuz yaşımdan epey gün almış bulunmaktayım, ama soranlara yirmisekiz diyorum çünkü bu yıldan o yılı çıkarınca geriye kalan o oluyor. matematiğim kendimi bildim bile iyi oldu. zeki bir çocuktum, hepiniz gibi ben de çalışsaydım şu an amerika'da pennstate'de doktoramı bitirmek üzere çabalıyor olabilirdim, ama bunu seçmedim, elbette idealist davranıp kamyon şoförlüğünü de seçmiş değilim. ben de sizler gibi hayat ve ailem beni nereye ittirdiyse oralarda takılıyorum. arasıra buraya filan takılıyorum. ve genelde takıldığım yerler aynıdır, mekan değiştirmeyi pek sevmemekle birlikte fiilimsileri çok kullanma huyumu eski okuyucularım yakinen hatırlayacaklardır. blog alemine düşmemin ardından nerden baksan dört sene geçmiştir. dört senedir görmediğim yakın arkadaşlarım var ve hâlâ onların yakın arkadaşlarım olduğunu söyleyebilirim. görmemek benim gözümde bazı şeyleri daha değerli kılmıyor elbette ama en azından var olan değerlerini sabit seviyede tutuyor. zaman bende hiçbir şeyi zaman aşımına uğratmıyor. sadece mesela üç senedir görmediğim arkadaşlarım ne kadar da yaşlandığımı söylüyor. ibne oluyor bazen bu arkadaşlar. çünkü ben kimseye yaşlanmış dahi olsa yaşlanmışsın demem, bunu yüzüne söylemem, o bakımdan bazı insanlara göre ben ikiyüzlüyüm, bence tabii ki değilim. bu arada ailemdeki en kel insanlardan biriyim, ama bizim oralarda alnı açık adam akıllı olur derler, bir gün kilomun boyumun yanındaki rakamın üstüne çıkacağını tahmin bile edemezdim ama oldu valla, ne oldum dememeli ve bari bundan sonrası için bir çözüm düşünmeli.

ilk blogu açtığımda, blogger bana dedi ki -ki daha o zamanlar gmail'e bu denli bağlanmamıştı- adını ne koyacaksın, başlığı ne olacak, vs. blog adresinin bu denli önemli olduğunu düşünmeden, ilk aklıma gelen isim olan kayıkçı'yı koydum gitti, daha doğrusu çoğu yaptığım işte olduğu gibi bunu da yarım bırakacağımı düşünüp pek önemsememiştim. ilk dikkat ettiğim şey türkçe olmasıydı, buna önem veririm, bir de o günlerde bir buluşum vardı: "fış fış kayıkçının küreği / beş para etmez yüreği" diye. bunu da kullanmalıydım elbette ama asıl çağrışımım hani şu mehmet ali alabora ve o yunanlı güzel kızın oynadığı "kayıkçı" adlı film idi, aradan onca sene geçmiş olmasına rağmen bunu ilk kez şimdi ifşa ediyorum huzurunuzda. hatırlarsınız o filmde, -bu arada mali alabora'yı ben de pek sevmem- oynadığı karakter dilsizdi, konuşmuyordu, ama o kız onu sevmişti, daha fazla anlatmama gerek olmamalı diye düşünüyorum. bu da benim istediğim tipte bir şeydi, hani sevdiğin insanla böylesine anlaşabilmek. bir de tabii kendimi tanıdığımdan beri rum kadınlarına, rumcaya, sait faik'e, ada kültürüne, rum müziğine yakınlık ve hayranlık duydum... bu arada, iki şeyi söylemeden geçmemeliyim. birincisi; eğer bir yerde bir kelime kullanıyorsam bilin ki mutlaka benim için birden fazla çağrışımı vardır. tek çağrışımlıysa kullanmam. bunu örneklendirmem gerekirse, diyelim ki msn'de "guido" nickini kullanıyorum, bunun en az iki sebebi olmalı mutlaka, birinci sebebi zaten çoğunluğun bildiği bir şeydir, ikincisi ise araştırılarak bulunacak bir şeydir. e zaten insan karşısındakini kendini araştırmaya sevk etmiyorsa bu ne menem arkadaşlıktır vre gafilün. guido'nun birinci sebebi -gaudi'yle filan alakası yok- "la vita e bella" filmindeki karakterin adı olması. ikincisi de fellini'nin "i vitelloni" filminin çok özel bir sahnesinde geçmesidir. bu arada sevdiğim insandan arasıra bacaklarımı çok salladığım için beni uyarmasını beklerim elbette. ikinci söylemem gereken şey de; yine eski blogumun ilk postlarında bahsettiğim üzere belki bu blogun beraber içki içmemde bana eşlik edecek bir arkadaş bulmama vesile olması amaçlıdır. elbette kadın olması tercih sebebidir ama bu blog vasıtasıyla iki adet dost erkekle de içki kardeşliği yaptığım kayıt altına alınmıştır. içki içmeyi severim, hatta sanırım müptelayım, bunu kestirmem zor ama henüz dünyevi sorumluluklarımı zapt altına almış değil bu meret. hayatımda bir kez sigarayı bırakmaya teşebbüs etmişliğim var, yedi sekiz ay kadar başarılı da olmuştum hani, sonra vazgeçtim bu başarıdan. başarıya karşı çok tahammülkâr değilimdir.

bu bloga benden ağlamaklı şeyler bekleyen okuyucularımı şimdiden başka bloglara sevk olmaları konusunda uyarmak isterim. her ne kadar içli bir insan olsam da hayatta nadir tahammül edebildiğim şeylerden biridir lirizm. katlanabildiğim ve kendilerine yakıştırdığım iki insan vardır sadece, biri ahmet erhan diğeri de didem madak. edip cansever'in ise kesinlikle lirik olduğunu düşünmüyorum, olsa olsa epolirik olabilir. bu arada iyi bir şiir okuruyumdur. müziği severim hatta onu tüm sanatların üstünde tutarım. evet, sanırım şimdilik bu kadar yazabileceğim, daha sonra devam etmeyi dilerim. aptalca konuşmam gerekirse burada zor bir insanın arayışlarını bulacaksınız. onun hâlâ umudu var. ona bir oda ver baba.

all i need is the rhythm divine : )