KAMUFLAŞ FLAŞ
askerlik yapıyorum. yarın çarşı iznim var çok sevinçli oluyor anlık olarak insan. elle yazdığım için eminim ki yine yazının inciliklerine takılıp, ne yazdığımı unutacak ve uzattıkça uzatacağım. farkında olup da devam etmek, bırakamamak ne kötü, çelişkili bir ilişki, aşk gibi. o seni sikti diye senin gidip kendini başkasına sktirmen şart mı? nazım'ın tahir zühre meselini günümüze uyarladım, affeder misiniz? ]bir ahmak yüzünden çarşıya bir saat geç çıktık, asabiyim[ tabii ki askerde küfür sarfiyatım ister istemez arttı. ama napabilirim, dünyanın en mal adamıyla nöbet tutuyorum, açık havada da olsak yanımdan ayrılmıyor. yalnız kalamayan, konuşmadan duramayan insanlar için çok üzülüyorum. kimseye kolay kolay "mal" demem, direkt hareket etmem yani; mına korum, siktir git, göt kafalı filan derim; ama; salak öküz aptal mal gerizekalı gibi doğrudan ve kasti hakaret içerikli kelimeler, kimseye kolay kolay sarf etmeyeceğim gibi, bana söylendiğinde kılıcımı kınından direkt çıkarabilirim, avuç içinde söndürülen sigara etkisi yaratabilirim, rimi rimi ley.
kadınla kitapçıda barda tanışacaksın arkadaş, ya da ne bileyim ikiniz de mezarlıkta ilk defa karşılaşacak ve aynı ölüye toprak attığınızı fark edip mezarlıktan el ele çıkacaksınız. ya da işte efendimiz aleyhisselama söyliyim, tam anahtar deliğinden !dışarıyı! gözlemek için eğildiğinizde aynı delikte karşılaşacak ve ordan gözgöze ayrılacaksınız, ve daha bir sürü şey, eyletmen beni, söyletmen beni.
dün bir tanesiyle gündüz nöbetinde -bu mal değil- beraberiz. nerden baksan yirmi gün yatarı olan (bknz. er terminolojisi) cep telefonu getirmiş yanında, kız arkadaşını aradı, siz ona sevgili diyor pardon, sevgilisini aradı. handsfree'ye aldı bilmiyorum neden, kürtçe türkçe karışık konuştular, bana dinletti kızın sesini, fotoğrafını gösterdi. fotoğraflardaki bütün kadınlar gibi o da bebek gibiydi allah sevdiğine bağışlasın. bizim nöbetçi de allah'ın gücüne gitmesin dünyanın en çirkin adamı. burda herkes çok çirkin. hele ben, dünyanın en çirkin adamıyım, tabii nöbet arkadaşımdan sonra. bıldırcın'a benziyorum, altımda acınası bir kamuflaj [işte nihayet başlığı kullandık, işte budur yazarlık] şalvar misali, allah için boylu boslu adamlara yakışıyor, ona lafım yok ama bizim gibi küçük eniştelere de olmaz ki hacı. [aha devriye geldi, çapraz tutuş, esas duruş]
dur hele bi soluklanayım. şimdi yazı bağlama örneklerinin hemen ikincisine geçiyoruz ki; camouflage diye bir grup vardır bilirsiniz seksenlerden sarkma. en meşhur şarkılarından biri de "love is a shield" dir. klibiniz izlemenizi istirham ediyorum, sözlere bir bakalım: love is a shield, to hide behind. zamanım olsa ve nöbette olmasam çözümlemeye kalkardım ama yanımdaki üniversite mezunu tertibim sağ olsun hiç dolu konuşmayıp, beynimi ufalayıp civardaki susmak bilmeyen köpeklere atıyor. bize de böylesi işte. benimle konuşmasın diye yazar olacacağım korkarım. yazmaktan geliyor yaz'arol'mak. askerliğin toplu yaşama adapte olmam konusunda yardımcı olacağını umuyordum ama sanırım ters tepki yaratacak. hatta en azından eski halime dönmem için bile bir süre türkiye'den uzaklaşmam gerekebilir. bu yüzden yarın ]bugün oluyor yani[ internete girer girmez interrail olaylarını araştıracağım. haziran'da doğdum haziran'da kaybolacağım. böylelikle bunun hayaliyle daha çabuk geçirebilirim kalan günleri. tabii ki her nöbet arkadaşımla konuşmamazlık gibi bir huyum yok, adam seçiyorum sadece. zaten askerde müslüm gürses kurallarının geçerli olduğunu söylemiştim. mesela; aldanma çocuksu mahsun yüzüne, ya da hasret rüzgarları, ya da nereden sevdim o zalimi, ya da kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümde, gibi. herkes birbirine sevdiğini, eski sevdiğini, yamuk yapanı, yan çizeni, kahpelik yapanı, evleneceğini, vs. anlatıyor, nöbet yerleri hatıralarla dolup taşıyor, düşman mı dayanır o nöbetlere.
yaşasın sıra bana geldi. ben de anlatıyorum tabii. bizim de elbette birbirimize vitaminler moraller verdiğimiz oldu vakt-i zamanında. hatta mübalağa bir sanat gibi olmasın ama geçti sevdalarla ömrüm, ihtiyar oldum bugün. bugün gazetede, "nine" filminin afişini gördüm. dedim ki onlara; nöbetçiler, atın beni dışarı. dedim ki onlara; nöbetçiler, bir zamanlar ben de deli gibi sevdim. dedim ki onlara; nöbetçiler benim msn nick'im guido'dur. hatta geçen gün çarşı izninde peder bey dedi ki, "oğlum, insanlar mesene'de konuşuyorlarmış çocuklarıyla kameralı filan, sen de nasılsa internete giriyorsun, biz de sen çarşıya çıktığında halanlara gideriz, hasan'ın bilgisayardan konuşuruz." "tamam," dedim. babama ekleme talebi gönderdim guido'dan, en başta da uyardık ya tanımadığınız insanlardan gelen şeyleri açmayın diye, her geleni kabul etmiyor. "baba benim, hakan" diyorum, cevap vermiyor. neyse işte, sonra müşerref ettim onları guido'yla, "o bir karakter!" dedim.
guido'nun varoluşunun -her varoluşun olduğu gibi- birkaç sebebi var. daha az önemliden çokça önemlilik sırasına göre: hayat güzeldir adıyla bildiğimiz la vita e bella'daki roberto benigni'nin adı guido'dur. fellini'nin 8,5 adıyla bildiğimiz otto e mezzo filminde marcello mastroianni'nin adı guido'dur. ve yine fellini'nin aylaklar adıyla bildiğimiz i vitelloni'sindeki istasyoncu çocuğun adı guido'dur, moraldo ona "ciao guido!" der trenin penceresinden, aynen.
işte iki numaraya ve konunun başında bahsettiğim bugün gazetede okuduğum habere geri dönersek, bu "nine" [penelope oynuyor, öpmek] adlı film 8,5'un uyarlamasıymış, bunu duyunca heyecanlandım. sinemaya gitmemiz yasak... aklıma şarkısı geldi bunun, "kim bilecek, kim duyacak."
doğrudan, direkt, kasti, görür görmez "benimle evlenir misin" demek istiyorum. kız kulesi'nde, ışıklı panoda, gazete ilanında, şurda burda, miami heat'de, değil, sürprizin kendisi bu... yok, sen beni aramıyorsun, beni sevmiyorsun, benimle ilgilenmiyorsun, dün gece neredeydin, beni kiminle aldatıyorsun, kimi siktin, filan hiç girmeden. şu hani, eskilerin kullandığı, yassı sucuğa benzer yastıklardan alıp çarşının ortasında insanların gülen bakışlarına aldırmadan, elimde onunla çekine sakına gezip, doğrudan benimle evlenir misin. askerliğimi yaptım, iyi kötü işim var, alkolü azalttım, sigarayı çocuk olunca bırakcam söz. imamı çağırıp, "hacı kıy bu nikahı!" deyip, ikişer rekat nafile namaz, hemen ardından sakına çekine le le le sakine. yatak odasını, yemek takımını, salon oturma grubunu kimin alacağını, kaç bilezik takılacağını filan sonra konuşacağız. evlendikten sonra alalım olmaz, borçsuz gireceğiz dünyaevine, allah'ın evine de öyle uğurlanacağız. başımızda birer zerdali. ezginin günlüğü söyleyecek radyodan, fincana kahve koydum gel, bugün şeytana uydum gel. [ay nerde doğsa oradaydık / dallarda zerdali çiçekleri]
ali'nin ata bakası geldi.
damdan düşer gibi olacak biliyorum ama geçen gün ranzadan düştüm. halbuki demiştim komutana, "komutanım ben üstte yatamam," diye. pezevenk, "evde mi sandın lan kendini!" dedi. ben de düştüm işte, oh olsun. uf oldu mona koyim. [mamak kışlası, küfür yuvası] halbuki ben üzerimden atmak üzere olduğum yorganın peşindeydim horlama seslerinin arasında. tam yorganı tutmak üzereydim ki havalandığımı, yorganın bana feyk atıp yatakta kaldığını, benimse aşağı doğru süzüldüğümü hissettim. ve ardından şlapp-gümm karışımı bir ses duydum. dedim ya burda yaşadığım hiçbir şeyi ben yaşıyor gibi değilim, demedim mi yoksa, sanki başka biri benim adıma yaşayıp bana anlatıyor ve ben yazıyorum. altımda yatan çocuk uyandı tabii yere çarpmamın gürütüsüyle. "abi, bir şeyin var mı?" dedi korkuyla. hemen kalktı kolumdan tutup kaldırdı. o sırada neyim var neyim yok onu araştırıyordum ben de; gürültüme eşlik etmeyen, kesilmek bilmeyen horlama seslerinin eşliğinde. "yok!" dedim, hatta mübalağayı severim bilirsin, işi şiiriyete döküp," hiçbir şeyim yok!" dedim, ve ekledim: "hiçbir şeyde gözüm yok, sen yanımda ol yeter." üstüne alınmadı tabii. düşüşüm aklıma geldikçe gülüyorum o gün bugündür. sen de gül.
ellerimin halini görsen, korkarsın, tutmazsın.
28.02.2010
21.02.2010
askerde müslüm gürses kuralları geçerli, dışına çıkabildiğin pek nadir. çarşı izninden dönüşe dair karalamış mıydım, hayır böyle bir şey yapmış olamam. birazdan döneceğim mıntıkama. şimdi mustafa'dayım, ayaklarım halıları özlemiş. demin yolda yürürken çalıştığım firmanın ürünlerini gördüm bir reyonda, içim bir hoş, alaycı bakışlar ah ne hoş. mustafa'yı evlendirdim bundan iki kadar hafta önce, mutlu oldular. bugün de onların evindeyim, ne mutlu ki onların olduğu bir şehre düştü vatan borcu. "eğitimde merhamet, vatana ihanet!" uygun adım, yürüyüş kararıyla say, marş. mustafa, canciğerim, kuzu sarmasım, benim bundan takriben ondört senedir ciğerimi bilmeye en yakın insandır, bu hususta hatta sarı'yla kapışırdı; sarı, gülüşüyle bir boy öne çıkardı. lisedeyken yan ranzamda yatardı, horlardı, şimdi evlendi, çay yaptı bize eşi, türk kahvesi, sabah kahvaltısı, güzel şeyler bunlar, anlatmaya tabii ki değer. tanrım saat beşte nizamiye'den giriş yapmış olmam lazım. eve yalnız dönmeye mahkum olduğumu söylemişti bundan yıllar önce bir arkadaşım, sanki buna çok istekliymişim, sanki çok matah bir şey imiş gibi, böyle olmadığı için mahkum kelimesini kullanmış olamaz mı. peki ne demiş necip fazıl bu hususta, "zindanda dakika farksızdır aydan". sahi metallica şimdi nerde ve ne yapıyordur acaba, aslında hiç mi hiç merak etmiyorum. bundan evvelsi gün oturdum üç sayfa mektup yazdım, hem de tam istediğim gibi kurşun kalemle, pek beğendim el yazımı, sonra bir de fark ettim ki sadece yazı için yazıyorum, gönderir miyim hiç, göndermedim tabii ki, kıç cebimde buruştu gitti, düşeceği ve onu bulamayacağım günü bekliyorum, diğer mektuplara yaptığım gibi. bu saatten sonra da -şafak seksenbire düşene kadar, dünya saatine göre son beş gün- mektup kabul etmiyoruz kimseden, gişeyi kapattım. telefonu da kestik aynen. askerlik nasıl bir şey biliyor musun, sarhoşluk gibi bir şey, hani sarhoş olunca ararsın ya özlediklerini, bu bakımdan. ha bir de uzun süre ayık gezemiyorsun. sabah bağlı bulunduğum komutanım yatağını toplamamı emretti, gece de ben yapmıştım zaten yatağını, bu konuda bir yazı kaleme almasını istiyorum georges perec'in, ya da geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz j. d. salinger'in. ne demiş müslüm gürses, "karanlık çökünce sokağınıza, köşede ben varım, unutamazsın" ekliyorum, tazmanya canavarısın, bir zamanların ezergeçerusunum. şafak seksenbeş, daha doğrusu seksenbeş havada. gece tutacağım üçbuçuk beşbuçuktan sonra seksenbeş benim için batmış olacak. müthiş komik söylemler var bu şafak sayımı konusunda, şimdi burda anlatamam, yüzyüze görüştüğümüzde anlatırım, gözlerinin içi önce düşünür sonra bence güler. aynı zamanda anannemin takma adı güler. orijinali elmas, dedem sevmemiş. amma da kafa karıştırıyor daha evlenmeden çocuğuna isim bulma yarışına girmek kendi kendine. filmlerde hep geçer ya, eski sevdiği ama alamadığının adını koyar esas adam, iş mi lan, anlamıyorum doktor. uzun dönemler bana ya doktor ya da dayı diyorlar, kısa dönemler abi. birkaç kişi adımla hitap ediyor. abi olmak güzel şey doğrusu, tavsiye ederim, herkes bir kez olmalı. dünya amma da çok güzel kadın yapmış ben içerdeyken, bugün kızılay'da eylemcilerin içinden geçerken yaşadım bunu, sonra dedim kendime, arşınla yolları, metrele, kilometrele. laf olsun diye yazdığım belli oluyor mu gerçekten. nöbet tutarken yanımdaki nöbetçi konuşmasın diye şarkı/türkü söylemesini emrediyorum ona. hiçbirinin sesi de istediğim gibi çıkmadı şu ana kadar. benim de sesimi bozdu bu askerlik, halbuki eskiden öyle miydi, bir ümmügülsüm, bir terry chicks, bir blind lemon jefferson, bir ne diyeyim ben askere girerken kaybettiğimiz mercedes sosa halt etmiş. ne demiş cohen bey amca, "won´t you come over to the window, my little darling /i'd like to try to read your palm / i used to think i was some kind of gypsy boy, before i let you take me home." şimdi, ilgili birliğime teslim olmadan, mustafa'yla hanımının bana teslim ettikleri evlerinden ayrılmadan önce, bir adet sigara yakacağım ve nicedir özlediğim, bende siktir olup gitme hayalleri kurduran, beni kudurtan birkaç adet şarkı dinleyeceğim video sitelerinden. sonra buruk bir şekilde yeşillerin yanına döneceğim, üstümü arayacak muhafızlar, elleşme lan diyeceğim. aklımda "carry me caravan take me away." ne dram yaptı bu sene bu ankara be. önümüzdeki hafta türkiye haritasına düşecek şafak sayısı. en son altmışyedi ilde kalmıştım ben ama arkadaşlar çoktan haritayı çıkarmışlar adıma. işaretleyeceğiz, içlerini dolduracağız renkli kalemlerle illerin, türkiye'yi tekrar gözden geçirmiş olacağım, ondan sonra da ver elini spain, this pain, suicide is painless, hımm. askere gelmemin asıl amacı olan temize çekme günleri de başlamış olacak ondan sonra. hemen temiz bir muhasebe çek diyeceğim allah'ıma, kansız ve kuru olacak, biraz acılı. yazı da yazmam daha da. yazmam mına koyim, yazmam. elbet gelecek müzik dolu günler, ve o gün şimdi olmadığı gibi kimse olmayacak:
maslak'ta bir rüzigâr eser eserdi ki sormayın. nazım'ı uçuracağından korkardım, tabii ben o zamanlar meltem'e nirvana'nın unplugged albümünü ne bahane uydurup da hediye etsem de günler tasarlıyorum. tasarlıyorum tasarlıyorum, ne var ki günlerin biri bir diğerini tutmamakta ısrar etmekte. tabii ben o zamanlar askere gideceğimi filan hiç mi hiç düşünmüyorum. şol varoşun düzüne çıkıp çıkamayacağıma filan kafa mı kafa hiç yormuyorum. yaşım küçük. daha iki kız sevmişim düşünsene. çarşı izni hak getire, haydi allah rast getire, çarşı dediğim de beşiktaş çarşı tabii. nazım ile habire tavla atıyoruz çarşının çay bahçesindeki önü, nazım habire yeniyor beni, küfür mü küfür ediyorum üstüne, çok güzel küfür ederim o ayrı mesele. gözleri maviyle yeşil arasında dalgalanan (yedi mavi, üç yeşil) bir kızcağız var, adını tavlacı güzeli koyuyorum, ona bakıyorum, sizin deyiminizle onu kesiyorum, ama ben buna intersection adını takıyorum, ondan sonra herkes de onu intersection olarak tanıyor ve çağırıyor, hatta annesi bile. yavşak nazım da bu sırada pulların yerini değiştiriyor ama aldırmıyorum elbette, gözlerim tavlacı güzeli'nde. mimar sinan'da okuyor, belli, sanatçı tipi var, çok önyargıcıyım o zamanlar, bildiğin gibi değil, yaşım küçük, ancak tavla oynayıp çay içmeye, akşamına da biraya dadanmaya yetiyor. henüz öğrenmeye başlamışım dünya kaç bucak. sonradan kaçıyorum bucak bucak. kızı takip ediyorum otobüse biniyorum. bu arada, bildirmem lazım otobüslere binmek dokunmuyor bana o zamanlar, sıkıntı panik basmıyor daha, dedim ya yürümeyi yeni öğrenmişim. allah'tan uzağa gitmiyor kız, ortaköy'e doğru alıyor yol. ben de hemen arkasından binip ortaköy'e gidiyor gibi yapıyorum, çok iyi ortaköy'e gidiyor gibi yaparım. çok iyi orta yaparım ama gol yollarında hep bütünleme hep bütünleme, babam çok kızar buna. nazım ardımdan bakakalıyor tabii arkamdan, gelirim birazdan diyorum otobüse koşarken, elimdeki hiç unutmam didem madak'ın grapon kağıtları'nı ona fırlatıyorum. sanmıyorum ki o kitabın birkaç sayfasını karıştırsın yokluğumda. kız iniyor son durakta. ben de iniyorum. önüm arkam sağım solum bakmadan sahilin yolunu tutuyorum, bu kadarı bile ayıp yaptığım şeyin, kendimden utanıyorum. sonra bir daha böyle kötü şeyler yapma emiyorum, tembihliyorum içimdeki tavlacı çapkına. şimdi bana böyle bir şey yaptıracak biri olmaması tabii ki ülkemizin sorunları sıralamasında kendine arka sıralarda yer buluyor. bu ordu harbiden ayrı ve özerk bir cumhuriyet hacı abi. şimdi, bütün bunları neden mi anlattım, elbette neden değil ama yine de söyleyim bilisen, geçen hafta nazım geldi ziyaretime. asker dedin mi insanın ziyaretçisi olmalı, bir de mektup yazanı. tanrım bu kadar mı yaprak dökümü, bu kadar mı acımak, bu kadar mı mai ve siyah, bu kadar mı vurun kahpeye, bu kadar mı sinekli bakkal olur bir insanın yazdıkları. ama o değil de, çarşı izni dönüşü akşam yat içtimasından sonra elimde çekbas koğuşu temizlerkenki hissiyatımı bir bilseniz hüngür hüngür ağlarsın, hatta sorarsınız bile, gülmek için yaratılmış gözlerde yaşlar var niye, diye. ben geçen gün bi kere yaptım, fonda ne çalıyordu hatırlamıyorum, ama funda allah için güzel isim. kızın olsa istemez miydin. allah'ım bana öyle bir çakmış ki ikiz doğmuş içimdeki çocuk. hatta ikizin biri diğerini taşıyormuş yirmidokuz yıldır. hintliler görüp tanrı lan bu demiş. hatta ikizlerin ikisi de birbirinden acaip farklıymış, tek yumurta mıydı çift miydi, herkes karıştırır olmuş bunu bu günlerde. hatta iki ikiz ensest ilişkiye girip bir de üçüz peydahlamasınlar mı! işte o üçüz doğar doğmaz radyodan şarkı istemiş, hem de ne biliyorsun? müslüm gürses'den ömrüme verilen bu ceza niye.
14.02.2010
yazı geldiğinde sadece rahat rahat yazabilenleri kıskanıyorum bugünlerde sadece. ama sadece sadece. a be te se e ef ge ha i yot ka el em en o pe
yananı allah görür mü. sevmekten ben korkmuyorum, kitabını çalıştım. ne mi yapıyorum, sıkılıyorum. osman ve sabahattinle buluşcaz şimdi, sigara işcez, çay filan. beklerim. sonra bi tane daha yaksam mı, boğazım istiyor gibi. vay dumanına yanduğum. internetten çıkiyrim bilisen. seni
yananı allah görür mü. sevmekten ben korkmuyorum, kitabını çalıştım. ne mi yapıyorum, sıkılıyorum. osman ve sabahattinle buluşcaz şimdi, sigara işcez, çay filan. beklerim. sonra bi tane daha yaksam mı, boğazım istiyor gibi. vay dumanına yanduğum. internetten çıkiyrim bilisen. seni
bir şarkı var ki onu dinlediğimde fena halde bileniyorum. firar edeceğim geliyor. firar etmesem de; çıktığımda, tamı tamına altı gün istanbul'da, dört gün eskişehir'de, bir gün ısparta'da, bir gün muğla'da, bir gün ankara'da, bir gün marmaris'te, bir gün fethiye'de, bir gün ağva'da geceleyip her sabah istisnasız tekrar tekrar başlamak istiyorum hayata, kaldığım yerden değil, kalmadığım bir yerden. sonra yedi gün memlekette. etti mi sana yirmiüç gün. ondan sonra ver elini.
geceleri sokak lambalarına yakın bölgelerde tuttuğum nöbetlerde ışıktan faydalanarak birşeyler karalıyorum, sonradan hiç hoşuma gitmiyor okuduklarım. bu, herkese olan hoşuna gitmemekten biraz daha farklı çünkü o duyguyu da iyi biliyorum.
buradan çıkış hakkında hayal kuruyorum nöbet tutarken. nasıl çıkacağım konusunda kararsızım.
ilk şık, siyah bir mercedes ve üç tane siyah takım elbiseli, kirli sakallı izbandut kiralayıp, tam ben çıkarken onlara elimi öptürmek -"geçmiş olsun ağam"- ve valizimi onlara verip mercedes'in arka koltuğuna kurulmak. giderken kadir tapucu'dan yüksek sesle dönüşüm muhteşem olacak çalacak. woofer'lar çatlayacak. boynumda beyaz atkı.
ikinci şık, ogün samast ya da mehmet ali ağca'da olduğu gibi tanımadığım fakat güncelliğimden dolayı bana hayran olan bir kadın buraya gelip bana evlenme teklif edecek, çıkışta da bir gazeteci ordusuyla beni almaya gelecek.
üçüncü şık melih gökçek'le anlaşma yapıp, şehrin bütün camilerinden ve diğer hoparlörlerinden yaslı gittim şen geldim çaldırıp tüm tertiplerimle vedalaşacağım. nizamiye'ye tükürüp ulus dolmuşa bineceğim. soluğu bentderesi kerhanesinde alacağım.
çok kötü esprili şıklardı di mi üsttekiler. bunları nasıl düşündüğüme ben de şaşırdım di mi. şimdi de doğru cevap olan asıl şıkka gelelim, evet kimsenin beni almasını istemeyeceğim. sabah altıdan itibaren alınabilen tezkeremi alıp altı otuzda çıkmış olacağım. dört altı'ya giden nöbetçiler dönerken beni görecekler, iç geçirecekler, ben de onlara bakıp iç geçireceğim. ve sessizce yol alacağım. biraz yürüyüp bir taksiye atlayacağım.
ne demiş şair; istersen sessiz gel, haber vermeden.
buradan çıkış hakkında hayal kuruyorum nöbet tutarken. nasıl çıkacağım konusunda kararsızım.
ilk şık, siyah bir mercedes ve üç tane siyah takım elbiseli, kirli sakallı izbandut kiralayıp, tam ben çıkarken onlara elimi öptürmek -"geçmiş olsun ağam"- ve valizimi onlara verip mercedes'in arka koltuğuna kurulmak. giderken kadir tapucu'dan yüksek sesle dönüşüm muhteşem olacak çalacak. woofer'lar çatlayacak. boynumda beyaz atkı.
ikinci şık, ogün samast ya da mehmet ali ağca'da olduğu gibi tanımadığım fakat güncelliğimden dolayı bana hayran olan bir kadın buraya gelip bana evlenme teklif edecek, çıkışta da bir gazeteci ordusuyla beni almaya gelecek.
üçüncü şık melih gökçek'le anlaşma yapıp, şehrin bütün camilerinden ve diğer hoparlörlerinden yaslı gittim şen geldim çaldırıp tüm tertiplerimle vedalaşacağım. nizamiye'ye tükürüp ulus dolmuşa bineceğim. soluğu bentderesi kerhanesinde alacağım.
çok kötü esprili şıklardı di mi üsttekiler. bunları nasıl düşündüğüme ben de şaşırdım di mi. şimdi de doğru cevap olan asıl şıkka gelelim, evet kimsenin beni almasını istemeyeceğim. sabah altıdan itibaren alınabilen tezkeremi alıp altı otuzda çıkmış olacağım. dört altı'ya giden nöbetçiler dönerken beni görecekler, iç geçirecekler, ben de onlara bakıp iç geçireceğim. ve sessizce yol alacağım. biraz yürüyüp bir taksiye atlayacağım.
ne demiş şair; istersen sessiz gel, haber vermeden.
günaydın ankara kardeş! bir çarşı izninde daha birlikte olmanın tedirginliği içerisindeyiz, biz, hepimiz. ben ve diğerleri. ankara havası çalan taksilerle ankara'nın göbek bölgesine piercing takmaya gelmişem. inbox'umda iki adet mail gördüm, sevinmişem. aytaçcığım atmış bir de, o şimdi döndü askerden. bu şehir girdap gülüm. kimin bacağından kalçasından memelerinden bahsetmişim yazılarımda tam olarak bilemiyorum, geçmişe dönük okumalar icra ettim, aradım taradım bulamadım. saçlarım uzadı, çim adam işi oldu yine, kirpiye benzedim yine. alnım genişledikçe genişledi. askeriyenin uygun gördüğü kep oturmuyor kafama, haftada bir azar dinliyorum kumandanlarımdan, emredersiniz. bol bol nöbet tutuyorum, nöbetleri ikişer kişi tutmaya başladık, işte bu kötü oldu, zaman zaman sevmeyeceğim adamlarla tutmak zorunda kalıyorum. ama dün süleymanla bir tutmuşuz ki iki saat nasıl geçmiş anlamamışak balam, süleyman diyarbakırlıdır bilisen. diyarbakır bana kalırsa getto gibi bir yerdir dayı. ortalama dokuz yaş büyüğüm çocuklardan, dayı diyorlar :) oysa ben sadece irem'in hakan dayısıydım. sabah kızılay'a inip çiçekçilerin önünden geçip çiçekçilerin "buyur abi" demelerini beklemişem. dediler ve kişisel tatminimi tamamlayıp internet kafenin yolunu tuttum. sahi bugün sevgililer günüdür, kutlu olsun bacım. şimdi ölmek istemem. açtım bilgisayarın hafızasında bulunan mp3 leri. ahmet kaya'ya yine önce "sevdim inanamıycaan kadar seni esmer kız" dedirttim, sonra ben "geçmiyor günler" deyince, o da dayanamadı "öptüğüm kızlar geliyor aklıma" diye ekledi. cansu dere'yi özledim. "dereden geçemedim / derdimi seçemedim oy" diye bir türkü bestelemeye kalkıştım, tutmadı, düştü. sonra youtube'da buena vista social club'dan "dos gardenias" dinledim, allahım allahım içim nasıl doldu, diyor ya hani orda şair, senin için iki gardenya. işte budur tanrım.
6.02.2010
31.01.2010
aylin diye bir isim geçiyordu okumaya çalıştığım kitabın sayfalarında. aşkla ilgili bir öykü arıyordum, aşk; kavuşmuş ama anlaşamamış iki kişi, atıyorum biri sevmiş diğeri sevmemiş, falan felan filan. gündelik hayatın hayhuyu, varoluş bunalımı, sosyal mesaj, bunların hiçbirini okumak istemiyordum. elbette ahmet'in aylin'e olan platonik aşkının ıZdırabını ve müntehir ahvalini de okumak istemiyordum; ne bileyim, ahmet'le aylin bir yerde tanışsınlar, bu yer tercihen kitapçı kafe bar olsun, pekala internet üzerinden de olabilir. tanıştıkları ilk gece yatağa ayrı ayrı kendi evlerinde girdiklerinde çoraplarını çıkarmayı ve dişlerini fırçalamayı ihmal etmeden, mümkünse aylin gözlerindeki hafif makyajı da pamukla tonikle temizlesin; bismillah diyerek sırtüstü yatsınlar, ve gözlerini tavana diktiklerinde ahmet aylin'i, aylin ahmet'i düşünsün, ne kadar da tatlıydı desin ikisi de, -tatlı kelimesi cinsiyetsiz bir kelime bence-; flamingo gibi kız desin, impala gibi, karaca gibi kız desin, aylin'in ne diyeceğini bilemiyorum ama onun ağzı da torba olmasın ki büzelim, o da güzel bir şeyler söylesin içinden, ahmet'i düşünerek uykuya dalsın. ahmet de bu sırada boş durmasın, aylin'in sağ tarafına dönüp sağ elini sünnete riayet edecek şekilde sağ yanağının altına koyarak ve dizlerini karnına çekerek uyuduğunu düşünsün. birlikte uyuduklarını hayal edip aylin'e arkadan sarılsın, kasığı aylin'in poposuna değsin. aylin ordan, "popoma bi şey batıyoo," desin. midesinde larvalar kelebeklensin.
buna benzer, insanda hayal kurmayı özendirecek, aşkı imrendirecek bir öykü okumak istiyordum. sadece isimlere ve bazı kelimelere bakarak sayfaları karıştırdım. evet düpedüz 'aylin' yazıyordu. yirmidokuz yaşındaydım ve bu güne kadar birebir sohbet ettiğim aylin adında bir arkadaşım olmamıştı. adı geçen sayfalarda ahmet'ten henüz haber yoktu, kelimeleri de eledim bir taraftan, mesela içinde transformatör geçen ya da başlığı "telefon parası" olan bir öyküyü okuyacak ruh haline sahip değildim. pekala bunlar da fevkalade bir aşk hikayesine zemin oluşturabilirdi ama tam elli gündür kitap yüzü, aşk yüzü, kadın yüzü görmemiştim ve böyle zamanlarda aşkı arar oluyorum ben. üstelik 'badi' adını verdikleri ranza arkadaşımın sevgilisi asker doğan herhangi bir türk gencine yapılabilecek en kötü şeylerden biri olan askerdeyken terk etmek eylemini gerçekleştirmişken, benim aşk denen naneye karşı olumlu duygular beslemem ve bunun için de aşkla ilgili bir öykü okumam gerekiyordu. bundan önceki öyküde hatırlarsınız, rıza askere gitmeden önce müzeyyen'i terk etmişti sırf kendisine güven vermediği için. müzeyyen'in tek dediği, "hahah, ben seni zaten terk etmiştim!" olmuştu da rıza o an ne kadar da yerinde bir karar aldığını anlamıştı, acı dediğin şey zaten tespihin ikizinden başka bir şeydi, af tazeleyin otuzbir hakeza.
en son ahmet'le aylin kendi kendi evlerinde birbirlerini düşünerek uykuya dalmışlardı. işte bu okumayı aradığım öykü için büthiş bir girişti, nerde tanışmış olurlarsa olsun, kafe bar kitapçı tercihen, internet de olabilir pekala. bir de yazar, öyküsünü mümkün olduğunda sündürerek ama roman tadında asla değil, heyecanı ve çayı taze tutarak, sigarayı kültablasında unutturacak kadar, telefonu sessize aldıracak kadar derin -burda zaten telefon yasak- gibi okutmalıydı bana. aylin hayallerimdeki kız olmalıydı, adı tercihen türküde geçen bir isim olabilirdi ama çok da sorun değildi ve ahmet de o an oradaki ben olmalıydım. tabii ki yazardan o an ahmet'e vatani görevini yaptırmasını beklemiyordum, o kadarı hem özel hayatıma tecavüze hem de müneccimliğe girerdi. ama pekala yarın elli günden sonra ilk kez çıkacağım çarşı iznimde çok özlediğim kitapçıları, çiçekçileri, akvaryumcuları gezerken ben de kendime böyle bir tanışmayı çok görmese miydim; yoksa kısa saçlarımdan, soğuk yanığı yüzümden, bir aydır sivil eşya deposunda sivil çantasında duran artık kırışık giysilerimden ve bilhassa kolumdaki casio saatten, "ayy, asker bu, kaçalım sapıktır deyip kaçarlar mıydı, not da bırakırlar mıydı arkalarından, "o şimdi asker canı neler ister" diye. "ama ben kısa dönemim, zaten bizi orduda da kimse sevmiyor şeklinde calimero moduna girer miydim ben de, ben de yapar mıydım bu ayrımcılığın daniskasını. bilmem...
ertesi gün ahmet elbette aylin'i arabasıyla okuluna bırakmadı, henüz çok erkendi bunun için. araba alacak kadar parası yoktu çünkü. aylin'le tekrar rastlaşmayı umarak aynı saatte dün karşılaştıkları web sitesine girdi. yok böyle bir şey, teknolojinin öykülere bu kadar girmesine henüz hazır değilim; benim okuyucumun da hazır olmadığını düşünüyorum.
ertesi gün ahmet çok hasta oldu. çünkü dün aylin'le ayrıldıktan sonra aylin'in bindiği dolmuşun arkasından sıkışık akşam trafiğinin de yardımıyla beş kilometreyi yirmiyedi dakikada aldı. eve döndüğünde annesi sırtına havlu koydu koymasına ama mikroorganizmalar onu tarumar etmeyi o minik beyinlerine koymuştu bir kere.
ertesi gün aylin'i eski sevgilisi aradı ve tekrar görüşmeyi, yaptıklarını affettireceğini, bundan sonra kulu kölesi olacağını, köpek gibi pişman olduğunu söyledi. aylin'in yelkenleri bir süre naz yapsalar da suyu sevdiklerinden - 'hidrofilik' - yumuşak iniş yaptılar. zaten ahmet'le yeni tanışmışlardı, onu tanıyacak, edecek, filan, bir sürü zaman alacaktı. hazır serdar geri dönmüşken bunu değerlendirebilirdi.
ertesi gün annesi ahmet'e aradığı gelini bulduğunu söyledi. kız eve bir geldi ki gerçekten cillop gibi, 'ama anne' bile diyemedi bu güzellik karşısında. kız da hakkaten on numaraydı; yemek desen yemek, ev işi desen ev işi, güzellik desen selma güneri halt etmiş, henüz bilmiyordu ama sevişmesi öpüşmesi koklaşması da alice harikalar diyarındaydı, e o zaman.
bu yazı tam gaz devam ediyordu ki şerefsiz bir komutan kaldırdı yerimden, darısı bir dahaki çarşı izninin başına. mektuplara açığım bu arada, isteyene adres verilir, er mektubu görülecektir.
buna benzer, insanda hayal kurmayı özendirecek, aşkı imrendirecek bir öykü okumak istiyordum. sadece isimlere ve bazı kelimelere bakarak sayfaları karıştırdım. evet düpedüz 'aylin' yazıyordu. yirmidokuz yaşındaydım ve bu güne kadar birebir sohbet ettiğim aylin adında bir arkadaşım olmamıştı. adı geçen sayfalarda ahmet'ten henüz haber yoktu, kelimeleri de eledim bir taraftan, mesela içinde transformatör geçen ya da başlığı "telefon parası" olan bir öyküyü okuyacak ruh haline sahip değildim. pekala bunlar da fevkalade bir aşk hikayesine zemin oluşturabilirdi ama tam elli gündür kitap yüzü, aşk yüzü, kadın yüzü görmemiştim ve böyle zamanlarda aşkı arar oluyorum ben. üstelik 'badi' adını verdikleri ranza arkadaşımın sevgilisi asker doğan herhangi bir türk gencine yapılabilecek en kötü şeylerden biri olan askerdeyken terk etmek eylemini gerçekleştirmişken, benim aşk denen naneye karşı olumlu duygular beslemem ve bunun için de aşkla ilgili bir öykü okumam gerekiyordu. bundan önceki öyküde hatırlarsınız, rıza askere gitmeden önce müzeyyen'i terk etmişti sırf kendisine güven vermediği için. müzeyyen'in tek dediği, "hahah, ben seni zaten terk etmiştim!" olmuştu da rıza o an ne kadar da yerinde bir karar aldığını anlamıştı, acı dediğin şey zaten tespihin ikizinden başka bir şeydi, af tazeleyin otuzbir hakeza.
en son ahmet'le aylin kendi kendi evlerinde birbirlerini düşünerek uykuya dalmışlardı. işte bu okumayı aradığım öykü için büthiş bir girişti, nerde tanışmış olurlarsa olsun, kafe bar kitapçı tercihen, internet de olabilir pekala. bir de yazar, öyküsünü mümkün olduğunda sündürerek ama roman tadında asla değil, heyecanı ve çayı taze tutarak, sigarayı kültablasında unutturacak kadar, telefonu sessize aldıracak kadar derin -burda zaten telefon yasak- gibi okutmalıydı bana. aylin hayallerimdeki kız olmalıydı, adı tercihen türküde geçen bir isim olabilirdi ama çok da sorun değildi ve ahmet de o an oradaki ben olmalıydım. tabii ki yazardan o an ahmet'e vatani görevini yaptırmasını beklemiyordum, o kadarı hem özel hayatıma tecavüze hem de müneccimliğe girerdi. ama pekala yarın elli günden sonra ilk kez çıkacağım çarşı iznimde çok özlediğim kitapçıları, çiçekçileri, akvaryumcuları gezerken ben de kendime böyle bir tanışmayı çok görmese miydim; yoksa kısa saçlarımdan, soğuk yanığı yüzümden, bir aydır sivil eşya deposunda sivil çantasında duran artık kırışık giysilerimden ve bilhassa kolumdaki casio saatten, "ayy, asker bu, kaçalım sapıktır deyip kaçarlar mıydı, not da bırakırlar mıydı arkalarından, "o şimdi asker canı neler ister" diye. "ama ben kısa dönemim, zaten bizi orduda da kimse sevmiyor şeklinde calimero moduna girer miydim ben de, ben de yapar mıydım bu ayrımcılığın daniskasını. bilmem...
ertesi gün ahmet elbette aylin'i arabasıyla okuluna bırakmadı, henüz çok erkendi bunun için. araba alacak kadar parası yoktu çünkü. aylin'le tekrar rastlaşmayı umarak aynı saatte dün karşılaştıkları web sitesine girdi. yok böyle bir şey, teknolojinin öykülere bu kadar girmesine henüz hazır değilim; benim okuyucumun da hazır olmadığını düşünüyorum.
ertesi gün ahmet çok hasta oldu. çünkü dün aylin'le ayrıldıktan sonra aylin'in bindiği dolmuşun arkasından sıkışık akşam trafiğinin de yardımıyla beş kilometreyi yirmiyedi dakikada aldı. eve döndüğünde annesi sırtına havlu koydu koymasına ama mikroorganizmalar onu tarumar etmeyi o minik beyinlerine koymuştu bir kere.
ertesi gün aylin'i eski sevgilisi aradı ve tekrar görüşmeyi, yaptıklarını affettireceğini, bundan sonra kulu kölesi olacağını, köpek gibi pişman olduğunu söyledi. aylin'in yelkenleri bir süre naz yapsalar da suyu sevdiklerinden - 'hidrofilik' - yumuşak iniş yaptılar. zaten ahmet'le yeni tanışmışlardı, onu tanıyacak, edecek, filan, bir sürü zaman alacaktı. hazır serdar geri dönmüşken bunu değerlendirebilirdi.
ertesi gün annesi ahmet'e aradığı gelini bulduğunu söyledi. kız eve bir geldi ki gerçekten cillop gibi, 'ama anne' bile diyemedi bu güzellik karşısında. kız da hakkaten on numaraydı; yemek desen yemek, ev işi desen ev işi, güzellik desen selma güneri halt etmiş, henüz bilmiyordu ama sevişmesi öpüşmesi koklaşması da alice harikalar diyarındaydı, e o zaman.
bu yazı tam gaz devam ediyordu ki şerefsiz bir komutan kaldırdı yerimden, darısı bir dahaki çarşı izninin başına. mektuplara açığım bu arada, isteyene adres verilir, er mektubu görülecektir.
tanrım nerden başlamalıyım. çok heyecanlıyım. tam elli gün sonra çarşıya çıkıyorum ve bu sekiz saatlik çarşı izninin mümkün olduğunca az olmasını istediğim bir bölümünü internet cafede geçireceğim, ve rahmetli dedemin bunu hissetmesinden çekiniyorum. çok garip bir duygu sayın seyirciler. işbirlikçisi olduğum askeri birlikten, üç numara traşlı esmer yüzlü arkadaşlarımla ordu halinde, sabah sekiz içtimasından ve öncesinde birbuçuk saatlik mıntıka eziyetinden sonra, nihayet çıkarken taksiciler kapış kapış adam avlıyorlardı, elbette reddettim. çarşıya yalnız çıkmak için tertiplerime küçük yalanlar uydurmuştum. en azından sekiz saat boyunca kalabalığa karnım toktu, hatta tıkabasaydı. çünkü neredeyse iki aydır her şeyi gruplar halinde yapıyor, tuvalete yatmaya vs. gruplar halinde uygun adım gidip geliyorduk. acemilik adı verilen dünyevi işkence dünyasından kurtulup ordumuzun yüksek rütbeli neferlerinin ve halkımızın 'mehmetçik' adını verdiği usta askerliğe erişince de değişmedi durum. eziyet devam etti. and goes on.
niyetim, pek sevdiğim bloguma askerlikle ilgili herhangi bir şey yazmamaktı ama dayanamadım. elbette hanım okurlarımızın iştahını kaçıracak ya da er okurlarımıza gına getirecek askerliğin detaylarıyla ilgili şeyler yazmayacağım, tabii bunu ne kadar başarabilirsem.
çok heyecanlı olmuştuğumu söylemiş miydim. gece iki dört nöbetinde bile normalde uykuya esir düşmemek için çırpınırdım ama bu gece öyle olmadı. uykunun zerresini düşlemedim, soğuk hava bile kesemedi heyecanımı. bunun sebebi ise heyoo çarşıya çıkıyorum, sivile çıkıyorum, insan göreceğim, kadın yüzü poposu göreceğim, çiğ köfte iskender şöbiyet yiyeceğim gibi bir düşle asla kesişmiyordu. sadece bu duyguyu merak ediyordum. haftanın bir günü, o da belli şartlara bağlı olarak verilen bir izne çıkış hissini merak ediyordum. bu teselli ikramiyesini nasıl değerlendireceğimden ziyade, milli piyango idaresine kendim mi gideceğim yoksa avukatlarımı mı yollayacağım düşüncesiydi beni heyecanlandıran. nitekim çıktım, dolmuşa atladım, allahtan ordumuz beni büyük bir ilimizde değerlendirmeye almıştı ve çarşıya çıktığımda yapacak şey çoktu, ben de interneti çok özlediğimden, internet bir yana müzik dinlemeyi özlediğimden bu cafeye geldim, nihayetinde er/erbaş olarak gidebileceğimiz yerler hayli sınırlandırılmıştı. gerçi asker yasak delmeyi sever, ben de öyle. internet cafeye girmeden önce mp3 varsa diye şart koştum. zaten sabahın dokuzunda ortalığa salıverilmiş binlerce genç askerin yapabileceği çok fazla şey yoktu bir pazar günü. ya kahvehaneye gidip kağıt atacaklar, ya mükellef bir kahvaltı yapacaklar, ya kerhanenin açılmasını bekleyip öğlen içtimasını orda verecekler, ya da internet cafelerin açılmasını bekleyip mesenelerini açıp sevdikleri ya da sevme ihtimali taşıdıkları ile söyleşeceklerdi. büyük bir şehrin kenar bir mahallesinden bir pazar günü salıverildik, ahmet erhan'ın "kenar mahallede bir pazar günü" şiiri geldi aklıma, aklıma neler gelmiyordu ki zaten. aklım başını alıp gitmişti.
dükkanlar kapalıydı. canım bir şey yemek istemiyordu. bir an önce müzik dinlemek istiyordum. nöbet tutarken söylediğim şarkılar türküler hep aynıydı, eskiden bildiğim fakat askerliğin unutturduğu şarkıları hatırlatmak istiyordum kendime ve yüksek yüksek sesle müzik dinlemek. bunun bir rsiki vardı elbet, o da milletin ortasında o şarkıları duyduktan sonra yavaş yavaş çözülmek. ama beni tanıyan yoktu zaten bu şehirde. hem asker dediğin ağlar mına koyim, ağlamayıp napsın. hımm, şimdi uzun dönem askerlik yapan arkadaşlar gelip, "lan yaptığınız topu topu altı ay askerlik, onda da muhallebi çocukluğu yapıyorsunuz" diyebilirler pekala. ben de derim ki, "sen devam et hacı, bana bu kadarı bile yetti." içimde zaman zaman dalgalanan bir millet şuuru vardı, suya düştü gülümüz, ötmüyor bülbülümüz oldu o da.
her neyse, askerliğin insan egosuna bıraktığı bir maraz var. belki de sadece benim egoma vurmuştur bu darbeyi, hatta eminim öyledir. insan zannediyor ki o içerdeyken herkes onu düşünüyor. aslında zannetmiyor, sadece an an böyle düşünme gafletine düşüyor. halbuki, askerdeyken bir erkeğe yapılabilecek en kötü şeyi yapan tertibimin terkeden kız arkadaşının da dediği gibi "oysa dışarda hayat devam ediyor!" herkesin işin gücü var, herkesin dertleri meşguliyetleri var, sen askerdeyken senin de olduğu gibi. o yüzden internete girmediği bir buçuk ay boyunca zannediyor ki kendisine mailler yağdı, ondan haber alamayan herkes onu merak etti, -hayır ben asla böyle düşünmedim, keh- sonra gidip bir bakıyor ki nanik. mail grupları sağolsun.
aslında internete girmeden önce yazmayı düşlediğim o kadar şey vardı ki. nöbet tutarken not aldığım cümleleri de almamışım yanıma. bir de istiflemeyi düzgün yapamadığımı fark ettim. düşündüklerimi hep yatay istifliyorum, e alttan bir şey almaya kalktın mı ya hepsini kaldırıp tekrar yerlerine koyman gerekiyor, ya da üsttekileri kaldırmadan çekmeye çalışırken yıkılıyorlar, sen de aradığını bulamıyorsun, karman çorman oluyor. bazen de tetris oynar gibi istifliyorum, o zaman da zaten asla çözülmüyor düşünceler, hiç yazamıyorsun. o nedenle ne demiş ferdi tayfur, "tebessüm edip de kaçma." ya da "sen de mi leyla!"
ya da ne demiş şair, "saçların tarumar, gözlerinde nem"
o kadar boş/dolu geliyor ki her şey, acilen sigaraya başlamam lazım.
niyetim, pek sevdiğim bloguma askerlikle ilgili herhangi bir şey yazmamaktı ama dayanamadım. elbette hanım okurlarımızın iştahını kaçıracak ya da er okurlarımıza gına getirecek askerliğin detaylarıyla ilgili şeyler yazmayacağım, tabii bunu ne kadar başarabilirsem.
çok heyecanlı olmuştuğumu söylemiş miydim. gece iki dört nöbetinde bile normalde uykuya esir düşmemek için çırpınırdım ama bu gece öyle olmadı. uykunun zerresini düşlemedim, soğuk hava bile kesemedi heyecanımı. bunun sebebi ise heyoo çarşıya çıkıyorum, sivile çıkıyorum, insan göreceğim, kadın yüzü poposu göreceğim, çiğ köfte iskender şöbiyet yiyeceğim gibi bir düşle asla kesişmiyordu. sadece bu duyguyu merak ediyordum. haftanın bir günü, o da belli şartlara bağlı olarak verilen bir izne çıkış hissini merak ediyordum. bu teselli ikramiyesini nasıl değerlendireceğimden ziyade, milli piyango idaresine kendim mi gideceğim yoksa avukatlarımı mı yollayacağım düşüncesiydi beni heyecanlandıran. nitekim çıktım, dolmuşa atladım, allahtan ordumuz beni büyük bir ilimizde değerlendirmeye almıştı ve çarşıya çıktığımda yapacak şey çoktu, ben de interneti çok özlediğimden, internet bir yana müzik dinlemeyi özlediğimden bu cafeye geldim, nihayetinde er/erbaş olarak gidebileceğimiz yerler hayli sınırlandırılmıştı. gerçi asker yasak delmeyi sever, ben de öyle. internet cafeye girmeden önce mp3 varsa diye şart koştum. zaten sabahın dokuzunda ortalığa salıverilmiş binlerce genç askerin yapabileceği çok fazla şey yoktu bir pazar günü. ya kahvehaneye gidip kağıt atacaklar, ya mükellef bir kahvaltı yapacaklar, ya kerhanenin açılmasını bekleyip öğlen içtimasını orda verecekler, ya da internet cafelerin açılmasını bekleyip mesenelerini açıp sevdikleri ya da sevme ihtimali taşıdıkları ile söyleşeceklerdi. büyük bir şehrin kenar bir mahallesinden bir pazar günü salıverildik, ahmet erhan'ın "kenar mahallede bir pazar günü" şiiri geldi aklıma, aklıma neler gelmiyordu ki zaten. aklım başını alıp gitmişti.
dükkanlar kapalıydı. canım bir şey yemek istemiyordu. bir an önce müzik dinlemek istiyordum. nöbet tutarken söylediğim şarkılar türküler hep aynıydı, eskiden bildiğim fakat askerliğin unutturduğu şarkıları hatırlatmak istiyordum kendime ve yüksek yüksek sesle müzik dinlemek. bunun bir rsiki vardı elbet, o da milletin ortasında o şarkıları duyduktan sonra yavaş yavaş çözülmek. ama beni tanıyan yoktu zaten bu şehirde. hem asker dediğin ağlar mına koyim, ağlamayıp napsın. hımm, şimdi uzun dönem askerlik yapan arkadaşlar gelip, "lan yaptığınız topu topu altı ay askerlik, onda da muhallebi çocukluğu yapıyorsunuz" diyebilirler pekala. ben de derim ki, "sen devam et hacı, bana bu kadarı bile yetti." içimde zaman zaman dalgalanan bir millet şuuru vardı, suya düştü gülümüz, ötmüyor bülbülümüz oldu o da.
her neyse, askerliğin insan egosuna bıraktığı bir maraz var. belki de sadece benim egoma vurmuştur bu darbeyi, hatta eminim öyledir. insan zannediyor ki o içerdeyken herkes onu düşünüyor. aslında zannetmiyor, sadece an an böyle düşünme gafletine düşüyor. halbuki, askerdeyken bir erkeğe yapılabilecek en kötü şeyi yapan tertibimin terkeden kız arkadaşının da dediği gibi "oysa dışarda hayat devam ediyor!" herkesin işin gücü var, herkesin dertleri meşguliyetleri var, sen askerdeyken senin de olduğu gibi. o yüzden internete girmediği bir buçuk ay boyunca zannediyor ki kendisine mailler yağdı, ondan haber alamayan herkes onu merak etti, -hayır ben asla böyle düşünmedim, keh- sonra gidip bir bakıyor ki nanik. mail grupları sağolsun.
aslında internete girmeden önce yazmayı düşlediğim o kadar şey vardı ki. nöbet tutarken not aldığım cümleleri de almamışım yanıma. bir de istiflemeyi düzgün yapamadığımı fark ettim. düşündüklerimi hep yatay istifliyorum, e alttan bir şey almaya kalktın mı ya hepsini kaldırıp tekrar yerlerine koyman gerekiyor, ya da üsttekileri kaldırmadan çekmeye çalışırken yıkılıyorlar, sen de aradığını bulamıyorsun, karman çorman oluyor. bazen de tetris oynar gibi istifliyorum, o zaman da zaten asla çözülmüyor düşünceler, hiç yazamıyorsun. o nedenle ne demiş ferdi tayfur, "tebessüm edip de kaçma." ya da "sen de mi leyla!"
ya da ne demiş şair, "saçların tarumar, gözlerinde nem"
o kadar boş/dolu geliyor ki her şey, acilen sigaraya başlamam lazım.
10.12.2009
8.12.2009
2.12.2009
Yaşam ve Aşk: Baskı, Desen ve Resimler
23 Ekim 2009-24 Ocak 2010
20. yüzyılın öncü sanatçılarından Marc Chagall, Türkiye'deki sanatseverlerle ilk kez Pera Müzesi'nde buluşuyor.
1887'de Rusya'da doğan ve 1985 yılında Saint-Paul-de-Vence'da hayata gözlerini kapayan Chagall'a ait 160 yapıt, Kudüs İsrail Müzesi'nin zengin koleksiyonundan biraraya getirilen baskı, desen ve resimlerden oluşuyor.
Sergi, Chagall'ın çokyönlü kimliğini ve renkli hayal dünyasını vurgulayan bir seçkiyi sunuyor. Sanatçının yaşamını ve ilk eşi Bella ile aşklarını konu alan özyaşamöyküsel desenlerinin yanı sıra, Kutsal Kitap illüstrasyonları, La Fontaine Masalları ve Gogol'ün Ölü Canlar'ı gibi edebi yapıt resimlemeleri de sergide bir araya geliyor. Yapıtlar arasında Chagall'ın imzasıyla bütünleşmiş Rus folkloru, Yahudi gelenekleri ve sevgililer temaları dikkat çekiyor.
Sergiye paralel olarak 5 Aralık 2009, Cumartesi günü de bir sözel etkinlik yapılacak.
Pera Müzesi ve Fransız Kültür Merkezi işbirliği ile gerçekleştirilecek etkinlikte Marc Chagall'ın torunu ve Marc Chagall Komitesi Yardımcı Başkanı Meret Meyer sanatçının sanatı ve yaşamı üzerine bir konferans verecek.
23 Ekim 2009-24 Ocak 2010
20. yüzyılın öncü sanatçılarından Marc Chagall, Türkiye'deki sanatseverlerle ilk kez Pera Müzesi'nde buluşuyor.
1887'de Rusya'da doğan ve 1985 yılında Saint-Paul-de-Vence'da hayata gözlerini kapayan Chagall'a ait 160 yapıt, Kudüs İsrail Müzesi'nin zengin koleksiyonundan biraraya getirilen baskı, desen ve resimlerden oluşuyor.
Sergi, Chagall'ın çokyönlü kimliğini ve renkli hayal dünyasını vurgulayan bir seçkiyi sunuyor. Sanatçının yaşamını ve ilk eşi Bella ile aşklarını konu alan özyaşamöyküsel desenlerinin yanı sıra, Kutsal Kitap illüstrasyonları, La Fontaine Masalları ve Gogol'ün Ölü Canlar'ı gibi edebi yapıt resimlemeleri de sergide bir araya geliyor. Yapıtlar arasında Chagall'ın imzasıyla bütünleşmiş Rus folkloru, Yahudi gelenekleri ve sevgililer temaları dikkat çekiyor.
Sergiye paralel olarak 5 Aralık 2009, Cumartesi günü de bir sözel etkinlik yapılacak.
Pera Müzesi ve Fransız Kültür Merkezi işbirliği ile gerçekleştirilecek etkinlikte Marc Chagall'ın torunu ve Marc Chagall Komitesi Yardımcı Başkanı Meret Meyer sanatçının sanatı ve yaşamı üzerine bir konferans verecek.
1.12.2009
bu bayram "aynı kavağın kaşığı" diye bir deyim öğrendim. hoşuma gitti. yani, burada mevzubahs olan iki tahta kaşık var, ikisi de aynı ağaçtan yapılmış.
yeni yıl yeni yıl yeni yıl yeni yıl herkese kutlu olsun
dalga dalga dalga dalga dalgalanıyoor
bak bunlar aynı kavağın kaşığı. sevdiğim insana söyleyeceğim bunu, aynı kavağın kaşığı olalım mı?
yeni yıl yeni yıl yeni yıl yeni yıl herkese kutlu olsun
dalga dalga dalga dalga dalgalanıyoor
bak bunlar aynı kavağın kaşığı. sevdiğim insana söyleyeceğim bunu, aynı kavağın kaşığı olalım mı?
kıymetli hanım ve bey efendiler, değerli arkadaşlarım, saygıdeğer gönül dostlarım, asker doğan her türk erkeği gibi ben de askere gidiyorum. işimden ayrıldım. eşim yok. anam babam sağ selamet. yarın yedek subay adayları için hazırlanan sınava girip kısa dönem mi uzun dönem mi ve nereye gidiyorum sorularımın cevaplanması için aralık ayının takriben onuna kadar bekleyeceğim. onikisi gibi de birliğime 'teslim ol'acağım. ondan sonra allah kerim. bakarsınız bilgisayar başında bir iş verirler, bakarsınız ot yoldururlar, patates soydurup bulaşık yıkatırlar, gece nöbetlerine misafirliğe muhakkak sizleri de beklerim. on gün kadar bir zamanım var. bu süreyi köyde bir evde inziva içerisinde geçireceğim, biraz içki biraz sigara birkaç kitap. internetten uzak olacağım, merak buyurmayınız. güle güle git'lerinizi ve cebime koymayı umduğunuz liraları mesaj kutuma bırakabilirsiniz. son günlerde içip içip taciz ettiğim arkadaşlarımdan özür dilerim, yalnızlığıma ve türk erkeğinin askerlikle olan başı hoşluğuna versinler. malum, değişik bir psikoloji. burası böyle kalsın. düşmanlarım hacklemezse arasıra okuyan filan olur, neden olmasın.
bir de sizden ricam ben evdeyken elektrikli süpürgeyi çalıştırmayın lütfen, ben kahveye filan gidince yapın temizliği. söz pazar alışverişine ben çıkarım.
bir de sizden ricam ben evdeyken elektrikli süpürgeyi çalıştırmayın lütfen, ben kahveye filan gidince yapın temizliği. söz pazar alışverişine ben çıkarım.
eveet. günaydın. bir bayram daha gördük sayın seyirciler. bugün bir aralık. aralık'a giriş yaptık. kaldı onbir. anne içerde kahvaltı hazırlıyor, baba yan odada horluyor. garip bir hismiş, unutmuşum. günaydın. bugün bir mail okudum, içim bir hoş oldu, umut doldum. sizlerle biraz acı da olsa ahmet erhan'ın oğul şiirini paylaşmak istiyorum.
26.11.2009
what's up! neler oluyor. neler oluyor bize, bize neler oluyor. şu sözü kim yazdıysa, ama sadece bu mısrayı, tebrik ediyor. ben de cümleleri zihnimde böyle evirir çeviririm habire. aklımda mutlaka o gün son gördüğüm aracın plakası olur. bugünün tek kaybı yanan üç adet parmak ucu oldi. beni yazmakla ve güzel insanlarla tanıştıran bir yazma atölyesine katılmıştım istanbıl günlerimde. ordaki beyaz saçlı amca demişti ki, bir bira içebilirsiniz yazmadan önce, iyi gelir, ama daha fazlası yazmak açısından zararlıdır. o günlerde bunu sık sık denemiştim, her ihtimale karşılık dört bira alıyordum, birini içip kağıdı kalemi elime. tam yazmaya başlayacakken hadi bi tane daha içeyim, derken dördüncü birayı içip uyuklamaya başlıyordum. sonra da yarın yazarız deyip sızıyordum. hâlâ aynı denemeyi yapıyorum, yanılmadım. o yüzden yüzyılın romanı habire gecikiyor, hahah.
her mevsim içimden gelir geçersin. ne güzel laf.
her mevsim içimden gelir geçersin. ne güzel laf.
ilginç bir durum oluştu ve akşama kadar çalışacakken, işlerin de süper yolunda gitmesinin sayesinde erken salıverildim. fabrikama veda ettim. şehre de veda edeceğim akşama doğru. eski günlerde yapmadığı gibi babam beni almaya gelecek arabayla. çünkü yüküm ağır. her neyse, saat altıya kadar bolca boş vaktim var yani. bu suretle dolapta fazlalık olarak duran biraya diktim gözümü. bir taneden bir şey olmaz ve öğlen birasının tadı hiçbir şeyde olmaz. ama ya şişesinin dibinde sırıtan cin, ona ne demeli, o şişeyi de yanımda götüremem ki, o cini de okşamalıyım ama peder beyciğim kokusunu alırsa alimallah topuklarıma sıkar, lan allahsız arefe günü içki mi içilir, diyerek. neyse, ayılırız o vakte kadar.
yarın bayram demiş miydim, yoksa herkesler bunun farkında mıydı. neler olacak ben size söyleyeyim. sabah erkenden kalkılacak. kaloriferli, yani her yerinde eşit sıcaklıklara sahip ortamlara alışmış olan vücudum, sobalı evde sabah uyanmanın verdiği sönmüş soba soğukluğuna maruz kalıp tam küfredecekken, hayırlı bir sebep uğruna erken kalkıldığından duraklayacak, vira bismillah çekecek, çoraplarını arayacak etrafta. hemen bir hırka atacak sırtına. ulan şu bayramlar yaza gelse de camiye gidene kadar donmasak bari, diyecek. baba seslenecek, hakan hadi olum acele et. [sanki biz napıyosak, kalktık işte, ileride sırf bayram namazları için evin içine bir cami yaptırıcam mına koyim] sonra tuvalete, ama el yüz yıkandıktan sonra kendine gelinecek [not alır gibi oldu, kendine gelin edecek biri aranıyor] abdest de alınıp aşağı inilerek arabaya ilerlenecek. milletimize bayram sabahlarında bi hâl geldiğinden [misal ben] herkes camilere akın edeceğinden peder beyin yer bulamama korkusu ve takıntısından, dışarda kalırsak donarız şeklindeki fikir akıntısından, namazdan kırkbeş dk önce camide olunacak. bir vaiz, bir de biz, ne de şekeriz. ha en önde de üç tane ihtiyar, yoksa bana mı benziyorlar, şapkalarını ters çevirmişler. biri uyukluyor. eminim o saatte orda olduğu için münker ve nekirden hesabına iki artı daha geçtiğine inanıyor. ya da büyük amcalarım gibi altmışına kadar her allah'ın günü içip altımışında tak diye kadehi şişeyi kırıp soluğu camide alanlardandır. halı kokusu beni büyüleyecek. gözlerimi duvarlara, yavaş yavaş gelmeye başlayan insanlara, caminin mimarisine döndüreceğim. ayaklarımın uyuşmasıyla kendime gelip kibar bir küfür daha edeceğim, ama o gün bayram. ayrıntıya girmeyelim, sonra vaaz, hutbe, namaz derken bayram saatlerine resmen giriş yapılmış olacak. ilk babanın eli öpülecek, sonra eniştenikine eğilinecek ama öptürmeyecek. sonra camidekilerle bayramlaşılıp evde hazırlanmakta olan kahvaltı hayal edilerek zihinsel masturbasyon yapılacak. ve kardeş öpülerek uyandırılacak, peder bey seslenecek, o kalkmamış mı daha, bayram günü bu saate kadar uyunur mu?yacak. sonra babaanne, hala, kuzenler, yeğenler. mesela iki bayram önce yeğenler diye bir şey yoktu. o halde yaşlanıyoruz doktor.
yarın bayram demiş miydim, yoksa herkesler bunun farkında mıydı. neler olacak ben size söyleyeyim. sabah erkenden kalkılacak. kaloriferli, yani her yerinde eşit sıcaklıklara sahip ortamlara alışmış olan vücudum, sobalı evde sabah uyanmanın verdiği sönmüş soba soğukluğuna maruz kalıp tam küfredecekken, hayırlı bir sebep uğruna erken kalkıldığından duraklayacak, vira bismillah çekecek, çoraplarını arayacak etrafta. hemen bir hırka atacak sırtına. ulan şu bayramlar yaza gelse de camiye gidene kadar donmasak bari, diyecek. baba seslenecek, hakan hadi olum acele et. [sanki biz napıyosak, kalktık işte, ileride sırf bayram namazları için evin içine bir cami yaptırıcam mına koyim] sonra tuvalete, ama el yüz yıkandıktan sonra kendine gelinecek [not alır gibi oldu, kendine gelin edecek biri aranıyor] abdest de alınıp aşağı inilerek arabaya ilerlenecek. milletimize bayram sabahlarında bi hâl geldiğinden [misal ben] herkes camilere akın edeceğinden peder beyin yer bulamama korkusu ve takıntısından, dışarda kalırsak donarız şeklindeki fikir akıntısından, namazdan kırkbeş dk önce camide olunacak. bir vaiz, bir de biz, ne de şekeriz. ha en önde de üç tane ihtiyar, yoksa bana mı benziyorlar, şapkalarını ters çevirmişler. biri uyukluyor. eminim o saatte orda olduğu için münker ve nekirden hesabına iki artı daha geçtiğine inanıyor. ya da büyük amcalarım gibi altmışına kadar her allah'ın günü içip altımışında tak diye kadehi şişeyi kırıp soluğu camide alanlardandır. halı kokusu beni büyüleyecek. gözlerimi duvarlara, yavaş yavaş gelmeye başlayan insanlara, caminin mimarisine döndüreceğim. ayaklarımın uyuşmasıyla kendime gelip kibar bir küfür daha edeceğim, ama o gün bayram. ayrıntıya girmeyelim, sonra vaaz, hutbe, namaz derken bayram saatlerine resmen giriş yapılmış olacak. ilk babanın eli öpülecek, sonra eniştenikine eğilinecek ama öptürmeyecek. sonra camidekilerle bayramlaşılıp evde hazırlanmakta olan kahvaltı hayal edilerek zihinsel masturbasyon yapılacak. ve kardeş öpülerek uyandırılacak, peder bey seslenecek, o kalkmamış mı daha, bayram günü bu saate kadar uyunur mu?yacak. sonra babaanne, hala, kuzenler, yeğenler. mesela iki bayram önce yeğenler diye bir şey yoktu. o halde yaşlanıyoruz doktor.
25.11.2009
dün öğretmenler günüydü. kutlu olsun. ilkokul öğretmenimin sesini duydum, iyi geldi. ben öğretmenlerinden nefret etmeyen azınlıktanım. benim için çok şey yaptı sağolsun. sonra bana zor zamanlarımda yardım eden, akrabam bir çift öğretmeni de arayıp günlerini kutladım. inanmam böyle günlermiş filan, ama onun sesinin, "oğlum, hadi çok yazmasın sana" deyişi var ya, her sene bu beni onları aramaya sevk eder. ilkokul öğretmenimin de, beni savunmak için o pezevenk okul müdürünün karşısında ağlar bir şekilde sinirlenip kendine hakim olamaması yeter de artar. sınıfa ayaklarımı vurarak girdim diye, serdar'la kavga ettim diye, ülkü'ye mektup yazdım diye yediğim tokatlar hiç umrumda değil.
yarından sonra bayram. ilerleyen günlerde yazmam zor olacak farkındayım. herkesin bayramı kutlu olsun. bayram güzel bir şeydir. adı kurban, vs. olsa da. beni görmek istediğim insanlarla bir araya getirir. bir de tatil sonuçta. çalışmaktan kaçmakla alakası yok bunun, ilk gün bayram namazı için erken kalkmak haricinde diğer günler saati kurmadan yatmak, yaşlıların o tırnaklarından arttırdıklarıyla şeker alarak dağıtmaları, ya da bütün cimrilikleriyle koskoca şekerliği üç tanecik şekerle donatmaları, babamı gördüklerinde, "oğlum hoşgeldin, nerelerdesin, eskiden hep gelirdin" demeleri, beni gördüklerinde, "sana ne kadar da benziyor, eskerliğini yaptı mı bu, evlendi mi, çocuğu var mı" gibisinden sorular yorumlar yapmaları, babamın 'dudu kadın'a para vermesi, dedemin yerleşikliğe geçtikten sonra yaşadığı o pembemsi aşı boyalı evin önünden geçerken birtakım benliklerimin kendinden geçmesi, ne bileyim, geçen bayram yaşayan birinin bu bayram artık olmaması, arefe günü mezarlık ziyaretleri, vs. önemli şeyler bunlar benim için. insanlar bunları rutine bağlamış olsalar da benim için hiç de öyle değil.
keşke dedem yaşıyor olsaydı.
yarından sonra bayram. ilerleyen günlerde yazmam zor olacak farkındayım. herkesin bayramı kutlu olsun. bayram güzel bir şeydir. adı kurban, vs. olsa da. beni görmek istediğim insanlarla bir araya getirir. bir de tatil sonuçta. çalışmaktan kaçmakla alakası yok bunun, ilk gün bayram namazı için erken kalkmak haricinde diğer günler saati kurmadan yatmak, yaşlıların o tırnaklarından arttırdıklarıyla şeker alarak dağıtmaları, ya da bütün cimrilikleriyle koskoca şekerliği üç tanecik şekerle donatmaları, babamı gördüklerinde, "oğlum hoşgeldin, nerelerdesin, eskiden hep gelirdin" demeleri, beni gördüklerinde, "sana ne kadar da benziyor, eskerliğini yaptı mı bu, evlendi mi, çocuğu var mı" gibisinden sorular yorumlar yapmaları, babamın 'dudu kadın'a para vermesi, dedemin yerleşikliğe geçtikten sonra yaşadığı o pembemsi aşı boyalı evin önünden geçerken birtakım benliklerimin kendinden geçmesi, ne bileyim, geçen bayram yaşayan birinin bu bayram artık olmaması, arefe günü mezarlık ziyaretleri, vs. önemli şeyler bunlar benim için. insanlar bunları rutine bağlamış olsalar da benim için hiç de öyle değil.
keşke dedem yaşıyor olsaydı.
24.11.2009
"all right skip, whereever you are, this one is for you." diye bir alıntım var bi şarkının başlangıcından. bunu niye yazıyorum biliyor musun, birisi bir gün bu şarkıda bu kadın ne diyor diye tesadüfen rastlarsa, hislenir de merak ederse, google'a yazıp da ararsa, beni bulsun diye. çok önemli bu insanın beni bulması. tıpkı bir zamanlar bu gemi ne zamandır burda aramaları gibi, ama bu daha spesifik, üzgünüm türkçe, mühendisim türkçe.
o değil de, hep lafı uzatıp yazının ana temasını kaçırıyorum; düşünsene, biri senden yıllar sonra senin söylediğin bir şarkıyı söylüyor, ve bu şarkının başında senin adını anıp bu şarkı senin için diyor. ve kayıtlara böyle geçiyor.
o değil de, hep lafı uzatıp yazının ana temasını kaçırıyorum; düşünsene, biri senden yıllar sonra senin söylediğin bir şarkıyı söylüyor, ve bu şarkının başında senin adını anıp bu şarkı senin için diyor. ve kayıtlara böyle geçiyor.
akşam işten geldiğimde açtığım bu klima odayı sabah sekize iki kala ancak ısıtabiliyor. biraz olsun ısınmak için sigaradan son nefesi ve çayımdan son yudumu sıcak bir ortamda alıyorum, tam o sırada mesai gongu çalıyor, "hasktir, gene geç kaldık," deyip yola koyuluyorum. bu sırada alelacele bağcıklarıma basma tehlikem çok yüksek, aldırmıyorum. sağdan başlıyorum, günaydın derken solu bağlamayı bitirmiş oluyorum.
ayakkabı bağcıklarını bağlamayı öğrenmenin bile bir hikayesi var bazı insanlarda, kimi hatırlamıyor bile. hayır, hiç garipsemiyorum. hatta son zamanlarda hiçbir şeyi.
ayakkabı bağcıklarını bağlamayı öğrenmenin bile bir hikayesi var bazı insanlarda, kimi hatırlamıyor bile. hayır, hiç garipsemiyorum. hatta son zamanlarda hiçbir şeyi.
insanın çok güçlü hoparlörleri var olabilir ama bu yine de her dem sesli biri olmasını gerektirmez. istediği zaman açabilir sesini sonuna kadar, hatta kızdırırsanız basslarıyla kalbinizi bile gümletebilir, bazen cızırdarsa şaşırmamalı bu yüzden. keyfi yerindeyse çıstak dubstak dub tıs dış tıs.
çok güçlü hoparlörlerim olsun istiyorum ama bir o kadar da portatif/minyatür olsunlar ki onları istediğim yere götürebileyim. sözgelimi benimle birlikte mezara kadar gelecek kadar sevsinler beni hoparlörlerim. merak etmeyin yalnızca yalnızken açarım seslerini, ancak o zaman kullanabilirim tüm kapasitelerini, o yüzden rahatsız etmem kimseyi, misal davut bile hiç söylenmedi bana, "olum sen evde miydin yahu, bazen korkuyorum öldü mü bu çocuk diye."
bir de şey istiyorum hayattan, çok büyük bir akvaryumum olsun. farz-ı muhal çok büyük bir evim var ve bu evin kocaman bir odasının tamamını akvaryumuma ayırıyorum. çok mutluyum. hatta abartmak gibi olmasın arasıra kendim de içine dalıp dünyaya bir de balıkların gözünden bakıyorum, fena mı olur.
bugün biraz ağırdan alarak işimin parçası olan bir ayar yapıyordum. ama hakkaten de ağırdan alma olayını abarttım. sonra iş arkadaşım ela demesin mi, "senin de elin ne kadar ağır, sutyeni kaç dakikada açıyorsun sen!" fena güldüm.
bu onun işi olsa dahi bir insanın önüne boyaması için ayakkabılarını uzatmak; ya da; törpülemesi, cilalaması, vs. için tırnaklarını, hele hele ayak tırnaklarını uzatmak, bana garip geliyor, anlayamıyorum. haha, anlayamadığım şeyler sadece bunlar olsa, çok mutsuz olurdum kesin, ama çok fazla olduğu için mutlu ve mesudum, müsterihim hayattan yana.
bir şaire bir kitabını imzalattım haftasonu. aslında web dünyasından tanığı olduğum üzere bu adamın ikiyüzlü olup olmadığına dair şüphelerim var ama izmir'in yerlisi olup izmir'de oturan bu adamla tanışmak istedim. çünkü kendisi geceleri çöp toplayan, hurdacılık yapan bir şair. onu göreceğimden emindim çünkü yakın arkadaşı olan ve benim zerre sevmediğim başka bir şairin imza günü vardı, ve o da onunla gelecekti. neyse ki hesapladığım gibi oldu ve sevmediğim arkadaşıyla muhatab olmadan kitabını imzalattım. maksadım kitap imzalatmak da değildi, onu bir araç olarak kullandım şairle tanışmak için. kitaba bakıp, "bunu nerden buldun?" dedi. eski bir kitabının ilk basımıydı çünkü. "buldum işte!" dedim. adımı sordu, imzaladı. altına klişe bir not düştü, rasgele bir sayfa açıp oradan bir dize yazdı. izmir'de şiir konuşacak birini aradığım için bu adamla tanıştım ve ileride kendisini arayıp görüşeceğim. muhtemelen şarap içip balığa gideceğiz hatta, yo hurdacılığa geri dönmek istemiyorum. aynı zamanda yeni şiiri de takip eden biri, bu güzel. bana baktı, "yörük müsün sen?" dedi, "böyle saçların dik dik." "evet." dedim. nereli olduğumu sordu söyledim. mesleğimi, şiire ilgimi. "yirmisekiz," dedim, "hayır bekarım" dedim. "belli, evli olan gençler ölü gibi bakıyor, sen canlı canlı bakıyorsun!" dedi. içimden, 'bir gün ben de evleneceğim ve hiç de ölü gibi bakmayacağım' dedim, hissettirmedim. acelesi vardı, bunları onunla daha çook konuşacağımızı hissettim. memnun oldum ve ayrıldım oradan.
çok güçlü hoparlörlerim olsun istiyorum ama bir o kadar da portatif/minyatür olsunlar ki onları istediğim yere götürebileyim. sözgelimi benimle birlikte mezara kadar gelecek kadar sevsinler beni hoparlörlerim. merak etmeyin yalnızca yalnızken açarım seslerini, ancak o zaman kullanabilirim tüm kapasitelerini, o yüzden rahatsız etmem kimseyi, misal davut bile hiç söylenmedi bana, "olum sen evde miydin yahu, bazen korkuyorum öldü mü bu çocuk diye."
bir de şey istiyorum hayattan, çok büyük bir akvaryumum olsun. farz-ı muhal çok büyük bir evim var ve bu evin kocaman bir odasının tamamını akvaryumuma ayırıyorum. çok mutluyum. hatta abartmak gibi olmasın arasıra kendim de içine dalıp dünyaya bir de balıkların gözünden bakıyorum, fena mı olur.
bugün biraz ağırdan alarak işimin parçası olan bir ayar yapıyordum. ama hakkaten de ağırdan alma olayını abarttım. sonra iş arkadaşım ela demesin mi, "senin de elin ne kadar ağır, sutyeni kaç dakikada açıyorsun sen!" fena güldüm.
bu onun işi olsa dahi bir insanın önüne boyaması için ayakkabılarını uzatmak; ya da; törpülemesi, cilalaması, vs. için tırnaklarını, hele hele ayak tırnaklarını uzatmak, bana garip geliyor, anlayamıyorum. haha, anlayamadığım şeyler sadece bunlar olsa, çok mutsuz olurdum kesin, ama çok fazla olduğu için mutlu ve mesudum, müsterihim hayattan yana.
bir şaire bir kitabını imzalattım haftasonu. aslında web dünyasından tanığı olduğum üzere bu adamın ikiyüzlü olup olmadığına dair şüphelerim var ama izmir'in yerlisi olup izmir'de oturan bu adamla tanışmak istedim. çünkü kendisi geceleri çöp toplayan, hurdacılık yapan bir şair. onu göreceğimden emindim çünkü yakın arkadaşı olan ve benim zerre sevmediğim başka bir şairin imza günü vardı, ve o da onunla gelecekti. neyse ki hesapladığım gibi oldu ve sevmediğim arkadaşıyla muhatab olmadan kitabını imzalattım. maksadım kitap imzalatmak da değildi, onu bir araç olarak kullandım şairle tanışmak için. kitaba bakıp, "bunu nerden buldun?" dedi. eski bir kitabının ilk basımıydı çünkü. "buldum işte!" dedim. adımı sordu, imzaladı. altına klişe bir not düştü, rasgele bir sayfa açıp oradan bir dize yazdı. izmir'de şiir konuşacak birini aradığım için bu adamla tanıştım ve ileride kendisini arayıp görüşeceğim. muhtemelen şarap içip balığa gideceğiz hatta, yo hurdacılığa geri dönmek istemiyorum. aynı zamanda yeni şiiri de takip eden biri, bu güzel. bana baktı, "yörük müsün sen?" dedi, "böyle saçların dik dik." "evet." dedim. nereli olduğumu sordu söyledim. mesleğimi, şiire ilgimi. "yirmisekiz," dedim, "hayır bekarım" dedim. "belli, evli olan gençler ölü gibi bakıyor, sen canlı canlı bakıyorsun!" dedi. içimden, 'bir gün ben de evleneceğim ve hiç de ölü gibi bakmayacağım' dedim, hissettirmedim. acelesi vardı, bunları onunla daha çook konuşacağımızı hissettim. memnun oldum ve ayrıldım oradan.
19.11.2009
ben her cuma bir yere gittim. bu ayrı bir dünya idi. sözgelimi her cuma yeni bir filmin ilk seansına gitmek, yahut bir oyunun açılışını izlemek gibi. ya da annesine koşan yatılı bir çocuk gibi cuma akşamları. gibileri sevmiyorum, ben her cuma akşamı içmeye de gittim çünkü. kitap okumaya, kitapçılara kitap aramaya, sahaflara, üniversitelere okumaya, üç üniversite gezdim, ilginç idi. yaşıma ve bu kadar çok cumayı hasarsız atlattığıma hatta yarın bir tanesiyle daha tanışacak olmama inanamıyorum. sözde bir roman yazacaktık, cuma olacaktı içeriği, ilk hayran kaldığım kitap olan robinson'a atıfta bulunacaktım, yemedi. biz kalimero'yu izleyip gülelim en iyisi, sözlülerimizden yüksek puan alalım, yazılılardan da tabii, dilini anlamasak da kalimero, aşağıda, izleyelim. eylüle aşık olalım bu kasım ortalarında. aralık gelince halim fena. son yirmiüç.
17.11.2009
bi yokuş vardı, penceresine bakıyordu yurdun. ya da yurdun 207 no'lu odasının penceresi o yokuşa bakıyordu. arabalar zorlanırdı yağmurlu havalarda o yokuşu tırmanmakta. arnavut taşlı bir yokuş, taşlar saysan sayılır, maçka'ya doğru yükselen bir yokuş ve yurt. bir taraftan da itü devlet türk musıkisi konservatuarına bakan bir yurt, başka bir yokuş başından konservatuar öğrencilerinin çalgılarının sesleri yükselirdi. içerde, kalorifer peteğine yaslanmış dışarıyı seyreden bir çocuk, kulağında walkmaniyle kış geldiğinde, birtakım şarkılar dinler. akşamlar filan olur. kaloriferleri ateşler yüzleri isli adamlar. birtakım duygular eksilerek çoğalmışlar on yıldan bu güne. birtakım insanlıklar. birtakım ayrılıklar. ayrılıkların takımyıldızları, takımadaları filan var. her ayrılık bir takım tutar ve o takımın peşinde gider, diğer takımsa küme düşer. walkmani ayırt etmez kulakları çocuğun dış dünyanın seslerinden. kuklaları da bu bakımdan sever. insan acılarını büyütmemeli, çocuk büyüdükçe acılar sabit kalmalı kendi büyüklükleriyle. çünkü gebedir tüm genç kızlar yeni acılara. duyuyor musunuz beni hacılar, gittiniz kutsal bellediğiniz mekanlara, biraz da buraları tavaf edin. biraz da bizim taşladıklarımızı taşlayın. yurttan yağmuru seyreder bütün çocuklar, ellerinde play tuşu. rewind, forward. rw, fw. hayat geri sarılabiliyor bazen ne güzel. kar yağdı mı o daha bir güzel seyredilir kalorifer peteğine yaslanılınca, bacakları ısınır hatta yanar çocukların. arabalar çıkmakta zorlanır. hayat gibi hani yaşanılan. patinaj yapıyoruz o halde bazen, ama çıkıyoruz nitekim. ya çamura saplanan ya yağmurda kayan tekerlerimizin altına bir tahta, ya da birileri sağolsunlar ittiriyorlar. çıkıyoruz, yokuş başını görünce anlıyoruz ki dünya yuvarlak, ve döner, ve çocuklar dönme dolapları, atlı karıncaları sever.
arasıra lunaparka gitmeli insan. el ele olmalı.
arasıra lunaparka gitmeli insan. el ele olmalı.
insan bazen üşümüyor mu, hiç şaşırmıyorum ben buna bu duruma. yani üşümek anlamında şey ettim biraz. insan bazı yaşlarında çok kızgın olabiliyor, büyüdükçe teskinleşeceğimi ümid ediyorum. evet devam ediyorum ama sor bi neden, kopmamak için. geçen gün özgür'le konuşuyoduk yine; hani şu, bana, tanrıya ve sana verdiği yeteneğe ihanet ediyosun diye özgür'le. nerden duyduysa bu lafı, yeteneğime tokayım, tana bitey olmatın, dedim ben de. her neyse, bu lafı eskiydi tabii ve ben bunu bundan yıllar önce sizinle paylaşmıştım, şimdiki lafı ise şu oldu, yazmıyorsun di mi; sabahları yazıyorum dedim, ayık kafayla iyi oluyor; ne zamana kadar, dedi. bu sohbeti burada kapattım, zeynep'e döndüm, ee zeynep sen ne zaman mezun oluyosun şimdi dedim, ve sohbet dünya denen bu labirentin içinde yön değiştirdi, biram bitmek üzereydi ve tazelemesi için garsoncağıza işaret ettim. sigaramı tazelemesi için parmaklarıma ve dudağıma emrettim, dudağım da ne dudaktı ha, dudağım dudak, dediğim dedik gibi, ne güzel di mi, ben yaptım, hem de daha demin. dudağım yok benim. o değil de benim dünyadaki en erotik fantezilerimden biri maçka parkından kalkan teleferikte öpüşmektir, öpüşmek ah ne hoştur boğaza karşı teleferiğin buğusu içinde, var mı ötesi, bence varla yok arası. bak benim uzatasım gelmiş gördün mü, noktalar virgüller gırla gidiyor, ben tırla, poff, uçurum dan dan.
beng beng may beybi şat mi. donla dolaşıyorum filan derken nazar değdirdim, kaloriferler yanmıyor, bozuk, bu dünyanın çivisi çıkmış hakkaten. bugün eski mesajlarını sildim telefonumun, emrah'ınkileri bıraktım. bir gün ben de izmarit diye bar açıcam, ve herkes izmaritleri yere atıcak, çok otantik olucak. o kadar da diyorum tok karna içemiyorum diye, habire akşam yemeği yediriyor bu yalan dünya bana. ne güzel bir şey, zamanında fransız sanatçılar, chanteur ve chanteuse'ler, ülkemizi ziyaret etmiş ve güzel güzel şarkı söylemişler o bozuk türkçeleriyle. ben de biraz bozuk türkçem olsun istiyorum, geçen gün türkçeyi bi bozdum bi bozdum. geçen gün ingilizcem de bozuk attı bana. je ne sais pas. sevdim inanamıycaan kadar seni esmer kız. aslında biliyor musunuz bu hayatta üstümüze alınacak bir garip hırkadan başka hiçbir şeyimiz olmamalı. iler tutar yanı yok yani bu durumların. mesela tövbeler tövbesi adlı şarkının başlangıcı kadar başlangıcı güzel şarkı az bulunur. hadi be kırlangıcım, gel yanıma, başlangıcı mol. pampam diye bir kedisi vardı komşumuz merve teyzenin. günde birkaç kez kapımızı çalardı, korkardım da pampam'dan, büyükçe bir şeydi teyzenin kendisine inat. bu kedi bu kadını bir gün yer derdim kendi kendime, huyumdur kendi kendime de güler geçerdim bu gibi durumlara. bir gün fena ağlattı bizi merve teyze, ölümüyle pampam'ı kızına bırakması bir oldu, pampam çok hüzünlüydü giderken. emrah bakamadı ölüsünü kapıdan çıkarırlarken. eskiden içince hiç kızarmazdım, bana bi haller oldu. haller gençlik merkezi vardır eskişehir'de, bi numarası yoktur ama şehre gidenlere önerirler gezmeleri için, hep de şey derler, burası eskiden haldi. kim kimi halledebilmiş ki şu dünyada.
yıldız. kaydı yayınla.
beng beng may beybi şat mi. donla dolaşıyorum filan derken nazar değdirdim, kaloriferler yanmıyor, bozuk, bu dünyanın çivisi çıkmış hakkaten. bugün eski mesajlarını sildim telefonumun, emrah'ınkileri bıraktım. bir gün ben de izmarit diye bar açıcam, ve herkes izmaritleri yere atıcak, çok otantik olucak. o kadar da diyorum tok karna içemiyorum diye, habire akşam yemeği yediriyor bu yalan dünya bana. ne güzel bir şey, zamanında fransız sanatçılar, chanteur ve chanteuse'ler, ülkemizi ziyaret etmiş ve güzel güzel şarkı söylemişler o bozuk türkçeleriyle. ben de biraz bozuk türkçem olsun istiyorum, geçen gün türkçeyi bi bozdum bi bozdum. geçen gün ingilizcem de bozuk attı bana. je ne sais pas. sevdim inanamıycaan kadar seni esmer kız. aslında biliyor musunuz bu hayatta üstümüze alınacak bir garip hırkadan başka hiçbir şeyimiz olmamalı. iler tutar yanı yok yani bu durumların. mesela tövbeler tövbesi adlı şarkının başlangıcı kadar başlangıcı güzel şarkı az bulunur. hadi be kırlangıcım, gel yanıma, başlangıcı mol. pampam diye bir kedisi vardı komşumuz merve teyzenin. günde birkaç kez kapımızı çalardı, korkardım da pampam'dan, büyükçe bir şeydi teyzenin kendisine inat. bu kedi bu kadını bir gün yer derdim kendi kendime, huyumdur kendi kendime de güler geçerdim bu gibi durumlara. bir gün fena ağlattı bizi merve teyze, ölümüyle pampam'ı kızına bırakması bir oldu, pampam çok hüzünlüydü giderken. emrah bakamadı ölüsünü kapıdan çıkarırlarken. eskiden içince hiç kızarmazdım, bana bi haller oldu. haller gençlik merkezi vardır eskişehir'de, bi numarası yoktur ama şehre gidenlere önerirler gezmeleri için, hep de şey derler, burası eskiden haldi. kim kimi halledebilmiş ki şu dünyada.
yıldız. kaydı yayınla.
16.11.2009
kamil'e küfretmeye başladığım zaman anlıyorum ki sarhoşum, çünkü bildiğin küfür ediyorum, ve bu hoşuma gidiyor, işte o zaman içmeye devam ediyorum. ama bu şey için değil elbette, şey için işte, bilirsin, şey için. bilmelisin. sayılı gün çabuk geçer ve tavşan kısık ateşte pişer derler, kısık ateşte pişiyorum ben de, her zaman olduğum gibi, her zaman her şeyin olduğu gibi. kısık gözlerini unutuyorum insanların. bir iki şarkı play ediyorum. babama bu akşam orjinal plağından zeki müren'in kahır mektubunu dinlettim şaşırdı, hele bir de tango yapmayı bildiğimi -ama alaylıca- itiraf edince, siktir lan dedi, ben de dedim ki sen beni bir şeye benzetemedin galiba. insanın babasının olması bazen değişiktir sayın seyirciler. sonra da orhan gencebay'dan tanrı'ya feryat dinlettim, iyi geldi ona dört hakiki dubleden sonra, dublenin hakikiliği mühimdir bizim fiziki coğrafyamızda. tabii bir insanın hem fiziği hem coğrafyası iyi olabilir, benimse fiziğim de coğrafyam da kötüydü, sadece sayısalım iyiydi, iyi bir sözel zekaya sahip sayısalcıydım. yani emotional intelligence'ım yüksekti, ki bu da para etmiyordu, atari salonlarında jeton da etmiyordu, birkaç kelimelik ederi vardı, bense kekemeydim kendime karşı, topluma karşı konuşkan.
15.11.2009
"canım havuç çekiyor benim," dedim her zamanki çocuksu tonumla. ben çok şey isterim, canım her an bir şeyler çeker. aslında hayattan pek de bir şey istemem ama arkadaşımdan, sevgilimden, yakınlarımdan çok şey isteyebilirim zaman zaman, bunu da bana çok görmemeleri gerektiğini düşünürüm, şöyle düşünseniz hak vermez misiniz bana, ben bir çocuğum, inanın ki çocuğum ve istemeye hakkım var. yüzüme baktı. yüzüme bakmayı pek severdi, yüzüme bakmasından bıktığımda hatta elimle iterdim çenesini, kendi kendine meşhur ettiği hareketiyle yüzünü geri getirirdi benim ittiğim yönün tersine, eski haline, ne de şirin olurdu ki o zaman. onu şirin bulduğum, bazı bazı yakışıklı bulduğum doğruydu doğru olmasına ama bir tarafıyla da benim görkemime, güzelliğime, şanıma yetişemeyecekmiş gibi bir duygu taşıyordum. biraz aşırı yerel ve dramatikti çünkü yaşama tarzı. ya da öyle yapmayı severdi, üzerime titremesi konusunda ise hâlâ kararsızım, ona kalırsa üzerime titriyordu, bana kalırsa da, ama biraz daha biraz daha lütfen. oburum ben, sevgisiz yetiştim, ve şimdi bu sevgiyi olsa da olmasa da bozdurarak harcıyorum. gençleştim güzelleştim, zekiyim, ve sevilirim. yüzüme baktı. yine dalga geçecekti anlaşılan, ya da suratı o komik ifadelerinden birini takınacak ve beni güldürmek için bir şey söyleyecekti, daha doğrusu o bir şey söyleyecekti, ben de buna gülecektim kafamı geriye atarak. sonra dalga geçmeler silsile halini alacaktı, gülme şeklimle, yüzümü geriye atarak gülme şeklimle ilgili, saçlarımın o anki haliyle ilgili, ve bu böyle sürüp gidecekti, ben onun gülmesine gülecektim, ve dakikalarca gülecektik. çünkü öyle olduğunda böyle oluyordu. yüzüme baktı, "lan bu mevsimde havuç nerden aklına geldi!" dedi şaşkınlıkla ama kızmadan. o güne kadar ne dediysem yaptırmıştım ve yine yapacaktı elbette. ama erkeklik nazını da yapacaktı bir taraftan, ondan sonra da istediğimi. "ya çekti işte ne bileyim," dedim gücenerek. evin içinde sağa sola yürüdü, ne yapacağını düşündü, saatine baktı, haftasonu akşamın o saatinde, üstelik mevsimini tutturamadan yaptığım bu isteği nasıl karşılayacağını düşündü. çok çözümcüydü, çözüm üretmeyi severdi, problemlerden nefret ederdi ama hepsinin de ölümlü ve çözümlü olduğundan emindi. hissettirmeden arasıra kendisi de üretirdi. "madam hadi gidelim madem," dedi. "nereye gideceğiz?" dedim umutsuzca, hem istiyordum hem de istemiyor gibiydim, hep de böyleydim. "nereye olacak, toprağın altında havuç aramaya." atladık arabaya, neyse ki süpermarketler vardı ve yaza doğru geç kapatıyorlardı. yolda, kendisine, küçükken sarılık üstüne sarılık geçirdiği için havuç dediklerini anlattı, ve birtakım başka şeyler. markete vardık, bir kiloluk sarı havuçlardan aldık. sarmaş dolaştık. eve gittiğimizde hepsini teker teker, hem de iştahla yememe şaşırdı. "allah'tan hamile değilsin, bi de hamile olsan kimbilir bu mevsimde neler isteyeceksin" dedi, güldük.
bir hafta sonra test yaptım. iki çizgi vardı gözümde uzadıkça uzayan.
bir hafta sonra test yaptım. iki çizgi vardı gözümde uzadıkça uzayan.
12.11.2009
- güzel kız. alsana böyle bir kız.
cem yılmaz'ın hokkabaz filmi gözümde tüm ayrıntılarıyla büyük filmdir. sanattan beklediğim sanat olmasının yanında bir taraftan da böylesi olmasıdır, bunu her şey çok güzel olacak'ta da görmüştüm ben ama hokkabaz kesinlikle daha profesyonel. ayrıntılara daha müthiş hitap edilmiş bir kere. kılçıklı bir balığı yemeye çalışır gibi izledim tüm filmi, ayırdım hepsini kare kare.
arkadaşına maradona demesinin sebebini açıklıyordu bir yerde, on numara adamdır diyordu. işte bütün mesele bu, on numara adamlara ihtiyacımız var. on numara kadınlara da elbette ama maradonaların yeri başka.
diğer filmlerini izlemedim arog gora filan, ama bu yukarıda andığım ikisi yeter bence.
cem yılmaz'ın hokkabaz filmi gözümde tüm ayrıntılarıyla büyük filmdir. sanattan beklediğim sanat olmasının yanında bir taraftan da böylesi olmasıdır, bunu her şey çok güzel olacak'ta da görmüştüm ben ama hokkabaz kesinlikle daha profesyonel. ayrıntılara daha müthiş hitap edilmiş bir kere. kılçıklı bir balığı yemeye çalışır gibi izledim tüm filmi, ayırdım hepsini kare kare.
arkadaşına maradona demesinin sebebini açıklıyordu bir yerde, on numara adamdır diyordu. işte bütün mesele bu, on numara adamlara ihtiyacımız var. on numara kadınlara da elbette ama maradonaların yeri başka.
diğer filmlerini izlemedim arog gora filan, ama bu yukarıda andığım ikisi yeter bence.
11.11.2009
benim bir neşem var. allah ım bana bir senelik rapor, sonra taburcu. burcu burcu. burcumdan memnun olmayan var mı. ühü ühü hüzün neredesin, daha birkaç yılan yılı öncesinde buralarda fink atmak. daha mutlu olabilirim elbet. allah ım tababet ilmine tabi değilim, aklım almor, aklım almıyor, aklım almodovar kadınlarında saklı. kadınlar beni sevip süveterini kim ördü derlerdi küçük, baklagillerin yetiştiği süveterlerden değildi bu, rengarenk. anacığım sağolsun pek renkli giydirirdi beni, hımm kaç ilmekmiş bu. ah içime bir şey oturdu, kalk ordan lan dedim, ardına bakmadan çekti gitti. hımm, if you want a lover, i'll do anything you ask me to. hadi hep berber hurda toplamaya gidelim, içlerinde bakır gizli elektrik kablolarını yakalım, onlar yanarken pembe mavi mor yeşil sarı kırmızı dumanlarını seyreyleyelim, kabloların plastikleri yandıktan sonra soğumalarını bekleyip elimizle sıyıralım ve bakır telleri hurdacı osman'a satalım. kazıklasın bizi rahmetli, babam da desin emeğin ne kadar ucuz de mi. karıcığım bana bir şarkı aça. hey gidinin yosması, galengin kancığı, şimdi yok muydu kadıköy semalarından martıların karıncalanmalarını dinlemek. ne demiş kim, kırlangıçlar gider, kargalar kalır. ben bu durumda karlangaç gibi bir şey oluyorum, giderim ama beş yılda bir.
bugün diş icabı muayene olmak için şehre indim. dönerken de 4-12 vardiyasının servisine bindim. tansaş'a uğrayıp söylemesi ayıp bir miktar kahvaltılık malzeme ve akşamımı şenlendireyim diye de rakı almıştım. sen serviste poşeti düşür, reçel kavanozu ve rakı şişesi birbirine girsin, önce anlamadım tabii. sonra otobüsü yavaş yavaş bir anason kokusu sarmaya başladı. kibarca eyvah dedim içimden, bak şimdi bile geldi kokusu burnuma. koku yükselmeye ve işçiler etraflarına bakmaya başladı, ben de kızarmaya. pek çok durumda kızarırım ben, utanmak işte, bilirsiniz. ve dökülen sıvı oturduğum arka koltuktan şoför mahaline doğru ilerlemeye başladı, bense o sırada kaç dakikalık daha yolumuz kaldığını ve kilometre başına kokunun ilerleyeceği havanın hacmini hesaplamaya koyulmuştum açık renkli bir mühendis olarak. nitekim, koku ağır bastı, kokular hakim duygulardır bilirsiniz. koku, ses; bunlar mühim ve muteberdir hayatlarımızda. neyse ki servis durdu ve indik ama o koku dolu servise gündüz vardiyasından çıkacak olanlar binecekti ve ben kokunun sahibi olarak bir açıklama yapmak durumundaydım. rakı dedim şoföre, kimi kızlarda sırf ağzının kokusu bile sevişmeye götürür, kimileri ise yanımda yatamazsın der, böyle bir şey. "ben anlamam şef," dedi, "bi el at da yıkayalım şu paspası."
habire kendi kendime zafer işareti yapmak istiyorum bugünlerde. saçlarım yine uzadıkça kirpi pozisyonuna sokuyorlar beni, ya da şirincesi çim adam. evet evet böylesi daha sağlıklı. şirince demişken, gidemedim hâlâ, bir şarap borcu var bana. tabii izmir bana bir adet gökkuşağı gösterdi bana bugün. şemsiyem yoktu ve yağmur yağıyordu bir taraftan. hadi dedim bugüne has bir taksi tutayım, bindim taksiye, "usta şu gökkuşağı var ya!" dedim, bunu yaptım gerçekten, "onun altından geçmek istiyorum." "abi dalga geçme!" dedi. "sür madem istanbul sokakları'na," dedim, bunu yaptım gerçekten, "abi senin dediğin şarkı be!" dedi. pes ettim, bornova askerlik şubesi'ne gittik sonunda. yoldaki işportacıdan şemsiye almadım, bölük pörçük hatırladım, şemsiye alırdık sokaktan ve eskitirdik.
yaşlı hemşehrilerimin ahmet'e "amat" demesi çok hoşuma gidiyor.
bugün diş icabı muayene olmak için şehre indim. dönerken de 4-12 vardiyasının servisine bindim. tansaş'a uğrayıp söylemesi ayıp bir miktar kahvaltılık malzeme ve akşamımı şenlendireyim diye de rakı almıştım. sen serviste poşeti düşür, reçel kavanozu ve rakı şişesi birbirine girsin, önce anlamadım tabii. sonra otobüsü yavaş yavaş bir anason kokusu sarmaya başladı. kibarca eyvah dedim içimden, bak şimdi bile geldi kokusu burnuma. koku yükselmeye ve işçiler etraflarına bakmaya başladı, ben de kızarmaya. pek çok durumda kızarırım ben, utanmak işte, bilirsiniz. ve dökülen sıvı oturduğum arka koltuktan şoför mahaline doğru ilerlemeye başladı, bense o sırada kaç dakikalık daha yolumuz kaldığını ve kilometre başına kokunun ilerleyeceği havanın hacmini hesaplamaya koyulmuştum açık renkli bir mühendis olarak. nitekim, koku ağır bastı, kokular hakim duygulardır bilirsiniz. koku, ses; bunlar mühim ve muteberdir hayatlarımızda. neyse ki servis durdu ve indik ama o koku dolu servise gündüz vardiyasından çıkacak olanlar binecekti ve ben kokunun sahibi olarak bir açıklama yapmak durumundaydım. rakı dedim şoföre, kimi kızlarda sırf ağzının kokusu bile sevişmeye götürür, kimileri ise yanımda yatamazsın der, böyle bir şey. "ben anlamam şef," dedi, "bi el at da yıkayalım şu paspası."
habire kendi kendime zafer işareti yapmak istiyorum bugünlerde. saçlarım yine uzadıkça kirpi pozisyonuna sokuyorlar beni, ya da şirincesi çim adam. evet evet böylesi daha sağlıklı. şirince demişken, gidemedim hâlâ, bir şarap borcu var bana. tabii izmir bana bir adet gökkuşağı gösterdi bana bugün. şemsiyem yoktu ve yağmur yağıyordu bir taraftan. hadi dedim bugüne has bir taksi tutayım, bindim taksiye, "usta şu gökkuşağı var ya!" dedim, bunu yaptım gerçekten, "onun altından geçmek istiyorum." "abi dalga geçme!" dedi. "sür madem istanbul sokakları'na," dedim, bunu yaptım gerçekten, "abi senin dediğin şarkı be!" dedi. pes ettim, bornova askerlik şubesi'ne gittik sonunda. yoldaki işportacıdan şemsiye almadım, bölük pörçük hatırladım, şemsiye alırdık sokaktan ve eskitirdik.
yaşlı hemşehrilerimin ahmet'e "amat" demesi çok hoşuma gidiyor.
8.11.2009
yağmur başladı. bu haftasonu izmir güzel bir iklime sahne oldu. şehre indim yine, eskişehir'den yakın bir arkadaşım beni ziyarete geldi, demin onu uğurladım. uzun bir aradan sonra mektuba benzer bir şey yazdım. içki içtim biraz. dünyanın en leş otelinde konakladım iki gece, arkadaşımı da götürdüm, başka bir arkadaşımı orada kalmaya razı edebileceğimi sanmıyorum. kitap aldım, hayatta en korktuğum şeylerden birini yaptım, birine kendimden tavsiyeli kitap yolladım. düşündüm ki her sezar'ın bir brütüs'e ihtiyacı var. şimdi elimde dino buzzati'nin tatar çölü var, hadi beraber okuyalım. alsancak'ta bir çocuk var, kıbrıs şehitleri caddesinde sokağa serdiği tezgahta kukla oynatırken görüyorum bazen, yansımalar'dan bab-ı esrar'ı çalıyor oynatırken, çok fena bir şey, görmenizi çok dilerim. bazen alkolik bir adam takılıyor yanına, çocuk kukla oynatırken adam ağlıyor. keşke büyüdüğümde yönetmen olsaymıştım, o sahneyi yaraşır biçimde filme alır size izletirdim. hayatımın en güzel kuklalarını bir arkadaşıma hediye ettim, belki atmıştır bile onları. izmir'den yıllanmış şarkılar adlı bir albümde rebetikolar serisinde bournovalia diye bir şarkı var, bornovalı güzel bir kız geçiyor aklımdan onu dinledikçe, ya da bornova'ya gittikçe, göremiyorum. sizin de bildiğiniz gibi bir şehri güzelleştiren şeyler içinde size eşlik eden insanlar olabiliyor bazen. izmir bu haftasonu, geldiğimden bu yana ikinci kez güzelleşti benim için. yakın kitabevi'nin çalışanlarını seviyorum, bu şehirdeki sahaflar nerde acaba, hurdacılar, bir an önce onları bulmam lazım. sütyen çok önemli bir aksesuar, özellikle kurdeleli olanları, servis beklerken gözüm takıldı. kurdelenin kurdelanın kordelanın yakışmadığı yer az zaten. ha bir de kortejo diye bir kelimeden haberdar oldum bugün, onu da bu haftanın kârları hanesine çentikliyorum, onu araştırıcam. sonracığıma, ne diyecektim, sana dedim tabii, gülmemiz gerek. ne zamandır afili bir cümle kuramıyorum, ahlar tuttu galiba, artık yazamıyacağım eskisi gibi. zeki demirkubuz kıskanmak diye bir film yapmış, haberim bile olmadı, uzak kaldım. reha erdem altın portakal almış. hep mış yani. orhan gencebay ne kadar da kibar şarkı söylüyor, kıskanıyorum. kollarımdaki yanıklar dikkat çekici seviyeye ulaştı, napayım iş kazası. haha mesleki deformasyon. hanife abla tişörtlerimi yıkamış ben yokken, bu yumuşatıcının kokusunu da kazıdım cevherime. sahi sen nasıl bir koku . son günlerde ilginç ve tuhaf kelimelerini çok kullandığımı fark eyledim. en son on yıl önce gördüğüm aynı liseden aynı dönemde mezun olduğumuz bir arkadaşı gördüm bugün, karşılıklı şaşırdık. karşılıklı şaşırmak güzel şey, tavsiye ederim. karşılıklı içmek de güzeldi bennen, eskiden. şimdi sanmoorum. ö ile istanbul günlerimizden, ısparta günlerimizden, eskişehir günlerimizden bahsettik yanımızdaki eski sevgilisine, yabancı kaldı ama ilgiyle de dinledi sanki. sahi ben nereliydim unuttum, hele içinden miydim hiç bilmiyorum. kliplerle zerre kadar aram yok. manisa'ya yusuf atılgan'ın kaldığı oteli ziyaret etmek istiyorum. benim çün önemli şeyler bunlar. şimdi ilk defa kışın boxerla gezecek kadar sıcak bir odada kalıyorum hayatımda, bu da çok önemliydi benim için, kışın ev içinde tişörtle gezmek, neydi lan o muğla'da kaldığımız ev, bırrr. hatta çikolata bile erimiş kendi kendine ben yokken, ben de erimeyeyim sakın, ama o çikolata kaplı adam reklamı güzeldi axe'ın. charlotte'un bir kadın için güzel bir nick olacağını düşünüyorum, bunun charlotte gainsbourg'un yüzündeki anlamla filan ilgisi yok, aklıma geldi şimdi. ha bir de chloe'yu da çok başarılı bulurum, bunun da günlerin köpüğü'yle alakası düşük. rus yazarların bazı kadın isimlerini kısaltarak atıyorum matrukşa petruşka manuşka filan gibi kullanmaları da hoşuma gidiyor. eşkıya'daki necdet mahfi ayral'ın oynadığı karakteri de çok başarılı buluyorum. steve buscemi'nin kendisinin çektiği ve oynadığı threes lounge adlı filmini aldım ucuzluktan, onu da izlemek istiyorum. coen'lerin çektiği filmlerde oynattıkları herkesi seviyorum sanırım. sanmak gibi de bir bağımlılığım, illa ki sanacağım, bi kez de kesin konuş di mi, yok ama. aha yağmur hızlandı camlara çarparak ilerliyor. burdaki ö cuma akşamı yine kafayı buldurup şarkı söyletti bana, izmir'i inletmiş olabilirim, sonra da kendi sarhoş oldu deli. şimdi biraz çarpanlara ayırma çözelim de keyfimiz yerine gelsin. sonra da kitap okurum. iki sevgili birbirine muhakkak kitap okumalı yatmadan önce. sonra da iyi geceler öpücüğü. haha, gerisi size kalmış.
4.11.2009
en sevdiğim leonard cohen şarkısı der ki: "come over to the window, my little darling, i'd like to try to read your palm." buradaki palm hepimizin bildiği gibi avuçiçi manasına gelmekte. bundan yıllar önce yine bu blogda açık bırak pencereni deyişim de buradan hareketle değildir ama tevafuk o ki yine buraya hareket etmiştir.
bu sabah yağmurdan kaçan bir salyangoz gördüm, soramadım nereye diye, öyle imkansız bir duvara tırmanışı vardı ki, sorsam herkes gülecekti ben dahil. tıpkı yol ortalarındaki kaplumbağalar gibi, o adımlarla onlar nereye giderdi ki.
etrafta gördüğünüz fotoğraflardan biri de işte öyle. voyage voyage
bu sabah yağmurdan kaçan bir salyangoz gördüm, soramadım nereye diye, öyle imkansız bir duvara tırmanışı vardı ki, sorsam herkes gülecekti ben dahil. tıpkı yol ortalarındaki kaplumbağalar gibi, o adımlarla onlar nereye giderdi ki.
etrafta gördüğünüz fotoğraflardan biri de işte öyle. voyage voyage
3.11.2009
şükrü bey tarafından klarnetle rast taksim. haydi işimiz rast gitsin. bazı insanlar bazı insanları besler sayın seyirciler, hep günaydınık değil ya, iyi de geceler. bazı insanlar bazı insanlar tarafından beslenmekten haz duyar, yemleri ağızlarına tutulsun isterler, bazı insanlar da beslemeyi sever. sevmek ya da sevilmek, bütün mesele bu. kim kimi keselemek isterse artık. hani bir türkü var, hele yar yar, zalim yar hayın yar, le le le, diye giden. yaşa şükrü bey yaşa. nur ol şükrü bey nur ol. bazı insanların sizin ego dediğiniz benimse çıkmaz dediğim balonları şişirilmek zorundadır sayın insanlar. lego gibi dizeceksiniz yaptıklarınızla onların egolarını, onlar da bazen sıkılıp yıkacaklar tam da siz son hamleleri yapmak üzereyken, bazen de ne de güzel oldu deyişinize kadar bekleyecekler yıkmak için. illa yıkmak zorunda mıdırlar peki, bu sorunuzu güzel bir soru olarak değerlendiriyorum ve evet diyorum, her şey yıkılmak üzere kurulur, yoksa kurulumun bir anlamı kalmaz. tıpkı her insanın ölmek için doğması gibi. dün diyor ki stajer gençlerden biri, ahmet abi düşünsene her insanın ölmediğini, dünya insanlar dolardı o zaman, yer kalmazdı. saf bir kızcağız, kötü değil, herkes onu tombik diye çağırıyor. lafı değiştirmek gibi olacak ama mualla mukadder mesela fena söylemez avuçlarımda hâlâ sıcaklığın var'ı, bu şarkıyı severim. bu arada, askerlere iyi davranın. etrafınızda kulağı yüzü soğuktan yanmış, koyu suratlı, kazınmış saçlı, balık bakışlı erkekleri gördüğünüzde hemen burun çevirmeyin. ne lanet bir oda burası, en ufak bir ses dışarı yansıyor hemen, hoşuma gitmedi, sevmedim. bazı insanlar bu beslenti hayatı yaşamaktan hoşlanır işte, isterler ki habire yıksınlar, isterler ki bir başka birileri de habire yeni kazılar yapsın, yeni kalıntılar bulsun, yeni buluntularda kalsın. o pezevenk kazıcılar da hoşlanır işte bundan, elbette bu onların bileceği iş ama sonunda bu onların bileceği şey ölü kazıcılığa dönmekten başka bir halta yaramaz, işin kötüsübu. delice bir banyo yaptım. kışın hoşgelmesi bundan nasibini aldı, iş arkadaşlarım güzel cümleler kuruyor bu günlerde, bense ne yaptığımın pek farkında olmamakla birlikte, uzatmaları oynamayı seviyorum, daha heyecanlı oluyor, heyelan da mesela al benden de o kadar. bazı kalıplarını da seviyorum anamın ak sütü gibi türkçemin. ama şu da var ki her halukarda deniz türkan melihat gülses'den iyidir bir incesaz solisti olarak. sigara yüzünden öksürenler çok acaipime giderdi ezelden beri, özellikle gece öksürükleri. mesela eskişehir'de alt katımda ikamet eden davut abi'yle karısı, sabah akşam sigara içer ve özellikle geceleri ökseye boğardı öksürüklerini. ben de şimdi tutuldum bu sırra hiç inanmazken üstelik. ha niye bu kadar devrik cümle kurduğum benim de merakımı cezbetmiyor değil ama şu da var ki sevgilim, elimde değil. ne demiş sami baydar amcamız: "sen ya da ben: bir sözcük." sözcüğü hep cük ekinin minnalaştırıcı anlamının ilave edildiği bir anlam olarak tasarlıyorum. kedicik'De olduğu gibi. birtakım yakın insanlarım ben çok içiyorum diye içmeye yuvarlanıyor ya da ben değişik sigara içiyorum diye sigaraya yuvalanıyor, bunu hoş bulmamakla beraber bu benim bir zehir taksimim dünyaya, dolayısıyla bu bloga +18 ibaresi manası taşıyan bir +kayıkçı mı demem lazım illa ki. maşenka veya ne bileyim buna benzer isim takışları hoşuma gider insanların birbirine, ve ben bunu çok yaparım. ben en güzel bunu yaparım. her şeye her güzelliğine hayatımın, bir isim takarım, bunu birinde keşfettim, sadece birinde yaptım, diğerlerinde abes durdu. abes'e abest diyen bir arkadaşım vardı, onu düzeltme ihtiyacı hissettim ama yapmadım bozulmasın diye. şimdilik bu kadar yeter, kontrol etmiyorum, umarım harf hatası yoktur.
2.11.2009
günaydın. sonunda paraya kıyıp yenigün reçellerinden aldım, memnun kaldım. üçgen peyniri kim icat etti, daha da önemlisi o kırmızı ince şeriti çekince açılması ne güzel ne güzel, hoşuma gidiyor. çayı öyle bir harmanlayacaksın ki misal biraz çaykur çay filizi, biraz tomurcuk/bergamot aromalı, birazcık da kaçak çaydan, simya gibi bişi.
hımm, yıllardan sonra bu sabah tırnağımda beyaz bir nokta yakaladım.
hımm, yıllardan sonra bu sabah tırnağımda beyaz bir nokta yakaladım.
1.11.2009
hava ne kadar da soğumuş öyle. iki gündür evde yoktum dağlarda dolaştım. ilhan berk'in sanırım en sevdiğim dizesi bu idi, "dün evde yoktum dağlarda dolaştım" gibi bir şey. evet ben de dağlarda dolaştım. eskişehir'den ayrılmadan önce de yapmıştım bunu bir gece, içi piçip çıkmıştım gece yanıma hiçbir şey almadan. şehre veda etmiştim. sonra eve bi döndüm sekizyüz cevapsız arama :) erkin koray'ın "sevdiğim" adlı bir şarkısı var, 7.36'lık versiyonunun girişi bir harika. dağlarda dolaştım, çok canım sıkıldı, kuş vuralım istersen dedim cevap gelmedi kimseden, dağlardan da. tüfek de almıştım yanıma çift kırma. bir harbilik mermi aldım yanıma, biraz içtim, sonra da salladım ovaya. kuşlara atmadım kıymadım. gelecek günlerim için talim yaptım yani biraz. hahha, barbar bir kavimden geliyordum muhakkak. eskişehir'den ayrılmadan önce küs müs dinlemeden bütün arkadaşlarımı aradım, veda halinde olduğumu çaktırmadan ahretlik konuşması yaptım. hiçbir şey olmamış gibi konuştum hepsiyle, onlar da benimle. sonra dün dayım, bu rakı nasıl bir şey böyle dedi, bilsem dedim. şu an kaldığım oda çok küçük, içinde bana ait çok az eşya var, mesleki birtakım kitaplar, bilgisayarım ve biraz da giysi, o kadar. birkaç mektup ve çizim vardı, onları da gönderdim. kitaplarımdan uzağım, hiçbiri yoklar yanımda. dolayısıyla izmir'e gelmekle sıfırlamış oldum pek çok somutluğu. ama şarkılar duruyor tabii, onlara her yerden erişmek mümkün nerdeyse. nohutun bile son kullanma tarihi var çok acaip. insanları kışın sıcak bir yere girdiğine montunu çıkaranlar ve çıkarmayanlar olarak ikiye ayırıyorum. bu benim gözümde bir gösterge, neyin olduğunu söylemeyeceğim. durun açıklayabilirim. ağzında tokasıyla saçlarını topuz yapmaya hazırlanan bir kadın hatırlıyorum hafızamda, yok şimdi, olmadı da yanımda. çocuğunu merak etmek çok garip bir duygu olsa gerek, teğet geçtiğim. çocuğunu merak eden bir şair arıyorum lütfen. son zamanlarda konuşmaya olan ihtiyacımın arttığını fark eyledim, şaşıyorum kendime bunun böyle olduğuna dair. yazasım da yok.
29.10.2009
yıllar yıllar önce 29 ekim'de yazdığım bir mektuptan: hey! istanbullu karaca! yoksun sen aslında. yalnızım o kumsalda. remixleri sevmiyorum. bugün bayram, çırpı bacaklarımla el çırpıyorum. hey! şiven var mı senin? tırnaklarını en son ne zaman kestin? babaannemin tırnaklarını ben keserdim yanındayken, bundan sana bahsetmiş olmam ilginç. nokia mı taşıyorsun. yine de hey hey, benden selam olsun bolu dağı'na, onu geçtin mi görünen şehir var ya, işte orası istanbul, sivastopol'a üçbin km. çeker nerden baksan. gömleği ütüye giydirir gibi giydirdim kendime ve şimdi dışarı çıktırıyorum. kadehlerde şişelerde kenarlarda köşelerde... selamun aleykum meyhaneci, civarda şu resimdekine benzeyen bir kız gördün mü?
sonbahar olacak illa ki. sabah kalktığında o hafif ürpertiyi hissedip üzerine bir şeyler alma gereği duyacaksın gözlerini açamadan. kaloriferler henüz yanmamış olacak. çayın suyunu koyup banyoya gireceksin, camı açsan içeri mevsim geçişinin kokusu girecek, ama üşütecek. radyoya dokunacaksın, yükselecek.
pijamalı iki kişinin çaylaşması gibi olmayacak mutfak masasında karşılıklı, üzerlerde hırkalar, saçlar o biçim bağımsız. radyo reklama girdiğinde çay kaşığının tıkırtısı duyulacak. kaşığın üzerindeki şekle dikkat edeceksin, beni.
pijamalı iki kişinin çaylaşması gibi olmayacak mutfak masasında karşılıklı, üzerlerde hırkalar, saçlar o biçim bağımsız. radyo reklama girdiğinde çay kaşığının tıkırtısı duyulacak. kaşığın üzerindeki şekle dikkat edeceksin, beni.
dramım durumumdur. metaforlar sandukasında çalışan işçiler için bana bir sendika lütfen. yılların içki birikimini bir havuza boşalttım, havuzun yüzde yüzü doldu. salıncakları hatırladım hani salınacakları. büyükada'da bir piknik yerine gitti aklım, tuttum beynimin mangalını yaktım. ellerimi yaktım, ellerim kollarım yanık içinde. iki ağaç arasına bir salıncak kurdum, durmadan seni salladım. yarın iş var, özel sektör, hassektör ordan. salıncak diyorum, deniz kenarında şezlonglar şemsiyeler yok o zaman kiralık olanlardan. bir ağaç buluyor şair kendine, ve onun gölgesine bir halı kilim serip oturuyor üstüne, karpuzunu demlensin diye suya sürüyor kenarında denizin. karpuz uyuyor salıntısından güzelim suyun. derken topun suya kaçıyor, birkaç kulaçta yakalamaya çalışıyorum, ben kollarımı attıkça top açılıyor, sonunda kendimi de topu da kurtarıyorum, "des armes" diye şarkı söylüyor ordan manyağın biri. bu dünya manyaklarla dolu, inan ben de manyaktım bundan on ay öncesine kadar, sonra duruldum bir şey oldu, sularım çekildi. suyun bir cm çekilmesi bile çok büyük bir şeydir deniz için, yekün tutar. kendi kendime "mor koyun" türküsünü çalar çalar zıplardım evin içinde, sonra bir şey oldu, biri büyü filan. bana büyü yap sevgilim, evet bir büyük olsun. mor bir oyundu oynanan. shuffle please. ağaçlar arasına bir salıncak kurdum, bütün kestanelerini topladım denizin, sobalar kurdum gelmiş geçmiş bütün kestaneleri için kış mevsimlerinin. yıldız teknik üniversitesi'nin yukarısından aşağı sallanırken -aa bak yine sallanmak filan- kestanelere çarptı kramponlarım. biz işte. birbirimizin kenar süsü, portesi müzik defterlerinin, sol anahtarı şarkıların. köpeklerini gezdiren insanlara acıyorum, içimde çipçirkin bir martı boyuna çığlık atıyor. bir şey boynuma durma çizik atıyor. fotoğrafçı alaeddin'in son çırağını anıyorum bu sırada rahmetle. hemen yan dükkanda topal ünsal'ın ekmek teknesi var, adı orkide çiçekçilik. ünsal, beş sene kadar önce öldü rahmetlik, topal o zamanlar, aynı zamanda eski futbolcu, dur sana hikayesini anlatayım. ünsal 80 zamanının sayılı solcularından bizim orda, ben de fotoğrafçı alaeddin'in son çırağı ilkokul kusur. sabah ünsal'la eş zamanlı açıyoruz dükkanı. ünsal 80 zamanında işkencede ayağının birini topallıyor o zamandan beri. büyük futbolcu olacak ama işkence işte. çiçekçi dükkanı açıyor sonra, aranjmanlar, evlenecek çiftlerin araba süslemeleri, filan. sabahları da allah için ne güzel müziklerle açıyor besmeleyi. aşkın nur yengi'nin yeni kasedi çıkmış o zamanlar. ben mesela herkesin birtakım şeyleri unutamayacağı gibi aşkın nur yengi'yi unutmam bir ömür bu yüzden. sonra ama en çok şeyi seviyorum ben, mfö'den "gel gel yanalım ateş-i aşka" lan diyorum bu ne güzel şarkı taa sene 1990. ustam alaeddin'in karısı sabiha teyze beni imtihan etmek için yere para atıyor, bulursam haber verecek miyim yoksa cebime mi atacağım diye, yer mi deli gönül, bulup bulup ona veriyorum, o da rahmetlik, pencere silerken öldü. ünsal habire her sabah çalıyor, gel gel yanalım ateş-i aşka. ben sevdiğim bütün kızlara bu şarkıyı anlatmaya didindiydim, anladılar mı bilmem. aynı albümde -hani ali desidero'suyla meşhur- edip cansever şiirinden olma "geçiniz" adlı bir eser daha var idi, tavsiye ederim, edip cansever bu, kirvemiz, isim babamız. ünsal arabaları süslüyor o sıra, ben de işten fırsat buldukça alaeddin usta'nın torunlarına özenip televizyonda oynayan bir çizgi filme kaçırıyorum gözlerimi çaktırmadan, spartaküs'lü bir çizgi filmdi hatırlıyorum, bir taraftan da negatifleri basıyorum karanlık mı karanlık odalarda. öğleden sonra karpuz kesiyorum sabiha teyzeyle, ne iş olsa yapıyorum abiler. insanlar habire evleniyor, onları gözlüyorum, vesikalık bir çok insan var ki dünya üzerinde, var yani. hayır o zamanlar bu kadar içmiyorum, ama o zamanlar da dokunsan sarılacak gibiyim, dokunsan sana bir salıncak kurabilirim, şimdi söylesene üçüncü katları arasında binaların, salıncak kurabilir miyim, salınırsam ölebilir miyim. kat üç daire altı, çük gibi apartımanlar. ünsal'a dönüyorum, futbol oynayamıyor tabii ayağı sakat, ama çiçekçilik işini de iyi yapıyor. ben de dünya üzerinde henüz tek kişiyle paylaştığım bir koleksiyona başlıyorum o sıralar. ünsal parayı vuruyor yavaş yavaş, can çektire çektire ve sonunda hayalini yavaş çekimde gerçekleştiriyor, bir halı saha satın alıp işletiyor. hayatın dramaturjik öğesi burada karşımıza çıkıyor sayın seyirciler, solculuktan topallayan bir futbol aşığı son çareyi halı saha açmakta buluyor, sigarasıyla maçları izliyor. ünsal öldü bundan birkaç sene önce, karısı zehirledi filan dediler, ilçeler küçük yerler, dedikodusu bol yerler. alaeddin sağ, sabiha teyze düştü, ben de düştüm, ama düştümse sana bakarken düştüm. gel gel yani yanalım ateş-i aşka. isim babamız demişken edip bey'den bahsetmezsek az düşer gecenin ateşi. bu gemi ne zamandır burda eylemiş kendileri. bir kayık tasavvur edin ve üzerine bir kayıkçı elbet. tam yol alacakken önünü bir gemi kapatmış, ve kayıkçı sallamış salvoyu, ne zamandır burda bu mına koduğumun gemisi diye. gidemiyor kayıkçı işte, istediği kadar çeksin. köşede kocaman mendirek. önünde kocaman gemi. sahi ne zamandır burda bu gemi. sonra da şey düşün ki, sen bir kayıksın o geminin kenarına iliştirilmiş filika niyetine. orda durur durur durursun, elbette durusun, su da duru su. ama işte, gemi bu, bekler nihayetine, demir atmak gibi bir derdi vardır. ve ben bildim bileli demir atarım bir şeylere, bir takım kişilere, bir şehirlere yerlere. o zaman sor bakalım ne zamandır burda bu gemi, yani o an için ait olduğu yere. sonra şöyle bak bir de, evet sen o geminin ta kendisisin, sahi ne zamandır ordasın. şöyle de bir oyunu var ki kelime kardeşlerin, bu gemi ne zamandır hurda, bunu da sizlerin tasarrufuna bırakmayacağım elbette. ha bir de türküsü var, demedim mi ben sana yusuf'um, kayığımız batacak. o halde, metaforlar sandukamızı tıkabasa doyurduğumuz ve salıncağımızı da kurduğumuz halde, sözü şaire bırakalım son tahlilde, günler günlerimize tane tane damlarken, diyorum neden olmasın, siz de geçiniz.
28.10.2009
27.10.2009
elvis'in en sevdiğim sözleri bazen şunlardır: you look like an angel / walk like an angel / talk like an angel / but i got wise
rolling stones'un en sevdiğim sözleri bazen şunlardır: she comes in colors everywhere / she combs her hair / she's like a rainbow / coming colors in the air / oh, everywhere / she comes in colors
doors'un en sevdiğim sözleri bazen şunlardır: she lives on love street / lingers long on love street / she has a house and garden / i would like to see what happens
ne kadar basit değil mi, beni yutan bir şey var bu havalarda,
kendimin diye söylemiyorum, en sevdiğim sözüm bazen şudur: günaydın!
rolling stones'un en sevdiğim sözleri bazen şunlardır: she comes in colors everywhere / she combs her hair / she's like a rainbow / coming colors in the air / oh, everywhere / she comes in colors
doors'un en sevdiğim sözleri bazen şunlardır: she lives on love street / lingers long on love street / she has a house and garden / i would like to see what happens
ne kadar basit değil mi, beni yutan bir şey var bu havalarda,
kendimin diye söylemiyorum, en sevdiğim sözüm bazen şudur: günaydın!
26.10.2009
günaydın. dün balığa gittiğim teknedeki kaptanımız 58 yaşındaki mücahit abi idi. sakalıyla, sesinin tonuyla tipik bir balıkçı görünümü vardı, çeşitli akşamlardan kalmış bir edayla karşıladı bizi ama biz içkilerimizi yudumlarken o eşlik etmedi, antibiyotik kullanıyormuş. bir arkadaşın yakaladığı istavrit için bi ufağı götürür bu dedi. sonra radyoda bi şarkı çaldı, rodrigo'nun gitar konçertosu, hani concierto de aranjuez, adam bunu duyar duymaz rodrigo dedi. sonra bir şarkı daha çaldı, ma che freddo fa. bunu duyunca da ma ke fredo fa dedi. aramızda eklektik bir elektrik peydahlandı. vay be dedim gayrihtiyari. ben onun bildiğine şaşırdım, o da benim bildiğime. ama senin yaşın bunları bilmek için küçük dedi, sustum. kalbim dayanmıyor bu tarz şarkı kültürlerine insanların, bravo abi dedim en sonunda.
günaydın. evlenen çiftlerin düğüne giriş ya da salona giriş müziği seçmek gibi bir detleri var. işin garibi ben bunu birkaç arkadaşım için yaptım, böyle bir ajans mı kursam. evlenen çiftlere şarkı seçimi yapılır diye. siz olsanız neyle evlenirdiniz. çok romantik.
günaydın. kültablasını boşaltmalıyım. ya da başka bir deyişle küllüğü. ashtray girl diye bir figür ve şarkı vardı di mi. telaffuzu ne hoş.
günaydın. şimdi dükkanı açmaya gitmeli. pazartesileri sevmiyorum, öğleye kadar düşünmekle ve sigara içmekle geçiriyorum.
günaydın.
günaydın. evlenen çiftlerin düğüne giriş ya da salona giriş müziği seçmek gibi bir detleri var. işin garibi ben bunu birkaç arkadaşım için yaptım, böyle bir ajans mı kursam. evlenen çiftlere şarkı seçimi yapılır diye. siz olsanız neyle evlenirdiniz. çok romantik.
günaydın. kültablasını boşaltmalıyım. ya da başka bir deyişle küllüğü. ashtray girl diye bir figür ve şarkı vardı di mi. telaffuzu ne hoş.
günaydın. şimdi dükkanı açmaya gitmeli. pazartesileri sevmiyorum, öğleye kadar düşünmekle ve sigara içmekle geçiriyorum.
günaydın.
25.10.2009
sürün
şu son günlerin ortak bir özelliği var, ne istediysem olmadı. ilginç, çünkü böyle bir şey olmamıştı hayatımda. yani ne istediysem olmaması olmamıştı. bunu da görecekmişiz. iki gündür izmir'i bekliyordum. ilk defa urla'ya gittim, çeşmealtı iskele dedikleri çok güzel bir yer var, oraya. hatta tekneyle açılıp balığa bile gittik, sonradan hava lodosa çekince dönmek zorunda kaldık. bir şişe şarabı alt ettim teknede, fena salladı kaptan. güpegündüz öyle güzel geldi ki. üstüne bira salladım birkaç tane, söylemesi ayıp birkaç da midye, sonra da birkaç mesaj izmir'e. izmir'i fena halde bekledim. dün evde yoktum izmir'de dolaştım. geceliği on lira olan iğrenç bir otel odasında konakladım iki gecedir, alsancak'ın pek de tekin olmayan arka sokaklarında. sabah kendime geleyim diye yhüzümü yıkamak için musluğa eğildiğimde musluktan küf akıyordu. çarşaflar insan kokuyordu. kendimden iğrendim mi, hayır, kendimi kirlenmiş hissettim mi, hayır, yusuf atılgan'ın evi olmamıştı sözgelimi, bir otel odasında yaşamıştı manisa'da, oraya da gideceğim ehliyetimi emniyet mensuplarından geri alınca, eşek kafam. 408 no'lu odada kaldım, kapının arkasında otelle ilgili kurallar vs yazıyordu, altında da "müdüriyet". küçükken çalıştığım sanayideki o köhne bakkal dükkanında da duvara asılan yazıların altında öyle yazardı, "dolabı açık bırakmayınız, müdüriyet." ne güzel. paraya kıyabilsem hotel yaman'da kalırdım aslı serin'e bir selam çakmak niyetiyle. bu arada iyi şiir yazar aslı serin, bulun okuyun derim. kıbrıs şehitleri caddesi'ni sabahın beşinde arşınladım, kimseler yoktu, hava az serindi ve güzeldi. sabah uyandım kahvaltı yaptım, bari kahvaltıya çağrılsaydım. konak'a ilerledim, konak pier'in önünden geçtim, triyandafilis geldi aklıma, "gitme pierre" dedi ama ben gittim. birkaç dergi almıştım yakın kitabevi'nden, onları karıştırdım kahvaltı çayında. insanları izledim, onlar da beni izledi. insanların cep telefonlarından acaip beklentileri var, umutları cep telefonları, elleri kulakları gözleri telefonlarında, dün bütün gündüz kapattım, iyi hissettim kendimi. gözlerimin altı şişmişti yine aynada, saçlarım uzamıştı, çim adam gibi olmuştum yine, ya da kirpi gibi, siktir et dedim, berberler pazar günleri kapalı. kızlarağası hanı'na ilerledim sırtımda sırıtan çantamla, ııııı, kapalıymış, ben nerden bileyim. hımm dedim sonra, bana bu kadar izmir yeter anlaşılan. atlayıp otogara mahrumiyet bölgesindeki küçük odama geri döndüm, şimdi sana bunları yazıyorum, "mıknatıssız bir pusula olarak." insanın bütün kitaplarının yanında olmaması çok kötü. hayatın ibresi şaşı bugünlerde, ibnelik yapıyor. keyfim az bulunur bir şey değildir ama bugünlerde karaborsaya düştü. en iyisi biraz müzik.
22.10.2009
"ride the snake" filan diyor jim morrison. hiç de sevmem böyle. şarap şişeleri yüzüyor denizlerimde. deniz filan diyeceğim geliyor yolda kimi görsem, halbuki hatırladığım kadarıyla hiç deniz diye arkadaşım olmadı. ha bir de aynı şarkıdan alıntı yapmıştım yine yıllar önce, hiç de sevmesem de öyle, şöyle diyordu yine: "the blue bus is callin us." -father! -yes son! -i want to kill you. filan. andalusite diye bi maden var, andalusia civarından çıkıyor olsa gerek. yine der ki jim amca "andalusia with fields full of grain" o yüzden madenciliğe benzer bir işim var ve işimi seviyorum. facebook habire soruyor "ne düşünüyorsun?" üzgünüm ama ebeni düşünüyorum. afedersin. yahu hiç bu kadar zor olmamıştı gibi geliyor bazı akşamlar, onlara söyleyeceğim beni vardiyaya verin diye, çift vardiya çalışmak istiyorum, böylece sadece uyumak için zaman kalır.
21.10.2009
tarihini hatırlamadığım, nerden baksan üç buçuk senelik bir yazı :)
kürtaja götürdüm kalbimi. doktor, 'çok büyümüş olduğunu, benim için çok tehlikeli olabileceğini' söyledi, uyardı: “ölebilirsin.” “öleceksek ölelim!” dedim. son zamanlarda düzenli çalışmıyordu, tekliyordu, yarıyolda bırakıyordu, inemiyordum, çıkamıyordum. “ya hep ya hiç!” dedim doktora. “sen bilirsin!” dedi, bir kâğıt imzalattı; geri almak istersem aynısını alamayacağıma, onun yerine ancak yeni bir kalp takabileceğine dair.
aylar geçti. yollar geçti. sesler geçti. gözler geçti. bir türlü 'ya hiç' olamadı. tekrar gittim doktora, “olmuyor?” dedim. “biliyordum!” dedi. ve bir ölüden aldığı yarısağlam kalbi taktı kendi kalbimi aldığı boşluğa. artık değiştirme şansım da yoktu. ben çocuk olabilirdim ama bu oyuncağı değildi. yeni sabahlara uyanacağımı sanıyordum. sabahlar eskidi ben uyandıkça. “geçer,” dedim. geçmedi. “diner,” dedim dinmedi. doktora çıktım tekrar, “doğal bunlar.” dedi. “hiçbir şey orijinalinin yerini tutmaz,” deyip aldığı arabanın teybinin bozulduğunu ve yerine yenisini aldığını fakat eski randımanı alamadığını örnekledi. “allah belanı versin!” diyecekken dilim sürçtü, “allah belamı versin!” dedim. ve allah bu duamı ıskalamadı. verdi. adını sanını bilmediğim, fakat yaşı yaşıma huyu huyuma uygun bir ölünün kalbini takmıştı bana pilli. pilli bebek olmuştum. artık su gibi pil harcayacaktım, tüketecektim.
sadece belli frekanslarda çalışıyordu kalbimin pili. çalıştığı şekillerde olmaktan başka çarem yoktu. onun esiri oluyordum giderek. sabahların hâlâ bir anlamı yoktu. oysa eskiden vardı, veya ben öyle hatırlıyorum. geceleri erkenden uyurdum ben. olmuyordu. uyumak için sürekli tükettiğim alkoller ise pili korozyona uğratmaktan başka bir işe yaramıyordu. tekrar çıktım doktora. son çare olarak iki hap önerdi, sızlanağrı ve vecdan. bunları günaşırı içersem kimyasal bir etkiyle sızlanağrı sayesinde ağrısızlanıp, vecdan ile vecd haline kavuşacaktım. içtim, içtim, içtim, 'bana mısın?' demedi. alkolle sulandırıp içtim, kâr etmedi.
bir daha uğradım doktora, giderek bitkin. “eski kalbimi ver,” dedim üstüne yürüyerek. “artık çok geç,” dedi. “bari ona bir şeyler anlatayım?” dedim. “işe yaramaz!” dedi. “o zaman bana bir ilaç daha ver!” dedim. “yok ama alternatif tıbba başvurabiliriz.” dedi.
artık hiçbir tedaviye cevap vermiyorum.
“durucam burda
gidişini seyredicem
kıpırtısız, sakin gibi görünücem
kavgasız olucak
fırtınasız olucak
saçmasapan olucak
organlarım birbirine vurucak
arkandan sessiz bakıcam
ben yine salağım diyicem”
kürtaja götürdüm kalbimi. doktor, 'çok büyümüş olduğunu, benim için çok tehlikeli olabileceğini' söyledi, uyardı: “ölebilirsin.” “öleceksek ölelim!” dedim. son zamanlarda düzenli çalışmıyordu, tekliyordu, yarıyolda bırakıyordu, inemiyordum, çıkamıyordum. “ya hep ya hiç!” dedim doktora. “sen bilirsin!” dedi, bir kâğıt imzalattı; geri almak istersem aynısını alamayacağıma, onun yerine ancak yeni bir kalp takabileceğine dair.
aylar geçti. yollar geçti. sesler geçti. gözler geçti. bir türlü 'ya hiç' olamadı. tekrar gittim doktora, “olmuyor?” dedim. “biliyordum!” dedi. ve bir ölüden aldığı yarısağlam kalbi taktı kendi kalbimi aldığı boşluğa. artık değiştirme şansım da yoktu. ben çocuk olabilirdim ama bu oyuncağı değildi. yeni sabahlara uyanacağımı sanıyordum. sabahlar eskidi ben uyandıkça. “geçer,” dedim. geçmedi. “diner,” dedim dinmedi. doktora çıktım tekrar, “doğal bunlar.” dedi. “hiçbir şey orijinalinin yerini tutmaz,” deyip aldığı arabanın teybinin bozulduğunu ve yerine yenisini aldığını fakat eski randımanı alamadığını örnekledi. “allah belanı versin!” diyecekken dilim sürçtü, “allah belamı versin!” dedim. ve allah bu duamı ıskalamadı. verdi. adını sanını bilmediğim, fakat yaşı yaşıma huyu huyuma uygun bir ölünün kalbini takmıştı bana pilli. pilli bebek olmuştum. artık su gibi pil harcayacaktım, tüketecektim.
sadece belli frekanslarda çalışıyordu kalbimin pili. çalıştığı şekillerde olmaktan başka çarem yoktu. onun esiri oluyordum giderek. sabahların hâlâ bir anlamı yoktu. oysa eskiden vardı, veya ben öyle hatırlıyorum. geceleri erkenden uyurdum ben. olmuyordu. uyumak için sürekli tükettiğim alkoller ise pili korozyona uğratmaktan başka bir işe yaramıyordu. tekrar çıktım doktora. son çare olarak iki hap önerdi, sızlanağrı ve vecdan. bunları günaşırı içersem kimyasal bir etkiyle sızlanağrı sayesinde ağrısızlanıp, vecdan ile vecd haline kavuşacaktım. içtim, içtim, içtim, 'bana mısın?' demedi. alkolle sulandırıp içtim, kâr etmedi.
bir daha uğradım doktora, giderek bitkin. “eski kalbimi ver,” dedim üstüne yürüyerek. “artık çok geç,” dedi. “bari ona bir şeyler anlatayım?” dedim. “işe yaramaz!” dedi. “o zaman bana bir ilaç daha ver!” dedim. “yok ama alternatif tıbba başvurabiliriz.” dedi.
artık hiçbir tedaviye cevap vermiyorum.
“durucam burda
gidişini seyredicem
kıpırtısız, sakin gibi görünücem
kavgasız olucak
fırtınasız olucak
saçmasapan olucak
organlarım birbirine vurucak
arkandan sessiz bakıcam
ben yine salağım diyicem”
bundan yirmi yıl kadar önce öğle yemeğine eve giderdik hanımla. evde yerdik yemeğimizi, hem daha az masraflı olsun hem de ev yemeğinin tadı dışarda yok diye. ve tekrar mesaiye dönerdik. o kısacık zaman diliminde bile pantolonum kırışmasın diye çizgili pijamamın altını giyerdim. hanım yemeği hazırlarken radyoyu ayarlardım. bir tek radyo 4 çekerdi ve zaten özel radyolar yoktu o zaman. çocukları çağırırdık sofraya, onlara öyle bir imrenirdim ki yemeği yedikten sonra işe gitmeyecekler diye. onlarsa sıkılırlardı o boşluktan. geçenlerde oğlan telefon etti, "baba seni şimdi anlıyorum," dedi. "sen beni daha çok anlayacaksın, hayat yeni başlıyor evlat, daha ikinci raunddasın." dedim.
eski boksörlerdenim.
eski boksörlerdenim.
20.10.2009
bir sürahi aldım elime. maşrapa da dediler sanki kimileri ona. sürahi yahu, zürafa boyunlu. armut boyunlu çocuklar geldi aklıma. içi başka dışı başka. bugünlerde kayığın iki küreği gibi geçiyor zaman, birini çekiyorsun gece olmuş, diğerini çekiyorsun sabah, eskiden çok düşürürdüm kürekleri suya, şimdi düşmüyorlar, biri fena halde bağlamış. aklım da şey gibi bugünlerde, çok katlı plazaların asansörleri gibi, gibi'yi benim kadar çok kullanan iyi şair gördünüz mü, göremezsiniz ama bu da bana ne ifade eder, bir düşünce yukarı bir düşünce aşağı, üstelik sınır da yok ha, yüz düşünceden fazla binemez desem dinletemem ki kendimi kendime. ali baba her gece aç yattı, iflas etti birden battı, ali baba meteliğe kurşun attı, aranızda ali var mı, aliler bir adım öne. bir insan bu kadar mı iyigecelersiz olur. kahya atımı hazırla. siktiret kahyayı, kalk gidelim küheylan. en çok çanları ilgimi çeker katedrallerin, beşiktaş'tayken de en çok çan çalınca bir garip olurdum ezanın gücüne gitmesin, ikisi farklı. ha, hiç bir levantenle tanıştın mı, bir rumla iki satır sohbet ettin mi derlerse buna cevabım beni de mahcub eder. gittim kitap okudum beşiktaş çay bahçelerinde, bok var gibi. barış manço'nun tanbur taksimini es geçmeyelim olur mu. bu cümlelerin hepsi bir hazırlık müsveddesi, gelecek yakında büyük eser, opus magnumlarım kopacak, psychedelic tsunamiler kopartacağım çalacağım çanlarla. çanlarınızı çalıp kaçacağım, kapınıza ters dönük ayakkabılarımı asacağım, buraya biri gelmiş ben yokken diyeceksiniz, orda mutlaka bir iz bırakacağım. bugün kadıköy sahaflarından topladığım serdar koçak kitaplarını karıştırdım sekseninci defa, ve artık bu herifi anlayabildiğime okuyabildiğime sevindim. şimdi bir web sitesindeki herhangi bir linke tıkladığında açılmadığı zaman sabırsızlanıyor insan, peki geçmişte kulaklarını kibritle karıştıran büyüklerimiz, onlar nelere sabırsızlandılar, ne kadar da gereksizmişim gördüğüm gibi. hayatım shuffle moduna geçti gene, böyle olsun istemezdim ben de.
in sevdiğim ruhum enat edebilmek.
de alto cerdo voy para marcane
luego a cueto voy para mayari
in sevdiğim ruhum enat edebilmek.
de alto cerdo voy para marcane
luego a cueto voy para mayari
bugün beni izmir'e çıkardılar. hava güneşliliydi. uzuzuzuzun zamandır güneşi böylesine İÇİMde hisssetmemiştim. iş arkadaşımla olan zevk uyuşmzlığmızdn dolayı istediğim gibibi gezemedim ama ama yine de izmir gözüme pek şatır gözüktü. gülüsmedi bana. yalnız olsam yazı bile yazabilirdim ya da izmir'in güneş alan bir köşesinde oturup bir derginin yeniyeni sayısının sayfafalarını karşıtırıyor olabilirdim, bana kalırsa biçiçimçilk b < öyle bir şey. ama konunuzun bununla ilgisi .
kaydı yayınla. şimdi kaydet. kayıt seçenekleri. guns and dolls. bir harmanım bu akşam.
falcı demiş ki oğlunuz çok içine atıyor, hahah dedim, nerden çıkarmış. kafayı yiyecek demiş. vay anasını dedim, bi hahaha daha PATlattım ve h a v a d a yankılan kılan kılandı. o değil de, ne peki, nedir yani. falcı demiş ki bahtı açık görünüyor, bir oH çektim duyunca. çok üzüldüğü bir olay olmuş geçtiğimiz haftalarda demiş, hay ağzını öpesim geldi dedim falcı bacının. refleks midir nedir, para aldı mı diye sordum.
kaydı yayınla. şimdi kaydet. kayıt seçenekleri. guns and dolls. bir harmanım bu akşam.
falcı demiş ki oğlunuz çok içine atıyor, hahah dedim, nerden çıkarmış. kafayı yiyecek demiş. vay anasını dedim, bi hahaha daha PATlattım ve h a v a d a yankılan kılan kılandı. o değil de, ne peki, nedir yani. falcı demiş ki bahtı açık görünüyor, bir oH çektim duyunca. çok üzüldüğü bir olay olmuş geçtiğimiz haftalarda demiş, hay ağzını öpesim geldi dedim falcı bacının. refleks midir nedir, para aldı mı diye sordum.
kırık olduğu zaman alçıya alarak geçirebilirsiniz, en kötü ihtimalle yanlış kaynar. ama çıkık öyle mi ya, takarsınız yine çıkar.
şimdi de boat club'dan memories dinleyelim o zaman. sabah çıstağı. ya da the dø'dan "on my shoulder" onu da siz bulun.
tanrım bence bir mukavele yapalım, sabahları biraz daha uzatalım.
şimdi de boat club'dan memories dinleyelim o zaman. sabah çıstağı. ya da the dø'dan "on my shoulder" onu da siz bulun.
tanrım bence bir mukavele yapalım, sabahları biraz daha uzatalım.
19.10.2009
yazmak ne zor imiş zo
akrep tarafından sokulmuş olmayı biliyorum, deneyimledim, öyküsü var, komik. birisi üstünü açtığında örtmeyi biliyorum, düşünebilirim bunu, güzel şeydir. yoğurt mayalamanın inceliklerini bilmem ama görünce anlarım. bahçıvanların nasıl çalıştıklarını gördüm, bizzat tecrübe sahibiyim küçükten. saksı toprağını değiştirmeyi bilirim, zamanını da az çok kestirebilirim. içine su koyduğum bir toprağın kil kum oranını suyun aşağı geçiş hızına göre anlayabilmek sadece bana verilmiş bir yetenek değil, ama bununla ilgili tek bir kelime edebilmek gerekir insanlarla, ama bunlar pek konuşulmuyor değil mi aramızda. inşaatların önündeki kumları suyla karıştırıp içine elimizi sokup mağara yaptığımız günleri hatırlayabiliyorum, ama bunları hatırlayabilmem için bir hatırlatıcı lazım gelir, deniz kenarında kumdan kale yapmadım ama yapan bir arkadaşım olsun isterim. çok sarnıç gördüm, görenleri içine girenleri dinlemek isterim, sarnıçları başkalarının dilinden de duymak isterim. duymaktan da ziyade bir sarnıç ziyareti gerçekleştirmek isterim, işte bu yüzden mesela sen. file ile sebze meyve taşımadım hiç, sadece süpermarketlerde filelere konmuş soğanlar limonlar canlanıyor gözümde ama bir pazar arabası önümde düşünceli ayaklarla hanımı takip ediyor olmak bir hayaldir yine gözümde. otobüs duraklarına dayanıp ellerimin durakların demirlerinin küfü gibi koktuğu anları unutmam. sigara içtiğim zamanlarda kokusu ellerimden gitsin diye bozuk para oynadığım zamanları da, hiç de sevmem o metalik kokuyu. yaşlı insanlara, yük altındaki genç kızlara yardım etmeyi severim. centilmenlikten filan değil, başka bir türlü bir şey bu, benim istediğim, dil çıkardım burda. kara kedi görünce saç çekmek mesela basit bir şeydir. ya da ne bileyim ‘ben kendimi gülün dibinde buldum’u kim söyler diye sorabilirim durduk yere sana, bilmen gerekmiyor elbette, ben sorabilirim sadece, bunu da bilmen gerekmiyor. hiçbir şeyi bence bilmemiz gerekmiyor, ama yine de gerekli gereksiz ne çok şey biliyoruz, ya da gerekli gereksiz bilmediğimiz yine ne çok şey var, hımm ilgin. soğan ekmek nasıl yenir bilirim, taze soğanla özellikle, dalından. ıslak bir mendili kasketinin altına takmış serinlemeye çalışan bir köylü amcayla görsen şaşarsın aram nasıl iyidir. sümüğünü selpaklardan ziyade mendillere silen bir nesildenim, ne kadar da tasarrufluymuşuz di mi. sigarayı kulağımda taşımadım hiç, ama lisede yeni başladığım zamanlarda babam anlamasın diye pakedi çorabın içine soktuğumu hatırlıyorum, ha bir de ayakkabılarının arkasına basarak yürüyen dayıma özendiğimi de bana masaj yap istiyorum anlıyo musun, tabii her şey karşılıklı. pencerelerin önünde boy boy saksılar olması tercihimdir elbette.
bu kadarı da fazla.
bu kadarı da fazla.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
