ama arkadaşlar iyidir



20.02.2012

merhaba dünyalilili, hayatın paçasından tuhaflıklar damlarken ben arkasında bıraktığı lekeleri takip ederek yaklaşık bir otuzbir yıl yaşadım. bir çocuğum olmadı ama olsa idi adını talih koyacağım kesindi. türk olursa talih, italyan olursa felicita. sonra içinde bulunduğum bu halet-i ruhiyeye ugyun birkaç şarkı belledim, onları bir kasede çekip geceler boyunca dinledim. şarkı aralarında kendime öğüt vermekten kaçınmadım, kendime uygun gördüğüm nasihatleri toplumdan esirgedim. ayaklarımı üşümeden önce birbirlerine bakarken yakaladım, özellikle o masum serçeparmaklarım, sonra ömür boyu birlikte üşümeye karar vermişler meğer. tabii ayaklarımız birbirine değse idi böyle mi olurdu tüm o kadınlarla kapı aralarında. yalnızken birayı hızlı içtiğim söylenir, ben yalnızlığımın yalancısıyım. benim yalnızlığım tam bir orospu çocuğudur, benim yalnızlığım tam bir piçtir. sigarayı hızlı içerkense yalnızlık filan dinlemem. yalnızlığımın gelişine vurmakta eskiden pek ustaydım, şimdi gözlerim seçmiyor, doksana tutturamıyorum eskisi gibi, yine de gol olmasına gol.

merhaba dunyalulu, yankee zulu, dünyanın anekdot alınan bir parçasından aldığım haberlere göre dünyanın adı zülüfmüş, hatta dökülmüş yüze diye devam eden bir türküsü bile var, kırkbeşliğe okuduğumu hatırlıyorum en son. son otuzbir yılımı hayatın parçasından alınan koku örneğinin biyopsisini yapmakla geçirmekteyim, bu benim işim ve işimi severim. doku örneğini zed'e kopyaladım. zed is dead baby, zed is dead.

herkeslerin mahşeri bir kalabalığın alkışları eşliğinde öldüğü tam da bu sırada dünyanın tüm pantolonları düştü ve kiminin gtü kiminin çkü göründü. benim ben, tanımadın mı, benim ben oğlun.

bozca adam adı gibi kolay kilo alan bir yapıya sahipti, su içse yarayan cinsten. bi kere onun kilo verebilmesi için içkiyi bırakması şarttı, bi kere kilo onun için problem değildi, ne kadında ne erkekte, nemli olan yüz güzelliğiydi, o nemliydi. bir şarkıyı ardarda yüzelli kereden biraz daha fazla dinleyebilirdi. sonra o sırada yanmakta olan sobanın içine dünyanın tüm hikayelerini diyorum, hepsini attı. sonra ve o sırada kalıplarını kullanarak çelik çomak oynadı. kızlara güzel şeyler söyledi, sevenleri onu çok sevdiler, her şeye rağmen çok sevdiler, ve bir şekilde affettiler, ama o bundan şımarıp şaşırdı mı, hayır ne münasenet, karışmadı yarışmadı açık seçik sizle oynamadı.

bozca adam'ın ellerinde bir enfeksiyondur başladı. yoksa o bir meslek hastalığı mıydı. uzun süredir tutulmamakla alakası yok, güneş'in de öyle pek sık tutulduğu söylenemez ama o hiç buna gönül koyup enfeksiyon geçiriyor mu. yoksa kış mevsimi güneş'in alt solunum yolları enfeksiyonunun bir yansıması mı, daha neler. o kızın da elleri pek çirkindi, hiç möyle kız eline benzemezdi, çatlak desen var, kuruma desen var, desen desen var.

arkamdan değil, kulağıma konuştular, duymuş bulundum. dediler ki; "iletişim kurmakta çok güçlük çekersiniz, doğru düzgün konuşmadığı gibi, sizi dinlerken de doğrudürüst tepki vermez, bazen dinleyip dinlemediğini bile anlayamazsınız. zaman zaman, araya koyduğu soruları bile dinliyor gibi görünmekten kaynaklanan sorularıymış gibi düşünürsünüz. ama aslında içinden size sorular soruyordur, içinden size tepki veriyordur, ve bunu yaparken dışından yaptığını sanıyordur." böylesi bir türe ne buyrulur.

bu bahsi kapıyorum hanımlar beyler. yaşadığım her ilde müptelası olduğum, kendime daha yakın bulduğum bir kitabevi mutlaka oldu. küçük illeri saymayacağım, istanbul'da mesela elbette bunun sayısı fazla: önce beşiktaş'daki kabalcı, sonra o pasajın altındaki pentimento -hangi pasajın, hadi bakalım?- sonra sinanpaşa çarşısı'nın alt katındaki pınar sahaf -hâlâ duruyor hadi bi haber-. ankara'da imge kitabevi. izmir'de yakın kitabevi. şimdi düşündüm de, insan son onbeş yıldır hep aynı pozisyonda mı durur. sanırım bazı pozisyonlar daha evla olur.

bu bahisleri kapıyorum hanımlar. yeni bir bahse kadar benden ayrılmayınız.