ama arkadaşlar iyidir



2.02.2012

köşeyi döndükten ve yanyana yürürken o şarkıyı dinledikten sonra bir süre daha yürümeye devam ettik. hayata da bir süre devam ettik. bu sırada elbette bir takım şeyler oldu ve ben şu an, onun saçlarını koklayamadan ondan uzaklaşmış olan ben, tüm o olanları anlatabilecek miyim bilmiyorum. anlatırken klasik bir ingiliz romanındaki gibi betimlemekten, romantik akımın bir parçası olmaktan korkarken, -tam da bu an-, aklıma romantizm ve melankoli üzerine yaptığımız tartışma geliyor ve kendimi akışıma bırakmaktan alamıyorum kendimi, kendimi. peki bu arada aramızda sürmeyen aşk, saat yönüne mi saat yönünün tersine mi akıyor, bunu merak ediyorum, en azından kol saati kullanıp kullanmadığını merak ettiğim, kullanıyorsa nasıl bir saat kullandığını merak ettiğim kadar, beni ne kadar kadar. akar akar akar.

o sırada demin çalan şarkı bitiyor ve biz yine düşmekten uzaklaşmaya çalışarak yürüyoruz yanyana. "nereye gitsek?" diyor, "bilmem, ben misafirim." diyerek konunun odağını kendimden atıyor ya da attığımı sanıyorum. onunla olacağımdan emin olduğum herhangi bir yer olabilir o an gideceğimiz yer, hatta alkol bulunmayan bir yer olsa bile olur gibime geliyor. yüzünden portakal dilimlerinin içindeki hayatı çokluğu çoğulluğu rengi canlılığı okuyorum. ikimiz, iki soğuk benizli.

kar yeni mi başlıyor, devam mı ediyor.

koluma girmediği için üzülüyorum. kendimi soğuk bir müsvedde kağıdı gibi hissediyorum. sustuğum için kendimi kınıyorum, kinci bir emre kadar susmaya devam ediyorum. kelimelerimden tiksindiğim zamanlara tekabül ettiği oluyor susuşlarımın. yürürken, ortaokulda lisede yanyana yürüdüğünüzde elinizi eline çarptırarak teselli bulduğunuz anları olur ya kaldırımların, ona benzer bir hisle teselli ediyorum kendimi, düğmeleri onunkiyle aynı minvalde olan montumu montuna değdirerek. kürk mantolu madonna tasvirime ne kadar da benziyor yıllar önceki. hayır, bu kadarı da fazla diyorum; benzerse, sonum öyle olursa.

sigara almak istediğini söylüyor. sonra birlikte bir bakkaliyeye giriyoruz. erdal bakkal yazıyor kapısında, gülümsüyoruz. ona bir ciklet alıyorum el atından ona sezdirmeden. onun duyacağı şekilde sesleniyorum erdal abi'ye, "erdal abi, bu, saçları rulo kat'a benzeyen kız var ya," diyorum, "kudretten kırmızı dudaklı... benim sevgilim." diyorum. erdal abi bana bakıyor: "sevgilim kelimesi her şeye ne güzel gidiyor di mi," diyor. bozuluyorum. yerde karda portakal kabukları görüyorum.

nereye oturacağımıza karar veremeden, montumun kolu montunun koluna çarpa çarpa bir süre daha yürüyoruz. dilim çözülüyor. "sana söz verdiğim şeyleri almıştım aslında." diyorum. "ne söz vermiştin ki?" diyor. "sana şapkanın çok yakışacağını söylemiştim ya, sana aldığım şapkayı ve bir demet nergisi getirmiştim yanımda. şapkayı getirdim ama yanımda getirmedim, çünkü bir daha karşılacağımıza emindim. nergisleri de çöpe attım. çünkü seni tanımaktan korktum." yerdeki buz kalıntılarından daha da soğuk oldu oluyor sanki o an yol.

yol deyince aklıma geldi, orange road izlemiş miydi acaba hiç.