ama arkadaşlar iyidir



30.04.2010

fotoşop bilmiş olmayı çok istiyorum bazen ama bir şey eksik benim bu yönümde. neyse, burda anlatmak istediğim mesele şu, yelek denilen nesnenin işlevselliği hakkında çok büyük vehmediyorum, kaygılanıyorum. annemin elli senedir inandığı bir gerçeği tarumar etmekten imtina etsem dahi bunun peşini bırakmayacağım.

hadi gel, sen de yeleğin tarafını tut, bense hırkada ısrar edeyim. sırf bu yüzden küselim bozuşalım. hadi!
arkadaşlar tavla oynamaya çağırdı, "akşama yemeğim yok gelemem," dedim. kenarlarından vişneler sarkan hasır şapkamı takıp püromu tüttürmeye ve ocakta kaynayan çorbayı karıştırmaya devam ettim.

sonra bi hıçkırık tuttu. "hıkk!" yalan söyleyenleri ya da yumurta çalanları tutarmış, öyle didi babaannem.

bahçemizin sadece bir bölümündeki ağaçları sayim mi sana; limon, yenidünya, zeytin, asma, incir, kiraz, zerdali. şart olsun ki.

cumayı nasıl değerlendirebilirim diye düşünüyorum. a) ibo'yu arasam, o işten gelince havva'nın tektekçi dükkanına gider, üç metrekarelik yerde üçer bira atarız, sonra hanımı arar, "çocuk durmuyor," der. ibo küfreder ve gider. b) cuma isyan eder, "para mıyım lan ben değerlendirilecek!" deyip küfreder ve gider. c) balıkçı'nın işi var, düğüne gidecek akşama, sildik bu ihtimali. d) ameliyat yerimde bi gariplik var, şiştikçe şişiyor, riske atmamalı mı, biraz daha beklemeli mi. e) baba bey mangalı yakar, evdeki haşin zulasından bir büyük rakı çıkarır, "içeceksen bundan iç, bira içme, biranın tiryakiliği pistir," der, "kat bakiyim bana da, annen görmesin" diye ilave eder. f) yağmur başlayacak gibi, yağarsa rakı yürüye yürüye gelir valla.
g) bozdurur bozdurur harcarım. repoya bile atarım.

kalbe ben.
ev hanımı mı olsam napsam? çay iç, çiçek sula, super duper love.

kalbine trafo kurar ordan cümle aleme elektrik veririm. ellerini bir saksıya diker ordan filizlenen iğdenin büyümesini filme çekerim. evinin balkonunun köşesine yuva kurar, her bahar yumurtalarımı oraya bırakır, sen balkona çıktıkça çatlamalarını beklerim. evinizin en yakınındaki elektrik direğine zıplar, kendimi bir güzel çarptırır, düşüyorum tut beni diye bağırırım.

albeni
bazen bağırası geliyor insanın :)

"ah baby, let's get married
we've been alone too long
let's be alone together
let's see if we're that strong"
değerli maşenka,

ben buradayım. hiç de sevmem ama evde bir karton muratti varmış, onu içmem istendi ebedi kumandan tarafından, yanında da zıkkım. evimizin etrafı zakkum dolu. şarkılarım emrime amade. içim ısındı sayılır artık. kışın onca üşümeden sonra. birkaç kitap var koltuğumun altında. içerde annem var, alışkın değilim, kendimi borçlu hissediyorum içerde biri olduğunda. 'kendini xxx hissetmek' cümlesine hep şüpheli yaklaşmışımdır, var bir bozukluk ama sezemedim. bir horozumuz var, yirmidört saat ötüyor. mahalleli topluca dilekçe verecekler korkarım muhtara. dün babam şevkle geldi, "tavuğun kaçtığı deliği buldum." diye. hayata böylesi bir bağlılığa ihtiyacımız var anlıyor musun. hani stendhal sendromu'na filan bağlıycam olmayacak. trt kaç'ta bilmiyorum cumartesi günleri ömür dediğin diye bir program, biraz fikir verebilir zannımca bu hususta.

ondan sonracığıma, işte günler eskisine doğru yöneldi hızla. annemin gücüne gitmesin çok dağınık bir ev burası. benim karım böyle dağınık olacak, tek celsede boşarım, bilemedin iki. annem diye demiyorum çok hoş türk kahvesi yapar, şeker hariç her şeyi kıvamında koyar, şekere düşkün biraz. zamanında o da kırkyedi kiloymuş, valla ben gördüm biliyorum, içinden çıktım hatta. genç kızların içinde pusuya yatmış tombul bir kadın mı var, şüpheleniyorum.

askerde yazdıklarımı attım. hımm, şimdi playlist'de idioteque'e rastladım, sevindi beni görünce. bunu dinleyince içimde hâlâ birtakım sumo güreşi görüşmelerinin yapılıyor olması beni içime karşı muktedir kıldı, bazen böylesi de aldanabiliyor insan kendine karşı. güzeeel.

perdelere karşı hassas olduğumu belirtmiştim, birçok açıdan, ve sözkonusu olan anne perdeleri olunca insan balkona çıkmak zorunda kalıyor sigara tüttürmek için. söz, çocuk olunca bırakıcam karıcım. hatta bir keresinde hiç unutmam perde açık diye güzelim sevişmeyi yarıda kesmiştim.

şu an tam da ilkokulda anadolu liselerine hazırlık sınavı için ders çalıştığım masanın başındayım. masa artı kitaplık, ikisi içiçe, bilirsin. evet evet hatırlamaya başladım, bu mevsimdeydik yine, haftasonuydu, arkadaşlarım yan taraftaki tarlada top oynuyorlardı ve ben iştirak edemiyordum onlara. ama noldu, elmam kızardı sonunda, onlar burda kaldılar, ben büyük şehirlere yelken açtım. iyi b.k yedim. korkarım bir ay sonra izmir'e yerleşeceğim, evli barklı bir insan oluyorum giderek.

o değil de eskiden şairdim ben, nolduysa askere gidince oldu. şimdi tütün eserleri'mi yayınlayabileceğim bir blogum var sadece. habire belediyenin anonsu duyuluyor, elime havalı tüfengimi alıp kurşunlamak istiyorum aparloyu. bugün de sanki insanlar ölmek için yarışa girmiş. "bugün aslen dedeburgaz köyünden olup fuatpaşa mahallesinde oturan ali ismail kesmez vefat etmiştir."

Ey inananlar! Cumâ günü nidâ edilince size, hemen koşun ve bırakın dalavereyi, bu, daha da hayırlıdır size bilirseniz.

cuma neredesin?

29.04.2010






İŞTE GELDİK






28.04.2010

değerli bayan rotring,

muvazzaf askerlik hizmetimi huzurunuz dışında bütünlemiş bulunmaktayım. sıhhi münasebetsizliğim neticesinde yirmi gün kadar erken terhis oldum ve bavulumu alıp imrenen gözlerin el sallayışları eşliğinde nizamiyeden çıktım. girişim ve çıkışım arasında epey bir fark bulunuyordu takdir ederseniz. bavulumun ağırlığının sıhhi nizamımı bozmasını mukabil bir taksiye ıslık öttürdüm. atladı geldi. ve ankara’yı son kez seyre koyulduk. sonra sonra havaalanına vardım ve ankara’nın kendine münhasır kokulu havasını son birkaç kez içime çekip check-in’imi yaptırdım. gidiyordum. bir bilseniz. gidiyordum işte. el salladım şehre. ve indiğimde bana koşan kimse olmayacağını biliyordum. ve gittim. ve indim. şehrin bütün kokuları burnuma üşüştü, yavaş olun ağalar, dedim.

rakı kokulu şehrin içinden geçerken çocukluğuma dair birçok görüntüyü tazeledim. bahara son bulmadan kavuşmak beni, bir bilseniz, ne çok mutlu etmişti.

o doğup büyüdüğüm eve vardığımda, iğde kokuları uçurtma uçuruyordu. size bir tutam iğde yaprağı, çiçeğiyle birlikte.
hariciye koğuşunda dahili boğuşma /19 mu 20 mi 21 mi / 04 / 2010

otuzyedi ekran başına buyruk bir kalabalık. askeri bir hastanenin altı kişilik koğuşundayız. ilk gelen hasta olduğum için pencere kenarındaki yataktayım, kafamı sola çevirdiğimde hastanenin iç bahçesine bakabiliyorum. gözlerimin görmek için değil de, bakmak için olduğunu keşfedişimin üzerinden çok zaman geçmedi henüz. sanırım bu yüzden yakın görme bozukluğum başladı. yakındaki şeyler dikkatimi çekmediğinden, gözlerimin aldığı uzak alışkanlığı doğrultusunda beynim gözlerime uzakları görme emri verdi ve kullanılmayan uzuv zayıflar şiarıyla yakınımı, yakınımdakileri göremiyorum.

askeri hastanelerin hastalar er/erbaş olduğu durumlarda sabah yedide uyandırmak gibi bir dayatması var. burada mıntıka temizliği yapmıyorsun ama yatağını toplamak, tıraş olmak gibi yükümlülüklerin devam ediyor. sigara içmemem için öyle bir korkuttu ki beni anestezi uzmanı, az kalsın gerçekten içmeyecektim.

kitaplara uğrağı sık olan biri olduğum için aklıma ortaokulda okuduğum ve beni gerçekten de, kelimenin kendine seçtiği spontane anlamıyla, ‘darboğaz’ eden Dokuzuncu Hariciye Koğuşu geldi, tam da hariciye koğuşunda yatarken. hastanenin mavi pijama üstüne zimmetlediği robdöşambrımı giyip ilgili romanın adı belli olmayan karakterini ve onun Nüzhet’ini düşünerek: -tabii ya! “dünyanın hiçbir nüzhet’i yalan söylememelidir.” bir sigara yakmak istedim. nüzhet’le baş karakterin hastanenin havuzu başında yaptıkları sohbetler geldi aklıma. bu hastane binası eski bir yapı, 1913, sevdiğim gibi, sevdiğiniz gibi, sevmenizi sevdiğim gibi yüksek tavanlı bir mimari ve bu yüksek tavanlar, ameliyat sonrası sırt üstü yatmaktan bana dünyanın tüm tavanlarına lanet okutacaktı. içe açılan hastanenin yardımcı kapıları, ortasında havuz bulunan bir avluya bakıyordu. sahi bu tarz yapılara ne deniyordu..? bu küçük havuz başına çıktığımda etrafta nüzhet olmayacaktı elbette.

dünyanın hiçbir nüzhet’i yok burada. kendi kişimin dünyanın en mutlu kişisi olduğunu dünyamı bu haldeyken bile bu derece yakın takibatımdan ve olmasa da bitmese de olan bitene bu denli uzakken bile düşüncemde bu derece yakın şahadetimden anlayabiliyorum. tabii ki doktor beni sigara içmemem konusunda –her sigara içen muhakkak doktor tarafından uyarılmış mıdır elbette- uyardığında ve içtiğim takdirde ameliyat sonrası yoğun bakımda boğuşacağımı söylediğinde; beynimin hareketli nimbuslarından geçen ve yüzde ellinin üzerinde samimiyete sahip, ‘öleyim .mına koyim’ düşüncesi de mutluluğum derecesinin bence olumlu yönde göstergesel bir varlığıdır –bilerek yapıyorum-. bu kişisel ve kendisel davamın biricik müdafii olan, şu günlerde her gün tıraş olmaktan bunalmış yüzüm, ergenlik heyecanlarımı sivilcelerin açtığı ve öylece bıraktığı deliklerle muhafaza etmekte ve çirkinliğimi şöylesi bir bahaneye maruz etmektedir: müteveffa sadri alışık’la doktoru arasında akıllara hızma bir diyalog geçer. doktoru rahmetliye, “sadri bey, isterseniz yüzünüzdeki kırışıklıkları alalım” manasında bir öneri getirir. “olur mu hiç doktor, ben onlara yıllarımı verdim” meyanında bir cevap ile safdışı eyler üstad. kendi kendime gelin güveyliğim ve kimsenin bana, “hakan bey, yüzünüzdeki kraterleri dolduralım” önerisi getirmemesine rağmen ve ben zaten hep olası sorularla konuşarak yaşadığımdan ve hazırcevaplığım meşhur bulunduğundan, “hiç olur mu dünya bey, sizin şahidiniz olmaktan* gurur duymakla birlikte ben o kraterlere ne göktaşları gömdüm”sü şiiriyetten bir cevap arz eylerdim.

burada dünyanın hiçbir nüzhet’i cereyan etmemektedir.

değerli guglielmo marconi,

dünyanın bir tanecik nükhet’i dün buraya geldi, nüzhet’i çok uzaktan da olsa andırıyordu. burası Guguk Kuşu adıyla türkçeleştirilen o filmdeki hasta koğuşundan hiçbir fark taşımıyor. benim tipim dahil buradaki herkes oradaki herkese benziyor, akıl kıtlıkları dahil. nükhet’e mektubuna neden cevap yazamadığımı anlatmaya çalışırken epey zorlandım. öncelikle, ameliyat sonrası narkoz etkisinden çıkmamı zorlaştıracağı için kullanmamı yasakladıkları kronik ilacı üç gündür alamamamın etkisiyle kafam, üzerine saksı düşmüş gibiydi. sanki nüzhet kafama saksı atmış ben aşağıda serenad yaparken. şu durumda, o saksıda hangi çiçeğin yetiştiğini tercih etmek en birinci sorunu oluyor yazarlık hastalığımın. nüzhet’in taşıdığı önem kadar saksıdaki çiçeğin türü de mühim, anlam yüklemek gibi olmasın ama nüzhet bunu düşünmeli. dün, nükhet’le neden olmayacağına dair hislerimi, kendi geçmişim üzerinden yola çıkarak anlatmaya çalışırken, içinde bulunduğum tel örgülerin ‘sivil’ hayatımda da beni çevrelediğini, beni kâh hasatı bol bir bahçe içine korkuluk niyetine putladıklarını, kah bir lunaparkta jeton satmakla yükümlü ama oyuncakları kullanması yasak yeniyetme karayüzlü bir delikanlı olarak o küçücük kulübeye mıhladıklarını… bunları söylerken üzerimdeki bol, açıkmavi pijamadan, gözlerim k.k.k terliklerime ve terliklerin önünden baharı süzen parmaklarıma takıldı. pek çok erkeğin sahip olduğu gibi benim de belki dışarıya biçimsiz parmaklarım vardı ama bana, günlerdir o botların içinde pişmişlikten kurtulmuşluğun özgürlüğüyle gülümseyen o nasır tutmuş ayaklarım, hiç de öyle gelmiyordu.

dün nükhet’le, hastanenin bahçesinde, nisan yağmuruna hazır vaziyette, konuşurken, ben, benim neden olmaz bir insan olduğumu, ona nüzhet’miş gibi yaklaşamadığımı, narkozlu kafamın elverdiği ölçüde anlatmaya çalışırken, peki ona ne dedim? elbette ölene dek yalnız kalmak istemediğimi, yaptığım her faaliyetin en önemli ve boşver biricik maksadının o kişiye ulaşmak için bir arayış olduğunu, işyerinde aldığım aylığı, oraya buraya yazdığım yazıları, okuduğum kitapları, içtiğim biraları buna sadece vasıta kıldığımı, dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. ama burada zaman, kola bağlı bir serum şişesinden damara akar gibi akıyordu ve kimse havuz başına inmiyordu. tansiyonum bu sırada kolbastı oynuyordu. bu sıranın ardından devreye giren ceyhunsa, benim bu pijamalı ve robdöşambrlı halimi ‘the notebook’taki herife benzetiyordu. izlemedim bilmiyorum.

10.04.2010

hımm, insan internetten yemek tarifi bakmayı bile özler olmuş. zamana bak.
that's amore

burası benim eski ve aynı zamanda müstakbel evimmiş, arasıra uğramayı ihmal etmediğim, arasıra süt ve ekmek taşıdığım ama kapının kimse tarafından açılmadığı, arasıra bahçesini sulayıp rutubetlenmesin diye pencereleri açıp havalandırdığım, arasıra evde biri var sansınlar diye ışıklarını açık bırakıp gittiğim, arasıra bir şarkıyı loopta tekrara alıp öylece elektriklerin insafına bırakıp gittiğim ve ben tekrar gelene kadar kimi zaman çalan. arasıra çocukların bahçesine erik diye dadandıkları, halbuki erik mevsimi düşmedi sayın seyirciler henüz sinemalarımıza. erik mevsimi tekrar geldiğinde bilin ki bu bahçe tekrar canlanacak. havuç ise her daim bizim meyvamız. hakan havuç hikayesini biliyorsunuz, şu çocukken sarı çocuk. hişşt çocuk, beni de cebinde götür. ya da, eylül'de cehennemin dibine gidelim mi? ne dersiniz? mavcı verdik değil mi ortalığa. ah nasıl üzüyor beni bir bilseniz bu ayrıntılar. kapı zillerini düşündükçe ağlayacağım tutuyor, kapağı açık posta kutularına kafam çarpıyor, hele bir yol sokaktan bir satıcı geçmesin, veya, kediler bir balkondan komşu balkona zıplamasın, hıçkırıktan helak oluyorum böyle kıçıkırık düşünümler için. elbet bu düşünce komasına ne zaman girdim, ne zaman yoğun bakıma çıkı çıkı çıkıp geri döndüm bilmiyorum, bilmiyorum dedimse de bana kalırsa inanmayın, sıklıkla yalan söylerim ve bunun yalan mı doğru olduğunu üstünden yıllar geçse dahi kestiremem. ya da ne bileyim işte, bir ağacın üzerinde tomuğcuk göğdüm mü içim biğ hoş oluyoğ. cümle kurmanın acaip bir çekiciliği var benim gözümde, hani bazen insan, özellikle erkekler için geçerli bu, açık bir sahne gördüğünüzde engel olamazsınız ya cinsel uzvunuza, alır başını gider. ben de harfleri gördüm mü öyle oluyorum işte, alıyor bir heves heves. ah ne diyordum, demin mesela cesaretimi topladım, sizin de böyle olur biliyorum ama üstüne üstüne gidersiniz zaman zaman, ben de böyle yaptım, o şarkının üstüne üstüne yürüdüm, o da allah ne verdiyse girişti bana, hababam güm güm güm.

pim çek bomba at, pim çek bomba at.

sabah beşte arama / ben dağlara çıkarım / elini verme bana / g3 gibi sıkarım.

azcık geziyim kız.
ne olduysa o dal berberin yüzünden oldu.

o puslu bahar sabahında her zamanki gibi bet sesli koğuşçunun "koğuuuş, kalk" diye bağırmasıyla irkildim. önce küfrettim, hatta koğuşun köşe tarafından yükselen "ses tellerine soktuğum" şeklindeki küfür uyanmamda pay oynamadı değil. saatime baktım, 05:57'yi göstermekle meşguldü. üzerime başucumda duran içliğimi giydim ve yavaşça ranzamdan aşağı indim, ne de olsa uyurken ranzadan aşağı kapaklanalı çok olmamıştı ve hatırası dizlerimde taptaze sızlıyordu. yanımda yatan malatyalı'yı, -malatyalı demek yanlış olur onun için, çünkü o malatya'nın ta kendisi, kayısısıyla battal gazi'siyle- malatya'yı uyardım kalkması için. yatağımı yaptım bir çırpıda, o aptalca bulduğum katlama biçimine iki dk. kadar zaman harcadım sanırım. bir adet esnedim.

özellikle yıkamadığım, rengi artık elaya çalan, imalat rengi beyaz olan havlumu ve traş takımımı alıp yüzler tuvaletine yürüdüm. oraya yüzler tuvaleti adını takmamın sebebi, her girdiğimde içerde ortalama yüz kişinin bulunması, ve sigara içildiği anda bin kişilik beyaz yakalı mevcudu olan bir ağır sanayi fabrikasını andırması idi. üzerine kkk yazan terliklerimi sürüyüp tuvalete girdiğimde bir baktım ki bir lavaboya üç kişi düşüyor, buna da şükür deyip ağzımdan çıkan sözlere engel olamadım: "anoouv, boranın bazarı mı le bögün?" artık ben de onlardan biri olmuştum, buna emindim, onlar da benlerden biri olmuştu. herkes işte senlerden benlerden onlardan biri, karışmış durumdaydık iyice. girift bir mozaik, mozaik diyordun al sana mozaik. kimi pisuardan damlamasına aldırmadan terliklerine işediğini bile bile devam eder, kimi tuvaletten garip garip sesler yükseltir, kimi yüzünü keser, kimi bir traş bıçağını vücudunun her yerine kullanır, kimi bir havlunun kirlenme stratejisini bir türlü anlayamayıp hayata hep şu soruyla bakar: ben bu havluyu sadece ellerimi yüzümü sabunlayıp yıkadıktan sonra kullanıyorsam bunun kirlenmesindeki mantık nedir? evet bu soruyla içtimaya çıkar, bu soruyla mıntıka yapar, bu soruyla nöbete gider.

bunların ardından günlük mıntıka alanım olan komutan odasını, yazıhaneyi süpürüp paspasladım, komutanımın botlarını boyadım, bir de astsubay/subay tuvaletini temizledim, her yer pırıl pırıl oldu. biraz aceleci, telaşlı, biraz ivedik bir insan olduğumdan işlerimi hemen bitirmiştim. kimsenin mıntıka alanında olmadığından el atılmayan ve giderek çamur deryası halini alan merdivenlere de el atayım dedim vakit varken, bizim de askeriyeye faydamız olsun mantığıyla. tam ben elimde paspasla, kakılmış misali, balerina cif'ten hallice, kapıcı cafer'in ıslıkla mırıldandığı türkü eşliğinde temizliğimi yaparken tabur komutanı gelmesin mi, hemen selam verdim tabii, ardından yüksek sesli bir tekmil. "sen burayı temizledin mi yani şimdi?" dedi. "evet komutanım!" diye, kenan ışık'a göz kırparcasına (ıyy) emin bir şekilde cevap verdim. sonra benden paspası istedi, ve benim temizledim diye geçtiğim bölgedeki hangi pezevengin döktüğünü bilmediğim bir çay lekesine takıldı, "sen burdan geçtin öyle mi?" dedi yeni bir soru ve s.kicem imasıyla. sesimi çıkaramadım. hata verdim. boşluk verdim. about blank filan gibi bir şey oldu. bir süre sesime ulaşılamadı. çünkü elinde paspasla lekeyi gerçekten de çıkarmıştı ben içimden diskonun tel örgülerini dolaşırken. "saçın sakalın birbirine girmiş" diye bağırdı, "git saç traşı ol" şeklinde kibarca ekledi.

işte bu andan sonrasına rastlar fransız berberle tanışmam. fransız berber dememin sebebi türkçeyi bildiğin fransızca aksanıyla konuşması, hatta öyle ki paris'in değme monsieur'ü mademoiselle'i halt etmiş yanında. alt dudak yirmidört saat sarkık, kaşlar üçyüzaltmışbeş gün çatık. ne advanced türkçem ne de çat pat fransızcam ikimizin anlaşmasına yetmedi, elimle öyle bir makas işareti yaptım ki değme hokkabaza değme pantomimiciye değme tuluat ustasına taş çıkartırım. önüne oturdum beni traş etsin diye. daha önceden kasap berber olarak anıldığını da duymuştum ama içimdeki umut ateşi yok mu umut ateşi, hay ben o ateşin üstüne işeyeyim, düşündüm ki adamla anlaşmak gerekir, diğerleri dertlerini anlatamadıklarından saçlarını düzgün kesmemiştir, tatlı dil yılanı bile deliğinden çıkarır, önemli olan iletişim kurmayı bilmektir, filan geveledim içimden kendi kendime. bir de tabur komutanı beni de seni de sker dedim mi yiyorsa kesmesin şeklinde zoraki bir alternatif vardı ve saçımın son teline kadar bunu kullanmak istemiyordum ama beni mecbur bıraktı pezevenk.

anladım ki onu o köhne rutubetli berberhaneye iten, elinde makasıyla usturasıyla başbaşa bırakan toplumun suçu yok, tüm kabahat o sarkık dudaklarda ve çatık kaşlarda ve tabii aşağı fransa ve yukarı mezopotamya karışımı aksanda. aldı makinayi eline, acımadı imanıma dinime, bir ayda mikron mikron uzattığım saçlarıma dah etti geçti.

bir de böyle durumlarda berberlerin rakip sahaya hep ortadan saldırmasını garipsemişimdir, hani nasılsa gol olacak düşüncesiyle mi hareket ediyorlar bilmiyorum ama insan bir oyun kurar, ne bileyim illa dripling yapmaya depar atmaya ne gerek var, biraz sistemli oynamayı tercih ederim berber olsam. ne de olsa önümde tarla gibi kafa. ondan sonra biraz ordan biraz burdan derken, yüzlerce yıl önceden kalma roma'nın korkulu rüyası büyük hun imparatoru attila'nın askerlerinden tutun da kavimler göçünde götüm götüm bozlak söyleye söyleye sefer eden ostragot askerlerine kadar, çeçenyalı direnişçilerden maya askerlerine kadar, almanya'nın bavyera'sının suyunu içmiş dazlak kafalı askerlerinden tutun rus ordusunun heykel yapılı sivri ve sarı kafalı erbaşlarına kadar hiçbir askerin kafasına benzemedi kafam. arada bir yerde kaldı. biri ona benzemişsin biri buna benzemişsin dedi ama aynı benzetmeyi yapan maalesef olmadı, halbuki ikiyi bulsa lafı bu kadar uzatmayıp ona benzedim deyip geçecektim ne güzel. ama fransız berber yaptı işte yapacağını. saçlarımın üstünü hallaç pamuğuna, yan taraflarını fırından yeni çıkmış fayansa, arkasını da yeni filizlenmiş bir çam ağacına benzetip, elindeki makinayı lavaboya attı. bu, tıraşın bittiği anlamına geliyordu. ayna yoktu tabii, malum askeriyedeyiz ve imkanlar kısıtlı, eline sağlık deyip hemen yukarı koştum -su da yoktu, seninki de soru mu- ve tanrım, aynaya bakmamla ne göreyim, bu ne ızdırap, berberler elinden çektiğim bu kaçıncı kahır. kafam hiçbir şeye benzemiyordu. bu saçla tabur komutanının karşısına çıkarsam ortada ne berberhane kalırdı ne de kel kafam. topluca uçardık.

hemen gidip başka bölüğün berberini yakaladım, allem ettim kallem ettim, rüşveti yarım paket winston baks'a kadar çıkardım, kabul ettiremedim, en sonunda on tane kısa winston'a hallettim? o da yukarı türkiye'nin yaylalarından kopup gelmişti, yapicün edicün şeklinde ettiği hitaplar bu hipotezimi zorlasa da anne tarafının rotasını orta türkiye'ye çevirdiğini müjdeledi bana. kasap'ın kafama ettiğini düzeltmesi için iki numara makineyle her tarafı düzlemesi gerektiğini söyledi, bu da yasaktı aslında askeri saç nizamına göre. ama sonra yine kendimden geçip ekledim, "yapacağ bir şay yoğh gardaş" ve aldı eline makinayı. dışarda olsa ben onu beş winston'a hallederdim ama işte napalım, askeriye her zaman düşünüldüğü gibi ucuz değil.

ne demişler, benzin alırsan shell'den, akıl alırsan kelden.

uff, kafam üşüyor.
ankara ayazı sabah beni üşüttü. komutan üşüdü biraz bugün. hadi deyin ki sabah erken kalkıldığından soğuktu, ya şimdiki soğuk atağa ne demelisiniz? ankara bugün bol müzikli olacak, halbuki alakası yok. bilmiyorum işte. komutan askerlik vazifesinin sonlarına doğru uygun adımla ilerliyor. sağ baştan sayıyor. şafak demiş coni moni, ben mi tutayım lan bundan sonra nöbeti? şafak demiş comolokko, ben mi yapayım mıntıkayı? şafak demiş çek git buralardan, ben mi çıkayım çapraza geceler boyu? yeter yeter yeter, öleceksek ölelim. komutan bugün sabah ayazda kaldı. elleri yiğne yara bere, saklayacak yer de yok. komutan askerliği yedi bitirdi. askerlik komutana güzel. çarşı izni dönüş saati akşam yediye çekildi, komutan bugün şarkı dinler başka bir şey istemez. birkaç güzel kız yüzü görür sokakta. daha ne? komutan bugün içmeden sarhoş bile olur. mustafa'yı arar, tesadüf ahmet de ankara'daymış. komutan ankara'ya veda telaşına filan düşer bu haftasonu. komutan önümüzdeki hafta ameliyat olacak, sonra da orgeneral büyük bir bakmışsın çakmış yimmibeş gün havadeğişimini. artık küplere değil, şeker küplerine binecek komutan. komutan sıkıldı bu cevapsızlıktan, inançsızlıktan. birkaç saksı alıp mevsim geçmeden birkaç çiçek dikecek.

allahtan reva mıdır çilek mevsiminde içerde bekletmek. komutanının bir tanesini hor görmesinler.