ama arkadaşlar iyidir



31.12.2011

fevgo

bugün, "iyi seneler" dilemek için yerinde bir gün. etrafımda hareket eden birçok insan olsun ve herkes birbirine iyi seneler dilesin ve ben bunları duyayım izleyeyim göreyim isterdim bugün. ben de buna dahil olayım. bugünü hiç önemsememe tribinde olanlar, gavur günü deyip semt pazarı çantalarıyla evlerine herhangi bir akşama koyulanlar, süpermarketlerin içki reyonlarını boşaltanlar, onu bunu neyi içsek deyip çam ağaçlarına gözlerinde ışıklarla bakanlar, herkes birbirine amerikan romantik komedilerindeki gibi iyi seneler dilesin, yüzler gülsün isterim.

29.12.2011

bu eserimde ne soyut ne somut, samıt çalıştım

dün sabaha karşı saat sıfırbeş sularında bir iş arkadaşımla işyerimizin bize tahsis ettiği araçla direksiyonda o olmak üzere i büyükşehrinden a şehrine doğru yola koyulduk. ben akşamdan kalma olduğumdan uyuma modumdaydım, iş arkadaşım da sevdiğim bir arkadaş olduğundan sohbetinden eksik kalmak istememekle beraber ağzımdan çıkan ispirtovari buhara engel olmaya da gayret ederek, uykuya yenilmemeyi dileyerek co-pilotluk yapmaya çalıştım ancak araçta bir sıkıntı olduğu muhakkaktı. motor devri kendiliğinden bir alçalıyor bir yükseliyordu. gözlerimi açtığımda i büyükşehrinden yaklaşık dört saat uzakta karlar altında bir şehirdeydik, çorba içip tekrar yıla koyulduk ve bir maden firmasının planladığımız toplantı saatlerinde şantiyesine ulaştık. saat öğleye doğru onbiri gösteriyordu. toplantımıza yemek arası verip iğrenç ıspanağın midemize müdahalesinin ardından tekrar mesai saatlerine daldık ve saat iki gibi işimizi bitirip yola koyulduk. bu defa direksiyonda ben vardım.

gelirken araçtan çıkan ilginç homurtuları yol arkadaşımın aracı nizamına uygun kullanmıyor oluşuna yormakta haksızmışım. araçta gerçekten sıkıntı varmış. a şehrinin k köyünden  yirmi km kadar yol almıştık ki araç gaz pedalına olağanca gücümle basmama rağmen hareket etmemeye başladı ve kenara çekmek durumunda kaldık. sonraki ilk denememizde araç artık ilerlemiyordu. etrafta müthiş bir kar manzarası vardı. üç gün önce kar yağmıştı, yollar temiz ve açık olmasına rağmen ağaçlar ve doğa kar doluydu, ve bizim arabamız hareket etmiyordu. bende bir sorun olduğunu düşünerek direksiyona arkadaşım geçmeye yeltendi ancak nafile.

bu gibi konularda arkadaşlarımı her zaman uyarırım. benle bir şey yapmaya koyulduğunuzda doğanın dünyanın bu tarz sürprizlerine hazırlıklı olun diye, kimse de dikkate almaz beni başına gelene kadar. yine öyle olmuştu. biz yol arkadaşımla beraber iç anadolu'nun ege'ye yönelen bir dağ başında, aralık ayının yirmisekizi soğukluğunda yolda kalmıştık. en yakın ilçe merkezine elli km uzaklıktaydık. soğuktu ve etraf bembeyazdı. ayaklarımız hissedilmez olmaya başlamıştı. benim cep telefonum çekmiyordu. onun operatörü farklı olduğundan -sağolsun- çağrı merkezi aracılığıyla en yakın yetkili araç servisine ve çekici servisine ulaşıp iki buçuk saat çekici gelmesini bekledik. bu sırada sigaramız sona erdi, donmaya yaklaştık. kurtların hemen zirvesine yakın bulunduğumuz dağdan inmesine adımlar mı kalmıştı yoksa geyik yapıp ortamı yumuşatmaya mı çalışıyorduk. ya da gaspetlik (?) ya da cenabetlik (?) kimde onu tartışıyorduk. ikimiz de ilk fırsatta bir hamama gidip kırklanmaya (?) karar verdik ama önce oradan sağ ayrılmalıydık.

çekici beyefendiler lutfetti ve aracımızı kamyonete yükleyip en yakın şehir merkezine yola koyulduk. çekicinin şoförü genç çocuktan kaloriferi sonuna kadar açmasını rica ettik. yetkili servise vardığımızda saatlerimiz akşamüstü olmuştu ve mesai saatlerinin bittiğini, ertesi gün müdahale edeceklerini söylediler. bizi şehir merkezine bıraktılar sağolsunlar.

ilk amacımız adamakıllı ısınmak ve aç karnımızı doyurmak oldu, başardık. sonra kalacak yer? benim için ilk sorun kalacak yerden ziyade içki içecek yerdi elbette tahmin edileceği gibi. kime sorduysam orada birahane (bardan zaten umudum yoktu) olmadığını ama çevre yolunda gazinolar olduğunu söyledi. her zaman söylemişimdir, pavyon insanı değilimdir. ve hava sıcaklığı eksi beş dereceyi işaret ettiği için bir tekel bayiine girip alacağımı alıp dışarda içmek yanlısı da olamazdım çünkü nasılsa arabayla gidip döneceğiz diye yanıma ne bir atkı ne bir bere. ama kaderin beni boşalttığı farklı bir şehirdeydim ve içmezsem olmazdı ve otellerde dahi içki servisi yoktu.

çare bulmakta, çözüm getirmekte üstüme az insan tanırım.

27.12.2011

- bizim aramızdaki ne sence?
- güzel bir yumak.
- kedi nerde?
- aranıyor.
yerin altında mayın varsa, ve biz bir apartmanın üstünden, apartmanın yükselişine paralel ve yere dik düşmüşsek, kendimizi mayınlı bir duvara çarpmış hissedebiliriz, öyle değil mi, hatta bazen, bu mayınlı duvar kavramı çarpılan yerin daha hissedilir olması için bir pekiştireç olarak da kullanılabilir mi idi edebiyat yapıyor olsa idim.

26.12.2011

o ki gün günlerden mutlak pazartesidir. elimdeki şişe bir viski kadehidir. "sundular bir câm dolusu şerbeti / şerbeti karşımda tutdu hûriler" mutlak pazartesilere ölüm. öyle bir mutlaka düşsek ki sennen, muğlak halt etse yanımızda, yavru bir karaca halk etsek haşa. senlen halk ekmek kuyruğuna girsek, azıcık bu soğukta sarılsak. ama halk ekmek bulamıyor, bulamazlarsa aşk etsinler.

beni tanıyan yok bu şehirde. ilk defa gelip aradan iki sene geçmesine rağmendiğim bir şehirde bir dost bulamadım gün akşam oldu.

aşk kışın banyo yapmak gibi. su çok sıcak olsa bile sadece dizlerine kadar ıslatırsan kendini, üşürsün, tamamen ıslanman gerekir.

geçen gün izmir'in en güzel kadınıyla bira içtik, bana kocasından bahsetti. ankara'nın kahramanmaraş'ın istanbul'un bursa'nın adana'nın türkiyemizin dört bir yanının en güzel kadınları, siz bana nelerden bahsedeceksiniz.

hislerimin beni yanılttığı elbette olmuştur. hislerimle buzlu mu buzsuz mu şeklinde bir oyun geliştirdik kendi aramızda laf aramızda. hislerim haklı çıkarsa yazın rakıyı buzsuz içiyorum, iğrenç oluyor, ben haklı çıkarsam hislerim rakıyı buzsuz içiyor, eminim iğrenç oluyordur. hislerimle çarpışıyoruz anlamı çıkıyor buradan, ben çıkarmadım bilemem. çıkarmadan da sevişilmez k, dur buraya uğramıycakdık dıgıdık dıgıdık.

bugün size dünya üzerindeki çeşitli krallıklardan ve başlarındaki murahhas azalardan örneklemek istiyorum. king of sorrow (sade), king of pain (sting'le alanis çarpışır), king of my castle (wamdue project, olmadı sanki bu, iyidir iyi), king of loss (pain of salvation, naptın baba).

telefon. haydi şimdi işe gitme vakti
martin eden'in selamı var, yer yer kemikleri sızlar

20.12.2011

eti pof

sonra külliye adında bir camiye girdik. "ki o, yaratıp şekillendiren, âhenk veren ve düzene koyandır." dediler, secde etmesek de rukuya gittik denebilir. cami sahi ne kadar da ulu bir yerdi, yuvarlak bir futbol topunun tavanını andıran tavanı vardı, içerisinde yedialtı tane arapça asılıydı. cahiliye devrinde kabe duvarına asılan en meşhur yedi şiire, muallakat-us-seb'a denirdi. süleyman seba henüz ölmemişti. tanıdığım bütün delikanlı adamlar beşiktaşlıydı, bense değildim, ziyanı yok. benim ziyanım yok, zayiatlarımı her sene sonunda yılbaşına vardiyalar kala bütçelendirip kendi kabemin duvarına asıyorum. sahi, ben senin bana söyleyeceğin her güzel sözü kalbimin duvarına asıyorum, fetret devrindeyim, gel beni kurtar. ben sana düzenli olarak olmasa da teşekkür edebilirim. sonra bir camiden çıkarken ayakkabılarımızı zaten çıkarmış olduğumu fark ettik, ben onun ayaklarını gördüm. onun ayaklarını, ya da her neyse senin, ayaklarını görmem demek benim için büyük bir devrim niteliği taşır, ondan sonra sensizlik grevine gidebilirim, lokavt yaparım. kabemin duvarına astığım afişlerde yüzün belli belirsiz hissedilir ki dedikodumuz gerçekleşmesin, ve toplumun huzur ve sukunetini skip atmasın. ben bazen ağzımı bozarım, yüzüm desen zaten sivilceden geçilmez, karaciğerim günde eminim ki yirmidörtten fazla çalışmakta, bu haseble ve kalbimin kendisine çatlattığı bu hasetle yılları erkenden devirecek ve beni de devirecektir. düşünsene, daha otuz yaşındasın ama karaciğerin sarkmış, yemin ederim kızlar beğenmez, annem böyle uyarırdı olsaydı, oğlum bak kızlar beğenmez sonra, tamam anne meyveleri yıkayıp yerim bundan sonra, yeter ki kızlar beğensin.

ben türlerin kökeni neticesinde bir zaza olsa idim şahsen, bunu pek çok şiirimde kullanırdım, ne var ki değilim. film izlemekten sıkılabilirim ama fragmandan asla. çoğumuzun başına gelen her şey aynıya yakın, dolayısıyla kimsenin kimseye şikayet etme, opflama puflama, yakınma hakkı yok, en azından ben böyle bir hak tanımıyorum kimselere, kimseyi tanımıyorum kendimden başka. sencil de olabilirim icabında. sonra nehirler akmaya devam etti, en son gördüğümüzde mevsim normallerinin epey altında seyreden bir kıştan dolayı donmuşlardı, biz onların üstünde yürümeyi sizlere öğretmedik mi. ... defolayım mı, ne dersin. defolu olduğumuz kesin.

git al, git al o zaman. onu istiyorsan gidip alacaksın, serzenişte bulunmayacaksın. alamıyorsan, vazgeçtim mına koyim, diyebileceksin. dur kaçma!yacaksın. aşk istiyorum, aşk istiyoru maş kistiyoru maş kisti. son günlerde türk sineması tam açılıyor derken ne kadar da dar boğaza girdi anımsatılamaz. incir reçeli, peri tozu, çoban yıldızı, çay bahçesi, unutmabeni çiçeği, ne güzel.

bugün yemekte ne idüğü belirsiz bir tatlı çıktı, yanında favori sevmediğim yemeklerden olan ıspanak vardı. aman melekem, savur balıkları. her gün yemeklerimizde sevmediğimiz, iştahımızı kaçıran şeyler çıkarabilirler karşımıza. biz napacağız bu durumda, bence yılmamalıyız. ben sevmediğim bir yemeğe maruz bırakıldığımda, askeriye, peygamber ocağı, okul, kışla, yurt, işyeri yemekhanesi, ev, ana ocağı, vs. depresyona girerim bir diğer öğüne kadar, acccaip moralim bozulur. hadi beni kurtar, duraklamaktan fetretten gerilemekten bıktım usandım. dikkat edersen yine de şikayet etmiyorum, sadece kuru bir yardım istiyorum, dikkatini çekmek istiyorum.

ben bir gün kimse beni tanımadığında, evet böyle bir şey umuyorum, kimse beni tanımazdan geldiğinde, o kadar iğrenç ya da o kadar ölüsünün üstünden yıllar geçmiş biri olduğumda, o zaman sen de olmayacaksın. dolayısıyla sırf yağmur yağıyor da sesini duyayım diye geceleri pencere açık yatmamın da dünya üzerinde bir hükmü kalmayacak.

aylar önce sana bir kıpırdanmadan söz etmemişsem, aylar sonra da olsa edeceğim demektir.

19.12.2011

telefonları açmama alışkanlığım eskişehir'de kaldığım evde komşulara kapı açmama bağımlılığımdan geliyor.

benim meşhur bir lafım vardır, durduk yere yeni tanıdığım birine, hadi bakalım sen şimdi bize bir şarkı söyle, derim. söylemeyeceğinden eminsem bile diyebilirim, söyleme ihtimali varsa bu ihtimale güvenerek söylerim. bugüne kadar bu sözüme kanıp bir tek şarkı söyleyen arkadaş çıkmadı, olsun, ben yılmam. yılmam ben, adı yılmaz kendi yılmaz. bana böyle deseler ben söylerdim halbuki.
diyelim ki evlendik ve sen bana pazardan çorap seçiyorsun üç çifti iki lira.

18.12.2011

diyelim ki italya'nın bologna'sına gidip bir bara içmeye oturuyorum, kayıttan bu şarkı çalıyor. diyelim ki isveç'in stockholm'une gidiyorum, bir barda canlı olarak bu şarkı çalıyor. diyelim ki türkiye'nin eskişehir'ine gidiyorum, bara içmeye koyuluyorum, bu şarkı çalıyor. içerikli bi şarkı, ah melodisi yeter: the guns of brixton.

normalde rakının yanında meze niyetine mandalina yememe izin vermez babam, dokunurmuş, öyle der. bugün ben yaklaşık beş saatlik bir yoldan sallana sallana yağmurlana yağmurlana geldim. vb. pek mühim değilim. dört gündür tıraş olmuyorum sakallarım uzadı. öpsem eminim batardı. tahriş ediyor dünya bizi. geçmişte, nerden baksan altı yedi kadar sene önce, yazdığım internet sözlüklerinden birinde bir yazar, eskişehir tren garında hiç gelmeyecek kadını beklemek, diye bir başlık açmıştı ve ben de uzunca içine boşalmıştım bu başlığın. nihayetinde o dönemler eskişehir'de ikamet etmedeydim, ve bekliyordum. dün ve bir iki gündür eskişehir'deyken fark ettimdi ki hâlâ da bekliyormuştum. arabada gelirken son sesiyle dinlediğim şarkı ne idi dersiniz, dreams.

meşhurum
meşhuruz

17.12.2011

eskisehir

Bu yalnizlik benimm

12.12.2011

geçenlerde bir arkadaşımın babasının tek başına kaldığı çiftlik evine gittik arkadaşım ve bir arkadaşım daha ile. rakı içecektik kararlıydık. manisa'ya bağlı bir köyde gerçekleşti, fakat giderken ağlayan kaya manasına gelen bir antik şehrin tabelasını gördüm. ne güzeldi değil mi, ağlayan kaya. çok hoşuma gitti. evlerinde yatağın üzerine uzanmış bir çiftkırma tüfek yatıyordu. onu hemen tanıdım, ispanyoldu, dedeminkinin aynısı, biraz daha fazla kullanıldığından biraz daha yıpranmışı.

benim babam altdüzey bürokrattır. benim babam içtiği zaman bir konuşur bir konuşur ki kulakların almaz, anlarsın, yanyanayken tepkini gösterirsin ama telefonda bir şey diyemez, kulaklarını terletirsin. eğer büyük bir şehirde öğrenciysen ve benim babamın oğlu ya da kızıysan, ondan ikiyüz tl istersen o sana mutlaka üçyüz tl gönderir.

bazen hayattan sıkıldığım oluyor. sıkılasım tuttuğundan değil, elimde olmadan, kendiliğinden, yoksa rakı içince kızarmak ister miyim sanki ben, özellikle ben yani, dikkat çekmeyi sevmeyen, dikkat çekmeyerek dikkat çeken ben. öyle olduğunda, yani hayattan sıkıldım olduğunda bazı mandalinaların ne kadar göbekli olduğunu düşünüyorum, aslında bazı kadınlara kilo yakıştığı gibi bazı mandalinalara da göbek yakışıyor ben her ne kadar ince tercih etsem de, ne de olsa dünyanın türlü türlü hali var ve ben türlü adlı yemeğe nefret derecesinde uzağım. hayat tıpkı sevmediğin ama açlıktan başını ağrıtan bir yemek gibi, arasından hoşuna giden patates ya da bezelye taneciklerini seçmek durumunda kalabiliyosun uzun bir nekahat döneminden sonra. ne alaka mı sı var.

bazı şarkılarda it's gonna be allright falan demiyor mu, tavlanıyorum ben bu duruma. dün memlekette zeytin toplarken elimi çizdirmişim, ki bu bir infial yaratmadı toplumda düşündüğüm kadar, çünkü şahit olan olmadı. halbuki ne demişti şair, bu dünyadaki en büyük mutluluk bu dünyanın şahidi olmak mıydı neydi, ha sktirsin ordan. yine de hakkını yemeyelim.

şimdi senin kullandığın yumuşatıcıyla annemin kullandığı yumuşatıcı aynıysa eğer, bundan gerçekten büyük bir aşk kopar.

7.12.2011

yine de

-yüzümden düşen kaç parça?
-senden parça düşmez.
-düşer elbette, düşmez kalkmaz bir allah.
-nasıl bu kadar emin konuştun anlamadım. hem o düşse de söylemez, senin gibi nemrut sırasıra dağlarıdır.
-dağlarda öfkeli başım.
-son anda düşen çığ, yolları; son anda düşen tığ, dağları teğelledi.
-itirazım var bu yalan dolana.
-ihtiyacın var o yalan dolana.
-notum karneme yüz düştü.
-dedim ya payton geldi meyhaneye dayandı.
-bir gün o kadar içmememi yanağıma dokunaraktan isteseydin her şey çok birleşik yazılabilirdi hayatımızdaki.
-yani bu gece beni düşünmende sakınca yok.
-pekio zaman sana şu an içinde bulunduğum kimsesiz çocuklar bakım -take care of- evinden selam ederim.
-eti pof!
saat 19.40 ları gösteriyordu. birazdan fener maçı başlayacaktı, karşımda vardiya amiri, yanımda fabrikanın en eski postabaşısı yemek yiyorduk. herkesin, müdürlerin bile dayı diye hitap ettikleri postabaşı cebinden radyolu cep telefonunu çıkarıp, "doktor şef, şunun radyosunu ayarlayıver hele, maç başlayacak." dedi. telefonu elime aldığımda radyonun çalışması için kulaklık lazım olduğunu anlayıp dayıya bu kötü haberi verdim. "hay mını skim, zaten vardiyaya gelmişik, maçı da dinleyemeyeceğik."

2.12.2011

bir gün biri sana, incir ağacısın, gam götürensin derse onu çok sev olur mu.

29.11.2011

kapı açık

bazı akşamlar dinlemekte direnç göstereceğim şarkıları atlamaktan sakınmam, bu da hile. bağlaçları koyduğum yerlerden ben sorumluyum. dilimin sakıncası yok. hadi bi cümle dur. oysa ben hiç böyle bir edebiyat yapmak istemezdim. anlaşılsan bi dert anlaşılmasan başka bi. başka bi şi. özel hayatım hakkındaki ipuçlarını ve saat başlarını burdan alabilirsiniz alabilirseniz. an olur şarkı gönderesim tutar. ıslak kalmış iyi kurumamış giyeceklerden nefret ediyorum. aşık kalmış iyi kurumamış sevdiceklerden nefret ediyo.ru. how beautiful you are. ve kadınlarda uzun saç makbuldur.

çok güzelsin, çok güzelsin, ama çok güzelsin. buna inanmayacak kadın var mı.

bi daha sahneye gelsem man of constant sorrow adlı bi şarkıya konuk olurdum. osman buna konuk olurdu, enis gelirdi, akif'le tanışırdık, üç beş sekizlerine yancı olurduk özgür'le beraber.

geçenlerde bir akşam yine babamla içiyoruz. babam benden bahçada yeşil çınar adlı türküyü söylememi istemedi elbette, babamın yanında hele de rakı sofrasında şarkı türkü söyleme huyum yoktur. ama ben bu türküyü içimden söyledikçe söyledim. sonra hangisine geçtiğimi şu an unutmuş bulunmaktayım ama zaten mesele bu değil. mesele şu ki, geçenlerde babamla bir akşam, babam bana öldüğünde kendisi için yapmamı istediklerini anlattı, misal dedi ki köye bir tane çeşme yaptıracaksın, bir çeşme daha istekte bulundu ama lokasyonunu şimdi hatırlamıyorum. biz babamla öyle arada bir akşam içtiğimiz zaman buna benzer şeyleri rahatlıkla konuşuyoruz, tam bir baba oğul gibiyiz.

geçenlerde hayali bi arkadaşla sohbet ediyoruz, söz müzikten açıldı, moby'den dream about me şarkısını istemedi elbette: dedi ki: "ben mesela kulaklıkla müzik dinlemem hiç, hep dışarı duyururum dinlediğim müziği. bu, sevdiğim şeyi başkalarıyla paylaşma isteğimden geliyor bence." sonra düşündü ve kurduğu bağlantının ne kadar saçma olduğunu ben söylemeden anlayarak işgüzârlığından [oportunizm] utandı. zeki bir adamdı.

işyerlerinde huzur ve sûkuneti sağlamakla yükümlü herhangi bir sivil organ yok maalesef, sendikalar zaten hep karşıdevrimci [attila ilhan ruhu devrede]. bu sebeple sene sonları yaklaştıkça stresler artıyor, bütçeler tutmuyor, zam ve terfi beklentileri artıyor, vs., vs. alayının mına koyim.

bulut kelimesini, hava ve bulutlu kelimelerinin de dahil olduğu bir cümleiçi haricinde kullanmayalı kimbilir ne kadar da oldu. bu, bir bakıma yaşamadığımızın göstergesi olsa hiçbir kimseyi yanıltmazdı bence sonucu.

ve ben, pencereyi açınca sigara dumanının dışarı çıktığına inanmayan ben; ve ben, kapalı çam fıstıklarının mutlaka bir gün diş değmeden açılabileceğine inanan ben; ve ben, orhan çağman gibi, şener şen gibi, ihsan yüce gibi, ali şen gibi hatırlanmayacaksam ve bunun çoktan [bkz. yaş 30] farkındaysam niye ölmeyeyim ben; ve ben, kürdanlara inanan ben; ve kadınlarda uzun saç maktuldur.

27.11.2011

meyve yemeyen kadınları sevebileceğimi sanmıyorum.
klavyenin üstüne parmaklarımı bıraktım ve yürüyüş tribine girmelerine izin verdim ve yürümeye başladılar. masanın üzerinde ikisi son anlarını yaşayan ve biri sağlam üç adet çakmak vardı. şimdi şu anda "dilimden düşmüyor kolaysa gel de al içimden söküp aşkını" ya da "evlerinin önü mersin ah sular içmem kadınım" filan gibi şarkıları türküleri bağıra çağıra söylemek isteyebilirdim denize ya da ovaya doğru, ama mutlaka boşluğa. aradan yıllar geçtikten sonra bu akşam süt içmeye karar verdim.
benden hiç ali olur?

kedinin biri acı acı miyavlıyordu ama bulamadım sesin nereden geldiğini. akşam olmuştu, kişiler evlerinde yemeğe oturma saatleriydi. ben de arabaya doğru ilerliyordum paltomun fermuarını sıkıca iliklemiş, yine de içime giren soğukla ürpererek. "iyi akşamlar ali abi!" dedi bir tanesi tam arabaya binmek üzereyken. abi gösteriyor muydum bilmiyorum ama ali göstermediğim kesindi. kimse bana bugüne kadar ali dememişti. hasan, fatih, rıza, hatta hakan diyen bile olmuştu ama ali, hiç oralı olmamıştı. benden ali olmayacağı muhakkaktı, iyi akşamlarlayan çocuk yanılmıştı, beni biriyle karıştırmıştı.

25.11.2011

arabeskten kasıt

bugün ben birkaç adet bira, onun birkaç misli sigara, arabeske teşne şarkılar, yüksek ses, kulaklık, biraz kendi kendine dans oyun zeybek halay hopbaa, biraz ben, biraz yazışma, çokça dinlenme rahatlama seans. yarın iş olsa da bugün cuma.

23.11.2011

havalı havalı, koca kafalı [makama dikkat]
bir araştırma yapsam masa başı iş yapanların daha çok uykusuzluk sorunu çektiğini görecekmişim gibi geliyor. yapıldı mı yoksa bu araştırma
bugün ne yazarsam gider?

arasıra buharlı bir fabrika düşünüyorum. buharları o fabrikanın teminatıdır, dışarından baktığından buharlar çıkıyorsa orası çalışıyor demektir, gecegündüz. o kadar da krep yaptım. ben ne bilirim krep yapmasını, ama bazı erkekler bilirim ki bilirler. ama bak şunu söylemeden geçemem, ben çok iyi su getiririm. gecenin bi yarısı boğazın kurumuş ve susamışsan, kendim için asla yapmayacağım bir şeyi senin için çok iyi yaparım, bir kere bile söylenmem. ha kafama bir şeyi bozup biraları devirip yanında ağlamıym diye içeriki odada sızıp kalabilirim ben çok üzersen. yoksa tabii ki bodrum'a yerleşip domates yetiştirmeye ben de bayılırım. kaç şehirli olduğumu inanın bilmiyorum, yalan söylemiym şimdi. evde misin şimdi? dizi mi izliyorsun, ahah yoksa bizi mi izliyorsun. insanın bi film çekse hangi şarkıları o filme soundtrack niyetine koyacağını düşünebiliyor olması güzel şey, bunları yapmaktan zevk duyacağı düşünülen ruhen tanıdık yönetmenlerden hangilerinin de öncesinde böyle bir düşünceye sahip olup olmadıklarını düşünebiliyor olmak da güzel şey. yorgunluğum cümlelerimden anlaşılıyor mu yoksa, fizikî yorgunluktan bahsediyorum, insanoğlunun fizikî yorgunluğundan. siyasi yorgunluklar da işyerlerinde kol üstüne kol geziyor.

çalışmak sevmekten daha zor geliyor (2x) [makamına dikkat]
mesela çekirdekli mandalina ya da çekirdekli üzüm yememek bana çok lüks bir tabiatmış gibi geliyor. ikinci sırada üzerinde küçücük bir yarabere olan meyveyi yememek var. mutlaka böyle durumlarda mutlaka manav kızı mısın mübarek derim mutlaka.

20.11.2011

merdivenaltında bastığım sahte paraları piyasaya sunuyorum aslında yazarak. ya da benzetemedim, kalpazan sanılmayayım diye yazıyorum, sadece yazdığımda bir kısım tam ben olabildiğimden normalde bastığım sahte paraları yazarak aklıyorum. bir de şu var, arasıra esem mat kokusunu özlüyorum.
tırnakların uzama hızının sabit olmadığını düşünmeye başladım.
ğeleğ oluyoğ -hayatta-

kavanoz dipli dünya söylemini değiştirmeye karar verdim, kavanoz dünyası yaptım. bu dünyalar savaşından bundan iki yıl kadar önce -yine- yayımlamadığım bir şiirimde bahsetmiştim hatırlarsanız. tavuskusunun adresinde bulunabilir diye tahmin ediyorum [ne de olsa artık meşhur olma zamanı geldi gibi, 2012'de piyasaya mı çıksam diyorum, bu metinler nerden baksan üç dört senelik, çocuktum ufacıktım hisliydim içliydim köfteydim] ya da bahsetmemiştim, tam hatırlamıyorum. ama o zamanlar peydahlanmış ve ayyuka çıkmaya hazırlanıyordu bu dünyalar savaşı, şu an ise gayet hakim bir konumda: simit dünyası'yla başladı, gelinlik dünyası, ayakkabı dünyası, ç.m.ç (çamaşır mayo çorap) dünyası -vallahi gördüm bunu-, buna benzer dünyalar işte. ama öyle değil mi, kavanozların özel bir yeri yok mu dünyamızda, cam sağlıktır (bu da var o metinlerden birinde) ve sağlıkla yol alıyoruz. kavanozların içindeki reçel, konserve (penguen çok güzel bir marka adı), vb. tüketim nesneleri bitince kavanozları atıyor muyuz, hayır atmıyoruz, içlerine kahve çay şeker zencefil tarçın nane vb. koyuyoruz. kavanoz dünyası. ... ... yeterince ilginç oldu mu, bence olmadı. cam kavanozları seviyoruz. tarçın kokusunu seviyoruz. eskiden öyle miydi, metal kaplar vardı, şu an çaykur tomurcuk markası bergamot esanslı çayıyla bu adetini sürdürüyor, seviyoruz.

bugün şöyle bir adet türkümüz var:

suda balık oynuyor
kanım sana kaynıyor
düştüm merhametsize
hiç halimden bilmiyor

leyli leyli köylü kızı
sen allar giy ben kırmızı
yine doğdu tan yıldızı
doğmaz olsun tan yıldızı

suda balık yan gider
açma yaram kan gider
açma güzel sineni
cahilim aklım gider

leyli leyli köylü kızı
sen allar giy ben kırmızı
yine doğdu tan yıldızı
doğmaz olsun tan yıldızı

diyelim ki avuç içinden yukarı doğru beş adet uzanan parmaklarında sıhhî bir muarız başgösterdi. sağ elini kullanan bir insansın. en çok kullandığın elin olan sağ elinle, işyerinde çalışırken yanlış bir hamle yaptın ve iş kazası sonucu bu elinde sorun çıktı, sorun da bu elinin en kullanışlı üç parmağında daha çok oluştu ister istemez, meydana gelen hasarın iyileşmesi için özellikle bu üç parmağını dinlendirmen lazım. ancak, gündelik hayatta da en çok kullandığın bu parmaklarını en çok kullanmaya devam ettiğin için bu parmakların iyileşmesi geciktikçe gecikir, daha az işe yarar diye tanımlayabileceğimiz diğer iki parmak iyileşir ancak onların iyileşmiş olması pek de işe yaramaz. ... ... yeterince ilginç oldu mu, bence olmadı.

dünya böyle bir yer işte. yeterince ilginç.
pazar günlerinin tatil olmasının kötü yanı pazar günlerinin herkesin tatili, dünyanın tatili olması. "dünyanın katili olmak işten değil" dedi gibi oldu büyük şef.
değiştin kemancı, neden efkârlı çalmıyorsun

kafamda tadilat var, gürültüsünden rahatsız oluyorum. kafam kazan ben kepçe, aklımı arıyorum. pazar günleri böyle bayağı cümleler kurmak için ideal günlerdir ancak ben tasvip etmiyorum ve benden lütfen böyle cümleler kurmam beklenmesin, ne de beklenir ya zaten. ben pazar günlerinden bugün daha ziyade kim wilde, paul simon, ne bileyim new order filan dinlediğime ve ayakta sabit dururken yerdeğiştirmeden sadece omuz ve bacak hareketleriyle dans eden kadınları izlemek istediğime dair cümleler kurmak isterim. ya da bu sabah kendime kahvaltı hazırlar ve dün akşam elimi tutup ellerimin çatladığından dem vuran kızın kim olduğunu hatırlamaya çalışırken -ki ben ellerimin çatladığını sanal kamuoyuna ellerim bozuldu diyerek bunun bir gün öncesinde aktarmıştım zaten- kenken gözüme takılan bir şeyden hareketle aklıma bir şey takıldı. bazı anneler çocuklarının okumayı ne kadar da sevdiğine dair çeşitli cümleler kurarak dolaylı yoldan çocuklarını överler; bizim oğlan ne bulsa okuyor, yolda gazete görse bile durup onu okuyor. annemin böyle bir cümle kurduğunu hiç duymadım. ama aranızdaki herkesin de öyle sağda solda ne bulsa okuyan tipler olduğunuzdan eminim, beni bile okuduğunuza göre. her neyse, benim de çay kaşıklarının arkasını ve bıçakların yanal yüzeylerinde yazan marka, vb. yazıları okuma, dikkat kesilme gibi bir alışkanlığım vardır çocukluğumdan bu yana. öyle özel şeyler yazmaz ama ben zaten orda yazandan ziyade onu yazan adamı merak ederim. şu an yaşadığım yerde iki adet bıçağım var sadece, ve birinde karani ***, diğerinde cavit inox stainless yazıyor, aslında günümüzde bu bıçakların yazılarına pek dikkat edilmiyor. benim dikakt çekmek istediğim nokta geçmişten günümüze bıçak yazılarındaki gözle görülür değişim, tabii ben pazardan alınan bıçaklardan bahsediyorum, halk işi bıçaklardan. geçmişteki bıçaklarda, özellikle kurban kesimine yönelik tasarlanmış büyük olanlarda bıçağın üzerinde yapan ve işleyen adamın neredeyse özgeçmişi yazardı, şimdiyse sadece adı yazıyor. ... ... yeterince ilginç oldu mu, bence olmadı.

kestik!

17.11.2011

benim anne ve baba organizmalarımın yaşadığı doğma -büyüme hariç- memleketimde bizim bir adet müstakil evimiz var. halam bana onun bahçesinden koparıp portakal verdi. orda yersin dedi. burda yemem için. birkaç adet portakal için yaptı bunu.

ben şimdi portakal yiyorum.
tabii o zamanlar ben yirmiki yaşında filanım. üstünden yıllar geçtikten sonra ortaklaşa aldığım bir karar sonucu en iyi yaş olduğuna inandığım bir yaştayım. öğrencilikle meşgulum. iyi müziğe, kötü kadınlara, iyi edebiyata merak salmış konumdayım. öğrenci evindeyiz beşiktaş'ta altıntaş sokak'ta. üç artı bir kişi kalıyoruz, yancımız var. ev arkadaşlarım kış aylarında evimiz çok soğuk ve bol yağmur damlalı olduğundan eve gelmeyip en kötü ihtimalle doğalgaz sobasına sahip sevgililerinin koyunlarında geçiriyorlar gecelerini. ben takılıyorum öyle. aşağıdaki şarkıyı ve sahneyi izleyip izleyip kendimden geçiyorum. bu şarkıyı bu şekilde organize eden orkestrayı araştırıyorum ama kayıtlarda böyle bir düzenleme yok. düzenli olarak araştırıyorum. sonra tam bu sahneyi ayarlayıp rakı içiyorum sahnedekilerle beraber. bu yüzden sahnedekiler önemlidir. aklınızda bulunsun.

13.11.2011

her yıl mandalinaların tatlanmasını bekliyoruz. mantar çıkıyor kış aylarında, yiyoruz. nasılsınız bayan porcini, kurutup saklayalım mı sizi. kış geliyor, her sonbahar sonu kendini apartman girişlerine atabilmiş bir avuç şanslı azınlığa mensup sivrisinekler gibi sıcak ev içlerine girebilmek için fırsat mı kolluyoruz. sıcak, sarılarak uyunmuş uyanılmış hayatlar mı kolluyoruz yalnız gecelerimizde. kablolar sarıyor dört bir yanımızı, korkarım boğazımızı sıkmak için fırsat kolluyor kablolar. biz bir gece klavyeyle tıkır tıkır uğraşırken bir kabus gibi yumak olup üstümüze çökecekler mi. şarjımız bitiyor, uyuyoruz, uyanıp tekrar yollara koyuluyoruz. uçaklar uçaklar orta amerikalar. dünya hali, hali pür melali.

puşt mu puşt ahali.
yine yapmış

"Kadınlardan ne çok şey istiyoruz, diye düşünüyor Cemil. Bizi affetsinler, bize memelerini göstersinler ve ölümsüzlük versinler."

12.11.2011

o zaman gel biz senle bugün, bu güneşli ama rüzgârlı ama soğuk havada urla'ya deniz kenarlarına çeşmealtı'na filan gitmeyelim. sktir edelim, gitmeyelim hiçbir yere. oturmayalım da oturduğumuz yerde ama gitmeyelim öyle güzel yerlere. ne işimiz var. ne işimiz olur. evde bilgisayar başında oturup bi kahve içelim, önce türk kahvesi olsun yerli malı, sonra hazır kahve olur instant coffee. bu özlemi aradan çıkaralım biz. özlem kim, tanımıyorum. böyle güneşli, içerden baktığında güzel ama aslı soğuk olan -aslı kim- havada biz birlikte dışarı çıkmanın hayaline bile sığınmayalım, boşverelim. türk kahvesi cezvede oladursun, şarkı açalım ama biliyorum martılarda düşünmek seni bana getirmez ki, ya da martılar seni söyler dillerde nağme adın. nağme, bir diğer adıyla nâme mektup demek biliyorsun. notre name de sion. içeceğimiz kahve, tarım ve köy işleri bakanlığı'nın bilmemkaç sayılı izni ile üretilmiş olsun, marketten aldığımız kahveyi daha önceden tükettiğimiz reçel kavanozlarından birine -bergamot olabilir sözgelimi, sakıncası yok- boşaltıp ihtiyacımız kadarını cezveye takdim ettikten sonra kavanozun ağzını sıkıca kapatalım, hava almasa iyi olur derler. ben bir küçük cezveyim, köşe bucak gezmeyim.

hakiki bir tirbuşonun hakiki bir çalışma mekanizması vardır. vida adımlarıyla aldım verdim oynasak hangimiz basar acaba diğerinin hayatının üstüne, uff. ister istemez insan yazarken birine ihtiyaç duyuyor hitap etmek için, bu yaşarken de böyle olsa gerek, birine ihtiyaç duyuyor. tipik tatil günü sabahı mastürbasyonumuzu da yapalım. hımm, ortalık damla sakızı koktu ocaktaki kahve kaynaklı. damla sakızı afrodizmik bir varlık. sana damla sakızı gibisin dersem pekala bunu iltifat olarak kabul edebilirsin. istanbul'a mı bilemedim. bilemiyorum. bilememezlikle birlikteyim, sevişiyoruz. bugünlerde şu dolunay kaynaklı olabilir mi diyorum, içimde bir his var, terk edeceksin. dolunayın da günahını almamak lazım gerçi. med cezir de olabilir pekala.

ob-la-di ob-la-di.

11.11.2011

bu akşam bira içecek olmamın şişenin soğukluğuyla çok ilgisi var, her iki avcumdan parmaklarıma doğru ilerleyen iş yanıklarını onunla soğutacağım, bu yüzden soğuk içiniz. hep yanık hep yanık, kan görmek istiyorum halbuki ben. yaşım yirmibir sanki. bilmemekle meşgulum.

10.11.2011

saçlarını anlamak zor
"
will drive you!
will drive you!
will drive you!


mad!
"
her akşam, saat ondan sonra, o akşam için 'çok az zamanım var'
- nen var yavrum?
- öfkem var.
bu internet, bu cep telefonu, bu telefonlar, kurtulmak lazım. ama nasıl. sadece müzik olmalı gibi geliyor bana. başka da bir şeye gerek yokmuş gibi. it gibi anlatıyorum birkaç gündür. kalabalığa tutuldum, içip içip ne varsa anlattım. yetti. epey götürür beni. corap giymek istemiyorum. sanki hani uzaktan bi kürt kızını sevmişim de, sekiz kardeşli çıkmış da, babam faşistin önde gideniymiş de, kızı bana almamışlar gibi bir hayat şu. ne alakası var. kötürüm bir yaşantı bu. gitti de gitti. yas tutasım tutuyor. en çok da şu telefon kulübelerinin ne olacağı konusu, bu beynimi yoruyor. bana versinler, ben yaşarım. öfke di mi enis abi, evet öfke. öfke bu işte, winamp seveceğim ya da ortama uyacak bir şarkı çıkarmadığında kulağıma, ya da aortuma uygun kan pompalamadığında, atarım tutuyor. sivrisinek gördüm mü elime bir yankeesici alıp tüm dünyayı temizleyesim geliyor, halbuki yaşım olmuş otuz. we met when we were almost young. forever young. genç kalasımı ortasından tutup hangi yana eğileceğini büküyorum. ying yana yanga.

mantara bi potansiyel enerjiyi yükleyip şişeye tıkıyorsun mesela, sonra mantar şişenin içinde öfkelendikçe öfkeleniyor, öfkesinden şişiyor, sonra çıkarınca dışarı, bir daha geri sokamıyorsun aynı şekilde. sen şarabı iç tabii şişeyi açmışken, ama ben mantarın derdindeyim. ben mantarım. bittim. yerden bittim. zehirliyim. ben mantarım, çıkardın artık, geri sokaman.

sonra da işte sizlere alageyik efsanesinden yola çıkıp kendi öykümü anlatacağım.

4.11.2011

bir tambur olsam seni taksim ederdim.

3.11.2011

bu akşam şarkılardan bir adet çiçekli çikolatalı kurabiye demeti yapasım geldi. oysa ben kurabiye sevmem, çok tozlu oluyor içi, boğazıma takılıyor. hiç bulutlar seyrini unutur. şimdi diyelim ki çin'e gideceğim uçakla, giderken dünyanın dönüş yönüne mi hareket etmiş oluyorum ben de, bu yüzden mi giderkenki süre gelirkenki süreden daha kısa. hiç anlamıyorum her yerde aynı ayı gördüğümüzde. senle ben aynı ayı mı görüyoruz şimdi. hangi ayda doğduk sahi. aya maya çalınır mı sizce, ya tutarsa.

bir fırtına tuttu sizi, deryaya kardı. demin, fazlasıyla şişmiş telefon hafızamdan birkaç isim silmeye çalışırken, şu an ölü olan bir abinin telefonunun hâlâ kayıtlı olduğunu gördüm, ve acımadım sildim. bazen acımamak lazım diyolar hayatta, siz ne düşünüyorsunuz? sahi hiç düşündüğünüz oluyor mu? siz de düşünengillerden misiniz, dur. ne sen işe gitsen, ne ben ayılsam.

ben eskiden çok sarhoş olduğumda, yalnızken elbette, ya da maksimum nâzım varken -zira yanımda sadece o varken yalnızkenki kadar rahat davranabilirdim- ben eskiden çok sarhoş olduğumda, yalnızken elbette, müziğin sesini çok açar, komşulu bir evde komşuyu rahatsız etme riskine girecek kadar yüksek açmışsam kulaklık takar, müziğe boğulurdum, o harika bir arkadaş olurdu bana. müzik beni büyütürdü, ufaltırdı, farelere yem yapardı, yükseltip bulut yapardı, yükseğtip göğkuşağı yapardı, müzik bana etmediğini bırakmazdı. ben de buna müptela olup, kafayı buldukça, yere kapanır, ya da kanepenin sırt yaslanan kısmına kapanır, kulağımda bitişmiş hoparlörler ya da kulaklıklar, başımı ellerimin arasına alırdım. başını ellerinin arasına almak iyiye işaret değildir.

- iyiyim senden naber? - sağol. nolsun idare ediyoruşte işler guçler, naptın o işi, hani son konuştuğumuzda görüşmüştük, hani son görüştüğümüzde konuşmuştuk? _ HANGİSİNİ, BEN HATIRLAMIYORUM BİLE - hah, sen neyi hatırlıyorsun ki lili - vaveylaevet, ben sadece oyun oynuyordum sanki diye hatırlıyorum - şad olup gülmedim de eller içinde hangi yöremize aittir - hoparlörlerin sağına soluna dikkat etmeliyiz?!?

ya da şöyle anlatmaya çalışayım: ben müziğin geriliminde teller üstündeki kadınlar tirrim tirrim titreyecekmiş gibi durur gibi titrerken?!? ben o zamanlar, ben bir hoparlörün içinde birikmiş toz zerresi gibi her bass vuruşta titreyen, ben rüzgarlı havada açık kalmış bir pencenin perdesi gibiyken, o zamanlar başımı ellerimin arasına almakla kalmayıp, müziğin onca çalımdan sonraki kaleciyle karşı karşıya vuruşuna göre mor koyun türküsünü çıldırtıp evimin içinde kulağımda kulaklıklar zeybek oynayabilirdim, nitekim defalarca yaptım bunu. hem de tek başımayken.

sahi nasıl dalga geçmişlerdi hakkımda, yalnızlığı yazılarında kompleks edinen, -kompleks dediyse hani yerleşim birimi benzetmesi yapmışlardır diyorum, bu kadar zekiymiştirler- demişlerdi.

yeter mınakoyu.

1.11.2011

tam da uyuyordum halbuki. canım sigara istedi diye kalkmadım herhalde. allahalla. sivrisineklerin istilasına da uğramış değilim. geçen hafta aldığım sütten bir yudum alayım diye de uyandığımı sanmıyorum. gecenin bu benim için geç vaktinde birkaç satır karalayayım da, müzik de açmayayım da, klavyenin tuşlarının tıkırtılarına meftun olayım diye de değil. yeni lamba ve ampul aldım da kullanışlığına dikkat kesileyim diye olabilir mi, sanmıyorum ama doğrusu bu beni mutlu etmiyor da değil. zaten yatağa uzandığımda da uyuyup kalma denemesi yaptığımı biliyordum ama bu da bana göre değil, uyuyacaksam yatarım, uyumayacaksam yatmam, yatmışsam uyurum. alkolizmin ilk safhasında böyle olur, içkinin ilk bırakıldığı günlerde uykudan terli uyanmalar baş gösterir. daha önce de tecrübe ettiğim için iyi biliyorum. tam da uyuyordum halbuki. terlediğimi ve çarşafların da ıslandığını hissetmemle uyanıverdim. tişörtüm de sırılsıklamdı. bunu yaşayacağımı bildiğimden canımı sıkmadım. ağzımdaki kurumuş diş macunu fosilleri damağıma sigara çektirdi. bir süre uyuyamacaktım anlaşılmıştı, annem olsa sırtıma havlu koyardı. annem de ne zamandır olmamıştı vay annesini. kalktım, yeni lambamı yaktım. sigara yaktım. geçen hafta aldığım sütü çıkardım buzdolabından. ışığın açılmasıyla ortalığa serpilen iki sivriyi avladım.

aklıma the man who wasn't there gelmişti ve beni yatağımdan asıl kaldıran da bu olmuştu. bilgisayarımı açtım. orada olmayan adam. bu filmi izlememiştim ve uykumun bu terli saatinde aklıma gelmesinin bir hikmeti de olmamalıydı, hikmetlere epeydir uğramıyorum. ne demek istiyordu, şu şekilde beni anlatıyor olabilir miydi, ya da filmin adı verilirken bu şekilde ben anlatılmak istenmiş olabilir miydim: o an varlığı olsa da orada olmayan adam.

iyi geceler.

30.10.2011

bugün, kilometrelerce koşmak istedim. bunu çok istedim.
kimseler beğenmiyor ama içmemiş halimi ben beğeniyorum, ama kendi kendimeyken. iki haftadır haftaiçi içmeme haline alıştık sayılır, şimdi sırada içmemiş ve içmezken birileriyle yüzyüze oturup konuşma talimleri var. son sekiz on senedir yaptığım bir şey değil bu, çok nadir, arada gelişinegüzel kaynattığım bir durum. önceden, beraber içmek için arkadaş aramak amacıyla açmıştım bu blogu, şimdi beraber içmeyebilmek için arkadaş arıyorum. gönüllüler toplansın. volunteer. ilk zamanların suskunluklarına, sıkılmış ve her an kalkıp gidecekmişim gibi duruşlarıma tolerans gösterebilecek adaylar, buna gönül koymayacak, alınmayacak, darılmayacak adaylar, haydi şimdi bütün eller havaya.

otoban kenarlarında geceleri arabanın farlarıyla ancak fark edilecek yalnız adamlar görürsünüz. bu adamlar nerden gelmektedir ve nereye giderler. arabanın farının kendisine teğet geçişiyle bir an var olur bu adamlar, sonra bir sonraki araba farına kadar karanlıkta kaybolurlar, ve sonra tekrar tekrar.

içmediğim zaman enerjim yerinde oluyor. akşam mesela, çıkıp dolanasım geliyor. hazır ehliyetime de kavuşmuşken izmir'i dolanayım istiyorum. kemalpaşa'ya gittim bugün. kahvehanede oturup koca adamları dinledim çaktırmadan. hocam dedi kahveci çırağı bana, fark etti diğerlerinden farklı olduğumu, bunu hitap ederken sergiledi. bir de at yarışı oynamayı öğrenebilsem, bir de iddaa oynamayı öğrenebilsem, o zaman tam bir halk adamı olur muyum. içmedim ya ben şimdi, aralarınızda beni tanımayanlar bundan bu kadar üstüne basarak bahsedişimi farklı ego kırıntılarına yorabilir, hiç yormasınlar ve yorulmasınlar lütfen, izmir'de dolanmaya mı çıksam, bazen yalnız yapılan şeylerin tadı olmaz, bu da onlardan biri olurdu gerçekleştirseydim. pekala saatlerce dolanabilirim tek başıma, kitapçılara alışveriş merkezlerine girip çıkıp insanları izleyebilirim, rahatlıkla karnımı doyurabilir, biralarca içebilirim, ama her zaman olmuyor, artık olmuyor. olmasın da zaten.

sakallıyken güzel bir adamdım, yakışırdı. kimi insanları hep üniformalarıyla görmeye alışırız da sivil halleri bize garip gelirdi ya, benim de sakalsız halim garip gelirdi, şimdi iki gün tıraş olmasam garip gelir, nerden nereye tanrım, saatler buna bir saat alındı.

halbuki ben bu şekilde hayatı tatlı tatlı çiğniyordum, doymaya varır gibi ağır aksak aheste çiğniyordum, birden taş çıkınca irkildim, bütün yediğime yiyeceğime pişman oldum, küfrettim. hayattan seken taşı çiğneyince, bu duygu işte bir yazar olsam anlatacağım duyguydu, ama vazgeçtim.

29.10.2011

her şey ne kadar hoş. ve şimdi gece vardiyasında çalışacak adamların seslerini işitiyorum açık olan duman penceremden. ne hoş, ben de bir vakit gece vardiyasında bulundum. o vakitler aynı vardiyayı döndüğümüz bir arkadaşımın çok güzel bir sözü olurdu sabah sekiz altı çalışanlarını gördüğünde, "biz çıkıyoruz, insanlar! işlerine geliyor"
ikinci baskıya önsöz

merhaba meyler, nasılsınız? gönlüme kurduğum teleferiğin şarjı bitti, tükendi, çalışmıyor, bakım şart. gözlerime hidroelektrik şart. hayran olmak istiyorum. bu hayat yörüngesiz ilerliyor dedim sarı'ya, o da ona benzer bir şey söylemişti öncesinde. ne düşünüyorsun? duble ve buzsuz lütfen.

bugün kendime bir oda lambası [masa lambası ile köşe lamba arası] aldım, ampulu olmasa da mutluyum. bugün kardeşim geldi, evet benim bir kız kardeşim var. bugün soyadaşıma ait bir kitap aldım, ayrıntı yayınları'ndan çıkmış, sabırsızlanıyorum göz atmak için. bugün getirmiyor seni bana, kısa kalıyor geceler. bugün sarı'yla eşzamanlı olarak mınısiki ve mınasoku küfürlerini icra ettik. bugün sigarayı azaltmadım. bugün gece gördüğüm rüyanın etkisiyle geçti, haftaiçi içki içmemek güzel bir şeymiş. bugün facebook profilindeki arkadaş listemi şöyle bi kolaçan ettim, deprem ve terör sonrası profilini siyah çapraz bağlı kordelalayan arkadaşları mimledim. bugün facebook profilindeki arkadaş listemi şöyle bi irdeledim, cumhuriyet bayramı münaasebetiyle milliyetçi duyguları kabaran ve profiline atatürk ve bilumum buna benzere dair fotoğraflar koyan arkadaşları işaretledim. bugün dışardayken insanların ve özellikle kadınların giydikleri ayakkabılara göz gezdirdim, her şeyi anlatıyor olabilirlerdi. bugün birkaç umudu birden tükettim. bugünlük bu kadar yeter.
"some dance to remember, some dance to forget"

dans etmek güzeldir

Dirty Dancing - Time of my Life ( Final Dance - 1987 ) from Alan Lin on Vimeo.

26.10.2011

türk kahvesi. içerisi çok sıcak. ain'T no sunshine when he's gone şeklinde söyleyen var mı aranızda. tracy chapman da kız gibi mübarek. suat sayın türkiye'nin tracy chapman'ınıdır. her akşam türk kahvesi yapmakta pek sakınca görmüyorum, dolu fincana üç çay kaşığı kahve, iki küp şeker, şekersiz içmeyi beceremediğim için hayıflanmakta beis görmüyorum. şüphesiz ki allah mutluluk, huzur ve sükunetin yanında terörü depremleri ve doğayı yaratmakta sakınca görmemiştir. üst komşularımız hilti benzeri bi aletle yukarıdan aşağı doğru delim yaptıklarında insanın dişinin içine o ciyaklayan aletten sokmuş gibi oluyor ailemizin varsa eğer dişçisi. allah için buddy guy'ı severim, sevimli bulurum, tanısa o da beni severdi eminim. tanısan sen de beni severdin, hatta belki tanıdın ve sevdin. sevmesen ölürdün, sevdin onu öldün, sevmesen ölürdün ama sevdin, yine öldün. bang bang my baby shot me down. sağ burnum tıkalı, sinüslerime de bi halel geldi sanırsam. bugün müdürüm, sen beni hiç dinlemiyorsun, dedi, yüzüme bakıyorsun ama anlamıyorsun, dedi. "ve sen, şiir sevmiyorsun." dedim, anlamadı.

yaylı tambur göğe uzatılmış bir paratoner gibidir, yağmuru ve şimşekleri üstüne çeker. mızraplı tambur ise gıdıklanarak çalınmalıdır, gıdıklarsın ve gülmez, ağlar. mızraplı tambur bir kadına masturbasyon yapar gibi çalınmalıdır, o zaman belki daha çok sevilir, sevinir, aşık filan olunur. yaylı tambur, kadın balkondan saçlarını uzatmış da senin onlara sarılıp yukarı tırmanmanı bekler gibidir, masaldaki gibi. hayat ne de çok masallardaki gibi.

hayat ne de çok iplemiyor masallarda göğe uzanan ipi. ben çamaşır asarım mandalları dişlerimin ağzına sıkıştırıp. ıslak çamaşırlar rüzgârlı havalarda en iyi kuruma potansiyeline sahiptir. norah jones'dan ziyade jacqui naylor dinlemeyi tercih ederim, i'd rather dance with you than talk with you, hayattaki en büyük düsturlarımdan olmakla birlikte. ben içmiyor muyum sanki bu kadar istemek.

şimşekleri üstüme çekmeyi sevmem. ben istiyor muyum sanki bu kadar içmek, içimde değil napiim. hiç de içimde değil yemin ederim. hemşinli de değilim. ne bileyim. bilyem oldu mu hiç. anytime she goooes away. gooose. loose.

i know, i know, i know, i know...

25.10.2011

"kurda kuşa akıl sordum; dediler vazgeç.
binboğa'nın kızıdır o, sana ne gerek?
bir göründün, bir yok oldun serap misali.
dere tepe demem güzel, ararım seni"

odama sekiz on kadar sarı ampul almam lazım. her yer karanlık. her taraf aydınlık olsun istiyorum. en azından istediğim zaman loşlaştırabileyim. hatırlıyorum, osman'la hurda topluyorduk, inşaatlardan yerlere düşmüş çivileri çalıyorduk, ağır çekiyordu ama demirin kilosu çok ucuzdu. en iyi parayı aluminyum ve bakır yapıyordu, onlar da çok hafif çekiyordu, topla topla para yapmıyordu. ben dönem dönem hayatımdan herkesi çıkarmak isterim, özellikle kadınları. dönem dönem haftaiçi içmeme kararı alırım, o zaman geceleri hiç uyumasam keşke diye dilek tutarım. saatlerce konuşarak oturabileceğim bir kadın olsa diye hayal kurarım, gel gör ki ben saatlerce konuşamam, sıkılmam o ayrı mesele, ama konuşarak oturamam. ibret-i alem olsun diye şu mesajı saklıyorum, "ayıkken hiç konuşmuyorsun ve insanın canını sıkıyorsun sanki zorla gelmişsin gibi yanıma" kulağıma küpe olsun istiyorum lakin kâr etmez ahım sen gülizâre, onulmaz işler güzelim, dilde bu yâre. olsam da geçmem, bin pare pare, sevmiş bulundum güzelim, gayri ne çare.

hadi bakalım şarkılar türküler yan cebime.

23.10.2011

insanları birkaça ayırırım. bu, sözgelimi, gündüzün kıymetini bilenler ve bilmeyenler olmak üzere mesela ikiye, şeklinde olabilir. bazı insanlar ayrılamazlar, ayrılmakta zorlarlar, o zaman en küçük ortak bölen bulurum bi tane, ona göre bir şeyler ayarlarım. ne bileyim ben.

are you lonesome tonight?
bilerek yere bıraktığım bir nar tanesini gören karınca kabilesi seferberlik ilan etti.

bugünden itibaren biraz daha düzenli bir hayata geçmeye ne derim. daha az alkollü, daha az sigaralı, bilmem ki nasıl olur. bugün sabah yedi sularında kendimi üşümüş buldum. şöyle bir çevreme bakındım, bir arabanın arka koltuğunda büzüşmüş yatıyordum, ve işe yetişmem gerektiğini hatırladım. dün öğleden sonra gibiydi, arkadaşımla buluştum, çay kahve derken akşamüzeri oldu ve vaktin geldiğini anladık. arkadaşlar geldiler, kalabalıklaştık, içimin dalgaları da kabarıyordu giderek.

madem ki öleceğiz, son bir kez öpseydim seni.

saatler klasik bir alsancak gecesini işaret ediyordu. onikiye yaklaştığında yanımızda bulunan dişil bir arkadaşı otobüs durağına bıraktım, eril duygularım keskindir, bazen kullanırım, babam yörüktür. sonra o grubun yanına geri dönmek istemedim ve karısıyla birlikte oralarda olduğunu bildiğim bir iş arkadaşımı aradım. onlarla gece keyifleniyordu. ve nitekim oralardaydılar, yanlarında bir çiftle birlikte. beni severlerdi, ben de onları severdim. anlaşılmıştı, gece uzun olacaktı. uygun bir mekan için dolanmaya başladık. sahi insanlar nasıl eğleniyorlardı böyle ortamlarda, bunun benim için pek önemi yoktu aslına bakarsan. içki içiyordum, müzik dinliyordum. dario moreno'nun dediğine göre hatıralar hayal olmuştu. ... yalnız şöyle bir yanlış yapmıştım, normalde planıma göre çoğunluk haftasonlarında yaptığım gibi gece otelde kalacaktım ve sabah erkenden işe dönecektim. ama o akşam, yani dün, muhabbet uzayınca hesapsız gelişti işler. arabayla çıkmıştım, ehliyetimi kutlamak adına, ve gece bardan çıktığımızda saat dört olmuştu, o kafayla arabaya binemezdim, sabah işe yetişmek durumunda olduğumdan dörtten yediye kadar otele para vermek anlamsız olurdu. ben de arabada yatmayı tercih ettim. sabah yedi gibi üşümüş bir şekilde telefonumun alarmını dinlerken kendi kendime güldüm. iyi ki normal bir yere park etmiştim de çekici filan arabayla beni alıp götürmemişti.

21.10.2011

bazı güneşler gözleri yaşartıyor öğle araları, rüzgârın da bundaki katkısı ihmâl edilemez elbette. hatırlıyorum, devlet memuru olan annemle babam öğle araları eve yemeğe geliyorlar, annem sabah erkenden kalkarak hazırladığı yemeği ısıtmak üzere ocağa koyduğu sırada babam -devletin pantolonu kırışmasın için- pijamasının altını giyip radyoyu ayarlıyor. bu her öğle arası böyle, kardeşimle biz de kural koyucularımızın bir saatliğine dahi olsa eve gelmiş olmalarının verdiği rahatsızlıkla birlikte aç olmadığımız halde sofraya oturtulma zorunluluğuna boyun eğiyoruz. yemek hazır oluyor, epi topu bir saatlik araları var, hızlı hızlı yendikten sonra, babam köşeye çekilip kahvesini bekliyor. annem bir taraftan kahveyi ocağa koyup bulaşıkları yıkamaya başlıyor. mutfakta annemin pratikliğini aldığımı düşünüyorum, lezzetini alamamış olsam da. radyo dinleyerek kahvesini bekleyen katıksız babamdan da bir beklenti tipi aldığım muhakkak, malum hazıra dağlar dayanmaz. bu böyle sürüyor ben onbir yaşıma gelene kadar. sonra soluğu bir başka kentte alıyorum, ciğerlerim ondan sonra dağlanıyor.

fizy, iyi bir imkân. bu aralar sevdiğim bir şarkıyı aratıp çeşitli coverlarını dinliyorum. kimileri bilir, iyi bir cover kadar önemli az şey vardır şarkılar aleminde. love will tear us apart'a taktım mesela bu akşam. eskişehir'de apartlar meşhurdur, öğrenci şehri diye anıldığından fırsatçı bir takım müteşebbisler apartmanlarını apart dairelere bölmüşler ve öğrencilere pazarlamışlardır bol bol. bir apart işletmesi açsaydım adını love will tear us apart koyardım pekala.

18.10.2011

"martılarda . düşünmek . seni . bana . getirmez ki"

14.10.2011

Kulakliklarda Dalgalanan Duetler                                                                                                            

Hayatim duet ugruna. Her bulusmamiz son bulusmamizmis gibi olurdu muhtemelen, sonra bir gun o sonu gercekten bulurduk. Bir otobus caminda atlar otluyordu kafalarini one egmis. Atlarin asil hayvanlar olarak taninmasi -hayalleri yikmak istemem- onlarin bir cit icinde topluca sakince durmalarina; ya da; sirtlarinda slip don giymis kamcili bir adamla kilometrelerce insanin bagiris cagirislari esliginde kosmalarina; mani degil. Topraklar surulmustu, hala atlara kosulan pulluklarla mi suruluyor tarlalar, hic sanmam. Saban belki ama atlar, hayir, yeni nesil traktorler var, Massey, Steyr, John Deere, felan.

Toprak sahi ferahlamis midir ya da ne hissetmistir surulunce, ardindan sulaninca, tekrar ekilince; icindeki bortu bocegi aciga cikarinca ve gunesle havayla bulusunca. Bir kadini sevismegi buna benzetsene benim icin. Baharda yine gelene, yesil filiz verene kadar benzet, bahset. Ayaklarimiza camur bulassin.

Ondan sonraki birkac gun Tokyolu Kiz'li gunler basladi. Tokyo'yla hic alakasi yoktu ama bana kalirsa tam bir Tokyolu'ydu, Tokyo'ya hic gitmedim, bilmiyorum. Bana hayatta nereleri gordugumu sordu, ben de fazla uzatmayarak hayat haritami kusbakisi cizdigim defterim uzerinden belli basli yoreleri anlattim, zaman zaman guldu bana. Tokyo'da, manyetik etkiyle temassiz sekizyuz km. hizla yol alan trenin tepesinde gidiyormusum hissi uyaniyordu o guldugunde. Hayatin, benim henuz gormedigim tepeleri ve duzlukleri de oldugunu soyledi, bense buna biraz kotu bir cevap verdim: en cok merak ettigim tepe ve duzluklerin onda oldugunu ve gercekten de gormeyi cok istedigimi, soyledim. Acemice bulmus olmali, nihayetinde benden cok dunya gezmis olmaliydi, olgundu, sesini cikarmadi, isterik kahkahasindan bir bulut biraksa vicdanim rahatlayacakti, yapmadi. Aslinda onun anlattigi pek cok kasabayi gezmistim ancak icine yuvarlanmaktan kendimi bir turlu alamadigim o icki sisesindeki yalnizligimi kafeslemekten baska bir ise yaramadigini, soylemekten utanmistim. O an o kiza ihtiyacim vardi ve gitmesini istiyordum.

Sonraki birkac gun tumuyle Tokyolu Kiz'la gecti. O bana kendi Tokyo'sunu anlatti, how to disappear completely adinda bir brief okudu, ben sorularimla sacmaladim, sususlarimla sirittim. Aslinda o da yalnizlik cekiyordu ve ben bunu bilmeyip hep kendi yalnizligimi sunuyordum ona, halbuki belki onun battigi keder benimkinden daha derindi, kot farkindan dolayi mi anlayamiyordum ben bunu, yoksa kitliktan mi. Tokyolu Kiz, dunyanin uzerine bagdas kurmus ve bir elinde lolipop diger elinde haslanmis misir kocani, halksiz bir koye gidecek, tuzsuz bir koydan gececek bir dolmus bekliyordu. Koy garajindan carptigim bir dolmusla onu almaya geldigimde, deli oldugumu bilip bilmedigimi soruyor; gozlerine baktigimda, "seni oldururum" diyordu. Sonra ilk cumleyi kurmak icin uygun bir yer kolluyorduk, biz her cumleyi her yerde kuramiyorduk. Onun baslangici yoktu, sonu da olmayacakti. Benim baslangicim vardi ve sonuma yaklastigimin belirtilerini de yakinimda hissediyor, yakinlarim tarafindan uyariliyordum. Onun yakini yoktu, ben ona yaklasmayi cok istedim. Icinde bulunmayi cok istedim. Sonra bana bir harita verdi, haritada bir nokta atisi yapti, noktaladi.

Duetler kulakliklarda yankilanirken yanimdan yol suruleri geciyordu ve karabatakliklar.
iki sene aradan sonra ehliyete kavuşmak, sık rastlanan bir şey olmasa gerek :) rakıya batırıp ıslatmak gerek :)

12.10.2011

Bi esegim olsa adini Zarife koymakta pek sakinca gormezdim. Ama kedi zor, kediye isim vermekte epey zorlanir, karar veremezdim. Dunyanin butun ciceklerini diyorum. Gecen ay bu zamanlar yine sakin dolunay. Aylar ortalama yirmidokuz gunde bir isim degistirirler. Bi herif vardi ben burdayken is cikisi bara geldigimde takimelbisesiyle gordugum, hep her gorurdum, hatta bi keresinde tartismistik tabure dalasi yapmistik, o bar kapandi ve ama o herif yine burda is cikisi kravatiyla, demek ki barlar acilsa da kapansa da ayni tip yerlerden hoslaniyormusuz ya da ayni kultur katinda oda tutmusuz, yine sevmezdim o herifi, bana kendimi gosterdiginden degil, benden huysuz olmasin ama huysuz oldugundan sevmezdim. Bilmiyorum, yine de oynar misin benimle. Paragraf yapamadim ama dunyanin butun satirlarinin ebesini atlayabilirim istersem, biliyorum. Dunyanin turlu huylari var, insanoglu sadece ve sadece cig sut emdiginden oluyor tum bunlar, pastorize dedigimiz sut de bir cesit cig sut degil midir, devam mi ediyoruz yani cig sut emmeye. ... Aranizdan pek cogu sehir degistirmis hatta babasinin memuriyeti dolayisiyla sehir sehir gezmis ve bunu benim kadar ve benim kadar boyle dramatize etmemis olabilir, aranizdan bazilari yeni yaptirdigi dovmesini gostermeye pek merakli olmayabilir ve aranizdan bazilari bu kic kadar ulkede yaptigi ufak haritasal dalgalanmalari benim kadar ajitasyona maruz birakmamis olabilir, hatta aranizdan bazilari aramizda kacak gocmen olarak istanbul'da sultangazi'de bir evde onbes kisi yasiyor olabilir, anasindan babasindan ve daha onemlisi ulkesinden -adieu mon pays- kopmus olarak; ve ama bu benim, hayatimin bes senesini verdigim bir sehre tekrar dondugumde mavi sincap likorune donmus gibi hissetmeme engel degil.
Koprubasi'nda durdum biraz. Yagmur yagmasina devam ediyordu ince biraz. Koprunun altindan gecen cook sulara baktim, hakkaten de gecmis, gitmisti, gelecek de giderdi bu gidisle, ve ben mideme oturan tomruklarla basbasa bir kereste adam olarak yasamaya devam ederdim. Biraz oturdugum caddede dolandim, biraz bebek sevdim, arkadaslarimin asklarinin meyvesiydi, buna pek gulduk, ezelden beri bu karikocayi severdim, onlar da beni severdi. Sonra yine Del Mundo'ya geldim, le monde, tout le monde, kimin sarkisiydi, carpar be haci. Simdi ben bu telefonla enter yapmaktan aciz oldugumdan satir boslugu verememekteyim. Hayatimda bira icmeye hep kaldigim yerden devam ettim, mutlaka bir yerde kalmis idim. Hayat da oyle iste, cok istedigin halde bazen satir basi yapamiyorsun, yeni bir paragraf acamayabiliyorsun, sonra isler karisiyor, ozellikle birileri sana disardan bakiyorsa onlar icin, onlara gore. Bu, bu blogun cesitli yazmalar ve silmelerden sonraki besyuzuncu postuymus, bu sekilde kutlamis olduk, ilk post'u da senelerce evvel -ikibinbes girisinde- yine bu sehirde yazilmisti. Koprunun diyorum, altindan pek sular. ... Kimse bana sormadi ama ben konustum, dedim ki, ben su an dort gunlugune is icin burdayim, bakmayin yabancisi gibi durduguma, davrandigima, sizler yokken ben burdaydim ve bu sehrin cemaziyulevvelini bilirim, o luletasi dediginiz tasin yapitasini atomunu cigerini bilirim, dedim. ... Bir tabak ince dilimlenmis limon lutfen!

11.10.2011

Eskisehir ve Ben. Tam bir oteller kenti olmus. O cok merak ettigim tren gari yanindaki Olcaylar Otel'e girdim ama ortak banyo tuvalet kullanimi bir yana o plastik terlikleri giymek istemedim, evet o an onlardan tiksindim ve ciktim gittim baska bir otele, otel de oteldi hani, bir cift kisilik yatak ve pencere kenarina bir sehpaya dik konumlanmis iki adet koltuk, odam yedinci kattaydi ve otel dedigin oyle olmaliydi. Hep ahd etmisimdir kaldigim otellerin pencerelerinin manzarasini bugune kadar neden arsivlemedim diye. Bara geldim, barin etrafinda oturan tiplerden birkaci tanidikti. Hala oturuyorlardi. Ben burda kalmis olsam ben de oturuyor olacaktim. Durum vahimdi ve vehim doluydu. Eski zamanlarda -ancient times you know- gittigim ozel -bana has- barlarda karsilastigim guzel kadinlardan ikisi yine oralardaydi. En favori mekanim coktan kapanmisti, kolay mi benim yasamadigim bi sehirde bi barin tutunmasi. Hava, iklim, ekim'in onu dolaylarinda Eskisehir'n tam da boyle kokuyor olmasi cok muhtesemdi. Sehir elbet altyapisal olarak buyumustu, yeni altust gecitler, kopruler, duble yollar ama o degil de artik buranin da bir "barlar sokagi" olmustu. Ve yagmur yagiyordu. Tren garina fazla yanasmadim, oturdugum evin sokagina fazla yaklasmadim, yuregim kaldirmayabilirdi, ama bu ikinci gunumdu henuz, ve iki gunum daha vardi. Sahi, sen benle Eskisehir'e geldin mi hic, biz Eskisehir'I hic bekledik mi, ben garda hic gelmeyecek seni bekledim mi, mesire alanlarina gittik mi. Burasi tam da Haydar'lik bir sehir olmus, onun ilk zamanlari gibi sahici ve bir o kadar lirik, tam Enis Batur'luk bir yer olmus, onun ilk zamanlari gibi girift. Tam benlik bir sehir olmus, oteller ve barlar kenti. Biraz da her zmankinden sinirli ama agresif olmayan bir yagmur, Bodrum nasildir simdi kimbilir. Geldigim barin adi Del Mundo, manasi malum. Buradan ayrilmadan ince son geldigim yer de burasi ve son oturdugum bar taburesi de bu tabureydi. Kaldigim otelin kahvalti salonu terasindan iste bu otellerde en sevdigim sey, her otel bunu onemsemeyebiliyor. Neydi o Kadikoy'deki otelin adi, kahvalti salonu terasindaydi hani, Marmara'yi goruyordun, birkac saksi da cicek. Evet, Eskisehir cakma bir Kadikoy olma yolunda ilerliyor. Yakinda Peyote de bir sube acacakmis, bazilari bilir Peyote benim Taksim'deki gece adresimdir, gunduz Urban'di unutmayalim. Her neyse, simdi biraz icki.

9.10.2011

yağmuru seviyoruz. yağmur beğendiğimiz bir doğa olayı. yağmur bir durum. tanrıyı gözünden vurmaktır yağmura bakmak.

7.10.2011

geceleri uyumayan bir insan olsam, sürekli "uyumayın laaan" diye bağırmak isterdim gecenin tam üçünde, ama geceleri uyumakla meşgul olan bir insanım.

ya da bir gün bir kitap adı duyarsanız, uyumayın laaan olan, bilin ki onu ben yazmışımdır.
geçmişten günümüze, geleceğimize günümüze. bi kız vardı, güzeldi, sanki, ve benimdi. gözlerinde saklı bir 'belki', ve benimdi.

banyonun perdesini açtım, açtım baktım kimse yok yıkanan. bilgisayarımın klavyesine votka döktüm, keglevich, votka likörü diyorum ona ben, bugün karıncalar sarmış ben evde yokken, karıncaları uğurlamanın zamanı çoktan geldi, arkalarından su dökersek ölürler. ver, ver ateşe evimizi, bir iz bırak burda. votkayı, likörü, bu gibi içecekleri pek sevmiyorum. bana acı olacak biraz. biz acıyla emirgan'DA barbut atardık bebeğim, biz hacıyla eskişehir'de mazbut birer tatardık. ilk birayı hızla içerim. nasıl anlatsam, nerden başlasam. yeryüzündeki son aşk adıyla türkçeleştirilmiş bir film ne kadar manidar olabilir bizim için, çok.

önce burunlarımızı tanıştırırız. sonra benim tırtıllarım sana geçer, beraber uyumaya yeltendikçe, uyumadan önce biz. tırtıllarımı seversen aldırmayız.

ejderhalar çıkar ağzımızdan, yavru minik şirin ejderhalar öpünce biz. bi film çekesim, bi mektup alasım gelir. e-mektup, hah, o da ne.

enter tuşunu basılı tutarım hayatımda. gazetelere gez gözdürürüm. tümüyle bizim olur bu dirim. beş öğünü de kahvaltı tadında yaparız. olmadı çay demleriz. sallamayız.

benim yazasım gelmez sonra. sen zaten yazmıyorsundur.

5.10.2011

eylül'de gel mi demişim neyin nemisi, geldi. alakası yoktur bence halbuki. sesame mucho. yerim yer. first we take manhattan bence de. sonrasını tekrar düşünürüz. hele bir el ele değsin. winston box bırakılması gereken bi marka sigarası. eylül'de gel, yok yahu ekim'e sarktı sanki. eylül toparlandı gitti işte, her sene aynı terane, ekim filan da gider bu gidişle. aynı benim kuracağım cümlelere benzemiyor mu sizce de. size bu cümle benzemesiyle ilgili bir menkıbemi aktarmalıyım: bundan yıllar önce, beşiktaş'ta o zamanlar bu kadar meşhur olmayan, hatta yeni açılan beerport'un bahçesinde oturuyoruz, daha doğumgünümü yeni kutlamışız, haziran sonundayız. benim istanbul'u terk edeceğim sene, ve son günlerim. kocaman bir aşktan silkinmeye çalışıyormuştuğum zamanlar, bildiğin ayyaşa bağlamışım, evi dağıtmışız ve ev arkadaşlarım kendilerine yeni ev bulmuşlar, ben kiracılığımızın son günlerini tek başıma yaşadığım evdeki tek kişilik yatağımda döşeksiz uyuyorum geceleri, yatağı satmışım, ahşabına para vermemişler de öyle kalmış. bir akşama memlekete kesin dönüş ve askere gidiş planına hazırlanmak üzere otobüs bileti aldım, ama o akşamı beerport'un bahçesinde sonlandırdım, gitmedim otogara, bırakamadım. bir yalan uydurup bizimkilere bir iki gün sonra geleceğimi ilettim. babam küplerin üstünde. bir iki gün de çabuk geçti, sonra bir bilet daha aldım, o akşam da beerport'un bahçesinde sonlanmasın mı, otobüs servisine dakikalar kalmış, herkes benim vereceğim kararı bekliyor, biri ağlıyor gitmemem için, ben de gitmiyor ve şöyle bir cümle kuruyorum: gördünüz işte, koştum ama yetişemedim.

bu cümle aklına yer ediyor o an orada bulunan bir arkadaşın. ben unutup gidiyorum daha sonra. araya yeni bir şehir yeni arkadaşlar yeni yıllar giriyor. bir gün rasgele, o gün orada bulunan fakat çok da sık konuşmadığım o bir arkadaşa rastlıyorum, eski günlerden söz ediyoruz, diyor ki bana, "gördünüz işte, koştum ama yetişemedim." ben anlamıyorum, o ne ki diyorum. hatırlamıyor musun, diyor, şaşırıyor. hatırlamıyorum, diyorum, edip cansever şiirinden mi diyorum. hayır aptal, senin cümlen diyor. daha da şaşırıyorum.

o günlerde istanbul'dan iki bilet yakarak ayrılmamın ayrıldığım gününe dair de hikayesi komiktir, yine tam bileti yakmak üzereyken bir şey oldu. bunu da özel istek olursa anlatırım. şimdi ana konuya dönmeli.

eylül'de gel'di konunun anathema'sı. ben inan ki bilmiyorum ne surette surat etmeliyim. fıçı gibi oldum sanırım. korkuyorum beğenilmemekten. inanılmamaktan da çok korkarım ben ezelden beri. ben ezelden beridir korkarak yaşarım, ama korkankorkmazlardanımdır. bir bakmışsın ateşe atlamışım, bir bakmışsın yardan yuvarlanmışım. serden basitlikle geçebilirim. ama geçmemeyi tercih ediyorum bu aralar, daha damardan yöntemler geliştirdim. nilüfer söylüyor, bu gece beni düşüneceksin. yok artık daha neler. hiç yazasım yok artık.

3.10.2011

eve geldiğimde, the man who told everything çalıyordu. kendimi her şeyi söylemiş gibi hissettim. içmediğimde kendimi seviyorum. içmemiş halimi seviyorum. içmediğimde seviniyorum. görüşürüz kib.

1.10.2011

rüyamda alice harikalar diyarı'na gidiyordum. pek şaşırtıcı idi. evet, oranın adı alice harikalar diyarı. çünkü bizzat alice de vardı. fotoğraf çekiyordum bol bol, uyanınca unutmamak için. ama rüyamın içinde, -hani rüya içinde rüya olur bilirsiniz- uyanınca fotoğraflara baktığımda çektiğim fotoğraflarda harikalar diyarındaki nesneler ve görüntüler normal düzendeki hallerine dönüyorlardı. sonra tekrar uyuyordum orayı tekrar görmek için ve tekrar görüyordum harikaları. hakikaten harikalardı.

bugün sabahın köründen bu saate kadar süren sıkıcı eğitimin altına iyi geldi o rüya.

26.09.2011

normalde insanlar her gün, eğer gerçekten normallerse, altıbuçuk yedi gibi doğarlar, gece oniki bir gibi ölürler. bir de diğer normaller vardır, eğer gerçekten normallerse, altıbuçuk yedi gibi doğarlar, gece iki gibi ölürler. bir de hepten normaller vardır, bildiğin normaldirler aslında ve bunun farkında değildirler, on onbir gibi doğarlar, üç dört beş gibi ölürler, aralıkları daha geniştir, genişlemiştir. bir de benim gibiler vardır, yarıiletken bandı gibidirler, dörtbuçuk beş gibi doğarlar, on bilemedin onbuçuk gibi ölürler. biz böyle iyiyiz.

24.09.2011

cumartesinin tadından diğer günlere çelik aşılamaya çalışan adam. havlular iyi kurutulmadığında bütün dünyadan nefret eden adam. sarhoş adam sol kulvardan sıyrılarak. bir gün buralardan -oralar nereleriyse- kaçıp gideceğim umuduyla yaşayıp bi bok yiyemeyen adam. umudunu yeşertmeye çalıştığında bi yüksek sesli hasta siempre açıp kafayı bulmaya çalışan adam. cure'dan bıkmayan adam. kendine kür üstüne kür yapan adam. alkol kürü, bir kür türü. kürsülerde konuşmaktan fena halde hoşlanan adam. o kızı bir türlü kandıramayan adam. dün akşam ne yaptığını hatırlamayan adam. unutan, fena halde unutan adam, her şeyi ama her şeyi unutan adam. dün akşam ne yediğini düşünmeyen bile adam. aklına ıstıranca gelen adam, ısırgan adam, kırıp döken sürekli yaralayan ve bundan kendini alamayan adam. nedir bu böyle aynı hikaye, suç kimde neden böyle. kendisine sürekli mesajlar gelen adam. dam başlarında yatmayı seven adam. akşam dışarı çıkmayı seven ve fakat eşlik edecek insanlara bir türlü kıyamayan addam. adam sen de, keyfimiz yerinde. sabah çaysız edemeyen ardından da mutlaka kahve içen adam, hazır kahvesini sütsüz içen adam, iki şeker lütfen. geceleri uyuyan gündüzleri çalışan adam. geceleri de bazen çalışan ve ardından ve öncesinde yine uyuyan adam. içtiğinde hiçbir şey yapmak istemeyen, sevişmek bile istemeyen, sevişmek bile istenmez mi, adam. mesajlaşmaktan telefon konuşmalarından hoşlanmayan adam. telefonu eline almayı bırak taşımak bile istemeyen adam. terbiyesiz adam. gittiği okuduğu çalıştığı durduğu yerde mutlaka birilerinin uzaktan uzağa aşık olduğu, ve uzak günün birinde bunu söylediklerinde buna şaşıran piç adam. bakışlardan zerre anlamayan adam. ıstırap adam. kadınları sadece bir gün bir gece sevişmeye bir türlü ikna edemeyen adam. şairleri sevmeyen ve bu yüzden şair olmaktan imtina eden adam. kendisine, hakkında, "onu izlemeyi seviyorum" denmesini çok büyük bir seni seviyorum cümlesi sayan adam, çünkü hayatı çok sesli senfonik şekilde yaşayan ve bunun anlaşılmasını önemseyen adam. yalnız adam. annesini seven, babasından hoşlanan adam. artık içtiğinde bile ağlamayan adam. hayatının farklı dönemlerinde farklı farklı adam. telefonunun mesaj hafızası telefon defteri gibi olan adam. kadınlar kadınlar adam. bir gün eve çıkma hayaliyle yaşayan adam. bir gün uzak ülkelerden birinde yaşama ihtimaline çaktığım adam. bir gün karısıyla eve çıkma hayaliyle yaşayan adam, balkon şart. balkon adam. "legad halagnel insâne fî ehseni takvîm." "biz insanı en güzel biçimde yarattık" gerisini getirmek istemeyen adam. yaşadığı şehri ortalama beş yılda bir güncelleyen adam ve bunun için geriye sayan adam. sol kulvardan atağa bir türlü geçemeyen köhne adam. baudelaire'in çalışmak ilkesini benimseyen adam, kafayı yememek ve daha da alkolik olmamak için bolca çalışan adam, çalışmayıp napacak adam. bir âşık suda boğulması gereken adam. memeleri çok merak eden adam. kaşıklara ilgi duyan adam. kurşun kalemleri seven adam. yeni şarkılara ihtiyaç duyan adam. kendini iyi hissediyorsa sadece şarkı bol şarkı söyleyen adam. dario moreno'dan hatıralar hayal oldu yorumunu pek ama pek çok, adamo'dan her yerde kar var yorumunu ise pek seven adam. ne varsa eskilerde var cümlesini hayatında bir kez bile kurmamış adam.

şu an şu güzel saatte işyerinden çağrılan adam. poff.

22.09.2011

very long marianne

buzdolabından çıkan buz gibi kolonyanın yerini pek az şey tutabilir. yuvasından düşüp de ölen yavru serçenin yerini pek az şey tutabilir, yaz başında daha sık rastlanmakla birlikte eylülde bunların düşmekten ziyade iyice palazlandığı görülür. lan! tavuklar karpuz kabuklarını pek sever, onlar için de kavun kabuklarının yeri muhakkak ayrıdır. ayrıca etinden ve sütünden faydalandığınız büyükbaş ve küçükbaş hayvanlarınızın en sevdiği yiyecek de doğranmış karpuz ve kavun kabuğudur, onlar için de karpuzla kavunun yeri ayrı mıdır? peki biz insanoğlu için durum nasıl? biz, karpuz ve kavunları iç ettikten sonra kabuklarını tavuklarımıza mı koyunlarımıza mı versek tereddüdünü yaşayan bir varlıklar toplamıyız.

peki aramızdan bazılarının işler güçler toplamı olmasına ne demeli.

dün rüyamda bir mesaj alıyordum, aynen şöyle diyordu: "çok etkilendim gerçekten. senin bir hayatın bile yok. neyin kafasındasın yine. antidepresan mı alkol mü." çok etkilendim gerçekten. sonra sabah uyandığımda bir mesaj daha almayayım mı, aynen şöyle diyordu: "işte bu yüzden affetmeyeceğim seni." sonra gittim no milk today diye bi şarkı besteledim, meğer yıllar önce bestelenmemiş mi, sonra gittim gündüzüm seninle diye bi şarkı daha besteledim, meğer yıllar yıllar önce bestelenmemiş mi, sonra gittim hüsnün senin ey dilber nadide kamer mi diye bir şarkı daha daha besteledim, meğer yıllar yıllar yıllar önce bestelenmemiş mi, hatta belki annabel lee'den bile önce, annabel lee de kaç hafta kalmıştı listebaşı olarak, hey didi günler dude.

sarhoş adam yeği göğü abarttı.
sarhoş adamın gördükçe seni tazelendi sanki hayatı.
sarhoş adam atına binerek uzaklaştı.
sarhoş adam gözünü bile kırpmadı.
sarhoş adam yeri göğü boşalttı.
sarhoş adam adına kurban
sarhoş adam kayığına güm güm.
sarhoş adam dam dam dam.
sarhoş adam ile topal martı.
sarhoş adam yeri geldi ah bile demedi.
sarhoş adam ah eğleniyor kendi başına ah neşesi yeter.
sarhoş adam yeri geldi.
sarhoş adam mesaj aldı attı aldı attı aldı attı, aldattı mı aldatmattı.
sarhoş adam a rahat battı.
sarhoş adam belanı mı arıyorsun be adam, böyle diyor kimi görsem, diyerek alıntı yaptı.
sarho şadam ulama yaptı.

"işte suyumuzu kestiler bu bir eylüldür ey teşrinievvel"

20.09.2011

çok boz bir hayatım var. la llorona, seviyor muyum nedir. çok yap boz bir hayatım var. llorando, nedir. yapıbozumcu bir hayatım var, içimden bozuyorum.

bugün düşündüm de adım ve soyadımın toplamında iki tane "an" geçiyor olması nüfus cüzdanımın bana şu an için otuz yıllık bir süprizi mi acaba, sadece. çok anlayışlı olduğum anlamına gelir mi bu. ya da anları çıkarırsak benden geriye ne kalır. "kalırsa da içinde bir derin sızı kalır." bu an'lar da amma klişe yaptı ha. k.

18.09.2011

o şarkıyı dinlemeyeli ne de kadar olmuş
birine, you make everything groovy, diye söz yazdırmak nasıl bir şey acaba. ya da birinin sana, kendisi için, you make everything groovy, dedirtmesi.

hayattan en büyük beklentilerimden biri zil zurna içip sabaha kadar uyumayabilmek, ve öylece işe gitmek, ama ben dayanamıyorum, uyuyup kalıyorum. bi kere uyumadan kaldım, çok hoşuma gitti, o gün bugündür onu isterim.

bütün vücudumu kapayıp öyle gitmek istiyorum kadınların yanına, sadece ellerim açıkta kalsın, onlar zaten gereken şeyleri söylerler.
beni kimse bilmez ama hani bilenler bilir diye bir laf vardır, yeri geldi diye söylüyorum; bilenler bilir, ben sabah dinlenmiş olarak, daha doğrusu şöyle kafadan bi sekiz saat uyuyup ayılmış olarak uyanır da kendimi herhangi bir yere gitmek ya da herhangi bir şey yapmak zorunda hissetmeden kahvaltının ardından içeceğim kahveyi düşünmenin keyfini yaşar da bilgisayarımı açarsam, o gün benden bir yazı çıkabilir. ama bu günlerde öyle bir gün yaşamadım, mıyorum.

cuma akşamı gittiğim barda, oturduğum verandada içerden hafifçe eşlik eden müziğin sesine kulak kesildiğimde bu şarkının çaldığını duydum. bunu biliyor musun? dedim. evet dedim. nothing compares to you. en çok da jimmy scott yorumunu severlerdi hani ağır abiler ablalar. ama ben pop deyip geçmiştim o yıllarda. cuma akşamı bi güzel bi güzel geldi bana bu şarkı, eve gidince dinleyim dedim, ama eve değil otele yöneldim. sonra unutmuşum. bugün sabah işe gittiğimde, işyerinde hiç ummadığım umumi bilgisayardan bu şarkı yükseldi, nasıl yani dedim. şaşırdım ve aşık oldum. aşık olmanın çeşitli görünmez sebepleri vardır malum, şaşırmak da bunlardan biridir, ben daha çok bunu tercih ederim. şaşırdım ve aşık oldum. olur ara sıra. işyerinde müzik dinlemek pek bana uygun değil, en azından şu anki işyerimde. sonra öğle arasının hayalini kurdum, bir an önce daireme gideyim de şu şarkıyı bi hakkını vere vere dinleyim. aynen de sözümü tuttum. rahat birkaç gün götürür beni, sonra bi daha düşünürüz.

sence de öyle değil mi? insan dediğin bol bol sadede gelmeli. insan dediğin saudade'e gelmeli. kızın adı saadet, yeni koydum. sevdim olmadı, sevildim olmadı. beni yan bardan gönderdiler, yan bar, yancı bar, yanki bar, yankee zulu iyi filmdi, hatta bu yüzden bundan yıllar yıllar önce icq nicklerimden biri zulu olmuştu, zulu da güzel isim hani. bi müzik grubum olsaydı adını baba zulu koyardık belki.
öğle arası

14.09.2011

ne olacak peki, bir şeyler olması gerekmiyor mu. halbuki ne kadar da hiçbir şey olmayacak ve bu şekilde devam edecekmiş gibi duruyor öyle değil mi, sence de öyle değil mi. balbuki herkesin ne kadar da pek çok şeyi oluyor, kendilerine hiçbir şey olmayacakmış gibi gelenler için de pek çok şey oluyor -ki bu anda burda bu şekilde bulunmamın sebebi budur - yalnız--. minas de cobre. ne kadar da hiçbir şey olmayacak. bu kadar da aşikar olmaz ki, bu kadar da şikar olunmaz ki hayata. olunmaz, olunmamalı.
senenin her bu her dönemlerinde, kel eylül'den midir nedir, ben hep merdivana bağlarım. siz merdivana bağlamak nedir bilir misiniz?

12.09.2011

artık gelsene

7.09.2011

ayabbabı

güncellenen arayüzüm giderek daha içine kapanık. giderek daha ketum. daha kötü gelerek. giderek daha merhametsiz. giderek daha anlayışlı. gelerek daha tahammülsüz. giderek daha düşüncesiz, daha pervasız, e daha dur daha durdahadur. dur ben buna bir dur. keklik gibi kanadımı süzmedim, bu.

masanın üstüne biraz tuz döktüm, onu izliyorum. karıncalar tuza da itibar etmiyor. karıncalar, kadınlar gibi, tatlı, şekerli, şerbetli şeylere daha çok minnet ediyor. karıncalar, kadınlar gibi tatlı, şekerli, şerbetli şeylere daha çok minnet ediyor. seni tatlı seni şekerli seni şerbetli şey seni.

sadece olarak iletişim kurabiliyorum. ekstraya çıkmıyorum.

yüzü düşmek. ayakları kokmak. ayabbabı. ben iyisi mi biraz kulaklıkla bağırayım, sesim hiç duyulmaz o zaman. kapının asla çalmayacağını bilmek ne kadar güzel. ya da yarın karşı komşum diyecek, -lan olum kapıyı niye açmıyosun, -uyumuşum. bu kadar.

yine bensiz bir beyaz manto. üzüm yer miyiz, yeni yıkadım. kulaklığını tak ve beni dinle. kulaklığını tak ve beni bağır çağır. geçici duyma bozukluğuma yol aç.

5.09.2011

"bence insanlık daha yavaş trenler icat etmeli." bence de insanlık daha yavaş trenler icat etmeli. bence de insanlık daha yavaş. bence de insanlık çok mühim. ama trenler daha yavaş. dur ben buna bir. dur ben bunu bir düşüneyim. insanlık daha yavaş trendler icat etmeli. trend mor. insanlar trenden daha yavaş inmeli, hem ne o öyle hızlı hızlı hıphızlı. hıphızlı. sadri alışık der ki, bülbülün çilesi yanmakmış güle. winston box der ki, sigara içmek cildin erken yaşlanmasına neden olur, ama bu aslında anonimin lafı değil miydi. bence insanlık sigarayı içine çekip kulaklarından üfürttürebilir. keşke geceleri hep uyusak.

3.09.2011

işte yine işe geldik. yarın dükkanı açıyoruz, önünü süpürmem için beni erken çağırdılar.

ben hiç böyle biri değilim, sen kime çektim, dedim tatilde babama. giderken kardeşime, babama/babamdan puslu kıtalar atlası'nı okumasını istediğimi söyle, dedim. altlarını çizdiğim veya işaret koyduğum yerleri okusa anlar mıydı acaba biraz. zannetmiyorum. nasılsa kardeşim de merak edip okumayacaktı. içim için için rahattı.

ilk gittiğim günler, sona yaklaştığım günler. tatil benim için bir şey ifade etmiyor. tek başına ya da aileyle olunan tatil hiçbir şey ifade etmiyor. üzerine bastığım topraklar önemli sadece. tatilse benim yapacağım şeyler belli demektir. aileye uğrayacağım, çocuklarla ilgileneceğim, onlarla minik oyunlar oynayacağım, onların gülmelerini sağlayacağım demektir.

kekliklerimden bir tanesi ölmüştü. keklikler çok hassas hayvanlardır bilir misiniz, strese çok duyarlıdırlar. bıldırcınları mesela direkt elinize alıp sevebilirsiniz ama kekliklere öyle harala gürele yaklaşmamanız gerekir. etraflarındaki diğer hayvanata dikkat etmeniz gerekir ve kafes yapıları da değişik olmalıdır. kümeslerindeki dışkıları düzenli olarak temizlemeniz gerekir. onları uzaktan sevmek icap eder. strese karşı geliştirdikleri tavır ise ölmektir, evet bildiğiniz stres kekliği öldürür. o yüzden onları o üretimci yapay kuluçkacı adamın elinden alıp babamın daha güvenli ellerine teslim ettim. yeterince olgunlaştıklarında doğaya salacağım kendi ellerimle. bıldırcınların sağlıkları yerindeydi ve tüm verimliliklerince yumurtlamaya devam ediyorlardı. hepsini gün aşırı sevdim. bazen gece hıçkırıkvari ötüşlerini duyduğumda uykudan uyandığıma sevindim.

tatile varışımın ilk günü müydü neydi, henüz içki seanslarına başlamamıştım, çay içip çekirdek çitliyorduk. birinin senin için çekirdeğin içini hazır etmesi ve topluca eline vermesi garip bir romantizm taşıyor olmalı, buna inanırım. mahalleden bi araba geçti sokaklarda yankılattığı müziğiyle, ferdi tayfur'dan bana onu sormayın çalıyordu. şarkının adı unutmak istiyorum olmalı. o an o arabanın içinde olmayı çok istedim. çünkü o arabayı daha önceki anlattıklarımdan tanıyordum, içinde kapısını açıp baksanız bira şişesi topluyormuş hissi uyandıracak, içerden bir duman bulutu fırlayacak, arabesk entegre bir araç. ilk gençliğimi hatırladım, şu an hepsi evlerinde oturup çay eşliğinde dizi izliyor olan ve ertesi gün çocuklarıyla bayramlaşmaya gelecek olan arkadaşlarımı düşündüm. soda içtim geçti.

bayram oldu. elli lira mı verdim beş lira mı verdim tereddüdüne kapılan yaşlı büyükler oldu yine, altı değil dokuz sıfır atsan da bu tereddüt değişmeyecek. para bozmak için üç tane beş liralığa karşılık bir adet yirmi lira teklif etmeme rağmen kandıramadığım küçükler oldu yine. kolonya satıcıları şöyle bir silkinip kendine geldi bayram öncesi. hâlâ bazı evlerde tütün kolonyası servis ediliyordu, travmatik bir kokuya sahiptir.

frenk incirini (babutsa) bilmeden avuçladı yine bazı çocuklar, o dikenleri ellerinin tüm vücudunda hissettiler, bu kendilerine büyük bir ilk tecrübe oldu gençlikleri öncesi. frenk incirini bilirsiniz, bol dikenli, kaktüs sınıfından bir bitkidir, meyvesi turuncu-sarı renkte olup albenili ama etrafında binlerce milimetrik dikene sahip bir meyvedir. kimi çocukların dikkatini çeker. benzetmeyi alın kapınıza asın işte, bana yaptırmayın. bazı şeyler de albenilidir, rengarenktir, elinize aldığınızda iş işten geçmiş olabilir, ondan sonra uğraş dur diken ayıklayacağım diye.

bitkilerle de haşır neşir oldum bu tatilde her zamanki gibi. uzun zaman aradan sonra hayıtlarla karşılaşınca sevindim. ılgınları tekrar sevdim. o otsu ve bol kokulu bitkinin adınını yine öğrenemedim. biberiyeye benziyor ama değil, puff.

sonra sondan ikinci gün ovaya bindim. kocaman uçsuz bucaksız bir alan. çulsuz birkaç adam. rakıya bandık kendimizi. yengecin biriyle oynaştım. yengeci neresinden tutacağın, kendisiyle nasıl muhatap olacağın önemlidir, yoksa ısırır, suya geri bıraktım. balık yakaladılar. domuz avına çıktık gecenin yarısı. ben yine izledim. işi erbabına teslim etmekte üstüme yoktur. çadırda yattık. yıldızları saymaya kalktım, iki kez birmilyon ikizyünbin onikinciden sonra şaşırıp sıfırdan başladım, hepsi ayaklarımın altına serilmişti. çakallarla oynaştık, kemik verdik gittiler.

velhasıl, geçti dost kervanı, eyleme beni.



o akşamın üzeri saatlerinde, o taksi durağının arkasındaki küçük çay bahçesinde neyi bekliyordum, neyin vaktini geçirmeye çalışıyordum, bunu hatırlamıyorum. dikkatimi çekti. ,

yanımdaki masada ortayaşlı ama yüzü yaşından epey kırışık bir adamla yedi-sekiz yaşlarında kızı oturuyordu. önce bu kız çocuğunun adamın kızı olduğunu anlamamıştım elbette ve insanın aklına kötü şeyler hücum ediyor ister istemez, ama kızın baba dediğini duyunca ferahladım ve bir taraftan çayımı içerken konuştuklarını duymaya koyuldum. kız, adamdan gözlerini açmasını istedi, gözlerini görmek istediğini söylüyordu. adamsa gözlerinin zaten açık olduğunu, bazı insanların gözlerinin doğuştan kısık olduğunu anlatmaya çalışıyordu. kız, "baba ben gözlerimi senden almışım ne güzel," deyip mavi mavi şakıyordu. "baba ben de senin gibi gülerken gözlerimi kısıyorum," deyip tatlı tatlı gülümsüyordu. adamsa elinde bir peçete parçası buna usul ılık duruyordu.

gülmenin küçüğüne, biraz daha masumuna, biraz daha utangaç haline gülümsemek diyoruz ya, ağlamanın mağrurcası için de var mı böyle bir ifade, bunu bulamadım.

emekli maaşını o an orada bulunan kızın ve ikizinin üzerine geçireceğini ve bundan annelerine bahsetmelerini istemediğini, yirmi yaşında bu parayı çekebileceklerini söyledi. kız, kendisinin parasız nasıl geçineceğini sordu. "sen beni merak etme, beni sil, bu son görüşmemiz!" deyip banka hesap numaralarını verdi, bunları saklamasını söyledi. kız, "onsekiz yaşında çekemeyecek miyiz, illa yirmi mi olmamız lazım?" dedi. onayladı baba, "neden ki?" diye sordu sonra. kız, "hani onsekiz yaşında genç olcaz ya," diye cevapladı. babası, "sabrediverin iki sene daha!" dedi, gülüştüler.

17.08.2011

bazı şarkılar sabahları yıllar aradan sonra hatra gelince pekala güzel olabilir

14.08.2011

kuşluk vaktinin fazilet ve keremi

"ma vedde’ake rabbüke ve ma kala; rabbin sana veda etmedi/terketmedi ve darılmadı"

işte geldik, balkonsuz evlere hoşkonduk

SMALL BUT TASTY

işte geldik, tatildeydik

denizi gören bir tepeden dosdoğru ovalara indik

balkon yoksunluğu çeken bir sırtımız ağrır

fesleğenin küçük yapraklı olanına fesleğen, büyük yapraklı olanına reyhan diyoruz biz, reyhanın kokusunda hafif bir terelik de yok değil, ihmal edemem

şöyle bir hayal kurabilirdin pekala ben tatildeyken, ben mamut avlıyorum, sen çocuk büyütüyorsun, yaptın mı. sonra da eskimo usûlunce öpüşüyoruz

tanrım bir haftadır sanki ne güzelince küvetteydim, ne vardı tıpayı çekecek

voulez vous coucher avec moi, ce soir, şu meseleyi açıklığa kavuşturmakta fayda var, bana se coucher'yi uyumak olarak öğretmişlerdi, ne kadar da

RAKIYLA İLGİLENMEK

neydi unutmabeni çiçeği'nin diğer adı, öğretmiş olmalıyım. tamam lalelere sözüm yok, papatyalar hakeza. istanbul bizi özlemiş. biz de istanbul'u özlemiş olmalıyız. orada bir salıncak olmuş olmalı, üzerinde yatılır, sonra üst kata çıkılır, orada daha bir güzel yatılır

durmak, duraklamak, park etmek yasaktır

arkası devam.
herhangi birine çağrı

ihanetten bir alıntı sağlığınla gelirsin; gelirsen
unutmabeni çiçekleriyle yaralarımı süslersin
utanılası bir şeydir katıksız pembeliğin
bu yüzden kitaplardan yalnızca
ıslık çalmasını öğrenebilirsin
tüm iyiliğin filmlerin iyi bitmesini istemek
ama bu şehre gelirsen unutma beni ara
sana bir çay ve temiz yaralara ısmarlarım
öfkem geçer, dinle yüzümü sakince bakarım
seni yalnız ben anlarım

osman konuk

2.08.2011

bugün hava biraz erken mi karardı, bana mı öyle geldi, yaz gidiyo mu yoksa diye vehmetmedim değil. vehmimde buldum gölgeni. vehminde buldum gölgemi. buldumcuk oldum. şöyle bir düşünüyorum da epeydir gölgemi oluşturabileceğim bir ortama girmemişim. epeydir şöyle kalabalık bir gruba girmemişim. düğünleri saymıyoruz, onlar ailelerimizin direği, çerçevesi. düşündüm de epeydir camı çerçeveyi indirmedim, sakin miyim neyim. parmaklarım sanki klavyenin üstünde karıncalanıyor. yoksa yoksunluk krizinde görülen sanrılar, karıncalanma hissi mi bu yaşadığım, tövbe tanrım, neyim eksik ki, ki yoksunluğunu çekeyim.

birkaç basamak çıktım, sonra yukarıdan uyuma sesleri geliyordu, uyuma da bi ses yapar ya hani üzerinize ssszlk. uyandırmayım diye geri döndüm. pardon, döndü. pardon, tanrı anlatıcıydım ben, üçüncü tekil şahıs üzerinden sevişiyor, ağlıyor, içiyor, üzülüyorum. pardon; sevişiyor, ağlıyor, içiyor, üzülüyordu.

kıpkırmızı ruj sürmeyecek. hatta dudak koruyucu krem kullanacak, o bile yetecek. saçları desen uzun. dalgalan. renkli çorapları filan olacak. rengarenk kıyafetleri. ojeleri, ama tırnaklar kısa. saçlar desen şekil şekil. ışık açık olabilir, ziyanı yok onun için. gözlerini kapatmak şart değil onun için, hatta gözlerime bak bile diyebilir, zaten de bakılır. minik yarasam dedim ona. dolgu topuk da neymiş, allasen.

tar: 10 mg. nicotine: 1.0 mg. bir 33'lük birada, bir tek rakıda, bir küçük kadeh şarapta bulunan promil yaklaşık olarak aynıdır ve ortalama kiloda bir erkekte bu değer 1 lt kanda 0.2 mg. (halk arasında 20 promil) iken bir kadında 0.3 mg.'a (halk arasında muteber bir nesne yok para gibi) çıkar.

habire de inbox yoklanmaz ki. yoksa yok işte.

şimdi görüldü mü zihni çalışırken yağlamak gerekliliği. manolo caracol diye bir adam yaşamış mesela, flamenko söylemekten belki de heba oldu adam ama siz onu nasıl da tanımıyorsunuz. illa ispanya'da yaşamak gerekmez, hele öyle guatemala filan, mars'a uranüs'e gitseydiniz diycem olmayacak.

karanlıktan hoşlanmadığımı muhtelif yerlerde münferit şekillerde bahsetmiş olmalıyım. iyelik eklerimde sorun hep vardı zaten. nereye kime neye nait nolduğumu, iye olduğumu, bir türlü karar kılamadım.

sonra bir yerde bir zımpara sesi duydu. sürtünme artıyordu. duyduğu sesin şiddeti de ona kıyasla. dünyayla aramdaki sürtünme öyle arttı ki, ya boşalıcak üstüme, ya ben onun üstüne, ya da yangın felan.

1.08.2011

bana yüzünü ver

31.07.2011

gel bana güle güle de
kaç kurtul benden
hırsız polis
iyi polis kötü polis
erkek adama erkek damat
adanalıyık
erkek adamın erkek oğlu
keban barajı
nil nehri ve amazonlar
ontario gölü
kerem
aşık ve başka bir şey olmak
kaşık pozisyonu
terket benden
konuş benimle
beni sev
balkona çık
kurtar kendini benden
at beni
erkek adı bulut
kız adı harika
marital status
yaz ve mevsim

ağlıyorum yine nilüfer söylüyor. kendime karşıdaki çaycıdan megafonla bi nilüfer söyledim. söylemeye ve konuşmaya devam ediyorum. hayat beni buna itiyor. aşk bir havuzdur içine aptallar düşer, ama beni ittiler. ne kadar da ergendik tanrım. tanrım bizi niye o kadar ergen yarattın. mesela selçuk alagöz ve orkestrası bindokuzyüzaltmış sonlarından bu yana ararım diyor. hatta ekliyor, sorarım, ıssız gecelerde, sevgilim nerde. yatak o kadar küçük olmalıydı ki yaz maz demeden düşmeyelim diye birbirimize sımsıkı sarılarak uyumalıydık, seviştikten sonra bile. halbuki ben kokun üstümden hiç eksik olmasın diye hayal tarıyordum.

rıfat ya da rifat neyse de rafet hakkaten garip isim. kuşlar özellikleri yazları otogarlarda cinnet getiriyorlar, geçiriyorlar, ikisini de kabul ediyor tdk. ayrıca susamak da en çabuk bulaşan hastalıklardan biri, birincisi esnemek. şeffaf askılı sutyen, boncuklu askılı sutyen, bunlar yanlış hareketler. bazen bu ne güzel kız diyorum, yanındaki annesine bakınca soğuyorum.

klimalar tıp tıp su damlatırken saatlerin ilerliyor olmasına tekabül ediyor bu. pazarlarda hâlâ çocuklar sebze meyve satıyor, manavlar çok pahalı biz o yüzden halk pazarından alışveriş yapıyoruz ve ilçeden ilçeye pazarın hangi gün kurulduğu değişiyor, yeni taşındığımız ilçede ilk buna uyum sağlıyoruz. charlotte hâlâ sometimes.

her şeyin bi önizlemesi bi fragmanı bi bi şeyi var ama hayatın yok. reva mı bu tanrıdan. tanrıdan diledim bu kadar dilek hem.

30.07.2011


yakınlarda bu bitkiyi gören tanıyan var mı? bu bitki benim yıllardır adını arayıp sorduğum ama bir türlü resmi veri elde edemediğim bir bitkidir, denizkıyılarında yaşayan köylüler bile isim takmamış buna, geçenlerde nerden baksan yüz yaşında bi teyzeye sordum, bilemedi. yurdumuzun şahitleri olduğum güney ege kıyılarında bolca rastlamışlığım ve kokusuna mest olmuşluğum vardır. zaten kokusu dışında dikkat çekici herhangi bir yönü yoktur. epey ağır bir kokusu vardır ve çoğunluk tarafından sevileceğini sanmıyorum. ama ben sevdim, sevmekdeyim. şimdi şu vakitte nerden bulduğumu sorarsanız, karşıya istasyona geçmiştim, orda yol kenarında bir koku cezbetti, ve hemen fotoğrafladım. adını öğrenebilene bir kasa bira benden.

masa örtüsü defaulttur, aman diyeyim.
bulunca dinlediğim bazı şarkıların devamı

erkut taçkın - beyaz ev: hoparlörde duyar duymaz beni bu yazı silsilesinin devamına iten şarkı oldu bu bugün için. bu yazı dizisinin daha önceki bölümlerinde de dinlemiş olabilirim, fark etmez, ne de olsa burda bizbizeyiz. evet bu şarkı benim için tahrip gücü epey yüksek bir şarkı. sanatçının diğer hiçbir şarkısından aynı etkiyi alabildiğimi söyleyemem. hemen ilk duyduğum zaman ve şartlardan bahsedeyim. sene ikibiniki olmalı, taksim'de cumhuriyet meyhanesi'nden biraz daha aşağı doğru ilerlersen sahibinin sesi adlı bir mekanı görürdün. bana orayı o ara takıldığım dergideki arkadaşlar öğretti. sonra ben orayı bir sevdim bir sevdim ki sorma. yetmişler türkçe popa merak salışım da o zamanlara rastlar. sakallı dj, adı metin'di diye hatırlıyorum, bu şarkıyı çalardı. müjgan'la ben ağlaşırdım. adını ve söyleyenini öğrendim sonra. başkalarını da taşıdım o mekana. "ı" sevmezdi orayı, hem de hiç sevmezdi. "g" çok severdi. facebook'ta orada çekilmiş bir fotoğrafım var diye hatırladım şimdi. her neyse, bu şarkı orada yer etti hayatımda. sonra beyaz evlere girdim çıktım epey. n.'nin beşiktaş'taki evi bu şarkı için o kadar uygundu ki, aynı zamanda s.'nin yalıkavak'taki yazlıkları da bu şarkıya mekan teşkil etti bir süre. neyse ne, iyi şarkıydı bir zaman, epey bi çaldım ben bunu.

nora luca: icra edenin adını şimdi bir çırpıda yazamayacağım ama tony gatlif'in gadjo dilo filminde ve film müzikleri albümünde geçer. etkili bir film ve şarkı, ki filmin müzikleri çok iyiydi zaten genelinde. eskişehir'de a. ile izlemiştik diye hatırlıyorum, hatta tony gatlif'i seviyor oluşumun temelini de o zaman atmıştık. güzel bir kadın nick'idir aynı zamanda.

portishead - carry on: kendilerinin az bilindiğini düşündüğüm bir şarkısı. ağır alkol alınmış bir gecenin yatağa düşmeden önceki son sallantılarını hatırlatıyor bana. aynı zamanda erotik bir tavır var şarkıda. bir taraftan da depresif bir hava. radiohead'in idioteque'inin uzaktan akrabası bu taraftan. temposu yüksek.

bülent ersoy - her gece yollarda gözledim seni: kasım inal tekin'e ait hüzzam şarkı. tipik, iki dörtlüklü. bendeki konser kaydı, bülent ersoy'un sesten ibaret olduğu zamanlar, müthiş bir ses ve icra birlikteliği. bir benim arkamda yok zaten şöyle bir orkestra. enstrümantasyon da hüzzam makamına çok uygun.

tanju okan - çal çingene: bu yazıları yazarken genelde müdahale etmediğimi, kendimi winamp'ın ve arşivimin insafına bıraktığımı daha önce söylemiş olmalıyım. bu şarkı, normalde elimi atıp da dur şunu bi dinleyeyim dediğim şarkılardan olmadı hiç. ama şimdi dinlerken tekrar fark ediyorum ki hakikaten güzel şarkı. misal, şimdi yanımda olmalıydın, temmuzun otuzu mu ne, kahvaltı ardından kahve faslı derken maddi durumumuz zayıf ya, çeşme'ye foça'ya filan gidememişiz haftasonu, evde sıcaktan gevremişiz, ev kredisi ödüyoruz dikkat etmemiz lazım, ama bir bira fena mı olurdu, deyip markete iniyorum, ikişer tane bira ve yanında birer tane max alıyorum, max'ları sana çaktırmadan buzluğa atıyorum, çünkü saat dört gibi canının tatlı şeyler çekeceğini biliyorum. birinci biradan ikinci biraya geçerken bu şarkı çıkıyor piyasaya, güzel oluyor.

tindersticks - rented rooms: oldu mu şimdi. aptal bir şarkı. gerek yok yani şimdi şu keyfi bozmaya. benim de böyle asfalt dökülmüş bir sesim olsa diye bazen düşünmedim değil elbette. yaylılar iyi ne olursa olsun. yarıda keselim en iyisi.

vonda shepard - tell him: n.'ye öğrettiğim ve o zamanki platoniğine, şimdiki karısına dinleterek epey bir fayda gördüğü şarkı diye hatırlayyacağım ben hep bunu :) ally mcbeal'de geçiyormuş, benim cnbc-e vs. dizileriyle hiçbir zaman aram iyi olmadı. doğrusu dizilerle aram iyi olmadı. ama cnbc-e dizileriyle hiç olmadı. koylü müyüm. ne dersen de on numara şarkı, hep erkekler kadınlara söyleyecek değil a.

bonnie tyler - total eclipse of the heart: hımm, bak bu ağır oldu şimdi. kadınsı bir eyleme geçti sanki winamp. büyük şarkı. en son stockholm'de gittiğim karaoke barda genç bir çocuk söylemişti sevgilisiyle birlikte, sonrasında beni de sahneye çıkmaya iten şarkı bu olmuştu zaten. insanın evinde geniş bir müzik sistemi olacak ve bu şarkı bazı anlara eşlik edecek. şahsen bir barda kayıttan müzik çalıyor olsam bu şarkıyı es geçmezdim. klasikler gecesi. ama bağırmadan eşlik edilmez ki. i really need you tonight. iyi geldi şimdi.

nida tüfekçi - şu derenin alıcı: hem kayıt hem icra çok iyi. kıvrak türkülerimizden. kafiyeler çok yerinde. alıç da mı diksek bahçeye, bıldırcınlar rahat eder, ama alıçları kendilerinden bitmeleri üzerine doğanın takdirine bırakmak mı lazım yoksa. silifke yöresine ait bir türkü olup erkin koray tarafından tımbıllı adıyla da yorumlanmışlığı ve türk hafif müzik tarihine altın harflerle yazılmışlığı vardır. elinde bağlamayla birini görsem anında alnına silah dayayıp bu türküyü çaldırırım.

luke - take me home: iyi bir başlangıç. al sana gayet iyi bir haftasonu şarkısı.

cem karaca - beyaz atlı: çok güzel bir bağlama atışıyla girer bu türkümsü. beyaz atın süvarisi yorulmuş. şovmen beyaz da bunu jenerik olarak kullanmıştı programında, hatta ben de ilk oradan duydum sanırım. beyaz atlı pire olası geliyor insanın.

bush - glycerine: gliserin diye şarkı mı yapılır demeyin, bomba bile yapılır. taa epey müntehir olduğumuz çağlardan kalma bir şarkı, bush'un diğer sevdiğim şarkıları yanında sönük kalır bana göre ama yine de dinlemek lazım, en azından letting the cables sleep kadar kötü etmez insanı, ya da edebilir, arada kaldım.

alim qasimov - kör arabın mahnısı: azeristanın yetiştirdiği mühim şahıslardan birinden çıkma önemli bir eser. kör arap tamlaması benim için önemli, memleketimde kör bir arap vardır çünkü, ve araplar önemlidir. zamanında halep ve civarından ev ve tarla bağ bahçe işlerinde yardım etmeleri amacıyla zengin ailelere transfer edilen arapların halep türküsü, cezayir, vs adlarıyla yaktıkları türkülerin geri planında onların dramını duyarım. ve bir tanesi davulculuk da yapar, kördür.

ry cooder - feelin' bad blues: bir şarkıya isim verip o isme göre bir enstrümantal eser yaratmak zor olsa gerek, ya da sonradan mı isim vermek. üstad bunu bu eserinde de başarmış. ama ben bunu gmaildeki nickimde de belirtmeye çalıştım ki: feelin' dad blues, da güzel bir isim olurdu freudal bir gerilimle babasını hatırlamaktan korkarkorkmazkorkan bir erkek genci için. sonracığıma, feelin' dead blues, ne dersiniz, hoş olmaz mı.

music makes the people to be continued, devam edecek.