ama arkadaşlar iyidir



12.02.2012

pazar günleri normal bir vakitte uyanırsam ve işe gitmeyeceksem, işe gitmeyecek olmanın rahatlığı ve sükunetiyle kendimle söyleşi yaparım. hürriyet'in pazar eki'nde ayşe arman'la söyleşmek gibi değil de, buna benzer ve bunu hevesleyen bir kendini anlatma çabası. insanın kendini anlatma çabası yaşama motivasyonunun en büyük gizli öğelerinden biri. dil, gözler, mimikler gibi fizyolojik anlatım unsurları bir yana, yazmak şarkı söylemek gibi psikanalitik -bence psikanalitik- unsurlar bir yana. anlatırken dil ve gözleri kullanmak açısından kendini yetersiz hisseden dünya kullanıcıları -benim gibi- anlatım olanaklarını yazmaktan yana kullanabilir. cümlelerim epeydir biriktiğinden, ve dün akşam içerken bu yazıyı kafamda kurguladığımdan, bir taraftan o kurguya da bağlı kalma çabam devreye girince, şimdiki ayılma girişimim de işin içinde olunca, toparlayamadım cümleleri. ama zaten düz anlatımdan uzak durmaya çalıştığım da bilinir dost meclisinde. dur ben bi kahve yapayım.

üzerinde dakikalarca durulan, gözün bir tarafı üzerindeyken bir taraftan o dakikaları, bahaneyle başka bir iş yapayım, şeklinde geçirten kahve yapma operasyonunun sonu her zaman beklenildiği gibi keyifli olmaz. kendi tecrübemden hareketle yaklaşık yüzde otuz gibi bir taşırma sorunum vardır. ve bu tüm hevesi kırar çoğunlukla. insanı yaptığına yapacağına pişman ettirir. ama bence yüzde otuz fena bir rakam sayılmaz, kadınlarda bu oranın yüzde ona düşmesini umut ediyoruz.

bana kimse neden yazılarında dünya kelimesini bu kadar sıklıkla kullanıyorsun diye sormadı bugüne kadar. hoş, bana kimse yazılarında şunu bunu niye kullanıyorsun diye de sormadı ya, dünya kelimesine atfettiğim ayrı bir önem var. benim anlatmaya kalktığım dünya, bende "tarzım dünya" şeklinde geçerken, şairin kurduğu cümlede "terzim dünya" şeklinde geçer, aramızdaki yakınlık sonradan benim onu okumamla fark olunmuştur. her neyse,

hep, kişinin dünya karşısındaki aczini ve zaruretini anlatmaya çalıştım. buna elbette ilk gençliğimi yoğun islamcı öğelerin etkisiyle geçirmişliğimin bilinci de dahil. kişi, yani ben, bu bilinçte olan, bunu bellemiş olan ben, bunu unutur da malihulyaya dalarsa, üstüne bir de kendini ciddiye almaya kalkarsa, sonunda kıç üstü oturur kalır ve hayatındaki başat unsur olan mizah unsuru ortadan kalkar. son dönemde altında kaldığım iki maddeden birincisi bu. kendini, etrafını, dünyayı ve dünyanı aşırı ciddiye aldığında dünyanın altında kalıyorsun ve hayatındaki mizah, yerini pis bir duygu piçliğine bırakıyor. ve bunun anası babası belli olmadığı gibi çeşitli kardeşleri peydah olunca içinden çıkılmadıkça çıkılmaz da çıkılmaz.

ikinci madde ise, yine aczini unutup dalıp giden kişinin, yani benin, ben farklıyım ben farklıyım tekerlemesini diline pelesenk edişiyle gözlerini kör etmesi ve tekerine çomağın girdiğinin farkına varmamasıdır. elbette hepimiz birbirimizden pek çok anlamda farklıyız, ve bir de şu var ki hepimiz aslında aynıyız. bu yönüyle; kişi, kibrinden midir bilinmez, kendini farklı hissetmeye başlar ve bu vehimle, bu sanrıyla, bu yanılgıyla farklı olduğunu düşünüp düşünüp kendini -tabir hoş değil ama- pazarlamaya kalkar. ve sonrasında bir vesileyle, sevdiği kadın ona hiç de farklı olmadığını öyle bir anlatır ki, öğretmeni ona hiç de farklı olmadığını öyle bir notla anlatır ki, babası hiç de farklı olmadığını öyle bir tokatla anlatır ki, ... o zaman anlar dünyanın kaç bucak olduğunu.

işte bunlara dikkat ediyoruz değerli sev kardeşim. dikkat ediyoruz ki boyumuzun ölçüsünü alma sıklığımız insani çerçeve içerisinde kalsın.